Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İran Açılımı - Bir Turnusol Kâğıdı Olarak İran

B.O.P.: Büyük Ortadoğu Projesi
Sahibi: A.B.D.
Başkanı ve Yöneticileri: A.B.D. Derin Devleti(Cermen ırkçılığını savunan İngiltere, Rothschild sülalesi ve ona bağlı olan sülaleler), George Bush, Barrack Obama, vs...
Eş Başkanları: T. Erdoğan, A. Gül, A.B. ülkeleri temsilcileri, A. Öcalan, Barzani, Talabani, Karayılan, Zana vs...
-Soğuk Savaş sürecinde A.B.D. ve İngiltere’nin amacı ta baştan beri tam bağımsızlığı savunan Lenin’in Sovyetler Birliği’ni yıkıp etkisiz hale getirmekti. Bunu aslında Stalin(gizli İngiliz ajanı) döneminde başarmıştı, ama Stalin sonrasında Lenin devrimlerinin kalıntıları birşekilde devam edebilmişti, ta ki Sovyetler Birliği yıkılana kadar.
-Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra(yani 1990’ların başından itibaren), Rusya artık A.B.D. için bir tehdit oluşturmuyordu. Rusya artık Çar Rusya’sı döneminde olduğu gibi A.B.D-İngiltere tarafından belirli bir oranda kontrol edilebilir hale getirilmişti.
-Günümüzde, Putin dönemindeki Rusya, her ne kadar önemli derecede A.B.D.’den bağımsız ve milli politikalar üretmeye çalışsa bile, eğer B.O.P. Rusya’nın milli çıkarlarına katkı sağlayacak bir duruma getirilirse, Rusya rahatlıkla B.O.P.’ne destek verecektir. Yani Rusya gerektiğinde daima A.B.D. ile işbirliği yapabilecek bir kişiliğe sahiptir. Aynı durum, Çin içinde geçerlidir. Bunun kanıtı da Libya işgalinde, Rusya ve Çin’in bu işgale karşı çıkmamalarıdır.
-Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı Orta-Doğu ve Orta-Asya bölgelerinde A.B.D.’nin ekonomik çıkarlarını alt-üst eden güçleri yoketmektir. Şimdi, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, A.B.D.’nin Ortadoğu’daki gücünü tehdit eden en büyük güç kimdir? Rusya değildir, Çin değildir, ama Türk Silahlı Kuvvetleri(Atatürk Türkiye’sini savunan hakim güç)’dir. Ergenekon Projesi’nin amacı da zaten Amerika’yı Ortadoğu’dan ihraç etme gücüne sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırarak etkisiz hale getirmektir.
-Yani B.O.P.’nin asıl amacı Atatürk Türkiye’sinin tam bağımsızlığını tamamı ile ortadan kaldırmaktır(Sovyet Rusya’sını ortadan kaldırdıkları gibi). Eğer Türkiye yokolursa, bundan Amerika’da, Rusya’da, Çin’de faydalı çıkabilecektir.
-Olası bir III. Dünya Savaşında, eğer Türkiye bölünürse(ALLAH Korusun), aynen I. Dünya Savaşında olduğu gibi Türkiye emperyalist devletler tarafından paylaşılacaktır. Mesela, Türkiye’nin Doğu’su Büyük İsrail’in kurulması için kullanılacaktır, ve Kuzey’ide(Karadeniz Bölgesinden Ermenistan’a kadar uzanan bölge) Rusya’ya verilebilecektir.
-Suriye olayının perde arkasında da bu amaç yatmaktadır. Burada asıl hedef Suriye değildir, Suriye bu olayda bir figürandır. Asıl hedef Türkiye’nin bölünmesidir. Bölünme Anayasası(Atatürk’ün Temel Anayasa Maddelerini yıkarak Türk Milletini ve Türkiye’yi bölme projesi) konusunda, AKP, Tesevci’ler, Fethullahçı’lar ve PKK’lılar sizce neden bu kadar acele etmektedirler?
-Bugün A.B.D. ve NATO’nun arkasında olduğunu zannederek dayılanan BOP Eşbaşkanı T. Erdoğan’ın, Suriye’ye karşı savaş ilan ettiği anda, A.B.D.-Rusya-Çin İttifakı, Türkiye’ye karşı oluşturulacaktır. Ve Billeşmiş Milletler aracılığı ile Türkiye’yi işgal etme kararı alacaklardır.
-B.O.P.’un yokolmasını sağlayacak çözümler:
*Zindanlar’da tutsak edilen TSK’nın Kahramanları serbest bırakılıp, TSK’nın tekrardan AKP dönemi öncesindeki kuvvete sahip olmasını sağlamalıyız.
*Bunu başarabilmek için bir Milli Hükümet’e ihtiyacımız var. Yani AKP’den kurtulmalıyız.
*Milli Hükümet’e sahip olduktan sonra, önce Türk Silahlı Kuvvetlerini baştan aşağa yeniden yapılandırmalıyız ve sonrasında kanımızı emen A.B.D.’ye rest çekip, NATO’dan çıkmalıyız.
*NATO’dan çıktıktan sonra, Kuzey Irak ve Ermenistan’ı, tamamı ile yasal haklarımıza dayanaraktan işgal etmeliyiz.
*İşte bu kadar, bütün bunlar yapılsın, Ortadoğu’da ne BOP kalır nede ABD kalır ve sonuçta Müslümanlar’a karşı yapılan soykırımların sonu gelmiş olur!!!

İran Açılımı - Bir Turnusol Kâğıdı Olarak İran

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2011, 06:05

İran Açılımı

Bir Turnusol Kâğıdı Olarak İran


Sanırım, AKP yönetimi altında Türkiye'nin dünyada hangi yöne meylettiğine Batı'nın İran ile ilgili kararları ışık tutacak.
Ben Ahmet Davutoğlu'nun geliştirdiği "oynak merkezli dış politikayı" dikkatle izliyor ama yine de Türk dış politikasının bir merkeze çıpalanması gerektiğini düşünüyorum.

Kimileri Davutoğlu politikalarının çoktan ABD'ye endekslendiğini, ABD çıpası etrafında da Ortadoğu'da dolaştığını iddia ediyor. Onlara göre Obama Başkan olduktan sonra Davutoğlu'nun ABD ziyareti sırasında sarf ettiği, "Obama ile Türkiye'nin dış politika tercihleri ve öncelikleri tamamen örtüşmektedir" sözü bir dönüm noktasını oluşturmaktadır. Bu görüşte olanlar Davutoğlu'nun bu seyahatten sonra Dışişleri Bakanı olduğunu düşünüyorlar.
Bazıları ise çıpanın Ortadoğu'ya bağlandığını, Türkiye'nin burnu Ortadoğu'ya demir atmış bir kayık gibi AB ve ABD sularında dolandığını söylüyor.

Bense çıpanın olmadığını düşünüyor ve çıpasızlığın giderek "herkese mavi boncuk" politikasına dönüşmesinden ve eninde sonunda da bir yerlere toslamasından korkuyorum.

Gözüken odur ki, Obama'nın İran'ı 2009 yılı sonuna dek izleme politikası G-20 toplantısı sırasında Almanya ve Fransa'nın İran aleyhine yaptıkları çıkışa çarptı ve Obama da yıl sonunu beklemeden İran'a ekonomik ambargo uygulamayı teklif edenler kervanına takıldı.

Ambargo BM Güvenlik Konseyi'nde oylanırsa Rusya'nın da, ABD ile yaptığı "pazarlık" sonucu "eski Sovyet nüfuz alanını geri almak karşılığında Ortadoğu'yu ABD'ye teslim etme" denklemi çerçevesinde, bu kez "evet" demesi beklenebilir. Belki tek çekimser oy Çin'den gelecektir.
İşte bu olası oylama bana Türkiye'nin nereye çıpalandığı konusunda ışık tutacak.

Başbakan hemen her ortamda İran'ı savunuyor. İran'ın nükleer programının barışçıl amaçlı olduğunu söylüyor, ABD'den alınması düşünülen savunma füzelerinin İran'a karşı olmadığını iddia ediyor, Ortadoğu'da İsrail'in nükleer silah bulundurmasına tepki veriyor.

Eğer BM Güvenlik Konseyi'nde "ambargo" oylaması olursa; Türkiye ABD'nin peşi sıra "evet" oyu mu kullanacak, yoksa Çin'le birlikte İran'ı savunmak amacı ile "çekimser" mi kalacak?

Sanırım, Türkiye böyle bir seçim yapmak zorunda kalmamak için elinden geleni yapacaktır. Ama Obama'nın İran'a "erken" sırt çevirmesi Türkiye'nin iki arada bir derede kalması ihtimalini artırmıştır.

Ben Türkiye'nin dış politikasının ne olduğunu böyle bir oylama sonucu "sonuç merkezli" anlayacağım.
Bakalım, Türkiye çıpayı nereye bağlamış?

Netice Odaklı Dış Politika Açısından İran!

Davutoğlu politikaları uzun süre dünyaya İran'ı nükleer hevesinden caydıracağı intibaı vermeye çalıştı. ABD ve AB'den bu konuda süre istedi. Obama İran'la pürüzleri gidermek için 2009 sonuna dek diplomasiyi deneyeceğini açıkladı. Arabulucu olarak Türkiye'yi kabul etti.

Türkiye de her fırsatta İran'ı savundu, uluslararası platformlarda adeta İran ve Hamas'ın avukatlığına soyundu. Ancak, yağmadı yağmur, esmedi rüzgâr!
İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad zenginleştirilmiş uranyum üretimine başkent Tahran'daki Natanz tesisinde başlanması için talimatını verdi ve İran, 9 Şubat 2010 itibariyle uranyum zenginleştirme oranını % 3.5'tan % 20'ye yükseltmek için çalışmaları başlattı. Nükleer yakıt için kullanılan zenginleştirilmiş uranyum, % 80 oranına çıkarıldığında nükleer bomba yapımında da kullanılabiliyor.

İranlı temsilci Ali Asker Sultaniye de 8 Şubat 2010 günü Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'na (UAEK) kararı resmen bildirdi.
Buna karşılık; ABD ve Fransa, İran'a karşı yeni ve daha sert BM yaptırımları için düğmeye bastı. Fransa ve ABD 9 Şubat 2010 günü yaptıkları ortak açıklamada "İran konusunda hemfikiriz. Nükleer programa karşı yeni ve güçlü yaptırımlar üzerinde çalışmaktan başka seçeneğimiz yok" dedi. Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner de, "İran'ın % 20 zenginleştirme kapasitesi yok. Bu bir şantaj ve olumlu sonuçlar vermeyecek. Müzakerelerin olmayacağını gördükten sonra yapabileceğimiz tek şey yaptırım uygulamak" dedi.

Bazı ülkelere göre İran uzun süredir Türkiye'nin uyarılarını dinliyormuş gibi yaparak, açıkçası Türkiye'yi kullanarak, BM Güvenlik Konseyi'nin uranyumu yurtdışında zenginleştirme teklifine sıcak baktığı, hatta bu ülkenin Türkiye olabileceği izlenimini yarattı. Ancak aynı İran, aniden işlemi kendi ülkesinde yapacağını açıklayarak süper güçlere bir kez daha çalım attı.

Dış Politikada Büyük Dönemeç: İran!

İran'a nükleer inadı nedeniyle uygulanacak yaptırımlar eli kulağında!


Yaptırımlara BM Güvenlik Konseyi'nde Çin'in de "hayır" demeyeceği açıkça ortaya çıktı. Biz ya, Rusya -onun da son ana dek ne yapacağı belli olmaz- ile birlikte birkaç "aykırı" ülke yanında "çekimser" kalacağız, ya da imama uyup, divana duracağız.

TC Başbakanı tarafından defalarca ilan edildiği üzere, bizim resmi görüşümüze göre; İran'ın nükleer araştırma girişimleri kendi ihtiyaçlarına yönelik ve barış niyetli. Kaldı ki, bölgede nükleer çalışmalarından kaygı duyulması gereken bir ülke varsa o da İsrail!

Bu görüş, i) komşularla sıfır sorun hedefine, ii) Batı ile aynı fikirde olmak zorunda olmayan Türkiye'nin oynak merkezli dış politika söylemine, iii) seçilmiş bir güç olarak hükümetin ABD'den bağımsız tavır alma lafzına tamamen uygun.

Eğer İran'a herhangi bir yaptırım söz konusu olursa, Türkiye'nin söyleminde tutarlı olmak için, buna "hayır" demesi lazım. İşte sorun burada! Türkiye İran'a karşı başını ABD'nin çektiği bir yaptırım karşısında yedi düvele ilan ettiği "bağımsız" politikasını uygulayabilecek mi? Uygulamasına herhangi bir fiziki engel yok. Herkes takar çantasını kendi koluna herkes gider kendi yoluna! Hükümet çantasını koluna takıp, kendi yoluna gider mi? Bilemem!
Ama "Eskilerin yolu eski ve denenmiş yoldur, yoldan ayrılan kuzuyu kurt kapar, bakmayın siz bizim dayılanmalarımıza" denirse, Türkiye Cumhuriyeti bundan böyle değil yedi düvele, Süleyman Demirel'in Fırat kıyısındaki sağır çobanına bile "Komşularla sıfır sorun hedefine dayanan, ABD ve diğer güçlerden bağımsız icra edilen, oynak eksenli dış politika uyguluyoruz" masalım yutturamaz.

Bakalım, muhafazakâr seçmen hükümeti İran'ın yanında durmaya ikna edebilecek mi? Yoksa, "İran'a yaptırımlar meselesi" bir milletin topluca "one minute" rüyasından uyanması için son durak mı olacak?

Nükleer Güvenlik Zirvesi

Washington'da 12 Nisan 2010 günü toplanan Nükleer Güvenlik Zirvesi bizi:


i) İran'a karşı alınabilecek olası tedbirler karşında Türkiye'nin iki arada bir derede kalma ihtimali ve

ii) Ermenistan ve ABD ile 24 Nisan öncesi yapılacak son pazarlıklara olanak sağlaması açısından ilgilendiriyor ama Zirve ile ilgili olarak dünya işin özüne yoğunlaşıyor.

ABD ve Rusya'nın silah depolarında bulunan 20.000 üzerinde nükleer silah dışında bütün dünyada kabaca 120.000 atom bombası yapabilecek 2.100 ton malzemenin bulunduğu hesaplanıyor. Her bir bomba da tek bir bavula sığabiliyor. Tehdit çok büyük!

Ancak, nükleer silah üretme konusunda hiçbir kısıt/kural tanımadıklarına inanılan, bunun için de Zirve'ye davet edilmeyen İran, Kuzey Kore, Suriye öncelikle korkulan unsurlar değil.

11 Eylül sonrası "korku"nun merkezinde terörist örgütlerin bir gün nükleer silah satın alabilme veya çalabilme ihtimali yatıyor. Zirvenin toplanmasının esas nedeni de bugüne dek bu konuda ciddi hiçbir şeyin yapılmamış olması.

ABD Başkanı Obama'nın açıkladığına göre işin özü, ABD'nin karşı karşıya olduğu en büyük tehdidin bir terörist örgütün günün birinde nükleer silah sahibi olmasıdır.

Bu açıdan bakıldığında Zirve'de merkeze oturan iki ülke önce Pakistan, sonra Hindistan oluyor.
Pakistan bir yandan elindeki silah ve nükleer araştırma merkezlerinin El Kaide ve Taliban'a karşı savunmasız kalmaması için mücadele verirken, öte yanda nükleer silah yapımını güçlendirecek yakıt depolarının sayısını ve gücünü artırmaya çalışıyor.

Ancak, bütün dünya biliyor ki, hem El Kaide, hem Taliban Pakistan'ın nükleer merkezlerine sızmak için pusuda yatmış bekliyorlar.
Pakistan ısrarla Hindistan karşısında nükleer gücünü arınması gerektiğini savunuyor. Zira, Bush döneminde ABD ile Hindistan arasında imzalanan nükleer anlaşma ile iki ülke arasındaki uzun ömürlü moratoryuma son verildi ve ABD, Hindistan'a nükleer silah üretimi için büyük ihtiyaç duyduğu yakıt ve teknolojiyi temin etmeye başladı.

Zirve başlamadan bir gün önce Başkan Obama hem Pakistan, hem de Hindistan liderleri ile özel toplantı yaptı.

ABD'nin kendi dışında 46 ülkeyi davet ettiği Zirve'de dünyada nükleer silah üretiminde hassas bir denge kurma konusu etrafında Obama'nın diplomatik hüneri test edilecek. Bu konuda göstereceği başarı uluslararası arenada kendisine büyük prestij sağlayacak. Ancak, bu başarıyı sağlarken Başkan'ın ülkesindeki şahinleri de ABD'nin güvenliğinden taviz vermediğine dair ikna etmiş olması gerekiyor.

Erdoğan İran Konusunu Ne Yapacak?

ABD Başkanı Obama New York Times'a verdiği demeçte İran'a uygulanacak yaptırımları 2010 yılının ilkbaharında hayata geçirmeyi planladığını duyurmuştu. Bunun için BM-Güvenlik Konseyi'nden karar almayı tasarladığı açık.

Yakın zamana kadar BM-Güvenlik Konseyi'nde İran'a yaptırım uygulanması için alınacak karara iki devletin muhalefet etmesi bekleniyordu:

Rusya ve Çin!


Obama Nükleer Güvenlik Zirvesi öncesi Rusya'yı hem nükleer silahlanma konusunda karşılıklı taviz verme, hem de İran'a yatırım uygulama konusunda ikna etti. Ortada tek önemli muhalif Çin kalmıştı.

Görünen odur ki Obama Zirve sırasında yaptığı ikili görüşme sırasında Çin Devlet Başkanı Hu Jintao'dan da bazı destek sözleri aldı. Sadece birkaç hafta öncesine dek İran'a yaptırımlar uygulanmasını tartışmaya bile açmayan Çin bu kez İran'a uygulanacak "yaptırımlar paketi"ni tartışmak üzere bazı sözler verdi. Çin'in İran'a yaptırım uygulama konusunda isteksizliğinin en büyük nedeni olarak petrol ihtiyacının %12'sini İran'dan karşılaması gösteriliyor. Obama, İran konusunda işbirliği yaparsa, başka ülkelerin Çin'e petrol ihraç etmesi için özel gayret gösterecekmiş.

Gözüken o ki, Çin açık söz vermese de İran'a yaptırımlar konusunda bu kez ABD'ye daha fazla yaklaşmış durumda.

Erdoğan ile Obama 13 Nisan 2010 günü görüştüler. Görüşme öncesi Zirve'de bir konuşma yapan Başbakan Erdoğan, "Nükleer programlara ilişkin meselelerin ancak diyalog, angajman ve diplomasi yoluyla çözülebileceği yönündeki tezimiz de halen geçerlidir" dedi.

Öte yanda Başkan Obama zirveye katılan ülkelerden 4 yıl içinde ellerindeki tüm nükleer materyalleri tam güvenlik altına almayı garanti etmelerini ve ayrıca İran'a uygulanacak yaptırımlar konusunda tam bir işbirliği göstermelerini istiyor.

Resmi açıklamalara göre, Başbakan ile Obama arasındaki görüşmede Ermenistan ve İran başta olmak üzere birçok konunun ele alınmış, Erdoğan Obama'ya Türkiye'nin Kafkasya ve Ortadoğu'da barışın tesisi için yaptığı çalışmaları aktarmış.

Başbakan Erdoğan, ayrıca Obama'ya İran'ın nükleer programı konusundaki görüşlerini de iletmiş. Obama da Türkiye'nin diplomasi ve barışa yönelik çalışmalarını takdirle izlediklerini ancak çözüme ulaşmak ve ilerleme kaydetmek için bu konuda Türkiye'nin devrede kalarak yapıcı katkısını sürdürmesini istemiş.

Dış Politika: Kendi Çalıp Kendi Oynayan Türkiye!

Brezilya'nın İran tarafından "arabulucu" kabul edildiği toplantılar sonucu İran'ın 1200 kg az zenginleştirilmiş uranyumu Türkiye'de depolamayı kabul etmesi Türk basınının bazı kalemleri tarafından büyük bir başarı olarak kabul edildi.

Ahmet Davutoğlu'nu "dış politika güneşi" ilan eden, "Bu Türkler artık çok oluyor" sözleri ile Hükümet'e övgüler düzen yazarların bir kısmı Obama'nın Türkiye ziyareti sırasında ona da methiyeler düzmeyi görev bilmişlerdi.

Hem Brezilya, hem Türkiye az zenginleştirilmiş 1200 kg uranyum karşılığı, kendilerinde olmadığı halde, bir anlamda başkaları adına, İran'a daha zenginleştirilmiş 120 kg uranyum vereceklerine dair söz verdiler.

Ahmet Davutoğlu da bu anlaşmayı:

"Sonuçta biz uluslararası toplumun talep ettiği her şeyin anlaşmada mevcut olduğundan eminiz" diyerek değerlendirdi. Hatta, İran'ın avans olarak 1200 kilogram uranyumu vererek aslında büyük bir taviz verdiğini ve anlaşma ile Batı'nın istediği 3 koşulun da gerçekleştiğini belirtti.
Batı'nın yaptırım konusunda ısrarlı olmasının, Türkiye'nin çıkarlarına zarar vereceğini ve bunu mazur görmeyeceklerini de sözlerine ekledi.
Ancak...

Davutoğlu anlaşmayı Türk gazetecilere muştular, onlar da methiyelerini hazırlarken, hemen hemen aynı saatlerde, 5+1 üyeli (ABD, İngiltere, Rusya, Çin, Fransa + Almanya) Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) İran'a yeni yaptırımları içeren karar tasarısı üzerinde anlaşmaya vardı.

Karar tasarısını açıklayan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, İran'ı "yeni yaptırımlar uygulanması konusundaki baskıdan kurtulmaya çalışmakla" suçlarken İran'ın Brezilya ve Türkiye ile söz konusu anlaşmayı BMGK toplantısı öncesi imzalamasına dikkati çekti.

Artık, Konsey ile aramızda şu çelişkiler doğmuş bulunuyor:

1) İran'ın son anda anlaşmaya razı olması yeni bir oyalama taktiği olarak kabul gördü.

2) İran, bu anlaşma ile Rusya ve Çin'in aklını çelmeye çalıştı ama İran'da büyük yatırımları olmasına ve ayrıca Çin enerji konusunda İran'a büyük çapta bağlı olmasına rağmen bu iki ülke son anda ABD ile birlikte hareket etti.

3) Üstelik, Obama Türkiye ve Brezilya'yı İran'ın oyalama taktikleri hakkında önden ve yazılı uyarmıştı.

4) BM'nin, zamanında anlaşma için referans verdiği, 1200 kg uranyumdan şimdi 2 misli fazla uranyumun (takriben 2300 kg) İran'ın elinde bulunduğuna dair dünyada ortak bir kanaat var. İran elindeki uranyumun sadece yarısını veriyor.

5) Kaldı ki, zaten İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Ali Ekber Salihi, varılan anlaşmaya rağmen ülke içinde uranyum zenginleştirmenin süreceğini söylemişti.

Görünen odur ki "İran'a yaptırımlar" artık BMGK'de ve Brezilya ile Türkiye Konsey'de galiba yalnız!

Türkiye NATO ile Karşı Karşıya mı Gelecek?


Yıllar önce "Başbakan NATO'dan çıkmayı mı düşünüyor?" mealli bir yazı yazmıştım. Başbakan da beni, herhalde bilgiyi "dışarıdan" aldığımı varsayarak, "hain" ilan etmişti. Tarihin cilvesine bakın ki, ben 28 Şubat döneminde Recep Tayyip Erdoğan'a "hain" diyenlere karşı çıktığım için yargılanmıştım. Başbakan en yakınındaki adamının sağda solda "öttüğü"nün farkına varamamıştı.

Spekülatif bir yazının sorduğu soru yıllar sonra Başbakan'ın önüne reel bir tercih olarak geliyor. NATO, ABD'nin deteşvikiilc, ortak tehdit olarak gördüğü İran'a karşı Türkiye'de füze kalkanı kurmak istiyor! Hem ABD, hem NATO bu talebini açıkça ifade ediyor. Halbuki hükümet bu kanaatte değil.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu açıkça diyor ki:

"Biz çevremizdeki hiçbir komşumuzdan bir tehdit algılaması içinde değiliz. NATO'ya dönük de bir tehdit algılaması veya tehdit oluşturduğu kanaatinde değiliz." Davutoğlu tüm NATO ülkelerinin yanlış bir algılama içinde olduğunu beyan ediyor. Öte yanda ABD Savunma Bakanı Robert Gates de Ankara'ya, füze kalkanı konusunda "Baskı yapmıyoruz, destek bekliyoruz" mesajı veriyor.

Gates, Türkiye'nin İran'ın nükleer programına karşı BM'deki yaptırım kararına "hayır" demesinin "hayal kırıklığı" olarak yorumlanmasına rağmen, Türk-Amerikan ilişkilerini bir özdeyişle özetliyor:

"Akıllı adam dostunu her zaman hatırlar, aptal adam işi olunca. Biz güvenliğimiz için birbirimizi hep düşünmeliyiz."

Türk-Amerikan, Türkiye-AB ilişkileri basit bir denklem içinde yolunda gidiyordu. Türkiye'ye Ortadoğu'nun "yeni Osmanlı"sı olma yolunda göz yumulacak, bu uğurda muhafazakâr hayat tarzını öne çıkarması, demokraside ağır aksak hareket etmesi görmezden gelinecek, hatta "tek adam" sendromu kışkırtılarak Recep Tayyip Erdoğan'ın Ortadoğu'nun en popüler lideri olması teşvik edilecekti.

Buna karşılık Türkiye Batı'nın Ortadoğu'da temsilcisi olarak dünyada enerjinin merkezi olan bu bölgede Batı'nın hak ve taleplerini savunacaktı. Sınır bekçiliği diplomatik seviyede de olsa devam edecekti. AB Türkiye'yi alacakmış gibi yapacak, Türkiye de AB'ye girmek istiyormuş gibi davranacaktı! Bu uğurda Türkiye'nin İsrail ile çatışmasına, Ermenistan ile imzaladığı protokolleri sumen altı etmesine kaş çatılsa da, fazla tepki verilmeyecekti.

Mevleviler misali bir kolu Ortadoğu'yu gösteren Türkiye'nin diğer kolu Batı'yı kucaklayacaktı. Türkiye Batı ile Ortadoğu'nun yollarının kesiştiği noktada tam anlamıyla köprü vazifesi görecekti.

Ancak Türkiye Ortadoğu'da giderek Batı'nın kaldırabileceğinden fazla rol çalmaya başladı. Sanki bir kolu Batı'yı gösterirken, diğer kolu Ortadoğu'yu kucaklamaya başladı. En son Türkiye'nin İran'ın nükleer programına karşı BM'deki yaptırım kararına "hayır" demesi Ortadoğu'yu kucaklama algılamasında dönüm noktası oldu. Bu tavır ABD'de de, Avrupa'da da ciddi olarak "Türkiye Batı'dan kopuyor!" kaygısı yarattı.

NATO ülkelerini İran'ın olası nükleer gücünden korumak ve caydırmak için Türkiye'ye füze kalkanı yerleştirme teklifi Türkiye tarafından reddedilirse, bu reddiyenin doğal sonucu olarak Türkiye NATO'nun "ortak savunma konsepti"nden kopmuş olacak.

Yine "hain" demeyecekse Başbakan'a soruyorum. Kendisi NATO'dan çıkma konusunda bir yol ağzında değil mi?

Türkiye Dünyada Bir Yol Ayrımına Giriyor

Türkiye tam anlamı ile köşeye sıkıştı: Ya füze kalkanlarının Türkiye'ye yerleştirilmesini kabul edecek ya da etmeyecek!


Ederse, Recep Tayyip Erdoğan'ın Ortadoğu sokaklarındaki imajı silinecek, etmezse NATO'ya ortak savunma taahhüdü vermiş Türkiye kuruluşun 10 yıllık savunma konseptinden ayrı düşmüş olacak. Bu durum Türkiye'nin fiilen NATO'dan çıkması anlamına geliyor. Ahmet Davutoğlu "Biz çevremizdeki hiçbir komşumuzdan bir tehdit algılaması içinde değiliz. NATO'ya dönük de bir tehdit algılaması veya tehdit oluşturduğu kanaatinde değiliz" diyor ama bu savunmanın bir anlamı yok. Mesele Türkiye'nin kendi durumunu veya
Ahmet Davutoğlu'nun NATO'ya yönelik tehdit algılamasını nasıl kavradığı değil, bizzat NATO'nun nasıl kavradığıdır. Üstelik, Davutoğlu'nun görüşüne Suudi Arabistan, Mısır, Körfez ülkeleri gibi Ortadoğu ülkeleri de katılmıyor.

Davutoğlu'nun:

i) ortak hedef olarak İran veya Suriye'nin adı belirtilmesin veya

ii) diğer NATO ülkelerine de füze kalkanı konsun mealli teklifleri de meseleyi sulandırmaya yetmez. Adları belirtilmese de, füze kalkanının hedeflerinin önce İran, sonra Suriye olduğunu sağır sultan bile biliyor.

Başka ülke veya ülkeler de topraklarına füze kalkanı yerleştirilmesini kabul etseler bile Türkiye başka bir Müslüman ülkeyi açıkça karşısına alan tek Müslüman ülke olacak. 1 Mart Tezkeresi'nin reddi "Müslüman Türkiye Müslümanlara silah çekmez" jargonu ile takdim edilmemiş miydi?
Bu jargon değil miydi, Erdoğan'ı Ortadoğu'da kahraman yapan? Müslüman Türkiye, Müslüman İran'a doğru füzeleri nasıl doğrultacak? Bu tavrını Ortadoğu sokaklarına nasıl izah edecek?

Tersten bakalım; Türkiye İran'ı ortak tehdit olarak algılayan (bence haklılar) Batı'ya füze kalkanına izin vermemesini nasıl anlatacak? Türkiye'nin dünyadaki önemi Batı'nın Ortadoğu'da temsiline soyunmuş olması değil midir? Türkiye'nin Ortadoğu'daki flörtlerine öncelikle Batı'yı kucakladığı ön kabulü ile göz yumulmaktadır! Önceliğini değiştirmiş bir Türkiye'nin eksenini değiştirmediğini Ahmet Davutoğlu kime, nasıl anlatacaktır?

Tahminim odur ki, çeşitli bahaneler icat ederek Türkiye ülkemize füze kalkanı yerleştirilmesini kabul edecektir. Zira, Türkiye'deki rejimin eksen değiştirdiğini resmen ilan etmek için vakit hâlâ erkendir.

Ortadoğu'ya da "Türkiye'de statüko böyle zorladı" der, işin içinden sıyrılmayı denersiniz. "İşe Yahudi lobisi karıştı" diyebilirsiniz. Ergenekon'dan dem vurur, İran düşmanı katı laikleri suçlarsınız. % 42'nin çevirdiği katakullilerden dem vurursunuz. Ama Ortadoğu sokaklarında yerler mi, yemezler mi, orasını ben bilemem!

Füze Kalkanı: Altı Sakal Üstü Bıyık!

NATO'nun gelecek 10 yılına yön verecek olan Stratejik Konsept 19-20 Kasım'da Lizbon'da karara bağlanacak. ABD'nin bastırması ile NATO şemsiyesi altında Türkiye'ye, İran ve Suriye'ye karşı füze kalkanı yerleştirilmesi ihtimali çok ama çok kritik bir karar. Bu karar Türkiye'nin ekseninin yörüngesini belirleyecek.

Türkiye füze kalkanı projesine dâhil olmazsa "komşularla sıfır sorun konsepti"ne sadık kalmış gözükecek ama NATO'nun 10 yılına yön verecek Stratejik Konsept'ten ayrılacak, resmi olarak olmasa bile fiilen NATO'dan çıkmış olacak.

Yok, dâhil olursa, bu sefer de hem Batı'ya attığı salvolar yerlerde sürünmeye başlayacak, hem de 1 Mart Tezkeresi'nin reddiyesi ile başlayan "Müslüman adam Müslüman'a silah çekmez" şiarı bütün itibarını kaybedecek!

Bırakın Ortadoğu'nun sokaklarındaki algılamayı, kendi muhafazakâr tabanında bile "Hıristiyanlarla bir olup, daha da ötesi Siyonist İsrail'i korumak için Müslüman dostlarına karşı geliştirilen şer cephesine katılmış" olarak algılanacak!

Tam anlamı ile altı sakal üstü bıyık bir durum! Türkiye'ye "Eksenini belli et!" uyarısı daha net yapılamazdı.
Türkiye'yi yakından takip eden bir Avrupalı dostum, Türkiye'nin füze kalkanı projesine muhakkak katılacağını, sadece kararına "bazı şartlar" adı altında kulplar takacağını günlerce önce ifade etmişti. "Sıkıysa kabul etmesin!" demeye getirmişti. Nitekim, Türkiye Başbakan ve Dışişleri Bakanı'nın tüm salvolarına rağmen NATO'va "Hayır!" diyemeyeceğini bildiği için 19-20 Kasım'da Lizbon'da yapılacak karar toplantısı öncesi çeşitli kulplar aramaya başladı.

Türkiye kendi şartlarını öne sürecekmiş:

1) Düşman ülkelerin adı (İran, Suriye) zikredilmeyecek.
2) Kalkanlar sadece savunma amaçlı kullanılacak ve tüm Türkiye'yi koruyacak.
3) Kalkanlar diğer NATO ülkelerine de konacak.

Türkiye'nin bulduğu çözüm şöyle de anlatılabilir:

Diyelim ki, bir duble rakı içmek zorunda kalıyorsunuz. Alkol içmek itikadınıza ters ama içinde bulunduğunuz gerçekler sizi buna zorluyor. Siz de saf rakıya bol su katarak rakıyı içiyorsunuz. Su koydukça adı üzerinde rakı sulanır, hatta suyun kendi rengi giderek bardağa hâkim olur ama ne yaparsanız yapın içindeki alkol miktarı aynı kalır! Siz yine de itikadınıza (prensiplerinize) ters bir durumu kabullenmiş olursunuz! Gözüken odur ki, İslami hassasiyeti yüksek hükümet alkolü mideye indirecek!

Üstelik, basına yansıyan kulplar (bahane şartlar) da pek basit. Stratejik Konsept'e "İran ve Suriye"nin adları yazılmasa ne yazar? Süleyman Demirel'in Fırat'taki sağır çobanı bile "düşman"ın kim olduğunu biliyor. Yine herhangi bir yere yazılmasa bile, NATO'nun Türkiye'ye füze kalkanı yerleştirirse; tamam Avrupa ülkelerini herhangi bir nükleer saldırıya karşı korumaya çalışacak ama önceliğin İsrail'i İran'dan korumak olduğunu yine aynı sağır çoban bile biliyor.

Ayrıca, kalkanlar savunma amaçlı konacak ama füzeler sadece futbol sahasında top toplar gibi İran'ın bir olasılık atacağı nükleer başlıkları havada toplayacak değil, önleyici tedbir bağlamında nükleer başlık yerleştirilmiş İran topraklarını da gereğinde mecburen vurmaya çalışacak.

Bakalım, Ahmet Davutoğlu füze kalkanı projesine Türkiye'nin katılımını hangi "konsept" ile savunacak. Ancak baştan söyleyeyim: Yemezler!

Tahran'a Pirince Giderken Lizbon'da...

19-20 Kasım tarihlerinde Lizbon'da yapılan NATO toplantısında benimsenen ve reel politikaya (pragmatik algılamaya) dayanan "Yeni Stratejik Konsept" Ahmet Davutoğlu'un ideolojik politikaya dayalı "Stratejik Derinlik" konseptini çöpe atmıştır.

Türkiye'nin sadece ülke adı benimsenmemesi talebi "Zaten kediye kedi denir" şiarı ile kabul görmüş, Türkiye'nin diğer talepleri ya gündeme alınmamış ya da ileriye ötelenmiştir. Zaten, bu taleplerde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ısrarlı olmamıştır.

Ama yine de yandaş gazeteciler şöyle yazabildiler:

"Günlerdir uluslararası düzeyde basına yansıyan çalkantılardan sonra belki inanması zor ama görünen o ki, Türkiye NATO'da hemen hemen istediği her şeyi elde etti, bir Türkiye-NATO krizi yaşanmadı ve yaşanması bir yana NATO'nun Amerika'nın ardından en etkili üyesi olarak Lizbon'da öne çıktı."
Majestelerinin gazetecisinin yukarıdaki sözleri ve bizzat Majestelerinin "Biz olmasak toplantı 10 dakikada biterdi!" açıklamaları Batı'da diplomatları, diplomasi alay etmelerine engel olsa da, gülümseten açıklamalar olmuştur.
Toplantının en çok dikkati çeken ülkeleri muhakkak ki Rusya ve Afganistan'dır.

Biz "mızıkçılık" etmeyince sırtımız sıvazlanarak gönlümüz alınmıştır. Herhalde Cengiz Çandar her sırtı sıvazlandığında kendisini çok etkili zannediyor.

Kim ne derse desin, alınan "Türkiye'ye füze kalkanı yerleştirme" kararı:

1) İran'a karşıdır.
2) Korunulması planlanan ilk ülke evvel emirde İsrail'dir.

Nitekim İran hemen sert tepkisini koydu:

"İran Savunma Bakanı General Ahmed Vahidi, NATO'nun İslam'ın yayılmasını ve yükselmesini önlemek ve İran'ın İslam Devrimi'nin etkinliğini kontrol etmek için bir askeri kuşak oluşturmaya çalıştığını ama başarısız olduğunu söyledi. NATO'nun Irak ve Afganistan'daki saldırılarının asıl amacı İslam'ın yayılmasını ve İslam Devrimi'nin etkisini önlemektir' diyen Vahidi, 10 yıllık işgalin ardından ellerinde Irak'ta ölen 1.5 milyon insan ile Afganistan'da ölen 1 milyon insandan başka bir şey olmadığını belirtti."

Ahmet Davutoğlu: Bir Efsanenin Çöküşü (mü?)

Önce bir hatırlatma:

Barack Obama Kasım 2008'de ABD Başkanı seçildi ve 20 Ocak 2009'da Başkanlığı resmen devraldı. O gün itibari ile Başdanışman sıfatını taşıyan Ahmet Davutoğlu hemen Washington'a uçtu ve çeşitli temaslarda bulundu.

Temaslarının ardından tarihi ittifak açıklamasını yaptı:

"Obama ile Türkiye'nin dış politika tercihleri ve öncelikleri tamamen örtüşmektedir."

Ahmet Davutoğlu, Obama'nın Başkan oluşundan takriben 3 ay sonra, 1 Mayıs 2009 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı oldu!

18 ay sonra, 23 Kasım 2010'da ise gazetelerde şu haber yer aldı:

"ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman 'AKP hükümetini şımartmaya son vermemiz gerektiğini düşünüyorum... AKP'nin, ABD için, ABD'nin AKP'ye olduğundan daha fazla önem taşıdığına inanmalarına izin vererek kendimiz için büyük siyasi ve ahlaki bir tehlike yarattık. Bu saçmalık, çünkü bir dizi konuda Türkiye kesinlikle ABD'nin desteğine ihtiyaç duyuyor."

ABD'nin derin devletinin mümtaz temsilcisi Eric Edelman küstah bir eda içinde Ahmet Davutoğlu hakkındaki görüşlerini de şöyle sıraladı:

"Davutoğlu'nun Türkiye'nin Ortadoğu'da bir süper güç olması gerektiğini düşündüğünü söyleyen Edelman, 'Türkiye'nin Ortadoğu'da bir süper güç olma görüşü açıkça yeterlilik kuruntusuna sahip birine ait olabilir' diye konuştu. Edelman Türkiye'nin komşularıyla sıfır sorun politikasının da başarılı olmadığını belirtti."

Mehmet Ali Birand da ABD gezisi hakkında şöyle yazdı:

"Bugüne kadarki yaklaşımını sürdürdüğü, verdiği sözlerden caydığı takdirde, Ankara'yı neler bekliyor biliyor musunuz? Geçen hafta Washington'daydım ve nabız tuttum. Karşılaştığım manzara çok karanlıktı. Bu hafta size, Washington'da kaynayan AKP kazanını anlatacağım."

Belli ki Obama'nın başa geçmesinden beri geçen 22 ayda ABD, Türkiye'den, Türkiye de ABD'den umduğunu bulamamış. Algılamalarda büyük farklar doğmuş.

Bu farkları kapatmak için Lizbon öncesi ve sırasında Türkiye'ye çekidüzen verilmek istenmiş, gözüken o ki çekidüzen verilmiş!

Algılamalardaki farklar neydi?

ABD, önemle Ahmet Davutoğlu sayesinde Türkiye'nin Ortadoğu'ya daha fazla nüfuz edeceği ve bağımlı bir müttefik olarak ABD'nin çıkarlarını daha iyi koruyacağı hesabını yapıyordu. Bu bakış bir reel/pragmatik dünya algılamasına dayanmaktadır.

Öte yanda Ahmet Davutoğlu eline geçen fırsatı Türkiye'nin tarihi fırsatı olarak algıladı ve Ortadoğu'da ABD'den ve Batı'dan bağımsız bir hegemonya kurabileceğine iman etti. Bu bakış da ideolojik/hayalperest dünya algılamasına dayanmaktadır.

Lizbon'da pragmatik bakış hayalperest bakışa çekidüzen vermiştir. Meramımı çok basit bir örnekle anlatayım. Başbakan Lizbon Zirvesi öncesi (füze kalkanında) "Komuta bizde olmalıdır" diyordu. Zirve sonrası "Komuta NATO'da olmalıdır" diyor!

"Füze kalkanı projesi özünde kimin projesidir?" sorusuna verilecek cevap Başbakan'ın bir hafta içinde çelişen/değişen sözleri ile Türkiye'nin bir hayalden yavaş yavaş uyanışını anlatıyor.

Bakalım, Başbakan durumu kendi muhafazakâr seçmenine nasıl anlatacak?

Lizbon Zirvesi'ni Nasıl Okuyalım?

Bana göre zirveden çıkan ve Türkiye'yi, inşallah kendi dış politikasını yeniden değerlendirmeye itecek sonuçlar şunlardır:


1) Sovyet Bloku'nun çöküşünden beri ortak hasım tarifinde boşluğa düşen ve "Artık ortak hasım tarifine gerek var mı?", hatta "NATO'ya gerek kaldı mı?" sorularına uzun süre muhatap olan NATO nihayet kendisine yeni bir ortak hasım belirlemiştir: İran! Türkiye İran'ın adının deklarasyona açık yazılmasına engel olmuştur ama "Kediye kedi denir" karinesi ile ortak hasmın kim olduğunu herkes anlamıştır.

2) Türkiye'nin AKP dönemi ile başlattığı ve "stratejik derinlik" adı ile anılan "komşularla sıfır sorun" hedefi çok ağır darbe yemiştir. Türkiye'ye Batı'dan tamamen kopmadan Ortadoğu'da bağımsız politikalar yürütemeyeceği açıkça anlatılmıştır. Muhafazakâr bir deyişle Türkiye'ye "Hem gönlüm cennette, hem aklım oynaşta!" politikası güdemeyeceği doğrudan söylenmiştir!

3) ABD ile Türkiye arasında oynanan "model ortaklık" oyununun ABD'de çöktüğü çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.

4) NATO 2014'te Afganistan'dan tamamen çekileceğini beyan ederek bir anlamda uzak diyarların dışında kalacağını ilan etmiştir. Yine de tarihle ilgili açık bir kapı bırakılmıştır. Kuzey Asya'nın doğalgaz ve petrol yataklarına kapı aralayan, ayrıca 21. yüzyılın en büyük devi Çin'i kıskaçta tutmak (containment) için ideal bir coğrafyada yer alan Afganistan'ın tamamen kendi haline bırakılamayacağı aşikârdır.

5) Lizbon'da yaşanan en önemli "tarihi olay" ise NATO ile Rusya arasında "füze kalkanı" konusunda işbirliği kurulmasına karar verilmesidir. Rusya, NATO'nun anti-balistik füze savunma sistemine destek vermeyi ve kendi sistemini onunla ilişkilendirmeyi kabul etmiştir. Rusya ayrıca NATO'nun yeni stratejik doktrininin içerdiği tüm alanlarda NATO ile birlikte çalışmayı kabul etmiştir.

6) 21. yüzyılı kurgulayan analistler Batı ağırlıklı 20. yüzyıl merkezinin Doğu ağırlıklı hale dönüşeceğini öngörüyorlardı. Batı haliyle ABD+AB'den (NATO), Doğu da Çin + Hindistan + Rusya'dan oluşuyordu. Batı karşıtı İran da doğal olarak Doğu'nun müttefiki addediliyordu. ABD Hindistan'ı Bush doktrini ile kendi yanına çekti, şimdi de Obama doktrini Rusya'yı yanına alıyor. Rusya da "kedi"nin İran olduğunu bal gibi biliyor ama onun da telaffuz edemediği kendi "kedi"si Çin! Görüyoruz ki, ideolojiler/kalıplar 21. yüzyılı yorumlamamıza fazla yardım etmiyor.

Lizbon'da yaşanan en büyük olgu realist (pragmatist) politikaların karşısında idealist (hayalperest) politikaların yaşadığı hüsrandır.

Kaynakça
Kitap: Yeni Osmanlıcılık ve Kürt Açılımı
Yazar: Cüneyt Ülsever
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir