Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yargı, Politika ve Yeni Anayasa: Yeni İktidar ve Yeni Dönem

Yeni İktidar ve Yeni Politik Kuşaklar

Burada Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi'nin Nasıl Siyasallaştırıldığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Yargı, Politika ve Yeni Anayasa: Yeni İktidar ve Yeni Dönem

Mesajgönderen TurkmenCopur » 11 Eki 2011, 00:36

Yargı, Politika ve Yeni Anayasa: Yeni İktidar ve Yeni Dönem

Yeni İktidar ve Yeni Politik Kuşaklar


Politik iktidar dönüşümüne dair süreçler, yalnızca entelektüeller bakımından değil, aynı zamanda bu politik süreçler içinde aktif rol alan tüm örgütsel veya bireysel oluşumlar bakımından da çok esaslı bazı "kimlik" sorunları yaratırlar. Siyasal çatışmaların bu en belirgin anlarında yer alan insanların bu sürece eklemlenme, süregelen sorunlara cevap verme biçimleri "siyasal" olduğu kadar aynı zamanda "kişisel" ve özgül bir iç hikâye alanını da barındırırlar. "Tarih" ile "biyografi"nin içice geçtiği yer tam burasıdır. Siyasal zaman akıp giderken ve kurumlar-kavramlar dönüşürken, bu dönüşüme uzanan kişilerin parmak izleri "tarih"in üzerine yerleşir, en azından bir süre bireysel aktörlerin kimliklerinin teşhis edilmesi için geride bu kişisel izler kala kalır. Bir başkasının parmak izi, kuşkusuz süreci temelden değiştiremez. Fakat aynı siyasî süreçlere dokunanların parmak izleri bu süreçlere farklı bir "ruh" ve "mizaç" kazandırırlar. Bu durum, kabaca, tarihte politik önderliğe ilişkin bir yaratıcılık marjı olarak tasnif edilebilir.

Bir de yaygın politik kadrolara ilişkin "zamanın ruhu"na sinen bir başka durum daha vardır. Burada genellikle farklı bir mekanizma yaşanır. Dönem, kendi "ruh" ve "mizaç"ını kendi kuşaklarına taşır. Siyasî süreçler, belirli siyasî "tip"ler üzerinden kolaylıkla hikâye edilebilir hale gelir. Bazılarını diğer örgütlü kesimlerden ayıran mahsus örgütsel davranış biçimleri oluşmaya başlar. Böylece, siyasal sürecin ve dönüşümün biçim ve içeriği, üslup ve tarzı belirli bir toplumsal ve siyasal vasat yaratır ve bir dönemin kendisine ait siyasal karakterleri ve taşıyıcı aktörlerinin davranış ve refleksleri tartışılabilir hale gelmeye başlar. Bunun bir yönü Kari Manheim'in "İdeology and ütopia" adlı kitabında anlattığı gibi her bir tarihsel kuşağın kendilerine özgü ortak algı ve davranışa doğru yönelmesi olarak zuhur eder. Diğer yönünde ise belirli ve mahsus bir örgütsel-politik terbiyenin oluşumu yer alır. Bu çerçeveden bakıldığında örneğin, Tanzimat kuşağı, kendisine ait bir "memur-siyasetçi" ve "münevver" profili oluşturmuş ve yaygınlaştırmıştı. Batının müktesebatını ülkenin diline "tercüme" eden ve imparatorluğu bir bürokratik "idare devleti"ne dönüştüren bu kuşak, devletin kurtuluşuna odaklanmış geleneğini Mülkiye, Harbiye ve Tıbbiyeli kuşakların "millî kurtuluş" heyecanlarına devretti. "Münevver"ler, Türkiye'deki siyasal hayatın merkezine böylece dâhil oldular. Yine örneğin, İttihatçıların veya Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki Kemalist kadroların siyasî adanmışlık halleri, "Türklük", "Anadolu" ve "halk" kurguları nezdindeki siyasî heyecan ve atılımları çok belirgin karakter yapıları ile donanmış bir kuşağı ortaya çıkarmıştır. Cumhuriyetin, misyoner kuşağıdır bu. Okuma yazma öğretmeye yönelik bir öğ-retmen hareketliliği ve diğer meslekli gençlerin cumhuriyetin "ışığını" kendi taşrasına taşımak heyecanı, siyaseten tüm eksikli, sorunlu ve marazlı yanlarına rağmen, döneminin sahiciliğini belirleyen bir ortamı ve karakter yapısını da belli eder. İnatçı ve keskindirler. 1960'lardan sonra ortaya çıkan "devrimcilik" ve "ülkücülük" gibi siyasî konum ve kadrolarda yine kendi dönemlerinin politik dil ve heyecanlarını belirli karakter yapıları ile hayata geçirmişlerdir.

Bu siyasî konum ve kadrolar, kendi sahiciliklerini halka taşıma ve kendi eylemlerini bütün toplumun varlık ve kurtuluşunun aslî menziline dönüştürme heyecanı ile öne çıkmaktaydılar. Buradan bakıldığında, yukarıdaki belli başlı örnekler belirli bir dönemin örgütlü kuşaklarının siyasal, kültürel, entelektüel karakteristiklerini olduğu kadar kendi siyasal eylemlerinin sahicilikle ilişkisini de ifşa eden örnekleri temsil etmektedirler. Son yüz elli yıldır geçip giden iktidarlara ve siyaset alanına yerleşen ve tarihe bir "ruh" ve "mizaç" taşıyan bu kuşakların tümü, her şeye rağmen ve tüm politik sorunlarına karşın "hakikat kaygısının peşine düşen kuşaklardı. Devlet dairelerinden gazete merkezlerine, Harbiyeden üniversitelere ve oradan da sokaklara kadar ulaşan genellikle dar bir kamusal alanda akıp giderdi "zamanın ruhu".

Namık Kemal ve Ali Suavi gibi münevverlerden bugüne uzanan politik kuşakların bu çok kaba tasnifinin amacı, şüphesiz ki bugünün politik kuşaklarının ve yeni iktidar elitlerinin sorgulanması ihtiyacını kışkırtmaktır. Bugünün egemen politik kadrolarının tip ve karakter yapıları günümüzün tarihsel seyrüseferi içinde dikkatle gözlenmeyi ve analiz edilmeyi beklemektedir. "Köylü" geçmişinden "şehirli" bir hayat alanına doğru ilerleyen Türkiye, yeni dönemin "ruhu"nu bir de bu mesele üzerinden anlamayı denemeli midir? Henüz buna ilişkin ayrıntılı sorulara dahi sahip değiliz maalesef. "Dindar-muhafazakârlık" diye adlandırılabilecek bir politik "tip" bir "elit", bir siyasî "eleman" veya bir siyasî "kadro" oluşmuş mudur örneğin? Ya da "muhafazakâr-demokratlık"? Ya da kestirmeden "dindarlık" diye bir siyasî memuriyet alanının ve bir yeni kuşağın tecrübe edildiği iddia edilebilir mi? Veya, örneğin "cemaatçilik" diye bir siyasî karakter yapısı keşfe-dilebilir mi? Ne yer ne içerler? Nasıl giyinir nasıl konuşurlar? Reflekslerinden tanınabilirler mi? Ve tüm bunların devlet alanı içinde oluşturdukları "olumlu" veya "olumsuz" bir rol modeli yapısından bahsedilebilir mi? Bu kesimlerin kendi eylemleri ile kendi dışındakiler ve "insanlık" arasındaki bağı kurma biçimi nasıldır? Bu meselelerin hiç birisi, maalesef, ciddî sorulara dönüştürülmemiştir henüz. Yeni politik kuşakların kendisine ve çevresine dağıttığı sahicilik ve samimiyet boyutunun sorgulanması da herkesin çok acelesinin olduğu bugünlerde pek akıllara getirilmiyor tabiî ki.

Daha fazla uzatmayalım. Biz bu sorulara talibiz. Bu sorulara bazı erken cevaplar getirebilmek için belirli gündemler oluşturmaktır amacımız. Bu gündemler, tabiî ki Demokrat Yargı Derneği, Demokrat Yargı'daki ayrışma ve bu ayrışmanın bizlerle beraber muhataplarından birisi olan Osman Can ile ilgilidir. İlk bölümde, Osman Çan'ın "aydın" ve "entelektüel" bahsi içinde bir tutarsızlık hali olarak değil, tam tersine tutarlı bir "siyasî memuriyet" bahsi olarak ele alınması gerektiğini ima etmiştik. Onun bu özelliğini göz önüne alarak, yani Osman Can nezdinde bugünün yeni politik kuşaklarının sorgulanmasına girişmek imkânını elde edebilir miyiz? HSYK seçimleri, Demokrat Yargı Derneği, dernek içi tartışmalar ve Osman Can bahislerinin, bizlere, yeni politik kuşaklara, onların karakter yapılarına ve siyasî reflekslerine dair böyle bir mesele olduğunu kesinkes haber verme imkânını tanıyıp tanımayacağından emin değiliz. Yaşadığımız yakın dönemin hâlâ sıcak ve çoğu kişisel ortamını ve onun duygu halini belirli bir politik kuşağın "nesnel" hali olarak damgalamak çok sorunlu bir tutum olabilir. Bu tehlikenin farkındayız. Ama gene de bu girişimle iki önemli amacımız var. Birinci nokta, burada pay-laşacağımız gözlemlerimizin ne ölçüde yaygın bir örnek oluşturduğunun sorgulanmasına vesile olmaktır. Bizim örneğimiz ne derece genelleştirilebilir veya tersine müstakilleştirilebilir? Bu konudaki kararı kendi tecrübelerini de ortaya koyarak okuyucunun kendisi versin. Devlete henüz yerleşen ve artık egemen gücün kadrolarına dönüşen yeni politik kuşakların davranışlarına ilgi göstermek birinci amacımıza dâhildir. Ve ikincisi de zamanımızın politik kadroları üzerinden hali hazırda ilerlemesini sürdüren politik dönüşümün "mizaç" ve "ruh'una isabet edecek noktalan dikkate sunmaktır. Nihayetinde, yeni bir "devletlû" kadro doğmuştur ve onları anlamaya çalışmak da şart olmuştur.

Sorunun Ortaya Çıkışı:

Demokrasi mi? İktidar Mücadelesi mi?


Son üç beş yılın politik seyrüseferi içinde "siyaset" alanından "devlet" alanına doğru taşınan bir politik kuşağın bu süreç içindeki eylem ve söylemlerini gözlem altına almak için Demokrat Yargı gerçekten de "biçilmiş kaftan". Çünkü Derneğin kuruluş süreci, yargıdaki tarihsel bir dönüşümün refakatinde gerçekleşmiş ve Dernek mensupları, dönüşüm sürecinin her bir anına nezaret ederek temel bir tartışma külliyatı oluşturmuşlardır. Basitçe, dernek sürecimizi anayasa değişikliği tartışmalarından yeni anayasa tartışmalarına doğru ilerleyen bir demokrasi tecrübesi olarak ele alıp çıkarılan dersleri paylaşabileceğimize inanıyoruz. Tabiî ki iktidar dönüşümü süreci henüz tamamlanmamıştır. Önü-müzde çok yakıcı bir yeni anayasa tartışması olacağına göre, henüz idrak ettiğimiz Anayasa değişikliği tecrübemiz ve buna ilişkin tartışmalarımız üzerinden önümüzdeki anayasa tartışmalarına uzanan doğru bir siyasî tartışma hattı oluşturmamız yerinde bir tutum olur. Zaten, biz de yeni iktidar ve yeni politik kuşaklara ilişkin bu bölümdeki değerlendirmemizi yargı eksenli anayasa değişikliği ve HSYK seçimi tartışmalarından başlayarak yeni anayasa çalışmalarına kadar ilerlemek suretiyle gerçek tarihi ortamında sonucuna kavuşturmak istiyoruz.

Nasıl Başladık ve Bugüne Nasıl Geldik?

Bugünden geriye doğru baktığımızda, Demokrat Yargı'nın kuruluşuna amil olan iddia ve heyecanlarımızın odağında, başkalarının acılarına, mağduriyet iddialarına ve çığlıklarına karşı sağır olan bir siyasal dilin iktidar alanına taşınmasına meşruiyet sağlamak hedefi hiçbir biçimde yoktu. Amaca giden her yolu mubah haline getirecek bir dil, ancak ve ancak saklanarak ve kendisini kamufle ederek büyütülebilirdi bu dernekte. Tabiî ki bu kamuflajı yapacak politik kuşağın da buna ilişkin yeteneğinin hazırlanmış olması gerekiyordu. Çünkü kuruluş sonrası da, bütün müdahale

ve beyanlarımızın yönü, özgürlük ve eşitliği ötekiler için de isteyerek politik riyakârlığın etkilerinden uzaklaşmanın yolunu açmaya çalışmak şeklinde tezahür ediyordu. Esasen amacımız, toplumsal farklılıkların; dinsel, dilsel, kültürel-etnik ve sınıfsal tüm kesimlerin demokratik yönde işleyen dinamiklerini yan yana getirmek ve giderek ortak bir tecrübenin zeminini yaratmak şeklinde formüle edilmişti. Toplumun sorun olarak bildiği ve çözümünün peşinde olduğu türban, etnik-kültürel özgürlükler, sınıfsal baskının yarattığı eşitsizlik sorunlarının birbirini besleyen çözümlerini aramak ve yapay olarak bölünmüş bu sorunları ortak bir demokrasi tecrübesi ve olgunluğuna taşıyarak çözüme dair, en azından yargıda yeni bir dilin imkânlarını geliştirmek eğilimi önemsediğimiz ve temel iddiaya dönüştürdüğümüz bir hedef idi. Süreç içindeki analiz ve değerlendirmelerimiz de bu eğilime uygun düşmekteydi.

Bununla beraber, HSYK seçimi süreci, bütün bu teorik ortaklıkları pratik bir ayrışmaya doğru taşımanın başlangıcı oldu. Tartışmalar, daha erken başlamakla beraber, pratik sonuçlarının bazılarınca Referandum sonrasına kadar ertelenmiş olduğu, Osman Çan'ın da dâhil olduğu grubun daha az kontrol edilmiş siyasal reflekslere doğru hızla kaymaya başlamasıyla anlaşılmış oldu. Demokratik ittifak tasavvurlarının artık sadece bir yük olarak değerlendirilmeye başlanması o kadar hızlı ve ani biçimde gerçekleşti ki bu durum farklılaşmayı politik olmaktan çok mekanik bir hale getiriyordu. Önceden kurulmuş bir mekanizma harekete geçiyordu sanki. Veya adetâ fiş bir anda prizden çekiliyordu. Gerçekte ne insani ne de politik bir kopuş olarak tarif edilebilir bu durum. Siyasete dayanarak devlete karşı mücadele edenlerin, bir anda devlete dayanarak siyasete karşı mücadele etmeye başlamaları, bu sürecin politik ve tarihi altyapısını teşhis etme çabasını oldukça sorunlu bir hale getiriyor ve asıl merakın bu süreçteki politik kuşağın ve kadroların etik ve ahlâkî dayanaklarına yönelmesine yol açıyordu. Başka deyişle, dönüşümü anlama çabası, sü-reçlerden çok kişilerin ve kadroların dünyasına yöneliyordu. Osman Çan'ın, bu süreçteki hareket tarzı bu nedenle önemlidir ve altının çizilmesi gereklidir.
HSYK seçimi ve sonrası bu dönüşümün en keskin noktasını oluşturmuştur. Yargıdaki iktidar dönüşümünün sivil ve demokratik bir nitelik taşıması gerektiği ve dahası hem toplumun geniş kesimlerinin ve hem de hâkim ve savcılarının büyük çoğunluğunun ancak razı olabileceği bir dönüşüm haline gelmesi gerektiği yönündeki ısrarlı çabalarımızı, ilk anda kırılgan ve kaygılı biçimde izleyen Osman Can, çabalarımızın medya ve kamuoyunun geniş kesimlerine doğru yayılmaya başladığı andan itibaren çok ani bir müdahale ile eğilimin yönünü değiştirmek üzere harekete geçiyordu. Derneğin, yapay gündemlerden uzaklaşmak suretiyle giderek daha sahici bir demokrasi mücadelesine doğru evrilmesi karşısındaki tedirginliği, ilk sıralarda da belli oluyordu. Fakat, bu anda harekete geçmesini sağlayan şey, Adalet Bakanlığı'nın Demokrat Yargı'nın bu mücadelesinin etkilerinden artık tamamen kurtulmayı istemesi oldu. Nitekim, yeni HSYK üyesi İbrahim Okur tarafından yapılan çağrı üzerine Osman Can, bir yandan medyada giderek büyüyen itirazları durdurmayı, diğer yandan da Demokrat Yargı'nın itirazlarının genel etkilerini telâfi etmeyi denedi. Star Gazetesi'nde yazdığı yazı, HSYK seçiminin sorunsuz-luğu, yargıda demokratik meşruiyetin nihayet gerçekleşmesi, seçimlere itiraz etmenin yanlışlığı ve en nihayetinde yeni HSYK'nın yargı idaresi yetkisini bu seçimle hak ettiği üzerine kuruluydu. Yeni HSYK'nın toplumsal bir şüphe alanına doğru çekilmesinin önüne geçmek istiyordu böylece. Bu savunmaların tümü, aslında, en azından bir tartışmada kabul edilebilir pozisyonları oluşturmaktaydılar.
Bununla beraber, ortada beklendiğinden daha başka bir sorun vardır. Fakat bu sorun, Dernek içinde bizim ile Osman Can arasında, HSYK veya daha başka bir konudaki politik farklılaşmanın ortaya çıkması ile ilgili değildir. Herhangi bir politik farklılaşma ve bu farklılaşmanın ayrışmaya dönüşmesi kolaylıkla anlaşılabilir bir şeydir.

Hakikatte sorun şuydu:

Osman Can'ın, HSYK'ya kritik bir destek verirken aldığı pozisyon "politik" değil "mekanik" idi. Onun hareketi, kendi potansiyeli ve eğiliminden değil, iktidarın ihtiyacından doğuyordu. Yeni iktidarın herhangi bir günlük sorununu tamir ederken kendisini iktidar karşısında tamamen araçsallaştıran bir düzleme yerleşmesiydi. Bu nedenle ortada bir politik farklılaşmadan söz edilemezdi. Çünkü ortada bir politik boşluk söz konusuydu. Yani, Dernek içindeki politik farklılaşmaya ilişkin bir "muhteva" yoktu. Farklı bakış açılan arasında bir karşılaşma, bir tartışma, bir iletişim ve ikna süreci ve en nihayetinde ortak pratiğin sona erdiğinin temel tecrübeleri ortada yoktu. Kendini belli eden, sürecin her bir anını bütünlüklü olarak örgütleyen bir eylemler dizisi değil, anlık ve operatif bir müdahale çabasından bahsedilebilirdi. Dolayısıyla sadece bir "memuriyet" vardı ortada. Çan'ın bu süreçleri mekanik bir göreve dönüştüren girişimi bu tartışmanın politik ve tarihsel bir arka plandan yoksun kalmasına yol açıyordu. Bu meseleyi, hikayeyi devam ettirerek daha açık biçimde anlatabiliriz.

Politik Muhtevanın Çöküşü

Osman Çan'ın Star Gazetesi'nin 21 Ekim 2010 tarihli sayısında yayınladığı âni bir yazı ile bizlere yeni HSYK'yı umutlu bir gelecek için rahat bırakmamızı telkin etmesi, kendisi için gerçekten de çok zor ve sonradan kapatılması neredeyse imkânsız bir ifşaat olarak ortaya çıkıyordu. Bu en kritik ânda Türk demokrasisinin ve özelde de Türkiye'de yargının içinde bulunduğu demokrasi sorunlarını tartışmak, kamuoyu karşısındaki imajına uygun bir konum almak yerine tam tersine bu tartışmaya dair gündemleri bastırmak ve tepkileri yatıştırmak yoluyla asayiş yaratma görevine soyunması, sonraki tüm yazılarında çok uğraştığı halde bir türlü silemediği bir siyasî leke ve bir türlü kapatamadığı bir anti-demokratik ifşaat olarak zuhur etti. Bir anlamda, kendisini, bu kritik anda, sonraki manevra yeteneklerini ciddî ölçüde kaybederek hakiki siyasî konumunda sabitlemek zorunda kalması, bundan sonraki zamanlara dair muhtemel "görev"lerine zarar verecek bir soruna dönüşecekti. Onun mekanik ve "memurin" politik dünyasının öngöremeyeceği bir durumdu bu. Fakat HSYK seçiminin, hem genel kamuoyu hem de liberal-demokratlar nezdinde normalleştirilmesi gerekiyordu ve Demokrat Yargı tarafından geliştirilen muhalefetin yarattığı ilk ciddî şokun atlatılmasında belirli bir rol edinmesi ve arkasından da bir sonraki görevini devralması bekleniyordu ondan. İçinde yer aldığı dünya, bir "siyasal eylem"ler alanı değil, âdeta birbirini takip eden uzun vadeli bir "operasyonlar" dünyası idi. Sabah işten çıkıp anayasa değişikliğini insan hakları üzerinden pekiştirmesi, öğleye HSYK seçimine yönelik isyanı bastırması, akşama da yeni anayasayı "halk"a hazırlatması gerekiyordu. Dolayısıyla, öğleye doğru şimdiki HSYK'ya destek veren bu ilk yazısı ile medya çevrelerini teskin ederek görevini tamamladıktan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi ve hızla eski "liberal-demokrat" kılığını almaya çalışması, onun açısından oluşan manzarayı daha da açık bir hale getirdi. Onun için siyasal alan, bir "oyun alanı" haline geliyordu. Bürokrasiye eşsiz ve kritik bir destek vermişti. Fakat yeni HSYK'ya yönelik şüphelerin dağılmaya başladığı ve muhalefet şokunun atlatıldığının görüldüğü ilk ânda, bir önceki yazıda eşsiz ve kritik destek verdiği Adalet Bakanlığı bürokrasisine karşı bu kez eleştiri yazıları yazmaya ve onlara muhalefet ettiğini göstermek için bazı "gösteri yazılar" karalamaya başladı. Fakat bütün sorun bu kadar açık ve net bir anti-demokratik seçim sürecini seksiz şüphesiz desteklemesi karşısında bu kadar kısa aralıklar içinde kimsenin geçmişi telâfi yeteneği bulunmamasıydı. Sabah, öğle ve akşam arasında birbirinden farklı siyasî yönlere işaret etmesi, olağan bir çelişkiden çok, kendi günlük eylemlerinin bütün o tutarsızlıklarını yöneten bir tutarlılık içinde hareket etmeye çalıştığını gösteriyordu. Dolayısıyla, Can, bir siyasî düzeneğin mekanik bir parçası olarak ortaya çıktığı anda, bir yandan son derece nesnel ve soğukkanlı bir hareket üretme kabiliyeti kazanırken, aynı anda bütün bu eylemlerin birbiriyle tutarsız tarihsel karşılığı göz önü

ne alındığında son derece irrasyonel ve "safça" bir eylemin içinde ve herkes tarafından teşhis edilebilir hale geliyordu.

Yeni HSYK: Geçiş Süreci HSYK'sı mı?

Çan'ın "yeni" HSYK'yı destekleme biçimine şöyle bir değinmeden sonraki yeni anayasa yapma eyleminin analizine yönelmemek gerekir. Osman Çan'ın yeni HSYK'yı meşrulaştırma biçimlerinden birisi veya en önemlisi bu HSYK'nın Türk yargı tarihi bakımından bir "geçiş süreci" kurumu ve demokratik bir sürecin şartlarını hazırlayan bir araç olarak tarihselleştirilmesi gerektiği iddiasıydı. "Yeni" HSYK'ya bu nedenle kısa bir süre tahammül etmemiz gerektiğini ima ediyordu bu yolla. Bu yaklaşım, aslında, kendi entelektüel dünyasına yansıyan ciddî gerilimlerini ve ikna edici cevaplar yetiştiremediği bir çevrenin sorularını teskin etme eğiliminden kaynaklanıyordu.

Bu durumun bir diğer boyutu ise "yeni" HSYK'nın Türkiye'deki iktidar dönüşümüne nezaret eden bir aracı olduğu yönündeki umut dağıtan tespittir. "Yeni" HSYK'nın her şeye rağmen ve oluşumundaki anti-demokratik, otoriter ve bürokratik üsluba rağmen, Türkiye'deki devlet alanının yaşayacağı demokratik tarihsel dönüşümün bir aracısı olacağını söylemenin arkasında, ona tahammül etme, katlanma ve bundan sonraki süreçlerdeki etkinliğini geçici bir hâl olarak algılama önerisi vardı kuşkusuz. Dolayısıyla bu "geçicilik" veya "geçiş süreci HSYK"sı demokrasinin şartlarının hazırlanacağı bir kutsal görevin yüklendiği araca dönüştürülüyor, bundan sonraki olağan dönemlerin bir habercisi olduğu söylenmiş oluyordu.

Liberal siyasal literatürdeki "olağanüstü hâl"in çikolata sosuna bandırılarak servis edilmiş bir biçimiydi bu. Çan'ın farkına varmadan söylediği şey, "yeni HSYK'nın gerçekte "eski HSYK" olduğu idi. Eski HSYK'da gerçekten de bir "olağanüstü hal HSYK"sı veya bir tür "sıkıyönetim HSYK'sı idi ve bir başka anlamıyla bir "geçiş süreci HSYK'sı idi. Fakat garip biçimde bu geçiş süreci HSYK'sı bir türlü geçmemiş ve zaman içinde "olağan bir HSYK"ya dönüşerek normalleşmiş, neredeyse otuz yıl varlığını sürdürebilmişti.

Osman Çan'ında aynı dil ve üslup ile yeni HSYK'yı eskinin meşruiyetlerine taşıdığının farkına varabilecek bir bilgi ve bilinç seviyesine sahip olduğu halde en azından alelacele bir toplumsal rıza üretme hevesinden fason bir üretim işine girmek zorunda kalması hüzün vericidir. Bu "geçiş süreci"nin en sonunda bir "gerçek demokrasi" olacağı yönündeki tüm vaatlerin bundan önceki vaatlerden bir farkı da bulunuyordu. Yeni bir "olağanüstü hal" ve yeni bir "istisna durumu"nu, bu kez kendi egemeni üzerinden ilân etmekten başka tabiî ki. "Geçiş süreci" tezinin demokratikleşme beklentisi yönünden gerçekten de ciddî ve somut bir karşılığının bulunduğunu söyleyebilmek bu nedenle çok zordur.

Esasen İspanya ve Portekiz gibi ülkelerin faşist diktatörlüklerden demokrasiye geçişine dair ilerlemelerinden ilham aldığı da söylenebilir bu tezin. Fakat İspanyol yakın tarihine "tranciorf [geçiş süreci] olarak geçen döneme (1975 ila 1982 yılları arası) kabaca bakıldığında Frankocu tüm kurumların varlıklarını sürdürdükleri, devlet ve siyaset alanlarında sahte bir demokratik meşruiyetin uygulandığı ve daha açıkçası yeni dönemin inşa edilme sürecinden çok geçmişin iktidar yapılarının telafi edildiği bir süreç olarak yaşandığı anlaşılacaktır. Dolayısıyla, yeni HSYK'ya yönelik Osman Çan'dan gelen "geçiş süreci" tezi, üzerindeki demokrasiye yakınlaşma veya demokrasinin inşası imalarından ayrıldığı takdirde gerçekte yeni HSYK'nın eski HSYK'nın yapı ve malzemelerinden oluştuğu ve önceki HSYK'nın yeni HSYK'da telâfi edildiğine teorik bir destek olarak okunabilir ancak. Osman Can açısından bakıldığında da, Hiçbir ciddî temeli bulunmayan bu tezlerin sadece günü kurtarmak amacıyla dolaşıma sokulmaya çalışıldığını ve nihayetinde tezin sahibinin bir "entelektüel yalpalama" değil, siyasî bir mesai yürüttüğünü ortaya çıkarır.

Yeni Anayasaya Doğru Balık Hafıza ile Yol Almak

Osman Çan'ın referandum sonrası entelektüel macerasının siya-seten lekelenmemesi için çeşitli yazıları ile almaya çalıştığı mekanik önlemlerin asıl hedefi, kuşkusuz ki yeni anayasa çalışmalarını sivil toplum üzerinden örgütleme fırsatını kollamak ve bir esaslı anayasa değişikliğinin hemen ardından hiçbir şey olmamış gibi sıfırdan bir anayasa mesaisi oluşturmaya çalışarak kendine alan oluşturmaktı. Fakat henüz idrak ettiğimiz bir anayasa değişikliği hiç olmamış gibi ve sanki zaten süren bir anayasa mücadelesinin içinde değilmişiz gibi geçmiş anayasa değişikliği tecrübelerini unutan bir yeni anayasa tartışmasına girişmek, yalnızca önceki anayasa eylemimizle aradaki siyasî bağın yok edilme-si/yok sayılması ve garip biçimde siyasî hafızadan silinmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda, Osman Çan'ın yeni anayasa gündemine politik değil yine mekanik bir gündelik görev alanı olarak baktığını ortaya çıkarır. Nitekim, yeni anayasa çalışmalarının formüle edilmesi sürecine baktığımızda bu durum daha iyi anlaşılacaktır.

Yeni Anayasa ve Sivil Toplum: AÇG ve YAP

Başbakan Erdoğan, 2010 yılının son aylarında yaptığı bir açıklamada, yeni anayasa çalışmalarının iki ayrı koldan yürütüldüğünü, birinci çalışmanın parti içinde diğerinin ise sivil toplum alanında ilerleyeceğini duyuruyordu. Erdoğan'ın sözünü ettiği sivil toplum çalışması, "kendi anayasanı kendin yap", "halkın anayasası" vb. gibi kampanyalar üzerinden inşa edilen "Anayasa Çalışma Grubu" (AÇG) ve "Yeni Anayasa Platformu" (YAP) olarak ardı ardına arzı endam etti. "Sivil toplum" ve "halk" ile "anayasa" arasında yeni bir stratejik-politik bağ kurulacağı vaadini içeriyordu bu yeni yapılar. Bir yandan, anayasa yapımı bakımından, otoriter geçmiş ve gelenek ile bağın koparıldığı yeni bir "tarihsel an"a işaret ediliyor, diğer yandan da yeni siyasî dinamikleri öne çıkaran bir stratejik araç özelliğine dikkat çekiliyordu. Daha doğrusu esas kurgu bunun üzerine oturtulmuştu. Fakat "sivil toplum", "halk" ve "anayasa" gibi kavram ve olguların gerçek tarihsel oluşumuna şöyle üstünkörü biçimde bile bakıldığında bu yeni iddianın çok ciddî sorunlar yarattığı da hemen anlaşılabiliyordu. Bir defa, "sivil toplum" ve "halk" olguları, yaratılan, inşa edi-len soyut ve yapay bir duruma işaret etmiyordu. Yani "anayasa" yapmak için bir "sivil toplum" ve bir "halk" kurmak mümkün değildi. Tam tersine, halk ve sivil toplum belirli bir tarihsel ve siyasal süreklilik içinde ortaya çıkıyor ve çok somut ve tanınabilir özellikler sergiliyordu. Bu itibarla halk veya sivil toplum anayasayı yapardı. Fakat anayasa yapmak için bir "sivil toplum" ve bir "halk" inşa edilemezdi. Eğer böyle olur ise iddia edildiği gibi gelenekten kopmak yerine tam tersine tam da geleneğin bağrına yerleşilmiş olunurdu. Başka deyişle "anayasa yapılması için halk mı gerekiyor. Onu da biz yaparız" demekten farklı değildi bu. Bu yaklaşımdan hareket ettiğimizde yeni bir anayasa yapıldıktan sonra tabiî ki bu halkın evine dönmesi gerekiyordu. Yani anayasa yapılacak toplanın! Anayasa yapıldı dağılın!

Doğrusu, Osman Çan'a yeni bir "sefer-görev emri"nin geldiği anlaşılıyordu:

Anayasa yapacak bir halk inşa edin hemen! Tıpkı, 1876'da Tersanede toplanan Büyükelçilere söylendiği gibi, bu kez de "bu duyduğunuz top sesleri hep talep ettiğiniz gibi bizim de anayasa yapan bir halkımız olduğunu ilân ediyor" anlamına gelmektedir. Haydi, bunu kutlayalım!

Peki, buna inanacak kadar saf mıyız? Ve tıpkı, yabancı memleketlerin elçileri gibi "bir dakika bu iş o kadar kolay ve basit değil" diye itiraz etmemiz gerekmiyor mu? Devlet emriyle anayasa yapılamayacağı gibi devlet emriyle "kendi anayasasını kendisi yapan bir halk" inşa etmek de mümkün değildir. Eğer, bir halk veya bir "sivil toplum" aranıyorsa bu zaten somut ve verilidir. Türbandan tutun çeşitli dinsel özgürlük meselelerine kadar somut ve tanınabilir muhataplar kendi eylemlerini tarihsel bir hale getirmişlerdir. Kürt sorunundan tutun etnik-kültürel özgürlük talepleri konusunda giderek billurlaşan bir talepler alanı ortadadır. İşçi ve yoksullara ilişkin eşitlik talepleri de hem somut ve hem de örgütlü yapıları ile tanınabilir bir hale gelmiştir. Peki, tüm bu somut özellikteki halk ve sivil toplum dinamiklerinin dışındaki statik durumları kendi lehinize ve bir "halk" biçimine büründürerek anayasa tartışmasının ortasına taşımanız mümkün müdür? Ve bu ne anlama gelir? Bir çok anlama birden gelir. Fakat, bunların en önemlisi, bu kesimlerin bir manipülasyon için "kullanılması"dır. Dolayısıyla anayasa yapımının ne belirli bir toplumsal dinamiğe ve ne de siyasal iradelere açılması anlamına gelir. Tersine, toplumsal ve siyasal dinamiklerin beşeri bir boşluğa ve hiçliğe taşınması demektir. Bu genel noktadan hareket edildiğinde Başbakan Erdoğan'ın, bir kez daha yanlış bir stratejiye ikna edildiği anlaşılıyor. Şimdi, bize düşen ise yeni anayasa hazırlıklarının devletleştirilmesine dönük bu adımın hem teorik ve hem de pratik sorunlarını tartışmak olmalıdır.

Yeni anayasa hazırlıklarının daha en başından devletleştirilmesine dönük bu ilk adımın sonuçları, tartışmanın daha derinlerine inildiğinde daha bir açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Öncelikle anayasa yapımının teknik değil siyasal bir meşgale olduğu konusunda bir tartışma yapmak dahi abestir. AÇG ve YAP'ın kuruluş amacı, bu genel geçer tespite dayandırılmaktadır. Fakat siyasal eylemin kurucu etkinliğinin dışında bir anayasa yapımı alanı olamayacağı gibi ideolojisiz bir anayasa iddiası da aynı nedenle saçmadır. Siyaset, anayasaların kurucu dinamiklerini harekete geçirir ve ideoloji de bu dinamiklerin siyasal harita içindeki yerlerini bulmasını sağlar. İdeoloji, siyasal dinamiklerin yön duygularını ve siyasal alanda tezahür ediş biçimini temsil eder. Dolayısıyla, bir anayasanın, hukuk tekniği ile ilgili olmadığını, bunun yerine siyasal bir eylem olduğunu iddia ettiğinizde aynı zamanda anayasaların ideolojik bir karaktere sahip olduğunu kabul etmiş olursunuz. Yok, eğer, anayasa yapımı teknik değil, siyasaldır. Ama ideolojik değildir ve dahası "kutsallarınızı bırakıp gelin denilirse bu durumda, anayasa yapımı bakımından vaat ettiğiniz si-yasallık niteliğinin son derece yapay ve yüzeysel kaldığını ve gerçekte başka bir derdiniz olduğunu itiraf etmiş olursunuz. Tıpkı,

Anayasa Çalışma Grubu ve Yeni Anayasa Platformu'nun farkında olmaksızın itiraf ettiği gibi. AÇG ve YAP'ın, Türkiye'deki anayasa yapım geleneğini kendilerince aşarak siyasete ve siyasetin ana aktörleri olan "halk" ve "sivil toplum"a yer açma iddiası "siyaset", "ideoloji", "halk", "sivil toplum" vb. gibi çok temel konulardaki önemsiz bir bilgi sorunu olarak görülemez. Tam tersine, bu yapıların, bakış açısını tümüyle ele veren bir soruna işaret eder. Bir defa, ideolojisiz bir siyasetten bahsettiğiniz anda toplumsal ve siyasal farklılıkların tezahür ettiği tüm o sınıfsal, etnik-kültürel ve dinsel derinlikleri bir çırpıda soyutlaştırmış ve anayasa yapımı alanının dışına itmiş olursunuz. Ve dindar, Türk, Kürt, Ermeni, yoksul, işçi vb. gibi somut temsil yapılarının kendilerini terk ederek temsil etmelerini talep etmiş olursunuz. Birincisi bu mümkün değildir ve yaptığınız bu çağrı, bu somut temsil yapılarından birisinin lehine, ama gizli olarak, işlev görmektedir. Siz de bunu özellikle gizlemek istemektesinizdir. İkincisi, böyle bir durumda, yani Türk, Kürt, yoksul, işçi, dindar vb. gibi temsil yapılarım terk ettiğiniz takdirde bir "halk" olmaktan çıkarsınız. Bir "sivil toplum örgütü" ise hiç olamazsınız.

Buna karşılık, halk veya sivil toplum gibi somut politik dinamikleri anayasa yapımının aktörleri olarak göstermek yerine örneğin "yurttaşlık" ve "yurttaşlar" üzerine kurulu bir politik dinamik tasavvur edebilirsiniz. Yurttaşların, bir anayasa öznesi olarak öne alınması anayasa yapımı işinin mantığına uygundur. Ama, siyasal partiler, dernekler ve diğer sivil toplum örgütleri vb. gibi politik araçlar olmaksızın "yurttaşlar" sadece ve soyut bir hukuk öznesi olarak var olabilirler. Bu haliyle de anayasa yapımının aktörü olmalarını sağlayacak temel politik araçlardan yoksundurlar. Kendi eylemini tarihsel bir süreklilik içinde belirginleştirip bunu toplumsal ve siyasal olarak tekrar eden ve bu nedenle de anayasaya taşınması gereken bir mesaja dönüştürmek ise birkaç toplantıyı aşan bir siyasal eylemi gerektirir. Buna rağmen, "işte bakın, halk, sivil toplum ve dahası yurttaşlar ne güzel konuşup, yeni anayasaya koşuyorlar" diye söze başlarsanız, aslında yeni ana yasaya koşanın bu sözün bizzat kendisi olduğu ve kalabalıklara kendisi için bir "halk" süsü verdiği ortaya çıkar. "Halk"ın "müsamere çocuğu" haline getirildiği ve bu haliyle çevreye teşhir edildiği sıradan ve çok ucuz bir oyundan başka bir şey değildir bu.

Daha açık biçimde söylememizi mi istiyorsunuz? YAP ve AÇG'nın, gerçekte, bir anayasa manipülasyonunun araçları olduğu açık ve aşikârdır. AÇG ve YAP, bu yönüyle, aslında, bir devlet etkinliğidir. Bir geleneksel devlet pratiğidir. "Sivil toplum yapılacaksa onu da biz yaparız", "Anayasa yapılacaksa onu da biz yaparız", Anayasa yapmak için halk mı gerekiyor? "Halk gereki-yorsa, onu da biz getiririz" diyen, gerçekte siyasetin önünü açan değil siyaseti ikincilleştiren bir hareketin adıdır. Bu sürecin emanet edildiği bir politik kuşağın ise, her şeyden daha fazla Mithat Paşa vb. gibi 19. yüzyıl kuşağının bugünkü temsilcileri olduğunu söylemek aslında iltifat olarak kabul edilmelidir. Çünkü arada önemli bir fark söz konusudur. Mithat Paşa, hazırladığı ve ilân ettiği Anayasanın halk tarafından onaylanmasını değil sadece itiraz edilmemesini bekliyordu. Şimdiki kuşak ise, kendi hazırladıkları bir yeni anayasaya "halk"ın onay vermesini mecbur tutuyorlar. Bunu da "halk" süsü verilmiş yapay koro inşa ederek gerçek toplum, gerçek halk ve gerçek sivil topluma dayatıyorlar. Galiba, otoriter Mithat Paşa ile totaliter şimdiki politik kuşak arasındaki fark da tam burada gizli. Mithat Paşa geleneğini aşmak üzere yola çıkanlar, gerçekten de, onun tarihsel eylemini aşıyorlar. Ama otoriter geleneğe yeni "total" teçhizatlar ekleyerek...
Peki, şimdi, Anayasa değişikliğine ilişkin tartışmalardan yeni anayasa çalışmalarına kadar uzanan bu süreç bize nasıl bir politik eylem ve politik yön tarif etmektedir? Ve bu sürecin kısa anlatımından yeni iktidarın yeni politik kuşaklarının vasıflarına dair neler çıkarabiliriz? Hemen başlayalım: İnsani ilişkiler geliştiremeyecek kadar hızlı ve aceleci, mekanik hareketleriyle politik muhtevadan uzak, demokratik ve sivil bir derinlik yaralamayacak ölçüde yalnızca kendi görevine odaklanmış ve sağır, kendi bağlı olduğu politik grubu veya grupları daha insani bir toplumsal mekan ve zamana taşıyamayacak kadar ilgisiz, kendi eylemini insanlığın eylemine bağlamak amacından uzak, siyasetin sahici dünyasından, anlama ve anlatmanın, açıklama ve iknanın kıymetsiz bir hale geldiği operatif bir dünya tasavvuruna ve politik kadrolara doğru ilerleme en nihayetinde politik hayatı halk, sınıflar, sivil toplum vb. gibi gerçek politik muhataplarının dışında mekanik aktörler tarafından yönetilen bir labirent olarak algılayan bir zihniyet. Bütün bunlar, yeni politik kuşakların tamamen işlevsel ve araçsal bir dünya tasavvuru ile hareket ettiklerini gösteriyor. Dolayısıyla operatif ve manipülatif bir alan çıkıyor karşımıza.

Tüm bunlardan sonra, politik ve anayasal geleceğimiz konusunda umutsuz olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Elbette ki hayır. Yeni anayasa ile yeni politik kuşaklar arasındaki ilişkiyi umutsuz bir politik iklimin gölgesinden kurtarmak ve daha insani bir toplumsal hayata doğru ilerlemenin hukuksal hazırlıklarını üstlenecek olan halkı, toplumsal güçleri ve sivil toplumu kendi gerçek görevlerine çağırmak temel sorumluluğumuz olmalıdır. Onların yaratıcı dinamiklerini harekete geçirmek bütün bu umutsuz iklimi tersine çevirmek için yetecektir. Manipülasyon ile bu yeni tarihsel anayasa yapım anım kendi güçleri lehine kullanmak isteyecek olanlar karşısındaki tek gerçek garanti de onlar olacaktır.

SONUÇ

2010 HSYK seçim sürecinin ifşa ettiği onca şeyden sonra Türkiye'de yargı, hukuk, adalet ve demokrasi konularıyla birazcık alâkadar olan herkesin şapkasını önüne alıp sükûnetle düşünmesinin vakti gelmiştir. Ve hatta vaktin çoktan geçtiğini dahi söylemek gerekebilir. Belki de bundan dolayı, hükümet partisinin, muhalefet partilerinin, yüksek yargı mensupları ve Adalet Bakanlığı bürokratlarının, Yüksek Yargı başkanları ve Adalet Bakanının, aydınlar ve medyanın ve hattâ hâkim ve savcıların şapkalarını önlerine almaları da artık yetmeyecektir. Başlarını da öne eğip düşünmeye başlamaları gereklidir. Böylece, belki de, ilk kez kendi tarihlerini yenileyebilecekleri bir tarihi anın geldiğini anlamalarını mümkün kılacak bir samimiyet anı yakalayabilirler. Türkiye'nin yargıçları ve savcılarının bir seçim yaptıkları esnada yargının o eski bavulundan kazara ortaya saçılan onca şey sadece ve münhasıran yargı ve HSYK seçimlerine dair "kirli çamaşırlar" değildir. Türkiye'de demokrasi ve demokrasi mücadelesine dair bir sürü huzursuz edici ve yeni cevaplar aranması gereken ve dahası hep ertelenmiş soru ve sorunlarla karşı karşıya bulunduğumuz artık inkâr edilemez biçimde açığa çıkmıştır. Yargı, bu huzursuz edici soruların tek müsebbibi değildir kuşkusuz. Fakat müsebbiplerinden birisidir. "Yargıya güvenelim", "yargıya saygı duyalım" vb. gibi yüz yıldan fazladır dolaşımda olan beylik sözlerin ve yaygın klişelerin bu huzursuz edici soru ve sorunlara cevap yetiştirmek şöyle dursun, birer "balon"dan başka bir işlevlerinin olmadığı aşikar bir hale gelmiştir. Artık, bu klişelerin hiçbir teskin ediciliği kalmamıştır. Bütün o normatif beyanlarla tarihsel gerçekliğimiz arasındaki fark dehşet vericidir. Daha ileri, demokrat ve insancıl bir yargının yaratılması, "memur-hâkim" üreten o geleneksel idari-bürokratik kültürden kopmuş ve bu suretle devletleştirme girişimlerinden münezzeh bir yargı kültürünün inşasını bugün dahi erteleyebilmek, artık sadece en dibi yeniden ve yeniden bulmak anlamına gelecektir. Tanzimattan bu yana neredeyse her gün yeni bir reformun konusu yapılan yargı, her reformla kendisini tekrar etmekten başka bir şey yapmamıştır. 2010 HSYK seçimlerinin herhalde en önemli hayrı da yargının ve demokrasinin sorunlarını daha ciddi bir biçimde, ülkemizdeki hem yargı ve hem de demokrasinin tarihsel ve güncel sorunları konusunda daha geniş kesitler alarak, daha ayrıntılı gözlemlerde bulunarak, yeniden ve belki de bir başka biçimde tartışmanın zamanının geldiğini gösteren bir "olay" olarak tarihteki yerini almasıdır. Bir nevi "devenin belini büken son saman çöpü" olarak görülebilir HSYK seçimleri. Yüz elli yıllık bir "memur-hâkim"lik sürecinin bu seçimlerle ortaya çıkardığı ve tekrar ettiği sorunları kapsamlı biçimde analiz etmek, hepimizin boynunun borcudur.

İlk hatırlatılması gereken şey şudur:

Türkiye, bugün, HSYK seçimleri üzerinden yargıda bir siyasallaşma süreci yaşamamaktadır. Bu seçimler sonucunda, yargıda siyaset alanının değil devlet alanının genişletildiği söylenebilir. Başka deyişle, bugün yargıdaki sorun bir "devletleştirme" süreci yaşıyor olmasıdır. Osmanlının sorun çözme yöntemlerine atıfla söylemek gerekirse "Yargı meselesi hallolunmuştur". Bu nokta da ilkini Tanzimatla birlikte başlatırsak, yargı, Cumhuriyet ile ikinci ve bu HSYK seçimleri ile üçüncü büyük devletleştirme sürecini idrak etmektedir. Yani yeni bir "memur-hâkim" dönemine daha girmiş bulunuyoruz. Dolayısıyla, aslında, yaşadığımız bu devletleştirme süreci eski ve bildik bir hikâyenin yeni bir tarihi devresini temsil etmektedir.

Geçmişte yargı da olan şey de zaten bir "siyasallaşma" değil "devletleştirme" idi. Yargının içine girdiği yeni devletleştirme süreci, hem yargının kendi iç işleyiş ve paylaşım sistemini aynı dar bir seçkin sınıfın eylemlerine teslim etmekte ve hem de toplumu ve yargıyı zihniyet ve pratiklerinin dönüştüğü yeni bir yargı ortamına taşımak yerine sadece yargı seçkinlerinin değiştiği geleneksel bir yargı pratiği ve zihniyeti ile devam etmek anlamına gelmektedir. Geleneğin yüz elli yıllık tarihi gücünün, bütün o bürokratik-otoriter yöntemlerinin aynı şehvetle kullanılmasının kaçınılmaz sonucudur bu. Dolayısıyla, HSYK seçimi yoluyla, yargıda bir demokrasi süreci başlatılmamış, sadece geleneksel siyasal dil yinelenmiştir. Aynı taktikler, hâkim ve savcıların sivil ve demokratik dinamiklerine dönük aynı güvensizlik, aynı vesayet iddiası ve aynı bürokratik yöntemler hiç de yabancılık çekilmeyen biçimlerde bir kez daha kendini göstermiştir. Yenilik vaadi, yeni bir siyasal dil ve üslup ve yeni bir siyasal araç ile tamamlanmadığından "yeni"lik sadece aynı "iktidarın yeni sahibi" olarak tezahür etmiş, bütün o demokrasi beklenti ve taleplerimizin yeni tarihsel dönemlere ertelenmesi, artık daha gerçekçi bir politik tercih halini almıştır. Yargıdaki son beş yılın demokrasi mücadelesinin HSYK seçimleri ile geldiği nokta, maalesef, budur. Yani, yeniden en başa döndük. Yargının demokratlaşması talebi, bütün endişelerini ve iddialarını aynıyla ve bu kez aynı iktidarın yeni sahiplerine karşı taşımaya devam etmektedir.

Türkiye'de yargı, son beş yıl içinde, demokrasi arayışlarımızın, özgürlük ve eşitlik taleplerimizin asli siyasal muhataplarından birisi haline gelmişti. Ordu ile birlikte paylaştığı geleneksel iktidar merkezini toplumsal taleplerden, sınıfsal, etnik-kültürel iddialardan ve dinsel özgürlük mücadelelerinin rahatsız edici tüm etkilerinden korumaya çalışan yargı, siyasal alanın daha geniş temellerde geliştirilmesi arayışımızda kaçınılmaz biçimde yüz yüze kalman "devlet aygıtları"ndan birisi olarak öne çıkıyordu. Bu çerçevede, farklı sınıflar, farklı etnik-kültürel gruplar ve farklı dinsel ve mezhepsel güçlerin aralarındaki güç ve iktidar ilişkilerini hukuksal bir eşitliğe taşımasının talep edildiği yargı, hâkim sınıf, etnik grup ve dinsel-mezhepsel klikleri diğerlerine karşı koruyan bir iktidar aracına dönüşüyordu. Açıkçası, yargı, toplumsal ilişkilerin adil bir dengede yürütülmesinin aracı olmak yerine sadece iktidar pratiklerinin bir aracı olarak ortaya çıkmış; dolayısıyla siyasi baskı ve bastırmanın engelleyici unsurlarından birisi olarak değil, vasıtası olarak sivrilmişti. Böylece, yargı, kendi kurumsal kapasitesini de aşan bir siyasal ve ideolojik merkez potansiyeli kazanmış oluyordu. Dolayısıyla, yargıdaki geleneksel sorun, toplumsallaşma veya siyasallaşma değil, düpedüz devletleştirme ile ilgiliydi. Bu tür bir iktidar aygıtının çözülmesi ve hukuk ve adalete dair toplumsal misyonunu hatırlaması için bir toplumsallaşma ve siyasallaşmaya tabi tutulması, işçi ve yoksul hareketlerinin, Türk, Kürt, Ermeni, Süryani vb. gibi farklı etnik-kültürel grupların, Alevi ve Sünnilerin adalet taleplerinin bir konusuna dönüştürülmesi, katı, tek yönlü ve tek biçimli geleneksel adalet anlayışının bir toplumsal rehabilitasyon sürecinin muhatabı haline getirilmesi, böylece ve nihayetinde yargının demokratlaştırılması gerekiyordu.

2010 HSYK seçimleri ise, yargı üzerindeki yukarıda belirtilen son beş yıllık tartışma birikimlerimizi ve buna yön veren hukuk, adalet ve demokrasi taleplerimizi somut tecrübesine kavuşturmak şöyle dursun, tersine, siyasal ve yargısal aktörlerin güvenilirliklerine ve bundan sonraki mücadele pratiklerimize ve dahi yeni anayasa umutlarına ciddi bir zarar verdi. Yargı, bir kez daha ve yeniden devletleştirildi. Geçmiş sorunlar çözülmedi. Sadece "hallolundu". İçinde taşıdığı sivil ve demokratik dinamikler bir kez daha bastırıldı ve kendilerini yeniden toparlayabilecekleri toplumsal ve siyasal derinlikleri zayıflatıldı. HSYK seçiminin bürokratik-otoriter bir siyasal rotanın geleneksel kollarına teslim edilmesinin tabii sonucu olarak tezahür etmiştir bu durum.

Bürokrasinin buradaki tarihi müdahalesine ilişkin siyasi sonuçların daha da açığa kavuşturulması gerekiyor. İlk olarak yargıdaki seçim sürecinin bürokrasinin geleneksel perspektifi üzerinden örgütlenmesinin bir tarihi gelenek ile buluşma anlamına geldiği söylenmelidir. Bu nokta da bu tarihi geleneğin en esaslı temsilcilerinden birisi olan Mahmut Esat Bozkurt geleneği aynen devralınmış ve tıpkı 1930'larda olduğu gibi "devletin seçtikleri"nin taban tarafından onaylandığı bir "demokrasi" süreci yaşanmıştır. Gerçekte seçimi yapan Adalet Bakanlığı bürokratlarının kendisidir. Tabana ise bu seçimi onaylamak düşmüştür sadece. Dolayısıyla devletleştirme pratiğinin muhatabı, aslında, sadece HSYK gibi yargı idaresi kurumu değildir. Aynı zamanda dindar-muhafazakâr tabanın kendi sosyal dinamikleridir. Tabanın devlet dışı sivil birikimleri ve potansiyelleridir. Devlete ve bürokrasiye dönük sorgulama ve soruşturma kapasiteleridir. Özellikle son beş yıl içinde dindar-muhafazakâr tabanın yargı idaresine müdahil olma talepleri ve bu yönde oluşturdukları olumlu birikimin HSYK seçiminin arkasından kendi geçmiş söylemleri ile hesaplaşmaya girişmesi bu nedenle mümkün olmamış, tabanın sorgulama ve eleştiri kapasitesi bürokrasi tarafından sürekli ertelenerek azaltılmış ve bu birikimin yeni dönemin temel dinamiği haline gelmesine bizzat bürokrasi tarafından izin verilmemiştir. Velhasıl yine tıpkı 1930'lardaki seçimlerin ertesinde olduğu gibi, tabana sadece oy verme dışında bir kamusal alan bırakılmamıştır. Yeni bürokrasideki "dinsel cezbe"yi bir kenara bırakırsanız Mahmut Esat Bozkurt geleneğinin aynen devam ettirilmesi anlamına gelmektedir bu durum. Oysa bunun ilk bakışta fark edilemeyen sonucu, daha önce de değindiğimiz üzere, dindar-muhafazakârların Said-i Nursi, Necip Fazıl vb. gibi figürler üzerinden pekişen devlet dışı pratiklerinin ve devlet karşısın-daki direnç alanlarının iyice zayıflatılmasıdır. Dolayısıyla, sivil ve halka dayanan bir dindarlık geleneğinin tarihi bir devletleştirilmesi süreci ile karşı karşıyayız. Belki de bu sürecin asıl tehlike arz eden kısmı da burasıdır.

Bu itibarla, 2010 HSYK seçimi ve sürecinin bugünden geleceğe taşıdığı en önemli noktalardan birisi, dindar-muhafazakârlığın kendi içinde önemli bir yol ayrımını da beraberinde getirmiş olmasıdır. Bu durum, HSYK seçiminin ürettiği yeni yargı iktidarının kaçınılmaz sonucudur. Yargıda dindar-muhafazakârlık, artık kendi seçkin gruplarını yaratmış ve bu kesimler 2010 HSYK seçimi üzerinden kendi çıkarlarını toplumun ve taraftarlarının çıkarları gibi sunmayı başarmışlardır.

Bununla beraber, havas-avam, seçkinler-halk, yüksek bürokrasi-hâkim ve savcılar şeklindeki bir sınıfsal ayrışma önümüzdeki süreçte yargıdaki eğilimleri de belirleyecektir. Çünkü artık, yargının yeni baronlarının, yeni seçkinlerinin kısıtlamasız iktidar tecrübeleri başlamış ve kendi sorunlarını yaratma sürecine girdiği de belli olmuştur. Ülkemizin, 150 yıllık "memur-hâkimlik" sürecinin ürettiği sorunlar, bu nokta da da tekrar edecektir kuşkusuz. Çünkü iktidar etme biçimi ve onun idari-bürokratik yapısı değişmemiş, yargının idari yapının geleneksel bir parçası olarak hiyerarşik ve eşitsiz bir paylaşım alanı olarak varlığını sürdüreceği açığa çıkmıştır. Bu tür bir sürecin, bugüne kadar olduğu üzere, az sayıda kazananı ve çok sayıda mağduru olacaktır. Dindar muhafazakârların bürokrat seçkinleri ile tabanı arasındaki gerilimler, bu noktadan itibaren yükselecektir. Yeni sürecin kaçınılmaz sorun alanı buradadır ve böyle bir iktidar dönüşümü şimdiki HSYK'ya oy veren hâkim ve savcılara yeni bir şey getirmeyecektir. Çünkü yargı iktidarının geleneksel-oligarşik ve eşit-siz paylaşımı ve buna ilişkin tüm zihniyet ve uygulamaları aynıyla varlığını sürdürmektedir. Hâkim ve savcıların hiçbir söz hakkının bulunmadığı, neyin doğru olduğunun onlara öğretildiği, öğretilemediği yerde dayatıldığı ve dahası geçmişten gelen sorunlarının tek birine dahi ciddi bir çözüm getirilemediğinin iyice açıklaştığı ilk altı aylık "iktidar" döneminde hâkim ve savcıların "yeni HSYK"dan hızla uzaklaşmaları da kaçınılmaz bir sonuçtur. Dindarlığın içinden eşitlikçi ve çoğulcu bir siyasal dilin ve yargının demokratlaşmasının imkânları buradan yükselecektir.
Diğer yandan mevcut HSYK'ya baktığımızda durum pek iç açıcı değildir. Gerçekte bir "yeni HSYK'nın olmadığı, fakat sadece ve sadece bir "şimdiki HSYK'nın olduğunu gösteren birden çok neden ileri sürülebilir. Bunların en önemlilerinden birisi, "şimdiki HSYK'nın geçmiş HSYK'dan kopuşa yönelik hiçbir perspektif geliştirmemiş olması ve tam anlamıyla kurumsal bir devamlılığın üzerine oturmayı tercih etmesidir. Oysa "yeni HSYK" iddiası, kaçınılmaz biçimde bir kurumsal yenilenmeyi gerektirmektedir. Bu ise, geçmiş HSYK'nın zihniyet ve uygulamalarından uzaklaşma çabasını aynı zamanda bir "tarihsel hesaplaşma" haline getirmesi ile mümkün olabilir. Oysa şimdiki HSYK'nın yaptığı şey, geçmiş HSYK'yı aynen devralmaktır. Zaten, ortada bir "yenilik" değil, "geçmiş HSYK"nın yeni ve mutlak sahibine devredilmesinden başka bir şey olmadığını gösteren en önemli nokta da burasıdır. İkinci önemli noktaya gelince, Anayasa değişikliği sonrası HSYK yasası ile henüz tasarı halindeki Hâkimler ve Savcılar Kanununun içeriğine bakıldığında, gerçekte geçmişin tüm araçlarının aynen kullanılmaya devam edildiği, bu anlamda hiçbir yenilik ve dönüşümün öngörülmediği gibi, tam tersine geçmiş yapıların aynen benimseneceği de ortaya çıkmıştır. Ortada demokratik birikim bırakan bir tecrübenin bulunmadığı ve geçmiş HSYK'nın bütün dokularıyla "şimdiki HSYK'da varlığım sürdürdüğü açıkça ortaya çıkmış bulunuyor.

Yargı idaresi olarak bugünkü HSYK'nın, doğru, adil ve insancıl bir yargıya dönük bir tarihi perspektife sahip olmadığı gibi yargının geçmişten gelen sorunlarına cevap geliştirebilecek bir tarihi ufka dayanmadığı giderek daha da belirginleşiyor ve bu HSYK'nın da aşılması zorunluluğunu tarihi bir görev olarak hepimizin üzerine yüklüyor. Geçmiş ve geleneğe tekrar tekrar mahkûm bırakılmamızı engelleyecek bir yeni yargı idaresi arayışı, geçmişte olduğu bugün de güncelliğini sürdürüyor.

Son olarak, geldiğimiz bu aşamada, şu hususu açıklıkla ifade etmek durumundayız. Tarihi geçmişi kabaca gözden geçirildiğinde, Türkiye'de Yargı, yüz elli yıllık bir hüsranın adıdır maalesef. Ve geçip giden yargılamalar, yüz elli yıllık bir hayal kırıklıkları toplamıdır. Bütün bu tarihi geçmişine ve artık iyice aşikâr olan "doğası"na rağmen Türkiye'de demokrasi inşasının aracına dönüştürülmeye çalışılması halinde, yargının yaratacağı risklerin de göz önüne alınmasında fayda vardır. Yargı yoluyla demokrasi beklentisi hâlâ ayakta tutulmaya devam edilecekse, öncelikle yargının demokratlaşması talebinin yükseltilmesinin ve her iki sürecin birbirine paralel bir mücadelenin parçası haline getirilmesi gerektiğinin farkına varmalıyız. Yargının, Türkiye'deki demokrasi tarihi içindeki doğru, âdil ve haklı yerini de ancak böyle bir mücadelenin muhatabı haline geldiği nokta da yakalama imkânını bulabileceğiz. Diğer yandan umutsuzluk ve hüsranı büyüten tarihsel geçmişimizin bir kez daha tekrarlandığı bugünlerde Türkiye'de yargının yeniden inşa edilmesinin artık kaçınılamaz bir görev olduğunu ve bunun için de ülkemizdeki tüm kesimlerin demokrasi talepleriyle örgütlenecek bir yeni anayasa sürecinin tarihsel bir fırsat sağladığını da vurgulamadan geçmemek gerekir. Elbette ki bu fırsatı, kendi dar çıkarları için kullanmaya yeltenecekler konusunda daha uyanık olmak koşuluyla...

Kutlu Olsun!

Ne güzelde kotarıldı Tereyağdan kıl çeker gibi Rızayı ilahi Vatan-millet Ve de Sakarya Hep beraber koroca Kutlu olsun kutlu olsun Ağaların ağzı tatlı olsun Türkiye'ye selâm olsun Asilere yuh olsun! Yetmezciler kahrolsun! Teşekkürler soğuk Şubat Bereketli Nisan Sarı Eylül
Teşekkürler devrim-i Ekim Yaşasın demokrasi! Yaşasın ilkeler; Persona non grata Mukabele-i bilmisil Yaşasın adalet! Deınokrat-ı Daimi

Kutlu Olsun!

Ne güzelde kotarıldı
Tereyağdan kıl çeker gibi
Rızayı ilahi
Vatan-millet
Ve de Sakarya
Hep beraber koroca
Kutlu olsun kutlu olsun
Ağaların ağzı tatlı olsun
Türkiye'ye selâm olsun
Asilere yuh olsun!
Yetmezciler kahrolsun!
Teşekkürler soğuk Şubat
Bereketli Nisan
Sarı Eylül
Teşekkürler devrim-i Ekim
Yaşasın demokrasi!
Yaşasın ilkeler;
Persona non grata
Mukabele-i bilmisil
Yaşasın adalet!
Demokrat-ı Daimi
Kutlu Olsun!

Kaynakça
Kitap: Yargı Meselesi Hallolundu! Yargıçların "Eşekli Demokrasi" ile İmtihanı
Yazar: Orhan Gazi Ertekin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi Nasıl Siyasallaştırıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir