Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ermenistan Açılımı, İmzasının Arkasında Durmayan Devlet

B.O.P.: Büyük Ortadoğu Projesi
Sahibi: A.B.D.
Başkanı ve Yöneticileri: A.B.D. Derin Devleti(Cermen ırkçılığını savunan İngiltere, Rothschild sülalesi ve ona bağlı olan sülaleler), George Bush, Barrack Obama, vs...
Eş Başkanları: T. Erdoğan, A. Gül, A.B. ülkeleri temsilcileri, A. Öcalan, Barzani, Talabani, Karayılan, Zana vs...
-Soğuk Savaş sürecinde A.B.D. ve İngiltere’nin amacı ta baştan beri tam bağımsızlığı savunan Lenin’in Sovyetler Birliği’ni yıkıp etkisiz hale getirmekti. Bunu aslında Stalin(gizli İngiliz ajanı) döneminde başarmıştı, ama Stalin sonrasında Lenin devrimlerinin kalıntıları birşekilde devam edebilmişti, ta ki Sovyetler Birliği yıkılana kadar.
-Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra(yani 1990’ların başından itibaren), Rusya artık A.B.D. için bir tehdit oluşturmuyordu. Rusya artık Çar Rusya’sı döneminde olduğu gibi A.B.D-İngiltere tarafından belirli bir oranda kontrol edilebilir hale getirilmişti.
-Günümüzde, Putin dönemindeki Rusya, her ne kadar önemli derecede A.B.D.’den bağımsız ve milli politikalar üretmeye çalışsa bile, eğer B.O.P. Rusya’nın milli çıkarlarına katkı sağlayacak bir duruma getirilirse, Rusya rahatlıkla B.O.P.’ne destek verecektir. Yani Rusya gerektiğinde daima A.B.D. ile işbirliği yapabilecek bir kişiliğe sahiptir. Aynı durum, Çin içinde geçerlidir. Bunun kanıtı da Libya işgalinde, Rusya ve Çin’in bu işgale karşı çıkmamalarıdır.
-Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı Orta-Doğu ve Orta-Asya bölgelerinde A.B.D.’nin ekonomik çıkarlarını alt-üst eden güçleri yoketmektir. Şimdi, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, A.B.D.’nin Ortadoğu’daki gücünü tehdit eden en büyük güç kimdir? Rusya değildir, Çin değildir, ama Türk Silahlı Kuvvetleri(Atatürk Türkiye’sini savunan hakim güç)’dir. Ergenekon Projesi’nin amacı da zaten Amerika’yı Ortadoğu’dan ihraç etme gücüne sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırarak etkisiz hale getirmektir.
-Yani B.O.P.’nin asıl amacı Atatürk Türkiye’sinin tam bağımsızlığını tamamı ile ortadan kaldırmaktır(Sovyet Rusya’sını ortadan kaldırdıkları gibi). Eğer Türkiye yokolursa, bundan Amerika’da, Rusya’da, Çin’de faydalı çıkabilecektir.
-Olası bir III. Dünya Savaşında, eğer Türkiye bölünürse(ALLAH Korusun), aynen I. Dünya Savaşında olduğu gibi Türkiye emperyalist devletler tarafından paylaşılacaktır. Mesela, Türkiye’nin Doğu’su Büyük İsrail’in kurulması için kullanılacaktır, ve Kuzey’ide(Karadeniz Bölgesinden Ermenistan’a kadar uzanan bölge) Rusya’ya verilebilecektir.
-Suriye olayının perde arkasında da bu amaç yatmaktadır. Burada asıl hedef Suriye değildir, Suriye bu olayda bir figürandır. Asıl hedef Türkiye’nin bölünmesidir. Bölünme Anayasası(Atatürk’ün Temel Anayasa Maddelerini yıkarak Türk Milletini ve Türkiye’yi bölme projesi) konusunda, AKP, Tesevci’ler, Fethullahçı’lar ve PKK’lılar sizce neden bu kadar acele etmektedirler?
-Bugün A.B.D. ve NATO’nun arkasında olduğunu zannederek dayılanan BOP Eşbaşkanı T. Erdoğan’ın, Suriye’ye karşı savaş ilan ettiği anda, A.B.D.-Rusya-Çin İttifakı, Türkiye’ye karşı oluşturulacaktır. Ve Billeşmiş Milletler aracılığı ile Türkiye’yi işgal etme kararı alacaklardır.
-B.O.P.’un yokolmasını sağlayacak çözümler:
*Zindanlar’da tutsak edilen TSK’nın Kahramanları serbest bırakılıp, TSK’nın tekrardan AKP dönemi öncesindeki kuvvete sahip olmasını sağlamalıyız.
*Bunu başarabilmek için bir Milli Hükümet’e ihtiyacımız var. Yani AKP’den kurtulmalıyız.
*Milli Hükümet’e sahip olduktan sonra, önce Türk Silahlı Kuvvetlerini baştan aşağa yeniden yapılandırmalıyız ve sonrasında kanımızı emen A.B.D.’ye rest çekip, NATO’dan çıkmalıyız.
*NATO’dan çıktıktan sonra, Kuzey Irak ve Ermenistan’ı, tamamı ile yasal haklarımıza dayanaraktan işgal etmeliyiz.
*İşte bu kadar, bütün bunlar yapılsın, Ortadoğu’da ne BOP kalır nede ABD kalır ve sonuçta Müslümanlar’a karşı yapılan soykırımların sonu gelmiş olur!!!

Ermenistan Açılımı, İmzasının Arkasında Durmayan Devlet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2011, 16:47

Ermenistan Açılımı

İmzasının Arkasında Durmayan Devlet Olur Mu?


Hürriyet'te yayınlanan bir haber çok garibime gitti. Haber "Karabağ olmadan olmaz" başlığını taşıyordu ve Ankara mahreçli, Uğur Ergan'a ait bir haberdi.

Haber Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ve iki ülke dışişleri bakanlarıyla birlikte Nahçıvan'da yaptığı dörtlü zirve ile ilgiliydi.
Haberin omurgasını Türkiye'nin Azerbaycan'a, "Krmeni işgali altındaki Karabağ sorunu çözülmeden Erivan'la protokol Meclis'e gitmez" diye güvence verdiği oluşturuyordu. Azerbaycan'ın tepkisi de, "Rahatladık" olmuştu.

Haberde yer alan şu ifadeler olağanüstü dikkatimi çekti. Türk yetkililer demişler ki:

"Bu metinde ortak tarih komisyonu kurulması, sınırların açılması gibi maddeler var. Ancak bunlar Dağlık Karabağ sorunu çözüldükten sonra hayata geçirilir. Dağlık Karabağ sorunu çözülmeden bu protokol TBMM'ye gönderilmez. Gönderilse bile Meclis'ten geçmez. Bu konuda içiniz rahat olsun. Türkiye AB sürecinde Kıbrıs Rum Kesimi'ne ilişkin protokolü imzaladı. Ne oldu? Dört yıldan bu yana Türkiye'nin liman ve havaalanları Rum bandıralı gemi ve uçaklara açıldı mı?"

Bu açıklamaya göre Türk tarafı Azeri tarafa mealen diyor ki:

"Ermenistan ile yaptığımız protokole kafayı takmayın. Ortada imzalanacak bir protokol var ama siz bunu ciddiye almayın. Esas olan size verdiğimiz sözdür."

Azerilerin gönlü iyice rahat etsin diye de somut bir örnek veriliyor:

"Öyle icap ettiği için AB'ye Türkiye'nin liman ve havaalanlarını Rum bandıralı gemi ve uçaklara açacağımıza söz vermiştik, bakın görün sözümüzü tutmadık."

Öz cümle Dışişleri yetkilileri demeye getiriyorlar ki:

"Lütfen, attığımız imzaları ciddiye alıp canınızı sıkmayın!"

Ben protokolün yanlış veya doğruluğunu tartışmıyorum. Tartışmak istediğim konu bir devletin attığı imzayı işine gelince kabul edip, işine gelmeyince reddetmesinin mümkün olup olmadığı, daha açıkçası imzasına sahip çıkmayan bir devletin ciddiye alınıp alınmayacağıdır. "Çok merkezli dış politika"nın "komşularla sıfır sorun" sosu ile tatlandırılmasının eninde sonunda herkese mavi boncuk dağıtma oyununa dönüşmesinden korktuğumu birkaç kez dile getirmiştim.

İşte size somut örnek:

1) 24 Nisan'a giden süreçte, Obama'nın "soykırım" tasarısını imzalamaması için Ermenistan ile sınırların açılabileceğine dair söz verdik.
2) Bu söze Azerbaycan haklı olarak alınınca bu sefer Başbakan'ımız 24 Nisan belasını atlattıktan hemen sonra "Dağlık Karabağ çözülmeden sınır açılmaz" dedi.
3) Ancak, meğer Ermenistan ile temaslar devam ediyormuş. Geçenlerde bu kez ortaya 10 Ekim 2009'da imzalanacak "protokol" çıktı. Protokol'de Dağlık Karabağ sorunu yer almıyordu. Ermeni tarafı açıkça protokolün Karabağ ile ilgisinin olmadığını da söyledi. Ben de "Herhalde Karabağ işini çözmek Rusya'ya bırakıldı" diye düşünmeye başladım.
4) Ancak, Dışişleri tarafından tekzip edilmeyen habere göre, meğerse biz söz konusu protokolü "şakacıktan" imzalayacakmışız!
Tıpkı, Kıbrıs Rum Kesimi ile ilgili olarak AB'ye yaptığımız gibi!

Sınırların Açılması ve Dağlık Karabağ

Büyük badireler atlatıldıktan sonra Türkiye ile Ermenistan arasında "uzlaşı protokolü" imzalandı. Protokol'ün imzalanması başlı başına bir tarihi süreçtir. Ortaya konan resim bile başlı başına önemlidir.

Ancak, Hükümet yalakalarının isteği üzerine Protokol'ü tartışmaya açmamak mümkün değildir. İsteyen, yalakalığa devam edip gazetecilik yapmak yerine vakanüvislik yapmayı tercih edebilir. Tarihe "Erdoğan Hükümeti'nin sıkı adamı" olarak geçmek isteyebilir. Ben aklımın erdiği kadarı ile eleştiri ve uyarılarımı yapmaya devam edeceğim.
Ben "sonuç odaklı" düşünme eğitimi aldığım için Protokol'ün ulaştığı sonuçları irdeleyerek işe başlamak istiyorum.

Protokol'ün imzalandığı an itibari ile en somut başarısı şudur:

Artık "24 Nisan'larda ABD Kongresi bu kez ne yapacak?" diye elimi/, yüreğimizde beklemeyeceğiz. İmza töreninde arka fonda ABD Dışişleri Bakanı'nın resminin bulunması bu konuda en önemli garantörümüzdür. En azından makul bir süre ABD Kongresi bir "soykırım tasarısı" oylamayacaktır. Sınırların Kars Antlaşması çerçevesinde Ermenistan tarafından kabulü ve "tarih komisyonu" kurulması diğer somut adımlardır.

Ancak, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin odak noktası ikili bir denkleme dayanmaktadır:

1) Sınırların açılması.
2) Dağlık Karabağ sorununun çözülmesi.

Zaten, imza günü yaşanan kriz de bu denklem yüzünden çıkmıştır. Protokol'de bu denklem açıkça yoktur ama Protokol'ün ruhunun bu ikili denkleme dayandığını herkes bilmektedir. Denklem söylem seviyesinde ele alınırsa Ermenistan tarafına göre sınırın açılması ile Dağlık Karabağ meselesi arasında bir bağ kurulmamıştır. Türkiye tarafına göre ise Dağlık Karabağ meselesi çözülmeden sınır açılmayacaktır.

Protokol Ermenistan-Azerbaycan İlişkisine Endeksli

O halde imzalandığı andan itibaren Protokol'ün geleceği Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerine endekslenmiştir.

Peki bu iki ülke ne yapacak?

1) Ermenistan'ın Azerbaycan ile anlaşması için bu Protokol itici mi, yoksa caydırıcı bir güç mü olacaktır? Ermenistan "Artık Protokol cebimde, Azerbaycan ile anlaşmak için bir neden yok" diyebilir mi?

2) Azerbaycan da Protokol'ü elinden bir kozun alınması olarak görüp, Türkiye'yi "cezalandırmak" için kullanabilir mi? Örneğin, daha önce de ifade edildiği gibi, iki ülke "Dağlık
Karabağ meselesi"nin çözümünü 5 yıl öteler mi? Bu öteleme Hükümet'i Türkiye'de çok zor duruma düşürmez mi?

3) Ermenistan'ın ısrarla vurguladığı Protokol'ün TBMM'den geçmesi için makul bir süre bekleneceği ifadesi ne anlama gelmektedir? Makul süre ne kadar sürecek?

Protokol imzalandıktan sonra Azerbaycan Başkanı Aliyev diyor ki:

"Türkiye ile Ermenistan arasında uzlaşı protokollerinin imzalanmasıyla iki ülke arasındaki sınırın açılacak olmasının Azerbaycan ile Ermenistan arasında devam eden Karabağ sorununa barışçıl çözüm bulunması görüşmelerine de katkıda bulunacağı görüşüne kesinlikle katılmıyorum. Azerbaycan bu konudaki tutumunu daha önce dile getirerek iki sürecin paralel, birbirine bağlı yürümesi gerektiğini dile getirmişti."

Rusya Faktörü

O halde, "Dağlık Karabağ sorununu" çözmek için uluslararası yaptırım gerekiyor. O anda da gözler hemen bir ülkeye yöneliyor. Bu ülke artık Türkiye değil! Rusya!
Peki neden Rusya "çözüme" katkıda bulunsun?

Kaba bir bakışla Kafkasya'da, Azerbaycan ile dostane ilişkilerini bozmadan, Ermenistan ile yakın ilişki kuracak bir Türkiye'nin Rusya'nın işine gelmeyeceğini söylemek mümkün.
Ancak, Erdal Şafak Gürcistan faktörüne parmak basıyor.39 Hem Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının, hem de Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattının Gürcistan'dan geçtiğine parmak basıyor ve Nabucco'nun da bu hali ile Gürcistan'dan geçeceğini söyleyerek Rusya için "Ermenistan'dan geçecek bir boru hattını, Gürcistan'dan geçecek olana bin defa tercih eder" diyor. Ona göre; Rusya, Nabucco'yu kendi Güney Akımı projesinin rakibi olarak görse de, Gürcistan yerine Ermenistan'dan geçecek projeye katılmayı bile düşünebilir. Nabucco hattının Ermenistan'a sapması ise ancak Dağlık Karabağ sorununun çözümüyle mümkün olabilir.

Kanımca, Erdal Şafak'ın analizinde anlam var ama Şafak oldukça spesifik bir yaklaşım ve çok fazla sayıda varsayım kullanıyor. Bu da kurduğu model-analizi zorluyor. Ayrıca Erdal Şafak, Rusya'nın sorunlarını çözdüğünü gören Azerbaycan ile Türkiye'nin bundan böyle ilişkilerinin ne kadar "kardeşlik" ilişkisi olacağını analiz etmiyor.

Erdal Şafak'ın analizinin ortasına Rusya'yı oturtması ile hem-fikirim. Protokol Rusya'yı kilit ülke yapmıştır! Gürcistan da yakın plana girmiştir. Ancak, benim yaklaşımım daha global!
Bush döneminde Ukrayna ve Gürcistan ablukası ile Karadeniz'de neredeyse tüm kapılarını kaybeden Rusya kendisini oksijen borusu kesilmiş bir insan gibi hissediyordu.
Obama döneminde ise, Rusya'ya eski SSCB etki alanı terk edilerek karşılığında ABD'nin Ortadoğu'da tek etkin emperyal ülke olması pazarlığı yapılıyor.
Böyle bir paylaşımda Türkiye ABD'nin "Ortadoğu temsilcisi" olmaya çalışıyor.

Bu açıdan bakılınca da Emekli Büyükelçi Yalım Eralp "Eğer ABD, Gürcistan'ın sınırları içindeki Abhazya veya Osetya'yı tanırsa Rusya da Dağlık Karabağ meselesini çözmek için uğraşabilir" diyor.
Protokol hayata geçebilir mi? Geçebilir! Dağlık Karabağ meselesi çözülebilir mi? Çözülebilir! Ancak, artık Azerbaycan Türkiye için eski Azerbaycan olmayacaktır.
Önümüzdeki dönemde Türkiye Ortadoğu'ya daha da odaklanacak! Bu durum Türkiye'de iç siyaseti daha da gerecek!

ABD Sarı Kart Gösterdi

Kimse kulp takmasın. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nin 5 Mart 2010 günü Ermeni "soykırımı" tasarısını kabul etmesi siyasi bir karardır ve Başkan Obama'nın bu kararda katkısı vardır.
ABD'de Temsilciler Meclisi üyeleri dar bölge esasına göre seçilirler, bunun için daha çok seçmenin (tabanın) taleplerine uygun hareket ederler, Başkan'ın veya parti liderinin üzerlerinde sultası yoktur ama dış politika gibi milli konularda devletin ana politika ekseni oylamaya ister istemez etki yapar. Ahmet Davutoğlu'nun söylediği gibi "istenseydi bir danışman en az bir oyu değiştirirdi". Komite'nin kararı Türkiye'nin dış politikasına gösterilen bir sarı karttır.

Obama Nisan 2009'da Türkiye'ye geldiğinde mümtaz basınımız tarafından şu sözlerle tanıtılmıştı.

İşte bazı seçmeler:

1) "ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama'ya büyük bir hayranlık duyduğumu gizlemiyorum. Bana göre Obama, genç yaşımdan itibaren tanımak fırsatını bulduğum Amerikan toplumunun en iyi niteliklerini temsil eden olağanüstü bir lider."

2) "Obama'dan önceki Türkiye'yi unutunuz, Obama'dan sonra yeni bir Türkiye var."

3) "Bu dönemi başlatan Amerikan Başkanı'nın bir 'ilk' olan 'tarihi' Türkiye ziyaretinin verdiği izlenimi üç sözcükle ifade et deseniz, Obama için şu '3D'yi söylerdim: Dürüst, duyarlı, dost..."
Aynı tarihlerde ben Obama'nın seçilmiş bir garson olduğunu, ABD'nin yüksek çıkarlarını savunan atanmış mutfağın ise devlet içinde yerleşik olduğunu vurguluyordum. Yere göğe koyamadığımız Obama Nisan 2009'da TBMM'de Türkiye'nin Ermenistan ile sınır kapılarını açması gerektiğini de söylüyordu!

Ahmet Davutoğlu'nun savunduğu çok eksenli dış politika "komşularla sıfır sorun" ilkesine dayanma iddiası ile caka yaparken ben ısrarla "komşularla sıfır sorun" hedefi diye saçma bir hedefin olamayacağını söylüyordum. "Komşularla sıfır sorun" akılcılık açısından içi boş bir hayaldir, zira siz isteseniz de iki komşunuzun arasındaki sorundan etkilenir ve eninde sonunda taraf tutmak zorunda kalır, bir taraf ile sorun yaşamaya devam edersiniz. "Mavi boncuk politikası" mutlaka duvara çarpmak zorundadır ve işte çarpmıştır.
Obama'nın "TBMM direktifi" çerçevesinde Ahmet Davutoğlu Ermenistan ile herkesin gözü önünde sınırların açılmasına yönelik iki protokol imzaladı. Bu protokollerde "Yukarı Karabağ" sorunu ile ilgili herhangi bir koşul yoktu!

Türkiye o anda hem ABD'ye, hem AB'ye, hem de Ermenistan'a mavi boncuk dağıtıyordu. Günü kurtarıyordu. Ama, protokollerin bu hali ile TBMM'ye gelemeyeceğini herkes biliyordu, zira Azerbaycan'ı dışlayan bir kararın Adalet ve Kalkınma Partisi'nden bile oy alamayacağı en başından belliydi.
Obama Yönetimi şimdi kendisine verildiği halde tutulmayan söz için sarı kart gösteriyor. Ağır uyarıda bulunuyor.

Ahmet Davutoğlu, Obama seçilir seçilmez danışman sıfatı ile ABD'ye gitmiş ve şu sözleri sarf etmişti:

"Obama ile Türkiye'nin dış politika tercihleri ve öncelikleri tamamen örtüşmektedir!" Ardından da Dışişleri Bakanı oldu! Davutoğlu samimi bir özeleştiri yapsa doğru olmaz mı?

Dış Politika Bu Mudur?

Cansu Çamlıbel'e Erivan'da verdiği röportajda Ermenistan Başbakanı Tigran Sarkisyan şöyle diyor:

"Başbakan Erdoğan protokollerde Karabağ önkoşulunun olmadığı gerçeğini bizzat kendisi Washington ziyareti sırasında teslim etti. Bu gerçeğe rağmen eğer Türkiye önkoşullarla gelirse, Ermenistan'ın da aynısını yapma özgürlüğü doğar. Ermeni tarafı olarak bizim de soykırımı ve sınırın açılmasını müzakerelerin açılmasına önkoşul olarak koymamızdan bahsediyorum".

Sarkisyan ayrıca ekliyor:

"Sanıyorum Erdoğan bir taraftan protokollerin Karabağ konusunda hiçbir önkoşul içermediğini kabul etmek durumunda kaldığı için öbür taraftan da sert açıklamalar ile kendince bir denge kurmaya çalıştı".

Hatırlayalım. Bir ara ciddi bir krizin yaşanmasının ardından 10 Ekim 2009 günü Zürih'te Dışişleri Bakanları Ahmet Davutoğlu ve Edvard Nalbantyan protokolleri imzalarken arabulucu ülke İsviçre'nin Dışişleri Bakanı Micheline Calmy-Rey'in yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, AB Bakanlar Komitesi Başkanı sıfatıyla Slovenya Dışişleri Bakanı Samuel Zbogar ve AB Dış Politika-Güvenlik Yüksek Komiseri Javier Solana hemen arkalarında ayakta durdular.

ABD, İsviçre, Rusya, Fransa ve Slovenya Dışişleri Bakanları ile AB Yüksek Komiseri'nin önünde önkoşulsuz protokoller Dışişleri Bakanı tarafından Türkiye Cumhuriyeti adına imzalanmıştır.
Ancak, imzadan sonra Azerbaycan haklı olarak tepki verince "tek millet, iki devlet" şiarı ile bağlı olduğumuz ve bizi Kafkas petrol havzalarına bağlayan komşumuza jest yapıp "Dağlık Karabağ" şartını ortaya koyduk. Daha doğrusu eski politikamıza geri döndük. O günden beri de gerek Başbakan, gerekse Dışişleri Bakanı konuyu açan ülke temsilcilerine onların bekledikleri cevap doğrultusunda ya "Protokollerde önkoşul yoktur" ya da "Dağlık Karabağ önkoşulumuz vardır" diyorlar.

Öte yanda, hepimiz biliyoruz ki, Dağlık Karabağ sorunu çözülmeden Ermenistan ile 19 yıl aradan sonra imzalanan protokoller katiyen TBMM'den geçmez!
Protokollerin önkoşulsuz olarak TBMM'ye gelmesi halinde sadece CHP ve MHP'den tepki almaz, AKP'li üyeler de büyük çoğunlukla protokollere "Hayır!" oyu verir.
Dışişleri Bakanı 10 Ekim 2009'da Dışişleri Bakanları önünde Ermenistan ile protokolleri önkoşulsuz imzalarken bu durumu gayet net biliyordu!
O halde tutulmayacak söz Türkiye Cumhuriyeti adına dünyanın gözü önünde neden verildi?

Cevabı açık:

1) Obama ülkesindeki Ermenilere ABD seçimleri öncesi "soykırım"ı tanıyacağına dair verdiği sözden dönebilmesi için Türkiye'nin bu protokolleri imzalaması gerekiyordu.

2) Türkiye başta Rusya olmak üzere Minsk Grubu'nun Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki "Dağlık Karabağ sorunu"nu çözeceği önkabulü ile önkoşulsuz imza attı.

Anlayacağınız komşular ile sıfır problem komşulara durum ve şartlara göre mavi boncuk dağıtma esasına dayanıyor!

Netice Merkezli Dış Politika

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun iyi niyetini, çalışkanlığını, entelektüel kavram zenginliğini takdir ediyorum. Çok geziyor, çok değişik unsurlarla irtibat halinde, politika jargonuna "komşularla sıfır sorun" ve "çok merkezli dış politika" gibi kavramlar yerleştirdi.

Ancak, bu çabalar benim "netice merkezli dış politika" anlayışıma katkıda bulunmuyor!
Açıkçası, Davutoğlu kâh ideolojik dış politika (ideallere/ prensiplere dayanan dış politika), kâh real dış politika (dünya gerçeklerine dayanan dış politika) peşinden koşarak çok uğraşıyor ama ben ülke yararına netice aldığı sonuçlan göremiyorum. Hiç görmüyorum diyemem, örneğin Suriye ile vizenin kalkmış olması netice veren hayırlı bir girişimdir ama omurgalı meselelerde hemen hiç netice alıcı adım anlamıyor.

Neden? Davutoğlu'nun ideolojik dış politika girişimleri ile reel dış politika girişimleri zaman zaman birbirinin önünü kesiyor da ondan!
Örneğin, Ermenistan ile sınırları açmak "komşularla sıfır sorun" yaşamaya yönelik bir ideolojik dış politika deneyimidir ama Azerbaycan'la ilişkiler, her ne kadar duygusal yönü de ağır bassa, Türkiye'nin enerji ihtiyaçlarına yönelik reel dış politikadır.

Daha önce de yazdım, siz hem (A), hem (B) komşunuz ile sıfır sorun denemesi yapabilirsiniz, hatta bir nebze de başarılı olabilirsiniz. Ancak, (A) ülkesi ile (B) ülkesi arasındaki sorunlar sizin denetiminiz dışındadır ve ister istemez bu sorunlar sizin (A) ve (B) ülkeleri ile doğrudan kuracağınız ilişkileri de etkiler. Dış politika çok değişkenli bir matrikstir.
Kaçamayacağınız çelişkiler eninde sonunda önünüze çıkar!

Örneğin, Ahmet Davutoğlu, Hürriyet Gazetesi'nde son dönemlerde önemli söyleşilere imza atan Cansu Çamlıbel'e yaptığı açıklamalarda Ermenistan'la imzalanan protokollerle ilgili olarak bu kadar tesadüfe inanmayacağını beyan ediyor ve şu noktaların altını çiziyor:

"1) İlk önce Ermenistan Anayasa Mahkemesi'nin, imzaladığımız protokollere kabul edemeyeceğimiz yorumlar getiren gerekçeli kararı geldi.
2) Ardından Aliyev ve Sarkisyan'ın Karabağ konusunda Soçi'de yaptığı son görüşmede Ermeni tarafı uzlaşmacı tutumundan geri adım attı.
3) Şimdi de ABD Kongresi'ne bu tasarı (sözde soykırım) sunuluyor. Neden şimdi gündeme geliyor? Neden kasım ayında karar alınmıyor mesela."

Bence; Bakan'ın yukarıdaki açıklamaları ideolojik dış politika ile reel dış politika arasında sıkışan ve eninde sonunda ona buna mavi boncuk dağıtarak durumu idare etme çabasına iteklenen Türk dış politikasının hal-i pür melalini gösteren en son örnektir.

Çelişkilerin tırmandığının göstergesidir.

1) Ermenistan Anayasa Mahkemesi protokolleri olduğu gibi kabul etmiştir. Hiçbir engel çıkarmamıştır. Sadece bazı atıflarda bulunuyor. Bu atıflar son imzaya engel değil.

2) Yukarı Karabağ meselesinde Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan sıkıntılar protokolleri zerre kadar ilgilendirmez, zira protokollerde Ermenistan'ın 3. ülkeler ile ilişkileri hakkında bir atıf yer almadığı gibi Ahmet Davutoğlu protokolleri dünyanın gözü önünde imzalarken içinde Yukarı Karabağ ile ilgili olarak da hiçbir şart olmadığını pekâlâ biliyordu. Protokoller imzalandıktan sonra Azerbaycan haklı olarak tepki verince, Yukarı Karabağ meselesini Türkiye ortaya "çevir kazı yanmasın" mantığı ile attı.

3) ABD Kongresi'ne "sözde soykırım tasarısı" her yıl bu mevsimde sunulur. Bunu Davutoğlu'nun bilmemesi imkânsızdır.

Ben de Davutoğlu'na "tesadüflere inanmamak" yerine "ona buna mavi boncuk dağıtma" siyasetinin eninde sonunda bir yerlere toslayacağını bilerek politika yapmasını tavsiye ederim.

Kaynakça
Kitap: Yeni Osmanlıcılık ve Kürt Açılımı
Yazar: Cüneyt Ülsever
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir