Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yargı ve Demokrasi Analizi

Burada Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi'nin Nasıl Siyasallaştırıldığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Yargı ve Demokrasi Analizi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 01 Eki 2011, 03:55

Yargı ve Demokrasi Analizi

Yargı, Türkiye'nin modern tarihinde ilk defa farklı bir politik vaadin aracı olarak öne çıkarılmaya başlandı.

Kabaca "yargı yoluyla demokrasi" olarak adlandırılabilecek bu vaat, Türkiye'deki iktidar yapısının tarihsel mirası göz önüne alındığında, vaat sahibine ciddî avantajlar sağlıyor. Bu vaat, hukukun herkese eşit uygulandığı yeni ve daha ileri bir demokrasiye dönük umudu politik planda alabildiğine karşı konulamaz kılıyor. Böylece, hukuk ve adalet noksanlığına özel bir vurgu ile şikâyet konusu yapılan geleneksel iktidarın demokratik dönüşümünün hep ihmal edilmiş olan hukuksal imkânları, yeni iktidar güçleri tarafından nihayet tedarik edilmiş oluyor. En azından, yargı yoluyla demokrasiye dönük güçlü bir başlangıç yapıldığı ve demokratik iktidara bu yolla daha da yakınlaştığımız müjdesi veriliyor. Ve hepimiz bundan demokrasi adına heyecan duymaya çağrılıyoruz.

Bugünün yeni politik gelişmeleriyle tarihsel olarak çözülmeye başlandığı söylenen asıl sorun, kendi eylemlerini hukuk ve yargı alanının dışında tutan geleneksel iktidarın Türkiye'de hukuk ve yargı alanlarını sadece kendisi için yararlı olan araçlar tarzında inşa etme(si) geleneğidir. Buna göre, Türkiye'de hukuk-iktidar ilişkisi daima geleneksel iktidar güçleri (ordu, bürokrasi ve aydınlar ittifakı) lehine çalışmış ve Türk hukuk ve yargı kültürü devlet iktidarının demokratik denetimini besleyecek bir siyasal geleneğin içine yerleşememişti.

Devlet iktidarının bir yandan halkın siyasal eyleminin yapılandırdığı bir demokratik tercih alanı olmaktan çıkartılması ile diğer yandan devlet ve devlet aygıtları ve personelinin işledikleri suçların tutarlı bir ceza soruşturmasının konusu yapılmaması arasında "derin" bir siyasal bağ olduğu anlaşılıyordu. Böylece yargı, devlet iktidarının politik suçların merkezi olma eğilimini pekiştiren bir araca dönüşüyordu. İşte "Devletçi" bir yargıya ilişkin şikâyetlerimiz bu noktadan itibaren giderek derinleşirken "demokrat bir yargıya" olan ihtiyaç da bu noktadan itibaren anlam kazanıyordu. Bu çerçevede, demokrasi konusunda geçmişten farklı olarak, yargıya bugün yüklenen tarihî misyon, geleneğin yarattığı bütün sorunların bir bir hatırlatılmasıyla daha da vazgeçilmez kılınıyordu. Dolayısıyla, Hukuk ve adalet meselelerinin hem teorik analizimizin ve hem de politik eylemlerimizin ana eksenine ilk kez bu çapta yerleştirilmesi "gerçek bir yargı"ya ve "gerçek bir demokrasi"ye olan tarihsel beklentilerimizin tatmininin peşinen garantilenmesini de sağlamış oluyordu.

Buraya kadar her şey tutarlı görünüyor. Biraz daha pekiştirerek söylersek, geleneksel devletin ve Türkiye'deki kamu alanının bugüne kadarki liberal eleştirilerinin artık bir politik tecrübeye kavuştuğu savunuluyor. Yargı-demokrasi ilişkisi açısından yeni ve ilk kez olumlu bir "tarihsel dönüm noktası"nda bulunduğumuz konusunda uyarılıyoruz. Ve nihayet şimdi, "Nereye gidiyoruz?" sorusuna, yargıya yakıştırılan bu yeni tarihsel rolle birlikte, artık "Demokrasiye gidiyoruz" cevabı veriliyor. Bununla beraber, ortada garip bir durum var. Yargı ve yargıçların politik alana dönük müdahalesine ilişkin itiraz ve isyanların en üst seviyesini bulduğu bir ânda "yargı yoluyla demokrasi" sözlerinin sarf edilmesi, vaat edilen demokrasinin politik ve tarihsel dayanıklılığı konusundaki sorgulama çabamızı kışkırtıyor ve ortadaki garipliği ciddî bir politik soruna dönüştürüyor. Daha başka deyişle, Türkiye'deki devlet yapısı içinde yargının politik vesayete ilişkin tarihsel rolü her nasılsa birdenbire politik demokrasiye evriliyor. Hokus pokus! Yeni dönem ve yeni iktidar! İşte yargı ve işte demokrasi!

Özellikle de iktidarın failinin değiştiği bugünlerde, giderek popülerleşen bu analizin - başka bir niyet taşımıyor ise - aşırı iyimser olduğunu söylemekle iktifa edelim.

Buradaki en önemli soru şu:

Demokrasiyi getirmesini beklediğimiz yargının kim olduğunu, ne yaptığını ve ne yapabildiğini tarihsel olarak sormak gerekmiyor mu? Ve demokrasiye verilen yeni tarihsel rolü, böyle bir yargının karşılama kapasitesinin bulunup bulunmadığını ciddiyetle düşünmek zorunda değil miyiz? Kendisi demokratikleşmemiş bir yargının demokrasiye aracılık etmesi mümkün müdür? Dahası karşımızdaki "şey"in bir yargı olup olmadığını kapsamlı bir sorgulamanın konusu yapmamız gerekmez mi? Bugün yargının geçmişte hesap sorulmayanlardan ilk kez hesap sorması, ona yeni bir tarihî rol tevdi etmek, ama daha önemlisi "tarihî bir dönüşüm" olarak görmek için yeterli midir? Türkiye'nin hukuk, adalet ve yargı bahsindeki siyasal ve tarihsel eksikliklerinin sadece bazı "failler"den kaynaklandığını düşünüyorsak, aslında çok eksikli bakıyoruz demektir. Geçmişin iktidar faillerinin bugünün kriminal failleri olmasının tek başına bir ilerleme olduğunu düşünmek hakikaten yüzeysel bir tarih okumasına sahip olduğumuz anlamına gelir. Evet, bir anlamıyla bu bir ilerlemedir ve hesap sorulmamış olan güçlerden hesap sorulması tarihsel bir farklılaşmaya işaret eder. Buna karşılık, geçmişin iktidar faillerinin geçmişin refleks ve pratiklerinin oluşturduğu bir geleneğin içinde kriminal fail haline getirilmeleri sadece iktidar sahibinin değiştiğini gösterir. Fakat geleneğin değiştiğini ve demokraside ilerleme kaydedildiğini göstermez. Tam tersine, geleneksel iktidarın uygulamaları, pratikleri ve zihniyetinin kendi muhaliflerini kuşatacak ve teslim alacak kadar güçlü olduğunu gösterir. Tarihsel bir ilerleme için bu geleneğin bizzat kendisinin değiştiğinden söz etmek gerekir. Böyle bir dönüşüm gerçekleşmediğinde, yargı ve tabii ki demokrasi bakımından ceberrut devletin sorun çözme biçimine atıfla sadece "yargı meselesi hallolunmuştur... " diyebiliriz. Bu halde yeni gelen iktidar sahibi de tıpkı eskisi gibi, meseleyi çözmek yerine meselenin siyasal ve tarihsel zeminlerini halkın ilgisinden saklama yoluna gitmiş, geçmiş ve geleneğin malum "çözüm" pratiğinin vasatında yoluna devam etmeyi tercih etmiş demektir.

Bugünün gündemlerinin âcil politik soru ve sorunlarından birisi de bu noktada yer almaktadır. Ve nihayetinde demokrasi, hukuk ve adalet sorunlarına ilişkin bu tartışmalarımızı hakkıyla yapabilmek için yargı üzerine daha ciddî gündemler oluşturup, analizlerimizi hem daha somut ve ayrıntılı alanlara ve hem de bütünsel bir çerçeveye taşımak durumundayız. İşte bu çalışma, Türkiye'de yargının "hayat alanları"nı, yargıç ve savcıların bakış açılarını, demokratik tecrübelerini, iktidar ve güçler ile kurduğu ilişki biçimlerini, o ilişki biçimlerinin demokratik-antidemokratik niteliğini velhâsıl "yargı dünyası"nın siyasal-sosyal-kültürel kapasitelerini somut bir bağlam içinde tartışmaya açarken Türkiye'nin demokrasi, hukuk ve adalet tartışmalarına somut bir gündem kazandırma iddiasını da taşımaktadır. Dolayısıyla, yargının adalet arama potansiyeline dikkat çekmek ve bu suretle yeni bir döneme, yeni bir "demokrasi"ye doğru giderken eski ile olan ilişkimiz üzerinde bir kez düşünmeye davet etmektir amacımız. Dolayısıyla, çalışma, "nereye gidiyoruz" genel sorusu üzerinden yapılacak tartışmalara, yargı ve politika bağlamı yoluyla hem bazı sorular hem de bazı cevaplar getirmeyi amaçlamaktadır.

GİRİŞ

Türkiye'de yargı, 12 Eylül 2010 referandumunun arkasından bir demokrasi süreci yaşadı. Fakat yoluna, bu süreçte hiçbir şey olmamışçasına devam ediyor. 2010 HSYK seçimlerinin olumlu anlamda dahi bir anlama ve açıklama çabasına konu edilmemesi ve konunun göz önünden alelacele uzaklaştırılmaya çalışılması hayra alâmet değil. Kötü şöhretleri ile bilinen tüm kurumlar çökerken arkalarında yenisinin inşasının gururla kutlandığı bir şenlik havası bırakırlar. Buna karşılık ortada, beklenen gururun izi görünmüyor, ama garip bir utanma duygusunun varlığı hissediliyor. Yargı mensuplarının büyük çoğunluğu, yaşadıkları bu çok önemli deneyim hakkında geriye dönüp tartışmaktan pek hoşlanmıyorlar. Açıkçası "seçmen iradesine ve demokrasiye saygı duyalım" söyleminin ötesinde bir tartışmaya dâhil olmak istemiyorlar. Kuşkusuz hâkim-savcıların "ne olduysa oldu, artık önümüze bakalım" yolundaki beyanları, yalnızca "göçebe kültür algı"sından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda, yargıdaki bu ilk geniş kapsamlı demokrasi deneyiminin ayrıntılarıyla değerlendirilmesinin siyasî ve yargısal ahlâka ilişkin bir yığın soruyu ve sorunu da beraberinde getirmiş olmasından kaynaklanıyor. Toplumun giderek daha geniş kesimlerinin sorduğu "Adalet Bakanlığı'nın listesi var mıydı?", "Bürokratlar, seçimi idarî güç ve yetkileriyle mi örgütlediler?", "Bürokratlar kimi temsil etmektedirler? Yargıçları mı Bakanlığı mı?", "Kürsü hâkim ve savcıları HSYK'da temsil edilmekte midirler?", "Gerçekten bir seçim ve demokrasi süreci yaşandı mı?" vb. gibi daha da uzatılabilecek bir yığın sorunun üstesinden gelmek sadece entelektüel bir dayanıklılığı değil, aynı zamanda etik ve ahlâkî bir zindeliği de talep etmektedir.

HSYK seçiminin ve bizzat yargının kendisinin giderek çoğalan soruların hedefi haline gelmesine rağmen yargının içinden ve aydınlardan, maalesef ciddî cevaplar üretilemiyor. Hattâ neredeyse cevap üretmekten kaçınılıyor. Dolayısıyla bu sorunların tartışılmasına yönelik hazırlıksızlık, sadece hâkim-savcılarda değil, aynı zamanda liberal-demokrat aydınlar arasında da görülmekte ve korkutucu ölçüde bir yaygınlık göstermektedir. Onlar da soruna garip biçimde bir uzak durma refleksi ile yaklaşıyorlar. Sanki yüzleşmekten kaçmak ister gibiler. Yücel Sayman gibi saygın bir hukukçu aydın bile "Ortada bir seçim olmuş, 6500 oy gibi yargı mensuplarının %70'nin oyunu alan insanların tehdit ile seçildiklerini söylemek bütün hâkim ve savcılara hakaret olur. Hakkı ile seçildikleri ortada" mealinde sözler sarf ederek bu tartışmayı geride bırakmayı teklif ediyor. Aslında bu teklif, birçok liberal ve demokrat aydının HSYK seçimleri ve yargı bahsi karşısındaki ruh halini ve tedirginliğini ele veriyor. Ortada açıklama girişiminden dahi çekindikleri bir sorunun mevcudiyeti var ve dolayısıyla bütün o malûm sorulan halının altına süpürmek gerilimi artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Hâlbuki 1982 Anayasası referandumunu analiz ederken hiç kimse %91'lik bir halk çoğunluğuna hakaret etmediğine ve asıl olarak iktidar uygulamalarına odaklanan bir değerlendirme yaptıklarına göre, 2010 HSYK seçimini analiz etmek için de hâkim-savcıların %70'i ile gerilimli bir tartışmaya girişmeye hiç gerek yoktur. Yeter ki olan biteni saklamaya yeltenmek yerine anlamak ve açıklamaya çalışmak için cesaretimiz olsun...
12 Eylül referandumu sürecindeki "evet" tercihini, demokratik ve sivil bir tarihî arayışın merceğinde büyütmek isteyenlerin HSYK seçimleri ve sonuçlarını herhangi bir gerilim yaşamaksızın atlatmaları mümkün değildi. Çünkü onların da gözü önünde yaşandı her şey. Fakat mevcut gerilimin liberal-demokratlar tarafından "yok canım, ortada demokratik ve sivil arayışlarımıza dönük bir tehlike yok" sayıklamasıyla atlatılmaya çalışılmasının ciddî bir mantıksal temeli yoktur. Ortada bir yığın soru ve sorun vardır ve eğer HSYK seçimlerinin yarattığı sorunları kendi demokrasi gündemlerine almaktan çekinmeye devam ederlerse, daha ilk günlerden itibaren yaşanmaya başlanan utancın ilerleyen zamanlarda daha büyük bir tarihî levhaya kaydedileceğinden kuşku yoktur. Bu konuda da 82 Anayasası referandumu ve 12 Eylül dar-becilerinin durumlarını hatırlamak öğretici olmalıdır.

Fakat HSYK seçiminde yaşanan tüm sorunları bir "geçiş süreci"nin mantığı veya "reel siyaset" çerçevesi aracılığıyla mazur görmeye çalışanlar açısından pek bir sorun görünmüyor:

Sancısız doğum olmaz! Bürokratsız bir HSYK da olmaz! Vesayetsiz bir yargı seçimi ise hiç mi hiç olmaz! Tabiî ki bu yaklaşıma dönüşümün aslî aktörleri tarafından bakıldığında, mantıksal açıdan uyumlu, tarihsel açıdan da uygun bir tablo vardır. Onaylanamaz ama akılcıdır. Fakat "ellerini ovuşturanlar"ın dışında kalanlar açısından bir sorun görünüyor. O malûm sorun ise, takip ettikleri aklın ta kendisinin toplumsal meseleleri mekanikleştiren bir "irrasyonel" temeli içermesidir. Çünkü bu politik akıl, iktidar sahibi dışındakileri; seni, beni ve hepimizi, yani iktidar merkezinin dışında kalan herkesin sadece birer teferruat olarak harcanmasının meşrulaştırılmasını da gerektiriyor. Buradan hareketle de "olan olmuş, olacak olan da olacaktır. Kaçış yok" diyerek, demokrasi, yargı ve HSYK sorununu unutmaya çağrılıyoruz. Sorunun bu kadar basit ve mekanik olduğunu sanmamız kuşkusuz onların bundan sonraki yapacakları açısından da işlevseldir ve dahi işlerine gelir. Fakat hayat onların sandıkları gibi işlemiyor ve iktidar kibri çöküşü beraberinde getiriyor.

İşte bu çalışmanın görevi, birçok kimsenin bir türlü üstlenmek istemediği, farklı nedenlerle kaçındığı, çekindiği ve belki de bazılarının da utandığı bir yargı ve demokrasi tartışmasını 2010 HSYK seçim süreci üzerinden elzem hale getirmek ve tüm tarafları bu örgütlü sessizlikten kurtulmaya çağırmaktır. Kuşkusuz bu görev, öncelikle Demokrat Yargıya ve onun başkanı olarak bana düşmektedir. Yargıda seçim sürecinin içinde ve taraflarından birisi olmak, yalnızca bu süreçteki eylem ve tutum alışlarımızı değil, aynı zamanda gözlemlerimizi de toplumun geri kalanlarının mevcut tespitlerine eklemek sorumluluğunu yükler. Bu nedenle soruna dışarıdan bakanların Türkiye'de yargı ve HSYK tartışmalarını hakkıyla yapabilmeleri için gereken temel malzemeleri taşıyabileceğimi düşünüyorum.

Bu çalışma, özellikle bir yargıç ve savcı örgütlenmesi ve bu örgütlenmenin yöneticisi olarak benim için kamusal borçtur. Çünkü Demokrat Yargı Başkanı olarak bu süreçte henüz tamamlanmamış birçok söz söyledim. Ortada bir seçim olmadığını söyledim. Fakat sözün demokratik bir tartışma bağlamında tamam-lanmasına izin verilmedi. Adalet Bakanlığı'nın adayların bir kısmını "tehdit" ettiğini söyledim. Söz eksik kaldı. Tüm bu eksiklikler dolayısıyla da, tartışma son derece geri ve kısır bir seviyeye terk edilerek aşılmaya çalışıldı. İşte, en başından beri dile getirdiğimiz bütün o sözleri tamamlamak ve hem şimdiki HSYK'yı hem de yargıyı bu ciddiyetsiz ve verimsiz tartışma ikliminden uzaklaştırmak üzere bu çalışmayı paylaşıyorum.
Çalışmamızın bağlamı HSYK seçimleri olmakla beraber "konu"su çok daha kapsamlı bir başlık olarak "Türkiye'de yargı ve iktidar" biçiminde çerçevelenmelidir. Bu çerçevede niyetim, HSYK seçimlerini, yargı, iktidar ve siyaset ilişkilerine dönük ayrıntılı "kazı çalışmaları'nın güncel laboratuvarına dönüştürmektir. 2010 HSYK seçimleri, yalnızca hâkim ve savcılar ile Adalet Bakanlığı ve Yargıtay, Danıştay vb. gibi yüksek yargı aktörleri bakımından değil, aynı zamanda Türkiye'deki siyasî iktidar da dâhil mevcut tüm siyasî aktörler bakımından da son derece önemlidir. Siyaset ve yargıdaki bugünümüz ve geleceğimiz açısından öğretici bir tecrübe alanıdır. Bu itibarla inceleme, siyasî iktidarların yargı ile kurduğu ilişki açısından olduğu kadar hâkim ve savcıların davranış kodları, yargı kültürü ve etiği vb. gibi yargı alanının daha ince yaşam kesitlerine kadar uzanacaktır. Yani ülkemizde "Nasıl bir yargıya sahibiz?" sorusuna bir cevap olarak da bakabiliriz bu sürece. Nasıl bir hâkim kimliğine sahibiz? Dahası, nasıl bir savcı kimliği vaat edilmektedir bizlere? Adliyeler nasıl bir ilişki biçimi üretmektedirler? Hâkim ve savcıların dâhil oldukları bir hiyerarşik ilişki alanı var mıdır? Adalet Bakanlığı bu ilişkilerin neresindedir? Yüksek yargı nerededir? "Yargıya saygı duyalım", "Yargının sonucunu bekleyelim" vb. gibi "hukuk-devleti"ne güven beyanları ile daha ne kadar idare edebiliriz? Hukuk devletini, topluma ve yurttaşlara taşımamanın, yargı ve yargıçlar alanını toplum ile paylaşmamanın getirdiği siyasî maliyetleri daha ne kadar karşılayabiliriz? Bunlar ilk akla gelen diğer sorulardır. Türkiye, nasıl bir yargıya sahip olduğunu artık çok somut ve ayrıntılı olarak bilmek zorundadır. Bu ihtiyaca işaret etmek istiyorum. Belki daha insancıl ve demokrat bir yargıyı bu temel bilgileri dikkate alarak talep etmeye başlayabileceğimizi ümit ediyorum.

Ve bir nokta daha var. Demokrasiyi, yargıyı ve hukuku konu edinen bu tartışmaları, meselenin toplumsal ve siyasal temellerine işaret ederek yürütmezsek, hesaplaşma çağrısı mutlaka eksik kalacaktır. Dolayısıyla çalışmanın odaklanmaya çalıştığı noktalar, Türkiye'deki muhafazakâr siyasal refleksler, muhafazakâr demokratlık, dindarlık, cemaatler ve cemaatçilik, dindarlığın HSYK seçimleri ile daha da pekişmiş bir halde "devletçi" ile "sivil" kompartımanlarına ayrılması ve ayrıca sosyal demokrasi, laiklik, milliyetçilik vb. gibi siyasal akımların yargı mikrokozmosunda nasıl bir anlam ürettikleriyle de yakından ilgilidir. Ve son olarak Türkiye'de siyaset, yargı ve bürokrasi arasındaki ilişki de bu çalışmada incelenecek alanları oluşturmaktadır.

Bu anlamda 2010 HSYK seçimleri sadece yargının demokrasi ile ilişkisini değil Türkiye'deki siyasî partilerin demokrasi tecrübeleri bakımından da anlamlı sonuçlar üretmektedir. Dolayısıyla bu çalışmanın merkezine yargı ve HSYK seçimleri oturtulacak, ama kaçınılmaz "toplamda" Türkiye'deki siyasal gündeme dair gözlemler ve tartışmalar üzerinde de durulacaktır. Bunun hem yargı hem de siyaset açısından acıtıcı gözlem ve değerlendirmeler içereceğinden kuşku yoktur. Fakat ne kadar acıtıcı olursa olsun bu sorunlarla yüzleşmek ahlâkî ve siyasî arınmanın baş şartıdır. Bu noktada, çalışmamızın belirli bir kısmı HSYK seçim sürecinde kurulan günlük ilişki, iletişim ve diyalog çabalarının/çalışmalarının ayrıntılı anlatımını içerecektir. İlk üç bölüm, Demokrat Yargı Yönetimi'nin kendi düşünce, eylem ve pratiklerinin uzandığı alanların anlatımını kapsıyor. Bu anlatımlar bazen günlük içeriğinde, bazen gözlemler düzeyinde, özellikle "Teklif başlıklı üçüncü bölümde bir tür "tutanak" haliyle, bazı kısımlar itibariyle de kişisel tespitler biçiminde okuyucuya sunulmaktadır. 4. ve 5. bölümlerde HSYK seçiminin ve sonraki bölümlerde de bir anlamda Türkiye'de yargının "bünye tahlili" yapılmaya çalışılmaktadır. Tüm bunlarla özel amacımız ise Türkiye'deki demokrasi serüveninin önemli fasıllarından birisi olmaya aday niteliğindeki 2010 HSYK seçim sürecini genel kamuoyunun ilgi ve dikkatine sunmak, ülkemizdeki demokrasi mücadelesine somut ve gerçek bir gündem kazandırmaya çalışmak ve nihayetinde, halkımızı yargının demokratlaşması talebini yükseltmeye çağırmaktır.

Kaynakça
Kitap: Yargı Meselesi Hallolundu! Yargıçların "Eşekli Demokrasi" ile İmtihanı
Yazar: Orhan Gazi Ertekin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi Nasıl Siyasallaştırıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir