Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 14

Burada Turgut Özal'ın Faaliyetlerinin Arkasındakilerin Kim Olduğu hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 14

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Eyl 2011, 04:06

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 14

Turgut bir gün Van'a gidiyor. Orada il örgütünü kuracak... Aynı otelde, benim ODTÜ'den bir sınıf arkadaşım da kalıyor. O da bir işi için Van'a gelmiş. Turgut 1960 yılında onun da hocası olmuş. Aradan tam 23 yıl geçmiş... Arkadaşım otelde Turgut'a rastlıyor, yanına gidip kendisini tanıtıyor. Yıllardan beri birbirlerini hiç görmemişler... Arkadaşım «Hayırlı olsun» diyor, başarılar diliyor. Ertesi gün aynı uçakla İstanbul'a dönüyorlar. Turgut arkadaşımın yanına geliyor ve kendisine ANAP milletvekili olmasını teklif ediyor... Bu teklif kibarca reddediliyor.

Bu arkadaşımı 1985 yılında Kilyos'ta gördüm... Gülerek «O gün evet deseydim şimdi garanti bakan olmuştum» dedi... Kısmet değilmiş!
Burada bir şeyi belirtmek zorundayım... 12 Eylül 1980 gününden itibaren, açıklanan bazı resmi tutanaklar dışında, Konsey'de neler olup bittiğini, bazı konulara nasıl yaklaşıldığını ve ne gibi görüşmeler yapıldığını kesinlikle bilmiyoruz. Ülkeyi sıkıyönetimle yöneten en büyük makam olan Konsey'de yeni kurulan partilerle ilgili olarak neler konuşuldu?.. Kurulmasına izin verilen üç partinin genel başkanlarıyla neler konuştular? Onlar ne dedi, Konsey ne dedi?.. Pazarlıklar, istekler, telkinler oldu mu?.. Bazı emirler verildi mi?.. Herhalde oldu... Neydi bunlar?

Örneğin Turgut'la neler konuşuldu?.. Turgut için Konsey'e neler söylendi? Onu kim tuttu, kimler karşı çıktı?.. Parti kurma izni nasıl verildi?
Partiler kurulurken, birçok kurucu veto edildi... Sonra birçok milletvekili adayı veto yedi... Bu vetoların gerekçesi neydi?..
6 Kasım seçimlerine girecek ve girmeyecek olan partiler için Konsey'de neler olup bitti?.. Milletvekili olması veto edilen bazı kişilerin iki ay sonra bakan olmasına nasıl izin verildi?
Bütün bunlar sır... Bu olayları yaşayan başta askerler olmak üzere herkes, galiba bu sırları mezara götürecekler.
Ama sızan bazı bilgiler de. oldu. Örneğin Konsey'deki ilk eğilim, iki partiye izin verilmesiydi. Bunlardan birini Bülend Ulusu, diğerini Necdet Calp kuracak ve seçimlere ikisi girecekti... Turgut'un partisinin, üçüncü parti olarak seçime girmesine nasıl karar verildi?.. Turgut'la Konsey arasında bu aşamada ne gibi konuşmalar, görüşmeler ve belki de pazarlıklar oldu?.. Turgut için Konsey'e nerelerden istek geldi?
Bu gibi konularda 12 Eylül rejiminin gizli kapıları, ne yazık ki günümüze kadar çok az aralanmış durumda. Bilinen çok az şey var. Örneğin Konsey Genel Sekreteri Necdet Üruğ'la Turgut'un birbirlerini hiç sevmedikleri biliniyor.
Konsey'e Turgut'la ilgili olarak o dönemde lehte ve aleyhte sürekli telkinler yapılıyor.

Evren'ln İzmir'den yakın dostu olan, kendisiyle çok yakın görüşen ve 12 Eylül sonrasında Danışma Meclisi üyesi yapılan bir iş adamı, kendisine bazı uyarılarda bulunuyor... Turgut bu sırada Başbakan yardımcısıdır...

— Paşam, geçenlerde öğrendim ki, Mehmet Keçeciler başbakanlık danışmanı olmuş. Devletten bu sıfatla maaş alıyor. Bu adam 12 Eylül öncesinde MSP'nin meşhur Konya mitingini düzenleyenlerden biridir ve MSP'den belediye başkanıdır. Sizin döneminizde Turgut Özal bunu yanına alıyor ve devletin göbeğinde çalıştırıyor.
— Sen merak etme... Biz varken onlar hiçbir şey yapamazlar.
— Paşam, izin verirseniz size Turgut Özal'ı biraz anlatayım. Kendisi Arap dünyasına dönük bir insandır. Eline bir fırsat geçse, Türkiye'yi o tarafa döndürür. 1977'de bizim İzmir'den MSP adayı olmuştu. Bize gelip yardım istedi, araba istedi, hiçbir şey vermedik. Seçmene şirin görünmek için günde 20 defa namaz kılardı. Geçmişte Planlama'da neler yaptığını bir hatırlayın. Bunlara «Takunyalı» ismini boşuna koymadılar. Doğrusunu isterseniz ben şimdi Turgut'un Başbakan yardımcısı olmasını içime hiç sindiremiyorum...

Evren yine aynı türde cevap verdi:

— Sen merak etme... Biz her şeyi biliyoruz.

1983 yaz aylarında Konsey'de kararsızlık var... Kamuoyu ve parti kuranlar da hiçbir şey bilmiyorlar... Konsey'e «Veto» yetkisi verilmiş. Parti kurucuları ya da daha sonraki aşamada milletvekili adayları veto edilen parti, seçimlere giremeyecek. Hiç kimse ne olacağını bilmiyor. Parti kurucuları ve sonraki haftalarda adaylar, Çankaya'da tek tek inceleniyor. Bütün dengeler bıçak sırtında... Her şey Konsey'in ve özellikle Evren'in iki dudağının arasında...
Turgut ta haklı olarak endişeli... Kulağına ANAP'ın seçimlere sokulmayacağı söylentileri geliyor... Büyük Türkiye Partisi zaten kapatılmış... SODEP endişeli, DYP endişeli... O günlerde hepsi aynı endişeleri taşıyor.
Bu sırada Kara Kuvvetleri eski Komutanı emekli Orgeneral Eşref Akıncı, Danışma Meclisi üyesi... Akıncı aynı zamanda Ayhan Şahenk'in sahibi olduğu Doğuş Holding'in de yönetim kurulu üyeliğini yapıyor...

Paşa bir gün başkalarının yanından patronu Şahenk'e telefon açıyor:


— Ayhan bey, Özal ve Kaya Erdem için banker soruşturması raporu var .ANAP'ın seçimlere girmesine izin verilmeyecek. Yukarıdan öğrendim.
— Kesin mi paşam?
— Kesin efendim... Az önce bilgi sahibi oldum. Kısa bir süre sonra Ankara'da hiç beklenmeyen bir gelişme oluyor ve beklenmeyen bir konuk, Evren'i ziyarete geliyor. Hem de taa Amerika'dan... Bu konuğun adı Alexander Haig... NATO başkomutanlığı yapmış ve daha sonra Amerikan dışişleri bakanı olmuş bir asker... O günlerde ticaret yapıyor. Uçak alım satımıyla meşgul... Evren'le çok yakın ilişkisi var. Birbirlerini çok seviyorlar. İki eski dost...
Alexander Haig 12 Eylül 1983 günü, eski dostu Evren'i Çankaya'da ziyaret ediyor...

Ve kendisine küçük bir «İstirhamını» iletiyor:

— Biz Mr. Özal'ı çok severiz ve güveniriz. Seçimlere partisiyle birlikte katılmasını isteriz. Kendisi, batı dünyasının son derece güvendiği bir insandır. Elbette karar sizindir ama Cumhurbaşkanımızla birlikte bir kahve içiyorlar. Bir kahvenin kırk yıl hatırı var.

Haig, Evren'in yanından çok mutlu çıkıyor. Kendisine soru soran gazetecilere elbette ki «Mr. Özal için ricada bulunmaya geldim» demiyor...

Aynen şunu söylüyor:

— Eski dostum Evren'ie fevkalade bir görüş alışverişinde bulunduk.

Dostumuz ve müttefikimiz Amerika'nın eski Genelkurmay Başkanı ve Dışişleri Bakanı Haig, daha sonra İstanbul'a gidip bir toplantıya katılıyor. Oradan da ülkesine uçuyor.

Hemen sonra da, Turgut'a bir haber uçuyor:

— Gözünüz aydın... Seçimlere kazasız belasız gireceksiniz. Siz veto edilmeyeceksiniz. Veto edilen milletvekili adaylarınızın yerine de yenilerini koyacaksınız ve bu iş tamam olacak.
Partisini kurmadan önce Evren'i ziyaret eden ve «Emretmezseniz kurmam» diyen Turgut artık rahattı...
Tabii bütün bunlar olup biterken onun için çalışan insanlar da vardı.

Örneğin hükümetin Dışişleri Bakanı İlter Türkmen, askerlere Turgut için büyük kulis yapmıştı:

— Paşam, inanın ki son derece değerli bir insandır. <Batı dünyası kendisine büyük güven besler.

Turgut başbakan olduktan sonra İlter Türkmen'in bu yaptıklarını unutmayacak ve bu seçkin diplomatımızı en iyi görevlere atayacaktır.
Bütün bu süreç içerisinde Ankara'da ilginç gelişmeler olmaktadır.

Eski başbakanlardan rahmetli Ferit Melen, Evren'e haber göndermekte ve şöyle demektedir:

— Ben bu işlerden iyi anlarım. Seçime sadece iki sağ partinin girmesine izin verilirse, kesinlikle ANAP kazanacak. Üçüncü bir sağ partiyi de koştursunlar. DYP'nin seçime girmesine izin versinler... Yoksa karşılarına MDP değil, ANAP iktidarı gelecektir.

Melen'in bu sözleri, Maliye Bakanı Adnan Başer Kafaoğlu tarafından Evren'e duyurulur.

Evren'in cevabı:

— Bakarız!

1983 yaz aylarında Ankara'da gerçekten ilginç olaylar olmaktadır. Çankaya'da olup bitenlerin çoğu da gizlidir ve bilinmemektedir. Rüzgar her gün başka taraflardan esmektedir...

Başbakan Ulusu, bir gün Evren'e sorar:

— Paşam, Özal'ın şansını nasıl görüyorsunuz?

— Alsa alsa yüzde 8 MSP oylarını alır.

Aradan bir süre geçer... Ulusu yine Evren'in yanındadır:

— Paşam, Özal galiba kazanacak. Gidiş onu gösteriyor.

Evren bu kez farklı konuşur:

— Ne yapalım?.. Kazanırsa kazanır.

Ankara'ya Alexander Haig'in geldiği günlerdeyiz. Yer başbakanlık konutu... Konutta Bülend Ulusu, Devlet Bakanı İlhan Öztrak ve Turizm Bakanı İlhan Evliyaoğlu ile bir kişi daha var...

Ulusu konuklarına şöyle diyor:

— Şimdi size bir rapor okuyacağım. Biraz uzun sürecek ama lütfen sonuna kadar dinleyin.

Başbakan okumaya başlıyor. Rapor Turgut ve ANAP'la ilgilidir. İçerisinde çok ağır ithamlar ve suçlamalar yer almaktadır... Odada bulunanlar büyük ilgi ve şaşkınlıkla dinlerler. Bu rapor, devletin bir kuruluşu tarafından hazırlanmış olduğu izlenimini vermektedir... (Daha önce sözü edilen banker raporu ile karıştırmayın, çünkü o değildir)...
Yaklaşık 15 sayfadan oluşan belgeyi baştan sona Bülend Ulusu yüksek sesle okumuştur.

Dinleyenler şaşkın, kendisine sorarlar:

— Paşam, nasıl olur bu?.. Son derece ağır suçlamalar var.

— Bilemem nasıl olur .İşte devletin raporunu okudum» size.
— Peki bu konuda Sayın Evren'in bilgisi var mı?
— Var.
— Peki bu durumda acaba Özal'ın seçime girmesine izin verirler mi?
— Onu ben bilemem. Onu yukarıya sorun. Cevabına onlar bilir.

Dinleyenler gerçekten şaşkındır... İçlerinden «Galiba yine bir şeyler olacak» diye geçirirler.
Acaba bu raporun içinde neler vardı?.. MİT tarafından mı hazırlanmıştı?.. İçindeki iddialar doğru muydu, yanlış mıydı?.. Acaba Turgut bu raporu daha sonra başbakan olunca görüp okumuş muydu?.. Yoksa imha mı edilmişti?.. Ya da arşivlerde mi saklanıyordu?.. Belki de bir gün ortaya çıkar mıydı?
Ben bilemem ki!..

Burada size bir olay daha anlatmak istiyorum... Bir gün Hava Kuvvetleri eski Komutanı, İçişleri eski Bakanı» emekli Orgeneral İrfan Özaydınlı'nın evine gitmiştim. Yanımda Özaydınlı'nın çok yakını olan ve Kanada'da yaşayan bir arkadaşım da vardı.

Özaydınlı o gün şöyle dedi:

— 12 Mart 1971'de Eskişehir sıkıyönetim komutanı olarak görev yapıyordum. Özal Planlama'dan ayrılıp gitmişti. Kendisi hakkında bir MİT raporu vardı. Ben bu raporu okudum. İçinde Özal'ın dincilik ve tarikatçılık olaylara yer alıyordu.

Aradan epeyce zaman geçti. Bir akşam Uğur Mumcu'nun evindeydim. Özaydınlı'yı evinden aradık. Önce Uğur konuştu, sonra telefonu bana verdi... Kendisine aynı konuyu bir kez daha sordum. Bir kez daha doğruladı.
Özaydınlı saygın ve güvenilir bir insandır. Gerçeklerden başka bir şeyi söylemesi elbette ki mümkün değildir... Acaba Özaydınlı'nın sözünü ettiği bu MİT raporu şimdi de var mı?.. Yoksa imha mı edildi?.. Acaba raporda ismi geçen şahıslar, bunu okuma olanağına kavuştular mı?

Onu da bilemem ki!..
Şimdi yine dönüyoruz 1983 seçimleri öncesine... Evren ve Konsey'in, Turgut'la ilgili kararsızlığı uzun bir süre devam ediyor. Ancak Haig'in ziyareti ibreyi Turgut'tan yana çeviriyor ve seçime katılmasına karar veriliyor.
Evet Turgut ve partisi seçime girecektir... Ama şimdi ortada ciddi bir sorun vardır. Seçime girmesine izin verilen üç parti arasında, ANAP iktidar olmak üzeredir. Gazeteler tarafından yayınlanan kamuoyu araştırmalarında^ ve anketlerde bu durum açıkça ortaya çıkmaktadır... Ancak bu arada yine ilginç bir gelişme olur ve anket sonuçlarının gazetelerde yayınlanması, sıkıyönetim tarafından yasaklanır. Resmen yasaklanır... Çünkü Konsey'in gönlü, MDP'de ve onun genel başkanı emekli Orgeneral Turgut Sunalp'tadır.

6 Kasım seçimleri öncesinde Turgut, propaganda olayını gerçekten iyi kullanmıştır. Televizyonda çok güzel konuşmalar yapmış ve tatlı vaadleriyle Türk milletini ikna etmeyi başarmıştır. Toplumun en büyük düşmanı enflasyondur. Enflasyon, orta direği ezmektedir. Kendisi bu belayı başımızdan defedecektir...

Kamuoyu, özel yaşamında son derece tatlı, sevecen ve esprili bir insan olan Turgut Sunalp'ı hiç tutmamıştır. Sunalp ortaya gerçek karakterinin dışında asık suratlı, kasıntı, kendisini geleceğin başbakanı olarak gören ve büyük tepki yaratan bir politikacı olarak çıkmış, kendisini izleyen gazetecilere bile «Seni şimdi polise veririm» diye bağırmaktan çekinmemiştir.

Kamuoyu Necdet Calp'ı da tutmamıştır. Gaip sosyal demokrat kesimi temsil etmekten çok uzak bir insandır. Politika sahnesine 12 Eylül askerlerinin memuru olarak çıkmıştır... Ancak televizyonda yapılan açıkoturumda Turgut «Köprüyü satacağım» deyince elini masaya vurmuş ve «Sattırmam efendim, sattırmam» diye bağırmıştır... O günlerin siyasal ortamında, Calp bu davranışıyla epey oy toplamıştır.
Konsey seçimlere girmesi için gerçi Turgut'a icazet vermiştir de, gönülleri Sunalp'tadır. Evren seçimden iki gün önce televizyona çıkıp son bir konuşma yapar. Bu konuşmasında isim vermeden Turgut'u suçlar, «Her şeyi kendilerinin yaptığını söyleyenlere kulak asmayın. Bizim partimiz vardır» anlamına sözler söyler ve dolaylı bir biçimde Sunalp'a oy verilmesini ister.

Evren'in bu konuşması kamuoyunda büyük tepki yaratır... Turgut ta ellerini ovuşturarak «İşte en büyük hatasını şimdi yaptı. Bu seçimi artık kesin olarak biz alırız» der.
Seçimlerden hemen sonra Evren, Turgut Sunalp'a bu konuşmayı nasıl karşıladığını sorar... Sunalp ta «Benim partimden en az 50 milletvekili götürdünüz» diye cevap verir.
6 Kasım seçimleri öncesinde Konsey'de hava nasıldı?.. Evren dahil beş Konsey üyesi arasında ne gibi görüş ayrılıkları vardı?.. Hangileri, iktidarın kime verilmesini istiyorlardı?.. Necdet Üruğ ne diyordu?.. 6 Kasım seçimleri sonrası için neler düşünülüyordu?.. Evren o konuşmayı niçin yaptı?.. Kim istedi bunu?..

Bunların hepsi devlet sırrı... Olup biteni bilen çok az sayıda üst düzeyde asker, bu kitabın yayınlandığı 1989 yılı başlarında hayatta... Hepsi de emekli oldu... Bugüne kadar hiçbiri, bu konuda bir tek kelime bile konuşmadı. Gazetecilerle muhatap olmuyorlar. Örneğin bendenizi adam yerine koyup ta hiç konuşmuyorlar. Onlar büyük adam... Benimle elbette konuşmazlar. Ama bizim aramızda da «Büyük gazeteciler» var... Her gün televizyona çıkarılan, büyüklerimizin suyuna gitmeyi çok iyi bilen bu gazeteci arkadaşlarımızı seviyorlar... Hiç değilse onlarla konuşsalar... Çünkü o arkadaşlarımız ters soru sormazlar. Son derece kibar insanlardır. Büyüklerimizin hoşuna gitmeyen yazılar da yazmazlar.
Örneğin ben Tahsin Şahinkaya ile konuşabilsem, kendisine bir tek soru soracağım... Hayır, hakkındaki yolsuzluk iddiaları değil...

Sorum şu olacak:

«Sayın Paşam, 12 Eylül harekatı olduğu gün Amerika'da idiniz. Bu durumda iki ihtimal var... Birincisi, Amerika'ya ihtilal konusunda bilgi veriyordunuz, belki de size zorluk çıkarmasınlar diye ricada bulunuyordunuz,
İkincisi ise, o gün ihtilal olacağından haberiniz yoktu. 12 Eylül gecesi size Ankara'dan telefon ettiler ve ihtilal yapmakta olduklarını söylediler. Siz de durumu ister istemez Amerika'da öğrenmek zorunda kaldınız.
Hangisi doğru?»

1980-1983 dönemini kapalı kapıların ardında yaşayan, olaylara yön veren ve Türkiye'nin 1980'li yıllardaki kaderini belirleyen Konsey üyelerinden, Haydar Saltık ve Necdet Üruğ gibi üst düzeydeki yetkililerimizden, haddim olmayarak bir istirhamım var:

«— Sayın paşalarım, sizin dönemde iç politika konusunda olup bitenleri ve yaşadığınız olayları şimdi açıklamıyorsunuz. Biz burada kitap yazmaya çalışıyoruz ve her şey gizli... Şunları ucundan ucundan biraz açıklasanız... Hiç değilse resepsiyonlarınıza davet ettiğiniz büyük gazetecilere bir şeyler çıtlatsanız... Onlar yazsa, biz de okuyup öğrensek... Bunu da yapmazsanız, bari anılarınızı yazın da olup biteni Türk milleti hiç değilse 50 yıl sonra falan öğrensin... Sonra bir gün, bazı şeyleri Amerika açıklar ve hepimiz için sürpriz olur. Eğer bunların hiçbirini yapmak istemiyorsanız, bir gün emredin ben huzurunuza geleyim. Bir kereden bir şey olmaz... Ben kafamdaki bazı sorulan sorayım, bir çayınızı içip gideyim... En derin saygılarımla efendim.»

Evet... 6 Kasım 1983 günü seçimler yapıldı ve ANAP kazandı... Turgut ve ailesi şimdi bayram ediyordu. Nereden nereye gelmişlerdi?.. Semra son derece mutluydu. Kocası başbakan, kendisi başbakan eşi olmak üzereydi... Müjdeyi o gece sabaha karşı, Amerika'da IMF'de çalışmakta olan oğulları Ahmet'e de ilettiler. Ahmet te çok sevindi...
İki gün sonra Turgut Çankaya'ya çıktı ve Evren'e bir güzel sarılıp, onu şapur şupur öptü...

Hükümeti kurma görevi, Evren tarafından kendisine yaklaşık bir ay sonra verildi... Neden, niçin, bilinmiyor...
Aralık 1983'te yeni hükümet kuruldu. Türkiye artık ANAP dönemi yaşayacaktı. Gazeteci arkadaşım Melih Aşık bu dönemi «Turgutlu İmparatorluğu» olarak adlandırıyor.
Aile, 1984 yılı başlarında Çankaya'daki Konut'a yerleşiyor. Türkiye bundan sonra oradan yönetilecek. Ancak hanedan o günlerde henüz kurulmuş değil.

İktidarın ilk dönemlerinde, Turgut sıkıntılı aylar yaşıyor. 12 Eylül rejimi ve sıkıyönetim, 1984 yılında da devam ediyor. Başbakan Turgut rahat değil. İstediği her şeyi yapamıyor. Birçok kararname, Evren'den geri dönüyor.
Cumhurbaşkanlığı makamı ve askerler, her konuda ağırlıklarını hissettiriyorlar. Kararnamelerin geri dönmemesi için Turgut sık sık Evren'e istirhamda bulunuyor. Bakanlar Çankaya Köşkü'ne çağrılıyor ve Evren'in danışmanları tarafından kendilerine ayrıntılı sorular soruluyor. Turgut, iktidarının ilk aylarında oldukça sıkıntılı.

Yine de ilk icraat olarak birader Korkut'la yakın ilişkisi olan ve İslami esaslara göre çalışan Faysal Finans ve Âl Baraka adlı kuruluşların, Türkiye'de şube açmalarına izin veriyor...

Meclis'in ilk günlerinde bütün milletvekilleri acemi... Kuliste onların yanına gidiyor ve ANAP milletvekillerine topluca hitap ediyor:

— İş düzeninizi sakın bozmayın. Ticaret yapıyorsanız ticarete, ne iş yapıyorsanız o işe devam edin. Sadece milletvekili maaşıyla yetinmeyin.
Mesajını böylece veriyor.

O ilk dönemde Semra'nın sesi soluğu kamuoyunda pek çıkmıyor... Ve ilk ciddi çıkışını, 1984 yılı Eylül ayında yapıyor... Aslında Semra hep ön planda olmak, her zaman gündeme gelmek isteyen iddialı bir insan... Kocası başbakan olduktan yaklaşık dokuz ay sonra bu alanda ilk büyük çıkışı yapıyor ve kendinden söz ettiriyor.

Vizon dergisi Eylül 1984 sayısında gerçekten muhteşem bir gazetecilik olayı gerçekleştiriyor... Ve Semra'ya defile yaptırıyor. Semra manken oluyor. Üzerine giydiği çeşitli elbiselerle, ayakkabılarla, çanta ve takılarıyla, Vizon okuyucuları için poz poz resimler çektiriyor ve görkemli bir defile sunuyor... Elbiseler Semra'nın vücudunda gerçekten çok güzel duruyor. Semra zaten güzel, alımlı ve etkileyici bir kadın. Tek kusuru, biraz balık etinde olması.

Semra'nın bir başbakan karısı olarak sergilediği bu çarpıcı defile, Vizon dergisinin piyasada kapışılmasına neden oluyor. Türk halkı bugüne kadar öyle bir şey görmemiş ki... Dergi birkaç gün içerisinde ikinci baskısını yapıyor.
Bu defile olayı, ustamız Hasan Pulur'un son derece asabın! bozuyor.

Hasan abi bu son derece ciddi ve ağırbaşlı olayı ne yazık ki anlayamadığı için, 4 Eylül 1984 tarihli yazısına şöyle başlıyor:

«Zorunlu bir açıklama: Sayın Nazmiye Demirel, Sayın Rahşan Ecevit, Sayın Mirzad Ulusu ve cümle eski başbakanların sayın eşleri... Bugünleri gördükten sonra, eğer sizler hakkında bir sürç-ü lisan etmişsek af fola»...
Ancak Hasan Pulur'un bu yazısı çıktıktan sonra Semra da bir açıklama yaptı.

Gazetelerde yer alan açıklamasında şöyle dedi:

— Alışırlar, alışırlar... Buna da alışırlar. Böyle şeyleri İngiltere kraliçesi bile yapıyor.

Semra'nın bu sözleri gazetelerde yayınlandığı gün, bu kez de İngiltere'nin Ankara büyükelçiliği ANKA ajansına bir açıklama yapıp şöyle demez mi?

— Sayın Semra Özal'ın kraliçemiz hakkındaki sözleri şaşkınlık yaratmıştır. Bizim kraliçemiz mankenlik yapmaz.

Bu durumda biz kime inanmak zorunda olduğumuzu bir süre şaşırdık. Ben şahsen Semra'ya inandım.
Bu kitapta birkaç kez ısrarla belirttim... Turgut ve Semra, son derece rahat insanlar. Kendilerini birtakım kurallarla, hele devlet kurallarıyla bağlı saymıyorlar. Yaşantılarını içlerinden geldiği gibi sürdürmek istiyorlar. Geçmişten gelen bu alışkanlıkları, şimdi de büyük ölçüde sürüyor. Geçmişteki rahatlığı hep arıyorlar.

Yıl 1980... Turgut, Demirel'in Başbakanlık müsteşarı... Almanya'ya gitmiş, Bonn büyükelçiliğimizde kalıyor. Biraz sonra Türkiye'ye hareket edecek. Büyükelçi Vahit Halefoğlu, Turgut'u uğurlamaya hazırlanıyor. Tam o sırada büyükelçiliğe birtakım Arap'lar geliyor. Kim oldukları bilinmiyor. Sadece Turgut'un tanıdığı adamlar.. Turgut bir süre onlarla konuşuyor ve Halefoğlu'na dönüp «Ben programı değiştirdim. Türkiye'ye şimdi dönmeyeceğim» diyor ve bavullarını alıp elçilikten ayrılıyor... Halefoğlu biraz şaşkın... Arap'larla birlikte giden Turgut'un arkasından bakıyor.

Yıl 1981... Turgut bu kez Başbakan yardımcısı... Londra büyükelçiliğimizdeyiz. Turgut, Semra ve Efe Amerika*dan dönerken, yol üzerinde Londra'ya uğruyorlar. Bir gece büyükelçilikte yatacaklar. Büyükelçilik personeli, bavulları patlamasın ve açılmasın diye büyük özen gösteriyor ve onları çok dikkatli bir biçimde taşıyor... Geceyarısı olmuş... Özal ailesi istirahata çekilmiş. Büyükelçi Vahap Aşiroğlu, aşağı katta karısı ve tanınmış bir iş adamıyla birlikte sohbet ediyor... Biraz sonra Turgut onları yukarı kata, kendi kaldığı bölüme çağırıyor... Hep birlikte çıkıyorlar. Turgut koltukta bağdaş kurmuş. Üzerinde pijamaları var... Hep birlikte güzel güzel sohbet ediyorlar... Gözleri bazen, Turgut'un çıplak ayaklarına takılıyor. Efe içeride uyuyor.
Turgut yine Başbakan yardımcısı ve bu kez New York'-tayız... Karısıyla birlikte Plaza otelinin süit bir dairesinde kalıyorlar. Devletin bir büyükelçisi, önceden randevu, alarak otele kendisini ziyarete gidiyor.

Büyükelçi anlatıyor:

— Ben kendisine gittiğim zaman sabah saat 10'du... İçeriye girdim. Oda oldukça dağınıktı. Sabahın erken saati olduğu için, otel personeli herhalde odayı toparlama fırsatı bulamamıştı. Turgut bey beni salonda kabul etti. Devletin büyükelçisi olduğum halde, ayağa kalkmadı. Üzerinde pijamasının pantolonu ve kolsuz atlet vardı. Atletin üzerine de, oda serin olduğu için ceketini giymişti. Tahmin ediyorum kahvaltıdan henüz kalkmıştı... Çünkü atletin üzerinde yumurta lekeleri vardı. Koltukta çok rahat oturuyordu. Ayaklarına çorap giymemişti. Serin bir ortamda ayaklarını üşütmesinden endişe ettim. Bir ayağını altına aldı, öbürü yere doğru sallanıyordu... Ve tokyo giymişti, kendisiyle çok verimli ve yararlı bir görüşme yaptık. Yanından ayrılırken «Devlet adamı dediğin işte böyle olur» diye düşündüm.

Devletin kuralları Turgut'a her zaman sıkıntı verdi. Örneğin 12 Eylül döneminde Başbakan Yardımcısı Turgut, bakanlar kurulu toplantılarına mümkün olduğu kadar katılmadı... Hatta bir gün Planlama Müsteşarı Yıldırım Aktürk, patronu adına Başbakan Ulusu'dan fırça yedi...

Turgut önemli bir toplantıya Yıldırım Aktürk'ü göndermişti. Ulusu sinirlendi ve sordu:

— Kardeşim nerede senin bakanın?.. Hâlâ gelmedi mi yurt dışından?
— Efendim, geldi de, biraz rahatsız olduğu için evden çıkmadı.
— Allah Allah yahu... Çağırın gelsin.

Turgut'un rahatlığı, aslında başını epeyce ağrıttı... Yine 12 Eylül döneminde, gittiği birçok yurt dışı geziye Semra'yı da yanında götürdü. Bu gezilerin bir bölümünde, devlet Semra'ya da harcırah veriyordu. Bu durum, hükümet üyeleri arasında tepki yarattı. Diğer Başbakan Yardımcısı Zeyyat Baykara bu duruma itiraz, etmeye başladı. İtirazlar fayda etmeyince iş sözlü olmaktan çıktı ve yazıya döküldü. Baykara, Semra ile ilgili belgelerin üzerine «Semra Özal için devletten para ödenmesine karşıyım» diye not düşmeye başladı... Bülend Ulusu, rahmetli Baykara'yı birkaç kez «Böyle yapmasanız Zeyyat bey» diye yatıştırmak istedi. Baykara direndi. Bu olaylar oldukça, İlhan Evliyaoğlu gibi bazı bakanlar da Semra'ya devletten para ödenmesine karşı çıkmaya başladılar.
Bütün bu olup bitenler, Turgut tarafından da duyuldu...

O da kendi savunmasını şöyle yaptı:

— Şimdi ben yurt dışına giderken yanıma ahçı, doktor ve sekreter alsam, bu iş devlete çok pahalıya gelir. Bir tek Semra'yı götürüyorum ve karım bütün işleri yapıyor. Dolayısıyla devlet bu işten kârlı çıkıyor.

Gerçekten de haklıydı. Devlet parasına son derece düşkün bir insandır. Bir kuruşun boşa gitmesini istemezdi.
O günlerden bu yana değişen fazla bir şey yok. Semin yurt dışına kocasıyla gidiyor... Turgut bakanlar kurulunu bazen aylarca toplamıyor.
1988 yılı Ekim ayı sonlarında Turgut ilginç bir açıklamada bulunuyor. Viyana'da Türkiye-Avusturya milli maçı oynanmıştır... Avusturya'nın 3-2 kazandığı bu maçtan sonra gazeteciler Başbakan'a maçla ilgili görüşlerini sormuşlardır.

Kendisi aynen şöyle demiştir:

— Maçı bakanlar kurulu toplantısında televizyondan izledik.

Evet, Türkiye Cumhuriyeti'nin bakanlar kurulu toplantısında, televizyondan maç izlenmektedir... Toplantı salonundan herhalde «Haydi bastır, yaşaaa, şuut, gool! Ah be Tanju, bu da kaçar mı?» gibi sözcükler dışarıya taşmıştır!
Bundan birkaç gün sonra İstanbul'da önemli bir maç oynanır. Galatasaray, İsviçre'de 3-0 yenildiği Nöşatel takımını İstanbul'da 5-0 yenip tur atlar.

Turgut ertesi gün televizyonda yine görüşlerini açıklar:


— Maç oynandığı sırada bir konuğum vardı. Ama gözüm hep gollerdeydi.

Turgut daha sonra açıklamasını şöyle sürdürür ve Galatasaray'ın tur atlamasındaki önemli rolünü kamuoyuna açıklar:

— Bu başarıda bizim de payımız var. Sahaları biz yeşillendirdik. Ayrıca ilk maçtan sonra Galatasaray kulübü başkanı Ali Tanrıyar'a (bacanağına), eğer İsviçre takımını elemezseniz bir daha gözüme gözükme dedim.
Banacak Ali Tanrıyar bu riski elbette ki göze alamıyor ve takımının tur atlamasını sağlıyor.

1984 yilı sonlarında ilk çıkışını Vizon defilesiyle yapan Semra, kısa bir süre sonra ikinci büyük olayı yaratıyor... Yıldız Sarayı'nda «Hasbahçe gecesi» düzenleniyor. Bu görkemli gecenin sofralarında, padişah sofraları solda sıfır kalıyor. Bir tek kuş sütü eksik... Osmanlı dönemi kıyafetleri giydirilmiş özel görevliler, geceye gelen Semra ve diğer seçkin hanımefendileri yerlere kadar temenna çakarak selamlıyorlar, buyur ediyorlar...

Özal ailesi, zengin insanlara büyük değer veriyor ve onlarla iyi ilişkiler kuruyor... Bir gün Marmaris'te, ülkemizin en önde gelen zenginlerinden Nurettin Koçak'la tanışıyorlar. Koçak'ın Nirvana adlı muhteşem bir yatı var... Halit Narin, Marmaris'teki Martı motelinde bir kokteyl verecek. Oraya Semra ve Turgut ta gelecek. Nurettin Koçak, teknesiyle birlikte iki gün önceden Martı motelin önüne gelip demir atıyor... Kokteyl sonrasında Özal ailesine, yatlarıyla gezmeyi öneriyor... Ayrıca bestekâr Erdoğan Berker'le çok yakın olduğunu belirtiyor. Biraz müzikten söz ediyorlar. İstanbul'da görüşmek üzere sözleşiyorlar.

Başbakan ve Semra, bir gece İstanbul'da Koçak ve konuklarıyla birlikte eğleniyorlar. O gece Erdoğan Berker, ünlü konukların onuruna şarkılar söylüyor. Ünlü papatyalardan Vuslat Sadıkoğlu o sırada Semra için «Eller» adlı bir şiir yazmış ve bu şiiri yazarken ilhamı Semra'nın ellerinden almıştır.

Bu olağanüstü şiiri burada yayınlamaktan büyük şeref duyuyorum:

Konuşan gülen eller. Düşünen coşan eller Üzülen her kişinin Peşine düşen eller
Ana eller yar eller Yar eller saran eller Allah'a açık gibi Duaya hazır eller
Dosta sıkılan eller Huzurlu dobra eller Kahkahayı atarken Secdeye yatan eller
Gönül dolusu eller Güller kokulu eller Turgut bey'e cereyanı Veren yine o eller
Kalem tutan taş takan Her şeyi yakıştıran Tuttuğunu koparan Cesur mübarek eller
Sakın «Bu kadar da yağcılık olmaz» demeyin... Papatya Vuslat Sadıkoğlu bu şiiri yağcılık olsun diye değil, içinden geldiği gibi yazdı.

Nitekim Semra da çok beğendi ve o gece Erdoğan Berker'e rica etti:

— Bunu lütfen besteleyin.

Sonrasını bilmiyorum. Beste yapıldıysa, en kısa zamanda televizyondan dinlemeyi ve Yüksel Özal adıyla anılan Yüksel Uzel adlı değerli sanatçımız tarafından okunmasını arzu ediyorum.
Ve böylece Özal ailesi, Nurettin Koçak ailesiyle samimi olmaya başlıyor. Koçak, Nirvana yatının her zaman emirlerinde olduğunu onlara söylüyor... Ondan sonra tatillerini Nirvana'da geçirmeye başlıyorlar...
Bir Nirvana tatilinde, çok önemli bir olay oluyor. Bu olayı gazeteci arkadaşım Yavuz Donat, Tercüman gazetesinde açıklıyor.

Yavuz'un yazdığına göre olay şöyle gelişiyor:

Turgut ve Semra, Nirvana'da tatil yapıyorlar. Yat Göcek koyunda... Yanlarında iki aile daha var. Nurettin Koçak ve karısı, ANAP milletvekili Güneş Taner ve karısı... (Güneş, Mehmet Keçeciler'in en büyük karşıtlarından biri... Karısı Beyza hanım da önde gelen papatyalardan)... O gün yatta tavuk yiyorlar. Tavuklar mideye indirildikten sonra, her üç erkek te kanlarıyla lades tutuşuyorlar. Sonra her üçü de kaybediyor... Nurettin Koçak karısına kaybettiği lades karşılığında ne istediğini soruyor, karısı yüzük istiyor. O da «Derhal alacağım» diyor. Güneş'in karısı başka bir şey istiyor, o da en kısa zamanda alacağını söylüyor. Sıra geliyor Semra'ya...

Semra ladeste kaybeden kocasından, çok değişik bir şey istiyor:

— Mehmet Keçeciler"i görevden uzaklaştıracaksın. Onun kellesini isterim.

Keçeciler, lades olayından bir süre sonra ANAP genel başkan yardımcılığı görevinden alınmıştır. Niçin alındığı o günlerde bilinmemektedir. Yavuz Donat, işin perde arkasını iki ay sonra açıkladığı zaman Semra ve Turgut, lades olayının doğru olmadığını söylerler. Yavuz doğru olduğu konusunda ısrar eder... Bir süre Yavuz'a da küserler.
Güneş Taner, Turgut'un çevresinde bazen yükselmekte, bazen de diğer birçok kişi gibi gözden düşmektedir...

Gözden düşen herkes gibi, o dönemde kendisini hanımefendi de görmek istemez. Ancak iyi dönemlerde hep ailenin yanındadır. Örneğin eski siyasetçilerin üzerindeki siyaset yasağının kaldırılması konusundaki referandum sırasında Güneş büyük çaba harcar... Üzerine «No No No» yazılı turuncu gömlekler giyip miting meydanlarında dolaşır.

Onun kılık kıyafetini ve birtakım davranışlarını gören DYP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, kendisine basın aracılığı ile bir uyarıda bulunur:

— Aman şoförlerin yoğun olduğu yerlerde gezmesin. Sonra başına iş gelir.

Güneş uzun süre, belli birtakım gazetecilere Konut'tan «Haber sızdırmakla» görevli olmuştur. Turgut ve Semra'nın yakını olan bazı gazeteci arkadaşlarımız vardır. Bu arkadaşlarımızın en başta gelen görevi, onlara övgüler düzmek ve yüceltmektir. Bu gazeteciler arasında dönekler vardır, önce sol gösterip te şimdi sağdan vuranlar vardır... Hatta aralarında, kafayı çektikten sonra Turgut'a herkesin içinde «Siz Türkiye'ye gelmiş geçmiş en büyük adamsınız» diye bağıranlar bile mevcuttur.

Karşılığında bu arkadaşlarımız da başbakan ve eşinin iltifatlarına nail olurlar, ellerini öpme fırsatı bulurlar... Televizyona da çoğunlukla bunlar çıkarılır.
Güneş Taner'in görevi de, belli zamanlarda bu gazetecilere yönelik çalışma ve dolduruşlar yapıp, söylediklerinin gazetelerde çıkmasını sağlamaktır.

Gazeteciye telefonu açar:

— Yahu azizim, dün gece saat 03 olmuştu ve Turgut bey maşallah hâlâ çalışıyordu... O saatte bile falancayı çağırıp emir verdi. Dedi ki... Ama benden duymuş olma haa!
— Ne dedi?
— Enflasyonu artık düşürün dedi...
— Vay bee... Helâl olsun valla...

Ertesi gün bazı gazetecilerin sütunlarında, girişi birbirine çok benzeyen yazıları okumaya başlarız...

Arkadaşlarımız, gazetecilik yapmaktadır:

«Önceki gece saat 03... Neredeyse gün ağarmak üzere ve Başbakan Konut'ta çalışıyor. Neredeyse gün doğacak... Yanına bir ara falancayı çağırıyor ve onun kulağına eğilip hafif bir sesle diyor ki»
Oysa Başbakan o sırada sekizinci uykusunu uyumaktadır. Mışıl mışıl, horul horul uyumaktadır. Ama siz bunları yazın... Ne çıkar ki?.. Başbakan açıklama yapıp ta «Hayır kardeşim, ben o saatte rüya görüyordum» diyecek değil ya...
Başbakanlığının ilk aylarında Turgut'un keyfi iyi... Sinirleri henüz yıpranmamış. Kafasında var olan modeli uygulayınca işlerin iyi gideceğine inanıyor. Planlama'nın başına biraderi Yusuf'u, Tarım Bakanlığına dayıoğlu Hüsnü'yü, İçişleri Bakanlığına bacanağı Ali'yi getirmiş... Devlet yönetimi yavaş yavaş ailenin eline geçiyor... Korkut ta bu dönemlerde, hayırlısıyla ticarete atılıyor. Köşeyi dönüp milyarder olmasına az kaldı.
Turgut'un arası gazetecilerle de iyi... Onlara yaklaşıyor, esprili sohbetler yapıyor. Belli bir dönem sonra gazetecilere kızmaya başlıyor. Aleyhinde bir yazı çıkınca küplere biniyor...

1984 yılında Bitlis'te Maliye Bakanı Vural Arıkan'a bir direktif veriyor:

— Sen bir demeç ver ve yabancı sigara kaçakçılığının arkasında hangi gazete patronlarının olduğunu bildiğimizi söyle.

Ancak Arıkan bu öneriyi kabul etmiyor... Çünkü biliyor ki, hiçbir gazete patronu sigara kaçakçılığı yapmıyor...

Diyor ki:

— Sayın Başbakanım, bu demeci ben vermeyeyim... Çünkü öyle bir patron yok...

Turgut o gün demeç veriyor, ancak gazete patronlarından söz etmiyor:

— Biz yabancı sigara kaçakçılığının arkasında hangi patronların olduğunu çok iyi biliyoruz.

ANAP döneminde gazeteler ve gazeteciler üzerindeki baskılar giderek hız kazanıyor. Basına ve gazetecilere gösterilen hoşgörü, giderek yok olmaya dönüşüyor.
Turgut ve Semra, önce Tercüman gazetesi yazarı Nazlı llıcak'a takıyorlar. Ilıcak sütununda sık sık Demirel'den övgüyle söz ediyor ve ANAP'ı eleştiriyor. Nazlı Ilıcak aynı zamanda, gazetenin sahibi Kemal llıcak'ın karısı. Kemal Ilıcak hem gazete sahibi, hem de iş adamı... Önce gazeteye verilen kamu kuruluşlarının ilanları kesiliyor... «Birtakım güçler» diğer işlerinde de Kemal llıcak'ın üzerine gelmeye başlıyorlar. Ilıcak parasal yönden çok sıkışıyor ve malını mülkünü satmaya başlıyor... Bu da yetmiyor ve batma aşamasına geliyor.

Kendisine telkinler yapılmaya başlanıyor:

— Nazlı hanım Tercüman'da yazmaya devam ettiği sürece, senin başın dertten kurtulmayacak. Sen karını gazeteden uzaklaştır.

İnanılır gibi değil ama, bu durumda Nazlı Ilıcak, kendi gazetesini bırakmak durumunda kaldı... Kocası üzerindeki baskılar böylece hafifledi.
Turgut ve Semra, hoşlarına gitmeyen yazı yazan bazı gazetecileri, gazete sahiplerine şikayet ettiler. Turgut bazı gazetecileri «Sol Amigo» olarak tanımladı. Onlara değer vermediğini ve yazılarını okumadığını açıkladı... Bir gün bir gazeteciye «Yazarsan yaz be... Senden büyük Allah var» dedi... Sabah gazetesi yazarı Uluç Gürkan'ı, gazetenin genel yayın yönetmeni Zafer Mutlu'ya şikayet ettiğini gazeteler yazdı... Yine gazetelerin yazdığına göre, referandum günü Çetin Altan'ın yazısını basmayan Güneş gazetesinin sahibi Mehmet Ali Yılmaz'a telefon açıp «Bundan sonra biz de size başka türlü davranacağız. Haberin olsun» dedi... Kendisinden yana yazı yazan gazetecilere iş bulduğu bile oldu.
Basın üzerindeki baskılar hep sürdü gitti... Günaydın gazetesine bu gazeteyi Asil Nadir satın almadan önce yapılan baskıları, belki bir gün Rahmi Turan açıklar... Gazeteyi niçin bırakmak zorunda kaldığını anlatır.

Çok sayıda gazeteci bu dönemde Turgut ve Semra'nın asabını bozmuştur. Sabah ellerine gazeteleri aldıkları zaman, tir tir titredikleri olmuştur. Turgut zaten kalp ameliyatı geçirmiştir. Sağlığının çok iyi olduğu söylenemez. Yediğine içtiğine bir türlü hakim olamadığı için, kilosu bazen 110'a kadar çıkmaktadır. Yanında sürekli doktor vardır... Özel doktoru Cengiz Aslan, yorgun ve sinirli Turgut'a sürekli ilaç vermekte ve «Aman efendim dikkat edin» demektedir... Cengiz Aslan isimli bu doktorun da hayali ihracat olaylarına karıştığı, gazeteci arkadaşımız Bilal Çetin'in «Soygun» adlı kitabında yer almaktadır.

Türkiye'de işlerin iyi gitmemesi, Turgut'u gerçekten yıpratıyor... «Bu işi ben bilirim. Enflasyonu ben düşürürüm» vaadleriyle iktidar olmuş ve düşürmek bir yana, yüzde 100'e çıkarmış. Doğal olarak sinirleniyor... Bazen kendisini çoğunlukla uysal çocuklardan oluşan ANAP grubunda da kızdırıyorlar... Örneğin grup toplantısında hayat pahalılığını ve birader Yusuf'u eleştiren milletvekili Nabi Sabuncu'ya, Turgut oturduğu yerden «Sen bu işlerden anlamazsın» diye bağırıyor... Bu sırada yüzü kıpkırmızı olmuştur. Eleştiriye kesinlikle tahammülü yoktur.

Turgut kendisine karşı çıkanları kesinlikle affetmiyor. Semra da öyle... İlk dönem başbakanlığı sırasında Turgut'u ve dayıoğlu yetim Hüsnü'nün uyguladığı tarım politikalarını eleştiren ANAP milletvekili Salih Koçaker'i, bir daha milletvekili yapmıyor... ANAP grubu, oy makinasına dönüşüyor... Turgut'u eleştiren Nabi Sabuncu için son söz Semra'dan geliyor. Semra bu konuda demeç veriyor ve «O artık milletvekili seçilemez» diyor... Acaba nereden biliyor?

Buna karşın, kendisine hizmet verenleri ve karşı çıkmayanları devletin olanaklarıyla kolluyor. Seçilemeyen milletvekillerine kamu kuruluşlarında yönetim kurulu üyeliği, danışma kurulu üyeliği gibi makamlar ihsan ediyor. Bunlara iyi para ödenmesini sağlıyor. Bu yöntemle milletvekillerini garanti altına alıyor.

Ayrıca, denge hesaplarını iyi biliyor. ANAP grup başkanvekili Haydar Özalp'la, bir gün Pazar Sohbeti yapmıştım Hürriyet gazetesinde... Özalp'in orada Turgut ve Semra için söyledikleri, yenilir yutulur şeyler değildi... Özalp'a hiçbir şey yapamadı... Çünkü Haydar ağa partide güçlü adamdı.

Turgut çok sayıda gazeteciyi ve vatandaşı, kendisine hakaret ettikleri gerekçesiyle mahkemeye veriyor. İşin ilginç yanı, bu davalarda kendisini savunan Bilgin Yazıcıoğlu gibi avukatlarını da çeşitli kamu kuruluşlarının yönetim* kurullarına sokuyor... Semra da öyle... Tercüman gazetesinin foto muhabiri Vehbi Dinçcan'ı önce kendi çıkardığı «Türk Kadını» gazetesinin başına getiriyor, sonra kendisine basın danışmanı yapıyor... Ve kısa süre sonra Vehbi, Anadolu Ajansı yönetim kurulu üyesi oluyor.

Kendilerine iyi hizmet vermiş insanlar bir gün onlardan kopsa bile, Turgut ve Semra tarafından kaderlerine, çoğunlukla terkedilmiyorlar. Bunun herhalde iki nedeni var... Birincisi, eğer o kişi bazı şeyler biliyorsa, bir gün kafası bozulup ta konuşmaya başlamasın. İkincisi de, verdiği hizmeti ve Meclis'te kaldırdığı parmakları helâl etsin..

İsmail Özdağlar suçsuz olduğu halde komploya kurban gittiğini açıklamıştı. Özdağlar hiç konuşmuyor. Acaba bir gün konuşursa neler anlatacak?
Semra'nın özel sekreteri Sevinç Toğmun, Kızılcahamam'da esrarengiz bir trafik kazası geçirmişti. O olayın çok söylentisi yayıldı ama kanıtlamak mümkün olmadı. Trafik kazasından hemen sonra Sevinç'in Konut'taki görevine son verildi... Sevinç şimdi de Çankaya'da başbakanlık lojmanlarında oturuyor, maaşını her ay tıkır tıkır alıyor... Ama hiç konuşmuyor... Bir gün konuşursa, sanırım çok güzel anılar anlatacaktır.

Turan Çevik, Kemal Horzum, Ercan Vuralhan'ın çiçekçisi İnciser Garipoğlu gibi kişiler bazen demeçler veriyorlar ve «Konuşursak yer yerinden oynar. Ortalık sarsılır» diyorlar... Acaba nedir bildikleri?.. Ama hiç kimse konuşmuyor!
Ve özel sohbetlerde, çok daha ilginç şeyler anlatılıyor... Örneğin hayali ihracata karışmış esmer bir devlet memuru da aynı şeyi söylüyor...
— Bir gün ben de bildiklerimi açıklarsam, çok üst düzeyde bazı insanlar Türkiye'den o gün kaçıp gitmek zorunda kalır...

Bunun gibi nice örnekler var... Ama çarklar öylesine kurulmuş ki, hiç kimse bildiklerini açıklayamıyor... Çünkü bilenler de göbeklerine kadar çamura girmiş durumda...
Çevrenize şöyle bir bakın... Geçmişte Turgut ve Semra'nın yakınında bulunmuş herkesin işi tıkırında... Kimi? büyük iş adamı olmuş, kimi başka olanaklar elde etmiş. Şikayetçi olan, geçim sıkıntısı çeken bir Allah kulu bile-yok; Demek ki burada iki şey olmuş... Birincisi, bunlar çevrelerine hep yetenekli insanları toplamışlar... İkincisi de, bunlar «Hanedan»a ihanet etmemişler.

Turgut'un başbakanlık döneminde Sülü ile arasındaki kavga ve amansız suçlamalar da sürüp gidiyor. İkisinin serüveni, herhalde dünya siyaset tarihinde eşine ender rastlanacak bir olay... Hiç kimse Turgut'a «Sen yıllarca bu adamın kanatları altında büyüdün. Bütün devlet görevlerine seni o getirdi. Hep onun emrinde çalıştın. Şimdi kendisini kötülerken o eski günler hiç aklına gelmiyor mu?.. Madem ki Sülü bu kadar tutarsız, hiçbir şey bilmeyen bir insandı, niçin kendisiyle yıllarca çalıştın ve emir aldın?» demiyor.

Sülü'ye de hiç kimse «Madem ki Turgut böylesine değersiz ve bilgisiz bir adamdı, niçin onu her zaman önemli görevlere getirdin?.. Niçin hep onunla çalıştın?.. Şimdi eski Turgut'tan ne değişti de ona böylesine saldırıyorsun?» diye sormuyor.
Türkiye'de aklımızın ve mantığımızın almadığı bir sürü olay sürüp gidiyor.

Kaynakça
Kitap: Turgut Nereden Koşuyor?
Yazar: Emin Çölaşan
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Turgut Özal Nereden Koşuyordu?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir