Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Seçimin Örgütlenmesi Çabaları ve Bürokrasi

Seçim İçin Ön Hazırlık ve Girişimler – Bölüm 4

Burada Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi'nin Nasıl Siyasallaştırıldığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Seçimin Örgütlenmesi Çabaları ve Bürokrasi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 01 Eki 2011, 04:07

SEÇİMİN ÖRGÜTLENMESİ ÇABALARI

Seçim İçin Ön Hazırlık ve Girişimler – Bölüm 4


Platform önerisi, HSYK seçim sürecine yönelik sıradan bir araç özelliği taşımıyordu. Tam tersine, yargıda iktidar sorunu nezdinde ilk kez tabanın kendi sivil ve demokratik dinamiklerini harekete geçirici, en azından bunu sınayacak bir girişim özelliği de içeriyordu. Ama daha önemlisi, hem yargı tarihi hem de Türk demokrasi tarihi bakımından ilk kez dindar-muhafazakâr tabanın kendi hayatları konusunda kendilerini yetkilendirdikleri olağanüstü bir tarihî atılımı da sergileyebilecek bir imkân olma özelliği bulunuyordu. Böylece bu kesim, yargıda ilk defa "biz demokrasi istiyoruz" demiş olacak ve geçmişten bu yana beklendiği üzere bunu açık ve karşı çıkılamaz bir kamusal tecrübeye dönüştürecekti. Daha da önemlisi, halkımızın demokrasi istekleriyle esaslı bir bağ kurulmuş olacak, hâkim ve savcıların toplumdan yalıtık hallerinin yeni bir gelenekle değiştirilebileceği farklı ve demokratik bir sürecin başlangıcı sayılabilecekti. Çünkü toplum ile oluşan bu yeni senkron, yargı, hukuk ve adaletin aslî toplumsal muhataplarının, yani yurttaşların, gecikmiş de olsa, sürece ortak olmasını sağlayabilecekti. Nihayetinde yurttaşlar demokrasi isterken, hâkim ve savcılarının "Biz vesayet istiyoruz", "Biz bürokrasi istiyoruz" diye ortaya çıkmaları, kuşkusuz hem trajik olurdu hem de halkın ilerlediği hat ile hâkim ve savcıların hareketleri arasında korkutucu bir ters yön ilişkisi bulunduğu anlaşılabilirdi. Dolayısıyla, platform sayesinde, yargı kendi iç dinamiklerini harekete geçirme fırsatını yakalamış olacaktı. Bu durum ise bu tabanın kendi bürokrasisi ile karşı karşıya kalması, onunla yarışması anlamına gelecek ve kendi iç çelişkilerini harekete geçirerek en sonunda hayatlarını ve meslekî geleceklerini yenileyebilecek; hep söylenen, AK Partinin kuruluşundan itibaren söylenegelen yenilenme, yenileşme ve demokratik dönüşüm savunularını somut ve inkâr edilemez bir ispata dönüştürecekti. Bu öngörünün ise kaçınılmaz olarak, hâkim-savcı tabanı ile Bakanlık bürokrasisi ve iktidarın üst mahfilleri arasındaki bir ilk karşılaşma ve bir ilk sorgulama sürecini yaratacağı en başından belliydi. Fakat yine de tabanın buna ilişkin ilk ve olumlu eğilimleri ile iktidarın bununla nispeten uyumlu konum alış biçiminin yarattığı ilk heyecanlar, bürokrasinin bu denkleme girişi ile birlikte hızla ters bir yönde işlemeye başladı. En başında, bu sürecin meşru araçlarla örgütlendirilmesi gerektiğine dair kanaat, Adalet Bakanı'ndan Demokrat Yargı üyesi Yargıtay üyelerine, oradan geniş tabana kadar anlamlı bir karşılık bulmuş, HSYK seçiminin hem bürokrasinin, hem de dindar-muhafazakâr tabanın cemaatsel ilişkilerinin dışında meşru, denetlenebilir, sivil araçlarla yürütülebilir olduğu ve hattâ yürütülmesi gerektiği kanaati belirgin olarak kabul görmeye başlamıştı. En azından, Türkiye'deki siyasal taraflar arasındaki güven sorununun kısmen onarılabileceği bir tarihi ân ile karşı karşıya bulunuyorduk.

Hâkim ve savcıların dindarlık-muhafazakârlık eğilimlerini toplumun diğer eğilimleri ile birleştirebilecek, bir araya getirebilecek ve kendi dışındakilerin hayatlarına da dokunabilecek ortak bir toplumsal hafızanın oluşturulmasının, belki de bir güven ve diyalog alanının önünün açılacağına dair umutlar yayılıyordu. Çeşitli adliyelerden kişisel ve toplu girişimlerde bulunularak, muhtemel HSYK seçimlerindeki muhtemel yollar belirginleştirilmeye çalışılıyor, bu sürecin geniş kesimlerin koalisyonu ve demokratik bir temsil usulü esas alınarak yürütülmesi beklentileri öne çıkıyordu. Ortaya çıkan girişim ve beklentiler, çeşitli ve fark edilir ölçüde ısrarlı taleplerle, büyüme potansiyeline de girmişti. Örneğin, bu ilk aşamada kişisel adaylık girişimlerinin sahipleri hep kürsü hâkim ve savcılarıydılar ve muhtemel adaylıkların ilânının ve meşruiyetinin asıl zemini de - doğru ve sağlıklı bir şekilde - tabanda görülen kabule işaret etmekteydi. Adliyeler, en yakın adliyelere ulaşma çabalarından başlayarak muhtemel HSYK seçimine hazırlığın işaretleri ve buna dair ilişkilerin geliştirilmesi çabalarıyla dolmuştu. Hâkim ve savcıların öz güvenlerinin yükselmeye başladığı gözlemleniyordu.

Fakat bu süreç, Adalet Bakanlığı bürokratlarının devreye girmesiyle çok farklı bir eksene doğru kaymaya başladı. İlk ânda, adliyelerdeki konuşma ve diyaloglardaki eşit ve yüz yüze olma halleri dikey ve hiyerarşik bir hal almaya başladı. Aday adaylarının meslektaşlarının gözleri önünde yürüttükleri, denetlenebilir, açık konuşma ve değişik adaylık girişimleri dışarıdan erişilemez, kapalı bir örgütlenme sürecine doğru evrilmeye başladı. Seçim hazırlıkları yerelden merkeze, hâkim ve savcılardan bürokrasiye doğru kaymaya başladı. İlk olarak Adalet Bakanı'nın, ilk ânda kabullendiğini beyan ettiği; demokratik ve sivil örgütlenme yöntem ve araçlarını harekete geçirme konusundaki kanaatini değiştirdiği anlaşılmaya başlandı. Adalet Bakanlığı'nın demokratik ve sivil bir imkânın sınanmasına dönük yeni ve bağımsız bir politik vizyon ve politik irade alanından alışıldık bir bürokratik-otoriter iktidara doğru yön değiştirdiği, Adalet Bakanı'nın daha önce beyan ettiği politik vizyonunun bürokrasinin sıradan ve güncel bir müdahalesi ile tepetaklak çöktüğü gözlemlenebiliyordu. Bu karar değişikliğinin arka planındaki bağlantı ve görüşmelerin neler olduğunu tahmin etmek oldukça güç. Fakat, kesin olan şu ki, Adalet Bakanı ilk ânda bu sürecin demokratik bir platform ile yürütülmesine sıcak bakarken, bürokratlarla görüştükten sonra kendi politik vizyonunu bürokratların merceği ile değiştireceğini ilân etmiş oluyordu.

Bürokrasiyle İlk Temas

Bu koşullarda ortaya çıkan yeni imkânları demokrasi çerçevesinde olgunlaştırma amacıyla, Demokrat Yargı eşbaşkanı sıfatıyla 2010 Temmuz ayının ikinci haftası Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı İbrahim Okur ile muhtemel HSYK seçimi gündemi ile görüştüm. Görüşme, Yargıtay üyesi M. Nihat Ömeroğlu ile beraberce gerçekleştirilmek üzere planlanmıştı, fakat Ömeroğlu'nun mazereti nedeniyle, benimle Okur arasında geçti ve yaklaşık bir saat kadar sürdü. Görüşmemize siyasî derinliğini katan ve diyalog sebebini oluşturan şey ise Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in bizi platform önerimize yönelik olumlu bir fikirle doğrudan İbrahim Okur'a yönlendirmesiydi. HSYK seçim süreci konusunda Müsteşar yardımcısı İbrahim Okur ile Personel Genel Müdürü Birol Erdem'in çalıştığı, diğer yandan Adalet Bakanı'nın platform önerisini anlamlı ve makul bulduğu vb. gibi konularda Osman Can tarafından yapılan ön bilgilendirilme doğrultusunda, Okur ile kendi bakanlık odasında görüşmeye gitmiştim. Böylece, demokratik ve sivil girişim önerimize dair sınamalarımız için heyecanımızın iyice arttığı bir sürece ilk adımımızı atmış oluyorduk. Bu noktadan hareketle İbrahim Okur'a platformun nasıl bir demokratik stratejiye dayandığı, nasıl kurulması gerektiği ve esasa ilişkin temel bazı ilkeleri ayrıntılı olarak anlattım.

Bu süreci Adalet Bakanlığı'nın yönetmesinin anti-demokratik olacağını, yargıdaki farklı dinsel grupların seçim sürecini kendi iç ilişkileri olarak üstlenmesinin de zaten gayri meşru olduğunu, bununla beraber Adalet Bakanlığı bünyesinde tetkik hâkimi olarak çalışan hâkim ve savcıların yaklaşık 10-12 kişilik bir platform içinde kendilerini 1 veya 2 kişi olarak temsil ettirebileceklerini, çeşitli dindar muhafazakâr grupların ise demokratik olarak denetlenebilecekleri bu yapının içinde kendilerini güvenilir bir harekete dönüştürebilmesinin imkânları bulunduğunu, zaten bu çerçevede çalışmalar yürüten bazı hâkim ve savcıların Demokrat Yargıya ve bana başvurduklarım ve platform projesini ilk ânda anlamlı bulduklarını, bu çerçevedeki ilk bağlantı ve ilişkilerin kurulmaya başlandığını, kendilerinin de buna uygun bir konum almalarını beklediğimizi ayrıntılı ve uzun uzun anlattım. Okur için bu diyalog sürecinin iki temel noktada özetlendiği, sorduğu sorulardan anlaşılıyordu. Birincisi, adayların belirlenme yöntemiydi ve bu konuda nasıl bir karar süreci geliştirileceğini sordu. Cevabım, öncelikle platformun kurulması ve arkasından bu platformun iş bölümü içinde adliyelerin talep ve beklentilerini açığa çıkarıcı girişimlerde bulunması şeklindeydi. Platformda yer alanların, yetki ve sorumlulukları nedeniyle kendilerini kayıran ilişkiler içine girmemeleri için asla aday olmamaları yönünde karar alınması gerektiğini de ekledim. İbrahim Okur'un diyalogun belirli bir aşamasından sonra neredeyse 5'er dakikalık aralarla ve yaklaşık 5-6 defa "buradaki arkadaşlar benim aday olmamı çok istiyorlar. Buradaki hafızanın oraya taşınması gerekir diyorlar." şeklindeki beyanlarından kendi adaylığını geliştirmek istediği belli oluyordu. Doğrusu, Demokrat Yargı içindeki konuşmalarımız sırasında bu husus hiç aklımıza gelmemişti ve ben Okur'un bu sözlerinin arkasından her defasında önce sessizlikle karşılıyor ve arkasından da kendisinin de platformda olmasını arzu ettiğimizi yineliyordum. Platformda yer almanın adaylığını engelleyeceği düşüncesi ise sürekli olarak konuya yeniden dönmesini ve "arkadaşlar, benim aday olmamı o kadar çok istiyorlar ki... " söylemini yeniden dillendirmesine yol açıyordu. Bu konuşma, iki tarafta da ilk çekincelerin belirginleşmeye başladığını ortaya çıkardı. İbrahim Okur, kendisinin adaylığının tehlikeye gireceğini, ben ise kendisinin aday olacağını anlamaya başlamıştım. İbrahim Okur'un ikinci ciddî merakı ise hükümetin bu konuda kesin bir kanaati bulunup bulunmadığı ile hâkim ve savcılar içindeki dindar kesimlerin tavırları üzerine idi ve bana bu konudaki bilgilerimi sordu. Ayrıca, özellikle hükümet partisinin konumu hususunda üzerinde bir tedirginlik bulunmasına rağmen, dindar gruplar konusunda oldukça rahat görünüyordu ve benimle görüşen kişilerin dindar grupları temsil etmesinin mümkün olmadığını, sadece sıradan hâkim ve savcılar olabileceğini ifade etti. Hükümetin tavrı konusundaki tedirginliğinin ise daha çok bizim derneğin bu kesimlerle ilişkilerimizin derinliğini ölçememekten geldiği anlaşılıyordu. Hükümet ile hangi seviyede bir konuşma yaptığımızı ve bağlantımızın ne olduğunu merak ediyordu. Belki de merakı, Adalet Bakanı'nı aşan bir politik merciin kendi stratejileri ile yarışan bir müdahale alanı yaratıp yaratmayacağına ilişkin bürokratik bir tedirginlikten kaynaklanıyordu. Mevcut görüşmemiz zaten Bakan'ın yönlendirmesi ile gerçekleştiğinden, buna ilişkin bir meraktan söz edilemezdi. Bu duruma ilişkin sorularına cevap olarak doğrudan bilgi sahibi olmadığını söyledim ve Osman Çan'ın bana söylediklerini kendisine aktardım. Bakana demokratik platformun anlatıldığını ve çok olumlu baktığını, Başbakanlıktan da seçim sürecinin demokratik ve sivil biçimde yönetilmesi gerektiği yönündeki olumlu kanaatin seslendirildiğini duyduğumu belirttim. Ayrıntıları merak ettiği belli oluyordu. Fakat ayrıntılar konusunda bilgim olmadığını ekledim ve platform çalışmalarına hemen ve hızla başlamak gerektiğini söyledim. Okur ise, Bakanın yurt dışında olduğunu, döner dönmez kendisiyle görüşüp bize döneceği cevabını verdi.

Bu diyalog içinde kendisine benim sorduğum iki soru bulunuyordu. Birincisi, seçim sonucunu öngörmek bakımından, yargı içindeki mevcut ayrışmanın sayısal karşılığını bilip bilmediğini sordum. Buna, "hemen hemen eşit durumda" şeklinde cevap verdi. Fakat bu konudaki asıl bilgileri kendisine saklamak istediği her halinden belli oluyordu. Çünkü son 5-6 yılı bilmediğini, fakat daha öncekiler bakımından bir oy eşitliğinin bulunduğunu söylüyordu. Oysa onun konumundaki birinin en iyi bildiği sürecin son 5-6 yıl olduğu aşikârdı. Bürokratların doğal reflekslerinden birisiydi bu kuşkusuz. Üstünde durma gereği duymadım. İkinci sorum ise, böyle bir ânda yargıdaki ittifak eğilimleri konusunda ne düşündüğü idi. Bu konuda da herkesin kendi adaylığını geliştirme peşinde olduğunu, ittifak imkânlarının sınırlı olduğunu söyledi. Ayrıca, ilerleyen zaman içinde kendi bakanlık listesine alacağı ve seçimde yedek üyelik kazanacak olan bir kişinin ciddî bir şansının bulunmadığını da eklemişti. Bunun dışında, Okur'un geçerken sorduğu sorulardan birisi de, adaylık sorununun insanları küstürmeden nasıl aşılabileceği konusuydu. Bu konuda, belirli bir adaylık performansının aranması gerektiğini, aday olma iradesi ile adaylığın genel bir kabule dönüştürülmesi arasında bir fark olduğunu, adaylık iradesinin değil, adaylık performansının esas alınması gerektiğini, ayrıca adayların çok sayıda olması beklendiği için bu performansın platform tarafından gözlenmesi gerektiğini düşündüğümü aktardım.

Okur ile HSYK seçim süreci bahsinin dışında kısaca konuştuğumuz iki konudan birincisi, kendisinin üç-dört yıl önce Adalet Dergisi'nde "yargıda reforma gerek yok. Avrupa ile 'hemen hemen' birbirimize benziyoruz" mealindeki yazısı sonrası bugün "yargı reformundan sorumlu" müsteşar yardımcısı olması arasındaki çelişki üzerine sorduğum soru idi. Buna, fikirlerinin zamanla değiştiği cevabını verdi. Seçim gündemi harici ikinci konuşma konusu ise, o günlerde beklenen yaz kararnamesi henüz çıkmadığı için kararname taslağının yayımlanmasını talep etmeme ilişkindi. Okur, bu talebin yerinde olacağını ve kendilerinin de yayımlayabilecekleri sözünü verdi. Buna karşılık, ilerleyen zamanlarda hem basın açıklaması yapmamız ve hem de dilekçe ile başvurmamıza rağmen taslağın yayımlanması yoluna gidilmedi. Büyük ih-timalle, taslağın yayımlanmasının Demokrat Yargı'ya yarayacağı düşüncesi ağır bastığından, bu düşünceden vazgeçildi.

Bu görüşmeden çıkardığım ilk sonuç, Demokrat Yargı da dâhil Türkiye'deki hiçbir siyasî tarafın öngörmediği şekilde bakanlık bürokratlarının aday olacağı - ki Yarsav ve CHP'nin dahi böyle bir ihtimali düşünmedikleri açıktı - ve Bakanlığın gücünü de bu yönde kullanacaklarına dair şüphenin kalmamasıydı. Okur'un tavrından açık ve net biçimde belli olan ikinci nokta ise, yargı içinde kendileri ile yarışan etkiler gösteren başka hiçbir güce katlanamayacakları yaklaşımıydı. Bu durum, Okur'un diyalogumuz süreci içinde en çok ilgilendiği noktanın Başbakanlığın açık ve sonuçlanmış bir kabul iradesinin bulunup bulunmadığı hususuna ilişkin olmasından da iyice anlaşılmaktadır. Kuşkusuz, bürokrasiden farklı ve onunla yarış halindeki bir yargı girişiminin ortaya çıkması, -15 yıldır sadece varlığına ihtiyaç duyulması için didinilen - bürokrat emeğinin ikincilleştirmesi anlamına gelmesi nedeniyle kabul edilmesi zor bir durumdu. Daha açık biçimde söylemek gerekirse, bürokrasi, ortada kendisinin dışında hiç kimsenin olmasını istemiyordu. Demokrat Yargı'nın önerilerini, bürokrasinin "ana işveren" nezdindeki kıymetini düşürme biçiminde algılamayı tercih etmesi, kuşkusuz ki bürokratik zihniyet yapısının dünyanın her yerinde rastlanacak tezahürlerinden birisini oluşturuyordu.

Bürokrasi Teyakkuzda

Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ile bu ilk görüşmeden sonra haber beklemek üzere ayrıldım. Bürokrasi ile ilk temasın sonuçlarını gözlemleyebileceğimiz birkaç haftalık bir zaman diliminden sonra platform temelinde kurulmasını önerdiğimiz "İlişki"nin Bakanlık bürokratları yönünden sadece bir "ilk temas" seviyesinde bırakılmak istendiği anlaşılmaya başlandı. Bunun anlamı, sürecin bürokratların alışık olduğu şekilde, yukarıdan aşağıya ve otoriter bir yöntemle örgütlendirileceğiydi. Nitekim daha sonradan, Okur'un benim kendisine anlattıklarımdan "huzursuzluk duyduğu", "kaygılandığı" yolundaki ilk izlenimleri çeşitli vesilelerle bana aktarılmıştı ve demokratik-sivil- açık-şeffaf bir mücadelenin hem teorik olarak hem de pratik mânâda kendisine ne kadar yabancı geldiğini ve bu tür usullerden "dehşete düştüğü"nü değişik kaynaklardan doğrulatma fırsatı da buldum. Dolayısıyla, müsteşar yardımcısı ile görüşme sonrası "ilişkilerimiz" kontrollü biçimde giderek azalan/sınırlanan bir yön kazanmaya başladı. İlk olarak Adalet Bakanı, bu sürecin bürokratlarca yürütülmemesi gerektiğine dair beyan ettiği politik kanaatini çevresiyle paylaş-maktan vazgeçti. Hem Osman Can hem de Yargıtay üyeleri, Adalet Bakanı'nın fikrinin bürokratlarla konuştuktan sonra oldukça hızla değiştiğini ve bu konuda iyice ketumlaştığını gözlemlediklerini aktarıyorlardı. Osman Can ve Yargıtay üyeleri tarafından bu ifadeler, herkesin konumunu söz konusu karar değişikliğine göre ayarlamasının gerektiğine ilişkin imalarla seslendiriliyordu. Aslında, sergiledikleri bu yaklaşım, onların yüzeydeki politik akıntılara tâbi olmaya hazır olduklarına da işaret ediyordu. Kendilerine, bu kararın Demokrat Yargı'nın amaçları ve ilkeleri yönünden kabul edilemez olduğunu ve aynı zamanda politik bir strateji olarak da tehlikeler içerdiğini çeşitli vesilelerle defalarca yineledim. Bakanın yüce divanda, diğer bakanlık adaylarının da usullerince yargılanması sorunu yaşanabileceğini, bunun ötesinde ise siyaseten demokrasi umutlarımızı yeni anayasayı da heba edecek ölçüde azaltacağını anlattım. Onlarsa buna karşılık, her konuşma sonrası Bakanlık ile iletişim ve ilişkinin yeniden kurulabileceğine dair umutlarını yineliyorlar ve bizlerle bu yöndeki tartışmalarını erteleme yolunu tercih ediyorlardı. Bu nedenle, hem Osman Çan'ın ve hem de Yargıtay Üyelerinin bakanlık ile esnek görüşmeleri devam etti.

Demokrat Yargı'nın seçime dönük hazırlıklar ve temel seçim altyapısının oluşturulması konusunda önceden belirlediği stratejiye uygun gelen girişimlerin bürokratları aşan ve bürokrasi ile ilişkileri bir teferruata dönüştürecek biçimde ilerletilmesi gerekiyordu. Ana ilgi ve alâkanın Bakanlık ve bakanlık bürokrasisine yöneldiği bir seçim stratejisinin, bizzat hem malûm bürokrasinin meşrulaştırılması hem de tüm yargının bu bürokrasinin eylem ve iradesinin eksenine girmesi gibi gayet sorunlu ve kendi kuyruğunu ısıran bir ön kabul yaratacağını öngörecek durumdaydık. Bağımsız bir seçim eyleminin tüm koşullarını sadece teorik olarak değil, pratik mânâda da ortaya koymamız gerekiyordu. Bu nedenle daha en başından Bakanlık ve bakanlık bürokrasisinin eylem ve iradesinin beklenmesine dönük bir yaklaşımın bu bürokrasiye teslim olmak anlamına geldiğini düşünen Demokrat Yargı, doğru tutumun kendi ilişki ve iletişim alanının genişletilmesi ve yaygınlaştırılması olduğunu düşünerek faaliyet yürüttü. Demokrat Yargı bu noktada, Ankara, Bursa, İstanbul ve İzmir gibi büyük adliyelerde kendi bağımsız tecrübesini geliştirmek üzere harekete geçti. Demokrat Yargı üyelerinin öncülüğünde bazı toplantılar düzenlendi. Bu adliyelerdeki hâkim ve savcıların oldukça samimi ve yeni türden bir demokratik ilişkiye alışmaya başladığı, kimi hâkim ve savcıların kendi adaylıklarını geliştirmek amacıyla stratejik ve taktik yönler belirlemeye çalıştıkları görülüyordu. Tüm bu gelişmeler, gerçek bir seçimin demokratik şartlarına dair ilk nüvelerin belirginleştiği izlenimini yaratmıştı. Bu süreçte Demokrat Yargı, muhtemel adaylarının performanslarını gözlemlemeyi ve kendi yerelinde adaylığını pekiştirmeyi başaranların daha geniş bir adliye çalışmasına yönelmesini hedefliyordu.

Bakanlık bürokratları da, bu sürede HSYK seçiminin alt yapısı için gereken temel girişimlerini tamamladı. Öncelikle, bütün hâkim ve savcıların dosyalarının gözden geçirildiği bir ilk seçim anketi hazırlığına uygun şekilde, neredeyse her hâkim ve savcının seçimdeki tutum alışının belirlenmesine dönük somut veriler ortaya çıkarıldı. Hâkim-savcıların dosya ve tüm kayıtları zaten elle-rindeydi. Adliyelerde Başsavcılar ve Komisyon Başkanları aracılığıyla ilk toplantılar yapıldı. Toplantılarda, yargıda ortak hareket eden tüm farklılıkların kendi çevrelerinde toplanması gerektiğine işaret edildi. Bu derin bir kaygıyı gösteriyordu. Özellikle Yarsav'ın gücü abartıyla sunuldu ve hattâ Yarsav'ın Finlandiya'dan bir reklâm şirketiyle anlaştığı ve sahaya olağanüstü bir hazırlık ile aniden gireceği şayiası yayıldı. İkinci olarak, Yarsav ile ilgili somut temeli bulunmayan bu kaygılara, tabanın çeşitli beklentilerini körükleyen geniş bir vaatler alanı eklendi. Örneğin Yargıtay'a ve Danıştay'a yeni dairelerin kurulacağı ve 100 Yargıtay, 50 de Danıştay üyesinin önümüzdeki müstakbel HSYK tarafından seçileceği söylentisi yayıldı. Böylece büyük bir "kaymak" potansiyelinin gözleri kamaştırması bekleniyordu. Fakat beklentiler sadece bunlarla sınırlı tutulmuyor, geniş kesimlere de ulaşabilecek bir ikbal alanı yaratılmaya çalışılıyordu. Bu cümleden olmak üzere, yukarıdan aşağıya kapsamlı bir yenilenme sağlanacak, İstinaftan Başsavcılık ve Komisyon Başkanlıklarına kadar, geniş ve tabandaki her hâkim ve savcıya ulaşabilip etki doğuracak bir unvan dağıtımının sıcak kokulan her adliyeye yayılmaya çalışılıyordu. Böylece, "memur-hâkim"lerin ilk fırsatta "amir-hâkim" olma hevesleri beslenmiş oluyordu.

Fakat bu vaatler, HSYK seçiminden yaklaşık bir ay öncesine kadar tabanın beklentilerinin ve heyecanının önüne sağlam bir duvar örmeye yetmedi. Çünkü tabanın adaylık talebine ilişkin enerji ve dinamik sanıldığından daha güçlüydü. Bakanlık bürokratları, bu tabanı gerçekten tanımıyorlardı. Dahası yargıya henüz giren seçimi ve kamuoyu sürecinin ruhunu kavrayabilecek hazırlıkları yoktu. Tüm vaatler, sadece belirli bir gücün toplandığı yere ve zaferin muhtemel tarafına işaret ediyordu. İlk ânda ellerindeki tek güç de zaten buydu. Adliyelerdeki unvanlar, terfi beklentileri, tayinler ve buna benzer ikbal alanları ve Bakanlık bürokratlarının bu ilk girişimleri; yargıya bir "devlet tüccarlığı" zihniyetiyle bakıldığını gösteriyordu. Fakat bütün bu vaatler, kendi tabanlarından ne sayıda aday çıkacağı ve bu adayların kimler olacağını tespit etmeye yetmiyordu. Bunun üzerine, ikinci aşamada, birbirinden farklı iki grup çalışma yürüttü. Bunlardan birisini müsteşar, diğerini ise müsteşar yardımcısı ve personel müdürü oluşturuyordu ve birbirinden farklı isimler ve listeler yaratmakla ilk ânda geniş kesimlerin beklentilerini ayakta tutarak yönetmelerini sağlayacak bir strateji geliştirdiler. İlk aşamada hâkim ve savcıların ilgisi ve merakını belirli bir yere, yani Adalet Bakanlığı'na çekmeyi başarırken, ikinci aşamada ise iki farklı yetkili kesim oluşturarak beklentilerin dağılmasını ve listeye girmek için farklı kanalların devreye sokulması yolunu dayattılar. Bu sürecin en temel ve hayatî kazancı ise hâkim ve savcılarda ilk başlarda ortaya çıkan sivil inisiyatif eğiliminin giderek yok olması, kendi adaylıklarını bizzat kendi eylem ve çalışmalarıyla geliştirebileceğini düşünen meslek mensuplarının olağan politik aklın dışına konumlandırılması, yani marjinalleşmesi ve daha önemlisi ise HSYK seçim sürecindeki yetki ve iktidarın artık Adalet Bakanlığında olduğu hissinin kesinleşmesiydi. Bu noktadan sonra tabandaki adaylık eğilimlerinin tek yönü Bakanlık bürokrasisiydi ve aynı zamanda tek talep de Bakanlık listesine girmek arzusuydu. İlk başlarda Bakanlığın taban ile ilişkilerini zayıflatabilecek demokratik iddialar yükselirken, bu iddialar giderek sönmeye ve hattâ mahkûm edilmeye başlandı. Bakanlık bürokratları, demokrasiye ve sivil dinamiklere paydos deme konusundaki başarılarını nihayet ilân edebilecek durumdaydılar. Onların en önemli girişimi, bu noktada adaylık taleplerinin çoğalması ve yaygınlaşması tehlikesini, korku ve kaygı yayarak daha kaynağında yok etmeleriydi. Fakat bu durum yine de kolay bir yönetim süreci yaşandığı şeklinde anlaşılamaz. Çünkü HSYK seçim sürecini kendilerinin yöneteceğini ve tek patron olduklarını tabana kabul ettirdikten sonra dahi, muhtemel onlarca adayı adaylıktan vazgeçirmek için çok çeşitli yöntemler denemeye devam ettiler. Kendi tabanlarına seslenen adayların adaylıktan vazgeçirilmesi için ikna konuşmalarını Bakandan başlayarak Personel Genel Müdürü'ne kadar uzanan bir heyet yürütüyordu. Diğer yandan, "Yarsav geliyor", "Yarsav gelirse halimiz nice olur" şeklindeki soruların beklentilere dönük anlam ifade etmesine karşılık, Yarsav'ın zaferinin genel olarak hâkim-savcılar için bir kayıp olacağına dair ciddî ve somut bir veri ortada yoktu. Örneğin bu korkuyu büyük bir iştahla dillendirenlerden birisinin Ankara'daki - neredeyse bütün hâkim-savcılar tarafından talep edilen - bir mahkemenin başkanlığını yapması, gerçekte somut kayıplardan çok gelecek kâr ile ilgilendiği kuşkusunu güçlendiriyordu.

Tabanın beklentilerinin Adalet Bakanlığı bürokrasisine doğru tek yönde işlemesi önemli bir başarıydı ve bu durum bakanlık bürokratlarının tabandan ciddî bir sorgulama tehlikesi olmaksızın hareket edecekleri anlamına geliyordu. Bu konuda manevî baskı kurma çabaları işe yarıyordu ve tabanla her bağlantıdan sonra "aman birbirimize küsmeyelim. Emeklerimizi heba etmeyelim" tadında bir gecekondu tiradı geliştiriyorlar ve bu üslup taban ta-rafından sorgulanmıyordu. Tüm bunlardan sonra ise müsteşar ile müsteşar yardımcısı ve personel müdürünün listelerinin tek listeye dönüştürülmesi aşamasına geçildi. Bu aşamada, müsteşarın belirlediği adayların tümü elendi ve müsteşar yardımcısının listesinin hâkimiyeti biraz daha güçlendi. Buna karşılık müsteşarın adaylarının nasıl/neyin karşılığında vazgeçildiklerini, henüz yapılan Yargıtay üyesi seçimlerini dikkatle inceleyerek anlayabiliriz. HSYK seçimlerinin, şimdiki HSYK'nın kararlarına dönük maliyetini - bu noktadan takip ettiğimizde -, müsteşarın listesinde bulunan tüm aday adaylarının daha sonradan Yargıtay üyeliğine seçilmeleriyle anlayabiliriz.

En nihayetinde Adalet Bakanlığı listesi kesinleştiği ândan itibaren bürokratlar, kendi iç bütünlüklerini sağlamış hale geldiler. Böylece, tabandaki adaylık taleplerini bastırarak bir düzen yaratmayı başaranlar, bu kez de tüm güçlerini doğrudan seçmen tabanına yönelik hareketlenmeye adadılar. Buna göre yaygın ve yatay çalışan ve birbirini tamamlayan elemanlardan oluşan geniş bir şebeke ile yola koyulmaya başlandı. Bu şebekenin içinde "idarî mekanizma"ya ait unsurlar kadar geniş bir avukatlar unsuru da dikkati çekiyordu. Bakanlığın bu kapalı ve sıkı örgütlenme yöntemi ile tabana seslenme biçimindeki tüm o duygusal tınılar, bu seçim sürecini neredeyse otoriter olmaktan çıkartıyor ve totaliter bir anlama doğru taşıyordu. Böylece bizim platform önerimize verilecek cevap, açık ve net bir reddin daha ötesine taşmış oluyor ve bağımsız platform çalışması girişimlerimizin bütün yerel imkânları da yok edilmeye çalışılıyordu. Bu sürecin, otoriterilikten totaliterliğe doğru kaydığı nokta tam burasıdır.

Platform Önerisinin Dışlanması Çabaları

Platform önerimize bakanlığın üstü kapalı cevabı iki şekilde tezahür etti. Birincisi bu platform önerisinin, yargı içindeki farklı kesimleri bir araya getirme iddiasının demokratik, etik ve ahlâkî temelleri ile oynamaya giriştiler. Bunu da etnik, kültürel, dinsel temellere dayalı geleneksel yapay ayrımları hatırlatarak yürüttüler. İkinci olarak ise, derneğin etkisini ve itibarını düşürme taktiği iz-lediler. Bu durumun tercümesi, HSYK seçim sürecini, bütün demokratik kesimlerin ortak eylemine bağlamak yerine sadece tek bir politik hareketin karargâhına emanet etmek anlamına geliyordu. Bunun için, bugüne kadar kendileriyle beraber hareket eden diğer grupların dışlanması gerekiyor ve bu durum da demokratik koalisyonun meşruiyetiyle oynamayı zorluyordu.

Demokrat Yargı'nın bir seçim hazırlık platformu oluşturarak demokratik koalisyon yaratma talebinin, münhasıran "bürokrasinin iktidarı" karşısında yarattığı tehdit öngörülmeyecek gibi değildi. Bu nedenle de bürokratlar, sorun iktidar alanına ve özellikle de geniş bir menfaatler alanı sunan muhtemel iktidar alanına doğru kaymaya başladığı ânda Demokrat Yargıya ve özellikle de Demokrat Yargı'nın çekirdek kadrosuna karşı teyakkuza geçerek yalnızlaştırma taktiği izledi. Örneğin bunlardan bir tanesi tipik soğuk savaş argümanlarını kullanmaları ve bazı etnik ayrımları canlandırma denemesine girmeleriydi. Özellikle bir yönetim kurulu üyemiz, kendisine Bakanlık bürokratları tarafından sıkça "bunlar komünist" veya "bunlar Kürt", "bunlarla nasıl yan yana geliyorsunuz?" dendiğini aktarıyordu. Bununla beraber, bu sözlerin kendisini etkilediğini de saklayamıyordu. Demokrat Yargı'nın bu tür yapay iktidar ayrımlarına karşı kurulduğuna ilişkin beyanlarımızın fazla ikna edici olmadığı da belliydi. Bu durum dindar-muhafazakâr kesimlerin, Bakanlık bürokrasisinin soğuk savaş yöntemleri karşısında dayanıklı bir duruş ve vizyona sahip olup olmadıkları konusundaki şüphelere işaret ediyordu. Bu şüphe, süreç içinde giderek daha fazla belirginleşti. Dindar-muhafazakârlığın "demokratlık" menzili ve ortak bir insanlık hafızası yaratma potansiyeli, platform önerimizle birlikte sınanma aşamasına gelmişti.

Buna karşılık, yargı içinde dindar-muhafazakârlık iddiası ile öne çıkanlar, seçim sürecinde sadece kendi politik hafızalarıyla yola devam etmekte ısrar ediyorlar, ortak bir kamusal tecrübe isteğini, yanındakini, yakınındakini, "öteki"leri tanımayı ve yakınlaşmayı gerektiren sıkıntılı eğilime girme çabasını göstermiyorlardı. Bu durumun kaçınılmaz sonucu, "gizli gündem"lere göre hareket etmek ve ötekilere kapalı bir hafızada saklanmaktı. Dolayısıyla kendi dünyalarındaki etki potansiyelini sınırlandırma ve buna ilişkin çağrıları da âcil iktidar gereksinimi heyecanına dayanarak dışlama eğilimi açıkça hissediliyordu. Dindar-muhafazakâr hâkim ve savcıların tutumu, bizatihi kendilerinin de demokratik bir koalisyon yaratma ve demokratik biçimde işlenmesi koşuluyla bütün farklılıkları bir arada tutma kabiliyetlerini son derece kısıtlıyordu. Ama müstakbel iktidar heyecanının sağır ettiği yeni bir eğilim, tam da kısıtlanan hasletlerin yerinde giderek güçleniyordu. Bu eğilim, hem politik söylemde bir darlaşma ve hem de politik pratikte kendi güçlerine çekilme şeklinde tezahür ediyordu. Nitekim Demokrat Yargı'nın ilk süreçlerinde ortak konuşma alanlarını geliştirme çabalarının daha fazla anlam bulduğu - ki Demokrat Yargı da gerçekte bir PLATFORM özelliği taşıyordu -dönemin yeni bir evreye taşındığı HSYK seçim sürecinde, bütün ortak konuşma ve diyalog tecrübelerinin hızla terk edilmeye çalışıldığı bir başka eğilime geçildi. Bir anlamda, bırakın bir platform içinde bir araya gelmeyi, var olan dernek platformu dahi parçalanmak isteniyordu. Dindar-muhafazakâr hâkim ve savcılar, kendi dışlarındaki kesimlere karşı tıpkı geçmiş iktidarların ya da devletçi-otoriter kesimlerin refleksine benzer bir tutum sergiledi. Lâkin daha en başta, bu tutumun mevcut süreci demokratik gündemlerden koparacağı, hattâ ötekilerin haklarını derinleştiren bir dile eklemlenerek olgunlaştırılan bir demokratik süreçten ziyade, gayet sıradan bir iktidar dönüşümü sürecini içereceğini beyan eden yaklaşımın haklılığı giderek belirginleşti.

Mevcut halin Adalet Bakanlığı bürokratları tarafından HSYK seçim sürecinde daha da derinleştirilmesini beklememek akla aykırıydı. Nitekim bakanlık bürokratlarının platform önerimizi dışlamak için kullandıkları soğuk savaş metotlarının, tabanda az da olsa var olan demokratik-sivil birikimi muhtemel HSYK iktidarına kurban etme ve belki de 28 Şubat 1997'den itibaren büyüme potansiyeline giren dindar-muhafazakâr tabanın sivil-demokratik dinamiklerini tarihî bir yok oluş tehdidi altında bırakma pahasına uygulamaya sokulduğu şüphesini derinleştirmektedir. Bu seviyedeki bir kamu tecrübesinin, muhtemel iktidar beklentisi tarafından efsunlanabileceği bir güzergâha nasıl bu kadar kolaylıkla sokulabildiğinin, en azından referandum öncesi dillerden düşürülmeyen demokratikleşme, sivilleşme sözlerinin nasıl böyle kolayca terk edilebildiğinin ve dahası devletçi-bürokratik ve otoriter bir yön değiştirmeyle sonuçlandığının nedenlerini ciddiyetle düşünmek durumundayız. Çünkü dindarlık tecrübesi içindeki sivil, eşitlikçi ve çoğulcu yargı dilinin kendi siyasal hiyerarşisi ile tarihî karşılaşması böyle başlamıştır.

Bu noktada, Bakanlık bürokratlarının başarıya ulaşırken çok yorulmaları gerekmedi. Söylenenlerin mantıklı ve makul olup olmadığının düşünülmesi dahi gerekmiyordu. Demokrat Yargı'nın HSYK seçim sürecine bütünlüklü ve kararlı girmesinin engellenmesi gerekiyordu ve bu da, seçime Bakanlık listesinden ayrı ve bağımsız girmenin gayri mantıkî olduğunu kanıtlamak yoluyla yapılmaya çalışıldı. Bunun anlamı, iktidarı ele geçirmenin öncelenmesi ve demokratik mücadelenin ileri bir tarihe ertelenmesinin politik bir rasyonaliteye dönüştürülmesiydi.

Kaynakça
Kitap: Yargı Meselesi Hallolundu! Yargıçların "Eşekli Demokrasi" ile İmtihanı
Yazar: Orhan Gazi Ertekin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi Nasıl Siyasallaştırıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir