Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Bürokratlar karşısında Aday Olmak Mı?

Seçim, Bürokrasi ve Kurtlarla Dans – Bölüm 2

Burada Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi'nin Nasıl Siyasallaştırıldığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Bürokratlar karşısında Aday Olmak Mı?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 11 Eki 2011, 00:20

Bürokratlar karşısında Aday Olmak Mı?
Seçim, Bürokrasi ve Kurtlarla Dans – Bölüm 2


Bürokratların adaylığının HSYK seçimlerinde yarattığı tehlikenin gündelik ilişkilerdeki yansımaları oldukça geniş bir alanda tezahür ediyordu. Bu tehlike, bakanlık listesi dışındaki bütün adayları, bakanlık karşısında sıradan bir nesneye dönüştüren bir güç eşitsizliği yaratıyordu. Bakanlık, bütün (diğer) adayların her türlü bilgisini, kendi uhdesinde tutuyordu, doğal olarak gizli ve açık sicillerdeki arşivi daima kullanımına açık durumdaydı. Bakanlık bürokrasisi bu nedenle, olağanüstü bir gücün sahibiydi. Dahası elindeki bütün arşiv bilgilerini manipülatif bir biçimde ve istedikleri gibi kullanmakta en küçük bir beis duymuyordu. Bu yolla HSYK seçim sürecinin tek gerçek öznesi bakanlık bürokrasisi olarak ortaya çıkıyordu. Bunun dışındaki diğer adaylar, bu olağa-nüstü kurumsal gücün hiç de etik olmayan biçimlerde kullanılması karşısında çaresiz, etkisiz ve süreç içinde oraya buraya kolaylıkla yönlendirilen bir nesne olarak belirginleşiyorlardı.

Seçimin adayları arasındaki bu güç eşitsizliği, süreç içinde o kadar görünmez bir hale getirildi ki durum normal kabul edilmeye başlandı. Aslında bu durum, yargıdaki demokratikleşme algısının gerçekte ne kadar zayıf olduğunu ve kendi içindeki demokrasi uygulamalarından doğan sorunları ifşa edecek ve dışlayacak bir eğilimi - böyle bir eleştiri alanını dahi - üretemediğini ortaya çıkardı. Bakanlık bürokratlarının özne, diğer adayların ise nesne olmasının bir sorun teşkil ettiği duygusu hiç oluşmadı. Hâlbuki serbest seçimlerden, herkesin yani tüm hâkim ve savcıların serbest iradeleri ile oy kullanacağından söz eden sayısız hâkim ve savcı vardı. Fakat bu seçimin serbest iradelerin tercihine dönüşebilmesi için gerçek ve somut demokratik koşulları tanıyabilecek ve sorunları fark ettiğinde de harekete geçebilecek güçlü ve da-yanıklı bir demokrasi algısının olmadığı giderek belirginleşiyordu. Nitekim demokrasi eylemi bakımından demokrasinin minimum karşılığı olan "sandığa oy atmak" biçimiyle yetinildiği, daha ötede bir algıya dayanan bir bürokrasi eleştirisinin yeşermediği ortaya çıktı.

Bürokratlarla diğer adaylar arasındaki yarışta, gerçek bir demokrasinin tüm temel unsurlarının ihlâl edildiğinin sağlıklı analizine dahi katlanamayacak, çok aceleci, daha alınacak çok yol olduğunu düşünen bir taraftar kitlesi, her ân hazır ve nazır haldeydi. Onların görevi, böyle bir tartışma açıldığında otomatik olarak "özgürce oy kullanıldı, serbest seçimler yapıldı" diye tempo tutmakla sınırlıydı. Bürokratların ellerinde bulunan arşivi, seçim sürecinde kullanmalarının bir demokrasi ihlâli olduğu tartışması bile yapılamadı. Bu durum, bürokratlar ile diğer adaylar arasındaki güç eşitsizliğini daha da derinleştiren ve diğer adayları, bürokratlar karşısında daha da çaresizleştiren bir seçim iklimini ortaya çıkardı. Mevcut seçim iklimi ise, bakanlık dışındaki adayları "kıymet" alanından çıkarmaya ve yargı idaresinin muhtemel güç ve iktidarına en uzak düşecek kişilere dönüştürmeye de başladı. Bunun kaçınılmaz sonucu ise, bizzat yargının içinde yaşanan, ama herkesin seyrettiği sayısız "linç" olayının sahneye çıkmasıydı.

• Bürokratların Eğlence Sahnesi

Bu nokta da, bu linç olaylarına birçok örnek verilebilir. Bunlardan birisi, seçimlerde bağımsız aday olan, ama hatırı sayılır miktarda oy toplayan adaylardan birisi hakkında çıkarılan "iki eşli" dedikodulardır. Bu konudaki bilgiler, Bakanlıktan alınıp etrafa fütursuzca yayılıyordu. Yine bir başka adayın "içki içtiği", bir başkasının "türbanlı karısının başını açtığı" yönündeki "bilgi"ler de etrafta dolaştırılıyor, dolaştıranlar ve bilgileri paylaşanlar ise gerçekte bir meslektaşlarını linç etmenin aracına dönüştüklerinin bile farkına yaramıyorlardı. Veya bu durum işlerine geliyordu. Linç yöntemleri sadece bunlarla da sınırlı değildi. Hedefte olanlardan birisi de bendim. Buna göre yıllar önce gerçekleşen Yozgat Yerköy tayinimin Müsteşar Yardımcısı tarafından doğuda bir il'e veya ilçeye yapılarak değiştirilmek istendiğini, kurul üyelerinden birisi buna razı olmadığı için tayinimin Yerköy'e yapılmış olduğunu, fakat, benim bu olay nedeniyle müsteşar yardımcısına kişisel bir husumet duyduğum için bütün bu muhalefet çalışmalarını yürüttüğümü, yani olayı kişiselleştirdiğimi her yere yaymaya çalışıyorlardı. Doğrusu bu kadar sıradan bir yalan karşısında küçük dilimi yutacak kadar hayret yaşadım. Buna yalan bile denemezdi. Çünkü ikna edici bir yalan bile üretemeyecek kadar sıradan ve naif bir zihinsel dünya ile karşı karşıya kaldığımı fark ediyordum sadece. Fakat diğer linç edilenler gibi, bu nahif yalanlara karşı çaresizce mantıklı açıklamalar getirmenin ciddî anlamı yoktu. Bu şayiaların kendisi zaten bir çaresizliği gösteriyordu. Bürokratlar, işgal ettikleri sırça köşkten bütün (diğer) adaylara âdeta "dillerini çıkarıyor", çocukça yollarla yerel adliyelerde bir "adaylar magazin"! oluşturuyorlardı. Yöntemleri ne kadar sıradan olursa olsun, geniş kesimleri etkilemediği söylenemez. Çünkü bakanlık bürokratları ile yarışan, onlara karşı duran ve adaylıklarının siyasî ve etik bir sorun oluşturduğunu söyleyen her hâkim ve savcı, bürokratı arca yaratılan bir dipsiz kuyunun içinde çırpınmaktan başka bir seçeneğe sahip değildi.

• Asıl Tahribat Kendi Taraftarlarına

Bu seçimin yarattığı eşitsizliğin en dramatik kısımları da bu noktada ortaya çıkıyordu. Fakat, bu durumun tek hedefinin seçim sürecindeki hasımlar olduğunu düşünmek de çok erken ve kolaycı bir değerlendirme yapmak demektir. Bürokrasinin bahsini ettiğimiz güç eşitsizliği ve hiyerarşinin üzerine oturması nedeniyle asıl büyük zararı bizzat kendi taraftarlarına ve aday adaylarına verdiğini fark etmek için çok dikkatli bir gözlemci olmak gerekmez kuşkusuz. Bu konuda hüzün verici gözlemler vardır. Bir defa, kendi taraftarlarını bu sürecin etkin ve yapıcı dinamiklerine dönüştürmek, inisiyatif yüklemek ve bu sayede tabanı özgüvenli özneler haline taşımak yerine sıradan elemanlara dönüştürmek, seçim süreci bağlamında kurulan ilişkinin ne kadar sığ ve yavan bir üslupla yürütüldüğünü ortaya koyuyordu. Dolayısıyla, kendi aday adaylarının bu güç eşitsizliği nedeniyle yaşadıkları insanî süreç ise bir linçten çok içsel bir bunalım, bir buhran hali olarak anlatılabilir. Kendi varlığına, çalışmasına, emeğine, tecrübesine ve programına güvenmek yerine Bakanlıktaki bir güçten, bir yetkiliden adaylık veya aday adaylığı teklifi almanın taraftarda yarattığı heves ve yepyeni bir dünyaya açılma arzusu, süreç içinde bürokrat yetkilinin kararını tersine çevirmesi neticesinde doğrudan gözlemlediğimiz kimi kişilerde bir buhran halini alıyordu. Ve hatta garip bir biçimde dünya ile ilişkisi kesilmiş bir halde düşmüşlük, düşürülmüşlük hissinin olağanın ötesinde yaşanması ile sonuçlanıyordu. Bakanlık bürokrasisi tarafından aday yapılan yine bakanlık bürokrasisi tarafından adaylıktan düşürülüyordu. Hele adaylık geniş kesimlere ilan edildikten sonra vazgeçilmesi ilgili şahsın ruh dünyasının aniden savrulmasına yol açıyordu. Böyle bir süreci yaşayanlardan birisinin özel sohbet içinde anlattığı için aktaramayacağım ruh dünyasına tanık olmak benim açımdan hakikaten acıtıcı oldu. Buradaki sorun adayın ruh halinin karar verici bürokrata yakın olduğu nispette normal hatta normalin üzerinde bir sevinç ve çevresindekilerle kendisine "tevdi edilen" bu "imtiyaz" üzerinden konuşma ve ilişki kurma eğiliminin zirveye çıkması ile bürokrasiye uzak olduğu nispette de psikolojik bir dağılma içine girmesidir. Eğer bir güç böyle bir etki yaratıyor ise bu gücün öncelikle kendi taraftarları ve adaylarına yönelik zararlar verdiğinin kabulü de gereklidir. Ve dahası benlik algıları ile bu derece oynanmış bir kesimin bağımsız ve âdil olmasını beklemenin sorunlarını bir kenara not etmek gerekiyor.

Kendi eylemlerine, kendi sözlerine, kendi programlarına ve kendi iddialarına dayanmanın değersiz, buna karşılık Bakanlığın gücüne yaslanmanın çok değerli kılındığı bir süreçte adaylık taliplerinin bu gücün dışardan anlaşılamaz, görülemez, en azından kendisine adaylık sözü verilmiş hâkim-savcılar tarafından hiç makul bulunmayan nedenlerle yarıştan diskalifiye edilmesi de mümkündür. Bu süreçte içlerindeki adaylık heyecanları Bakanlık tarafından açığa çıkarılan, çevrelerine lanse edilen ve dolaştırılan birçok aday adayının sonradan adaylıktan dışlanmalarının çok ciddî kişisel gerilimler yarattığı ve hattâ yeniden listeye girmek için bütün arabesk yöntemlerin kullanıldığına birçok kişi şahit oldu ve üzüldü. Bu sürecin bürokrasi bağlamındaki mağdurlarının bir kısmı da onlardır ve hattâ bazı örneklerde çok üzüntü verici sahnelere yol açmıştır. Bu sıkıntıların bürokrasinin çalışma yöntemi ve iktidar hırsından kaynaklandığını anlamak için çok düşünmeye gerek yoktur.

• Bakanlık Listesine Kürsüden Girenler

Maalesef Bakanlık listesine kürsüden dâhil olanlar, kendilerini demokratik bir denetim ve sorgulama sürecine taşımayı başaramadılar. Buna karşılık, bürokratik bir girişime dâhil olmayı ve kendilerine tanınan sıradan, pasif bir rol alanının derinleşmesine ve pekişmesine yol açtılar. Onların seçim sonrası inisiyatif alan-larını tamamen sona erdiren şey de buydu. Oysa bu süreç, bürokratik bir örgütlenme tecrübesi olarak başlamışsa dahi, bu momenti kendilerini bir aktör haline getirecek girişimlere çevirmeleri de mümkün olabilirdi. Fakat Yüksek Seçim Kurulu sayesinde üretilen sessizliği, kendilerinin de dâhil olduğu o koca bakanlık makinesinin yarattığı gürültüyü saklayacak bir perde olarak ve kolaylıkla kabullenilecek bir "yarış sahnesi" gibi algıladılar. Bu ise, onların tüm gizil güçlerini sadece kendileri için tanımlanmış sınırlarda tutarak ilerleyeceklerini gösteriyordu. Fakat bu durum, kürsü hâkimliğinden gelenlerin kendi geçmişlerinden, kendi haslet ve beklentilerinden de uzaklaştırılması anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla kendi kürsü geçmişlerini ve tecrübelerini tutarlı bir programa dönüştürerek yeni HSYK'nın kendisini gerçekten yeni bir biçimde üretebilmesi için gereken taze bir inisiyatif alanının doğmasına âmil olabilirlerdi. Bu da mümkün olmadı. Kürsü hâkim ve savcıları ile bakanlık bürokratları arasındaki tarihî birleşmenin Bakanlık bürokratlarının geleneksel merceklerini kıran ve dönüştüren bir etkisi maalesef olmadı. Oysa listeye kürsüden girenlerin kendi perspektiflerini HSYK'ya taşıyarak geleneği belirli ölçülerde dönüştürme imkânları bulunuyordu. Bunun yerine, bürokratik perspektifi ve uygulama programını devralmayı tercih ettiler. Böylece, bizzat kendilerinin HSYK'daki varlığı ile doğan tarihî fırsatı, kürsü yargıçlarının çığlığının HSYK'da duyulamayacak kadar derinlere itilmesine ses çıkarmayarak tepmiş oldular. Aksi bir kanaat, bu üyelerin seçildikten sonra hal kâğıdı, not sis-temi, teftiş sistemi, yıpranma payı vb. gibi kürsü hâkimlerinin sayısız sorunları karşısında sessiz kalmalarını ve hiçbir girişimde bulunmayışlarını açıklayamayacaktır. Sonuç, yine, yargıçlara karşı bürokratların zaferidir.

• CV'lerde Ortaya Çıkan Hâkim-Bürokrat Trajedisi: İbrahim Okur'un CV'si

Yukarıdan beri anlattığımız Adalet Bakanlığı bürokrasisinin ana merkezinde yer alan İbrahim Okur'un propaganda amacıyla kaleme aldığı CV'si hem içerik olarak ve hem de bir "CV yazma pratiği" olması nedeniyle, mutlaka değerlendirilmesi gereken çok kıymetli bir malzeme oluşturmaktadır. Okur tarafından kaleme alınan CV, yargıdaki seçimin tek propaganda biçimi olarak belirlendiği şekliyle Yüksek Seçim Kurulu sitesinde tüm diğer HSYK adaylarının CV'leriyle beraber yayımlanmıştır.

Bakanlık bürokrasisinin başında bulunan Okur'un, nasıl bir anlayış ve görüşe sahip olduğunu ve propaganda stratejisini bu CV'den öğrenebiliriz. CV'nin meraklısı için kıymeti, bir "hâkim-bürokrat'ın özgül hayat hikâyesini içermesiyle ilgili değildir sadece. Aynı zamanda bu "hâkim-bürokratın kendi hayat hikâyesine neleri ekleyip neleri eklememesi gerektiğine dair geliştirdiği stratejik akılla da alâkalıdır. Zaten, memurların biyografi inşa etme stratejilerine genel olarak bakıldığında, onların hakim iktidarları okuma, yorumlama ve analiz etme biçimleri ile bu analizler üzerinden "hayatta kalma" pratiklerinin uygulamaya konulması sürecini içerdikleri görülür. Daha açıkçası, memur CV'leri üzerinden o memurun siyasal iktidar, egemen güçler ve ideolojik meşruiyetin temel dokuları ve dönüşümleriyle nasıl temas ettiğini, iktidar ve kamuoyu alanını nasıl okuduğunu, muhtemel iktidar dönüşümlerini öngörme kapasitesini ve buna bağlı olarak da önceden nasıl pozisyon almaya çalıştığını gösteren bir tür "siyasal analiz ve strateji belgeleri"dir. Tabiî ki, eğer Türkiye'den konuşuyorsak, sadece "memur stratejileri"ni değil, aynı zamanda "memur trajedileri"ni de ifşa eden belgelerdir bunlar. Çünkü memurların değişen siyasî iktidarlar karşısında bir yaprak gibi nasıl titrediklerini, nasıl bir hayat oyununa mahkûm bırakıldıklarını ve nasıl çok kişilikli yapı(lar) geliştirdiklerini de ortaya koyar. Örneğin, özellikle 28 Şubat sürecinde sıkça rastlandığı şekilde, bir subayın Genelkurmay'a, türbanlı eşini türbansız gibi gösteren bir fotoğraf göndermesi, bu trajedinin en iç acıtıcı örneğini sergiler. Bir memur kendi kimliğini, kendi dünyasını devletten saklamaktadır! Buna mecbur bırakılmaktadır!

Bu olay, "memur stratejisi"nin sıradan taktiklerinden birisidir ve söylediği şey de çok açıktır:

"Ben de sizdenim. Lütfen bana dokunmayın!" Bu sayede memurlar, kendi "kimlik"leriyle değil, kendilerinden istenilen yapay "kimlik"leriyle devlet alanına girer ve bu yapay kimliğin korunaklı gölgesinde yaşamak için bir denge tutturmaya çalışırlar. Trajediler, böylece çoğalır da çoğalır.
Gelelim CV'ye. Ve onun sergilediği trajediye. İbrahim Okur'un CV'sine üstünkörü bakıldığında hemen dikkati çeken ilk şey Genelkurmay Başkanlığı Harp Akademileri Komutanlığına bağlı Millî Güvenlik Akademisi'nden aldığı diplomadır. 2003 yılı Ekim ayından 2004 yılı Şubat ayına kadar bu Akademide eğitim gördüğünü öğrenmemizi istiyor Okur. Belli ki, bu diplomanın özellikle ilgimizi çekmesini talep etmektedir. Bu sayede, Okur'un sadece bir hâkim ve bir bürokrat olmadığını, aynı zamanda bir "Harp Akademi//" olduğunu da öğrenmiş oluyoruz. Peki Okur, kendisinin meslekî bilgi ve geçmişini hâkimlikten bürokrasiye ve oradan da "asker"liğe kadar taşıyan bu geniş müktesebat karşısında neden etkilenmemizi istemektedir? Neden bunu CV'sinin ana unsuruna dönüştürmeyi tercih etmiştir? Hem de "askerî vesayete" karşı mücadele ettiğini söyleyen bir Hükümetin memuru iken! Hem de diploma aldığı zamanlara dair iddia konusu olan "Ayışığı" ve "Sarıkız" darbe girişimlerinin müştekisi olan bir hükümetin bürokratı iken! Ve hem de "Askerî vesayet yanlısı olan Yarsav'a karşı" liste hazırlayarak seçime girmiş iken!

Burada asıl korkutucu ve trajik olan da herhalde bu sonuncu tespittir. Çünkü Okur, açık ki hem geleneksel "memur ideolojisi"ne karşı "mücadele etmekte"dir hem de aynı ideolojinin muamelatını terennüm etmektedir. "Askerî vesayete" karşı mücadele ederken kendi "askerî" geçmişini gururla anmak, eğer olağan ve sağlıklı bir seçim stratejisi üzerinden bakarsanız sadece bir trajediyi ifade eder. Ya da, aslında, "askerî vesayet" ile bir sorununuz yoktur. Peki ya "askerî vesayet yanlısı Yarsav'a" karşı oluşan bir listenin "Harbiyeli" HSYK adayının seçmenlerinin kendisini desteklemesi için nasıl bir nedenleri olabilir ki? Ona "askerî vesayet"i reddederek oy verecek seçmenler için CV'nin bu esaslı "askerî" unsurunun bir önemi yok mudur? Kendisine önemli sayıda oy verildiğine göre, bu unsura kıymet verilmemiş olmalıdır. Bu durum, Okur'un seçmenlerinin de aynı "CV kurma stratejisini" kullandıklarını mı ortaya koyar? Yoksa "Askerî vesayet yanlısı Yarsav'a karşı" oy verirken sehven mi oy kullanmışlardır? Şu halde, bir HSYK üye adayı olarak Okur ile seçmenleri nasıl iletişim kurmaktadırlar?

Ortada bir sorun vardır:

HSYK üye adayı olarak hem "askerî vesayete karşı konulmakta"dır ve hem de "askerî" bir memur profili ile övünülmektedir! Yargıtay üyelerinin, 28 Şubat döneminde birkaç saatlik bir brifing almış olmasını kıyasıya eleştiren bir seçmen kitlesinin kendi HSYK adaylarının iddia konusu "Ayışığı" ve "Sarıkız" darbe girişimleri döneminde hem de 6 ay boyunca askerden brifing almasını sorun yapmamış olması daha da ilginç bir durum çıkarır ortaya. Okur'un CV'sinde ileri sürdüğü "askerî" biyografik unsuru, niye ileri sürdüğü konusunda ve yukarıda izah ettiğimiz "memur trajedileri"ne uygun biçimde, Okur ile seçmenler bir ön anlaşmaya mı sahipler yoksa? Eğer, cevap "evet" ise, ortada, herkesin bildiği, fakat kimsenin açıklamadığı farklı bir iletişim biçimi var demektir. Ve yargıdaki iktidar dönüşümüne dair bir seçim sürecinde de bu stratejinin gerekleri uygulanmış demektir. Çünkü ortada olan şey, Okur da dâhil, herkesin birbirinden bir şeyler sakladığı şüphesidir.

Ya da, Türkiye'deki devlet ve memur sisteminde "bir şey söylenirken aslında bir başka şey söylendiğine" dair çok sağlıksız bir iletişim sorunu var demektir. Aksi durumda, Okur'un uyguladığı stratejik aklı anlamamız imkansızlaşır.

Okur'un CV'sinin amacı şudur:

Okur'un CV'si siyaset ve yargıda olan bitenlere bakışımızı iyice bulanıklaştıran ve hattâ anlamsızlaştıran, tarafların aldıkları pozisyonları ve talepleri daha da belirsizleştiren bir etki doğurmaktadır. Böylece, bizler Okur'un nerede durduğunu, ne düşündüğünü, hayata nasıl baktığını bilemez duruma gelmekteyiz. Fakat her nasılsa, seçmenleri bunu büyük bir açıklıkla bile-bilmektedirler. Aynı zamanda kendisi de bilmektedir! "Memur stratejileri" dediğimiz şey tam budur. Bu stratejinin aslında kazananı yoktur. Herkes masumiyetini peşinen yitirir.

Peki Okur, CV'sine bu unsuru kimin için eklemiştir? Ve hangi seçmen veya hangi kamuoyu böyle bir CV'yi kıymetli bulur? Yarsavcı mı? Peki, ama Okur, Yarsav'a karşı kurmamış mıydı listesini? Yarsav'a karşı bir "memur profili" oluşturması gerekmez mi? Neyi saklamaya çalışmaktadır? Yarsav'a karşı mücadele ederken Yarsav'ı niye tekrar etmek istemektedir? Neler oluyor? Sorun nedir? Bütün bu sorular nereden çıkıyor? Tüm bunlar, Türkiye'de geçerli geleneksel "memur ideolojisi"ne bağlı bir "memur profili" oluşturma tedirginliğinden mi kaynaklanmaktadır? Peki, ama bu gelenekten "kopmaktan" söz edilmiyor muydu? Siyasî iktidar düzleminde "ya her şey birden bire değişirse" korkusundan mı kaynaklanmaktadır bütün bunlar. "Türkiye'de her şey olabilir. Ben gene de önlemimi alayım. Ben de sizdenim!" mesajı mı verilmek istenmektedir?

Hadi daha önemli olan soruyu soralım:

Peki bir demokratikleşme sürecinin böyle bir kişisel iç huzursuzluk fonunda ilerleyebilmesi mümkün müdür? Böyle bir geleneği takip edenlerin açık, şeffaf, demokratik bir süreç izleyebilmeleri mümkün müdür? Böyle bir memur geleneğinin üzerinden konuşulduğunda, bizler gerçeği; doğruyu ve yanlışı nasıl bulabiliriz? Neyin "gerçek" ve neyin "sahte" olduğunu nasıl anlayabiliriz?

Sorular hakikaten bunaltıcıdır, ürkütücüdür, ümit kırıcıdır ve daha da çoğaltılabilir. Seçim sürecinde propaganda amacıyla yazılan bir CV'ye ekledikleri ile eklemedikleri göz önüne alındığında bir adayın politik ve demokratik ufkunu belirlemek pekâlâ mümkündür. Bu sayede, o kişinin politik ve yargısal programını öngörebiliriz. Hayata bakış açısını, çevresiyle ilişki kurma biçimini ve daha birçok zihinsel ve pratik projeksiyonları bu sayede fark edebiliriz. En önemlisi, demokrasi pratikleri geliştirme kapasitesini tahmin edebiliriz. Bu konuda, Demokrat Yargı yönetim kurulu üyelerinden bir arkadaşımızın CV'sini de örnek verebiliriz. Örneğin, Demokrat Yargı'nın HSYK adaylarından birisi İmam Hatip Lisesi mezunuydu, ve bunu gururla kendi CV'sine ekledi. Biz de kendisi ile ayrıca gurur duyduk. Kendisini yine kendisi kalarak ifade etmesini takdirle karşıladık. Çünkü demokrasi mücadelesini, kendisine dayatılan bir "laik CV modeli"ni alaşağı ederek yürüteceğini, kendi hayat hikâyesine ilişkin konuşma ve sunumlarındaki "alt metin" ile "üst metin" arasındaki her türlü kirli bağlantıyı reddedeceğini ve "devlet ideolojisi"ne yakın görünmesini sağlayacak hiçbir girişimin içinde bulunmayacağını göstermiş oluyordu. Böylece, kendi seçmenleri ile sağlıklı bir bağlantı kurmuş olmakta ve huzursuz ve tedirgin bir siyasî iklimin etkilerinden ve kendi "kimliği"ni saklama geleneğinin kahredici etkilerinden uzaklaşarak gerçek bir demokratikleşme sürecinin yolunu göstermekteydi.

Çok fazla uzatmadan burada demokrasiye dair asıl sorgulamayı başlatmalıyız:

Böyle bir ilişki ve iletişim ortamındaki herhangi bir memur, demokrasi ve hukukun üstünlüğü mücadelesi verebilir mi? Bu biçimde yaşamaya alışmış, alıştırılmış bir bürokratın olağan, sağlıklı ve birbiriyle açık, kamusal ve şeffaf bir konuşma yapan bir yargıç kültürü yaratabilmesi mümkün müdür? Hukukun üstünlüğünü vaat eden bir adaydan bütün bu korkutucu yargı kültürünü aşmasını beklememiz gerekmez mi? Hâkimlerin içinde yaşadıkları "korku tüneli"ni yırtmasını beklememiz gerekmez mi? Kendisi, bu korku tünelinin uğultusunun etkisi altındayken başkalarına nasıl bir demokratik yol vaat edebilir? Bir insan kendi "kimliği'ne yabancılaşarak ve bu yabancılaşmayı kurumsallaştırarak nereye kadar gidebilir? Peki, bütün bu sorunların altında, gerçekte bir bürokratik çarkın hem "harbiyeli"yi hem de "imam-hatipliyi" birbirine benzeten dişlileri olmasın sakın?

Peki, bir hâkimin hayat öyküsünde "askerlik" unsurunun yeri var mıdır? Bir hâkimin aynı zamanda bir bürokrat olmasının dahi çok ciddî bir meslekî sorun yarattığı ve mesleğin sınırlarını ihlâl ettiği açıkken, bu kez müktesebata "asker"liğin eklenmesi hâkimliğinizin anlamını nereye doğru taşır? Kuşkusuz, Türkiye'nin buna alışık olduğu söylenebilir. Hattâ ilginç biçimde, Türkiye'de bir hâkimin geçmişinde "askerî operasyonlar", "cezaevi operasyonları" bile olabiliyor. Oysa bu çok ciddî bir biyografik sorundur. Bir "biyografik hatâ"dır. Ve hattâ fahiş bir hatâdır. Böyle bir durum, bir kişinin aynı ânda hem Genelkurmay Başkanı hem de Devlet Başkanı olması demektir ki, bu durumun hangi siyasî geleneklerde ortaya çıktığı herkesin malumudur.

Gelin biraz daha ileriye gidelim. Çok esaslı bir iktidar oyununda hem de Yarsav karşısında mücadeleye girişirken bu temkin ve tedirginlik hali nedendir? Demokrasi ve hukukun üstünlüğüne doğru ilerlediğimizi söylerken hâlâ aynı uğultu halinden, aynı memur geleneğinden, aynı bürokratik heyulanın içinden seslenmenin âlemi nedir? Bürokrasinin aktör olduğu ve vesayetin temel misyona dönüştüğü bir iktidar geleneğini sivil bir dönüşüme uğratmak gerekmez mi? Tabanı, her tür bürokratik yapılara mahkûm edecek bir geleneğin boyunduruğundan kurtaracak bir yeni dil geliştirmek ve bunu hayata geçirmek durumunda değil miyiz? "Eski'yi yinelemek yerine yeniyi inşa edecek toplumsal ve sivil derinliklere işaret etmek zorunda değil miyiz?

Kaynakça
Kitap: Yargı Meselesi Hallolundu! Yargıçların "Eşekli Demokrasi" ile İmtihanı
Yazar: Orhan Gazi Ertekin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi Nasıl Siyasallaştırıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir