Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yorulan BOP, Eskiyen Yüzler, Değişen Dinamikler

B.O.P.: Büyük Ortadoğu Projesi
Sahibi: A.B.D.
Başkanı ve Yöneticileri: A.B.D. Derin Devleti(Cermen ırkçılığını savunan İngiltere, Rothschild sülalesi ve ona bağlı olan sülaleler), George Bush, Barrack Obama, vs...
Eş Başkanları: T. Erdoğan, A. Gül, A.B. ülkeleri temsilcileri, A. Öcalan, Barzani, Talabani, Karayılan, Zana vs...
-Soğuk Savaş sürecinde A.B.D. ve İngiltere’nin amacı ta baştan beri tam bağımsızlığı savunan Lenin’in Sovyetler Birliği’ni yıkıp etkisiz hale getirmekti. Bunu aslında Stalin(gizli İngiliz ajanı) döneminde başarmıştı, ama Stalin sonrasında Lenin devrimlerinin kalıntıları birşekilde devam edebilmişti, ta ki Sovyetler Birliği yıkılana kadar.
-Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra(yani 1990’ların başından itibaren), Rusya artık A.B.D. için bir tehdit oluşturmuyordu. Rusya artık Çar Rusya’sı döneminde olduğu gibi A.B.D-İngiltere tarafından belirli bir oranda kontrol edilebilir hale getirilmişti.
-Günümüzde, Putin dönemindeki Rusya, her ne kadar önemli derecede A.B.D.’den bağımsız ve milli politikalar üretmeye çalışsa bile, eğer B.O.P. Rusya’nın milli çıkarlarına katkı sağlayacak bir duruma getirilirse, Rusya rahatlıkla B.O.P.’ne destek verecektir. Yani Rusya gerektiğinde daima A.B.D. ile işbirliği yapabilecek bir kişiliğe sahiptir. Aynı durum, Çin içinde geçerlidir. Bunun kanıtı da Libya işgalinde, Rusya ve Çin’in bu işgale karşı çıkmamalarıdır.
-Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı Orta-Doğu ve Orta-Asya bölgelerinde A.B.D.’nin ekonomik çıkarlarını alt-üst eden güçleri yoketmektir. Şimdi, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, A.B.D.’nin Ortadoğu’daki gücünü tehdit eden en büyük güç kimdir? Rusya değildir, Çin değildir, ama Türk Silahlı Kuvvetleri(Atatürk Türkiye’sini savunan hakim güç)’dir. Ergenekon Projesi’nin amacı da zaten Amerika’yı Ortadoğu’dan ihraç etme gücüne sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırarak etkisiz hale getirmektir.
-Yani B.O.P.’nin asıl amacı Atatürk Türkiye’sinin tam bağımsızlığını tamamı ile ortadan kaldırmaktır(Sovyet Rusya’sını ortadan kaldırdıkları gibi). Eğer Türkiye yokolursa, bundan Amerika’da, Rusya’da, Çin’de faydalı çıkabilecektir.
-Olası bir III. Dünya Savaşında, eğer Türkiye bölünürse(ALLAH Korusun), aynen I. Dünya Savaşında olduğu gibi Türkiye emperyalist devletler tarafından paylaşılacaktır. Mesela, Türkiye’nin Doğu’su Büyük İsrail’in kurulması için kullanılacaktır, ve Kuzey’ide(Karadeniz Bölgesinden Ermenistan’a kadar uzanan bölge) Rusya’ya verilebilecektir.
-Suriye olayının perde arkasında da bu amaç yatmaktadır. Burada asıl hedef Suriye değildir, Suriye bu olayda bir figürandır. Asıl hedef Türkiye’nin bölünmesidir. Bölünme Anayasası(Atatürk’ün Temel Anayasa Maddelerini yıkarak Türk Milletini ve Türkiye’yi bölme projesi) konusunda, AKP, Tesevci’ler, Fethullahçı’lar ve PKK’lılar sizce neden bu kadar acele etmektedirler?
-Bugün A.B.D. ve NATO’nun arkasında olduğunu zannederek dayılanan BOP Eşbaşkanı T. Erdoğan’ın, Suriye’ye karşı savaş ilan ettiği anda, A.B.D.-Rusya-Çin İttifakı, Türkiye’ye karşı oluşturulacaktır. Ve Billeşmiş Milletler aracılığı ile Türkiye’yi işgal etme kararı alacaklardır.
-B.O.P.’un yokolmasını sağlayacak çözümler:
*Zindanlar’da tutsak edilen TSK’nın Kahramanları serbest bırakılıp, TSK’nın tekrardan AKP dönemi öncesindeki kuvvete sahip olmasını sağlamalıyız.
*Bunu başarabilmek için bir Milli Hükümet’e ihtiyacımız var. Yani AKP’den kurtulmalıyız.
*Milli Hükümet’e sahip olduktan sonra, önce Türk Silahlı Kuvvetlerini baştan aşağa yeniden yapılandırmalıyız ve sonrasında kanımızı emen A.B.D.’ye rest çekip, NATO’dan çıkmalıyız.
*NATO’dan çıktıktan sonra, Kuzey Irak ve Ermenistan’ı, tamamı ile yasal haklarımıza dayanaraktan işgal etmeliyiz.
*İşte bu kadar, bütün bunlar yapılsın, Ortadoğu’da ne BOP kalır nede ABD kalır ve sonuçta Müslümanlar’a karşı yapılan soykırımların sonu gelmiş olur!!!

Yorulan BOP, Eskiyen Yüzler, Değişen Dinamikler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 13 Tem 2012, 02:17

YORULAN BOP, ESKİYEN YÜZLER, DEĞİŞEN DİNAMİKLER

Dr. Barış Doster


Anadolu'da "Dere geçilirken at değiştirilmez" derler. Ama ABD'nin hem kendisi, hem de yıllardır Ortadoğu'da güttüğü atlar, yani yerli işbirlikçileri fazlasıyla yıpranmış, yorulmuştur. Bu yüzden bölgedeki iç dinamiklerin de zorlamasıyla, Washington için at değiştirmek kaçınılmaz hale gelmiştir. Tunus, Mısır ve Yemen'de iç ve dış dinamiklerin iç içe geçtiği kitlesel gösteriler, Fas'tan Cezayir'e, Lübnan'dan İran'a, Sudan'dan Bahreyn'e, Irak'tan Libya'ya, Ürdün'den Suriye'ye dek diğer bölge ülkelerine de sıçramış, çok geniş bir coğrafyada ses getirmiştir. "Biz niye yapamayalım?" sorusuna "Biz de yapabiliriz" yanıtı verilmiştir.

Ortadoğulu liderler, Mısır'da Hüsnü Mübarek'in, Tunus'ta ise Zeyn El Abidin Bin Ali'nin yaşadığı akıbeti yaşamamak için, kendilerince önlemler almaya başlamışlardır. Yoksulluk, yolsuzluk, rüşvet, işsizlik, yozlaşma, baskı, kimliksiz, ezik, Batı güdümlü politikalarla anılan Arap liderler arasında değil ama Arap halkları nezdinde hızla itibar kazanan İran, "İslam devrimi, İslami uyanış" olarak nitelediği gelişmeleri memnuniyetle karşılamıştır.

İsrail ise özellikle Mübarek'in devrilmesinden dolayı büyük tepki vermiştir. İran'a karşı Türkiye'yi "ılımlı İslam" modeline örnek olarak pazarlayan Büyük Ortadoğu Projesi'nin tıkandığı, güç yitirdiği, tökezlediği görülerken, ABD açısından işlerin iyi gitmediği, evdeki hesabın çarşıya uymadığı anlaşılmıştır.

ABD'nin zayıflaşa bile, dünya üzerindeki gücünün büyük olduğu açıktır. Nitekim ülkemizdeki kimi kalemlerin "Orada teokratik demokrasi var" gibi ne anlama geldiği belli olmayan sözlerle yücelttikleri İran'ın öne çıkmasını engellemek için en çok çabalayan ülke ABD'dir. Türkiye'de "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" modelinin benimsenmesi için uğraşmakta, bunun Ortadoğu için de bir model olabileceğini düşünmektedir. Bu nedenle Mısır ve Tunus'ta görüldüğü gibi, eski adamlarını feda etmekten bile çekinmemiştir. Üstelik Hüsnü Mübarek'ten fazlasıyla memnun olan İsrail'i kızdırma pahasına atmıştır bu adımları. Henüz tam bir doğrultu tutarlılığına kavuşmayan, çok türdeş olmayan iç dinamiklerle ters düşmemeye çalışmıştır. Gelişmeleri yönlendirmeye, denetlemeye, etkilemeye çabalamıştır. Hemen, aniden, birden bire tepki vermemiş, tavır almamıştır. Gelişmelerin seyrine bakmıştır. Kitlelerin taleplerini, iç dinamiklerin gücünü, muhalefetin bileşenlerini gördükten, onlarla gerekli iletişimi kurduktan sonra adım atmıştır.

Çünkü ABD artık bölgede ve dünyada kendisinin tek belirleyici olmadığını bilmektedir. Halkların, ulusların mücadelesi, azmi, kararlılığı, direnci de çok önemli bir belirleyicidir. Nitekim Ortadoğu'daki son isyanlar, halkın ağzına bir parmak bal çalmakla, zamları geri almakla, yoksullara erzak dağıtmakla, hatta yakın çevreden birkaç adamı feda edip, hükümeti azletmekle kitleleri uzun süre tatmin etmenin mümkün olmadığını göstermiştir. Ayrıca isyancılar sanal ortamdaki örgütlenmelerin gücünü, etkinliğini, yaygınlığım, hızını kavramışlardır. Bu örgütlenme ve iletişim mecrasının tam olarak engellenemediğini, denetlenemediğini görmüşlerdir. Sosyal paylaşım siteleri halkın sokakları doldurmasında, eylemlere katılmasında, cesaretini toplamasında çok işlevsel olmuştur. Milyonlarca insan,

Wikileaks belgelerinin, Ortadoğu'daki liderlere Batı tarafından verilen çok sayıda mesajdan, yapılan onlarca uyarıdan biri olduğunu düşünmüştür. Batı güdümlü liderlerin, hemen gözden çıkarılmasalar bile vakti gelince mutlaka gözden çıkarılacakları yönündeki yaygın kanaat bir kez daha pekişmiştir.

Feda Edilen Piyonlar ve Mısır'ın Özel Konumu

Oysa ne Tunus lideri Zeyn El Abidin Bin Ali ne Yemen Devlet Başkanı Ali Muhammed Salih ne de Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek Batı karşıtı isimlerdir. Hiçbiri antiemperyalist, halkçı, devrimci, ilerici değildir. ABD'nin tekerine çomak sokmamışlar, tersine, onunla çok uyumlu çalışmışlardır. Ülkelerinin zenginliğini aileleriyle, yakın çevreleriyle paylaşan, adları yolsuzlukla, rüşvetle anılan siyasetçilerdir. Kamu kaynaklarını, ülkenin doğal zenginliklerini, halkın birikimlerini soyarak zengin olmuşlardır. Bunları yaparken de Batı'nın çıkarlarını gözetmişler, Batı'nın desteğini almışlardır. Yönettikleri ülkelerde serbest, dürüst, adil seçimlere izin vermemişlerdir. Ülke yönetiminde bilgiye, çalışkanlığa ve liyakate değil, kendilerine sadakate önem vermişlerdir. Özgür basın, örgütlü toplum, bağımsız yargı, özerk üniversite söz konusu değildir yönettikleri ülkelerde. Batı'nın da onlardan bu yönde bir talebi olmamıştır zaten. Tersine baskıcı liderlere sınırsız destek vermiştir. Örneğin "Demokrasi havarisi" ABD ve "insan hakları meleği" AB, Mısır ordusunun siyasetteki belirleyici konumunu ve Hüsnü Mübarek'in tek adam yönetimini hiç mi hiç eleştirmemişlerdir.

Çünkü Washington Ortadoğu'da ordunun siyasette her zaman önemli olduğunu bilir. Siyasi, tarihi, coğrafi ve kültürel açıdan 350 milyonluk Arap dünyasında yönlendirici, belirleyici konumda olan Mısır'da halk sokaklara dökülürken, ordu halka ateş açmamıştır. Hem iç dinamikleri gözeten hem de Mübarek sonrası döneme ilişkin dengeleri öngören ordu,
polise nazaran daha tarafsız davranmış, halka daha yakın durmuştur. Polisin tersine, iktidarla özdeş bir fotoğraf vermemiştir. Halkın taleplerini meşru gördüğünü, göstericilere karşı güç kullanmayacağını açıklayarak safını belli etmiştir. Bir anlamda Mübarek'e koltuğunu bırakması gerektiğini hissettirmiştir. Diktatörlerin adam feda ederek, ödün vererek iktidarda kalmasının zor olduğunu görmüştür. Kitlelerin her ödünü, hem diktatörün güçsüzlüğü hem de kendi güçleri olarak değerlendirdiklerini saptamıştır.

Mısır Silahlı Kuvvetleri halkın iktidarı devirmek için daha fazla yükleneceğini, ABD'nin ise işi şansa bırakmayacağını, mutlaka isyancıların içine sızacağını, yönlendirmeye çalışacağını, en azılı muhalifleriyle bile görüşeceğini ve onları sistem içinde tutmaya çalışacağını bilecek kadar deneyimlidir. Ülkede düzenli, denetimli, yumuşak bir geçiş süreci arzulandığını, bunun da yalnız ve ancak kendisinin yönetim, gözetim, denetiminde mümkün olacağım kavramıştır. ABD'nin ise askeri vesayete karşı çıkmayıp, tersine destekleyeceğini anlamış bir ordudur. Ve en önemlisi Mısır ordusu, demokratik bir ortamın en çok Müslüman Kardeşler'e yarayacağını, bunun da ABD ve İsrail'in hiç işine gelmeyeceğini görebilecek diplomatik birikime sahiptir.

Diğer faktörlerin yanında, Mısır'ın İsrail'le olan yakın ilişkisi ve stratejik önemdeki Süveyş Kanalı'nın güvenliği de ABD'nin temkinli davranmasını gerektirmiştir. İsrail'in, isyanların ardından var gücüyle Mübarek'i desteklediğini de unutmamak gerekir. Çünkü Araplarla yaşadığı her sorunda Kahire'nin desteğine ihtiyacı vardır. İki ülke Filistin meselesinde, Gazze ambargosunda uyum içindedir. Mısır, İsrail'le resmen barış anlaşması imzalamış bir Arap ülkesidir. Washington'un 30 yıllık müttefiki Hüsnü Mübarek'ten desteğini hemen çekmemesinde şüphesiz bunların da payı büyüktür.

Ancak Beyaz Saray bir yandan Birleşmiş Milletler Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın Eski Başkanı, 2005'te Nobel ödülü alan El Baradey'e Mübarek sonrası için işaret vermiş, bir yandan da Mısır istihbaratını yıllarca yöneten, son isyanların ardından da Mübarek tarafından devlet başkan yardımcılığına getirilen Ömer Süleyman'a göz kırpmıştır. Nitekim El Baradey Müslüman Kardeşler'in de onayıyla muhalefetin sözcülüğünü üstlenmiş, milyonlar sokaklardayken de Mısır'daki ABD büyükelçiliğini ziyaret etmiştir.

Ömer Süleyman ise ABD'nin muhaliflerle görüşmesi gerektiği yönündeki telkinlerine uymuş, tüm taraflarla iletişim halinde ve tüm taraflara eşit mesafede olacağını açıklamıştır. Süleyman da ABD'nin iyi bildiği, yakından tanıdığı, yıllardır istihbarat paylaşımında işbirliği yaptığı bir isimdir. Sadece ara dönem, geçiş dönemi için değil, her daim ABD'nin elinin altında tutabileceği işlevsel bir yöneticidir.

Washington, "Mısır'ın son firavunu" denen Mübarek sonrasında da kendi çıkarına uygun isimlerin yönettiği, istediği adamların istediği adımları atacağı bir yapı kurmanın peşindedir. Wikileaks belgelerinde ABD'nin 2008 yılından bu yana Mısır'daki medyaya, muhalif gruplara ve sivil toplum örgütlerine para aktardığı, bu yolla Mübarek yönetimi üzerinde baskı kurmayı amaçladığı yazılmıştır. ABD Mısır'daki tüm muhalif yapılarla iletişimini geliştirmiş, tarafları denetim altında tutmaya çalışmıştır.

Beyaz Saray, 1979'da İran'da gerçekleşen İslam Devrimi sonrasında yaşadığı türden bir şok yaşamamak, bir sürprizle karşılaşmamak için geleceğe ilişkin kimi zihin egzersizleri yapmış, bazı senaryolar yazmış olabilir. Böylelikle, olaylar yatıştıktan ve Mübarek sonrası iktidar kesinleştikten sonra, yeni yönetimle masaya hazırlıklı oturmayı amaçlamaktadır. Ayrıca karşısındakine "Bak sayemde orada oturuyorsun, ayağını denk al, haddini bil, sözümden dışarı çıkma" mesajı vermesi de kolaylaşacaktır.

Örneğin, Birleşmiş Milletler'deki görevi sırasında, İran'ın nükleer faaliyetleri ve Irak'ta olduğu öne sürülen nükleer silahlar konusunda ABD ve İsrail'le ters düşen El Baradey'in Nobel barış ödülünü ABD'ye rağmen almasının pek mümkün olmadığı dikkate alınırsa, Mübarek sonrasında iktidara kim gelirse gelsin, ABD karşısında masaya eli zayıflamış halde oturacağı açıktır. ABD'nin Mısır'la iktisadi açıdan da güçlü bağlarının olduğunu unutmamak gerekir. Halkın yarısının yoksulluk sınırında yaşadığı Mısır'a yapılan ABD yardımı, İsrail'e yapılan kadar olmasa da, onun çok da altında değildir. Mısır ABD'den askeri yardım alırken savunma ihtiyacını da ABD'den yaptığı ithalatla karşılamaktadır. "1979'dan itibaren ağırlıklı olarak askeri içerikli yıllık 2 milyar dolarla başlayan ve son olarak 1,3 milyar dolara düşen Amerikan yardımlarının Mısır ordusunun modernizasyonunda önemli bir yer tuttuğunu belirtmek gerekir. Bu çerçevede 1,3 milyar dolarlık yardımın 1 milyar dolarını askeri içerikli yardımlar oluşturmakta ve Mısır ordusunun en üst düzeydeki askerleri ağırlıklı olarak ABD'deki askeri eğitim kurumlarında yetişmektedir".

Radikal İslam'dan Ilımlı İslam'a: İhvan AKP'ye Özeniyor

İslam dünyasında önemli konumu, belirleyici rolü olan Mısır'daki isyanların ardından ABD'nin en çok üzerinde durduğu, tavrını merak ettiği güç "İhvan" olarak da bilinen Müslüman Kardeşler örgütüdür. İhvan, ülkedeki en örgütlü sivil ve siyasal yapıdır. Bölgedeki İslamcı hareketlerle yakın temas halindedir. Yedi ülkede temsilciliği vardır. Onlara rağmen veya onlarsız iş yapmak zordur. Siyasi faaliyetleri yasak olmasına karşın Mısır parlamentosunda 17 sandalyeye sahiptir. Ülke genelinde vakıf ya da dernek adı altında örgütlenmiş bin dola-
ymda kuruluşu bulunmaktadır. Hastaneden üniversiteye, yayıncılık faaliyetinden hukuk bürosuna dek her alanda kurumlan vardır. Bu yapılar üzerinden adeta paralel bir toplum yaratmayı başarmıştır.

1928'de Haşan El Benna tarafından kurulan İhvan Arap dünyasındaki ilk siyasal İslamcı hareket olarak bilinir. Eşitlik ve toplumsal adalete vurgu yapan söyleminde sol siyasetten etkilenmiştir. Güçlü bir sosyal yardımlaşma ağına sahiptir. Sendikalarla, aydınlarla, kitle örgütleriyle, orta sınıflarla hatta beyaz yakalılarla sağlam ilişkileri vardır. Bu da ideal bir sol örgütlenme modelini çağrıştırmaktadır.

Hüsnü Mübarek'in partisi olan Ulusal Demokratik Parti'ye ve diğer siyasal örgütlere oranla halkla kurduğu bağlar çok daha güçlüdür. Kimilerine göre olası bir seçimde oyların üçte birini alabilecek güçtedir. Kimi gözlemciler ise İhvan üyelerinin yerel düzeyde yolsuzluklara bulaştığım, oylarının yüzde 25'lere gerilediğini, örgütün politik gücünü korusa bile eski itibarını yitirdiğini söylemektedirler.

ABD İhvan’ın ılımlı kanadıyla temas halindedir. Onun öne çıkmasını sağlamaya çalışmaktadır. Süreç sonunda bu kanatla masaya oturması, hatta onun iktidar ortağı olmasına ses çıkarmaması şaşırtıcı olmaz. Kaldı ki en militan grupların, en katı hareketlerin, en radikal örgütlerin bile, "düşman, büyük şeytan" dedikleri ABD ile görüştükleri bilinmektedir. Zaten İhvan içindeki ılımlı kanat da Batı ile uzlaşmayı, iktidara seçimler yoluyla gelmeyi savunmaktadır. Dış politikada tavır değişikliğine gitmeyeceklerini, terörle mücadeleyi sürdüreceklerini açıklamışlardır. Köktenci, uzlaşmaz, içe kapalı söylemlerle iktidara gelemeyeceklerini, gelseler bile uzun süre iktidarda kalıp ülkeyi dönüştüremeyeceklerini anlamışlardır.

ABD Başkanı Obama da İhvan liderleriyle ABD'de görüşmüş ve Mısır ziyaretinde yaptığı konuşmada örgüte mesaj vermiştir. İhvan liderlerinin, Tahran'dan gelen "İslami uyanışı selamlıyoruz" mesajlarına karşı oldukça temkinli davranarak, gelişmeleri bir "halk devrimi" olarak nitelemeleri ise politik gerçekleri gözeten, pragmatik tutumlarının bir yansımasıdır.

Ayrıca ABD'nin ihvan’la teması yeni de değildir. Eskiye dayanan bir hukukları vardır. Soğuk Savaş boyunca ABD ve İsrail İhvan'la, solun bastırılması, milli ve sol politikalar izleyen Baas’ın dizginlenmesi, SSCB'nin etkisinin sınırlandırılması ve antikomünizm yönünde işbirliği yapmışlardır. Bölgedeki İslamcı hareketleri gizlice desteklemişlerdir. SSCB'nin Afganistan'ı işgali de İslamcı örgütlerin Batı ile ittifakını hızlandıran bir faktör olmuştur.

İhvan içindeki radikal kanat ise Seyyid Kutub'un görüşlerine daha bağlıdır. "Açılım" yapılmasına karşıdır. Kutub'un düşüncesi Haşan El Benna’nınkinden çok daha radikaldir. Çünkü Kutub Batılı siyasi sistemlerle teorik ya da terminolojik herhangi bir etkilenmeyi dahi tamamen reddederken, Benna hiçbir zaman "parlamento", "anayasal rejim", "seçimler" gibi kavramları kullanmaktan kaçınmamış, kendisini döneminin anlayışı ve gerçekleri ile ifade etmeye çalışmıştır.

İhvan içindeki gençler yaşlı kuşağın pasif politikalarım eleştirmekte ve hapishanelerde çekilen eziyetlerden onları sorumlu tutmaktadırlar. Dolayısıyla Kutub'un yazılarından "aldıkları ilhamla" iktidarı ele geçirmek için şiddet kullanmaya eğilimlidirler. İhvan içindeki radikal kanat ise İran ile de temas halindedir. Müslüman Kardeşler'in Filistin kolu olan Hamas da İran'la oldukça yakındır. ABD Hamas'ı Hizbullah'la birlikte İran'ın vekilleri olarak görmektedir.

İhvan içindeki ılımlı, reformcu kanadın ABD'nin yanı sıra AKP'yle de güçlü ilişkileri vardır. Bu kanadın önderleri AKP'yi örnek aldıklarını belirtmektedir. Türkiye'de daha yerli, daha milli vurguları olan, emperyalizm ve Siyonizm karşıtlığıyla bilinen, sosyal adalete dikkat çeken, Milli Görüş hareketi içinden küresel sistemle bütünleşmiş, kapitalizmle uyumlu, Batı ve İsrail karşıtlığını bırakıp, AB ve ABD ile ilişkilerde sınır tanımayan AKP'nin çıkması İhvan içindeki ılımlıları oldukça etkilemiştir. İhvan liderlerinden başka, Tunus'taki El Nahda hareketinin Londra'da sürgünde yaşayan ve Batı ile oldukça yakın ilişki içinde olan lideri Raşid Gannuşi de AKP'yi model aldığını söylemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin dışişleri bakanının, oldukça abartılı bir ifadeyle, Başbakan Erdoğan'ın Mısır'da Mübarek'ten daha fazla itibar sahibi olduğunu öne sürmesi de Türkiye'nin bölgeye "model olma" çabalarının bir yansımasıdır. Nitekim Mısır'daki isyanlar sonrasında Erdoğan, "Tribünden seyretmeyiz" demiştir, Mısır'daki ününe güvenerek. Ama gerçekte Mısır, Türkiye'nin Arap dünyasında öne çıkmasından en olumsuz etkilenen ülkedir. Çünkü Türkiye Mısır'ın boşalttığı alana oynamaktadır. Mısır'ın gerilmesi ve gerilemesi de Türkiye'yi daha çok öne çıkarmıştır.

Erdoğan'ın Davos Zirvesi'ndeki "one minute" çıkışı ve İsrail'in Mavi Marmara baskını da Araplar arasındaki Erdoğan algısını pekiştirmiştir. Erdoğan'ın, "Müslümanların hak ve çıkarlarım savunan, İslam dünyasına liderlik yapan, sorunların çözümünde arabulucu olan" bir role soyunması, Arap liderler arasında ise çok hoş karşılanmamıştır.

Ortadoğu'daki gelişmeler sonrasında "yeni Türkiye" "ılımlı İslam rejimine model ülke" olarak daha fazla öne çıkmıştır. Erdoğan'a da bölgeye "ağabeylik" yapması yönünde yeni bir fırsat verilmiştir. Bu durum AKP açısından, hem de seçimler
öncesinde bulunmaz bir fırsattır. Zaten gerek Büyük Ortadoğu Projesi'nde ve gerekse onun alt birimi olarak 2005'te kurulan Medeniyetler İttifakı'nda eş başkan olduğu bilinen bir başbakanın yönetimindeki Türkiye de, ABD'nin tanımıyla "ılımlı İslam ülkesi" olmayı içine sindirmiştir.

"Yeni Türkiye" dışarıya özellikle de Ortadoğu'ya laikliği tırpanlayan, dine daha çok vurgu yapan, Batı ittifakı içinde kalarak İslam dünyasının liderliğine oynayan, ekonomisi büyüyen, istikrarlı bir demokrasi olarak pazarlanmaktadır. ABD ve AB Ortadoğu'daki gelişmeleri de dikkate alarak AKP'ye Haziran 2011 seçimlerinde yeni bir kredi de açabilirler. Ancak, "Ortadoğu'da Mısır'sız savaş Suriye'siz barış olmaz" sözünü unutmamak gerekir. ABD açısından stratejik önemi bulunan ve Arap dünyasının en etkili, en köklü ülkesi olan Mısır'ın güçlenmesi, istikrara kavuşması, Arap dünyasında yemden lider olması, AKP iktidarının bu yöndeki planlarım bozacaktır. Cemal Abdül Nasır'dan sonra gelen Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek Nasır çizgisini izlemek yerine ABD'ye teslim olsalar bile Mısır, Arap dünyasının en önemli ülkesidir.

Ayrıca AKP'nin Mısır'ın önüne geçip Arap dünyasına lider olma niyetiyle bölgenin ve dünyanın gerçekleri örtüşmemektedir. Türkiye, arabuluculuk çabalarında da görüldüğü üzere, tarafları masada tutacak, barışmaya ikna edecek, anlaşmaya zorlayacak iktisadi ve siyasi araçlardan yoksundur. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun dilinden düşmeyen "komşularla sıfır sorun" politikasının başarılı olması için sadece Türkiye'nin çabası yetersizdir. Komşuların da sıfır sorun istemeleri gerekir. Oysa Başbakan Erdoğan'ın ABD'nin Irak'ı işgaline Türk askerini yollayarak aktif destek vermek istediği, ama tezkerenin TBMM'den geçmemesi nedeniyle amacına ulaşamadığı belleklerdedir. Mısır'daki gösterilerden sonra "Tribünden seyretmeyiz" demesini de, halkın yanında olması şeklinde yorumlamak yerine, ABD'nin vereceği her türlü göreve talip olmak şeklinde okumak gerekir.

Erdoğan'ın Mısır'ın içişlerine karışacak tonda bir çıkış yapması, Obama ile yapılan telefon görüşmelerinden bağımsız değildir. Obama bölgede hedefine ulaşma yolunda bazı taktik değişiklikler yaparken, silahlı güç yerine yumuşak gücü öne çıkarmaktadır. Bu kapsamda Türkiye'den de kendisine yardımcı olmasını istemiştir. Türk Dışişleri Bakanı'nın, ABD ile Türkiye'nin Mısır konusunda yüzde yüz hemfikir olduğunu açıklaması da Türkiye'nin Obama’nın verdiği mesajı aldığının kanıtıdır.

Sert diktatörlerle değil, "ılımlı İslam" rejimleriyle bölgeyi yönetmek isteyen ABD ise itibar yitirdiğinden "yeni, farklı yöntemlerle, yeni yüzlerle", açıkçası yeni piyonlarla çıkarlarını korumak istemektedir. İrili ufaklı, İslamcı ya da solcu ABD karşıtı grupların öne çıkmasını engellemek için Ortadoğu'ya, Araplara, Müslümanlara yönelik söylemini yumuşatmıştır. İsyancı kitlelere arka çıkmıştır. Afganistan ve Irak işgallerinin çok tepki çektiğini, ayrıca kendisi açısından da yüksek maliyetli olduğunu gördüğünden "demokrasi, insan hakları, özgürlük, sivil toplum" söylemini öne çıkarmıştır. Bu halkla ilişkiler, tanıtım ve kamuoyu oluşturma çabalarının bir ayağı olarak başkanlık koltuğuna da dedesi Müslüman olan bir zenciyi oturtmuştur.

Soğuk Savaş boyunca büyük ölçüde ABD destekli olan "radikal İslam" yerine bu kez ABD destekli "ılımlı İslam" veya "Amerikancı cemaatçilik" piyasaya sürülmüştür. Böylece yenisi eskisinin panzehiri, alternatifi olacaktır. Yeni Türkiye'nin Mısır'dan rol çalmasını, Müslüman Kardeşler'in AKP'yi örnek almasını böyle yorumlamak gerekir. Böylece Türkiye'de ve Ortadoğu'da daha muhalif, daha yerli, daha milli, daha toplumcu İslami yorumların önü daha baştan kesilmiştir. Nasır döneminde Bağlantısızlar Hareketi'nin, Üçüncü Dünya’nın önde gelenlerinden olan Mısır'da Baas geleneği Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek iktidarlarında tasfiye edilmiştir. 1950'den günümüze saldırıya uğrayan Atatürk'ün antiemperyalist, tam bağımsızlıkçı, aydınlanmacı ve kamucu anlayışınaysa en son, en büyük darbeler de son 10 yıl içinde vurulmuştur.

Neyin Olmayacağı Görüldü

Toplumsal olaylarda, kitle eylemlerinde temel bir kural vardır. Doğru program ve önderliğin olmaması, olsa da kitlelerin bunlar etrafında bütünleşememesi, kitlesel eylemlerde zaman, enerji, kaynak, itibar kaybına yol açar. Eylemler tertiplere, iç ve dış istihbarat örgütlerinin sızmalarına, yönlendirmelerine açık hale gelir. Emperyalizm ve onun işbirlikçileri de bu açığı kullanır. Ortadoğu'daki isyanlar için de aynı durum geçerlidir.

Tüm bu faktörlerin yanında, Arap dünyasının çok derinlerde kök salmış yapısal sorunları vardır. Milyonların katıldığı kalabalık gösteriler, kitlesel eylemler, gençlerin, yoksulların, işsizlerin öncülük ettiği isyanlar tek bir sözcükle açıklanamaz. Milyonlar tek bir nedenle sokağa çıkmamıştır. Arkalarında tek sözcükle açıklanabilecek bir dinamik değil, çok farklı dinamikler vardır. Göstericiler, kapsayıcı bir program ve önderlik etrafında buluşmamışlardır. Batılı örgütlerin devşirdiği kişi ve yapılar da, İslamcı örgütler de, işsiz gençler de, yoksul kadınlar da, solcu gruplar da, eğitimli-orta sınıf gençler de gösterilerde yer almışlardır.

Eylemlere katılan çok sayıdaki İslamcı örgüte karşın bu eylemler İran'ın dediği gibi "1979 İran İslam Devrimi'nin artçıları" değildir, tamamen dini isteklere dayandırılamaz. Eylemlere katılanların kitlesel olarak Cuma namazı kılması da "Yeni Ortadoğu dini temeller ve İslami demokrasi üzerinde şekilleniyor" diyen İran'ı haklı çıkarmaktan uzaktır, en azından şimdilik.

Sokakların ortaya koyduğu gerçek şudur: İç ve dış dinamikler iç içe geçmiştir. Çok farklı siyasi hareketler meydanlarda birlikte eylem yapmışlardır. Arap dünyası gibi yıllardır sorunların biriktiği, ağırlaştığı bir dünyada Batı destekli otoriter rejimler sorunların çözümünü zorlaştırmışlardır. Beyaz Saray'ın hem Afganistan ve Irak işgalleri, hem bölgedeki diktatörleri desteklemesi, hem de Arap - İsrail uyuşmazlığında İsrail'in yanında durması, diğer nedenlerle birleştirildiğinde ABD karşıtlığım beslemiştir. Ve bu tepki değişen oranlarda da olsa tüm gösterilere yansımıştır.

Sokağa dökülenler arasında Soros'tan beslenenler de, AB'den desteklenenler de, işsizler de, gelecek umudu olmayan gençler de, laik, solcu ve Arap milliyetçisi Nasır çizgisini savunanlar da vardır. Eylemlere katılanlar arasında mutlaka işbirlikçiler de vardır ve hiç kimse onlara "özgürlük savaşçısı" diyemez. Ama sokağa çıkan herkese "özgürlük savaşçısı" demek nasıl doğru değilse, işbirlikçi veya devşirme demek de doğru değildir.

Kaldı ki kendiliğinden ortaya çıkan, örgütsüz ve tepkisel hareketlerin seyri hakkında çıkarımda bulunmak kolay da değildir. Siyasi partilerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının tek başlarına önderlik edemeyeceği, örgütleyemeyeceği, bir araya getiremeyeceği kadar kalabalık ve öfkeli kitleler söz konusudur. Bu nedenle de beklemek, her ülkenin, her dönemin, her başkaldırının kendi nesnel ve öznel koşullan olduğunu unutmamak gerekir.

Zira 1952'de radyoyu etkili bir propaganda aracı olarak kullanan Cemal Abdul Nasır'ın Mısır'ı ile muhaliflerinin sanal ortamda örgütlenmelerini engelleyemeyen Hüsnü Mübarek'in Mısır'ı aynı değildir. Keza 1980'lerin koşullarıyla 2011'in koşulları da çok farklıdır. Kırsaldan, kent çeperlerinden gelen, yoksul, çaresiz, işsiz, umutsuz kitlelerin çoğunlukta olduğu bu halk hareketlerine "devrim" denemez. Bir devrimin başlangıcı olup olmadıklarını kestirmek ise en azından şimdilik mümkün değildir. O yüzden bu eylemlere kalkışma denebilir, isyan denebilir. Devrim olmaları için de Batı'yla mücadele eden, Batı'ya rağmen öne çıkan lider, kadro ve programları iktidara taşımaları gerekir. Batı'yla uzlaşarak, Batı tarafından denenerek, sınanarak, onaylanarak iktidara gelen kadroların arkasındaki kitlesel destek, emperyalizmin egemenliğini pekiştirmekten başka bir sonuç vermez.

ABD bu eylemlerin mutlaka ama mutlaka içindedir. Ya öncü güçlerin arkasındaki parmak onundur ya da hemen aralarına sızmıştır. Ancak her sokak hareketi planlı, programlı, örgütlü değildir. Kendiliğinden, kısa sürede gelişen her kitlesel eylem sağlıklı, uzun soluklu, uzak görüşlü bir önderliğe, bir iktidar perspektifine sahip olmayabilir. Kitleler çok türdeş, çok benzeşen, çok ortaklaşmış, hedef birliğini sağlamış birey ya da gruplardan oluşmayabilir. Her sokağa çıkan devrimci olmadığı gibi, her öne atılan da öncü değildir. Dahası kalabalıklar, "özgürlük" gibi, günümüzde içi boşaltılmış, adeta kirletilmiş bir kavramdan farklı şeyler de anlayabilirler. Hedef, söylem, program birliğinden ziyade, çıkar birliği ya da geçici ittifak ilişkileri öne çıkabilir. Tüm bunlar doğaldır.

Ancak, emperyalist merkezlerin işin başında olmasalar da ortasında olduklarını, merkezinde değilse de hemen kenarında konumlandıklarını, öncülük etmeseler bile hemen devreye girip yönlendirmek, denetlemek istediklerini akıldan çıkarmamak gerekir.

Yıllardır Batı destekli liderlerce yönetilen Arap ülkelerindeki hareketlerde iç ve dış dinamikleri birlikte tahlıl etmek gerekir. Bu tür olaylar siyah veya beyaz değildir. Ara tonlar daha çoktur. Örneğin, İsrail'in Hüsnü Mübarek'i desteklemesi, Mübarek'e karşı sokağa dökülen milyonları kendiliğinden, durduk yerde antiemperyalist ve devrimci yapmaz. Eylemlerde AB muhiplerinin, Soros yandaşlarının olması ve kendilerine AKP'yi örnek almaları da, göstericilerin tümünü Lale devrimlerinin militanı, Batı işbirlikçisi yapmaz. Mesele çok karmaşık, çok boyutlu, çok katmanlıdır. Tahlıl ederken soğukkanlı olmak, emperyalizmin hem iktidarla hem de muhalefetle pazarlık yapacağını, her ikisine de oynayacağını, mavi boncuk dağıtacağını, adamlarını yerleştireceğini, bazen de kendi adamlarını gözden çıkaracağım unutmamak gerekir. Çünkü sadece bu yolla halkın emperyalizme karşı cepheden tavır alan programlara yönelmesini engelleyebilir.

Geçmişte defalarca görüldüğü üzere tutarlı bir liderliğe ve programa sahip olmayan muhalifler de kendi dinamiklerinden ziyade ABD'den gelecek işareti önemserler. İktidarın devrilmesi için son onay makamının Beyaz Saray olduğunu düşünürler. Sokaklarda ABD bayrağı yakan grupların liderleri bile el altından ABD ile kendilerine destek vermesi, kendilerini muhatap alması için görüşebilirler. Bölgedeki tüm siyasi aktörler, Ortadoğu söz konusu olduğunda Batılı liderlerin kameralar önünde başka, kapalı kapılar ardında başka konuştuğunu, Mısır söz konusu olduğunda farklı, İran söz konusu olduğunda farklı söylemler geliştirdiğini bilirler.

Hemen akla şu sorular gelebilir: Büyük Ortadoğu Projesi'nde yeni bir aşama mı söz konusudur? Kısaca GOKAP denen Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'nde bir yenilenme, bir yöntem değişikliği, bir üslup farklılığı mı devrededir? Yoksa BOP tamamen iflas mı etmiştir? ABD gibi, Ortadoğu'da halk arasında büyük tepki ve öfke biriktiğini öğrenecek istihbarat ağlarına sahip bir ülke bu süreci görememiş olabilir mi? Görmüşse neden önlem almamıştır ya da alamamıştır? Piyonlarını feda ettikten sonra nasıl bir geçiş dönemi öngörmektedir? Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan, Yugoslavya örneklerinden bildiğimiz Soros bu işlerin neresindedir? Ortadoğu'da iç dinamikler ne kadar örgütlüdür? Doğru bir program, kadro ve önderliğe sahipler midir? İslamcı hareketler, örneğin Mısır'daki Müslüman Kardeşler süreçten radikalleşerek mi yoksa uzlaşarak mı çıkacaklardır? Süreç kitleleri ılımlı İslam'a mı, radikal İslam'a mı, yoksa laik aydınlanmacı toplumcu seçeneklere mi yöneltecektir? Mısır içine mi kapanacak yoksa ABD'nin "ılımlı İslam", Avrupa’nın "Müslüman demokrasi" dediği seçenekleri mi benimseyecektir?

Bu soruları düşünürken, Süleyman Demirel'in, cumhurbaşkanı olduğu dönemde yeni hükümet seçenekleriyle ilgili bir soruya verdiği şu yanıtı anımsamak yerinde olur: "Hele bir neyin olmayacağını görelim". Çünkü ABD de Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Ortadoğu'da neyin olmayacağını görmüştür. Başlangıçta benimsediği yöntemlerin işe yaramadığını, gücünün azaldığını anlamıştır. Bu nedenle emperyalist bir ülkenin yapacağı ne varsa onu yapmaya çalışmakta, gelişmeleri yönlendirmeye uğraşmaktadır. Obama'nın, göreve geldikten kısa süre sonra Müslüman Kardeşler örgütünün yöneticileriyle görüşmesi de, gücünün sınırlarını gördüğünü, yöntem değiştirmeye mecbur kaldığını kanıtlayan gelişmelerden biridir.

ABD, sözde düşmanlar yaratıp, müdahalelerine, işgallerine psikolojik altyapı hazırlamaya çalışsa da, artık yükselen değil, zayıflayan bir güçtür. Dünya ölçeğinde iktisadi ve siyasi kuvvet Doğu'ya kaymaktadır. ABD ise bir yandan kendisine bağımlı rejimler kurmaya çalışmakta bir yandan da kendisine yıllardır bağımlı olan liderlerin yıprandığını, eskidiğini, tükendiğini görmektedir. Sonuçta Bernard Lewis'in kuramcıları arasında olduğu, 2000'li yıllarda Dick Cheney'in dilinden düşmeyen, ABD Başkanı Bush tarafından sahiplenilen, Zbigniew Brzezinski gibi ABD'nin önemli isimlerinin katkısıyla olgunlaşan Büyük Ortadoğu Projesi'nde büyük zaaf görülmüştür. Ve ABD istemese de yeni bir safhaya girilmiştir.

Washington, radikal İslamcı hareketleri şiddet yoluyla bastırmaya çalıştıkça başarılı olamadığım, söz konusu hareketlerin daha da radikalleştiğini kavramıştır. ABD ekonomisinin yeni bir silahlı mücadeleyi kaldırmakta zorlanacağı açıktır. Askeri müdahalenin sadece Ortadoğu'da ve Müslümanlar arasında değil tüm dünyada ABD karşıtlığım artırdığı anlaşılmıştır. ABD'nin attığı her bomba, sıktığı her kurşun Filistin'de Hamas’ın, Lübnan'da Hizbullah'ın, Mısır'da Müslüman Kardeşler'in ve devlet olarak da İran'ın güçlenmesine neden olmuştur. Bu nedenle ara sıra göstermelik de olsa İsrail'i eleştirmeye başlamıştır. İsrail basınının, Obama'yı beceriksizlikle suçlaması, "Mısır'ı kaybeden başkan olarak tarihe geçeceğini" yazması boşuna değildir. Mısır'daki gelişmelerin domino etkisi yapacağından çekinen liderler de kendilerince önlemler almışlardır.

Bölgede "yapay bir devlet" olarak bilinen, ABD ve İsrail'le ilişkileri güçlü olan Ürdün'de Kral Abdullah başbakanı görevden almış, hükümeti feshetmiştir. 1999 yılında babası Kral Hüseyin'in yerine geçen Abdullah reform sözü de vermiştir. Hem petrol zengini olmasıyla hem de katı yönetimiyle bilinen Suudi Arabistan'da ise sanal ortamda hareket başlamıştır. Anayasal monarşiye geçilmesi, özgür ve adil seçimlerin yapılması, insan haklarına, özgürlüklere saygı duyulması, kadın haklan konusunda ileri adımlar atılması yönünde çağrılar yapılmıştır.

ABD işgali altındaki Irak'ta yoksulluk ve işsizliğe karşı gösteriler düzenlenirken Başbakan Nuri El Maliki, maaşım yarıya indirdiğini açıklamıştır.

Yemen gibi hem Batı'yla ilişkileri güçlü hem de El Kaide'nin hayli örgütlü olduğu bir ülkede aynı zamanda iç savaşla boğuşan Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih, seçimlerde aday olmayacağım açıklamıştır.

Suriye'de Beşşar Esad Tunus, Yemen ve Mısır'daki isyanların Ortadoğu'da yeni bir dönemin işareti olduğunu belirtmiş, ülkesinde reformların başlayacağı sözünü vermiştir. Ayrıca, Arap yöneticilerin halkın siyasi ve ekonomik isteklerini yerine getirmek için daha fazla çaba göstermeleri gerektiğini söylemiştir.

Türkiye'nin Yanlış Hesabı

Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye için geliştirilen, iç dinamiklerin de etkisiyle başarıya ulaşan AKP, "komşularla sıfır sorun" politikasından "açılımlara", özelleştirmelerden kamu yönetimi ve yerel yönetimler reformlarına dek tüm icraatlarıyla bölge için bir model olarak kurgulanmıştır. Irak'ın işgalinde ABD ile birlikte hareket etmek için çok istekli olan iktidarın bu niyetini, hem "Musul petrolleri üzerinde söz hakkımız olacak", hem "Irak'ın talanından ve yeniden imarından bize pay düşecek" hem de "Irak'ın kuzeyinden ülkemize yönelen terörü kaynağında bitireceğiz" söylemleriyle desteklediği hafızalardadır. Senaryoya göre Türkiye, bir zamanlar Turgut Özal’ın dediği gibi "bir koyup üç alacaktır". Ama tezkere TBMM'den geçmeyince başbakana "Irak'taki ABD askerlerinin ülkelerine sağ salim dönmeleri için dua ediyorum" demek kalmıştır.

ABD ise geçmeyen tezkerenin intikamım 2003'te Süleymaniye'deki Türk askerlerinin başına çuval geçirerek almış, Türkiye'nin ve Türk ordusunun itibarına büyük darbe vurmuştur. Bu olay sonrasında ABD'ye nota verilip verilmeyeceğini soran gazeteciyi Erdoğan "Ne notası, müzik notası mı?" sözleriyle yanıtlamıştır. Abdullah Gül ise büyük devletlerin özür dilemeyeceğini söylemiştir. Türkiye'nin Irak'a müdahale etmemek için ABD'ye söz verdiğini ise dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal gündeme getirmiştir. İddiaya göre, Türkiye ve ABD arasında 2003 yılında Dubai'de imzalanan anlaşma uyarınca 1 milyar dolar hibe veya 8.5 milyar dolar kredi karşılığında Türkiye, Kuzey Irak'a müdahale etmemeyi taahhüt etmiştir. Bu olaydan yıllar sonra ise Wikileaks'e dayandırılan bir haberde ABD ile Türkiye arasındaki bir başka pazarlık iddiası gündeme getirilmiştir. Wikileaks'te yer alan bir belgede, ABD'li yetkilılerle dönemin Başbakanı Abdullah Gül ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal arasında yapılan bir toplantıda, ABD'nin Türkiye'ye, savaşa katılmayı kabul etmesi halinde en az iki milyar dolar önerdiği yazılmıştır.

Tüm bu iddialara ve somut gelişmelere karşın Türkiye'nin yönelimi, iktidar yanlılarınca "tarihiyle barışmak, geçmişiyle yüzleşmek, köklerine dönmek, büyük düşünmek, statükocuürkekpasif dış politika anlayışından kurtulmak" gibi sözlerle açıklanmaktadır. Bu yaklaşımın zirvesi Türkiye'yi bölgesinde lider yaptığı öne sürülen neo-Osmanlıcılıktır. Türkiye, görünürde bir yandan İran'la yakınlaşırken, diğer yandan ABD'nin de onayıyla Arap dünyasında öne çıkmaya çalışmıştır. Büyük Ortadoğu Projesi'ne uygun olarak hem İslam âleminin hem Arap dünyasının liderliğine oynamaktadır. İktidarın Sünni muhafazakâr siyasal kökleri de, Şii İran'a karşı verilen liderlik mücadelesinde, dinsel meşruiyet sağlamaktadır.

Mısır'ın etkisinin oldukça azaldığı bir dönemde, Batı müttefiki Arap rejimler de, Şii İran'ın öne çıkmasındansa, Sünnilik dozu artmış, laikliği aşındırılmış "yeni" Türkiye'nin öne çıkmasını, ABD'nin de etkisiyle, istemeyerek de olsa kabul etmiş görünmektedirler. Bunu da Erdoğan'a verdikleri ödüllerle, nişanlarla, madalyalarla ve siyasi destekle göstermişlerdir. Hem Arap liderler hem de ABD, Türkiye'nin laik, aydınlanmacı, Cumhuriyetçi bir model olarak öne çıkmasını, örnek alınmasını istemediklerinden, Ortadoğu'yu yönlendirmede "ılımlı İslam'la yönetilen yeni Türkiye" en etkili modeldir.

Bu model olma hevesi, bu etkileşim karşılıklıdır elbette. Türkiye Ortadoğu'ya model ya da ilham kaynağı olarak öne çıkarılırken, Ortadoğu da Türkiye'ye model olmaktadır. Türkiye'nin rejimi her açıdan giderek daha çok Ortadoğu'ya benzemektedir. Mısır, Suriye, Lübnan'da ellerinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının posterleriyle yürüyenler, o başbakanın ABD'nin Afganistan ve Irak işgallerine tam destek verdiğini, ABD ile büyük uyum içinde çalıştığını bilmemektedirler. Davos'ta İsrail'e "one minute" diyen başbakanın, İsrail'le yapılmış ikili anlaşmaları iptal etmediğinden, ABD'deki en büyük Yahudi örgütünden aldığı "Davut Nişanı"nı iade etmediğinden haberleri yoktur. Çünkü algılar ve simgeler siyasette gerçeklerin önündedir.

Türkiye'nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamındaki 35 ülkenin hepsiyle ilişkisi vardır. Ayrıca kendisi de haritası ve rejimi değişecek 24 ülkeden (önce 22 ülke olarak açıklamıştı Condoleezza Rice ) biridir. Ortadoğu'dan Orta Asya'ya, Afrika'dan Trans Kafkasya'ya dek uzanan geniş bir coğrafyada tarihsel arka planı derin ama iktisadi ayağı zayıf siyasi ilişkilere sahiptir. Bu konumu ve nitelikleri, Ortadoğu gibi üç semavi dinin doğduğu, üç kıtanın birleştiği, stratejik değeri büyük, yeraltı kaynakları zengin, nüfusunun çok büyük bölümü Müslüman olan bir bölgede çok önemlidir. Ortadoğu'nun her ne yöntemle olursa olsun Balkanlaştırılması ve kaynaklarına el konulması emperyalizm açısından şart olduğundan Türkiye kritik önemdedir. Her ne kadar Türkiye, İsrail'le kimi gerginlikler yaşasa da, güneyinde kurulmakta olan kukla Kürt devletine artık itiraz etmemektedir. Tersine bir zamanlar savaş nedeni saydığı Kuzey Irak'taki Kürt bölgesine her türlü iktisadi, siyasi, diplomatik desteği vermektedir. Nüfusu 7.5 milyonu geçen İsrail'in güvenliğinin de (dünyadaki 13 milyon Yahudi'nin yaklaşık 6 milyonu İsrail'de yaşıyor) ABD için çok önemli olduğunu bilen Türkiye'deki iktidar, Beyaz Saray'ın Irak'ın kuzeyinde Kürdistan'ı bir tür "Müslüman İsrail" olarak kurgulamasını alkışlamaktadır.

Öte yandan Türkiye, hem yakın görünüp hem de bölgesel güç olma yarışında rekabet içinde olduğu İran'ın ürettiği enerjinin, Avrupa ve Uzakdoğu'ya ulaştırılmaması için ABD'nin baskı yaptığı aracı konumdaki ülkelerden biridir.

Ortadoğu: Küresel Rekabet Alanı

Tüm çabalarına karşın ABD açısından evdeki hesabın çarşıya uyduğunu söylemek zordur. Irak'taki Sünni Araplarla ters düşmüştür. Güneydeki Şiilerin İran'la yakınlaşmasını engelleyememiştir. Onlarla uzlaşmadan bölgede başarılı olamayacağını anlamıştır. Kitle imha silahlarını, uyuşturucu trafiğim, etnik çatışmaları, terörü, insan hakları ihlallerini, demokrasinin olmayışım bahane ederek Afganistan ve Irak'ı işgal ettikten sonra, bölgede İran'ın etkinliğinin artmasını önleyememiştir. "Başıbozuk devlet" ilan ettiği İran'a nükleer faaliyetleri konusunda da diş geçirememiştir. İran, güçlü devlet geleneği ve ulus kültürüyle, tarihsel birikimi ve derinliğiyle farklı bir ülkedir. Güçlü ve köklü bir diplomatik deneyimi vardır. Jeopolitik konumu itibariyle önemlidir. Aynı anda hem Ortadoğu, hem Körfez, hem de Kafkas ülkesidir. Bir yandan Hint alt kıtasına diğer yandan da Avrupa'ya komşudur.

Tahran'daki rejim, tek adamdan ziyade bir program ve kadroya dayanmaktadır. ABD ve İsrail karşıtı politikaları nedeniyle de ülkedeki muhaliflerin Ahmedinecad iktidarım Batı'nın kuklası olmakla, onursuz dış politika izlemekle suçlamaları olanaksızdır. İran'da rejimin meşruiyeti güçlüdür ve geniş bir toplumsal tabana yaslanmaktadır. Fars milliyetçiliği Şii mezhebiyle iç içe geçmiştir ve nüfusun yaklaşık yüzde 40'ını oluşturan Azeriler ülkelerine son derece sadıktır. Ordu, polis, şeriatı savunmakla yükümlü devim muhafızları ve ülkedeki gönüllü milis
gücü olan Besici militanları iktidarla birliktedir. Ülke, nükleer güç olmak yolunda ilerlemektedir. 10 yıl içinde uzaya insan göndermeyi tasarlamaktadır. Yeraltı kaynakları açısından çok zengindir. Rusya, Çin, Hindistan gibi Asya’nın büyük devletleriyle, Almanya gibi AB'nin lokomotifi olan bir güçle, Venezüella gibi ABD karşıtlığında ön safta olan bir ülkeyle ilişkilerini geliştiren İran'ın, ABD'ye kolayca teslim olması mümkün değildir. Mısır'daki gelişmelerin İran'da da aynı sonucu vermesi, sokak gösterilerinin iktidarı devirmesi oldukça zordur.

Irak'ın işgali sonrasında Şii-Sünni çatışması, Arap-Kürt çatışması Irak'ı fiilen üçe bölünce, ABD karşıtlığı sadece bölgede değil, dünya genelinde de tavan yapmıştır. ABD, Çin'e giden güzergâh sıkıntılı olsa da, İran doğalgazının en büyük müşterisi olan Pekin'in bölgede artan etkinliğini, Tahran'ın Pakistan ve Hindistan'la sıklaşan temaslarını görmektedir. Yıllardır ortalama yüzde 10 büyüyen ve 2025'te dünyanın en büyük ekonomisi olacağı anlaşılan Çin'in yükselişi ve Rusya'nın yeniden güçlenişi de Washington'u endişelendirmektedir. Büyük miktarda doğal kaynak kullanan ve ABD ile rekabet ederken kapitalizm dışı bir modelle büyüyen Çin, Washington'un en büyük rakibi konumundadır. ABD, Almanya ile Rusya’nın yakınlaşmasından ve Şanghay İşbirliği Örgütü'nün gelişmesinden de rahatsızlık duymaktadır. Latin Amerika'da dizginleri elinden kaçırdıktan sonra, Ortadoğu'daki bir tökezlemenin telafisinin olmadığını bilmektedir.

ABD, dünya üzerindeki egemenliğini sürdürmek için doğal kaynakları denetlemek zorunda olduğundan, kendi ihtiyacından ziyade, rakiplerinin ihtiyaçlarının karşılandığı coğrafyada güçlü olmaya çalışmaktadır. Neredeyse kendine yetecek kadar petrole sahip olmasına karşın, dünya jandarmalığını sürdürmek için Ortadoğu'da başat konumunu korumaya gayret etmektedir. Tahminen 23 milyar varil petrol rezervi olan ABD, günde 19 milyon varil petrol tüketirken, 9 milyon varil petrol üretmektedir. Yani günlük gereksiniminin yarısını ithal etmektedir. İthal ettiği petrolün dörtte birini Ortadoğu'dan, en çok da Suudi Arabistan'dan, dörtte üçünü ise Kanada, Venezuela, Nijerya, Meksika gibi ülkelerden almaktadır.

Avrupa Birliği'nin petrol rezervi ise ABD'nin üçte biri kadardır, yani 7.5 milyar varildir. Günde 7.5 milyon varil petrol üretmekte, 15 milyon varil petrol tüketmektedir. Petrol ithalatında AB'nin Ortadoğu ve Rusya'ya bağımlı olmasına karşılık ABD petrol ithalatında kaynak çeşitlıliğine sahiptir.

ABD, dünyanın kalbi olan Avrasya'da egemen olmak, Batı Bloğu üzerindeki etkinliğini sürdürmek, Japonya'nın denetimden çıkmasını önlemek için de Ortadoğu'da güçlü olmak zorundadır. Hem stratejik önemi hem de yeraltı kaynakları açısından zengin oluşu nedeniyle, bu coğrafyada etkili olmadan, dünya üzerindeki etkinliğini sürdüremez. Ayrıca, dünyadaki petrol ve doğalgazın dörtte birini tek başına tüketen ABD'nin 2020'de tüketiminin yüzde 65'ini ithal edeceği öngörülmektedir. Ancak işi zordur, 1,4 trilyon doları bulan bütçe açığı büyük sorundur. Dahası kapitalizm krizdedir. Dünyada en çok silah üreten ve kullanan ülke olsa da, yükselen değil gerileyen bir güçtür. GSMH'sı 14 trilyon doları geçse bile ekonomisi bunalımdadır. Fakat performansı azalsa da dünyanın en rekabetçi ekonomisi olmayı sürdürmektedir. Başta bilişim teknolojisi ve biyoteknoloji olmak üzere hemen tüm ileri teknoloji alanlarında önde gelmektedir. Bir kıyaslama yapmak gerekirse, ABD ekonomisi 1991 - 2009 arasında yüzde 63 büyürken, Fransa yüzde 35, Almanya yüzde 22, Japonya yüzde 16 büyümüştür.

ABD, iddiasını sürdürmek için NATO'yu da kullanmaktadır. Avrupa- Atlantik sisteminin vurucu gücü olan 28 üyeli NATO, ilk alan dışı operasyonunu Kosova'ya, İkincisini de Afganistan'a yapmıştır. Ama ABD'nin elindeki bir işgal aygıtı olduğundan hiçbir meşruiyeti kalmamıştır. Bu nedenle ABD Ortadoğu'da etnik, dinsel, mezhepsel aidiyetleri, tarikat, cemaat, aşiret mensubiyetlerini kullanmak, yoksulluğu, yolsuzluğu, işsizliği kaşımak zorundadır. Zamana göre farklılaşan, ülkeden ülkeye değişen yöntemlere başvurmaya mecburdur. Nitekim 2000'li yılların ortalarına gelmeden Afganistan ve Irak'ı işgal etmiş ama Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan'da Soros'la anılan turuncu devrimlere başvurmuştur. Rusya'yı çevrelemek, enerji yollarının denetiminde öne geçmek, Kafkasya ve Orta Asya'da etkili olmak, Çin'in yakınına yerleşmek için hamleler yapmıştır. Türkiye'de ise işi seçim yoluyla, AKP iktidarıyla kotarmıştır.

ABD'nin dilinden düşmeyen "demokrasi", "özgürlük", "hukuk devleti", "insan hakları", "sivil toplum" kavramlarına dikkat etmek, mesafeli durmak, karşı çıkmak gerekir. Çünkü bu demokrasi ve özgürlük, Irak'ta yaklaşık iki milyon masum insanın ölümüne sebep olmuştur. Tarihte yine özgürlük ve demokrasi adına Kore'de, Vietnam'da, Şili'de neler yaptıkları belleklerdedir. ABD, kendine göre bir "demokrasi" ve "özgürlük" yaymak amacıyla durumdan vazife çıkarmış, kendisine bir "öz görev" yüklemiştir. Stratejisini buna göre oluşturmuş, ekonomisini, silahlı gücünü buna göre yapılandırmıştır. Hatta önceki başkan George W. Bush, bunlara bir de dinsel boyut eklemiştir. Ortadoğu'ya yaptığı saldırılar için ilahi emirler aldığını söylemiştir.

Ancak Batı işbirlikçisi liderlerin yönettiği Ortadoğu'da, seçimlerde dönen dolaplara, halka ve muhaliflere yapılan baskılara ABD'nin itirazı olmamıştır. Özgür bireylerin, örgütlü toplumların, bilinçli ve sağlıklı örgütlerin olmadığı, feodalizm kalıntısı, Ortaçağ artığı değerler üzerinden siyaset yapılan bu coğrafyada ABD hep diktatörlerle işbirliği yapmıştır. İdeolojilerden çok etnik kimliklerin, mezheplerin, aşiretlerin örgütlenip öne çıktığı ülkelerde, kendi çıkarları uğruna hep diktatörleri desteklemiştir. Mısır başta olmak üzere Ortadoğu'da Nasır geleneğini esas alan, Baas hareketinden gerekli dersleri, deneyimleri çıkaran, Arap milliyetçiliğiyle sol değerleri sentez etmiş programlara karşı en gerici, en tutucu, en baskıcı rejimleri öne çıkarmıştır. Bölgenin petrol geliri, yeni zenginler, yeni işbirlikçiler, yeni hırsızlar yaratırken, Batı’nın çıkarlarına dokunmayan siyasal seçkinler halkı ezip, onun cehaletinden ve yoksulluğundan yararlanırken, ABD'nin hiç sesi çıkmamıştır.

Körfez'e yerleşirken, Ortadoğu'da bayrak gösterirken gerektiğinde NATO şemsiyesinden yararlanan, NATO armasının da aynen ABD bayrağı gibi ve ABD bayrağı kadar, Washington'un askeri varlığını, siyasi nüfuzunu temsil ettiğini bilen ABD, küreselleşmeyi de dünya egemenliğinin bir aracı, bir yansıması, doğal bir sonucu olarak dayatmıştır. Ancak bölgenin gerçekleri ABD'nin "küresel değerlerini" içselleştirmekten uzaktır. Nüfusu 6 milyarı geçen dünyada, 2,7 milyar insan dünya nimetlerinin sadece yüzde 3,5'ine sahiptir ve bunların önemli bölümü Ortadoğu'dadır. Dünyadaki 1 milyar insanın dünya nimetlerinin yüzde 81'ini kullanmasının "doğal, normal, olması gereken bir şeymiş" gibi sunulmasına karşı en büyük öfke de Ortadoğu'da birikmiştir. ABD'nin "başarısız devlet", "haydut devlet" olarak tanımladığı, "önleyici vuruş doktrini" kapsamında saldırdığı, "asimetrik savaş" yoluyla istikrarsızlaştırdığı veya "psikolojik harp" yaparak çökerttiği ülkelerin çok büyük bölümü Büyük Ortadoğu Projesi kapsamındadır.

ABD Türkiye'ye, Ortadoğu ve çevresine askeri müdahaleyi de içeren yeni politikalarda önemli roller vermiştir. Türkiye'nin Başbakanı da, Büyük Ortadoğu Projesi'nin merkezinde olduğunu, eş başkanlığını yaptığını, bu kapsamda Diyarbakır'ı bir merkez yapacağını söylemiştir. Coğrafi konumu nedeniyle zaten bir cephe ülkesi olan Türkiye'ye emperyalizmin dayattıkları bunlarda da sınırlı kalmamıştır. NATO Akdeniz'deki ve Ortadoğu'daki askeri varlığını güçlendirmek, Fas'tan Afganistan'a, Belçika'dan Çin'e dek geniş bir alanda at koşturmak için yeni arayışlara girmiştir. Bu kapsamda 19- 20 Kasım 2010 tarihlerinde gerçekleşen Lizbon Zirvesi'nde yeni kararlar alınmıştır. Kriz bölgelerinde aktif olması, yani güvenlik ihraç etmesi, daha açık bir ifadeyle lejyonerlik yapması istenen Türkiye'ye bir de füze kalkanına ev sahipliği yapma görevi verilmiştir. Türkiye'nin içiyle birlikte yakın çevresini de şekillendirmeye çalışan ABD, "terörist yapılarla mücadele ilkesi" gereğince, yeni konuşlanma girişimlerini gündeme getirmiştir.

ABD tüm bunları sadece askeri ve siyasi olarak değil, iktisadi olarak da yapmak zorundadır. Çünkü dünya üzerindeki toplam paranın yüzde 60'ını dolar oluşturmaktadır. Doların bu konumunu korumak, petrole doğrudan bağlı olan küresel rolünü pekiştirmek için de ABD'nin siyasi ve askeri olarak doların arkasında durması gerekir. Yani ekonomik konumunu güçlendirmek için askeri araçlara başvurmaya mecburdur. Avrupa ve Asya'nın petrol giriş ve çıkışlarına el koyması gerekmektedir. Romanya, Bulgaristan, Gürcistan, Azerbaycan, Irak gibi Türkiye'yi doğrudan çevreleyen bölgelerde askeri ve politik nüfuzunu artırmak zorundadır. Kendi topraklarında 6 bin, dünya üzerinde ise 700'den fazla askeri üssü bulunan (gizlenenlerle birlikte bu sayı bini geçer), yabancı topraklardaki üslerde yarım milyondan fazla personel çalıştıran ABD'nin Fas, Tunus ve Cezayir'de yeni üsler kurmak istediği ama ekonomik gücünün buna pek elvermediği bilinmektedir.

ABD'nin, yıllarca Libya'yı "terörist ülkeler" listesinde tutmasına karşın, petrol fiyatı söz konusu olunca diğer Batı ülkeleriyle birlikte Libya ile uzlaşması hem çıkar öncelikli düşündüğünün hem de ekonomik olarak gerilediğinin kanıtıdır. Washington, Afrika'nın petrol zengini ülkelerinin başında gelen, gelirinin yüzde 95'ini petrolden elde eden Libya'da, 42 yıldır iktidarda bulunan Muammer Kaddafi ile uzlaşmaktan çekinmemiştir. Nitekim 2011 yılına gelindiğinde Libya ile Batı dünyası arasındaki gerilim büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.

Libya'daki eylemlerin büyüklüğü, son yıllarda tavrını biraz yumuşatmakla birlikte Ortadoğu'daki Batı karşıtı liderlerden olan Kaddafi'nin iktidarını sonlandırmaya yetmeyebilir. Çünkü bu ülkedeki dinamikler Mısır ve Tunus'takinden farklıdır. Örneğin Kaddafi'ye karşı isyan edenler arasında, onunla oldum olası arası iyi olmayan Bingazi'deki aşiretler de bulunmaktadır. Açlık, yokluk ve yoksulluk Mısır'daki kadar yaygın değildir. Ayrıca en azılı muhalifleri bile Kaddafi'yi ABD'nin adamı olmakla, onursuz dış politika izlemekle, İsrail'le uzlaşmakla suçlayamamaktadır.

Çuvallayan BOP, Telaşlanan ABD, ‘model Ortak' Türkiye

Büyük Ortadoğu Projesi büyük ölçüde tıkandığı, ABD pek çok cephede tökezlediği için projenin içeriği değiştirilmiş, yenilenmiştir. Özellikle Türkiye'nin daha rahat kullanılabilmesi için "Yeni Osmanlıcılık" yaftası yeniden piyasaya sürülmüştür. ABD eski projeyi, kimi rötuşları yaptıktan sonra yeni bir ambalajla pazarlarken, Türkiye'yi de "benimle olmazsan bölünürsün" diye tehdit etmektedir. Ama gerçekte ABD ile olmak bölünmenin altyapısını hazırlamıştır. Türkiye ABD ile yakınlaştıkça daha çok bölünme tehlikesi yaşamaya başlamıştır.

Her ne kadar George Friedman gibi ABD'li iktisatçılar, Türkiye'nin 2020'de dünyanın 10 büyük ekonomisi arasında olacağını yazıp, Türkiye'yi "istikrar adası" şeklinde tanımlasalar da, Türk-Amerikan Konseyi Başkanı, önceki ABD Başkanı Bush'un danışmanı General Brent Scowcraft açık sözlü ve dürüst konuşmuştur: "Geçmişte PKK'yı kullandık ama artık ihtiyacımız kalmadı". Onun bu sözleri, diplomasiyi nasıl kurduklarını, Türkiye'ye nasıl baktıklarını, ülkemizde bazılarının dilinden düşmeyen "stratejik ortak" veya Obama'nın Türkiye ziyaretinde vurguladığı "model ortak" kavramından ne anladıklarını da ortaya koymaktadır. Gerçekte tüm bu kavramların amacı, Türkiye'yi ABD için kriz bölgelerine müdahale gücü yapmaktır.

Kimi ABD'li uzmanlar, Türkiye'nin etkisinin Balkanlar'dan Hint Okyanusu'na dek artacağını, topraklarının büyüyeceğini yazarak, Ankara'yı Beyaz Saray politikalarında rol kapmak için daha hevesli hale getirmeye çalışmaktadırlar. Bazıları, daha da ileri gidip, Türkiye'nin sırtını sıvazlamak, ağzına bir parmak bal çalmak için, Türkiye'nin Osmanlı Devleti'nin sahip olduğu topraklara hükmedeceğini, İslam dünyasının değişmez lideri olacağını söylemektedirler. Bu amaçla Türkiye'nin içinde de gerekli altyapı hazırlanmıştır. Yola "imparatorluk bakiyesiyiz" söylemiyle çıkan ve kısa süre sonra "Yeni Osmanlıcılık" ile buluşan Kürtçüler, siyasal İslamcılar, 2. cumhuriyetçilerin ortak programı iktidarda karşılığını bulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti ve Kemalizm tasfiye edilirken, Türkiye "tarihiyle barışmakta", "geçmişiyle yüzleşmekte", "Kürt meselesini çözmekte", "laikliğin katı yorumunu bırakıp ılımlı İslam'ı benimsemektedir". "Komşularıyla sorunlarını çözmektedir".

"Büyümezsek küçülürüz" yaklaşımı, "Dağda silahla gezeceklerine düz ovada siyaset yapsınlar" sözüyle birlikte okunmalıdır. Çünkü böylelikle Amerikancı milliyetçilik, Amerikancı Kürtçülük, Amerikancı İslamcılık, Amerikancı liberalizm ve Amerikancı solculuk aynı potada eritilmektedir. İslam dininin Türkler ve Kürtler arasındaki en önemli tutkal, temel ortak payda olduğunu sık sık vurgulayan çevrelerin, gerçekte aralarındaki en güçlü tutkalın ABD sevdası olduğu görülmektedir. Diğer ittifak alanlarının yanında "yeni Osmanlıcılık" ve "ılımlı İslam" ortak paydasında da buluşan İslamcı, Kürtçü ve 2. cumhuriyetçi çevreler, bu projeye Arap dünyasının nasıl baktığım, Osmanlı'nın dağılmasıyla ortaya çıkan 30'dan fazla devletin, Kemal Karpat'ın hesabına göre 60 kadar unsurun nasıl yorumladığım pek hesaplamamaktadırlar.

"Yeni Osmanlıcılık" projesine İsrail de karşı çıkmamıştır. Tersine, ABD patentli bir proje olduğundan, kendisinin etkisini ve güvenliğini artıracağını düşünmüştür. Arap rejimlerinin de Beyaz Saray tarafından ikna edileceğini öngörmüştür, aynen Türkiye'nin Kürdistan'ı tanıması için ikna edildiği gibi.

Türkiye'de kimileri Obama yönetimine çok büyük anlamlar yükleseler de, siyasal iktisat bilmediklerinden, ABD'nin gerilediğini görememişlerdir. ABD'de ülkeyi yöneten başkanın derisinin renginin, partisinin adının önemi yoktur. Esas olan ülkenin çıkarlarıdır. Bu nedenle Demokrat, esmer tenli, babası Kenyalı bir Müslüman olan Obama ile Cumhuriyetçi, beyaz tenli, yedi göbek Hristiyan ve babası zengin bir adam (hem de eski ABD Başkanı) olan Bush arasında fark yoktur. Aralarındaki fark Coca Cola ile Pepsi Cola farkı kadardır. Obama da aynen Bush gibi ülkesinin çıkarları için gerektiğinde işgal politikalarına devam eder, Irak'ta işkence yapan ABD askerlerim kollar, yargı önünde hesap vermekten kaçmalarına yardımcı olur.

Türkiye, Ortadoğu'daki isyanlar sonrasında sağlıklı bir politika izleyememiştir. İran'da rejim karşıtlarına karşı Ahmedinecad'ı tutan, sandık sonuçları kesinleşmeden onu tebrik eden, Lübnan'da Hizbullah'ın hükümetten çekilmesiyle doğan hükümet bunalımında devreye girerek Hariri başkanlığında kurulacak hükümeti Hizbullah'ın desteklemesini isteyen, Nasrallah'ın sığınağına gidecek kadar sürece müdahil olan, Irak'ta hükümetin kurulması sırasında devreye giren Türkiye, "tribünden seyretmeyiz" demesine karşın, aktif tavır almamıştır. Yunanistan Başbakanı Papandreu Mısır'a gitmiş, Obama özel temsilcisini yollamıştır. Ama diplomaside bir adım önde olmaktan, proaktif dış politikadan dem vuran Türkiye, uzaktan demeç vermekle yetinmiştir. Suriye - İsrail, İran - ABD, Rusya - Gürcistan, Hindistan - Pakistan arasındaki sorunlarda büyük bir hevesle arabuluculuk yapmaya çalışan Türkiye, aksini söylese de Ortadoğu'daki isyanları tribünden seyretmiştir. Çok konuşan ve çok gezen dışişleri bakanı, sonuç odaklı bir dış politika izleyememiştir. Örneğin, Lübnan siyasetinde Hizbullah'ın belirleyici konuma gelmesinin İran'ın elini güçlendireceğini görememiştir. Türkiye, "yeni"lendiğinden ve bağımsız düşünebilme yeteneğini uzun yıllar önce yitirdiğinden, ABD'nin Ortadoğu'da umduğunu bulamadığım, sürece tam olarak hâkim olamadığım fark edememiştir. Irak'ta petrole el koyan, Barzani'yi kuzeydeki Kürt bölgesinin, Talabani'yi ise ülkenin başına oturtan ABD'nin, İran'ın öne çıkmasını engelleyemediğini, İran'ın direncinin kırılamamasının da ABD'nin Irak'ın güneyindeki manevra sahasını daralttığım anlayamamıştır.

Kaldı ki ABD'nin ekonomik olarak yeni bir işgali kaldıracak gücü de yoktur. Afganistan'da askeri olarak zorlanmaktadır. Bu nedenle hem Rusya'dan yardım istemiştir hem de NATO'daki müttefiklerinden daha çok özveri talep etmektedir. Turuncu devrimlerle iktidara gelen isimler teker teker çökmüştür. Henüz tam olarak çökmeyenler de Gürcistan örneğinde olduğu gibi iktidardan olmasa da itibardan düşmüş, meşruiyetini yitirmiştir. ABD Karadeniz'de bayrak göstermemiştir. Çok istemesine karşın Gürcistan ve Ukrayna'yı NATO üyesi yapamamıştır. Füze kalkanı projesini Doğu Avrupa'ya yerleştirememiştir. Almanya'nın Rusya, Japonya'nın da Çin'le yakınlaşmasını engelleyememiştir. Uzun yıllar boyunca "arka bahçesi" olarak gördüğü Latin Amerika'yı kaybetmiştir. "Haydut devlet" dediği Kuzey Kore'ye müdahale edememiştir.

Ancak ABD tüm bu başarısızlıklarına karşın Türkiye'deki siyasi yapı üzerinde belirleyici konumdadır. Başkanlık sistemi, yeni anayasa tartışmaları, federasyon, özerklik, Ermeni ve Kürt açılımları, Ergenekon tertibi, kamu yönetimi ve yerel yönetimler reformları, BM ikiz sözleşmeleri, Kıbrıs, patrikhane, ruhban okulu, bölge kalkınma ajansları ABD'den bağımsız gelişmeler değildir. Soğuk Savaş boyunca komünizmin panzehiri olarak İslam dinini kullanan ABD, Soğuk Savaş bitince "ılımlı İslam" projesini devreye sokmuştur ki, bunun en başarılı örneği Türkiye'de iktidardadır.

Ortadoğu'da bazı bölgelerdeki radikal dinci gruplar denetimden çıkarken, pek çok bölgede de onlara artık gerek kalmazken başlayan isyanlar ve sonrasında yaşananlar Washington'un politikalarındaki zorunlu değişiklikleri de ortaya koymuştur. 11 Eylül sonrasında kendi deyimiyle "İslamcı teröre/ İslami teröre karşı küresel mücadele stratejisini" devreye sokan, "ılımlı İslam" projesine ağırlık veren ABD, Türkiye'de denenen ve dokuz yıldır iktidarda olan modeli artık tüm bölgeye yaymaya çalışmaktadır. Samuel Huntington'un ünlü "Medeniyetler Çatışması" tezinin yerine "Medeniyetler İttifakı" projesinin gelmesi, ABD için siyasi ve askeri açıdan olduğu kadar iktisadi açıdan da şarttır. Çünkü bu sayede müminler müşteriye dönüşmekte, "Ilımlı İslam" üzerinden tüm bölge neoliberalizmin, vahşi kapitalizmin, postmodernizmin emrine girmektedir.

Sonuç olarak dünyada tek kutupluluktan çok kutupluluğa geçişin sancıları yaşanırken zaten oldukça sıkıntılı bir bölge olan Ortadoğu'nun sancısız olması beklenemez. Ortadoğu'nun nereye gideceği, isyanların neler doğuracağı şu an için kestirilemese de, her halükarda eskisinden farklı bir Ortadoğu'nun söz konusu olduğu açıktır. Mısır'daki değişimin domino etkisi yaratıp yaratmayacağı, yaratsa da bunun şiddeti tartışılabilir. Ama mutlaka bir değişim yaşanacaktır. Yıllar önce "Türkiye ile ilişkilerimizde laiklik bir koşul değildir" diyen ABD,
Ortadoğu'daki "yeni" iktidarlarda da demokrasiyi, insan haklarını, katılımı ve özgürlüğü asla bir koşul olarak aramayacaktır. Kendisine sadakat arayacak, bölgedeki rejimlerin demokrat ya da otoriter olmasıyla hiç ilgilenmeyecektir. Geleceğe yönelik tahminde bulunurken, artık Atlantik yüzyılının sona erdiğini akıldan çıkarmamak gerekir. "Amerikan yüzyılı rüyasının" sonuna gelinmiştir. Bölgedeki isyanlardan ne çıkacağını, ne tür iktidarların başa geleceğini ise kestirmek olanaksızdır. Bekleyip görmek gerekir.

Kaynakça
Kitap: Soros, CFR ve Arap Ayaklanması
Yazar: Orhan Koloğlu, Mehmet Ali Güller, Barış Doster, Haluk Hepkon
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir