Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Tarafların Demokrasi Pratikleri ve Çelişkiler

Hangi Demokrasi ve Kim Kazandı – Bölüm 1

Burada Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi'nin Nasıl Siyasallaştırıldığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Tarafların Demokrasi Pratikleri ve Çelişkiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 11 Eki 2011, 00:25

Tarafların Demokrasi Pratikleri ve Çelişkiler
Hangi Demokrasi ve Kim Kazandı – Bölüm 1


HSYK seçiminin yaklaşık 2/3 'lük bir oy bloğunun oluşmasıyla kazanılması birbirinden çok farklı ve hattâ iki çelişik biçimde de-ğerlendirilebilir. Her üç hâkim ve savcıdan ikisi Bakanlık bürokrasisinin listesine oy vermişlerdir. En düşük seviyede dahi %60'lara varan bir oy skoru ortaya çıkmış ve tüm seçilenler açısından %60-70 arasında dağılan bir istikrar alanı oluşmuştur. Dahası yedek üyeler bakımından da aynı istikrar söz konusudur. Onlar da %50 nin altına pek düşmeyen oylar almışlardır.

Böyle bir durumda akla ilk gelen şudur:

Yeni HSYK'nm hâkim ve savcıların ezici çoğunluğunun tercihi ile oluşması, yargıda güçlü ve inkâr edilemez bir demokratik meşruiyet yaratmaktadır.
Bu derece yaygın bir kabul, yargıdaki demokrasi tartışmalarını, sayılar evreninde açıkça gereksiz kılar. Hâkim ve savcılar, tercihlerini kullanmışlardır ve bu sonuçlara saygı duymak, aynı zamanda demokrasiye saygı duymak demektir. Bu ilk ve en yaygın değerlendirmedir. Teorik olarak güçlü bir yanı vardır. Çünkü demokrasi, yaygın bir kabul oluşturma unsurundan hiçbir zaman vazgeçemez. Bununla tamamen çelişen ikinci değerlendirme ise aynı "sayılar evreni"nin gerçekte demokrasinin tüm meşru yapılarının ihlâl edildiğini ispatladığı üzerinde ısrar eder. Bu düşünceye göre bir ay gibi bir sürede, yargı tabanının %70'inin oyunun blok halinde tek listede toplanması "demokratik tercih"te bulunulduğunu değil "askerî bir hiza" alındığını kanıtlar. Çünkü seçim, adayların "tercih edilme"si üzerine değil, adaylardan bağımsız biçimde oyların "sevk edilme"si üzerine dayanmaktadır. Ve yine çünkü, ortada bir tercih alanı, bir seçim alanı söz konusu olmadığından, demokratik tercih adına yaşanan şey, hâkim ve savcıların güç ve iktidara dönük bir "toplu iltica" eylemidir.

Birinci değerlendirmede yargı ve demokrasi vurgusu öne geçerken, ikinci değerlendirmede yargı ve iktidar ilişkisi üzerinde durulmaktadır. Birinci değerlendirmede seçimin ve üyelerin seçilmesinin cevabı hâkim ve savcıların onları tercih etmeleridir. İkinci değerlendirmede seçimin ve sonuçlarının cevabı ise iktidarın yani Adalet Bakanlığının hâkim ve savcılara kendi gücünü dayatması, başka deyişle baskısıdır. Birinci değerlendirmede hâkim ve savcıların özgür seçimi, ikinci değerlendirmede ise muktedir olanın gücü öne alınmaktadır. Birinci değerlendirmede hâkim ve savcılar seçilen üyeleri tanımış, değerlendirmiş ve tercih etmişlerdir. Demokrasi de budur zaten. İkinci değerlendirmeden bakıldığında ise hâkim ve savcılar, bırakın üyeleri tanımayı, değerlendirmeyi ve tercih etmeyi isimlerini dahi bilmemektedirler. Demokrasinin katli de budur.

Peki, bunlardan bu iki zıt ve çelişik bakış açısından hangisi doğrudur? Bu sorunun doğru cevabı için tüm bu tercihlerin oluşum süreçlerini, bu tercihlerin sahiden bir "tercih" zeminine sahip olup olmadıklarını, seçilenlerin gerçekten seçilip seçilmediklerini ve seçildilerse neye dayanarak seçildiklerini, tarafların ne tür demokrasi tecrübelerine sahip olduklarını, nasıl bir strateji uy-guladıklarını ve seçmen olan hâkim ve savcılarla hangi seviyelerde ve nasıl karşı karşıya geldiklerini sormak ve cevaplarını vermek gerekiyor. Çünkü demokrasi sorununun asıl çözümleneceği yer, bu seçimde tarafların uyguladıkları pratiklerin, gündem oluşturma, cephe yaratma taktiklerinin demokrasi ile ilişkisidir. Önce demokrasinin taraflarını, sonra pratiklerini ve en sonunda da kimin kazandığını sorgulayacağız.

TARAFLARIN DEMOKRASİ PRATİKLERİ ve ÇELİŞKİLER

Demokrasi Pratiklerinin Önemi


Kuşkusuz demokrasi, uygulandığı her alanda "iktidar" üreten veya iktidar üretmesi için başvurulan bir mekanizmadır. Fakat demokrasinin, sadece iktidara gidecek çoğunluğu arama süreci olmadığı da en azından geniş kesimler - yargı geneli hariç - tarafından asgarî bir bilgi olarak edinilmiş durumdadır. O halde çoğunluk yapıları kadar, çoğunluk grubu da dâhil bütün seçim aktörlerinin demokratik gündemler oluşturma, demokratik usul ve yöntemler geliştirme, demokratik dinamikler yaratma kapasiteleri üzerinde durmak ve demokrasinin toplumsal ve siyasal derinliğini, sıradan bir çoğunluğun tespitinin ötesine kadar uzanarak ölçmeye girişmek zorundayız. Böylece, demokrasinin, sadece bir sayı sayma işlemi olmadığı anlaşılabileceği gibi, seçim aktörlerinin/taraflarının demokrasi pratiklerindeki gerilim ve çelişkileri de bütünlüğüne açığa çıkarabiliriz. Böylece, yargıdaki seçimin-demokrasinin "güç" zemininden mi yoksa "meşruiyet" zemininden mi ortaya çıktığı sorusunu cevaplamamız kolay olacaktır.

Tarafların İç Çelişkileri

Bu noktada, Türk siyasal hayatının demokratik derinliklerinin biraz daha ciddiyetle ve birden çok kesitle çözümlenmesinde yarar olduğunu gösteren örneklerden birisi de, HSYK seçim sürecindeki tüm tarafların aldığı siyasal konumların ilginç özellikler göstermesiydi.

İlk önemli nokta şurasıdır:

Türkiye'de yargı içinde kendini temsil ettiren çeşitli toplumsal ve siyasal kesimlerin de-mokratikleşme süreçlerini, kendi siyasî hayatlarına aktarabilme becerisinin farklı biçimlerde tezahür ettiği rahatlıkla söylenebilir.

Fakat HSYK seçimlerinin ortaya koyduğu önemli noktalardan birisi de, demokrasiyi gerçek bir sosyal ve siyasal tecrübeye dönüştürme becerisinin siyasal gruplar içindeki derin farklılıklar kadar, aynı zamanda siyasal söylemler ile siyasal pratikler arasındaki derin çelişkileri de açığa çıkartan bir seçim süreci olmasıdır. Sadece söylemlerle pratikler arasındaki gerilimle de sınırlı değildir sorun. Aynı zamanda ve bir başka önemli nokta, yargı içinde örgütlü yapıların kendi tabanları ile geliştirdikleri iç ilişkilere dair özelliklerin - bu ilişkilerin eşitlikçi ve demokratik olup olmadığı sorusu da - sıradan tespitleri aşan cevapları gerektirmesidir. Seçim sürecinin oldukça kısa sayılabilecek bir süreyi kapsaması da, söylemler ile pratikler arasındaki çelişkiyi çok daha görünür ve bariz kıldığı kadar, özellikle hükümet ve kendi tabanı bakımından bilinçli bir gündem yaratma oyunu yaratılıp yaratılmadığı şüphesini ortaya çıkarmaktadır. Şüphe, hem birbirinden çok farklı ve hattâ zıt bir siyasal üslup ve yöntem kullanılmasından ve hem de bütün bunların çok kısa bir zaman dilimi içinde tezahür etmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu itibarla, Türkiye'deki yaygın demokrasi algısının çelişkili pratiklerine dair biraz daha ileriye giderek çözümleme yapmalıyız. HSYK seçim sürecindeki konum alış biçimi bakımından Adalet Bakanlığı bürokrasisi ve Yarsav'ın örgütsel kararları ile bunların tabanlarına ve bu tabanların bu örgütsel kararlarına ilişkin reflekslere odaklandığımızda bu tartışmanın daha somut zeminine inebileceğini tahmin ediyorum. İlk dikkat çekmek istediğim şey, Bakanlık bürokrasisi ile Yarsav'ın kendi tabanları ile kurdukları ilişkiler ve bu ilişkilerin niteliğiyle ilgilidir. Bu konuda, özellikle Yarsav tabanının Yarsav yönetiminden farklı, çeşitli ve bireysel tutum alış biçimi geliştirmesi ile Adalet bakanlığı bü-rokrasisi tabanının, bürokrasiyle arasında toplu-sıralı-hizalı ve neredeyse askerî bir ilişki geliştirmesi arasındaki çelişkiye dikkat göstermek durumundayız. Bu çelişkiyi daha derin hale getiren şey kuşkusuz ki, Anayasa referandum sürecindeki tarafların politik söylemlerinin temel unsurlarıydı, ki Adalet Bakanlığı'nın ve hükümetin propaganda stratejisinin temelinde demokratikleşme ve sivilleşme iddiaları en esaslı yeri tutarken, Yarsav ve Yüksek yargının stratejisinde hükümete dönük güvensizlik ve gizli gündem iddiaları öne çıkmaktaydı. Dolayısıyla referanduma demokratikleşme söylemlerinin büyülü etkisi altında girenlerle aynı referandumun demokratikleşmeye olan etkisini şüphe konusu haline getiren iki büyük tarafın ve bunların tabanlarının Referandum sonuçlarından birisi olan HSYK seçimlerinde de birbirine ters bir demokratik tecrübe yaratmaları çok ilginç sayılmamalıdır. İlginç olan referandumun demokratik sonuçlarının, Yarsav tabanına hızla sirayet ederek orada somut etkiler bırakması ile Adalet bakanlığı tabanında tam tersine, bürokratik ve otoriter refleksleri iyice açığa çıkarmasıdır. Başka deyişle referandum sürecini, bürokrasi ve vesayetin tarihsel yıkımı ile müjdeleyen bir hareketin, bu yıkımı kendi bürokrasi ve vesayeti ile kutlamaya gelmesi ve demokratik ve sivil girişimleri sınamayı bile denememeleri sonucunda kendi bürokratik iktidarları yıkılan bir kesimin ise, bu yıkımın gerçek demokratik etkilerini hızla içselleştirmesi arasındaki farkın, daha demokratikleşme ve sivilleşme sözlerinin yankıları her yerde devam ederken ortaya çıkması çok ilginç ve üzerine gidilmesi gereken bir durumdur.

• Yarsav Tabanında Demokrasi Şöleni

Bu noktada, Yarsav tabanına bakıldığında bir demokrasi şöleninin yaşandığı görülecektir. İki yüze yakın adaydan neredeyse 3/4'ü Yarsav tabanından çıkmaktadır. Böyle tepkiler geliştiren bir taban için herhangi bir temsil imkân ve ihtimali karşısında blok olarak yönetilebilir bir "sosyal hayat" alanına sahip olmadığı, modern ve şehirli bir tabanın çeşitlilik, farklılık ve zenginliğine sahip olduğu, bu anlamda demokrasinin içine yerleştirilebileceği bir çeşitlilik ile karşı karşıya bulunduğumuzu söylemek mümkündür.

Yarsav yönetimi ile yüksek yargının tabanlarını blok olarak HSYK seçim sürecine taşıma çabası, bu anlamda tam bir hüsranla karşılaşmış, hem yönetimin sorgulanması hem de farklı konumlar alma bakımından Yarsav yönetimi ile taban arasında, demokratik bir ilişki ve iletişim biçiminin belirginleştiği, bu demokratikleşme ve sivil tutum alma eğiliminin ise, Yarsav yönetiminin demokratik yönetim stratejisinin değil, anti-demokratik yönetim stratejisinin bir sonucu olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Bir başka açıdan söylendiğinde de Yarsav yönetimini dönüştürebilecek, farklı bir seçim stratejisine taşıyabilecek bir taban inisiyatifi oluşturamasa bile, yönetimin dayatmalarına karşı durabilecek bir itiraz alanının doğduğu söylenebilir. Kuşkusuz, bu durumun ve itirazların gerçek bir kamusal olgunluğa ve Yarsav'ın genel konumunu sorgulamaya kadar yükselen bir demokratikleşme eğilimi olduğu söylenemez. Fakat burada vurgulanması gereken nokta, Yarsav tabanının "su sızdırmaz" bir sosyal ilişki ve iletişim alanına sahip olmadığı, tabandaki 1 erin kendi aralarında esnek bir sosyal ilişkiler alanına sahip olduğu ve daha önemlisi herhangi bir kamusal eylem ve etkinliğin ancak ve ancak bir uzlaşma ve iletişim stratejisi ile çözülebileceği bir sosyal tepkiler alanı içerdiği söylenmelidir.

Yarsav'ın modernist tabanının bu çapta bir sosyal çeşitlilik sergilemesi konusunda derinlemesine düşünmek gerekir. Kuşkusuz birkaç bağımsız aday hariç, bu tabanın Yarsav ile doğrudan ve sıkı bir bağ içinde olduğunu söylemek mümkün değildir. Bunların Yarsav ile daha çok, esnek örgülü ve kısmen mesafe koymayı başarabilmiş bir kesim olduğunu ifade etmek daha doğru olacaktır. Bununla beraber, bu tartışmayı doğru biçimde sonuçlandırmak için daha ileri bilimsel araştırma ve değerlendirmelere ihtiyacımız vardır.

• Yargıda Muhafazakâr-Demokratlığın Halleri

Buna karşılık, Adalet Bakanlığı yönetimi ile taban arasındaki tüm demokratik ve sivil girişimlerin ve ilişkilerin ertelendiği, aralarında bir sorgulama ve sosyal ilişki çeşitliliği ve baskının gerçekleşmediği ve en önemlisi tamamen bürokratik ve otoriter bir seçim stratejisinin yürürlüğe konulduğu gözlemlenmiştir. Birkaç itiraz ve çok parlak birkaç meydan okuma tecrübesi dışında, kendi iç sosyal çekişmelerini hiçbir biçimde dışarıya taşınmayan, bir sorun olduğunda derhal kendi içinde onaran, bu anlamda kendi dışındakilerle ortak bir kamu alanını paylaşmaya hazır olmayan, bütün kamusal eylemleri sorgulama ve denetlemeden uzaklaştıran, hattâ farklı grup ve kesimlerle seçim sürecinin yarattığı sorunların paylaşılmasını mahkûm eden bir yaklaşım tarzının Türkiye demokrasisi bakımından korkutucu karşılanmaması gerçekten bir sorun olacaktır. Bu noktada kendi iç ilişkilerinde manevî baskıları öne alan bir ilişki sistemi yaratılmıştır. Örneğin, herhangi bir icazet almaksızın HSYK adayı olmak isteyen dindar-muhafazakâr hâkim ve savcılara yönelik "Yarsav'ın oyuncağı olma", "vebal altında kalırsın" şeklindeki yaygın bir manevî baskı söylemi kullanılmış, bunlara aldırış etmeyenler Başsavcılar ve Komisyon Başkanları eliyle üstü kapalı çekilmeye davet edilmişler ve kendilerine başlarına gelebilecekler konusunda "aydınlatıcı" bilgiler verilmiştir. Başka deyişle 12 Eylül 2010 referandumuna kadar demokratikleşme ve sivilleşmeden bahsedenler, hızla yargı içindeki sivil ve demokratik dinamikleri alaşağı ederek, bürokratik ve otoriter bir seçim sürecini örgütlemeye koyulmuşlardır. Kuşkusuz, hükümetin referanduma kadar sıkça dile getirdiği demokrasi ve özgürlük söylemleri ile HSYK seçim sürecinin bürokratik-otoriter yönetimi arasında makul bir siyasî bağ bulunamaz. Fakat buradaki tek sorun. Adalet Bakanlığı'nın yönetim üslubu ve seçim araçları değil, Bakanlık tabanının demokratik ve sivil girişimleri besleyip derinleştirecek bir sosyal ilişki ve iletişim düzeyine sahip olmaması, bunun yerine neredeyse askerî bir refleksle hareket ederek, derinliği olmayan, düz ve yüzeysel bir "sosyal" tabanın tüm özelliklerini sergilemesidir.

Oysa bu durum, Türkiye'de dindarlığın devlet dışı sivil dinamiklerinin Said-i Nursi, Necip Fazıl, Süleyman Hilmi Tunahan, Sezai Karakoç vb. gibi önder kişilikler tarafından inşa edilen tarihî geleneğiyle karşılaştırıldığında, belirli bir tezat da oluşturmaktadır. Bu tarihî kişiliklerin başlattıkları hareketler, gerçekte, Cumhuriyetin tek düze ve önceden tanımlanmış yekpare "sosyal düzen"ine karşı, Türkiye'deki sosyal alanın çeşitlilik ve derinliğini garantileyecek kadar kıymetli ve dindarlığa devlet dışı toplumsal tecrübeler kazandıracak kadar da verimliydi. Geleneksel devletin ve bürokrasinin asla nüfuz edemediği, çeşitlilik ve farklılığını kendi laik toplum tanımının parçasına dönüştüremediği ve bu çerçevede de gerçek anlamda bir toplumsal dinamik özelliği sergileyen adımlardı bunlar. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde CHP yönetimi tarafından belirlenen "hazır liste"lerin onaylandığı seçimlere dönük en ciddî itirazların da bu kesimler üzerinden yükseldiği bilinen bir gerçektir. Bürokrasinin ve devletin belirlediği bir "liste"yi onaylama görevini yerine getirip, sonra evlerine çekilmesi beklenen dindar halk, kendi sivil itirazlarını yükseltebilmiş ve toplumsal çeşitliliğini siyasal düzeyde de koruyabilmiştir.

Peki, sözünü ettiğimiz bu tarihi gelenek ile bugünkü karşılaştığımız refleksler arasındaki tezat nasıl açıklanabilir? Kuşkusuz ki, 1930'lar CHP'sinin seçim zihniyeti ve tecrübesini hayata geçiren ve aynı tür seçimleri bu kez 2010 HSYK seçimlerinde uygulayan Bakanlık bürokrasisinin kendisidir. Bu bürokrasi, ideolojik meşruiyet yapısı hariç, tüm o bürokratik devletçi geleneği aynı zihni yapı ve aynı uygulamalarla beraber devralmıştır.

Dolayısıyla, bugün kendi tabanına vesayet eden bir "dindar bürokrasi" ile karşı karşıya bulunuyoruz. Fakat bu yeni gelişmeye rağmen, tabanın yeri geçmişten bu yana değişmemiş oluyor. Sorun tam da burada başlıyor.

O sorun da şu:

Hem hükümet ve hem de taban, kendi sosyal tepkilerini ve siyasal reflekslerini geçmişten bugüne ve bugünden de geleceğe taşıyabilecekleri ve bu yolla da tüm zihniyet ve uygulamalar düzenini değiştirebilecekleri bir dönemde birden bire geleneksel iktidarın kendisine rücu etmişlerdir. Kuşkusuz bu durum, dindar-muhafazakârlar arasındaki "devletçi" kanat ile "sivil" kanat arasındaki gerilimi daha da yükseltecek ve toplumsal derinliği olan bir sivil tarihî geleneğin itirazlarını, yeniden ve güçlü biçimde yükseltmelerini de sağlayacaktır.

• Hâkim ve Savcıların Demokrasi Algısı

Diğer yandan bu süreci, sadece bakanlık bürokrasisinin bir antidemokratik cürmü gibi algılamak, sorunun yetersiz algılanmasıyla eşdeğerdir. Hâkim ve savcıların örgütlenmenin yargı iktidarına dönük bir taşıyıcı unsur olduğu algısını edinmedikleri, kendi etkinlik ve güçlerine güvenmek yerine, Adalet Bakanlığı'nın gayri-meşru etkinliğine bağlanma eğilimine girdikleri rahatlıkla söylenebilir. Bu durumun psikolojik temellerinin ciddiyetle analiz edilmesi gerekiyor. Kendi talep ve beklentilerinin temsilini sağlamak yerine, Adalet Bakanlığı'nın beklentilerinin temsil edilmesini neden kabul etmişlerdir? Not uygulaması, hal kâğıdı, teftiş vb. gibi meslekî nitelik taşıyan ve yıpranma payı gibi sendikal nitelikteki iyileştirme beklentilerine karşıt bir eğilim ve kadronun yargı idaresini ele geçirmelerine neden göz yummuşlardır? Hak ve özgürlük, örgütlenme vb. gibi temel kavramlara somut anlamlar vermesi beklenen Türkiye'nin hâkim ve savcılarının kendi hayatlarında böyle bir tecrübe yaşamaları, dahası bu tecrübenin olağanüstü sayıdaki bloklaşma şeklinde tezahürü, çeşitlilik ve farklılaşmanın kendini büyük bloğun içine akarak var etme eğilimi içine girmesi; yargının, toplumun ve toplumsal farklılıkların gerçek özgürlük ve hak taleplerini içerip içermediği konusunda ciddî ve somut bir kaygı duyulmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla yargının hem sosyolojik, kültürel, psikolojik ve hem de siyasal dünyasının acilen entelektüel açıklama girişimlerine çekilmesini ihtiyaç haline getirmektedir. Çünkü (yargının) içindeki tüm farklılık ve çeşitliliğin egemen güce bağlandığı, hayatta kalma stratejilerine de böylece yaslandığı bir yargı modeli, bütün toplum açı-sından korkutucu olmalıdır.

Kendi farklılıklarını yüzeyselleştirmeye-düzleştirmeye çalışan bir yargıdan kendi çeşitliliklerimizi, yani toplumsal, etnik, kültürel, sınıfsal farklılıklarımızı güç tehdidi karşısında korumasını beklemek ciddî ölçüde safdillik olur. Bu noktada, ayrıca ülkemizdeki birçok siyasî dava üzerinde bir kez daha düşünmek ve siyasal çatışma ve çekişmelerin hukuksal dile aktarılması çabalarının nasıl bir "hukuksal" seviyede cereyan ettiğinin bir kez daha incelenmesi gereklidir. Çünkü araştırmacı ve meraklılarına böyle bir seçim ile kendi tarihsel eğilim ve refleksleri konusunda önemli ve ciddî bir kesit sunan yargının, herhangi bir siyasî çatışmayı hukuksallaştırma ve hukuksal dile aktarma becerisini şüpheyle karşılamak gereklidir.

Elimize aldığımız bu yargı kesiti, yargı hakkında çok şey söylemektedir, ki birlik, bütünlük eğilimini mono-blok harekât kabiliyeti olarak yaşayan, farklılıkları bir kenara bırakın, farklılık iddialarını dahi ezmeye çalışan, neredeyse askerî bir tavır alış biçimi geliştiren bir meslek sınıfının toplumsal ve siyasal meseleleri hukuksallaştırma becerisi de son derece sınırlı olacaktır. Bu durumun yargı açısından yarattığı sonuçları bir kenara bırakın, asıl olarak demokrasi açısından alarm veren bir durum olduğu artık anlaşılmalıdır.

• Demokrat Yargı'nın Yetersizliği

Bütün bu değerlendirmelerle birlikte, gerek bu çalışmanın bütünselliği gerekse gerçekçiliği açısından vurgulanması gereken bir başka husus da Demokrat Yargı'nın durumu ile ilgili noktadır. O nokta, HSYK seçim sürecini üstlenebilecek, tabanı kendi tecrübesi içinde ortak bir algıya kadar taşımış, beraber hareket etme tecrübesi yaşamış ve tüm bunları yargıdaki ilişkiler ve yargı kül-türünün geçmişine kaydetmeye uygun bir örgütlenme geçmişi bulunmamasıdır. Demokrat Yargı, entelektüel savları ve yargıdaki mevcut tartışmalar sürecindeki haklılığını kitlesel bir meslekî örgütlenme içinde sınama fırsatına hiç sahip olmadı. Bu noktada Demokrat Yargı'nın meslek mensuplarını toparlayıcı bir etki göstermesi için kaçınılmaz biçimde hâkim ve savcılar arasındaki gönül bağına - ki bu konuda belirli bir sempatinin bulunduğu kabul edilmelidir - güvenmekten başka bir yolu da bulunmuyordu. Fakat somut tecrübenin bulunmaması, meslek mensuplarının yüzdelik dilimi içinde ifade edilebilecek bir temsil zeminine dahi sahip olmaması, gönül bağının somut bir karşılığa dönüşmesini engelliyordu. Entelektüel seviyenin akademik bir dilde geliştirilmesi, meslek mensuplarından çok toplumu ve kamuoyunu muhatap alan konuşma biçimini benimsemiş olması, yargı içindeki geleneksel ve özgül iktidar ilişkilerini aşabilecek bir yerel yeterlilik kazanmasını da engelledi. Demokrat Yargı, yargıya ait ve yargının içinde bir tecrübe olarak görülmek yerine, toplum ve entelektüel camiaya ait bir güç ve hareket olarak algılandı. Bu durum, toplumdaki karşılığı ile yargıdaki karşılığı birbirine denk düşmeyen bir dernek imajına yol açtı. Sonuçta, toplumsal beklentilerin yargı mensuplarının beklentilerini temsil etmediği bir sonuç ile karşılandı.

Kaynakça
Kitap: Yargı Meselesi Hallolundu! Yargıçların "Eşekli Demokrasi" ile İmtihanı
Yazar: Orhan Gazi Ertekin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi Nasıl Siyasallaştırıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir