Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

ABD Ortadoğu'daki Halk Hareketlerinin Neresinde?

B.O.P.: Büyük Ortadoğu Projesi
Sahibi: A.B.D.
Başkanı ve Yöneticileri: A.B.D. Derin Devleti(Cermen ırkçılığını savunan İngiltere, Rothschild sülalesi ve ona bağlı olan sülaleler), George Bush, Barrack Obama, vs...
Eş Başkanları: T. Erdoğan, A. Gül, A.B. ülkeleri temsilcileri, A. Öcalan, Barzani, Talabani, Karayılan, Zana vs...
-Soğuk Savaş sürecinde A.B.D. ve İngiltere’nin amacı ta baştan beri tam bağımsızlığı savunan Lenin’in Sovyetler Birliği’ni yıkıp etkisiz hale getirmekti. Bunu aslında Stalin(gizli İngiliz ajanı) döneminde başarmıştı, ama Stalin sonrasında Lenin devrimlerinin kalıntıları birşekilde devam edebilmişti, ta ki Sovyetler Birliği yıkılana kadar.
-Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra(yani 1990’ların başından itibaren), Rusya artık A.B.D. için bir tehdit oluşturmuyordu. Rusya artık Çar Rusya’sı döneminde olduğu gibi A.B.D-İngiltere tarafından belirli bir oranda kontrol edilebilir hale getirilmişti.
-Günümüzde, Putin dönemindeki Rusya, her ne kadar önemli derecede A.B.D.’den bağımsız ve milli politikalar üretmeye çalışsa bile, eğer B.O.P. Rusya’nın milli çıkarlarına katkı sağlayacak bir duruma getirilirse, Rusya rahatlıkla B.O.P.’ne destek verecektir. Yani Rusya gerektiğinde daima A.B.D. ile işbirliği yapabilecek bir kişiliğe sahiptir. Aynı durum, Çin içinde geçerlidir. Bunun kanıtı da Libya işgalinde, Rusya ve Çin’in bu işgale karşı çıkmamalarıdır.
-Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı Orta-Doğu ve Orta-Asya bölgelerinde A.B.D.’nin ekonomik çıkarlarını alt-üst eden güçleri yoketmektir. Şimdi, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, A.B.D.’nin Ortadoğu’daki gücünü tehdit eden en büyük güç kimdir? Rusya değildir, Çin değildir, ama Türk Silahlı Kuvvetleri(Atatürk Türkiye’sini savunan hakim güç)’dir. Ergenekon Projesi’nin amacı da zaten Amerika’yı Ortadoğu’dan ihraç etme gücüne sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırarak etkisiz hale getirmektir.
-Yani B.O.P.’nin asıl amacı Atatürk Türkiye’sinin tam bağımsızlığını tamamı ile ortadan kaldırmaktır(Sovyet Rusya’sını ortadan kaldırdıkları gibi). Eğer Türkiye yokolursa, bundan Amerika’da, Rusya’da, Çin’de faydalı çıkabilecektir.
-Olası bir III. Dünya Savaşında, eğer Türkiye bölünürse(ALLAH Korusun), aynen I. Dünya Savaşında olduğu gibi Türkiye emperyalist devletler tarafından paylaşılacaktır. Mesela, Türkiye’nin Doğu’su Büyük İsrail’in kurulması için kullanılacaktır, ve Kuzey’ide(Karadeniz Bölgesinden Ermenistan’a kadar uzanan bölge) Rusya’ya verilebilecektir.
-Suriye olayının perde arkasında da bu amaç yatmaktadır. Burada asıl hedef Suriye değildir, Suriye bu olayda bir figürandır. Asıl hedef Türkiye’nin bölünmesidir. Bölünme Anayasası(Atatürk’ün Temel Anayasa Maddelerini yıkarak Türk Milletini ve Türkiye’yi bölme projesi) konusunda, AKP, Tesevci’ler, Fethullahçı’lar ve PKK’lılar sizce neden bu kadar acele etmektedirler?
-Bugün A.B.D. ve NATO’nun arkasında olduğunu zannederek dayılanan BOP Eşbaşkanı T. Erdoğan’ın, Suriye’ye karşı savaş ilan ettiği anda, A.B.D.-Rusya-Çin İttifakı, Türkiye’ye karşı oluşturulacaktır. Ve Billeşmiş Milletler aracılığı ile Türkiye’yi işgal etme kararı alacaklardır.
-B.O.P.’un yokolmasını sağlayacak çözümler:
*Zindanlar’da tutsak edilen TSK’nın Kahramanları serbest bırakılıp, TSK’nın tekrardan AKP dönemi öncesindeki kuvvete sahip olmasını sağlamalıyız.
*Bunu başarabilmek için bir Milli Hükümet’e ihtiyacımız var. Yani AKP’den kurtulmalıyız.
*Milli Hükümet’e sahip olduktan sonra, önce Türk Silahlı Kuvvetlerini baştan aşağa yeniden yapılandırmalıyız ve sonrasında kanımızı emen A.B.D.’ye rest çekip, NATO’dan çıkmalıyız.
*NATO’dan çıktıktan sonra, Kuzey Irak ve Ermenistan’ı, tamamı ile yasal haklarımıza dayanaraktan işgal etmeliyiz.
*İşte bu kadar, bütün bunlar yapılsın, Ortadoğu’da ne BOP kalır nede ABD kalır ve sonuçta Müslümanlar’a karşı yapılan soykırımların sonu gelmiş olur!!!

ABD Ortadoğu'daki Halk Hareketlerinin Neresinde?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 13 Tem 2012, 02:24

ABD ORTADOĞU'DAKİ HALK HAREKETLERİNİN NERESİNDE?

ABD'nin ‘Milyonuncu Aptallığı'


Tunus'ta başlayan, Mısır, Cezayir, Yemen ve Ürdün'e de yansıyan halk ayaklanmalarının ABD kaynaklı olmadığı, yani bizzat ABD tarafından planlanmadığı ve ortaya konulmadığının en önemli kanıtı, ABD'nin gelişmeler karşısındaki resmi tutumudur.

Aşağıda da gün gün okuyacağınız gibi, ABD gelişmelere göre tutum belirlemeye çalışmış ve bölgedeki en önemli Arap müttefiki olan Mısır'ın tümden kaybedilmemesini hedef olarak belirlemiştir.

ABD, önce Mübarek yönetimini "istikrar" unsuru olarak nitelendirmiş; halk ayaklanmasının boyutu büyüyünce, Mübarek'e "reform yap" çağrısında bulunmuş; durum kötüye gidince de "geçiş dönemi" demeye başlamıştır.

Mısırlı gazeteci Hüssam el-Hamalawi, bu tutumu ABD'nin "milyonuncu aptallığı" olarak nitelendiriyor:

"ABD yönetimiyse, Mısır devrimindeki konumu açısından, sanırım gene milyonuncu kere aptallık etmiştir. Başta gösteriler
başladığında Hillary Clinton hemen bir bildiriyle hiçbir şekilde kaygılı olmadıklarını ve Mübarek rejiminin dengede olduğunu söylemiştir. Ve Joe Biden da yayınlara çıkarak Mübarek'i bir diktatör olarak tanımlamayı reddetti. Neden? Çünkü Mübarek hem Amerika'nın hem de İsrail'in dostu. Bu size Amerikalıların, kimin demokrat olduğu ve kimin olmadığı konusundaki ikiyüzlülüğünü gösterir. Ve de şimdi, en sonunda Hüsnü Mübarek'in düşürülmesi gerektiği sonucuna vardıklarında da, gece gündüz onun nasıl mümkün olan en yumuşak şekilde ayrılacağının planlarını yapmaktalar".

ABD, çok açık biçimde, kendi planlamadığı ve başlatmadığı süreçte yer almaya çalışan bir çizgi izlemiştir. Bu çizgiyi "Mübarek'i verip, Mısır'ı kurtarmak" şeklinde ifade edebiliriz. Bu çizginin ne anlama geldiğini en iyi yansıtan yorumlardan birini de BBC yaptı: "ABD Mısır'ı devrimden uzaklaştırıp, evrime yaklaştırmaya çalışıyor. Değişimin, ılımlı, kontrollü bir şekilde gerçekleşmesini istiyor".

ABD, Etkisinin Kısıtlı Olduğunu Fark Etti

ABD'nin halk hareketlerinin neresinde olduğunu anlamamızı sağlayan en önemli değerlendirmelerden birini Wall Street Journal'dan Adams Etous yapıyordu. BBC'den Elif Kalaycıoğlu'nun Etous'la yaptığı röportaj çarpıcı değerlendirmeler içeriyordu:

"Belli ki, Obama hükümeti ilk başta hangi adımı atması gerektiğine karar vermekte yavaş davrandı. Belki durum düzelir diye düşünerek, Mübarek'ten vaktinden önce umudu kesmek istemediler. O noktada protestoların ne kadar güçlü olduğu de belli değildi. Ancak bu durum, hafta sonu hükümetin eski büyükelçi Frank Wisner'i Mısır'a göndermesiyle değişmeye başladı. Wisner, Obama'dan Mübarek'e sert bir mesaj iletmek için gönderildi.

"Başlamış olan bölünmeyi keskinleştiren ise dün yaşanan şiddet ve Mübarek'in ABD'nin baskısını reddetmesi oldu. Şimdi ise iki iradenin mücadelesiyle karşı karşıyayız. Mübarek, geçiş dönemine liderlik etmek istiyor, ABD ise Mübarek'in çekilmeye başlamasını.

"Obama hükümetinin karşısında bir dizi zor seçenek var. Bu zorluklardan biri, ABD hükümetinin etkisinin kısıtlı olduğunu fark etmesi. Bunu geçtiğimiz günlerde, Mübarek'e Mısır'a hemen bir geçiş dönemine girilmesi çağrısı yaptığında ve Mübarek bunu reddettiğinde gördük.

"Obama hükümeti ılımlı İslamcılar olarak tanımladıkları gruplarla ilişkiye geçme konusunda dengeli bir tutum oluşturmaya çalışıyor. Ancak bu büyük bir sorun olacak.

"Şu anda görünen, ABD hükümetinin, Mısır'da muhalefetin üyelerini de içeren bir geçiş dönemi hükümeti seçeneği üzerinde durduğu. Bu geçiş dönemi hükümetinde, şimdiki iktidarın üyelerinden de yer alanlar olabilir. Tüm bu detayların düşünülmesi lazım. Bu hükümet, geçici bir süre boyunca Mısır'ın yönetiminden sorumlu olacaktır, bu mesela altı aylık bir süre olabilir. Asıl hedef, seçimlerin yapılabilmesi için gerekli mekanizmaların oluşturulması olacaktır.

"Şurası kesin, son birkaç günde yaşananlar sonrasında eğer Mübarek iktidarda kalsaydı, ABD'yle ilişkileri, ABD'nin göstericilere verdiği destek nedeniyle çok zorlanırdı. Dolayısıyla, Amerika'nın ne kadar etkili olacağını belirleyen, tamamen geçiş dönemi hükümetinin içeriği olacaktır.

"ABD'nin Mısır ordusuyla ilişkileri çok iyi ve ordu kesinlikle hem geçiş dönemi hükümetinin hem de bir sonraki hükümetin içeriği konusunda belirleyici olacak. Dolayısıyla, ABD'nin etkisi sona ermeyecek ama bu etkinin sınırları var olmaya devam edecek. ABD Mısır'da ne yaşanacağını dikte edemez ve bir sürü yönden, aslında ABD de ne olduğunu izliyor ve olanlara tepki veriyor.

"Obama hükümetinin Mısır'da yaşananlar konusunda hazırlıksız yakalandığı kesin. Tunus'taki olayların Mısır'a sıçramasını beklemiyorlardı ve yaşananların ülke sınırlarını bu kadar hızlı geçmesine çok şaşırdılar. ABD için istikrarının kritik önemde olduğu başka ülkeler de var. Bunlardan biri Ürdün. Bu ülkede de hükümete karşı protestolar düzenlendi ancak görünen kralın erken davranıp hükümeti değiştirmeye karar verdiği. Yemen de ABD için çok önemli. ABD, El Kaide'nin Yemen'de faaliyet gösteren koluna karşı burada Cumhurbaşkanı Salih ile birlikte mücadele ediyor. Ve bu çok büyük bir öncelik. Yemen'deki herhangi bir istikrarsızlık, ABD'nin El Kaide'ye karşı yürüttüğü mücadele için önemli bir darbe olacaktır. Dolayısıyla, hükümet bu konuda ince bir ipte yürüyor. Olayların nereye gideceğini bilmiyorlar, fakat işlerin iyi sonuçlanmasını umuyorlar".

ABD İzlemekten Başka Bir Şey Yapamıyor

ABD Woodrow Wilson Center’ın Ortadoğu Uzmanı Roger Hardy de, gelişmeler karşısında Washignton'un bir şey yapamadığını düşünenlerden:

"Arap dünyasında müesses nizam dağılıyor. Ancak tamamen çökecek mi, yoksa küllerinden bir şekilde yeniden mi doğacak henüz belirsiz. Kuzey Afrika'dan Körfez'e, zengin ülkelerden yoksullara, tüm Arap ülkelerinin liderleri aynı durumda. Neredeyse tamamı, halklarının gözündeki meşruiyetini ya büyük ölçüde ya da tamamen kaybetmiş, yolsuzlukla anılan otokrasilerle yönetiyor ülkelerini. Hepsi Mısır'daki gelişmeleri ürpertiyle izliyor. Kaderlerinin 82 yaşındaki Hüsnü

Mübarek'in kaderiyle ortak olduğunu hissediyorlar. Batılı gözlemcilerin, protestoların 'biz' den çok 'onlar' ile ilgili olduğu tespiti yerinde.

"Protestocuların öfkesi, Batı, ABD ya da İsrail'den ziyade içeriye, Arap dünyasının iflas etmiş düzenine yönelik. Ancak tamamen sorumlu olmasa da, otokrasilerin Arap dünyasındaki gelişiminde Batı'nın da payı var. Amerikalı ve Avrupalı liderler on yıllar boyunca, istikrarı demokrasiye tercih ettiler. Şimdi de ektiklerini biçiyorlar. Şimdi ABD Başkanı Barack Obama ve diğer Batılı liderler, olaylar kimsenin öngöremediği bir yöne doğru evrilirken, izlemekten başka bir şey yapamadıklarını fark ediyor. Aslında Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın yerli aktörleri de, öyle değilmiş gibi davransalar da, izleyici koltuğundalar" ,

Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Tayyar Arı da, ABD'nin Mısır konusundaki tutumunu şöyle özetliyordu: "Değişimi desteklediği görüntüsünü vermeye çalışan Obama yönetimi, bölgede önemli bir müttefikini kaybetme endişesini en derin biçimde yaşamaktadır. Çünkü bu değişim sadece Mısır'la sınırlı kalmayacak bölgede diğer Amerikan yanlısı otoriter rejimleri de sarsacak ve ABD bölgede ciddi bir zemin kaybına uğrayacaktır".

ABD'nin Resmi Mısır Takvimi

Mısır'daki halk hareketinin gücüne göre politika belirlemeye çalışan ABD, hem gelişmelerin arkasında kaldı, hem zikzaklar çizdi, hem de birbiriyle çelişen pozisyonlar aldı. "Mısır hükümeti sağlam" diyerek konumlanmaya başlayan Washington, Tahrir Meydanı dolunca" Mübarek gitmeli" dedi ama ardından "Mübarek şimdilik kalmalı" pozisyonuna demir attı.

İşte ABD'nin gün gün resmi tutumu:

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Mısır'daki gösterilerin ilk günü yaptığı açıklamada, bu ülkedeki hükümetin "sağlam" olduğunu söyledi.

Beyaz Saray Sözcüsü Robert Gibbs, gazetecilere yaptığı açıklamada ABD'nin, Mısır hükümetinin "istikrara" sahip olduğunu düşündüğünü kaydetti.

Mısır'daki olaylarla ilgili ilk kez konuşan ABD Başkanı Barack Obama, Mısır'ın birçok önemli konuda Washington'un müttefiki olduğunu söyledi. Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'in bir dizi zor konuda kendilerine yardımcı olduğunu belirten Obama, Mübarek'e her zaman, siyasal ve ekonomik reformların ileri götürülmesi ve yasallaştırılmasının ülkenin uzun vadedeki refahı için kritik önemde olduğunu kaydetti.

ABD Başkanı Barack Obama, Mısırlı yetkilılere, barışçıl protestoculara karşı şiddet kullanmaktan kaçınması çağrısında bulundu. Obama, Mısır halkının, toplanma ve ifade özgürlüğü, kendi geleceklerini tayin edebilme gibi evrensel haklara sahip olduğunu bildirerek, bunların insan hakları olduğunu ve ABD'nin her yerde bu hakların destekçisi olacağını vurguladı.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, "iyi yönde geçiş" istediklerini belirterek, "Halen iktidarda olan Mübarek'ten, rejiminden geçişin kolaylaşması için gerekeni yapmasını istiyoruz" dedi.

ABD Başkanı Barack Obama, "Mübarek'le görüşmem sırasında kendisine açıkça, 'barışçıl bir iktidar değişikliğinin, çatışmasız, düzenli ve anlamlı bir şekilde hemen başlaması' gerektiğini belirttim" dedi. Şiddete karşı olduğunu belirten Obama Mısır ordusuna da teşekkür etti: "Mısır'da sokaklarda, tankların üzerinde pankartlar, birbirine sarılan asker ve göstericiler gördük. İktidar değişikliğinin barışçıl olması amacıyla bu barış havasının devamının sağlanması önemli, bu yüzden de askerlerin bu yönde hareket etmeye devam etmeleri için çağrıda bulunuyorum".

ABD Başkanı Barack Obama, Eylül'deki seçimlerde aday olmayacağım açıklayan Mübarek'in kararını yeterli bulmadı.

ABD Başkanı Barack Obama, göstericilerin üzerine düzenlenen develi baskının ardından, Mısır ordusunu yönetime el koymaya çağırdı! Obama, Genelkurmay Başkanı Mike Mullen'a, "Mısır ordusu ile temasa geçin ve yönetime el koymaları gerektiğini açık bir dille anlatın" talimatı verdi.

Beyaz Saray sözcüsü Robert Gibbs, Mısırla ilgili soruları, "Başkan'ın tavrı belli. Değişim şimdi olmalı dediyse şimdi olmalı" dedi. "Bu Mübarek'in istifasını istediğiniz anlamına mı geliyor?" şeklindeki ısrarlı sorular üzerine yeniden, "şimdi demek şimdi demektir" yamtını verdi.

ABD Başkanı Barack Obama’nın Mısır'daki krizle ilgili özel temsilcisi Frank Wisner, Almanya'nın Münih kentinde düzenlenen Güvenlik Konferansı'na video konferansı ile katıldı ve şunları söyledi: "İleri doğru atılacak adımların önkoşulları üzerinde ulusal düzeyde oydaşmanın sağlanmasına ihtiyacımız var. Cumhurbaşkanı Mübarek, bu değişikliklerin yönlendirilmesi için makamında kalmalı. (...) Ülkedeki liderliğin devamı, demokrasiye doğru barışçıl dönüşüm için gerekli. Cumhurbaşkanı Mübarek'in liderliğinin devamını önemli görüyorum".

Mısır, Tunus, Cezayir, Ürdün ve Yemen'deki isyan dalgasını kastederek, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın "kusursuz fırtına"ya tutulduğunu söyleyen ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Arap ülkelerine yaptığı reform çağrışım yineledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, yaptığı açıklamayla, Obama'nın Mısır özel temsilcisi Frank Wisner'in "Mübarek kalmalı" sözlerinin, kendi, şahsi görüşü olduğunu belirtti. Dışişleri'nin açıklamasının ardından, Wisner'in, New York ve Washington'da bulunan bir hukuk şirketi için çalıştığı ve bu şirketin Mübarek hükümetiyle doğrudan iş yaptığı basma yansıdı.

Ancak, Wisner'in Obama'nın özel temsilcisi olması ve Münih Güvenlik Konferansı gibi önemli bir uluslararası toplantıda, "kendi" görüşlerini ifade etmeyecek kadar deneyimli ve üst düzey bir diplomat olduğu da ortadaydı. Dün "Mübarek hemen istifa etmeli" diyen Obama'nın bugün "Mübarek kalmalı" demesi ise ABD'nin gelişmeler karşısındaki çaresizliğini gösteriyordu.

ABD Başkanı Barack Obama, "Mısır'daki olaylar, bu ülkede tarihin değişmekte olduğunu gösteriyor" dedi.

ABD Başkanı Barack Obama, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in istifa ederek, Mısır halkının değişime duyduğu açlığa cevap verdiğini, bunun Mısır'ın dönüşümünün son noktası değil, başlangıcı olduğunu belirtti. Beyaz Saray'da açıklama yapan Obama "Önümüzde zorlu günlerin olacağına eminim. Birçok soru hâlâ yanıtsız. Ancak Mısır halkının bu cevapları bulabileceğinden ve bunu barışçıl, yapıcı ve bu son haftayı tanımlayan birlik ruhu içinde yapacağından eminim" ifadesini kullandı.

Salt bu resmi açıklamalardan da görülüyor ki, ABD bu sürecin mimarı değil! Üstelik gelişmelere göre pozisyon alma zorunluluğu, ABD'yi birbiriyle çelişen açıklamalara mecbur etmiş!

ABD Yönetiminde Ayrılık

Los Angeles Times'dan Peter Nicholas ve Christi Parsons, ABD resmi açıklamalarına yansıyan bu çelişkileri görmüş ve "ABD Başkanı'nın danışmanlarının Mübarek konusunda ayrılık" yaşadığım yazmışlardır.

Los Angeles Times'a göre, Dışişleri Bakam Hillary Clinton, Ulusal Güvenlik Danışmanı Thomas Donilon ve Savunma Bakanı Robert Gates, bölgesel istikrar açısından büyük endişe duyuyorlar. Bu üçlü, Ortadoğu'daki diğer hükümetlere, müttefiklik ilişkilerinin süreceği ve yüzüstü bırakılmayacaklarına dair güvence verilmesini savunuyorlar. Ancak diğer yandan Mübarek'in pozisyonunun kötü olduğunu görüp, Süleyman'ın reform sözleriyle birlikte görevi devralması gerektiğini savunuyorlar. Yani "Mübarek'siz bir Mübarek rejiminin" sürmesi gerektiğini savunuyorlar.

Diğer yandan ABD Ulusal Güvenlik danışmanları Ben Rhodes ve Samantha Power ise Ömer Süleyman konusunda farklı düşünüyor ve Obama'nın, Mübarek rejiminin artıklarıyla aynı safta görüntü vermesinin, Mısır halkı nezdinde ABD'nin prestijini tahrip edeceğini savunuyorlar.

Wikileaks Belgelerinde Mısır

Aslında Wikileaks'in yayımladığı ABD belgelerinin de ortaya koyduğu üzere, ABD bölgede bir memnuniyetsizlik olduğunu öngörmüş.

Örneğin ABD'nin Kahire Büyükelçisi Francis Ricciardone'nin mayıs 2006 tarihli kriptosunda durum şöyle belirtilmiş: "Mübarek rejiminin içeride nizamı yok. Alternatifsizlik, Mübarek'in sert müdahalelerine ortamı açık hale getiriyor".

Mübarek'in oğlu Cemal'in cumhurbaşkanlığı koltuğunu devralması ihtimalinin de olduğunu belirten Ricciardone, "Bu olasılığı ne basın ne de halk hoş karşılıyor" diye rapor etmiş.

Yine Ricciardone imzalı, 2007 tarihli bir belgede de, Mısır "diktatörlük" olarak tanımlanıyor ve Mübarek'in durumu "züccaciye dükkânındaki fil"e benzetiliyor.

Kimi çevreler bu belgeleri, ABD'nin Mısır'daki sürecin mimarı olduğuna kanıt olarak yorumladılar. Oysa gerçek bambaşkaydı! Dünya çapında inişe geçen bir kuvvet olarak ABD, gelişmeleri öngörse bile müdahale edemiyordu, çaresizdi! Durumu kontrol edemeyen ABD'nin izleyebileceği yegâne çizgi, kötünün iyisini tercih etmek ve gelişmelerin yönünü mümkün olduğunca lehine değiştirmeye gayret etmekti!

Kaldı ki, ABD yönetiminin olasılıklar konusunda uyarıldığı ancak bu denli bir gelişme öngörmediği gerçeği, ABD Senatosu'nda da dile getirildi. ABD Ulusal İstihbarat Direktör Başyardımcılığı görevine aday gösterilen, CIA görevlisi Stephanie O'Sullivan, Senato'da katıldığı oturumda yaptığı açıklamada, geçen yılın sonunda Mısır'da istikrarsızlığa dair ABD Başkanı Barack Obama yönetimini uyardıklarını, ancak o tarihte, bu istikrarsızlığın isyanı başlatacağını öngöremediklerini belirtti.

ABD'nin Mısır'da bir halk hareketinin çıkmasını engelleyemeyeceği, çıktığında da bastıramayacağı gerçeğini ABD'li ünlü gazeteci Seymour Hersh de saptıyor. Pulitzer ödüllü Hersch, "Mısır'daki halk isyanına ABD de destek verdi. Neden?" şeklindeki soruya şu yanıtı veriyor: "ABD, geçen yıl Mısır'da başlayan çok büyük bir isyanı bastırdı. Hem de çok kanlı bir şekilde. Ancak bunu bastırması mümkün değil".

ABD, artık isyan bastıracak konumda değil! Kaldı ki, Mısır'da bu isyanlar, ayaklanmalar, halk hareketleri ilk kez oluyor da değil! 2004 yılından bu yana Mısır halkı ayakta!

ABD Sağı Bölündü

Geçmişte, Washington'u doğrudan ilgilendiren konularda neredeyse homojen bir görüntü sergileyen Demokratlar ve Cumhuriyetçiler, "Büyük Ortadoğu'daki halk hareketleri" karşısında birbirinden farklı, hatta birbirine zıt fikirler ortaya koydular. Cumhuriyetçiler kendi aralarında bile ortak bir görüş oluşturamadılar. Aslında BBC'nin başlığı durumu ortaya koyuyordu: "Arap ayaklanması ABD sağım böldü".

Örneğin eski ABD Başkanı George Bush'un destekçilerinden olan John Bolton, ABD'nin Mısır'daki gelişmeler karşısında "sessiz kalmasının daha iyi olacağını" belirtiyordu. Bolton, ABD'nin uzun süredir müttefiki olan Hüsnü Mübarek'ten çok haz etmese de, Müslüman Kardeşler'in iktidarı ele geçirmesi riskinin çok daha büyük olduğunu savunuyordu.

ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Elliott Abrams ise Obama yönetimini Mübarek karşısında çok yumuşak olmakla suçluyordu. Abrams, 29 Ocak 2011 tarihli Washington Post'da yayımlanan yazısında "Yönetimimiz diktatörlüklerin hiçbir zaman tam anlamıyla istikrarlı olmadığım öğrenecek mi? diye soruyordu. İsrail'in kaygılarım bir kenara iten Abrams, Müslüman Kardeşler konusundaki endişelerin yersiz olmadığını ancak diktatörlüklerin bu tür grupları daha güçlü kıldığını ileri sürüyordu.

Obama karşısında başkanlık yarışını kaybeden Cumhuriyetçi Partili Senatör John McCain de, Mübarek'in istifasını istiyordu.

ABD Kazananın Tarafında Olmak İstiyor

Merkezi Washington'da bulunan düşünce kuruluşu German Marshall Fund'un uzmanı lan Lesser Mısır yönetimi ile halkların özgürlük talepleri arasında sıkışan Washington'un, Mısır'da stratejik çıkarlarının bulunduğunu ve bu ülkede bir kaos istemediğini belirtiyordu. Washington'un Müslüman Kardeşler'in iktidara geldiği bir Mısır'ı da istemediğini belirten Lesser, ABD'nin, reform ve değişimin ve aslında "kazanan tarafın" yanında olmak istediğini vurguluyordu. Lesser, günün sonunda ABD'nin "doğru tarafta" olmaya dikkat etmesi gerektiğini ve kendi düşüncesine göre, doğru tarafın da "Mısır'da değişim" olduğunu söylüyordu.

ABD'deki düşünce kuruluşu Carnedie Endowment for International Peace uzmanı Henri Barkey de, ABD'nin Mısır'daki olaylar nedeniyle "son derece zor durumda olduğunu" belirtiyordu: "Bundan daha kötü durumda olamazdı. Bir yandan demokrasi yanlısı görünmek istiyor ama öten yandan da Mübarek en önemli müttefiklerinden. Ben de şu an hükümette olsam ne yapardım diye düşünmüyor değilim". Barkey ABD'nin içinde bulunduğu durumun zorluğunu ise "Mısır yönetimi ile ABD'nin ortak konularda muazzam görüş birliği içinde" olmasına bağlıyordu.

ABD'nin resmi açıklamalarındaki sıkıntıya dikkat çeken bir diğer isim de Brooking Enstitüsü uzmanlarından Şadi Hamid'di. Hamid, Clinton'un, olayların hemen başında dile getirdiği "Mısır hükümetinin istikrarlı" olduğu şeklindeki sözlerin, 1977 yılında dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter tarafından İran için de kullanıldığını anımsatıyordu.

Öte yandan ABD'nin Mübarek karşıtı halk hareketinin büyümesi üzerine, Kahire'deki büyükelçiliğine askeri takviye yapması da, ABD'nin ikinci bir İran korkusunun sonucu olduğu şeklinde yorumlandı. Odatv'den Barış Terkoğlu'nun haberi şöyleydi:

"ABD yönetimi, Kahire Büyükelçiliği'ndeki deniz piyadelerine takviye yaptı. Bu noktada önemli bir ayrıntı daha var. Odatv'ye bilgi veren kaynaklar, ABD'nin takviye ettiği piyadelerin sokak gösterilerine karşı kullanılabilecek türden silahlara sahip olduğunu da söyledi. ABD elçiliğine olası bir saldırı durumunda kullanılacak silahlar ile konsolosluk kendisini savunmayı planlıyor. Gösteriler için özel timlerin gönderilip gönderilmediği sorusu yanıtsız kalırken, ABD'li kaynaklar sık sık İran Devrimi sırasında yaşanan büyükelçilik krizini hatırlatıyor. İran Devrimi sürecinde, 4 Kasım 1979 tarihinde bir grup İranlı öğrenci, ABD Büyükelçiliği'ni basarak 52 Amerikalıyı rehin almış ve rehine krizi tam 444 gün sürmüştü. ABD'li kaynaklar net olarak İran Devrimi'nde yaşanan krizi tekrar etmeyeceklerini vurguluyorlar".

Newsweek dergisine bir analiz yapan Stephen Kinzer ise Washington'un Ortadoğu'da yanlış bir strateji sürdürdüğünü ve bu nedenle olayları etkileyemediğini belirtiyordu. Kinzer, İran Hizbullah, Hamas ve Irak'taki Şii partiler gibi seçimleri kazanan popüler güçlerin yanında yer alırken, ABD'nin bu yükselen güçlere karşı koymak için Mübarek gibi her zamanki dostlarına dayandığına dikkat çekiyordu: "ABD'nin uzun vadeli Ortadoğu stratejisini gözden geçirme ihtiyacının gerektiği hiçbir zaman bu kadar açık olmamışü. Müslüman Ortadoğu'daki en yakın ABD müttefiki olan Türkiye'yi daha dikkatli dinlemek iyi bir başlangıç olur. Akıllıca bir ikinci adım, İran'a yönelik politikayı, çatışmadan samimi bir uzlaşı arayışına değiştirerek, tersine çevirmektir".

ABD Bahreyn'de Savunmaya Geçti

ABD'nin halk hareketlerini başlatmadığı, tersine engelleyemediği bu halk hareketlerine eklemlenmeye çalıştığı gerçeği, ayaklanmalar bölgedeki diğer ülkelere sıçradıkça, daha da net olarak ortaya çıktı.

Örneğin Bahreyn'de...

ABD açısından kritik öneme sahip olan Bahreyn'deki halk hareketi Washington'da büyük endişe yarattı. Çünkü Bahreyn ABD 5. Filosu'nun merkezi! 5. Filo'nun görev alanı ise merkezi Basra Körfezi olmak üzere Büyük Ortadoğu'nun ana alanı... Öte yandan Bahreyn, ABD'nin müttefikleri olan Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile İran'ın nüfuz savaşları açısından da kilit önemde. Öyle ki, İranlı bir yetkili, 2009 yılında Bahreyn'i İran'ın 14. eyaleti olarak telaffuz etmişti! Ayrıca Bahreyn, ABD'nin bölgede serbest ticaret anlaşması imzaladığı tek ülke!

Bu önem Wikileaks'in yayınladığı ABD belgelerinde de görülüyor. 2008 ve 2009 yıllarına ait belgelerde, "eğer İran silahlı çatışmanın içine girerse, Bahreyn'deki Şiiler buna olumlu yaklaşır" kaygısı dile getirilmiş. Belgelerde, bu nedenle, Washington'un askeri yardım oranım artırması önerilmiş.

Bu durum, ABD'yi Bahreyn'deki halk hareketlerine karşı önlem almaya zorladı. Nasılsa, Bahreyn Mısır'a göre daha küçük ve halk hareketi daha kolay bastırılabilecek büyüklükteydi! İşte bu nedenle, Bahreyn'de halk hareketlerine karşı kuvvet kullanıldı ve kanla bastırılmaya çalışıldı.

İran ise kanla bastırılmaya çalışılan Bahreyn'deki ayaklanmalara destek verdi. İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ramin Mihmanperest, Bahreyn'de göstericilere yapılan şiddet olaylarından dolayı kaygılı olduklarını ve bu durumu kınadıklarım belirtti. Mihmanperest, Bahreyn yönetimini şiddete başvurmamaya çağırarak, halkın meşru isteklerini dile getirmesine saygı gösterilmesini istedi.

Bahreyn'deki durum, halk hareketlerini "Sorosçu" diye karalayanları da ters köşeye yatırdı. Madem ABD Tunus'da Sorosçu isyan başlatmış ve bunun tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya yayılmasını istemişti, peki neden Bahreyn'deki "isyana" karşı çıkmış ve kanla bastırmaya çalışmıştı?

Pratikler, yanlış teoriyi çürütüyordu...

Bu arada Wikileaks'in yayımladığı yeni belgeler, Batı basınında "Bahreyn'deki gösterilere ön ayak olan muhalefeti Hizbullah eğitti" haberlerine yol açtı. Belgelerde, Bahreyn Kralı Hamid bin İsa el Kalife'nin, ABD'ye bu konuda bir uyarıda bulunduğu ve İran ile Suriye'yi suçladığı belirtiliyordu. İran, muhaliflerin Hizbullah aracılığıyla eğitimini sağladığı için, Suriye de eğitimin Lübnan'da yapılmasına olanak yarattığı için suçlanıyordu.

Belgelere göre Kral Hamid, ABD'li General David Petraus'a, ülkesinin "İran, Hamas, Hizbullah, Taliban ve Suriye'nin ABD'li güçleri Körfez'den atma çalışmalarına destek vermeye zorlandığını" şikâyet etmiş!

ABD'nin Bahreyn'le ilgili tutumu, Arap dünyasında "çifte standart" olarak yorumlandı. Washington'un Bahreyn'le birlikte Yemen ve Ürdün'de de, farklı bir tutum sergilediği gazetelerde dile getirildi.

Örneğin, Ürdün gazetesi Düstur'dan Ureyb Elrentavi şöyle sesleniyordu:

"Bizler Obama'nın Yemen ve Bahreyn hükümetlerinin Manama, Aden ve Sana'da ayaklanan kitlelere yönelik davranışlarına esnek yaklaşımını paylaşmıyoruz; ABD yönetiminin çifte standart uygulamasından memnun değiliz. Konu İran'la ilgili olunca, Amerikalı yetkilılerin ağzından en sert ifadelerin çıktığını görüyoruz. Fakat konu, Sana'da terörle mücadeledeki müttefikiyle ilgili olunca, Washington'dan çıkan en uç ifade 'Kendinize hâkim olun' oluyor. Bu ifade, rejime ve göstericilere yöneltiliyor. Sanki göstericiler, polis ve orduya karşı gerçek ve plastik mermi, göz yaşartıcı bomba kullanmış gibi.

"Bahreyn'de yaşananlara yönelik Amerikan tutumunun da Yemen halkına yönelik olandan aşağı kalır tarafı yok. Konu Amerikan filosuna ev sahipliği yapanlarla ilgili olunca, Bahreyn rejimine dair ifadeler daha da esnekleşiyor; Washington'un Amerikan üslerinin huzurunu bozan göstericileri kınaması uzak bir ihtimal değil. Yine de göstericiler, henüz 'tahliye' sloganları atmaya başlamadı.

"Bugünden itibaren çifte standart uygulamasına yer yok. Arap halkları bu oyunlara kanmıyor artık. Washington, İran, Bahreyn ve Yemen'deki gösterilere karşı eşit tutumlar almalı. Halkların kendi düşüncelerini ve taleplerini özgürce ifade etme hakkı var ve ABD'nin rejimlerle ilişkilerine mahkûm edilemezler.

"Bizler tıpkı Tunus ve Mısır'da yaşandığı gibi, devrimlerin hedefe yaklaştıklarında ABD'nin olayların gelişimiyle birlikte söylemini de değiştireceğini ve sokaklara yakınlaşmaya başlayacağım biliyoruz. Fakat halkların kendi geleceklerini tayin hakkına yönelik Amerikan desteğinin sıkıntılı bir dönemde olmasıyla, ABD'nin bu halklara destek sunması arasındaki fark büyük".

İran açıkça görülen bu "çifte standart"a sert tepki gösterdi. İran Dışişleri Bakanı Ekber Salihi, ABD ve Avrupa ülkelerinin, bölgedeki halk hareketleri ve yönetim değişikliği konusunda çelişkili olduğunu belirtti. Bazı ülkelerin, bölgedeki halk hareketlerinde çok sayıda masum sivillerin öldürülmesine ciddi tepki göstermediklerini belirten Salihi, ancak gerçeklerin bölge halkı için ortaya çıktığını kaydetti. Bölge ülkelerinin ABD'den uzaklaşmak için çaba gösterdiğini söyleyen Salihi, "ABD'ye bağlı hükümetler yıkılıyor" diye konuştu.

Pakistan asıllı İngiliz yazar Tarık Ali de, ABD'nin en büyük kaygısının Bahreyn olduğunu dile getirenlerden. Tarık Ali, Batı'nın desteklediği despotların kapı dışarı edildiğini ve bölgedeki siyasetin sonsuza dek değiştiğini savunuyor ancak ABD hegemonyasının da tamamen yok olmadığının altım çiziyor. Tarık Ali, bundan sonraki süreçte, halk hareketlerinin yaşandığı ülkelerde mücadelenin ağırlıklı olarak liberalizm ile muhafazakârlık arasında geçeceğini savunuyor. ABD'nin Bahreyn konusunda büyük endişe taşıdığını belirten Tarık Ali, "Eğer bu ülkeyi yönetenler iktidardan uzaklaştırılırsa, Suudi Arabistan'da demokratik bir devrimi durdurmak zor olacaktır" diyor.

Libya'da Bölünme Tehlikesi

Halk hareketlerinin Tunus ve Mısır'da diktatör deviren gücü, Ürdün ve Yemen liderlerini, hükümetlerini kurban vermeye götürdü. Ancak halk, hükümetlerin feshedilmesine rağmen protestolarım inişli çıkışlı da olsa, sürdürdü. Suudi Arabistan Kralı Abdullah ise ülkesinde benzer bir tabloyla karşılaşmamak için vatandaşlarının emlak alım-satımında, evlıliklerinde ve iş kurma durumlarında kullandığı kalkınma fonuna, milyarlarca dolarlık ek kaynak aktarılması kararı aldı.

Diğer yandan sıra sıra diğer bölge ülkelerinde de halk sokağa çıkıyordu...

ABD'nin Bahreyn'deki gelişmeler karşısındaki tutumuyla teorileri çökenlerin imdadına İran ve Libya'daki gösteriler yetişti!

İşte ABD karşıtı iki ülkede, yani İran ve Libya'da, halk sokaklara dökülmüş ve Washington'un isteği doğrultusunda hükümetlerini devirmeye çalışıyorlardı! Desenize, Washington sırf bu iki ülkede, halkı ABD karşıtı iktidarı devirmeye seferber edebilmek için domino etkisi yaratsın diye müttefikleri Tunus'u, Mısır'ı, Yemen'i, Ürdün'ü kurban vermişti!

Gelişmeleri teoriye uydurtmaya yönelik bu yaklaşımlar, mantığı iyiden iyiye zorluyordu!

Oysa olan biten gayet çıplak bir şekilde ortadaydı. Ortadoğu'daki konjonktürden yararlanmak isteyen İran ve Libya'daki muhalifler de, ABD'nin tam desteğiyle birlikte, eylem yapmaya başlamıştı, hepsi bu...

İran'ın güçlü devlet yapısı, -ABD'yi memnun edenbu kalkışmayı hızla bastırmış ancak Libya, yapısal zaaflarından ötürü kısa sürede kan gölüne dönmüş ve bölünme tehdidiyle karşı karşıya gelmişti.

Libya'daki kalkışmanın, Tunus'taki halk hareketinden temel farkları şunlardı:

1. Libya, Mısır'dan farklı olarak tam bir aşiret toplumu yapısına sahipti.

2. Mısır'daki halk hareketlerinin unsurları, orta sınıflardan, esnaftan, diplomalı işsiz gençlerden, İslamcı akımlardan ve işçilerden oluşuyordu. Bu yapı, eylemlere düzen ve disiplin sağlamıştı. Libya'da sokaklara dökülenler ise ülke yapısı gereği, aşiret mensuplarından oluşuyordu. Bu yapısal fark, Libya'daki kalkış
manın, yağmacı, çapulcu bir karakter kazanmasına yol açıyordu. Libya'daki sayısı 25 bini bulan Türk işçileri, şantiyelere yönelik yağmalar nedeniyle, ülkeden kaçmak zorunda kalıyordu.

3. 1940'larda İtalya, Fransa ve İngiltere arasında Trablus, Bingazi ve Fizan olarak üç parçalı olan Libya, 1951'de bağımsızlığını kazanırken de, federal bir sistem çerçevesinde, "Birleşik Libya" halini almıştı. Bu parçalı yapı, 2011 Libya'sında da sürüyor. Bu durum, Libya'yı bölünme tehlikesiyle karşı karşıya getiriyor. Oysa Mısır halk hareketi, ülkenin siyasal birliğini perçinlemek adına, rejimi ve Mübarek'i hedef almıştı.

4. Mısır ve Tunus'un devrik diktatörleri Mübarek ve Bin Ali, ABD'nin müttefikleriydiler; Kaddafi ise ABD karşısında konumlanmış bir isimdi.

Bu arada Kaddafi'nin elini zayıflatan gelişmelerden biri de birkaç bakanın sıra sıra istifa ederek, "Kaddafi'nin liderliğini tanımıyoruz" demeleriydi. İstifa eden bakanlardan İçişleri Bakanı Abdülfettah Yunus El Ubeydi, daha da ileri gidip, muhalefete destek vereceğini ilan etti.

Peki, muhalefet kimdi? Ne Tunus'ta ne Mısır'da görülmeyen bir şey oldu ve El-Kaide ortaya çıkıp, kalkışmanın lideri olduğunu açıkladı. Üstelik Lübnan'daki kalkışma sekizinci gününe girdiğinde, El-Kaide'nin, ülkenin doğusunda bağımsız bir şeyhlik kurduğu da iddia ediliyordu.

25 Şubat 2011 tarihinde ekranlara ikinci kez çıkan Kaddafi şöyle açıklıyordu muhalefeti: "Artık şurası açık ki, bu işin arkasında El Kaide var... ABD ve Batı dünyası tarafından aranan isimler gençlerimizi, çocuklarımızı kışkırtıyor".

Küba devrimin lideri Fidel Castro, ABD'nin durumdan yararlanıp, NATO'ya Libya'yı işgal emri bile verebileceğini belirtti: "ABD'nin Libya'da tam barış için endişe duymadığı benim için apaçık ortadadır ve ABD, NATO'nun bu zengin ülkeyi işgal etmesi emrini vermekte tereddüt etmeyecektir, bu bir zaman veya gün meselesidir".

Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'dan, Castro'nun endişesini doğrulayan bir açıklama geldi. Clinton, "sırası gelince gerekli adımları atacağız, ancak uluslararası kamuoyu ile uyum içinde çalışmak zorunda kalacağız" dedi.

Libya'nın üretim bakımından uluslararası petrol fiyatlarında belirleyici konumu olmadığı halde, "Kaddafi'nin petrol borularını havaya uçuracağı, bunun da dünyayı olumsuz etkileyeceği" şeklindeki haberler, bir müdahaleye zemin oluşturma amaçlıydı. (Libya petrolünün yüzde 78'i Avrupa'ya, yüzde 22'si ise ABD, Brezilya ve Çin'e satılıyor)

Castro'nun açıklaması, NATO Genel Sekreteri Anders Fog Rasmussen'i açıklama yapmak zorunda bıraktı. Rasmussen, Libya'ya askeri müdahalede bulunmak gibi bir planları olmadığını açıkladı. Ancak buna rağmen, vatandaşlarını bahane eden AB'nin Libya'ya askeri bir müdahalede bulunabileceği bilgisi piyasaya sürüldü.

Tunus, Mısır, Yemen, Ürdün, Bahreyn gibi ABD'nin nüfuz alanı olan yerlerdeki halk hareketi ile ABD'nin karşısında konumlanan Libya'daki kalkışmanın birbirine zıt karakteri, halklar ile emperyalizm arasındaki mücadelenin bölgesel boyutunu görmek bakımından önemliydi. Libya'nın süreci en az zararla atlatması, süreçten siyasi ve coğrafi birliğini koruyarak çıkması, kuşkusuz ABD'ye Tunus ve Mısır'dan sonra yeni bir darbe daha vuracaktır.

ABD'nin Kukla Devleti'nde de Halk Ayaklandı

Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki halk hareketleri, bunları Sorosçu diye suçlayanları mahcup edercesine, ABD'nin "kukla devleti" olan Kuzey Irak'a da sıçradı!

Kuzey Irak'taki tepkilerin önderliğini, Talabani'nin partisi KYB'den kopan, son seçimlerde de Barzani ve Talabani'ye karşı muhalefet eden, Goran Hareketi yaptı.

Goran Hareketi, 29 Ocak 2011'de yedi maddelik talep içeren bir bildiri yayımlayarak, halkı protestolara çağırdı:

"Güvenlik güçlerinin politik alandan çıkarılması,

"KDP ve KYB'nin parlamento, yargı, hükümet ve güvenlik güçlerinden azledilerek, partilerin etki alanlarının kısıtlanması, "KDP ve KYB hükümetinin yıkılarak, yerine tarafsız bir teknokrat hükümetinin kurulması,

"Kürt Parlamentosu'nun feshedilerek, 3 ay içerisinde saydamlık ölçütü içerisinde yeni bir seçim yapılması,

"Yeni bir anayasa taslağının oluşturulması,

"Valılikler tarafından el konulan arazi ve malların halka yönelik ıslah edilmesi".

Kürt Bölgesel Yönetimi ise Goran Hareketi'nin taleplerinin meşru olmadığını belirterek, tümünü reddetti.

Goran Hareketi'nin bu çağrısı sonrası küçük çaplı da olsa değişik protesto gösterileri oldu. En büyük olanında ise göstericiler Süleymaniye kentinden sokaklara döküldü ve bölgesel yönetimin başkanı Mesut Barzani'nin parti merkezine saldırdı. Ayaklanmaya açılan ateş sonucu ölenler ve çok sayıda yaralananlar oldu.

Kuzey Irak halkı, ABD'nin baş kuklası olan Barzani'ye karşı ayağa birkaç kez daha kalktı. Ama gücü sınırlıydı.

Öte yandan Güney Irak'ta da küçük çaplı ayaklanmalar oldu. Irak'ın güneyindeki en önemli kent olan Basra'da da vilayet binası kuşatıldı, halk protestolarda bulundu!

Mısır'ı Kaybeden ABD, Ortadoğu Politikasında Çözülmeye Başlar

ABD'nin Ortadoğu'daki bu halk hareketlerinden, gerçekte nasıl etkileneceğini en iyi ifade eden isimlerden biri Colombia Üniversitesi'nden Prof. Richard Bulliet'di. Prof. Buliet Mısır kaybının ABD için ne anlama geldiğini şu sözlerle ortaya koyuyordu:


"ABD yönetimi, yeni Mısır hükümetine İsrail'le iyi ilişkiler kurma ve Filistinli militanlara sırtım dönme şartını koyamaz. İsrail ve ABD her zaman dost olacak. Ama Mısır'ın dostluğunun kaybedilmesi, ABD'nin yarım asırlık Ortadoğu politikasının çözülmeye başlamasına neden olur".

ABD'nin Ortadoğu politikasının da hangi somut gerçek nedeniyle çözüleceğini, İngiltere merkezli siyasi risk danışmanlık şirketi Maplecroft'un direktörü Anthony Skinner analizinde ortaya koyuyordu:

"Asıl etki yüzeyin altında. ABD'ye bağımlı olan otoriter devletler endişelenecek. Dolayısıyla destek almak için başka yönlere başvuracaklar. Çin'in yardımı daha karşılıksız".

Reuters'te yer alan bu analize ek olarak, şu saptama da yapılıyordu: "Hem İran hem de Myanmar, ayaklanmaları minimum ekonomik zararla kapatmayı başardı çünkü iki ülke de Batı'nın ekonomik yardımlarına ve yatırımlarına bağımlı değildi. Zimbabwe, Sudan, Sri Lanka da Çin'in desteğinin Batı'nın eleştirilerine karşı bir korunma mekanizması sunduğunun farkına vardı".

Batı'nın Egemenlik Çağı Sönüyor

İsrail'in muhalif gazetesi Haaretz, Mısır'daki halk hareketini değerlendirdiği analizinde, "Süper güçlerin, palavra güçlere dönüştüğü" sonucuna ulaştı! Haaretz’e göre bu halk hareketleri Batı'nın gerilemesini hızlandıracak ve Batı'nın egemenlik çağını sona erdirecek:

"Ortadoğu'daki eski düzen çatırdıyor. 1950'lerde generallerin, sömürge güçlerine dayanan Arap monarşisini yıktıkları devrim gibi, 2011'de de meydanlarda yaşanan devrim, ABD'ye sırtını dayamış olan Arap tiranlarının sırtını yere getiriyor.

"Tanık olduğumuz ikinci süreç, Batı dünyasının yaşadığı gerilemenin hızlanması. Yaklaşık 60 yıl boyunca, Batı, dünya genelinde, mükemmel olmaktan uzak bir istikrar kurdu. Bu istikrar, refah ve maksimum barış içeren bir tür imparatorluğa dönüştü. ABD'deki ekonomik kriz yaşandığı dönemde, Çin, Hindistan, Brezilya ve Rusya'nın yükselmesi, bu imparatorluğun zayıfladığının kanıtı oldu.

"Yine de, Batı uluslararası alandaki egemenliğini bir şekilde sürdürmeyi başardı. ABD dolarının yerine geçecek bir para birimi bulunamazken, Kuzey Atlantik'in yeni liderinin kim olacağı hâlâ belli değil. Batı ülkelerinin Ortadoğu'yla baş edememesi, onların artık lider olmadığını gösteriyor. Dünyanın süper güçleri, gözlerimizin önünde 'palavra güçler'e dönüşüyor.

"Batı'nın Mübarek'e ihaneti daha olumlu bir sonuç getirmeyecek. Bu sadece, istikrar sağlayan, modernleşmeyi destekleyen, Batı'ya sadık olan bir lidere ihanet etmek değil. Bu, Batı'nın Ortadoğu'daki tüm müttefiklerine ve gelişmekte olan dünyaya ihaneti.

"Mesaj açık ve net: 'Batı' kelimesi artık bir kelime bile değil; Batı'yla yapılan ittifak artık ittifak değil. Batı, artık kaybetti. Batı, artık dünyada öncü olan ve istikrar sağlayan bir güç değil.

"Arap özgürlük devrimi, Ortadoğu'yu tamamen değiştirecek. Batı dünyasının içinde olduğu gerilemenin hızlanması
dünyayı değiştirecek. Elde edilecek sonuç, Çin, Rusya ve Brezilya, Türkiye ve İran gibi bölgesel güçlere doğru bir yönelim başlatacak.

"Diğer sonuçlar ise Batı'nın caydırıcılığım yitirmesiyle ortaya çıkan uluslararası gerginlikler olacak. Ancak genel çıktı, Kuzey Atlantik'in politik egemenliğinin on yıllarda değil, birkaç yıl içinde yıkılması olacak. ABD ve Avrupa Mübarek'i şimdi gömerse, aynı zamanda bir zamanlar sahip oldukları gücü de gömecekler.

"Kahire'nin Tahrir Meydanı'nda, Batı'nın egemenlik çağı sönüyor".

Yeni Bir Çağ Başlıyor

Tunus ve Mısır'daki ayaklanmaları değerlendiren eski CIA Başkan Yardımcısı Graham Fuller, büyük bir hayal kırıklığı içinde olduklarını itiraf etti.

Fuller, bölgede en çok ABD yanlısı rejimlerin kendilerini tehdit altında hissettiklerine işaret ederek, "Bu Amerikan dış politikasının başarısızlığının kanıtı. ABD her zaman Amerikan yanlısı rejimleri demokratikleşmeye tercih etti. Bu, bölgede durumu kötüleştirdi. Önce 11 Eylül, ardından bugünkü protestolar geldi" diyordu.

Graham Fuller, Ortadoğu'daki eylemlerden hareketle, "yeni bir çağa girildiğini" savunuyor ve ABD ile AB'nin "çok farklı bir dünya ile karşı karşıya olduğunu", "yeni bir dünya düzeninin" kurulmakta olduğunu belirtiyordu.

Fuller, Amerikan yüzyılı hayalinin de bittiğini kabul ediyordu: "ABD kendisinin baskın hegemonik rolünün tüm dünyaya hâkim olmasını istiyordu. Özellikle Sovyetler yıkılıp, ortada başka süper güç kalmayınca '21. yüzyılın Amerikan yüzyılı olması' umudu ortaya çıktı. Amerikan hedeflerinin dünya genelinde kabul göreceği ve ABD'nin olumlu bir şekilde dünyayı yönetebileceği düşünüldü. Bunu komplike hale getirebilecek hiçbir bölgesel güç Washington'da mutlu bir şekilde karşılanmadı. Ama dünya değişti ve 21. yüzyılın ABD yüzyılı olacağı ideali bir şaka gibi artık. Bunun dışında yeni küresel ortamda rol almak isteyen çok sayıda büyüklü küçüklü bölgesel güçler ortaya çıkıyor".

ABD açısından durumun tersine döndüğünü savunanlardan biri de Londra City Üniversitesi'nden Prof. Rosemary Hollis. Ortadoğu Çalışmaları profesörü olan Hollis şöyle söylüyor: "Bu ABD'nin bölge genelindeki gücü için bir dönüm noktası. Washington bu otokratik rejimler aracılığıyla bölgede iktidar kurmuştu ama şimdi dalga tersine dönüyor".

Batı'nın İdeolojik Egemenliği Kayboluyor

Arap ve İslam dünyası uzmanı Muhammed Hassan, bölgedeki halk hareketlerini değerlendirdiği söyleşisinde çok önemli bir noktaya işaret ediyor. Hassan'a göre "ABD emperyalizmi tekliyor" ve "Batı'nın ideolojik egemenliği kayboluyor", çünkü Doğu yükselişte:

"Amerikan emperyalizmi tekliyor. Disney VVorld'de yaşıyor sanki; her şey harika ve işler tıkır tıkır yürüyor sanıyor. Irak ve Afganistan felaketlerini öngöremedi, üzerine bir de İran'a yöneliyor. Bir başka örnek: Çin uzun bir süredir, yeni bir tür gelişmiş savaş uçağı üretmeye çalışıyor. Pentagon elindeki bilgilere dayanarak, Pekin'in gerekli teknolojiyi ancak gelecek 15 yılda geliştireceğini söyledi. Bir kaç ay önce ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Çin'i ziyaret etti. Nazik Çinlıler, bakan havaalanına indiğinde ona bir sürpriz yapıp yaptıkları uçağı uçuruverdiler.

"Yeni kolonyal güçler dünyanın değiştiğini anlamıyor. Mesela Fildişi Kıyısı’ın ele alalım. ABD ve Fransa, bir IMF kuklası olan Alassane Outtara'yı getirmek istiyor. Ama o seçimleri kazanamadı ve durum kritik bir hal aldı. Batı Afrika ülkeleri emperyalizm adına orduları kullanıyor ama askerler batı çıkarları için kendi halklarının kanını dökmek istemiyor. Bu, çok önemli bir ders. Afrika ve Arap ülkelerinde siyasi bilinç yüksek. Aslında tüm Üçüncü Dünya ülkeleri için bu geçerli. Artık insanların kolayca gözlerine perde çekilemiyor. Bence emperyalist güçlerle, Güney ülkeleri arasındaki çatışma yükselecek. Eskiden batılı güçler Üçüncü Dünya pastasını aralarında paylaşmak için çekişirdi. Şimdi o ülkelerle pazarlık yapmak zorundalar. Batı'nın siyasi ve ekonomik hegemonyası bir sona doğru yaklaşıyor. Avrupa da bir seçim yapmak zorunda; ABD'ye boyun mu eğecek, yoksa gerçekten bağımsız olabilecek mi? Batı'nın ideolojik egemenliği de kayboluyor. Artık Rousseau, Sartre, Camus gibi büyük filozoflarınız yok".

Büyük Ortadoğu'daki halk hareketleri ile bölgede güç erozyonuna uğrayan, 30 yıldır iktidarda tuttuğu müttefik isimlerini kaybeden ABD (Batı), sürecin tamamen dışında kalmamak için, özellikle Mısır'daki halk hareketiyle birlikte bölgeye abanmaya çalıştı. En azından sürecin bundan sonraki kısmını kontrol altında tutmaya çalışan Batı, nüfuzunu tamamen kaybetmemek için kendisine orta dereceli bağımlı iktidarlar peşinde oldu. ABD, halkların "ileri" hamlesine barikat oluşturabilmek için en gerici kuvvetlerle dirsek teması kurdu.

Gazeteci Hüsnü Mahalli bu durumu şöyle açıklıyor: "Bunlar yüzde yüz yerli devrimler. Orada ne bir ABD parası, ne CIA var! Batı, bunları gördükten sonra, 'Orada bir şeyler var, niye bundan yararlanmayalım?' diye düşünüyor. Mevcut dinamikler bunu getiriyor, Batı 'Bunu nasıl kendi lehime çeviririm?' diye plan yapıyor. Hedef, bölgeye 'uyumlu İslam'ı getirmek.

Arap toplumları inanç olarak kaderci, ekonomik olarak ise kapitalist. Bu da uyumlu İslam için çok uygun. Bu planın tutup tutmayacağını ise Mısır'la anlayacağız".

Kaynakça
Kitap: Soros, CFR ve Arap Ayaklanması
Yazar: Orhan Koloğlu, Mehmet Ali Güller, Barış Doster, Haluk Hepkon
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir