Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Baskında Akla Gelen Anayasa

Burada Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi'nin Nasıl Siyasallaştırıldığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Baskında Akla Gelen Anayasa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Eki 2011, 00:41

BASKINDA AKLA GELEN ANAYASA

Adaletin Kapıda Kaldığı Adliye


2010 yılına yargı tartışmaları ve anayasa değişiklikleriyle girildi.

16 Şubat sabahı televizyonların verdiği bir "son dakika" haberi Türkiye'nin aylarca tartışacağı, hepsinden de önemlisi Türkiye'yi yeni bir dönüm noktasına taşıyacak bir haber olacaktı:

"Erzincan Adliyesi basıldı. Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner gözaltında!"

Günün erken saatlerinde üç Cumhuriyet savcısı ile birlikte Erzurum'dan Erzincan'a gelen Özel Yetkili Savcı Osman Sanal, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinden aldığı arama kararını Erzincan Adliye Sarayı'nın dördüncü katındaki makamında oturan Başsavcı İlhan Cihaner'e verdi. Cihaner, kendisinin birinci sınıf bir yargıç olduğunu, dolayısıyla ancak Yargıtay tarafından yargılanabileceğim, yapılan aramanın hukuka uygun olmadığını söyledi. Ama gelenlerin bu sözlere kulak asmaya pek niyeti yoktu.

Gözaltına alman Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, Erzurum'a götürüldü. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir adliye "basılarak", Cumhuriyet başsavcısının makamında gözaltına alınmasına tanıklık eden Türkiye'nin başkentinde, bu görüntü ve haber sarsıntıya neden oldu.

Başsavcının makamının basıldığını Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun kimi üyeleri televizyonlardan, kimileri ise kendilerine gelen yargıç telefonlarından öğrendi.

Olayın öğrenilmesinin hemen ardından Kurul'un tüm üyeleri Kurul toplantı salonunda bir araya geldiler.

'Arama Var, Görüşemezsin'

Kurul üyelerinin yaptığı değerlendirme sonucunda, Erzincan'ın aranması benimsenir. HSYK sekreterliği Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı makamını arar, ama telefonu açan çıkmaz. Bunun üzerine İlhan Cihaner'in cep telefonunun aranması talimatı verilir. Telefonu, ismini vermeyen bir kişi açar. Sekreter, "Hâkimler ve Savalar Yüksek Kurulundan arıyorum. Sayın başkanvekilimiz, sayın başsavcı ile görüşecekler," der. Polis olduğu anlaşılan kişi, "Şu anda meşgul, gö-rüşemezsiniz, " der ve telefonu kapatır.

Bunun üzerine başsavcılık lojmanına telefon edilir. O saatlerde, başsavcılık lojmanı, yaklaşık on polis tarafından didik didik aranmaktadır. Telefonu İlhan Cihaner'in eşi Muhteber Cihaner açar.

HSYK Başkanvekili Kadir Özbek de Cihaner'in eşi arasında şu görüşme gerçekleşir:

Özbek: Orada ne oluyor?

Cihaner'in eşi: Savcı bey ve polisler var. Arama yapılıyor.

Özbek: Savcı beyi verir misiniz telefona...

Telefonu savcı alır ancak ses duyulmaz. Özbek kendisini tanıttıktan sonra savcının adını sorar. Ama yine ses anlaşılmaz.
Savcı sesini bir türlü duyuramayınca, yanındaki bir polis camın önünde çektiğini söyler, savcı da pencereye yaklaşır. Ancak bir hata vardır. Konuşulan telefon, cep değil sabit telefondur! Neden sesin çok derinden geldiği de sonradan anlaşır. Telefonun ahizesi ters tutulduğu için ses gitmez Ankara'ya! Evin salonunda bulunanlar "bu aksiliğe" gülüşürler.

Daha sonra Kurul, İlhan Cihaner'in gözaltına alınmasıyla ilgili "görev ve yetki konusunu açıklığa kavuşturmak" üzere toplantıya geçer. Kurul, öğlen saatlerinde aldığı kararları yazılı bir açıklamayla duyurur.

İlhan Cihaner'in makamının basılıp gözaltına alınması sürecinde yer alan Erzurum Özel Yetkili Başsavcı Vekili Tarık Gür, konut aramasında yer alan savcı Rasim Karakullukçu ile adliyedeki başsavcılık makamındaki aramada yer alan Mehmet Yazıcı ve Osman Şanal'ın yetkileri kaldırılır.
Kurul'un bu kararı aldığı toplantıya, Adalet Bakanlığı Müsteşarı HSYK üyesi Ahmet Kahraman katılırken Adalet Bakanı Sadullah Ergin katılmaz. Adalet bakanının katılmaması nedeniyle toplantıya bakan yerine kıdemli yedek üye Coşkun Öztürk katılır.

Kurul'un yaklaşık 4 saat süren toplantısının ardından yazdı açıklama yapıldı. Açıklamaya göre, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (CMK) 250/3. maddesindeki âmil hükmün ihlal edilerek, görev ve yetki aşımında bulunulduğu belirlemesini yapan HSYK, başsavcı vekili ile üç savcının CMK 250. maddesi kapsamındaki (özel) yetkilerinin kaldırılmasına oyçokluğuyla karar verdi.

HSYK, özel yetkileri kaldırılan savcılarla birlikte Erzurum Cumhuriyet Başsavcısı Sinan Kuş ve aramalara katılan diğer ilgililer hakkında yasal gereğinin yapılması için suç duyurusunda bulunulmasını da kararlaştırdı.

Makamın İtibarı Sarsıldı

Kararın alındığı toplantıda, ağırlıklı görüş, gözaltı yönteminin Cumhuriyet başsavcılığı makamının itibarını zedeleyecek nitelikte olduğuydu. Değerlendirme yapılırken Cihaner'in daha önceden Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na verdiği dilekçelerdeki Erzurum Özel Yetkili Savcılığı'nın uygulamalarından "yakınmaları" da irdelendi. Özel yetkileri alınan savcıların soruşturmayı sürdürmesi halinde, yaşanan "ihtilafın daha da derinleşebileceği gerekçesiyle özel yetkilerinin kaldırılması görüşü benimsendi.

Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman ise, yetki değişikliğinin kamuoyunda yanlış anlaşılabileceği ve tartışma yaratabileceği düşüncesiyle karara muhalif kaldı.

Daha Neler Neler Var!

Kurul'un seçilmiş üyeleri, bu karar alınırken toplantıya gelmeyen Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile ilk bir araya gelindiğinde konuyu açarlar. Bakana "Devletin başsavcısına yapılacak işlem bu değildir. Yetkisiz savcı soruşturma yapıp götürürse, o zaman bakanlara, hatta başbakana kadar gider" denir.

Adalet Bakanı Ergin, kısa ancak o gün için anlamlandırılamayan bir değerlendirme yapar:

"Daha neler neler var!"

Bu konuşmadan bir süre sonra zaten "Erzincan Ergenekonu" da çıkacaktır!

Yargıtay ve Danıştay üyeleri de Kurul'un kararının ardından gruplar halinde HSYK'ye destek ziyaretlerinde bulunmuştu. Kendiliğinden gelişen ziyaretlerin perde gerisinde yatan düşünce ise, Kurul'un "İlhan Cihaner'in hukuksuz biçimde gözaltına alınmasına göz yumulmamış olması ve Adalet Bakanlığı nın karşısında duruş sergilenmesine teşekkür" anlamındaydı. En azından Kurul'u ziyarete gidenlerin gerekçesi buydu.

Hükümetten Salvo Bildiri

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in gözaltına alındığı, HSYK’nın Cihaner'i gözaltına alan savcıların özel yetkisini kaldırdığı gün, peş peşe gelişmelerin ve gerginliklerin yaşandığı hayli uzun bir gündü.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, aynı günün akşamı, saat 21.15'te bakanlıkta kameraların karşısına geçti. Başbakan Erdoğan ile son şekli verilen ve hükümet bildirisi olarak da nitelendirilen metni sert bir ses tonuyla okudu.

Ergin'in okuduğu metinde şu değerlendirmeler öne çıktı:

HSYK, yargısal görevleri olmayan idari bir kuruldur. HSYK’nın bu denetimi yapmaya kalkışması çok açık bir yetki gaspıdır. Anayasa ve yasalara tamamen aykırı bir hukuksuzluktur. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu'nun bu konuyu görüşmek üzere toplanarak, HSYK’nın yaptığının doğru olduğuna dair karar alması da yasal dayanaktan yoksundur, ihsası rey (önüne gelebilecek davayla ilgili görüş açıklama) niteliğindedir, yargılama faaliyetine müdahale anlamı taşımaktadır. Danıştay başkanının görev alanıyla ilgili olmayan bu konuda yaptığı açıklama, yanlışlıklara katkı vermek anlamına gelmektedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının devam eden yargısal bir faaliyetten dolayı siyaset kurumunu sorumlu tutmak anlamına gelen açıklamasının kabul edilmesi mümkün değildir.

Belki de Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in okuduğu metinde en dikkat çeken bölüm, "HSYK ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yargılama sürecine yaptığı müdahaleden sonra yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı bakımından yargı reformunun acilen hayata geçirilmesi" zorunluluğuna olan vurgu, hükümetin gelecekte atmayı düşündüğü adımların da habercisiydi.

Ergin'in açıklamasının kırkı bile çıkmamışken, anayasa değişiklik teklifi taslağı partilere verildi. Böylece yargının yeniden yapılandırılması sürecinin işaret fişeği atılmış oldu. Bu işaretin ardından sırasıyla HSYK, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay'a gelecekti sıra.

İlk Hedef HSYK

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin anayasa değişiklik teklifi taslağı 22 Mart'ta Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ tarafından muhalefet partilerine verildi. Taslak metin içinde özellikle HSYK’nın yapısının değiştirilmesine ilişkin maddeler yeni tartışmalara yol açtı.

Tasarının temel hedefi, Anayasa Mahkemesi de Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun yapısıydı.

TBMM Anayasa Komisyonu'nda anayasa değişiklik paketi görüşmelerine başlanmasının ertesi günü olan 9 Nisan 2010 tarihinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın yazılı açıklaması gündemin odağı oldu.

Anayasa değişikliğinin cumhuriyetin ve demokrasinin geleceği yönünde neler getirip neleri götüreceğinin dikkatlice değerlendirilmesi gerekliliğine işaret eden Yargıtay başsavcısı, Adalet bakanı ve müsteşarının Kurul'da bırakılmasının "yargının hükümetlerin bir aracı durumuna getirilmesi imkânım doğuran, demokrasiyi, demokratik yaşamı, sonuçta demokratik toplum düzenini" bozacak nitelikte olduğuna dikkat çekti.

Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, göz önünde bulundurulması gereken unsurları şöyle çerçeveleştirdi:

Bağımsız olmadan tarafsız olmak mümkün değildir. Bağımsız yargı, demokrasinin ve milletimizin en önemli güvencelerinden biridir. HSYK bağımsız olmadığında, iktidarların etkisi önce Türkiye'deki tüm mahkemelerin hâkim ve savcılarına, sonra da milletimize yansıyacak, sonuçta milletimiz zarar görecektir. Siyasi etkiyi önlemenin tek çaresi, HSYK ile Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçilmesi usulünde getirilecek kuralların siyasi çıkar amaçlanmadan düzenlenmesidir.

Yargıtay başsavcısı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin belirlediği Avrupa standartlarının esas alınması gerektiğine dikkat çekmekteydi.

Yargıtay Cumhuriyet başsavcısı şu standartları sıraladı:

• Din, vicdan ve inanç hürriyeti demokratik toplumun ayrılmaz parçasıdır.
• Devlet, bütün dini inançlara anlayış ve saygı göstermelidir. Laiklik anayasal bir ilkedir. Anayasa Mahkemesi'nce bu ilke korunmalıdır.
• Demokratik bir toplum, çoğulculuk ve katılımcılığın desteklenmesiyle oluşur.
• Devlet, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde belirtilen, add yargılanma hakkı, örgütlenme hakkı, yaşama hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, cezaların yaşadığı, özel hayatın ve ade hayatının korunması, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, dernek kurma ve toplantı özgürlüğünü sağlamalı ve bu hak ve özgürlüklere saygı göstermelidir. Evrensel değerler, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıdır.

Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya'nın açıklamasında en dikkat çekici ve uyarıcı nitelikteki "Siyasi etkiden uzak yargıç ve savcıların bulunduğu mahkemeler olmadıkça, milletimizin haklara, özgürlüklere ulaşması mümkün değildir" değerlendirmesi, derleyen süreçte daha da anlam kazanacaktı.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın her fırsatta, yargı görevini yerine getiren yargıçlara yönelik, "cüppelerini çıkarıp, siyasete davet" söylemine de yanıt verdi.

Yalçınkaya'nın yanıtını birlikte okuyalım:

Hâkim ve savcılar her yasanın çıkarılmasında bu şekilde müdahale etme durumuna düşmezler. Ancak bu yasalar, hâkim ve savcıların kendi hakları ve yetkileriyle ilgili bulunmakta, konuşması gereken konular olduğundan, siyasi bir tartışmaya girmemektedir.

Erdoğan'ın Kurul üyelerini kast ederek, "Önümüzdeki seçimlerde makamlarından istifa ederek bir parti kursunlar ve seçime girsinler" sözlerine diskin, HSYK üyesi Ali Suat Ertosun da "Bizim böyle bir amacımız yok. Biz hâkimiz. Biz her şeye de cevap vermek istemiyoruz. Ama böyle kişisel saldırı olunca cevap vermek mecburiyetinde kalıyoruz" diyerek, yaşadıkları ikilemi anlatmıştı.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın yargıçlara yönelik siyasete davetine en sert yanıt, HSYK Başkanvekili Kadir Özbek'ten geldi.

Özbek'in açıklamasına kulak verelim:

O cüppeleri bize kimse giydirmedi. Biz onları bileğimizin hakkıyla giydik. O cüppeleri giyerken yemin de etmedik. O cüppeleri giymek tüm yeminlerden daha fazla önem arz ediyor. Bu cüppeleri kolay kolay çıkarmayız. Biz siyaset yapmıyoruz. Yargıyı savunma adına söylediklerimiz, haksızlıklara karşı çıkmamız siyaset olarak algılanacaksa herkes istediği gibi değerlendirebilir. O zaman biz siyaset yapıyoruz. Ama biz bunu yargıyı savunma adına yapıyoruz. Bir yeri ele geçirmek, konumu muhafaza etmek ya da bir yere seçilmek adına değil.

Yağlı Kurşunu da Var!

Kadir Özbek bir yandan görüşmelerdeki gerilimin, bir yandan da siyasilerin Kurul'u hedef tahtasına oturtmasına karşı giriştiği savaşımın yorgunluğunu atabilmek, biraz da nefes almak için hafta sonu eşiyle birlikte Tunus Caddesi'ndeki bir kafeye kahvaltıya gider. Hafta sonu kahvaltısına başlarlar. Henüz kahvesinden bir yudum almıştır ki Özbek, yanlarına oldukça yapılı, çenesi hayli öne çıkık, kelimeleri ağzında dilinden kurtarmaya çalışırmışçasına konuşan birisi "eski özel harekâtçı" olduğunu belirttikten sonra, "Başkanım merhaba. Sizi tanıdım. Epeydir de takip ediyorum. Yaptığınız açıklamalar, söyledikleriniz,, Türkiye'nin her yerinden duyuldu. Etkisi de ol-du. Artık bu açıklamaları bırakın. Bu siyasetin, partilerin işi. Konuşmazsanız iyi olur. Bunun sonunda yağlı kurşun bile var," der. Özbek ayakta bekleyen kişiye ikramda bulunmak ister, ama bu teklifi karşılık bulmaz. Uyarıda bulunan zat oradan ayrılır.

Özbek, ilk aşamada bunu iyi niyetli bir uyarı olarak algılar. Çünkü yürüttüğü savaşım nedeniyle yakın çevresi hayli kaygılıdır. Özbek olayı iyi niyetli uyarı olarak değerlendirirken, eşi bu konuşma nedeniyle hayli tedirgin olur. Özbek, eşini rahatlatmaya çalışır.

Bir akşam televizyonda izlediği bir tartışma programının konukları arasında, kahvaltı yaparken yanlarına gelen kişiyi de görünce dikkat kesilir. Kişinin yaptığı işi ve bağlantılarını öğrendiğinde, o gün eşinin yaşadığı kaygının yersiz olmadığını anlar! Çünkü televizyonda konuşan kişi kendisine "Konuşmazsanız iyi olur! Yağlı kurşun bile var," diyen kişidir. Bir yandan konuşmaları dinlerken, bir yandan da o kişinin söylediklerinin uyarı mı, tehdit mi olduğunu netleştirmeye çalışır. Çünkü televizyonlara çıkıp sürece ilişkin değerlendirmeler yapan birisi, neden kendisini tehdit etsin ki, diye düşünür. Sonradan televizyonda konuşan kişinin hükümet ile olan yakınlığı; o çevreden insanlarla kurduğu ilişkileri öğrendiğinde her şey netleşir. Yapılan iyi niyetli bir uyarı filan değildir; düpedüz tehdit edilmiştir.

Sen de mi Brütüs!

Aslında bu, Kadir Özbek'in aldığı ilk tehdit de değildi. Makamına gelip yüzüne karşı tehdit eden bile çıkmıştı. Tehdit değil de canını en çok "tehdit edenin kimliği ve kişiliği" sıkmıştı. Çünkü Özbek açısından olay tam bir "Brütüs vakası"dır. Hatta kendi kendine "o bile bunu yapmaya teşvik edilmişse, makamımıza kadar gelip de racon kesmeye kalkmışsa, biz kime neyi anlatacağız" diye hayıflanır.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna gelen bu kişi, durumdan vazife çıkartmamıştır. Kendisinin söylediğine göre, doğrudan doğruya "hükümetin ricasıyla" randevu almıştır. Söylediklerine gelince, kişi kadar rahatsız edicidir, "Senden tek istenen konuşmaman. Canın acıyabilir. Canını acıtma. Canının acımasını istemeyiz. Ama canını acıtırlar."

Tehdit edilmek değil de, hükümetin isteğiyle, yargının geleceği açısından aynı kaygıları taşıdığını sandığı koskoca bir yüksek yargı üyesi tarafından tehdit edilmektir can acıtan.

Kadir Özbek, bu ismi açıklaması için kendisiyle görüştüğümde, "Sırtımdaki hançeri tutan elin sahibidir. Ama benimle gidecek" demekle yetinirken bile şaşkınlığı ve kırgınlığı sesine yansıyordu.

23 Mart 2010 Salı günü, HSYK toplantısında, Yargıtay ve Danıştay kökenli seçilmiş 5 üye, "unvanlılar kararnamesi" olarak bilinen başsavcı, başsavcı vekilleri ve mahkeme başkanlarını da içeren yaklaşık 120 kişilik unvanlı kararnamesinin Kurul gündemini alınmasını istediler. Hatta bu konuda HSYK Başkanvekili Kadir Özbek imzasıyla 17 Mart 2010 tarihinde Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü'ne gönderilen yazıyla "Yargıtay'a üye seçimleriyle emeklilik ve benzeri nedenlerle meslekten ayrılmalar sonucu boşalan yerlerin doldurulması ve daha sonra da ataması yapılanların yetkilerinin belirlenmesi için kararname taslaklarının acilen Kurul'a sunulması" istendi.

Bu yazının gönderilmesinin üzerinden altı gün geçmişken, HSYK'nın seçilmiş üyeleri ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman bir araya gelirler. Ancak toplantı sürerken beklenmedik bir gelişme yaşanır. Müsteşar Ahmet Kahraman, toplantıyı terk eder. Gerekçesi ise, üyelerden Ali Suat Ertosun'un 19 Mart'ta verdiği iki önergedir. Bu önergeler, kararname taslağının görüşülmek üzere Kurul'a getirilmesi istemini içermektedir. Özetle kararname taslağının Kurul gündemine getirilmesi istenmekteydi. Ancak, Bakanlık Müsteşarı Ahmet Kahraman, böyle bir önergenin gündeme alınmasına karşı olduğunu belirterek, görüşmelerden çekildi.

Kadir Özbek akşam saatlerinde HSYK'den ayrılırken gazetecilerin toplantıya ilişkin sorularını yanıtlar. Özbek, Kurul'un olağan gündemiyle sabah toplandığını, gündemlerinde yetkilendirme işlemleri ve güz kararnamesiyle ilgili olarak bazı çalışmalar olduğunu söyledi. Asıl merak edilen, mahkeme başkanları de başsavcıları kapsayan kararname taslağının Adalet Bakanlığı tarafından gönderilmediğini anlatan Özbek, bu durumu Adalet Bakanı Sadullah Ergin'e sözlü olarak da birkaç kez ifade ettiklerini aktardı.

Özbek, müsteşarın tavrının nedenini, "Sanıyorum bizi gözden çıkardılar, bize kararname çıkarttırmak istemiyorlar anladığım kadarıyla" sözleriyle açıklar. O günlerde bir iddia vardır; Ertosun'un gündeme alınmasını istediği kararnamede Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların isimlerinin olduğu... Özbek ise buna "Öyle şey olur mu? Kararnamenin taslağı gelmedi daha, böyle bir şey söylemem mümkün değil. Olağan güz. kararnamesinde yapılamayan, geriye bırakılan kısımların tamamlanmasıyla ilgili" karşılığını verir.

Evren mi, AKP mi Demokrat?

Tartışmalı toplantılar sırasında, HSYK’nın yeni yapılanmasını da içeren anayasa değişikliği gündeme gelir. Kurul'un kimi üyeleri, Adalet bakanı ve müsteşarına yapılacak anayasa değişikliğinin ülkenin geleceği açısından oluşturacağı sıkıntıları anlatırlar.

HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, darbeci general Kenan Evren'in Newsweek dergisinde, 4 Nisan 1981 tarihinde yayınlanan demecinden bir bölüm aktarır. Özbek, Kenan Evren'in dergiye verdiği demeçte, "Demokratik kurumların yapısıyla bağdaşmayacak müdahalelerde bulunulmasının demokrasinin çok ağır yara almasına neden olacağı, yasama, yargı ve yürütme gibi kurumların ayrılması gerektiği ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin benimsenmesi" gibi görüşlerinin olduğunu anlatır.

Ardından da şu eklemeyi yapar:

Çok ilginç. Buradaki devlet başkam darbeci olarak değerlendirilen ve yargılanması gündeme getirilen Kenan Evren'dir. Savunduğumuz kuvvetler ayrılığı ilkeleri, yasama, yürütme ve yargı ayrılığı Kenan Evren tarafından dahi muhafaza edildi. Ama şimdiki düzenlemelerle daha da geriye götürülmek isteniyor...

Salona bir sessizlik hâkim olur...

Cenaze Nedeniyle Kapalıyız


Müsteşarın toplantıyı terk etmesinin ardından, yeni toplantının günü 25 Mart Perşembe olarak belirlenir. O gün hayli ilginç olaylar yaşanır. Kurul'un üyeleri belirlenen saatte toplantı salonunda hazırdırlar. Ancak, Kurul'da bir sessizlik ve "kimsesizlik" hâkimdir. Ne gelen vardır ne giden. Kurul üyeleri bir süre, Müsteşar Ahmet Kahraman ve diğer görevlilerin gelmesini beklerler. Gelen giden olmayınca, sekreterlikten, Adalet Bakanlığı'nın aranması istenir. Çünkü Adalet Bakanlığı müsteşarı, Kurul'a, toplantıya katılamayacağına ilişkin herhangi bir mazeret iletmemiştir. Müsteşar gelmediği gibi, Adalet Bakanlığı'nın Kurul'da görevli personeli de ortalıkta yoktur.

Saat 10.30 sularında, Kurul üyelerinin isteğiyle, sekreterlikten Adalet Bakanlığı arattırılarak, müsteşar ve personelin durumu sordurulur. Bakanlık Personel Genel Müdürlüğü'nden, "cenazeye gidildiği" bilgisi verilir. Sözü edilen cenaze, eski Müsteşar Yardımcısı, Yargıtay üyesi Hüseyin Yıldırım'ın babasınındır.

HSYK’nın seçilmiş üyeleri, Adalet Bakanlığı müsteşarının mazeret bildirmeksizin toplantıya katılmadığı gerekçesiyle tutanak düzenlerler. Kahraman'ın daha önce de toplantıyı terk ettiği, belirlenen gündeki toplantıya da katılmadığı anlatılan bir dilekçeyle Yargıtay Başkanlık Kurulu'na suç duyurusunda bulunulur.

Adalet Bakanlığı ise karşı atağa geçerek, "...Müsteşar ve yardımcıları, cenaze merasimine katılmak üzere Konya'nın Yunak ilçesine gittikleri için, HSYK’nın olağan toplantısına katılamamışlardır. Tamamen insani mülahazalara dayalı bu mazeret nedeniyle toplantıya katılınamayacağı HSYK başkanvekilliğine bildirilmiştir" açıklamasını yapar. Toplantıya katılamayacağının bildirildiği doğrudur, ancak bir farkla: Kurul'un seçilmiş üyelerinin bakanlığı telefonla araması üzerine!

Bakanlık personelinde "insani" yönler güçlü, ancak Kurul üyeleri bundan yoksunmuşçasına görüntü rahatsızlık yaratmıştı. Çünkü Kurul üyelerinden bazıları, Hüseyin Yıldırım'ın babasını kaybettiğini öğrenir öğrenmez taziye dileklerini iletirler. Kadir Özbek de yaratılan havadan duyduğu rahatsızlığı, "Bizim de çok sevdiğimiz, takdir ettiğimiz bir arkadaşımızın babasının vefatı sebebiyle sayın müsteşarın toplantıya katılamadığını, bunu dahi toleransla karşılamadığımızı ifade ettiler. Hem o cenazeyi gündeme getirmek saygısızlık olur, hem de o arkadaşımızı ve ailesini üzebilir. Ben de bugün öğlen bir cenaze törenine katıldım. Cenazeler üzerinden siyaset yapmamak gerekir. Sayın müsteşar gelmediyse müsteşar vekilleri vardır. Onların gelmesi gerekirdi. Yasaya göre de yapılması gereken iş oydu," diyerek ortaya koydu.

Kurul üyeleri, yaşananları cenazeye gitme olarak değil de "Kurul 'u gözden çıkarmanın" örneklerinden kabul eder. Ayrıca, Kurul geleneğinde mazeretin önceden bildirilmesi de vardır. Bu geleneğe de uygun davranılmamıştır. Bu da Kurul'da ciddi rahatsızlık yaratır.

Habur Kaygısı Üst Noktada

Aslında müsteşarın toplantıya katılmaması, Adalet Bakanlığı personelinin de çekingen durmasının altında yatan asıl neden, Kurul'un görüşme gündeminin dk sırasında yer alan "ateş topu" gündemlerdi.

Nelerdi bunlar:

Ergenekon savcılarının durumu, özel yetkisi kaldırılan Osman Sanal başta olmak üzere Erzurum'daki hâkim ve savcıların durumunun değerlendirilmesi, yargıdaki "kırılma" noktası olarak nitelendirilen Habur'daki sınır mahkemeleri...

Bu konuların her birini ayrı başlıklarda irdeleyeceğiz. Kimi, apayrı bir kitap konusu.
Sırasıyla ele almaya başlayalım, görüşülmemesi için cenaze gerekçesiyle toplantıya katılmayıp bir anlamda HSYK'yi kilitlemenin altında yatan olay ve nedenleri...

Habur'da Prefabrik Mahkeme

Hükümetin Kürt açılımının en önemli ayaklarından birisi, Kandil ve Mahmur bölgelerinden Abdullah Öcalan'ın çağrısıyla "barış grubu" olarak nitelendirilen örgüt üyelerinin teslim olmasıydı.

Habur gümrük sahasında özel yetkili 5 savcı, 1 hâkim ve 30 avukatın bulunabileceği salon hazırlandı. DTP Silopi İlçe Başkanlığınca Habur Sınır Kapısı'na 2 kilometre uzaklıktaki TIR parkının yanındaki alanda Diyarbakır, Şırnak, Silopi, Cizre ve Başverimli belde belediyelerince gönderilen çok sayıda çadır, çadırların bulunduğu alana 30 adet seyyar tuvalet kuruldu.

19 Ekim 2009 tarihinde, teslim olmaya gelen kadın ve çocukların da yer aldığı 34 kişilik grubun ifadesini alacak olan özel yetkili savcılar, Diyarbakır'dan helikopterle sınıra getirildiler. Sorguların ardından binlerce kişinin karşıladığı 34 kişi serbest bırakıldı. Beş kişi ise sabaha karşı 03.30 sıralarında tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk edildi.

'Habur Hâkimi Korkar'

Yaşananları Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun yargıç üyeleri de dikkatle izlemektedirler. Teslim olanların "yanına" yargıç gitmiş olması başlı başına sorun olarak nitelendirilir. Kurul, yapılan işlemlerin başlangıcından sürecin tamamlanmasına kadar yaşanan gelişmeleri, planlanmış ve organize bir çalışmanın sonucu olarak değerlendirir. Yargıçların Habur'a zırhlı araçla taşınması anlamlı bulunur. Bu şekilde götürülmesinin yargıcın serbest iradesiyle hareket etmesini engelleyeceği düşünülür. Hatta bir üye, durumu kendi aralarındaki değerlendirmede, "zırhlı bir araçla mahkemeye götürülen hâkim korkar" sözüyle özetler.

Başsavcıdan HSYK'ye Canlı Yayın

Gelişmeler izlenirken, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı Durdu Kavak ile telefon irtibatı kurulur. Başsavcıya, "Orada neler oluyor? Neden savcılar zırhlı araçlarla Habur'a götürüldüler. Neden gittiler?" diye sorulur.

Başsavcı Kavak'ın yanıtı kısa olur:

"Güvenlik nedeniyle."

Bunun üzerine başsavcıya, "Güvenliğe ihtiyacı olan savcı ve hâkimler değil. Habur'a gelenler. Asıl onların kimsenin haberi olmadan zırhlı araçlarla ya da hava yoluyla Diyarbakır'a taşınmalarıydı doğru olan" karşılığı verdir. Bu söylenenler üzerine Başsavcı Durdu Kavak, "Binlerce insan toplanmış. Habur ile Silopi arası 15 kilometre. Oradan çıkıp Silopi Adliyesine gitmemiz mümkün değil. Böyle bir güvenlik sorunu var. Tamamen güvenlik nedeniyle" diyerek, Kurul'u ikna etmeye çalışır.

Savcılıkça sorguları yapılıp mahkemeye sevk edilenlerin durumu da ilginçtir. Silopi Sulh Ceza Mahkemesi hâkimi Asabil Yırtıcı, şüphelilerin Habur'dan mahkemeye getirilmesini ister. Ancak güvenlik gerekçesiyle bu kişilerin Silopi'ye götürülemeyeceği belirtilir. Bir anlamda, tutukluluğu istenenler, kararı verecek mahkemeye bile götürülemezler! Bunun üzerine Diyarbakır Başsavcısı Durdu Kavak'ın anlatımına göre, hâkim, "Madem bu kadar güvenlik sorunu var, o zaman biz gidelim," der. Güvenlik nedeniyle tutanak düzenleyen hâkim ve kâtip zırhlı bir araca bindirilerek Habur'a götürülür. Kullanılan yolun Habur-Silopi karayolu bile olmadığını anlatan Kavak, "O yoldan gitmeleri halinde, yine güvenlik sorunu yaşanabilirdi. Ara yollar kullanılıp 5 dakikalık yolu 45 dakikada gittiler," diye açıklar yaşananları.

Telefon kapatılırken, HSYK, Diyarbakır Başsavcısı Durdu Kavak'tan bilgi notu göndermesini de ister. Bir üye, bilgi notu istenmesinin nedenini, kamuoyunun yakından izlediği ve tartışmalı davalarda yargıyı korumak ve yargıya yönelik yıpratma girişimlerini engelleyebilmek olarak açıklar. Ergenekon da buna dahildir. Ancak asıl gerekçe, Habur'da her şeyin tıkır tıkır işlemesinden, burada yapılanların önceden planlanmış, organize edilmiş bir çalışma olarak görülmesinden kaynaklanmaktaydı. HSYK, yaptığı görüşmelerde, "Olayları basından öğrenmemiz yerine, esasa girmeksizin bize bilgi gönderin" talebinde bulunur.

Kamuoyunda "çadır mahkeme" olarak adlandırılan yargılamada, yargıç olarak Asabil Yırtıcı yer almıştı. Teslim olanların sorgularındaki kimi ifadelerin tutanağa geçirilmediği ve böylece tutuksuz yargılanmaları için serbest bırakıldıkları iddiaları gündeme gelmişti. Sorguya katılan bazı avukatlar da bu iddiaları kısmen doğruladılar.

Kurul da 2006 yılında mesleğe kabul edilen genç yargıcın görev yerinin değiştirilmesini istedi, ancak Adalet Bakanlığı buna karşı çıktı.

Erzurum Bile Çok Görüldü

Hatırlayalım, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in makamının basılarak önce gözaltına alınıp sonra da tutuklanması sürecinde en sık ismi duyulan ve "operasyonu" yapan savcı Osman Şanal'dı. Şanal'ın kamuoyunda bilinen adıyla "özel yetkileri" gözaltı günü kaldırılmıştı. Sanal de birlikte operasyonda yer alan savcıların yetki aşımında bulundukları gerekçesiyle alınıp yerlerine Erzurum savcılarından Taner Aksakal, özel yetkili Erzurum Cumhuriyet başsavcı vekili, aynı ilde görevli savcılar Mehmet Ali Kurt ile Ender Karadeniz ise özel yetkili savcı olarak görevlendirilmişti.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Osman Sanal ile birlikte soruşturmada yer alan hâkim ve savcılara ilişkin "notlarını" düşmüşlerdi.
Çünkü Erzurum'da görevlendirilen özel yetkili savcılar geçiciydi. Yerlerine asaleten görevlendirmelerin yapılması gerekmekteydi.

Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman'ın toplantıyı terk etmesinin altında yatan bir başka neden de, aralarında Osman Şanal'ın da bulunduğu savcılar ile yargıçların durumunun mercek altına alınacak olmasıydı.

Sanal Konya'ya

Erzurum-Erzincan hattında yaşananlar karşısında, Kurul'un rotasyona tabi tutulacak isimler listesinde, dönemin Erzurum Cumhuriyet Başsavcısı Sinan Kuş, Başsavcı Vekili Tarık Gür ile Cumhuriyet Savcıları Osman Sanal, Rasim Karakullukçu, Mehmet Yazıcı da yer almaktaydı. Ayrıca İlhan Cihaner'in tutuklanmasına karar veren Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mustafa Karatay ile üye İsmail Şahin'in yerlerinin değiştirilmesi görüşü de Kurul'da ağırlık kazanmıştı.

Sanal başta olmak üzere yaşananların ardından bu isimlerin bölgede kalmasının yansızlık anlamında sorun yaratabileceği, Erzurum'da kalmasının anlamı olmayacağı düşünülür. Toplantıların yapılamaması nedeniyle müzakereler de yapılamaz ama Osman Şanal'ın birinci bölge kentler arasında yer alan Bursa'ya ya da Konya'ya düz savcı atanması öngörülür.

Ergenekon soruşturma ve dava sürecinde yer alan yargıçlar ile savcıların durumu neredeyse her Kurul toplantısında gündeme gelir. Bu kimi zaman ilk sıralarda yer alırken, kimi zaman geri planda kalır. Kurul'un seçilmiş üyelerinin temel savunusu, Ergenekon soruşturmasında hakkında şikâyet, tartışma, kuşku bulunanların, görevlerini bu şekilde sürdürmesinin yargıyı yaralayacağı yönündedir.

Çalışmalar Askıya Alınır

İşte bu kritik konuların da yer alacağı görüşmeleri sürdürmemek için, Adalet Bakanlığı, Cumhuriyet tarihinde bir ilke de imza atar; Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun çalışmalarına "ara verilmesine" karar verir! Bu "karar" bile, HSYK'de Adalet bakanı ve müsteşarının bulunmasının yarattığı sakıncaları göstermesi açısından önemliydi. Kurul, Adalet Bakanlığı ne isterse onu görüşebilen, istemezse görüşmeyen bir konumdaydı.
Adalet Bakanlığı, bu kararını yazılı açıklamayla duyurdu.

Gelin 26 Mart 2010 tarihini taşıyan bu tarihsel metni birlikte okuyalım:

Kurul üyeleri, kendilerince önem verdikleri bazı konuları öncelikle görüşmeye çalışmakta, bazı konularda ise işleri aylarca, bazen bir yıla yakın sürelerle geciktirmektedirler.

Görüşülmesi tamamlanarak imzaya sunulan kararlardan bir yıla yakın sürelerle imzalanmayı bekleyenler bulunmaktadır. Bu da, ilgili hâkim ve savcıların yeniden inceleme ve itiraz taleplerinin gecikmesine ve mağduriyetlerine neden olmaktadır.
Haklarında soruşturma bulunmadığı halde kamuoyunca bilinen bazı davdan yürüten hâkim ve savcıların terfileri gerekçe gösterilmeksizin bekletilmekte veya terfileri yaptırılmamaktadır.

Görüldüğü gibi, HSYK üyelerinin bekleyen sorunları bir an önce çözmek gibi bir amaç ve gayretleri bulunmamaktadır. Bu konuda bakanlığa yönelik eleştirileri de gerçekçi ve tutarlı değildir. HSYK üyelerinin Kurul dışında belirlenen bazı stratejileri uygulamak, 'sürpriz kararlar' almak suretiyle anayasa değişikliği öncesi gerginlik ortamı oluşturmak istemeleri yüzünden Kurul çalışmalarına ara verilmiştir.
Bu açıklama ve karar, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğunu da ortaya koyar.

Darbe Bildirisi Gibi

Yargıçlar ve Savcılar Birliği Başkanı Emine Ülker Tarhan, Adalet Bakanı Sadullah Ergin hakkında, Kurul çalışmalarını askıya alması nedeniyle suç duyurusunda bulundu. Adalet bakanına anayasa ve yasalar tarafından HSYK'yi "tatil" etme yetkisinin verilmesinin söz konusu olmadığına işaret edilen dilekçede, kamuoyuna duyurulan ara verme işleminin Türk Ceza Yasası'nın 309. maddesinde düzenlenen "Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını ihlal" suçunu oluşturduğunu savladı.

Dilekçede, şu değerlendirme öne çıkıyordu:

Bu suçun maddi öğeleri, anayasayı cebir veya tehditle ihlale kalkışmaktır. Şüpheli, suç ihbarımıza konu eylemiyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını ihlal ederek Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en temel niteliği olan hukuk devleti ilkesini kaldırmaya kalkışmıştır. Şüpheli elinde bulundurduğu kamu gücünü kullanarak, yani cebir kullanarak anayasal bir kurumu tatil etmiştir. Hiçbir yetkisi bulunmadığı halde gerçekleştirdiği bu eyleminin 12 Eylül askeri darbesi ile TBMM ve siyasi partilerin ikinci bir emre kadar kapatılması arasında nitelik olarak herhangi bir fark yoktur.

Bugün yaşadığımız şudur:

Yürütme organının bir temsilcisi yargıya kilit vurmuş ve anayasal bir kurulu işlevsiz bırakmış, bırakmakla da kalmayıp kamuoyuna darbe bildirisi gibi duyurmuştur.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in TBMM'nin yetkilerini hiçe sayarak anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemez başlangıç hükümlerindeki kuvvetler ayrılığı ilkesini, hukuk devleti ilkesini yok etmeyi hedefleyen çalışmalar yaptığı anlatılan dilekçede, anayasanın 159. maddesini askıya almayı hedeflediği, bu nedenle de Türk Ceza Yasası'nın 309. maddesinden cezalandırılması istenir.

Daha dört gün önce Adalet Bakanlığı'nca çalışmalarına ara verildiği duyurulan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, 30 Mart'ta yeniden toplanır! Toplantının Sadullah Ergin hakkında anayasayı ihlal nedeniyle suç duyurusunda bulunmasının ardından gerçekleşmesi dikkat çekicidir. Toplantıya, seçilmiş üyeler dışında, Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman da katılır.

Peki, Kurul'un seçilmiş yargıç üyeleri ile doğal üyeleri arasındaki buzlar erimiş miydi? Bu sorunun yanıtını Kadir Özbek, Ankara'nın buz kesen kuru ayazma işaret ederek, "Havaya bakın görürsünüz, " diyerek verdi. Toplantı yapılmıştı, o kadar.

Adalet Bakanlığı, Nisan ayının ilk haftasında, yetkilendirme ve disiplin kararname taslağını gönderir Kurul'a. Ancak Kurul'un asıl beklediği ve bir zincirin halkaları biçiminde birbirini etkileyeceği için bütünlük içerisinde görüşülmesi gereken atama kararnamesi ortalıkta yoktu.

Kara Bulutların Altında

Görünen oydu ki, Adalet Bakanlığı, bir üst noktada da iktidar, anayasa değişikliği için hızla geri sayım sürerken, artık mevcut HSYK'yi çalıştırmak istemiyordu. HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, yaşadıkları süreç nedeniyle Kurul'da görev aldığına neredeyse pişman gibiydi. Nedeni için Özbek'e kulak verelim:

Allah bize kolaylık versin. Çünkü bu Kurul artık eski Kurul değil. Burada görev yapan arkadaşlarımız, Kurulun anayasal çerçeve içinde olması gereken ama düzgün işleyen bir sistem içinde üzerlerine düşen görevi yapıyorlardı. Fakat bizim zamanımızda maalesef böyle olmadı. Bizim zamanımızda Türkiye'nin üzerine gelen sıkıntıların büyük bir bölümü yargının üzerini de kapladı. Biz de o kara bulutların arasından çıkmaya çalışıyoruz. Yargıyı olması gereken bağımsız konuma getirme ve muhafaza etme gayreti içindeyiz. Ama geldiğimiz noktaları da görüyorsunuz. (Cumhuriyet, 11 Nisan 2010)

Sivil Darbe Yapıldı

Artık ortamlar kadar söylemler de alabildiğine sertti. Türkiye'deki bir aks değişikliğinin gerginliği hâkimdi.
HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, yapılanları bir hukuk devletine karşı "sivil darbe girişimi" olarak nitelendirdi. Başbakan Tayyip Erdoğan, Adalet bakanı ve müsteşarının Kurul'dan çıkarılması istemine diskin "Yıllardır neredeydiniz? Neden bunları söylemediniz,," eleştirisini yüksek perdeden dile getiriyordu.

Özbek ise bunu "hep savunduklarını" ve her iktidarla paylaştıklarını anlatıyordu. Bu isteklerinin altında yatan nedeni Özbek şu sözlerle açıkladı:

Kendimiz için istemiyorduk. Bugünkü gibi tablolarla karşılaşmayalım diye bunları söylüyorduk. Şimdi, çizginin daha gerisine düşürülmek istenen bir yargı sanıyorum bugünkünden çok daha büyük sıkıntılara neden olacaktır. (Cumhuriyet, 11 Nisan 2010)

İlk İstifa Söylemi

Kadir Özbek, yıllar önce genç bir yargıçken Yankı dergisinin kapağında Pakistan'daki darbenin ardından yargıçların istifa dosyasını okur ve çok etkilenir.

11 Nisan 2010 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan röportajında anayasa değişikliğinin referandumda kabul edilmesi halinde görevi bırakıp bırakmayacağı sorusunu yıllar öncesinde aklında yer eden o olayla anlatırken, bir işaret fişeğini de fırlatır:

1981'de Pakistan'da Ziya Ül Hak yönetime el koyduktan sonra yeni bir anayasa yaptı. O anayasanın hükümlerinden birisi de mevcut yargıçların anayasaya sadık kalacaklarına dair yemin etmeleriydi. Yüksek yargıçların darbe anayasasına sadık kalacaklarına dair yemin etmeleri o anayasaya meşruiyet kazandıracaktı. Yanılmıyorsam, Yüksek Mahkeme başkanı ve 12 hâkim görevden ayrıldı. O anayasaya bağlılık yemini etmeyeceklerini, buna alet olmayacaklarını söylediler. Türk hâkim ve savcıları kesinlikle Pakistanlı hâkim ve savcılardan daha az tepkili değillerdir. Üzerlerine düşeni yaparlar. Ne yapılmak istendiği tartışılabilir. Zaten bizi göndermek istiyorlar. Şimdi onu değerlendireceğiz. Mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz. Bu işi onurlu bir biçimde götüreceğiz. Bunu sadece kendi adıma değil, Kurul'daki öbür çok değerli arkadaşlarım adına da söylüyorum. Teşkilatımızdaki 12 bin genç meslektaşımızın büyük çoğunluğunun da bunu böyle değerlendireceğini umuyorum. Umutsuz değilim.
Ancak zaman gösterecekti ki, Kadir Özbek ve onun gibi düşünen insanların umudu boşa çıkacaktı!

Yargıya Pulsuz Mektup!

Yaşanan tartışmalarda ve Kurul adına yaptığı açıklamalarla adı öne çıkan HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, bir yerde hükümetin de hedefi olur. Kadir Özbek de "yargının bağımsızlığı mücadelesini yalnız HSYK üyelerinin yürütemeyeceği, Yargıtay ve Danıştay de birlikte hareket eclilmesi gerektiği düşüncesindedir. Bu düşüncesini o günlerde hem Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'e hem de Danıştay Başkanı Mustafa Birden'e aktarmak amacıyla, yargıya yönelik girişim ve tutumlar nedeniyle "birlikte mücadele" çağrısını kaleme alır. Ancak Kurul üyelerinin kendi aralarında yaptıkları görüşmenin ardından aldıkları karar uyarınca, mektuplar adreslerine gönderilmez. Bir araya gelinen ortamlarda her fırsatta bu düşünce dillendirilir.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeleri, dönem dönem "Kurul ile teşkilat arasında kopukluk olduğu" yakınmalarına karşılık, çeşitli adliyelere ziyaretlerde bulunuyorlardı. Bu ziyaretler aynı zamanda, hâkim ve savcıların sorunlarını yerinde belirleme ve tartışılan yargıyla ilgili önerileri saptama çalışmalarıydı. Ama bunlar dar kapsamlı toplantılardı.

Özel Davetle Yargı Toplantısı

Ancak, bu toplantılardan en çok dikkat çeken ve tartışma yaratanı Ankara Adliyesi'ndeki olur. Bu toplantının ayrıntılarına geçmeden önce, hazırlık sürecinde neler yaşandığına kısaca değinelim.

YARSAV yönetimi, yargıya yönelik yapılmak istenenler konusunda derneğin şemsiyesi altında bir değerlendirme toplantısı yapılmasını planlar. Bu düşünceyi paylaşmak üzere Danıştay Başkanı Mustafa Birden ziyaret edilir. Birden'in toplantı fikrine yanıtı, "Konuşma yapmam ama gelirim" olur. YARSAV heyeti daha sonra Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker de görüşür. Gerçeker de olumlu yanıt verir. Son olarak HSYK Başkanvekili Kadir Özbek'e istek iletilir. Özbek ise öneriye şaşırır. Heyete, "Ne yani YARSAV ile birlikte mi yapacağız?" der. Özbek'in öneriye sıcak bakmaması üzerine YARSAV toplantının "ev sahipliğinden" çekilir.

HSYK üyeleri de 12 Nisan 2010 tarihinde saat 15.00'te Ankara Adalet Sarayı Konferans Salonu'nda hâkim ve savcılarla bir araya gelinmesini benimserler.

Danıştay kökenli HSYK Asıl Üyesi Suna Türkoğlu, Kurul kararı uyarınca Danıştay Başkanı Mustafa Birden'i davet eder. HSYK Başkanvekili Kadir Özbek de Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'i çağırır. Tetkik hâkimleri ve YARSAV aracılığıyla da kürsü hâkim ve savcıları davet edilir.

Konferans Salonu'ndaki toplantıya, Ankara Adli Yargı Komisyonu Başkanı Yılmaz Uğurlu, Ankara Cumhuriyet başsavcı vekilleri, savcılar, hâkimler, Yargıtay ve Danıştay üyeleri ile tetkik hâkimleri katılır. Toplantının konusu resmi olarak "hâkim ve savcıların mesleğe ilişkin sorunları ve çalışma şartlarıyla ilgili konuların ele alınması" olarak belirlenir.

Toplantıya yoğun katılım nedeniyle çok sayıda hâkim ve savcı yer bulmakta zorlanır. Ankara Savcısı Mustafa Şahin Tanrıöver adliyede görevli olduğunu, toplantıda kendi sorunlarının tartışılacağını belirterek, Yargıtay ve Danıştay'dan gelenler nedeniyle oturacak yer bulamamaktan yakınır. Tanrıöver'in, "Ankara Adliyesi hâkimleri kapıda bekliyor. Burası YARSAV a destek toplantısı değil," diye bağırması üzerine, hâkim ve savcılar "Yargıtay ve Danıştay'dan gelenler dediğin de hâkim, savcı," diye tepki gösterirler.

Helallik Savcı

İlk aşamada savcı olduğu anlaşılmayan ve eylemci zannedilen Tanrıöver'e Danıştay 4. Daire Başkanı Miyase Engin Kumrulu'nun koruması Emine Demirel ile HSYK Üyesi Ali Suat Ertosun'un koruması Muzaffer Gümüş müdahale ederler. Bunun üzerine Tanrıöver, kadın korumanın boğazını sıkar. Tanrıöver'in daha sonra "helallik" istediği kadın koruma, "Beni Hakkâri'ye sürerlerse nasıl helallik alacaksınız?" diyerek tepki göstermişti. Ancak, "Seni korurum" yanıtını veren Tanrıöver'in, olayın ardından Demirel'den şikâyetçi olduğu ortaya çıkar.

Şikâyet üzerine polis başmüfettişi görevlendirilir ve Demirel hakkında, görev yeri olmamasına rağmen, Tanrıöver'e yetkisini aşarak müdahale ettiği gerekçesiyle idari soruşturma başlatılır ve açığa alınır!

Bu olayı ayrıntılandırmışken, savcı Mustafa Şahin Tanrıöver'e ilişkin de bir ayraç açmakta yarar var. YO K Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan'ın bazı üniversitelerde türban yasağını fiilen sona erdiren çok tartışmalı yazısı üzerine "Anayasayı ihlal ve halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik" suçlarını işlediği iddiasıyla suç duyurusunda bulunuldu. 7 Ekim 2010 tarihinde yapılan suç duyurusuna ilişkin inceleme ve soruşturmasını beş günde tamamlayan Tanrıöver, takipsizlik kararı verdi.

Tanrıöver'in takipsizlik kararındaki değerlendirmeleri de hayli ilginçti:

Başörtülüler veya türbanlılar insandır. Tüm insanların okuma ve eğitim hakkı vardır. Bu hak evrensel bir insan hakkıdır. Bunun istisnası yoktur. Bu nedenle, başörtülüler veya türbanlılar insan olduğundan, bu insanların da diğer insanlar gibi okuma ve eğitim hakkı bulunduğundan ve bu hak evrensel bir insan hakkı olduğundan, YOK Başkanı Yusuf Ziya Özcan hakkında kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi.

Dosyalardan Çıkma Zamanı

Yeniden toplantıda olup bitenlere ve yansımalarına dönelim. HSYK Başkanı Kadir Özbek, daha önce "Yargı savunma konumuna düşmüştür. Bu, hukuk devleti açısından son derece sakıncalıdır" dediğini anımsatarak, "Çok konuştuk. Yargıçlar sadece dosyaların arasında kararlarıyla konuşan kişiler olarak değerlendirildi. Artık dosyaların arasından çıkma zamanı geldi. Yargıçları tamamıyla dosyanın içine hapsetmek ve yargı bağımsızlığını yok etmek için anayasa değişikliği adı altında bir durumla karşı karşıyayız" diyerek, yargıçlara sorunlarına sahip çıkması çağrısında bulunur. Kurul'un yapısının değiştirilmesine yönelik etkin bir propaganda yürütüldüğünü ve basının da kullanıldığını anlatan Özbek, konuşunca siyaset yap-makla suçlandıklarını, oysa isteklerinin kendilerinden sonraki yargıç ve savcıların yargı bağımsızlığı ilkelerini üzerlerinde bir şemsiye gibi taşıyarak görev yapmalarını sağlamak olduğunu anlatır.

Toplantının son bölümünde yargıçlar söz alır. Ankara 10. İş Mahkemesi Hâkimi Abdullah Erdem, 13 yıldır Ankara Adliyesi'nde görev yaptığını, ama ilk kez böyle bir toplantı gördüğünü söyler. Erdem, "HSYK’nın ve Anayasa Mahkemesinin yapısının değiştirilmek istendiği bir dönemde bu toplantının yapılması, ister istemez, kendi görüşlerine destek mi arıyorlar sorusunu aklıma getiriyor," der. Bunun üzerine HSYK Başkanvekili Özbek, "Kendi görüşlerimize destek arıyoruz.

Kendi görüşlerimiz, yılların deneyimlerinden süzülerek edinilmiştir," der ve sözlerini şöyle sürdürür:

Kurul'un görüşü, teşkilattaki arkadaşların da Kurul'da yer almasıdır. Benim kişisel görüşüm ise bunun bazı sakıncaları da taşıdığıdır. Bunlar giderilebilirse sorun kalmaz. Bakanlık şu anda Kurul'un üstüne binmiş vaziyettedir, kilitlemiş vaziyettedir. Teşkilattan gelecek arkadaşlarımızın, yeterli güvenceye sahip olmadığı için bakan ve müsteşarın etkisinde kalmalarından endişe ediyoruz. Hatta, Kurul'da yer alan, yüksek yargıdan gelen üyelerin de etkisinde kalacaklardır.

Özbek, Pakistan'da yönetimi darbeyle ele geçiren General Ziya Ul Hak'ın Pakistan darbesinin ardından anayasa hazırlattığını ve yüksek yargı temsilcilerinin anayasa üzerine yemin etmesi gerektiğini, ancak temsilcilerin bunu reddederek, görevlerinden istifa ettiklerini anımsatır. Özbek, "Türk hâkim ve savcıları, Pakistan hâkim ve savcılarından daha duyarsız değillerdir. Bu bağlamda, üzerlerine düşenleri, hukuk kuralları içinde, yargıyı savunma adına yerine ge-tirecekler, " der.

Söz alan Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Levent Tacer de kapsamı biraz daha az olan benzer toplantıların bazen her yıl olmak üzere, 2-3 yılda bir gerçekleştirildiğini söyler.

Yargıtay Tetkik Hâkimi Celal Çelik ise, Yargıtay ve Danıştay'dan toplantı için gelen temsilcileri kucaklamak yerine tepki gösterilmesini yakışıksız bulur. Çelik, "Nasıl ki Fransa'da, yargıya yönelik bir hamle yapılmak istendiğinde, aynı gün yüzlerce hâkim ve savcı mesleğin onuru için çaba sarf etti, o veya benzer çabaların Türkiye'de olması gerektiğini düşünerek, o çabaların her zaman yanında olacağımı ifade etmek istiyorum," diyerek, birlikte hareket etme çağrısında bulunur.

Dosya Değil İnsan Görüyoruz

Danıştay Başkanı Mustafa Birden, yargının sorunlarına dikkat çekerek "Bunları dile getirmek Allah aşkına siyaset yapmak mıdır?" diye sorar.
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker ise, yargı bağımsızlığı ile ilgili mücadelenin bugün başlamadığını, 12 Eylül Anayasasından bu yana mücadelenin devam ettiğini söyledi. Gerçeker, "Bu mesleğin çok çilesini çektik. Önümüzdeki dosyaların kapağını açınca içinde insan olduğunu düşünüp tarafsızlık içinde karar vermeye çalışıyoruz. Biz bugün yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesini demokratik, laik, hukuk devletinin temeli olduğu için savunuyoruz" diye konuşur.

Başbakan Tayyip Erdoğan, ABD'ye gidişi öncesinde yüksek yargı temsilci ve üyelerinin bir araya gelmesine sert tepki gösterir. Demokrasiye olan yatkınlığını ve içine sindirmişliği de bir kez daha ortaya koyar(!).

Şimdi başbakanın yargıçların toplantısına ilişkin değerlendirmelerine kulak verelim:

Onlar sadece bu tür meydanlarda siyaset yapıyorlar. Bu anda da brifing. Neyin brifingini kime veriyorsunuz? Yani orada yapacağınız bu brifingle neyi değiştireceksiniz? Yani bu işin yeri, merkezi yasama organıdır. Bunların hepsi bir gerilimi yapmanın çalışmalarıdır. Bunlar gerdim üretmenin gayretleridir. İşte siyasallaşma bu. Şu anda yapılan bu çalışma bir siyasi çalışmadır. Bir yasamaya yönelik çalışma değildir. Eğer dürüst olsalar, samimi olsalar, burada kalkarlar 'biz şunu şunu istiyoruz', açıkça bunu söylerler. Kimse kimseye baskı kurma hakkına sahip değildir. Siyasetçiler için de bu böyledir, yargı için de böyledir, yasama için de böyledir, sivil toplum kuruluşlarında da, her yerde de böyledir. Eğer biz demokratik parlamenter sistem içinde çalışıyorsak, burada özgürlüklerin yeri çok farklı olmak durumundadır. Ama tabii demek daha almamız gereken mesafe var.

Başbakan Erdoğan'ın uzun uzun anlattıklarına Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'in yanıtı kısa ve öz olur:

Biz anayasa değişiklikleriyle ilgili, yargı bağımsızlığıyla ilgili görüşlerimizi ortaya koyuyoruz. Herhalde demokratik bir ülkede bu kadar düşünce belirtme özgürlüğü de olduğunu sanıyorum!

Arınç'a Soy ve Cesaret Aranıyor

Yüksek yargı organlarının başkanlarının sözlerinin, hükümet kanadında pek gerçekçi bulunmadığını, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın değerlendirmeleri ortaya koyuyordu. Arınç, katıldığı bir televizyon programında, HSYK başkanvekilinin Pakistan'da darbeyle iktidarı ele geçiren General Ziya ül Hak'ın hazırlattığı anayasa üzerine yüksek yargı mensuplarının istifa ettiği örneğini verdiğini anımsatarak, "Amin demek lazım buna. Ne kadar soylu bir davranış, ama bunun Türkiye'de örneğine rastlayabilir miyiz? Pakistan'daki yüksek yargıçların soylu davranışlarını Türkiye'de biz geçmişte görmedik. Sen bugün yasama organına karşı bunu söylemek istiyorsan, bu yanlış bir benzetme olur. ikincisi, siz bunu yapacak cesarette de değilsiniz, " değerlendirmesini yaptı.

Kadir Özbek'in birlikte çalıştığı arkadaşları adına dile getirdiği, gerekirse istifa edecekleri mesajının bir rest, cesaret ve soyluluk sınavının ise hiç olmadığını Türkiye altı ay sonra görecekti. Kitabın ilerleyen bölümlerinde o günlerin perde arkasını da irdeleyeceğiz.

HSYK'ye Yumurta Atacaklar

Kadir Özbek ile HSYK üyesi Ali Suat Ertosun, benzer bir adliye ziyaretini de Eskişehir'e yapacaklardı.

16 Haziran 2010 tarihinde gerçekleştirilecek ziyaret öncesinde, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığından bir bilgi gelir:

Kadir Özbek ve Ertosun'un ziyareti sırasında salonda "yumurtalı" saldırı düzenlenecek! Gerekli önlemler alınır ve saldırı olmaz. Ancak bu uyarıdan aylar sonra Türkiye ilk ses getiren yumurtalı eylemi yaşar. AKP'li Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Burhan Kuzu, Mülkiye'de yumurtalı saldırıya uğrar ve konuşmasını yapamadan fakülteden ayrılır.

Kaynakça
Kitap: İlahi Adalet, Yargının Siyasallaşma Günlüğü
Yazar: İlhan Taşçı
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi Nasıl Siyasallaştırıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron