Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yeni Osmanlı Politikası

B.O.P.: Büyük Ortadoğu Projesi
Sahibi: A.B.D.
Başkanı ve Yöneticileri: A.B.D. Derin Devleti(Cermen ırkçılığını savunan İngiltere, Rothschild sülalesi ve ona bağlı olan sülaleler), George Bush, Barrack Obama, vs...
Eş Başkanları: T. Erdoğan, A. Gül, A.B. ülkeleri temsilcileri, A. Öcalan, Barzani, Talabani, Karayılan, Zana vs...
-Soğuk Savaş sürecinde A.B.D. ve İngiltere’nin amacı ta baştan beri tam bağımsızlığı savunan Lenin’in Sovyetler Birliği’ni yıkıp etkisiz hale getirmekti. Bunu aslında Stalin(gizli İngiliz ajanı) döneminde başarmıştı, ama Stalin sonrasında Lenin devrimlerinin kalıntıları birşekilde devam edebilmişti, ta ki Sovyetler Birliği yıkılana kadar.
-Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra(yani 1990’ların başından itibaren), Rusya artık A.B.D. için bir tehdit oluşturmuyordu. Rusya artık Çar Rusya’sı döneminde olduğu gibi A.B.D-İngiltere tarafından belirli bir oranda kontrol edilebilir hale getirilmişti.
-Günümüzde, Putin dönemindeki Rusya, her ne kadar önemli derecede A.B.D.’den bağımsız ve milli politikalar üretmeye çalışsa bile, eğer B.O.P. Rusya’nın milli çıkarlarına katkı sağlayacak bir duruma getirilirse, Rusya rahatlıkla B.O.P.’ne destek verecektir. Yani Rusya gerektiğinde daima A.B.D. ile işbirliği yapabilecek bir kişiliğe sahiptir. Aynı durum, Çin içinde geçerlidir. Bunun kanıtı da Libya işgalinde, Rusya ve Çin’in bu işgale karşı çıkmamalarıdır.
-Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı Orta-Doğu ve Orta-Asya bölgelerinde A.B.D.’nin ekonomik çıkarlarını alt-üst eden güçleri yoketmektir. Şimdi, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, A.B.D.’nin Ortadoğu’daki gücünü tehdit eden en büyük güç kimdir? Rusya değildir, Çin değildir, ama Türk Silahlı Kuvvetleri(Atatürk Türkiye’sini savunan hakim güç)’dir. Ergenekon Projesi’nin amacı da zaten Amerika’yı Ortadoğu’dan ihraç etme gücüne sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırarak etkisiz hale getirmektir.
-Yani B.O.P.’nin asıl amacı Atatürk Türkiye’sinin tam bağımsızlığını tamamı ile ortadan kaldırmaktır(Sovyet Rusya’sını ortadan kaldırdıkları gibi). Eğer Türkiye yokolursa, bundan Amerika’da, Rusya’da, Çin’de faydalı çıkabilecektir.
-Olası bir III. Dünya Savaşında, eğer Türkiye bölünürse(ALLAH Korusun), aynen I. Dünya Savaşında olduğu gibi Türkiye emperyalist devletler tarafından paylaşılacaktır. Mesela, Türkiye’nin Doğu’su Büyük İsrail’in kurulması için kullanılacaktır, ve Kuzey’ide(Karadeniz Bölgesinden Ermenistan’a kadar uzanan bölge) Rusya’ya verilebilecektir.
-Suriye olayının perde arkasında da bu amaç yatmaktadır. Burada asıl hedef Suriye değildir, Suriye bu olayda bir figürandır. Asıl hedef Türkiye’nin bölünmesidir. Bölünme Anayasası(Atatürk’ün Temel Anayasa Maddelerini yıkarak Türk Milletini ve Türkiye’yi bölme projesi) konusunda, AKP, Tesevci’ler, Fethullahçı’lar ve PKK’lılar sizce neden bu kadar acele etmektedirler?
-Bugün A.B.D. ve NATO’nun arkasında olduğunu zannederek dayılanan BOP Eşbaşkanı T. Erdoğan’ın, Suriye’ye karşı savaş ilan ettiği anda, A.B.D.-Rusya-Çin İttifakı, Türkiye’ye karşı oluşturulacaktır. Ve Billeşmiş Milletler aracılığı ile Türkiye’yi işgal etme kararı alacaklardır.
-B.O.P.’un yokolmasını sağlayacak çözümler:
*Zindanlar’da tutsak edilen TSK’nın Kahramanları serbest bırakılıp, TSK’nın tekrardan AKP dönemi öncesindeki kuvvete sahip olmasını sağlamalıyız.
*Bunu başarabilmek için bir Milli Hükümet’e ihtiyacımız var. Yani AKP’den kurtulmalıyız.
*Milli Hükümet’e sahip olduktan sonra, önce Türk Silahlı Kuvvetlerini baştan aşağa yeniden yapılandırmalıyız ve sonrasında kanımızı emen A.B.D.’ye rest çekip, NATO’dan çıkmalıyız.
*NATO’dan çıktıktan sonra, Kuzey Irak ve Ermenistan’ı, tamamı ile yasal haklarımıza dayanaraktan işgal etmeliyiz.
*İşte bu kadar, bütün bunlar yapılsın, Ortadoğu’da ne BOP kalır nede ABD kalır ve sonuçta Müslümanlar’a karşı yapılan soykırımların sonu gelmiş olur!!!

Yeni Osmanlı Politikası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2011, 05:19

Yeni Osmanlı Politikası

Yeni Osmanlı Politikası: ABD'nin Ortadoğu Temsilciliği


Türkiye'nin son dış politika atakları gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında şüpheler doğurdu. "Acaba Türkiye rotasını Batı'dan Doğu'ya mı kırıyor?"

Bu soru bugünlerde Türkiye ile ilgilenen tüm mahfillerde soruluyor. Türkiye'nin Batı'dan koptuğunu düşünenlerin sayısı özellikle Batı'da her geçen gün artıyor.

"Komşularla sıfır sorun" politikasının herkese mavi boncuk dağıtmak anlamına geldiği için pratikte toslamaya mahkûm, dolayısıyla imkânsız olduğunu; "çok merkezli" veya "oynak zeminli" politikanın ise eninde sonunda başıbozukluk anlamına geleceğini defalarca ifade ettim.

Dış politikanın çeşitli sularda gezinmesinin doğru olduğunu ancak deniz üzerinde bir kayık misali bir ucundan muhakkak bir merkeze çıpalanması gerektiğini ısrarla savundum. Zaman zaman dış politikanın çıpasız kaldığı ve engin sularda sürüklenmeye başladığı zehabına kapıldım.

Ancak, artık bir çıpanın var olduğu, hatta dış politikanın Ahmet Davutoğlu'nun eleştirdiği "tek merkezli politika"ya doğru hızla sürüklendiği fikri aklıma iyice yerleşmeye başladı. Muhakkak ki, Türkiye bazı alanlarda göreceli bağımsız politika üretmeye devam edecek. Bunun en bariz örneği Afrika politikaları olarak görülebilir.

Ancak, kanımca Obama'nın ABD Başkanı, Ahmet Davutoğlu'nun Türkiye'nin Dışişleri Bakanı olmasının ardından "Türkiye-ABD ilişkileri" yeni bir eksene oturmaya başladı. Türkiye, Obama'nın diğer ülkelere nefes alanı veren, onlardan aktif katkı bekleyen "çok merkezli politika" anlayışı çerçevesinde ABD'nin "Ortadoğu temsilcisi" olma rolüne soyunuyor. "Ortadoğu" derken kastettiğim tüm bölge değil; özellikle ABD'nin sorunlu olduğu İran, Suriye, Irak gibi ülkeler, Hamas, Hizbullah gibi örgütlerdir.

Türkiye'nin Ortadoğu'da "temsilcilik" görevi Suudi Arabistan, Mısır, Körfez ülkeleri gibi ABD'nin sorunsuz veya az sorunlu olduğu ülkeleri kapsamıyor. Bunlar zaten Türkiye'nin temsilciliğini istemiyorlar, ABD de bu ülkelerle doğrudan ilişkiyi sürdürmeyi tercih ediyor. Türkiye, ABD'nin Ortadoğu'da "sorunlu" olduğu ülkeler ile ABD arasında arabuluculuk görevine soyunuyor!

Batı açısından muhataralı ülkeler ile yakınlaşma ise Avrupa'da, hatta ABD'de bazı ortamlarda şaşkınlık yaratıyor ama ben ABD yönetiminin bu yakınlaşmadan fazla rahatsız olduğunu sanmadığım gibi memnun olduğunu da düşünüyorum.
ABD açısından rahatsızlık duyulan ayrıntı önemle Başbakan'ın bu yakınlaşma uğruna İsrail'i orantısız dışlaması, İran'a orantısız yakınlaşmadır. Başbakan'ın ideolojik kökenli duygusal tepkilerini aynı ideolojik platformu paylaşsa da Cumhurbaşkanı dengelemeye çalışıyor.

ABD Türkiye'nin:

1) Kuzey Irak'ta aktif rol alıp alamayacağını,

2) İran'ı ABD'nin istediği gibi "ehlileştirip ehlileştiremeyeceğini",

3) Suriye'yi ABD'ye kazandırıp kazandıramayacağını,

4) Hamas ve Hizbullah'ı İran'ın etkisinden kurtarıp Arafat döneminde gelişen "FKÖ modeline" dönüştürüp dönüştüremeyeceğini sınamak istiyor.

Bütün bu edimleri İsrail'i kaybetmeden, bu ülkeyi Ortadoğu'da iyice yalnız bırakmadan başarırsa Türkiye başarılı sayılacak, aksi halde Bush dönemine geri döneceğiz. Türkiye'nin "Yeni Osmanlı politikası" bal gibi "tek merkezli politika" dır!

Osmanlı'yı Yıkan Kavram: 'Osmanlı Milletler Topluluğu'

Wikileaks'ten bizlere yansıyan ABD'li diplomatların Ahmet Davutoğlu algılamasını Davutoğlu'nun kendisi de bizzat teyit etmiş:

Amerikan Washington Post Gazetesi yazarı Jackson Diehl, Washington'da görüştüğü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun kendisine Türkiye'nin eski Osmanlı ülkeleri üzerinde liderliğini yeniden kurma hayalinden bahsettiğini yazdı. Diehl, Wikileaks belgelerinde 'son derece tehlikeli' ve 'neo-Osmanlı İslamcı fantezilerde kaybolmuş' denilen Davutoğlu'nun kendisine, "İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlar'da, Ortadoğu ve Orta Asya'da yeniden liderlik kurmasın?" dediğini (de) yazdı.

Washington Post yazarı şöyle devam etti:

"Aslında, Arap sokaklarının muhtemel lideri olarak Erdoğan Hizbullah lideri Hasan Nasrallah gibi rakiplerinden daha çekici görünüyor."

Kendisini zerre kadar tanıdı isem Ahmet Davutoğlu bu sözleri yalanlayacaktır. Ancak, Ahmet Davutoğlu'nun hayalperest/ideolojik dış politika anlayışının Osmanlı Devletler Topluluğu (deyim Hasan Celal Güzel'e aitmiş) özlemi üzerine kurulu neo-Osmanlı anlayışı olduğunu bütün dünya biliyor..

Davutoğlu ile anlaşamadığım noktalardan birisi onun hayal dünyasında ekonominin dış politikadaki ağırlığına pek yer vermemesi veya küçümsemesidir. "İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde" bugün hâlâ var ise İngiltere'nin emperyal anlayışının başından beri iktisadi rasyonel üzerine kurulu olmasıdır.

İngiltere uzak denizlerde fetihlerini yaparken artı-ürünü toplama değil, yoğaltma/çoğaltma saiki ile hareket ediyordu. Klasik dönemde hammadde zengini ülkeler fethedilirken tabii ki sömürü esastı.

Ancak, "eski sömürgeler" de bu sömürüden iktisadi menfaat sağlıyorlardı. Güneşin hiç batmadığı Büyük Britanya şemsiyesi altında eski sömürgeler bugün hâlâ kendi gönülleri ile yer alıyorlarsa, bunun nedeni bugün de bu bağlılığın kendilerine iktisadi menfaat sağlıyor olmasıdır.

Tersine, Osmanlı fethettiği ülkelerde artı ürünü yeniden üretme değil toplama sevdası içinde hareket etmiştir. Basit Türkçe ile ifade edersek; Osmanlı kendine bağladığı ülkelerden ayni vergi (asker, hayvan, silah, gıda vb.) toplama derdine düşmüştür. Osmanlı sömürge ülkeler ile üretime dayanan hiçbir iktisadi ilişki kurmadığı gibi sömürgeleri iktisadi faaliyetlerinde serbest bırakmış, sadece artı üründen pay almıştır.

Ne zaman ki Batı'da milliyetçilik yükselmeye başlamış, iktisadi milli sınırlar doğal olarak çizilmeye başlamış, sömürge ülkeler emperyal ülkeye (Osmanlı) hiçbir ihtiyaç duymadıklarını, tersine kendi faaliyetleri ile yaptıkları üretime Osmanlı'nın sadece el koyduğunu fark etmişlerdir.

Milliyetçi akımlar esasında sömürgelerin kendi milli pazarlarını Osmanlı'dan kurtarma gayretidir.
Sanayi devrimi sonrası Osmanlı'nın sömürge ülkeler ile hiçbir ortak iktisadi çıkar kapısı aç(a)madığı tamamen ortaya çıkınca "Sömürgelerimiz bizi ne de çok severdi!" şiarı Osmanlı dedelerin Türk torunlarına uykudan önce anlattıkları masallara dönüşmüştür.

Eskiden olmadığı gibi bugün de Osmanlı'nın eski sömürgelerinin "Neo-Osmanlı ile milletler topluğu olsak da geçinsek gitsek!" diye bir dertleri yoktur. Bu hayal, bizim açımızdan ne kadar çekici gözükse de, sadece Ahmet Davutoğlu'nun gündüz düşleri arasına girer.

Ne Azerbaycan'ın, ne Suudilerin, ne Kafkas ülkelerinin dünyaya petrol satmak için Osmanlı Milletler Topluluğu'nun parçası olmaya ihtiyacı vardır. Balkan ülkeleri de olsa olsa AB ile üyelik hayal etmektedirler. Gözleri ve yürekleri Batı'dadır.
Dünya üretiminde, ihracatında, ithalatında, enerji tüketiminde payı % 0.5'lerle ifade edilen Türkiye'de belki her şey parayladır ama hayal kurmak bedavadır. Yeter ki kurulan hayaller ülkeye zarar vermesin!

Konuyu biraz daha somutlaştırırsak eğer:

1) Balkanları, Ortadoğu'yu, Orta Asya'yı bir araya getirecek Türkiye 30 yıldır kendi topraklan içindeki Kürtlerle bile hali-hamur olamıyor. Neden? Oysa, neo-Osmanlıcı AKP Hükümeti 8 yıldır iktidarda!

2) İran ile 5 Güvenlik Konseyi daimi üyesi ve Almanya'dan oluşan P5+1 adlı grup arasındaki nükleer görüşmeler bir yıllık aradan sonra Cenevre'de yeniden başladı. Türkiye İran ile Batı arasında arabuluculuk yapmak için büyük gayret sarf ediyor. Bu toplantının da Türkiye'de yapılması için boşuna çırpındı durdu. Bu konuda Türkiye'ye destek çıkan bir tek Balkan,
Ortadoğu, Orta Asya ülkesi duydunuz mu?

3) Başbakan Erdoğan Lübnan'da ödül alırken aynen "AB Schengen diyor, biz neden kendi aramızda bunu kurmuyoruz? Nedir bu korku? Nedir bu çekince? Bunu anlamak mümkün değil" dedi. Konu yandaş basında alkışlarla karşılandı. Ancak...
Schengen vatandaşlık kayıtlarını ortaklaştıran, buna göre de sadece vizeyi değil, sınırlar geçilirken pasaport kontrolünü de kaldıran bir paylaşım sisteminin adı. AB Schengen Bölgesi ülkeleri arasında seyahat ederken pasaporta ihtiyaç duymadan sanki İstanbul'dan Ankara'ya uçarmış gibi ülke değiştiriyorsunuz.

AB Schengen Bölgesi üyesi olmayan Türkiye'nin bir vatandaşı da ilk AB Schengen ülkesine girerken Schengen vizesini gösteriyor. Bundan sonra bir AB Schengen ülkesinden diğerine uçarken vizesini, daha doğrusu pasaportunu bir daha kimseye göstermiyor. Zira, nasıl bir ülke için vize bir kere girişte gösteriliyorsa, Schengen Vizesi de AB Schengen Bölgesi'nde bir kez ibraz ediliyor.

Türkiye Arap ülkeleri ile "korkmadan", "çekinmeden" Ortadoğu Schengen'i kurabilir ama bir şartla:

AB Schengen talebinden vazgeçerek!

Kimse Başbakan'ı aldatmasın. İki Schengen bir arada ancak sucuklu-peynirli Yengen olur! İki Schengen'li olmak demek, örneğin Beyrutlu Arap'ın cebine pasaport koymadan önce Ortadoğu Schengen Bölgesi'nde Beyrut'tan İstanbul'a, sonra da aynı anda AB Schengen Bölgesi üyesi olan İstanbul'dan Paris'e yine pasaportsuz uçması demek. İktisadi faaliyet açısında Schengen emeğin serbest dolaşımını sağlayan AB ruhunun bir parçası. Adama yedirmezler!
Osmanlı Milletler Topluluğu (neo-Osmanlı)!

Genç adama kız istemeye gitmişler. Kız tarafı sormuş: "Oğlumuz ne iş yapar?" Oğlan tarafı cevap vermiş: "Şimdilik bir işi yoktur ama görülmüş rüyalarımız, bakılmış fallarımız vardır."

Hayalle Gerçek Arasında: Dış politika

Komşumuz Yunanistan'ın sınırımıza duvar ördüğü haberi bana nedense anında Ahmet Davutoğlu'nun "komşularla sıfır sorun" hedefini hatırlattı. Duvar galiba hayal ile gerçek arasındaki arafı çok güzel sembolleştiriyor.

Geniş tarih bilgisine, bir romancıyı kıskandıracak hayal zenginliğine hayran olduğum Ahmet Davutoğlu ile aramızdaki anlaşmazlık, bakan olduğu günden beri onun "çok merkezli dış politika" iddiasına karşı benim ortaya attığım "netice odaklı dış politika" kavramları ile ifade ediliyor.

Benim aldığım eğitim bana elde edilen somut neticeleri önemsemeyi öğrettiği için ben Davutoğlu'ndan bugüne dek elde ettiği başarılı neticeleri (gerçek) sıralamasını bekliyorum. O ısrarla genel hedeflerden (hayal) bahsediyor. Hatta bazen onun da zihninin gerçek ile hayali karıştırdığı duygusuna kapılıyorum.

Örneğin, Davutoğlu WikiLeaks belgelerinin yayınlanmasının ardından ABD Dış İşleri Bakanı Clinton'un kendisinden özür dilediğini söyledi. "Özür dilemedi, üzüntülerini bildirdi" diye ısrar edenlere de "Ben Dışişleri Bakanıyım" diye bir cevap verdi. Sonunda ABD Dışişleri Sözcüsü "özür dilenmediğini, üzüntü bildirildiğini" bir kez daha açıkladı. Davutoğlu'nun, gafları nedeniyle adlarına özür dilendiğini iddia ettiği eski Ankara Büyükelçilerini ise öve öve bitiremedi!
Hayal ile gerçek arasındaki bir gezinti de "Yeni Osmancılık" sözü etrafında yaşanıyor.

Mehmet Ali Birand'ın bildirdiğine göre Ahmet Davutoğlu ile arasında şöyle bir konuşma geçiyor:

"Bunun (Dış Politikada 4. Restorasyon dönemi) Yeni Osmanlıcılık olmadığının altını ısrarla çizdi. Doğrusu, bakanın bu konudaki duyarlılığını ve Yeni Osmanlıcılık nitelemelerine karşı böylesine direnç göstermesini anlayamamıştım. 'Neden bu kadar tepkilisiniz?' diye sordum. 'Bu söylentileri yayarak, Ortadoğu ve Balkanlarda yakınlaşmaya çalıştığımız, oysa Osmanlı döneminden acı anıları olan ülkeleri, bakın Osmanlılılar geri dönüyor diyerek korkutuyorlar. Ben bunun için tepki gösteriyorum' yanıtını verdi."

Halbuki Jackson Diehl'in Ahmet Davutoğlu ile yaptığı söyleşiye dayanarak yazdığına göre Ahmet Davutoğlu diyor ki:

"Tıpkı Britanya'nın eski kolonileri ile yaptığı gibi Türkiye de bir milletler birliğine dönüşebilir." ("Turkey could become a union of nations just like Britain's union with its former colonies.")

Ayrıca Diehl şöyle yazıyor:

"Bana hatırlattı ki Britanya eski kolonileri ile bir ortak refah bölgesine sahip. Neden Türkiye liderliğini Balkanlardaki eski Osmanlı topraklarında, Ortadoğu'da ve Orta Asya'da yeniden inşa etmesin?"

("Britain has a commonvvealth' with its former colonies, he reminded me. Why shouldn't Turkey rebuild its leadership in former Ottoman lands in the Balkans, Middle East and Central Asia?")

Allah aşkına; bu hayal Türkiye'nin liderliğine dayanan ve Osmanlı'nın eski kolonileri üzerinde inşa edilecek bir milletler topluluğu (Yeni Osmanlı) özlemi değil de nedir?

Denilebilir ki, Jackson Diehl Davutoğlu'nun sözlerini yanlış anladı, hatta yalan söyledi. O zaman neden Davutoğlu 5 Aralık ile 28 Aralık arasında Washington Post gibi etkin bir gazetede yayınlanan söyleşiyi bizzat gazeteye tepki vererek tekzip etmedi?

Hayal ile Gerçek Arasında: 'Biz Bize Yeteriz!'

Başbakan Erdoğan 9-12 Ocak 2011 tarihlerinde Kuveyt'e ve Katar'a gitti ve orada Araplara seslenirken:

"Biz bize yeteriz!" dedi.

Ekledi:

"Engeller kalkarsa 57 İslam ülkesi, üretimiyle, teknolojisi ve beyin gücüyle kendi kendine yetecek konuma gelir".
Kuveyt ve Katar gibi petrol zengini ülkelere işadamları ile gitmek ve bu ülkelerde yapılacak yatırımlardan pay kapmaya çalışmak çok doğru bir girişim. Hele hele, Katar'ın 2022 yılında ev sahipliği yapacağı dünya futbol şampiyonası için yapacağı yatırımlardan yararlanmak "müdebbir bir hükümet" için kaçırılmaz fırsat.
Ancak...

Başbakan'ın yukarıda alıntı yaptığım sözleri bence "hayal ile gerçek arasında sıkışan dış politika" savıma çok güzel bir örnek. Başbakan bu sözleri ile hem ev sahiplerinin ruhunu okşuyor, hem içerideki muhafazakâr oylara göz kırpıyor. Ancak kafaları da oldukça karıştırıyor.

Benim aklıma bazı sorular takıldı:

1) Araplarla Türkleri "biz" potasında değerlendiren Başbakan uluslararası bir platformda neden referansım "din" (İslam) olarak belirliyor?

2) Araplarla Türkleri "biz" yapan din ve coğrafya dışında başka ortak öğeler nelerdir?

3) 57 İslam ülkesi "kanka" mıdır? Kuveyt, Irak hakkında, Mısır ve Suudi Arabistan, İran hakkında, Hizbullah Suudi Arabistan hakkında, Şiiler, Sünniler hakkında, Iraklı Sünniler, Iraklı Kürtler hakkında, Türkiyeli Türkler, Türkiyeli Kürtler hakkında ne düşünürler, birbirlerinin taleplerine nasıl bakarlar?

4) Araştırma-geliştirme hem Türklerin, hem Arapların çok gurur duyacakları bir konu değil. Bilimi hayata taşımadan nasıl birbirimize yeteceğiz?

5) Ortadoğu'da dünyada bilinen enerji stokunun % 64'ü yatıyor. Ama, Araplar kendi ürettikleri enerjinin yılda sadece % 4'ünü kullanıyor. Bu demektir ki, Araplarda "sanayi" yok. Sınai ürünlerin ithalatını nereden yapacağız?

6) Vizeyi kaldırmak "serbest dolaşım bölgesi" kurmak değildir. Schengen'den üretilen Şamgen'i vizeyi kaldırmakla bir tutamayız. Başbakan Arap ülkeleri ile gerçekten Şamgen kurmak istiyorsa Schengen'den vazgeçmek zorundadır. Başbakan'ın böyle bir niyeti var mı?

7) Ortadoğu ile dış ticaretin artması olumlu bir gösterge. Buna Araplara gösterilen özel ilgi ve sağlanan kolaylıkların yardımcı olduğu da aşikâr. Ancak, ABD ve AB'nin büyüme rakamlarının eksiye (-) döndüğü, buna mukabil Ortadoğu'da yine de artı (+) büyüme yaşandığı bir dönemde şans da yanımızda değil mi?

Başbakan da "biz bize yetmeyeceğimizi" biliyor. Gönül okşuyor. Ama, Ahmet Davutoğlu'nun pek özendiği Yeni Osmanlı kavramını da çok çekici bulduğu aşikâr.

Benim derdim Başbakan'ın bu şekilde yaptığı konuşmaların muhafazakâr seçmende yaratacağı beklentiler ve zaten içeride ve yurtdışında tartışılmakta olan "eksen kayması" tartışmalarına yapacağı katkıdır.

Dış Politikada Fayda/Maliyet Analizi

Ahmet Davutoğlu ısrarla komşularla sıfır sorunu hedefleyen "çok merkezli dış politika" izlediklerini söylüyor. Ben de ısrarla "netice odaklı dış politika" kavramı ile ifade ettiğim ve dış politika sonuçlarını somut ve gerçekçi fayda/maliyet analizleri ile irdeleyen bir takip yapmaya çalışıyorum.

Gönüllerinde yatan aslan, tıpkı Britanya'nın eski kolonileri ile yaptığı gibi, Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Orta Asya'da Türkiye önderliğinde bir milletler birliği yaratmaktır: Yeni Osmanlı!

Fayda/maliyet analizinin fayda (+) hanesinde:

1) Bölgede bazı ülkeler ile kaldırılan vize işlemleri vardır. Vizenin kalkması muhakkak ki komşularla ticari faaliyetlere olumlu katkıda bulunacaktır.

2) Ortadoğu dışında Afrika Kıtası'na yapılan hamlelerin de ileride ekonomimize katkıda bulunması beklenebilir.

Maliyet (-) hanesine bakınca ise şunlar gözüküyor:

1) Türkiye 2009'da Obama'nın soykırımı tanıma sözüne set çekmek için Ermenistan'la iki protokol imzaladı. Azerbaycan küstü. Başbakan apar topar Azerbaycan'a gitti. Gönül aldı. Baktı ki muhalefet de Ermenistan ile imzalanan protokollere şiddetli itiraz ediyor, protokoller o gün bugün sumen altı edildi.

2) Türkiye Suriye-İsrail arasında arabulucu olmaya soyundu. İsrail ile arası o kadar bozuldu ki artık Suriye-İsrail olası yakınlaşma girişimlerinde adımız bile geçmiyor.

3) Türkiye ABD (Batı) ile İran arasında da arabulucu olmaya kalktı. BMGK İran'a ambargo uygulamaya hazırlanırken Brezilya ile birlikte İran'ın tam istediği şekilde Tahran Deklarasyonu imzalandı. Deklarasyon Batı'da herhangi bir olumlu yaklaşım görmedi. Ardından BM Güvenlik Konseyi'nde ambargoya ret oyu verince Türkiye ABD Kongresi önünde müttefikliğinden şüphe edilen ülke durumunda düştü. Brezilya arada çark etti ama Türkiye idealist politika uğruna Batı'da "eksen değiştiriyor" şüphesine güçlü bir kanıt vermiş oldu. O gün bugün ABD ile ilişkiler limoni.

4) Türkiye Lübnan'da iç kargaşa çıkınca yine çok aktif tavır aldı. Davutoğlu Hizbullah lideri ile gizli bir yerde görüştü. Hizbullah o görüşmenin resimlerini dünyaya servis edince dünyada meşruiyet kazandı ama Davutoğlu'nun resimdeki "ilişik konumu" da ciddi sorgulandı. Hizbullah yine de bildiğini okudu.

Ben yukarıda sadece birkaç örnek verdim.

İşte sonuçlar:


1) Türkiye önderliğinde bir milletler birliği yaratmayı hedefleyen hükümetin bölgedeki tüm girişimlerinin sonucu sıfıra sıfır elde var sıfırdır.

2) Üstelik, İsrail'e kafa tutan Türkiye'nin Arap sokaklarında kazandığı şan/şöhret Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkeleri rahatsız etmektedir.

3) Sünni ülkeler Şii İran'ın Türkiye sayesinde kazandığı bölgedeki ivmeden ise ziyadesi ile tedirgindirler. Bu ülkeler İran karşısında İsrail'i bile müttefik görmektedirler.

4) Suriye yönetimi Türkiye'nin "Yeni Osmanlı" hevesini açıkça sorgulamıştır.

Peki bu girişimlerden kazananlar var mı? Elbette var!

1) Batı ve ABD doğrudan görüşmek istemedikleri İran, Hizbullah, Hamas ile Türkiye üzerinden görüşüyorlar.
2) Hizbullah ve Hamas bildiğini okumaktan zerre kadar vazgeçmeden Türkiye üzerinden Batı'da meşruiyet kazanıyor.
3) Türkiye vasıtası ile Batı'yı oyalayan İran nükleer silah üretmek için devamlı zaman kazanıyor.
4) Sıkışık Suriye İran ile ABD arasında daha rahat hareket ediyor.

İç ve Dış Politika Aynı Kaynaktan Besleniyor

İç ve dış politika arasındaki bağlantıyı gelince... Ancak öncelikle belirteyim:


1) Türkiye'nin dış politikası evrensel seviyedeidealist değildir. Örneğin evrensel insan haklan veya demokrasinin evrensel değerleri konularında Türk dış politikası katiyen idealist değildir. Sudan, Çin, İran'da olan bitenler, Hizbullah veya Hamas'ın "savaş yöntemleri"nde başvurduğu terör konularında Türkiye'nin tepki vermeye hiç niyeti yoktur. Bu konularda çıkarlarına uygun bir şekilde gerçekçi davranmaktadır.

2) Son dönemde iç ve dış politika büyük çapta üst üste binmektedir ama bu yaklaşım salt iç popülizm uğruna dış politikayı düzenlemek anlamını taşımaz.

İç ve dış politika iç içe geçmiştir, zira her ikisi de bu dönemde yol göstericilik açısından aynı kaynaktan beslenmektedir:

İslami zihin haritası!

Dünyanın önemli bir bölgesine yüzyıllardır i) Batılı(cı) çığır haritası ve ii) İslami(cı) çığır haritası damgasını vurmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti, önemle Cumhuriyet'ten sonra yaptığı seçimle Batılı haritayı seçmiştir ama 6 yüzyılın inkâr edilemez etkisi ile bu ülke alt yapıda İslami harita ile yoğrulmuştur. AKP Hükümeti'nin içeride ve dışarıda yürüttüğü politikalar 80 küsur yıllık Batılı haritayı tamamen reddetmeden 6 yüzyıllık İslami haritayı ön plana çıkarma çabasına yöneliktir.

Bu karışım içinde AKP hükümeti:

1) Muhafazakârların (Müslümanların) Türkiye'de ve dünyada inkâr edilen haklarına sahip çıkmaya çalışan bir görüntü vermek istemektedir: Ezilmiş Müslümanlar!

2) Müslümanların dünyada çok daha ağırlıklı temsil edileceği bir ideal/hülya/özlem içeride ve dışarıda devamlı pompalanmaktadır: Yeşil Elma!

3) Özlenen dünyada Müslüman-Türklerin görevi / yetkileri vurgulanmaktadır: Yeni Osmanlıcılık!

Topluma/dünyaya pompalanan bu hedefler şu iki atılımla da oldukça başarılı bir görüntü vermektedir:

1) İçeride AKP hükümeti sağlık/konut/ulaşım/eğitim alanında "ezik" muhafazakârlara (garip-gurebaya) çok önemli maddi katkıda (gelir aktarımında) bulunmaktadır. AKP'yi iktidarda tutan tek değil ama en önemli öğe budur.

2) Müslüman dünyada çizdiğini iddia ettiği liderlik hedefi ile Batı'yı ateşten çıplak eli ile alamadığı kestaneleri (İran, Suriye, Hizbullah, Hamas) Türkiye kendi eli ile alarak rahatlatmaktadır. Mesaj taşıyıcılık görevi yapmaktadır.
Çok merkezli yeni dünyada reel/pragmatist (gerçekçi) dış politika terk edilirken esasında Batılı zihin haritasının yol göstericiliği terk edilmektedir!

Batı sosu ile yoğrulmuş İslami zihin haritası artık dış politikada yol göstericidir!

Proaktif Davutoğlu Nerede?


Tunus birbirine girdi, Mısır cayır cayır yanıyor, Lübnan'ın, Suudi Arabistan'ın eli yüreğinde, Suriye, Ürdün, Yemen hop oturup hop kalkıyor, Davutoğlu'nda tıs yok! Dışişleri Bakanı'nın hiperaktif olduğu kesin ama proaktif35 olduğuna

bin şahit ister. Bakan "hiper'liği "pro"luk ile karıştırınca Başbakan da "Mısır açılımı"nda postaktif (sonradan harekete geçen) duruma düştü.

Mısır'da Mübarek'in gidici olduğuna Süleyman Demirel'in Fırat'taki sağır çobanı bile kanaat getirdikten sonra Başbakan Mübarek'e "Git!" dedi. "Goodmorning after breakfast!" (Ünlü İngiliz sözü, kahvaltıdan sonra günaydın denmez anlamında kullanılıyor.)

Bu gelişmelerden daha iki ay önce:

"Neden Türkiye liderliğini Balkanlar'daki eski Osmanlı topraklarında, Ortadoğu'da ve Orta Asya'da yeniden inşa etmesin?"36 diye soran Ahmet Davutoğlu "idealler" ile "gerçek" birbirine girince suspus kaldı. Çünkü, bu durumda Kitab-ı Mukaddes'in (Stratejik Derinlik) söyleyecek bir sözü galiba yok.

Okyanus ötesinden ABD konuştu, kıta ötesinden İngiltere konuştu, dibinden İsrail konuştu. Türkiye iki arada bir derede sıkıştı kaldı. Türkiye konuşamadı, zira elinde bu ülkelerde ne olduğuna dair analiz/istihbarat yok. Üstelik, kaos düzlüğe çıkana dek konuşmak tehlikelidir. Altı sakal, üstü bıyık!

Davutoğlu'ndan rica ediyorum. Lütfen, bir süre retorikten vazgeçsin. Gazeteciler önünde "proaktif", "ön almak", "oyun kuruculuk" gibi sözleri bir süre telaffuz etmesin.

Ben aklımın ermediği bir hususu akademik uzmanlığına büyük saygı duyduğum Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'na soracağım. Kuzey Afrika ve Ortadoğu'nun birbiri ardına yanmaya başlamasına "domino etkisi" diyoruz. Büyük sıkıntıları olan milletler adeta birbirinden örnek alarak otokrat liderlere başkaldırıyorlar. Dış Politika doktrini "domino etkisi"ni ciddiye alır mı? Toplumlar birbirlerine bakıp, "bir gecede" kendiliğinden harekete geçerler mi? Kitleler aynı anda, üstelik değişik ülkelerde; arkalarında bir "planlayıcı" olmadan başkaldırırlar mı? Öfke ne zaman ve hangi koşullarda toplumsal isyana dönüşür?
Yoksa arkada bir "oyun kurucu" var mıdır?

Komplo teorilerinde hemen akla ABD veya İngiltere, Almanya, Fransa gelir ama bu kez böyle bir oyun kurucu muhteşem bir satranççı olan İran olabilir mi?

Şu anda "İslam" siyasi olarak kalkışmalarda arka planda duruyor ama esas itici "ideoloji" siyasi İslam (Müslüman Kardeşler ve türleri) olabilir mi?

Ben samimi olarak bu soruların cevabını bilmiyorum. Onun için bir uzmana danışmak istiyorum. Sorularımı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'na değil, akademisyen Ahmet Davutoğlu'na soruyorum.

Kaynakça
Kitap: Yeni Osmanlıcılık ve Kürt Açılımı
Yazar: Cüneyt Ülsever
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir