Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Demokrat Yargının Ön Hazırlıklarına Müdahaler

Seçim İçin Ön Hazırlık ve Girişimler – Bölüm 5

Burada Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi'nin Nasıl Siyasallaştırıldığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Demokrat Yargının Ön Hazırlıklarına Müdahaler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 01 Eki 2011, 04:09

DEMOKRAT YARGININ ÖN HAZIRLIKLARINA MÜDAHALELER

Seçim İçin Ön Hazırlık ve Girişimler – Bölüm 5


Demokrat Yargı, seçim hazırlık sürecinin negatif aktörleri olan hükümet, Adalet Bakanlığı, bakanlık bürokratları ve yüksek yargıyı çok çeşitli görüşmelerle uyarmış, günü gününe müdahalelerde bulunmuş, müdahalelerini basın bildirileriyle ve herkese açık alanlarda kamuoyuna duyurmuş ve bu geleneksel güçlerin yargıdaki geleneksel tavırlarına devam etmesi halinde, bu tavırlarını demokrasi gündemine taşıyacağını açık ve net biçimde ortaya koymuştu. Kuşkusuz, tüm politik grupların, diğer kesimler gibi seçim sürecini denetleme ve sorgulama haklarının bulunduğunu kabul etmek gerekiyordu. Politik parti ve grupların kategorik dışlanması, yargının kendi varlık ve pratiklerini toplumdan saklamaya dayanan geleneksel içe kapanmacı bir yaklaşım içerdiğinden, kabul edilemezdi. Buna karşılık, toplumsal ve siyasal temsilin yargıya yansımasını dışlayacak şekilde bürokratik bir devletleştirme çabası da kesinlikle kabul edilemezdi. Bakanlığın tutumu bu ikincisiydi. Seçim hazırlığı sürecinin gerilimli bir döneme gireceği ve dernek içinde ortaklıklarımıza önem verdiğimiz bir dönemden, farklılıklarımızı belirginleştirmeye başlayacağımız bir başka döneme doğru ilerleyeceğimiz, yavaş yavaş anlaşılmaya başlanmaktaydı.

Bürokrasinin Taktikleri

Adalet Bakanlığı bürokratlarının kendi konum ve güçlerini, hem hükümet hem de tabandaki seçmenler olan hâkim ve savcılar nezdinde rakipsiz kılma çabalarının bir veçhesinin de Demokrat Yargı'nın seçim hazırlıklarının sürekli ısrar ve çok çeşitli yöntem ve yollarla durdurulması, hareket kabiliyetinin sınırlandırılması ve nihayetinde dışlanması şeklinde tezahür ettiği söylenebilir. Bu noktada, Demokrat Yargı'nın kendi perspektif ve seçim değerlendirmelerini kamuoyu ile paylaşmasının geciktirilmesi için birçok şey yapıldı. Yönetim kurulu ile dernek çekirdek-kurucu kadrosu arasındaki ilk gerilim hattının bu girişimler bağlamında ortaya çıktığı söylenebilir. Bu gerilimde bakanlığa ve bürokratlara dönük tavır alışın belirleyici olduğu açıktır.

Daha önce tüzüğünde ve başka birçok tartışmada da ilân ettiği üzere, Demokrat Yargı'nın çekirdek kadrosunun bürokrasi algısı hem bürokrasinin siyaset ve yargının sağlıklı oluşum ve işleyişine yönelik tehdit yarattığına ilişkin yaygın bir teorik önermeden hareket ediyor ve hem de Türkiye'nin yakın modernleşme tarihine ilişkin analizine dayanıyordu. Bu noktada, daha önceki süreçlerde teşhis ettiğimiz Türkiye'de yargı kültürünün idarî kültüre dönüştürülmesi geleneği ve yargıda hiyerarşi vb. birçok sorun nezdinde, Türk siyaset ve yargı tarihi bakımından belki de ilk kez somut ve gerçek bir demokrasi mücadelesinin içine girdiğimizi fark ediyor ve diğer tüm kesimleri ve genel kamuoyunu da demokrasi mücadelesinin Adalet Bakanlığı bürokratlarına dönük olarak üstlenilmesi gerektiği algısına çağırma vaktinin geldiğini düşünüyorduk. Demokrat Yargı içindeki yarılma da bu ândan itibaren başladı.

Gerçekten de Türkiye'de bürokrasiye dönük şikâyet ve itirazlar yaygın olmakla beraber, bugüne kadar bürokrasi ve Adalet Bakanlığı bürokratları hedef alınarak birbiriyle tutarlı bir itirazlar dizisi geliştirilmemiş ve bu kesimlere muhalefet oluşturan bir hareket söz konusu olmamıştı. Bu hareketin ilk olması ise demokrasi mücadelesinin sahici ve o ölçüde de öğretici bir gündeme dönüşmesini ve Demokrat Yargı'nın yine bürokrasi özelliği taşıyan yüksek yargıya dönük ısrarlı ve tutarlı itirazlar dizisinden sonra, bu kez yeni ve yakıcı bir başka yargı gündemini kamuoyunun önüne taşımasını sağladı. HSYK seçim sürecinin bize dayattığı ve gerçek bir demokrasi gündemi olan Adalet Bakanlığı bürokratlarına karşı ilk önemli bildiri, 12 Eylül referandumundan yaklaşık bir ay öncesinde "Yargı Bürokrasisi Yargıdan Elini Çekmelidir" başlığı altında yayımlandı. Demokrat Yargı bu bildiriyle, Adalet Bakanlığı bürokratlarının tüm dünyadaki bürokrasiye has yeteneği ve geleneği olan her türden siyasal hükümet ve her türden siyasal dönemde kendilerini var etme ve her türden iktidara hizmet etme pratiklerine dikkat çekmiş, bu bürokratların 28 Şubat 1997 sonrasının da bakanlık çalışanları olduğuna işaret etmişti. Diğer yandan, bu kesimin siyasal ufuk ve vizyondan uzak oluşları ile yargı ve yargıçların zihniyet ve geleneklerinden tamamen uzak bir devlet refleksine sahip bulunmalarının seçim sürecindeki anti-demokratik tavırlarını teşhis etmek bakımından anlamlı olacağı da söylenmelidir.

Bürokratlar, Demokrat Yargıyı bu alandan uzaklaştırmaya, hareketlerini geciktirmeye çalışırlarken, aslında 28 Şubat döneminde geliştirdikleri refleksleri ile uyumlu ve tutarlı bir çaba içindeydiler. O çaba da, siyasî süreç ne olursa olsun, siyasî dönüşüm nereye doğru evrilirse evrilsin, bu süreçlere mutlaka kendilerinin nezaret etmesi ve bütün bunların ortasında kendi çıkarlarına uygun bir strateji oluşturulması çabasıdır. Bir başka deyişle bu refleks, "memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz" şeklindeki geleneksel bürokratik otoriter üsluptu. Bu bürokratik üslup ve yöntemin geçmişin kurum ve aktörlerine ait olduğu tespitini yapan bir siyasî aklın ve bu noktada Demokrat Yargı'nın da bu yeni sorunu demokrasi gündemine taşıma görevini üstlenmemesi mümkün değildi. Ve çeşitli girişimlerle, sorunun hem tabanın hem de anayasa değişikliğini bürokrasinin vesayetini yıkmak için getirdiğini savunan hükümetin zihninde nasıl yankılanacağını görmek, göstermek ve tüm tarafları demokrasi mücadelesinin bu güncel sorunu ile sınamak kaçınılmaz hale geldi. O âna kadar Demokrat Yargıyı, sadece kendileri bakımından en önemli güç olan hükümet ve başbakan nezdinde sınırlandırma çabasında ilerleyen ve hattâ Başbakan'ın konuşmasına "yargıda dernekleşmenin kınanmasına" ilişkin çeşitli sözler yerleştirerek Demokrat Yargı'nın taban ve hükümet nezdindeki önemini tamamen düşürmeye çabalamakla geçiren bakanlık bürokratları, artık daha yay-gın ve çeşitli yollar kullanarak Demokrat Yargıyı bürokrasiye karşı demokrasi mücadelesinde geciktirmeye ve durdurmaya çalıştı. Bu durum, artık demokrat yargının içine, yönetim kuruluna ve giderek tek tek adliyelere kadar genişleyen kapsamlı, tutarlı ve koordineli bir engelleme çabasının başlaması anlamına geliyordu.

Nitekim ilk bildiriyle başlayan süreci daha açık ve net bir çağrıya dönüştürecek olan ikinci bildiri, yönetim kurulunun o güne kadar çok pasif bir duruş sergilemeyi tercih ederken birdenbire ve hızlı biçimde faalleşen bir kısım üyeleri tarafından engellendi. O âna kadar yönetim kurulu içinde pratik olarak yer almayan bu üyeler, çekirdek kadronun bürokrasiyi hedef alan girişimlerini bir tehdit ve tehlike olarak görmüş olacaklar ki, ilk defa yönetim kurulunun karar alma çoğunluğunu hatırlatma ve geniş bir müzakere ihtiyacını duyurma yolunu seçtiler. Eğer sürecin devamlı ertelenmesi, karar almayı geciktirmek ve derneğin aslî gündemlerini Adalet Bakanlığı'nın ve bürokratlarının ihtiyaç ve taleplerine uygun biçimde yönlendirme amacı taşımıyor olsaydı, bu tercih kuşkusuz ki, son derece demokratik bir tercih olarak kalacaktı. Fakat yaklaşımları maalesef her gündemi o gündemin temel unsurları ile değerlendirmek ve buna uygun bir karar almak yerine, sadece Bakanlığın ihtiyaçlarının gözlenmesi ve buna uyumlu bir tutum alınmasına dayanıyordu. Dolayısıyla kendilerini anti-demokratik bir eğilimin aracı olarak var ediyorlardı. Bürokrasiye karşı mücadele etmek yerine, bu bürokrasinin gündemini dernek içine sokmayı tercih ediyorlardı. Bunu ilk olarak ikinci bildirinin kamuoyuna duyurulmasını engelleyerek yürüttüler.

Akabinde Demokrat Yargı'nın seçim girişimlerini bakanlığın girişimlerine yedekleyecek bir müzakere beklentisi ve umudu yayarak ve ardından da derneğin kendi listesi, kadrosu ve programı ile seçim sürecini başlattığı duyurusunu engelleyerek konum alma yoluna gittiler. Fakat bu kesimlerin Demokrat Yargı içindeki sürpriz ve âni faaliyetleri giderek odaklanmış bir amacın eğilimini izliyor, süreci ısrarla takip ediyor ve tartışma toplantılarında kendilerine bağlı bir tabanla hareket ettikleri halde, amaçlarıyla uyuşmayan bir durum ortaya çıktığında uzaklaşmayı ya da karşıt bir eğilime sıçramayı tercih ediyorlardı. Ve hattâ, bu müzakereler neticesinde odaklandıkları sonuç alınamayınca ceplerinde "âcil durumlar" için taşıdıkları bir toplu istifa dilekçesi tomarını harekete geçirdiler. İlerideki "teklif bölümünde anlatacağımız bu hareket, Demokrat Yargı yönetimi için en şaşırtıcı olan noktaydı. 15 kişinin, hâkim ve savcının hiçbir farklı şerh düşmeksizin, hiçbir başka tutum alma eğilimine girmeksizin, sırf aynı şehirden geldikleri, aynı adliyeden oldukları için yekpare, ortak, blok ve tek bir davranışın içine girmeleri, gerçekten de, yargıda bireyselleşme, kimlik oluşumu, bağımsız tavır alma ve tüm bunlarla beraber demokratik tutum geliştirme potansiyeli ve seviyesi ile ilgili ciddî bir ipucu veriyordu. Bir kısım üyeler, istedikleri bakanlık bürokratları ve listesi desteklenmeyince topluca gelmiş ve topluca gitmiş oluyorlardı. Sebepleri ise Adalet bakanlığı bürokratlarının adaylığına ve bakanlığın örgütçülüğüne karşı çıkmamızdı.

Yargıtay Üyeleri

Yargıtay üyelerinin, bakanlık bürokrasisi karşısında kısmî bir davranış özerkliğine sahip olmalarına karşılık, kendi eylemlerini özgün kılacak girişimlerin derinleştirilmesi konusunda çeşitli açmazları bulunuyordu. İlk ânda bu kısmî özerkliklerini tabandaki etkinliklerini hatırlatarak ve bu etkinliklerini daha da genişletmeye çalışarak HSYK seçim sürecinde kullanma cesareti gösterdiler. Hâkim savcıların sivil dinamiklerini harekete geçirmeye yönelik çeşitli toplantılar yaptılar, Bakanlık ve taban ile zaten önceden var olan bağlantılarını bir de bu bağlamda geliştirmeyi denediler. Bu önemli girişimleri neticesinde bakanlık bürokrasisi ile aralarında kontrol edilebilir bazı gerilimler dahi yaşandı. Bununla beraber, İstanbul ve Bursa gibi çok kısmî bir alanda etkinlik gösterdiler ise de bu girişimlerini tarihî hale getirebilecekleri ne bir stratejileri ne bir perspektifleri, ne hazırlıkları ne de buna uygun düşecek tecrübeleri vardı maalesef. Bu nedenle, Bakanlık bürokratlarına karşı kısmî özerkliklerini dahi hızla terk ederek bürokrasinin listesine eklemlenme yolunu tercih ettiler.

Fakat bununla da sınırlı kalmadı. Referandum sonrası geçmişteki iddialarını terk ederek, kendi eylemlerini bürokrasi karşısında sıradanlaştırdılar. Böylece kendi etkinliklerini küçülterek Bakanlığın kayıtsızlığının daha da artmasına yol açtılar. Onların bir güç olma eğilimlerini tamamen terk etmeleri, kontrollü çekişmelerden vazgeçmeleri ve hattâ Bakanlığa yanaşmaları bile artık Bakanlığın kendisi için mutlu edici bir durum olarak algılanmıyordu. Çünkü artık, ilk hazırlık aşamasının tedirginliklerini aşan ve sadece kendi gündemlerini takip eden bürokratlar, yakın çevreleri sayılabilecek Yargıtay üyeleri veya hâkim ve savcılardan sadece kendilerine tâbi olmalarını istiyorlardı. Bu nedenle bakanlığa sonradan eklemlenenlerin davranışları, yetkili bürokraside sadece umursamaz bir tepki olarak yankılanıyor, dolayısıyla da bürokratlar tabandaki kıpırtısızlığı dahi bir problem biçiminde kabul ediyorlardı. Kendini bu yoldan göstermek isteyen birçok kişi vardı, tabiî Bakanlık listesini destekleyeceğini göstermek için çok şeyler yapanlar da az değildi. Hattâ bazı Yargıtay üyeleri ve hâkim ve savcılar, çok mantıksız olduğu apaçık belli olan Yarsav'ın Finlandiya'dan bir reklâm şirketi ile anlaştığı balonunu dahi büyük bir ciddiyetle tabana yaymaya ve yaratılan korku etkisini Adalet Bakanlığı bürokratlarının listesine devşirmeye kalkışıyorlardı. Oysa aksi yönde izleyecekleri bir strateji, sadece yargının güncel seçim dünyası bakımından değil, aynı zamanda Türk yargı tarihi ve demokrasisi bakımından da başlı başına bir dönüm noktasına gelinmesine yol açabilecekti.

Yargıtay üyeleri de bu sürecin tarihî aktörlerinin başında geleceklerdi. Fakat geleneksel kültürleri ve vizyonları buna uygun bir rol iddiasında bulunmalarını engelliyor ve hattâ Demokrat Yargı'nın girişimlerinin bürokrasiye karşı bir "direnç noktası" oluşturmak seviyesine eriştiği noktada kabul edilemez kılıyordu. Derneğin Bursa'daki üyeleri ile İstanbul'dan gelen bir kısım üyeleri ise bu kişilerin pederşahi ilişkiler sisteminin tamamlayıcı bir parçası gibi işlev gördüler. Aslında bu durum yargıdaki ilişkiler dünyasının mikro bir karşılığını oluşturuyordu. İlişki tarzı genellikle eşitsiz, ağabey-kardeş yakınlığının temsil edildiği, bir büyük-küçük konumlanması, gizli bir hiyerarşinin yargıda derinleşmesinin sıradan görüntülerin-den biriydi sadece. Ağabey-kardeş güzellemesi, adliyeler içinde eşit konuşma, eşit davranış ve eşit ilişkiler kurma hakkını terk etmenin meşruiyetini sağlıyordu. Aynı zamanda yargıdaki hiyerarşiyi daha görünmez kılıyordu. Yargı içindeki tâbi olmanın yaygın ve en olağan karşılıkları bu ilişkilerde yaşatılıyordu. Sonuç olarak Yargıtay üyeleri, dernek içinde negatif etkilerini tolere edebilecekleri aşamayı fark ettikleri ânda istifa yolunu seçerek "maiyetleri" ile birlikte aramızdan ayrıldılar. Belki de onlar için "birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan bir dönem"den geçildiği için "maaile" bir tutum almak yolunu seçmişlerdi. Tabiî ki ayrılıkları, Demokrat Yargı'nın HSYK seçim hazırlığı ve kararlılığını durduramayacaklarını fark ettikleri ânda gerçekleşti. Kendi eylemlerini tarihsel olarak kıymetlendirecekleri bir fırsatı böylece kaçırmışlardı maalesef.

Osman Can

Dernekte ve HSYK seçim sürecinde, kendisine ait bir konum alan bir başka kişi de Osman Can idi. Fakat HSYK seçimlerine yönelik bu hazırlık sürecinde onun asıl yaklaşımı kendi pozisyonunu açığa çıkartacak hiçbir gündemin içine girmemek ve pozisyon almanın sıkıntılarını üstlenmemek üzerine kuruluydu. Bu sayede yeri ciddî bir kriz tarafından açık edilmedikçe, herkesle ve tüm taraflarla ilişkisini ve iletişimini açık tutması mümkün oluyordu. Fakat bu durum, onun sözünün ağırlığını azaltıyor ve varlığının sıradanlaşmasına yol açıyordu. Ciddî bir entelektüel olarak bu sürecin bilgisini kamuoyu ile paylaşma yoluna gitmemesi, politik bir figür olarak tarihî günlere kendi varlığı ve etkinliğiyle heyecanla katılmaması, ana siyasal aktörlere sadece "eleman" düzeyinde katıldığı sorgulamalarını derinleştirmekten başka bir sonuç doğurmuyordu. Temel güçler tarafından alana çağrılmadığı sürece kendi eylemine yön verecek bağımsız bir öz bilince sahip olmadığı giderek belirginleşiyordu. Bu durum ise onu, siyasî gündemlerin tarihî duraklarını takip eden sorumlu ve samimî bir özgün entelektüel olmak yerine, seçici gündemlere iş gücü yetiştiren bir "gündelikçi entelektüel'e razı olmak zorunda bırakıyordu.

Böyle bir yaklaşımın ortaya çıkardığı çok ciddî iki sorundan bahsedilmelidir. Hakkını yemeyelim. Bu belki de bir meziyettir.

Birinci meziyet çok basit bir soru ile başlar:

Bu politik duruşun temel dikkati "kazanacak olanla kazanmaya" karar vermek üzere "kim kazanacak?" sorusudur. Onun politik pozisyon alış biçimi ve eylemi, sadece bu sorunun cevabına odaklanmaktadır. Buna karşılık "nasıl kazanılacak?" şeklindeki demokratlığa dair asıl sorular politik ufkunun dışındadır. Daha açık biçimde söylenirse, bu yaklaşımın sorunu/meziyeti hiçbir iktidara karşı demokratik şartlar ileri süremeyecek olması, tersine kendisine "dikta"nın bir türünden bir başkasına geçişin sıradan aracı olmak dışında bir rol biçemeyeceğiyle ilgilidir. İkinci sorun/meziyet de burada başlar. Kendisini iktidar karşısında sıradanlaştıran bir entelektüel, iktidarla sadece bir "mesai" alanı olarak bağ kurar. Oysa siyasî süreçler, entelektüeller için birer "mesai alanı" değil, sonsuz bir an-lama ve açıklama merakıyla inanç ve imanların sınandığı-yenilendiği bir dünya ahvalidir. Buradan bakıldığında Osman Can türündeki bir entelektüelliğin tek "politik" dikkati, herhalde, hizmet için çağrıldığında harcadığı mesaisi ile aldığı ücreti arasındaki "âdil oran"ın müzakere edilmesi üzerinde odaklanabilir.

Bununla beraber, bu ilk ve erken gözlemleri hemen bir teşhisle nihayetlendirmek doğru değildir. Çünkü Çan'ın, yargı tartışmaları ve son HSYK seçiminin bu ilk hazırlık sürecindeki tavır alışlarını, "aydın" ve "entelektüel" bahisleri içindeki bir "tutarsızlık" ve bir "yalpalama" hali olarak ele almak yerine bir "siyasî memuriyet" hali ve bir "eleman" tutarlılığı içinde ele almanın daha doğru ve mantıklı olduğu yönündeki bir bakışın daha önemli bir teşhise yol açacağı da düşünülebilir. Bu soruyu ve sorunu, yeni politik kuşaklara ilişkin son bölümdeki bahislerimizde ele alacağız.

İlerleyen sayfalarda Osman Çan'a ilişkin ilk gözlemleri aşan ayrıntılı bir analiz sunulacaktır. Burada sadece, HSYK seçim süreci hazırlıklarına dair ilk aşamadaki tavır alış biçimlerine ilişkin kısmî bir tespitle yetinilmiştir.

Kaynakça
Kitap: Yargı Meselesi Hallolundu! Yargıçların "Eşekli Demokrasi" ile İmtihanı
Yazar: Orhan Gazi Ertekin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi Nasıl Siyasallaştırıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir