Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 11

Burada Turgut Özal'ın Faaliyetlerinin Arkasındakilerin Kim Olduğu hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 11

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Eyl 2011, 03:40

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 11

Ocak 1980'de, istikrar programının son hazırlıkları yapılmaktadır. Hazırlıklar genelde, Turgut'un evinde yapılır. Turgut, makamında çalışmayı hiç sevmez. Adamlarını evde toplar.... Eve girerken, ayakkabılar çıkarılır. Çok önemli kararlar, hafif ayak kokulu bir ortamda ve Semra'nın da gözetiminde hazırlanır. Semra ne de olsa kültürlü ve bilgili bir insandır... Turgut'un ve ekibinin görüştüğü çok gizli olayları baştan sona dinler... Arada sırada kendi görüşlerini de açıklar...
Ve bir gün, Demirel, Turgut'a haber gönderir...

Tarih, 24 Ocak 1980...

— Dosyaları al da gel... Kararları bugün bakanlar kurulundan geçirelim...

Bakanlar kurulunda hiç kimsenin, olup bitenden haberi yoktur. Turgut dosyaları açar ve alınan kararları okumaya başlar... Okunan ilk karar, devalüasyon kararıdır. Türk lirasının Dolar karşısındaki değeri 48 liradan 70 liraya düşürülmüştür. Aslında IMF bu rakamın 60 lira dolaylarında olmasını istemiş, ancak Turgut «Yapmışken tam yapalım» diyerek 70 yapmakta sakınca görmemiştir.
Alınan diğer tedbirler de bakanlar kurulunda okunur. Birçok mala zam getirilmiştir. Tedbirler çok serttir. Bakanlar kurulunda büyük tartışma çıkar. Hatta o kadar ki, bazı tedbirlerden Maliye Bakanı İsmet Sezgin'in bile haberi olmadığı anlaşılır. İsmet Sezgin de itiraz eder... Büyük tartışmalar olur. Demirel, ağırlığını Turgut'tan yana koyar... Toplantı geceyarısına doğru bittiğinde, kararlar kabul edilmiştir. Turgut yorgun, ama son derece mutludur... Meşhur 24 Ocak kararlan alınmıştır.

O gece sabaha karşı, saat 02... Bakanlar kurulu toplantısı bittikten sonra Turgut, Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Hasan Celal Güzel'i yanına çağırır...

— Gel bakalım Hasan, eve gitmeden önce yapılacak önemli bir işimiz daha var.

İkisi birlikte, Başbakanlık'la aynı binada olan Dışişleri Bakanlığı'na geçerler. Turgut nöbetçi memurları bularak bakanlığın gizli şifre odasını açtırır ve orada kısa bir yazı yazar. Sonra teleks operatörünü çağırıp «Al bunu geç» der...

Turgutun yazdığı metin hemen Washington'a, IMF'ye geçilir:

«Hükümetimiz bugün yaptığı toplantıda, ana esasları üzerinde daha önce sizinle anlaştığımız ekonomik istikrar programını kabul etmiştir. Bakanlar kurulu toplantısı yarın da devam edecek ve bazı fiyat ayarlamaları (Türkçesi: Zam) kabul edilecektir. Bu durumda iş, almayı umduğumuz dış yardımlara kalmaktadır».

Turgut ilk «Müjdeyi» böylece IMF'ye verir. Olup bitenlerin henüz Türk milletinin haberi yoktur. Zaten önemli olan Türk milleti değil, IMF ve diğerleridir.

Demirel'in de onayını alarak 24 Ocak kararlarından önce ve sonra, Turgut askerlere iki brifing verir:

Genelkurmay'da verilen bu brifinglere ekibiyle birlikte gider ve ekonominin durumunu onlara anlatır. Evren başta olmak üzere, diğer komutanlarla tanışır. O askerleri, askerler de onu severler... Hatta o kadar ki, Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülend Ulusu, Turgut'un boşalan bardağına su koymak için eline sürahiyi alıp yerinden kalkar ve bardağı doldurur. Doğrusu hepsi de, Turgut'u sevmişlerdir... Turgut onlara ekonomiyi tatlı tatlı anlatmıştır... Ancak o brifingler «İcraatın İçinden» programı olmadığı için, konuşmalarında bol kepçeden atıp tutması mümkün olmamıştır... Askerlere alttan almayı ve kendisine güvenmelerini sağlamayı tercih etmiştir.

Turgut, böylesine üst düzeyde askerlerle hayatında ilk kez muhatap olmuştur. Onlara da toplu sözleşme düzenini anlatır, sendikalardan şikayetçi olur ve toplu sözleşmelerde işçilere yüksek para verildiğini savunur... Ne de olsa kahramanımız, birkaç ay öncesine kadar MESS başkanıdır. Evet, toplu sözleşmelerde işçiye fazla para verilmesi çok sakıncalıdır. Bu durumda hem özel sektör, hem de devlet zor durumda kalmaktadır. Enflasyon, işçi ve memura verilen yüksek ücretler nedeniyle artmaktadır... Turgut ayrıca devletçi uygulamalardan yakınır. Özel sektöre önem verilmelidir. Her işin başı özel sektördür. Devlete, özel sektör felsefesini yerleştirmek şarttır.
Askerler her iki brifingde de Turgut'u dikkatle dinlerler. Söylediklerini not alırlar. «Gereğini» yaklaşık dokuz ay sonra, 12 Eylül 1980'de ülke yönetimine el koyduktan sonra yapacaklardır.

24 Ocak kararları alınmış ve Turgut dünyayı gezmeye bir kez daha başlamıştır. Yanında Semra da vardır. Dış geziler her zaman iyidir. Devlet dış geziye çıkanlara herhalde iyi harcırah vermektedir... Bir gün üst düzeyde bir ANAP'lıya «Kısa sürede bu kadar mal varlığını nasıl edindiğini» sormuştum. Kendisiyle röportaj yapıyordum. Bu şahıs Turgut'un eski ortaklarından biriydi. Bu soruyu sorunca uzun uzun düşündü ve «Yazmamaya söz verirseniz anlatırım» dedi... Söz verdim ve bana aynen «Ben tasarruf etmeyi çok severim. Ayrıca sık sık görevle yurt dışına gittiğim için, devletten aldığım harcırahları da tasarruf ederim. Yurt dışında bizi bazen ağırlarlar. O zaman da harcırah cepte kalır» demişti... Orada anlamıştım ki, bazıları yurt dışında ve içinde anormal mal mülk ve para sahibi olmalarını, devletten aldıkları narcırahla açıklamaya kalkışıyorlar. Ne harcırahmış bu?.. Yemekle bitmiyor. Bitmediği gibi, adama köşe döndürüyor.
Turgut ta devlet görevlisi olarak bütün dünyayı gezerken, herhalde iyi harcırah alıyor. Demirel döneminde başbakanlık müsteşarı olarak hemen dış gezilere başlıyor. Bunların çoğunda, Semra'yı da yanında götürüyor. Şimdi başbakan olunca da götürüyor. Acaba Türk devleti, başbakana günde kaç dolar harcırah ödüyor?.. Acaba Semra da harcırah alıyor mu?.. Doğrusunu isterseniz bu soruların cevabını bilmiyorum ve çok merak ediyorum. Belki bir açıklama yaparlar. Bu ayıp bir şey değil ki...

Başbakanlık Müsteşarı Turgut, 1980 yılında birkaç kez Amerika'ya gitti. Esas konumuza devam etmeden önce, size burada bir anımı anlatmak istiyorum. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, 1980 yılında, 12 Eylül'den kısa süre önce öldürülmüştü. Türkler, Turgut'un MESS başkanı olduğu 1979 yılında onunla toplu sözleşme masasına oturan sendikacıydı. Görüşmeler kıran kırana ve son derece gergin bir ortamda geçerdi. Turgut temsilcisi olduğu işverenlerin çıkarlarını savunurken, Kemal Türkler mümkün olduğu kadar hak almak için çırpınırdı. Birbirlerini hiç sevmezlerdi.
Kemal Türkler 1980 yılında öldürüldüğü zaman, Turgut Amerika'daydı. Haberi orada aldı. Yanında birileri vardı ve onlardan biri, benim çok iyi tanıdığım bir insandı.

Sonra bana şöyle dedi:

— Orada korkunç bir olay yaşadık. Kemal Türkler'in öldürüldüğü haberi geldi ve Turgut bunu duyar duymaz «İyi olmuş pezevenge» dedi. Ölmüş bir insanın arkasından böyle söylemesi, hepimizi şaşırttı.
1982 yılında bu olayı Side'de Turgut'a sordum. Böyle bir şey söylemediğini söyledi.

Bana bu olayı anlatan kişi, çok güvenilir bir insandı. Yalan söylemesini hiç beklemediğim biriydi ve hatta Turgut'un yakın çalışma arkadaşıydı... Turgut ta yalan söylemez. Bunu hepimiz biliyoruz... Burada acaba yalan söyleyen kimdir?.. Kim?..

Şimdi tekrar konumuza geliyorum. 24 Ocak 1980 kararlarından az sonra Turgut Amerika'dadır. Dünya Bankası'ndan 300 milyon dolar kredi istemektedir. Çok eskiden tanıdığı ve yakın olduğu Dünya Bankası başkanı ile ayrıntılı görüşmeler yapar. Sonuç olumludur. Para verilecektir. Ancak bu kuruluşun Turgut'tan «Ufacık» bir ricası vardır... Eloğlu bu... Adamın kara kaşına kara gözüne, ahbaplık hatırına para verir mi?.. Krediyi vereceklerdi de, Turgut'un bir belgeye imza atmasını istiyorlardı. Daktiloya çekilmiş belgeyi getirip, Turgut'un önüne koyuverdiler.

İmzalamasını istedikleri bu belgeyi okudukça, Turgut'un bile asabı bozulmaya başlamıştı. Ama bu durumu hiç hissettirmedi... Okudukça kızardı, sarardı, morardı. Turgut'un ağzından Dünya Bankası tarafından kaleme alınan belgede, bütün Türk ekonomisinin denetiminin bu kuruluşa bırakılması öngörülüyordu. Buna göre Türk hükümeti, alacağı her ekonomik karardan önce Dünya Bankası'na haber verecek ve onayını alacaktı. Yapılan ithalat, daha önceden Dünya Bankası'na bildirilecek, bu kuruluşun seçeceği bazı yatırım projeleri programdan çıkarılacak, programa yeni alınacak yatırım projeleri için bunlardan onay alınacak, Türkiye bundan sonra belli sanayi dallarında yatırım yapmayacaktı. Türkiye ayrıca, geçmişte uygulanan devletçi politikalara yeniden dönülmeyeceği konusunda kesin güvence verecekti.

Turgut tek başına yetkili olsa, belki böyle bir belgeyi-imzalardı. Ama onun başında bir başbakan, bir hükümet vardı. Kaldı ki bu belgede istenen ekonomik kapitülasyonlar, bütün Türkiye Cumhuriyeti'ni bağlayıcı nitelikteydi... Turgut, Dünya Bankası'ndan biraz süre istedi... Sonra adamlarla biraz pazarlık yapmaya kalkıştı... Ancak Dünya Bankası inatçıydı... Turgut çok bozuktu... Çevresindekilere sürekli olarak «Yahu bu adamların bizden istediğine bakın. Bu kadarı da olmaz. Bunlar çıldırmış. Bunu imzalayanı ipe gönderirler» diyordu. Yüzü kıpkırmızı olmuş, ne yapacağını şaşırmıştı.

Washington büyükelçiliğimizden Ankara'yı aradı ve durumu Demirel'e sordu:

— Abi hikaye budur. Çok ağır hususlar var. İmzalamakta tereddüt ediyorum. Ne yapayım dersiniz?
— Turgut, kardeşim, sen nasıl münasip görürsen öyle yap. Karar senindir. Tam yetkilisin.
Turgut «Bunu imzalayanı ipe gönderirler» dediği belgeyi 300 milyon doların hatırına imzaladı. Kendisini hiç kimse ipe göndermedi. Ondan sonra da bunun gibi nice belgeleri imzalayacak, ancak bırakınız ipe göndermeyi, bunların hesabını hiç kimse hiçbir zaman sormayacaktı. Yol, bir kez açılmıştı...

«Sayın MC Namard» diye başlayan 7 Şubat 1980 tarihli bu «Çok Gizli» belgeyi o zaman ele geçirmiş ve o günlerde çalışmakta olduğum Milliyet gazetesinde patlatmıştım. Turgut buna çok sinirlenmiş ve başta Kaya Erdem olmak üzere bu belgeden haberi olan birkaç kişiyi «MaşAllah kevgir gibisiniz. Üzerinizde hiçbir şey durmuyor» diye azarlamıştı... Bu mektup bir ibret belgesidir ve tarihe geçecektir... Çünkü Turgut, günümüz Türkiye'sinin temellerini böyle utmaya başlamış ve ülkemizi yabancı kuruluşların güdümüne bu gibi gizli belgelerle sokmuştur. Geniş bir özetini aşağıda verdiğim bu belgeyi lütfen dikkatli okuyun ve günümüz Türkiye'sini düşünün...

«...Ocak 1980'de ilan ettiğimiz programdaki temel politika ve amaçları ve getirdiği değişiklikleri gelecekte kararlı bir biçimde uygulayacağız ve felsefemizin altında yatan yapısal değişiklikleri getireceğiz. Bu program, geçmişteki ekonomik politikaların terkedilmesi anlamına gelmektedir.

Hükümetimin, ekonomiyi yeniden yönlendirmeye ilişkin olarak belirlediği temel politika hedefleri şunlardır:

a — Makro düzeye kadar inen ekonomik planlamaya dayanmak ve planlanan hedeflere idari kontrollarla varmak gibi uygulamalara son verilmeli ve bunun yerine serbest piyasa mekanizmasına daha büyük oranda dayanacak bir ortam geliştirilmelidir.
b — Bugünkü koşullarda enflasyonu yavaşlatmak, yüksek kalkınma hızı sağlamaktan daha önemli ve önceliklidir.
c — Kalkınma politikamızın dayanağı, paramızın kurunu doğru saptamak ve etkin bir kur politikası uygulamak olmalıdır.
d — KİT sektöründe, bu kuruluşları bütçeye yük olmaktan, yatırım programlarını da enflasyonun temel nedenlerinden biri olmaktan kurtaracak reformlara ihtiyaç varır.
Orta vadede Türk ekonomisinde, temel yapısal değişiklik yapılacaktır. Özel sektör, gerek üretim ve gerekse dışsatımlar açısından teşvik edilecektir.

Hükümetimizin şimdi ve orta vadede uygulamaya kararlı olduğu yapısal değişiklikler ise şöyledir:

Paramızın kur'unda yapılması gereken değişiklikler, Türkiye'deki ve ticaret yaptığımız ülkelerdeki enflasyon oranları birlikte dikkate alınarak belirlenmelidir. Türkiye'nin bundan sonraki politikası, kotalara dayanan «sanayii koruma» yöntemlerinin zamanla kaldırılması olmalıdır.

Devletçilikten uzak yeni uygulamalar, temel politika olarak belirlenmiştir. Amacımız idari kararlara değil, serbest pazar güçlerine dayanmak, özel sektörü teşvik etmek ve aynı zamanda Türkiye'yi sanayi, tarım ve petrol olanlarında yabancı sermayeye açmaktır. Bunlar, politikalarda yapılan çok güçlü değişikliklerdir. Geçmişte kamu sektörü himaye görmüş, planlama ve kontrollar alt düzeylere kadar indirilmiş ve yabancı yatırımlar teşvik edilmemiştir. Amacımız, KİT'leri de serbest piyasa ekonomisine yönlendirmek ve böylece zarar etmelerini önlemektir. Bu uygulama da, Türkiye'nin ekonomik felsefesinde başka bir yapısal değişikliktir.

Hükümet, 1980 ve gelecek yıllarda yatırımların elde mevcut «kıt kaynaklara» göre sürdürülmesi konusunda kararlıdır. Halen mevcut yatırım projelerinden hangilerinin durdurulması, yavaşlatılması ya da hızlandırılması gerektiği konusunda çalışmalar başlatılmıştır. Gelecekteki yatırım programlarımızda yatırımların miktarı, eldeki «kıt kaynaklar» dikkate alınarak belirlenecektir. Eldeki kaynaklar, en büyük önceliği olan projelere kaydırılacak ve bunların ayrı ayrı listeleri Dünya Bankası'na verilecektir.»

Turgut, Dünya Bankası Başkanı Mc Namara'ya imzaladığı bu belgenin son bölümünde ise şunları söylüyordu:

«Bu mektup, hükümetimizin yeni politika hedeflerinin gerekliliğini özetlemektedir. Bunlar, orta vadede Türk ekonomisinde yapılması zorunlu olan yapısal değişiklikler için ortaya konulmuştur. Böylece Türkiye, sağlıklı ve sürekli bir ekonomik büyüme sağlayabilecektir. Hükümet, Ocak 1980 programının başarıya ulaşması için her türlü ek önlemi almaya kararlıdır. Bu temel hedeflere ulaşabilmek için Dünya Bankası da dahil, uluslararası finansman kuruluşları ve ticari bankaların hem proje, hem de ek program kredilerinden oluşacak sürekli destek ve yardımlarına güveniyoruz. Umduğumuz, Dünya Bankası'nın bu çabaları 1983 yılına kadar verebileceği başka program kredileriyle de desteklenmesidir. Değişen iç ve dış ekonomik koşullara bağlı olarak, belirlenen stratejilerde bazı yeni düzenlemeler yapılmasının zorunlu olacağının farkındayız. Bu düzenlemeleri, Dünya Bankası ile görüşmeyi umuyoruz... Saygılarımla, Turgut Özal.»
Evet, günümüz Türkiye'sinde neler olup bittiğini gösteren bu belgeyi Dünya Bankası kaleme almış ve Turgut ta imzalamıştı. Bu da, imzalanan diğerleri gibi gizliydi ve Türk milletinden saklanıyordu... 1980'li yılların Türkiye'sinin temelleri, o günlerde işte böylesine ve çaktırmadan atılıyordu. Dış güçler iyice devreye girmişti.

Ama ne yalan söyleyeyim, batı dünyası Turgut'u pek seviyordu. Onlar bir isteyince, Turgut iki veriyordu. Verebildiği kadar veriyordu onlara... Ancak bunu da, kendisi için bir koz olarak kullanmayı beceriyordu... Çünkü Turgut ta onlardan para istiyordu. Verdiğini, babasının hayrına vermiyordu elbette... Karşı taraf, bazen yeterli para vermeyince, Turgut'un tepesi atıyor ve onları istifa ile tehdit ediyordu... «Sonra istifa ederim haa... Ondan sonra da benim gibi birini zor bulursunuz»...

Nitekim borç erteleme görüşmelerinde bir kez Paris'te ve bir kez de Amerika'da bu tehdidi savurmuş ve karşısındaki yabancılara şöyle demişti:

— Şu anda bütün görevlerimden istifa ediyorum ve Ankara'ya dönüyorum. Demek ki siz bana güven duymuyorsunuz. Oysa ben sizin güveninizi sarsacak ne yaptım bugüne kadar?.. Türkiye'nin ekonomik istikrar programını, bundan sonra başkalarıyla yürütürsünüz...

Yabancılar için Turgut'un istifası, büyük bir riskti... Çünkü Turgut, onların ne istediğini en iyi bilen adamdı ve inançları onlarla aynı doğrultudaydı.

Çevresindeki kendi adamları da bazen bu toplantılarda kendisine «Aman sinirlenmeyin, aman istifa falan etmeyin» dedikçe, Turgut onlara şöyle diyordu:

— Yok canım, istifa edeceğimden değil de... Adamlar işi sıkı tuttuğumuzu bilsinler diye öyle söylüyorum.

Turgut şaka yapmayı çok seviyordu. O günlerde de çok seviyordu.
Ancak bir yanda «Biraz daha para... Şu bizim borçları da erteleyin» diye yabancılarla boğuşurken, kendisine Ankara'da da baş ağrısı yarattıkları oluyordu. Örneğin Turgut'un Maliye Bakanlığı'ndaki sağ kolu ve has adamı. Hazine Genel Sekreteri Kaya Erdem vardı. Kaya Erdem, Turgut'un bir dediğini iki etmiyordu. Oysa Maliye Bakanı İsmet Sezgin, Kaya Erdem'i tutmazdı... Kendine bağlı bir bürokrat olarak çalışan Erdem'i «İşe yaramaz, silik» bir insan olarak tanımlardı... İsmet Sezgin kafaya koymuştu... Bunu görevden alacaktı... Ve bir gün Turgut yurt dışında iken, Kaya Erdem'in Londra'ya atanma kararnamesi sevkedildi. Durumu Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Hasan Celal Güzel, Turgut'a bildirdi...

Turgut, yurt dışından kendi ekip adamı Güzel'e direktif verdi:

— Tutun o kararnameyi... Sakın Demirel'e götürmeyin.

Güzel, kararnameyi çekmecesine sakladı. Turgut yurt dışından döndü. Kararname, Demirel'e gönderilmiyordu.

Bu kez İsmet Sezgin, Turgut'u şikayet etti:

— Sayın başbakan, Turgut benim hazırlattığım kararnameyi size göndertmiyor.

Demirel emir verdi:

— Derhal getirsinler...

Kararname o gün imzalandı ve Turgut'un Maliye'dekl sağ kolu Kaya Erdem, görevinden uzaklaştırıldı. Turgut bu durumu hiç hazmedemedi ama, Demirel'e de bir şey söyleyemedi... Ne de olsa bir memurdu... Hıncını, 12 Eylül sonrasında eline fırsat geçtiği zaman alacaktı.

Ekonomiyi düzlüğe çıkarmak için yapılan çalışmalar 1980 yılında olanca hızıyla sürerken, Turgut'un «Kraldan fazla kralcı» tutumu AP hükümetinin bazı bakanlarını ve bazen de Başbakan Demirel'i rahatsız ediyordu.
1980 yılının Mayıs ayındayız... Bakanlar kurulu toplanmış. Bazı tarım ürünlerine verilen taban fiyatları belirlenecek. Demirel toplantıya Başbakanlık Müsteşarı ve Planlama Müsteşar Vekili Turgut'u da çağırıyor... Turgut ne de olsa, ekonomiden en üst düzeyde sorumlu devlet memuru... Konu çok kritik... Turgut kokuyu almış... Toplantıya girerken, İçişleri Bakanı Orhan Eren'e «Çiftçiye-benim teklifimden daha fazlası verilirse istifa edip giderim. Biz bu konuda IMF'ye söz verdik» diyor... Orhan Eren, Turgut'un bu sözlerini içeride Demirel'in kulağına fısıldıyor...

Demirel hiç renk vermiyor ve toplantı başlayınca, önce Turgut'a soruyor:

— Siz ne diyorsunuz?.. Buğday taban fiyatı olarak ne vermeliyiz?
— Efendim, bizim görüşümüze göre 6,5 lira olmalıdır. Bu rakam, iyi rakamdır.
— Çok düşük değil mi?
— Sayın Başbakan, bir parça düşük olabilir ama başka çare yoktur. Daha fazlasını verirsek, istikrar tedbirlerini zedelemiş oluruz. Piyasaya çok para çıkar ve enflasyon artar. Kaldı ki, daha fazla para verirsek, IMF limitlerini de aşarız. Daha en başta IMF ile ters düşmeyelim...
Turgut'un bu parlak görüşlerini bazı bakanlar tepkiyle karşılıyorlar. Bu ne demek oluyor?.. Tarım kesimi böylesine düşük fiyatlarla hükümetin karşısına mı alınacaktır?.. Bu para çiftçinin maliyetini bile karşılamaz.
Ancak Turgut ta kararlıdır. Yıldırım Aktürk'le birlikte ortaya bazı tablolar çıkarıp, bakanlar kuruluna bilgi veriyor... Buğdaya daha fazla para verilmesi, IMF limitleri açısından mümkün değildir... Başbakan bir ara Turgut'a soruyor:
— Kardeşim, şimdi buğday fiyatları serbest piyasada kaça?
— 9 lira civarında efendim...
— Peki 9 lira ise, sen bu buğdayı çiftçiden 6,5 liraya nasıl alacaksın?.. Çiftçi 9 liralık piyasadaki buğdayını 6,5 liradan götürüp de Toprak Mahsulleri Ofisi'ne satar mı? Daha önceki hükümetten kalan bir sürü buğday ihracatı bağlantımız var. Bunları yapmak için, Ofis'in elinde buğday olması gerekmez mi?
— Sayın Başbakan, o halde 7,5 lira verelim... Daha fazlasını veremeyiz.
— Peki kardeşim, tenevvür ettik (Aydınlandık, bilgi sahibi olduk). Memurlar çıkabilir dışarıya...
Başta Turgut, bütün memurlar bakanlar kurulu salonunu terkettiler. Bakanlar kurulu, buğday fiyatını 10 lira olarak belirledi.

Toplantıdan çıkarken Orhan Eren, yavaşça Demirel'in yanına geldi:

— Efendim, ya şimdi istifa ederse?.. Çünkü onun istediği fiyattan çok daha yükseğini verdik...
— Ederse eder kardeşim, ben ne yapayım?.. Turgut, kendini vatana ve millete adamış... Elbette
ki istifa etmiyor. İstifa etse, Türkiye'nin başına neler geleceğini çok iyi biliyor. Allah korusun bir istifa etse, bu durumda bütün yabancı bankalar, Amerika, IMF ve Dünya Bankası Türkiye'ye karşı tavır alıp bu güzel vatanı batırabilirler. Onun için görevine devam ediyor... Ama pürüzler hiç bitmyior... Turgut'u içeride rahat bırakmıyorlar... Bazı bakanlar, Turgut'la ilgili konularda iyice saçmalamaya başlıyorlar... Çünkü onu kıskanıyorlar...

Örneğin ortaya bazı sorular atıyorlar:

— Benim bakanlığımla ilgili kararları ben mi vereceğim, yoksa Başbakanlık müsteşarı mı verecek?..
Bu bakanlara göre Turgut habire zam istemektedir... Kafasını «Zam» diye bozmak üzeredir.

Turgut bir gün, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nuri Bayar'a gidiyor:

— Sayın bakan, demir ve kağıt fiyatlarına biraz daha zam yapmamız gerekiyor.
— Yapamam Turgut bey... Bu mümkün değildir. Bakınız, bazı malların piyasada alıcısı bile kalmadı. Piyasada bu malları resmi fiyatın altında satıyorlar şimdi... Bu durumda ben nasıl zam yaparım?
— Ama IMF'ye söz verdik... Biraz daha kaynak sağlamamız gerekiyor.
— Tamam da kardeşim, ben artık zam yapamam. Benim demir fiyatımın fabrika çıkışı 41 lira... Buna karşılık, piyasada 38 liraya demir satılıyor. Kaldı ki, siyasi ortam da zam yapmaya uygun değildi. Bunun parlamentosu var, kamuoyu var...

Turgut'un istediği bazı zamlar, maalesef yapılmıyor.
24 Ocak kararlarıyla birlikte, Turgut'un öteden beri hayal ettiği, özellikle MESS başkanı olduğu günlerde kafasına iyice taktığı «Toplu Sözleşme Koordinasyon Kurulu» kurulmuştu. Başında, Başbakanlık müsteşar yardımcılarından Kazım Oksay vardı. Bu kurul, kamu kuruluşlarında işçilerle yapılacak toplu sözleşmelerde verilecek ücret artışlarını belirtiyordu. Turgut'un amacı, IMF'ye verdiği güvenceler doğrultusunda, kamu kesimindeki işçilere de mümkün olduğu kadar az para verilmesini ve böylece devletten daha az para çıkmasını sağlamaktı.

Ancak bazı bakanlar, ne yazık ki bu konuda da Turgut'a fazla önem vermediler ve onu dikkate almadılar. Örneğin Ulaştırma Bakanı Hüseyin Özalp, DDY işçilerinin toplu sözleşmesini kendi yetkisini kullanarak imzaladı ve onlara yüksek para artışları sağladı. Bu durum, Turgut'un büyük tepki göstermesine neden oldu.

Eğer her bakan böyle iş bitirecekse, işçilere daha az para vermek için kurulan kurulun fonksiyonu neydi?.. Bir bakan, bu kurula danışmadan nasıl sözleşme imzalayabilirdi?.. Bu işin sonu nereye varırdı?.. Sonra IMF ne derdi?
Turgut, kendi adamlarıyla birlikte olduğu zaman hep bu soruyu soruyordu.

Burada bir şeyi daha belirteyim... 24 Ocak 1980 kararlarından 12 Eylül 1980 harekatına kadar geçen süre içerisinde, Demirel'le Turgut arasında temelde ciddi bir sürtüşme olmadı. Aslında ikisi arasında sürtüşme olması da zaten beklenemezdi... Çünkü biri Başbakan, diğeri ise onun direktifleri doğrultusunda çalışan bir devlet memuruydu. Bu süreç içerisinde bazı bakanlar, işlerine karışmaya kalktığı gerekçesiyle Turgut'u Demirel'e şikayet ettiler. Turgut'la ilgili olarak kendisine getirilen bütün şikayetleri, geçmişte olduğu gibi Demirel göğüsledi. Bir defasında kendisine Turgut'u şikayet eden Sanayi Bakanı Nuri Bayar'a «Haklısın Bayar ama o kadar önemli konularla uğraşıyorum ki, bunları biraz da müsamaha ile karşılamak lâzım. Başka çare yok» dedi. Demirel bir yerde haklıydı. Onun meselesi sadece ekonomiyi kurtarmak değildi. Bir yanda da anarşi ve terörle uğraşıyordu. Ülkede sıkıyönetim vardı ama anarşi «Nedense» bir türlü önlenemiyordu.

Başbakanlık Müsteşarı Turgut 1980 yılında hem Türkiye'de, hem de yurt dışında son derece popüler bir insan olmuştu. Basında sık sık adı «Ekonominin mimarı» •olarak geçiyordu. Son derece mutluydu. Herkese iyi davranıyordu. Henüz yorgun, sinirli ve başarısız değildi. Yıpranma sürecine girmemişti. Sinir sistemi bozulmamış, hoşgörüsünü yitirmemişti.

Gazete ve dergilerde poz poz resimleri ve karikatürleri yayınlanıyordu. Kendi karikatürlerini çerçeveletip duvara asıyordu. Doğrusu son derece demokrat bir insandı!.. Daha fazla tanınmak ve meşhur olmak için, o da elinden geleni yapıyordu. Gazetecilerin «Değişik resim istekleri» üzerine kimono, eşofman, pijama gibi giysilerle poz veriyordu. O günlerde tatlı ve sevecen bir insandı.

Eve gelen herkesle Semra da sohbete girer, özellikle devlet işleri konusunda son derece parlak fikirlerini yürütür ve birçok konuda kocasına yön verip yardımcı olurdu. Örneğin eve röportaj yapmaya gelen gazeteciler, Turgut'tan çok Semra ile konuşmak zorunda kalırlardı. Semra purosunu yakar, ayaklarını uzatır ve bazen de üzerinde sabahlıkla sohbete katılırdı. Turgut'un evde gazetecilere vereceği pozları da o ayarlardı. Örneğin giyeceği kimonoyu içeriden o getirir, «Aman dikkatli çekin de şişman çıkmasın» diye uyarıda bulunurdu.

1980 yılında Semra hiç tanınmazdı. Ahmet, Zeynep, Efe ve Yusuf ta henüz piyasaya çıkmamışlardı. Bunların adı sanı o günlerde bilinmezdi. Sadece Korkut tanınırdı. Korkut MSP milletvekiliydi. Maaşından başka hiçbir geliri olmayan bir insandı. Konur sokakta mütevazi bir evi vardı. Allah henüz ona «Yürü ya Korkut» dememişti. Bu durumda Korkut ta köşeyi dönmemişti!.. Ama doğrusunu söylemek gerekirse, 1980 yılında iyi bir performans gösteren Turgut, küçük biraderinden daha popüler olmaya başlamıştı.

Hanedan o günlerde henüz kurulmamıştı. Ama Turgut'un kafasında böyle birtakım fikirler vardı.
Sürekli olarak yurt dışı gezilerine çıkıyordu. Bunlardan birinde Lüksemburg'a uğradı. Geziye Avrupa Yatırım »Bankası'ndan borç bulmak için çıkmıştı. Yanında Selçuk Egemen adlı bir Planlama görevlisi de vardı... NATO'da «görevli olan Haydar Aytekin, Turgut'un eskiden beri tanıdığı bir ihsandı. Aytekin uzun yıllar Planlama'da çalışmıştı. Şimdi Lüksemburg'ta yaşıyordu... Bir akşam ev telefonu çaldı. Arayan Turgut'tu... Lüksemburg'a Selçuk Egemen'le gelmişlerdi. Haydar Aytekin, onları akşam yemeğine çağırdı. Üç kişi Kristal Restoran'a gittiler. Havadan sudan sohbet başladı. Söz bir ara İngiliz kraliyet ailesine geldi.

Turgut İngiliz hanedanından övgüyle söz ediyordu:

— Çok yararlı bir olay. Bir kere, ailede devamlılık oluyor. İleride ülke yönetimini ele alacak kadrolar, genç yaşlardan yetişmeye başlıyor. Kimin nereye geleceği önceden belli. Halbuki böyle uygulamalar olmayan ülkelerde, rastgele kadrolar iş başına geliyor. Adap usul bilmeyen insanlar devlet yönetmeye başlıyor. Meselâ Osmanlı İmparatorluğu da bu sayede yüzyıllarca devam etmiştir. Osmanlı hanedanı sayesinde Türkiye var olmuştur. Hanedan'ın büyük yararları olmuştur...
Turgut'un bu sözlerini dinleyen ev sahibi Haydar Aytekin kızarıyor, sinirleniyor, ama bir şey diyemiyor...

Sonra Turgut, sözü Abdülhamit'e getiriyor:

— Abdülhamit büyük adamdır, büyük padişahtır. Memlekete büyük hizmetler vermiştir. Size açık söyleyeyim, Atatürk bize hep anlatıldığı gibi hatasız bir insan değildir. Hatta yaptığı işlerin bazısı son derece yanlıştır. Meselâ yeni harfleri getirdiği zaman, memlekette okur yazar oranını bir günde sıfıra indirmiştir...

Turgut anlatmaya devam ediyor. Saltanata övgüler düzüyor, Osmanlı hanedanını, İngiliz hanedanını övüyor... Ve bir anda, Haydar Aytekin kendini tutamıyor. Ev sahibi konumunda olduğu halde «Yemek burada bitmiştir beyler» diyor ve garsondan hesabı istiyor... Henüz tatlı yememişlerdir, kahve içmemişlerdir... Tatsız bir havada kalkıyorlar...

Restoranın önünde Aytekin yolu tarif ediyor:

— Şuradan sola dönün, iki cadde sonra sağa dönersiniz. Oteliniz orada. İyi geceler.

Lüksemburg'daki «Hanedan gecesi» böyle noktalanıyor.
Aradan yıllar geçti ve 1988 Kasım ayında Başbakan Turgut, Fransa gezisine çıktı...

Orada Le Monde gazetesine bir demeç verdi:

— Atatürk süpermen değildir.

Yılların dostu Demirel'le Turgut, artık birbirlerinin evine gidecek zamana sahip değillerdi. Ancak iş için. Başbakanlık makamında konuşmaya fırsat buluyorlardı... Semra ise, arada sırada Nazmiye hanıma, ev ziyaretine giderdi. Zaten araları hiç bozulmamıştı ki... Nazmiye hanımın biraz mesafeli olması dışında, ilişkileri her zaman iyi olmuştu.
Turgut yurt dışı gezilerine yanına Semra'yı da alıp giderdi. O dönemde de sık sık dışarıya gidiyordu. Hemen her geziden sonra Demirel ailesine çam sakızı çoban armağanı hediyeler getirirlerdi. Demirel pahalı hediye kabul etmezdi. Aldıkları Süleyman beye bir kravat, Nazmiye hanıma parfüm gibi şeyler olurdu.

Turgut 1980 yılında gerçekten yorucu, ama çok mutlu bir dönem yaşıyordu. Birçok bakandan daha güçlü duruma gelmişti. Arkasında Demirel'in gücü ve kendisine verdiği destek vardı. Ekibini artık kurmuştu. Hükümetin ve AP'nin çıkarlarına ters düşmediği sürece, her istediğini yapabiliyordu... Ancak yine de, sorunlar bitmiyordu... Bu dönemde AP azınlık hükümetini Meclis'te dışarıdan destekleyen Erbakan Hoca'yı marke etme görevi de bazen Turgut'a veriliyordu.
Birtakım önemli kararlar alınacağı zaman, Erbakan Meclis'te mızıkçılık edip te desteğini çekmesin diye önceden ona bilgi veren, 1977 yılında adayı olduğu MSP genel başkanına karşı son derece saygılı davranan Turgut, her seferinde onu ikna etmeye çalışıyor... Hoca, uygulanan IMF destekli programa, faizlerin habire arttırılmasına, paramızın değerinin düşürülmesine son derece karşı çıkıyor...

Kaynakça
Kitap: Turgut Nereden Koşuyor?
Yazar: Emin Çölaşan
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 11

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Eyl 2011, 03:41

Bazen de Turgut'a çok ters sözler söylüyor:

— Muhterem kardeşim, biz seni «İnançlı» bir insan olarak bildik yıllar boyunca... Ancak şimdi görmekteyiz ki, inançlarını bir kenara bırakmışsın. Birtakım masonik ve. Siyonist çevrelerin telkinleriyle bazı işler yapmaktasınız. Türkiye'yi haçlı zihniyetinin boyunduruğu altına sokmak için gayret sarfetmektesiniz. Lütfen bu oyunlara gelmeyiniz ve bu söylediklerimi Süleyman beyefendiye de aynen iletiniz.

Turgut, Erbakan Hoca'yı hiçbir konuda ikna edemiyor. Yanından ıkına sıkıla ayrılıyor... Ancak bu dönemde Hoca, Turgut'un hazırlayıp da Demirel'e verdiği raporları elbette ki hiç bilmiyor. O raporlarda Turgut'un kendi hakkında yazdıklarını bilse, onu çiğ çiğ yiyecek!.. Belki hükümete verdiği desteği bile çekecek... Ancak Erbakan, AP azınlık hükümetine MHP ile birlikte dışarıdan verdiği desteği «Kerhen» bile olsa devam ettiriyor... Çünkü o sırada başka bir seçenek yok. Erbakan ve Türkeş bir yandan Demirel hükümetine veryansın ediyorlar, öbür yandan da Meclis'teki parmak sayısı olarak desteklerini sürdürmeye devam ediyorlar. Aksi halde yeni bir hükümet krizi daha ortaya çıkacak ve bu sefer ortalık daha beter karışacak. Kaldı ki o günlerin ortamında, en büyük rakipleri olan AP her geçen gün yıpranıyor. Bu da, onların işine geliyor.

Turgut, Erbakan Hoca ile yaptığı «İkna etme konuşmalarında» kendisini hep arka plana çekiyor. Ekonomik konularda yapılan bütün işlerde emirlerin kendisine Demirel tarafından verildiğini, kendisinin sadece bir uygulayıcı olduğunu belirtiyor. Böylece topu başka tarafa atarak, MSP kesiminin şimşeklerini kendi üzerinden uzak tutmayı amaçlıyor. Ne de olsa eski MSP'li... Bu işler hiç belli olmaz. Bir bakarsınız aradan birkaç yıl geçer ve Turgut yeniden MSP adayı olmak zorunda kalır. Ne bilsin Turgut o günlerde, kısa bir süre sonra ihtilal olacağını, MSP'nin kapatılacağını ve kendisinin askeri dönemde Başbakan yardımcısı yapılacağını?..
Erbakan'ın o günlerde Turgut'la yaptığı konuşmalar keşke teype alınmış olsa da, size o bantları burada aynen iletsem... Kimbilir, belki de alınmıştır da benim haberim yoktur!..

Örneğin Hoca şöyle diyor:

— Muhterem kardeşim, benim yanıma lütfen Süleyman bey'in hoparlörü olarak gelme. Sen kendi fikirlerinle gel. Siz şimdi zannediyorsunuz ki, böyle dışa bağımlı. Amerikan güdümlü faizci politikalarla iyi bir iş yapıyorsunuz. Bu IMF reçeteleri, uygulandığı her ülkeye felaket getirmiştir. Siz IMF'ye teslim oldunuz. Bu politikalar Türk milletinin aleyhine işlenmektedir. Burada Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkışmayınız.
Erbakan'ın mızıkçılık etmesini önlemek amacıyla, bazen de Demirel'in direktifiyle devreye Devlet Bakanı Seyfi Öztürk giriyor.

Hoca, Öztürk'e şöyle diyor:

— Bakın size söyleyeyim, Turgut'a güvenmeyin. Kendisi bu işlerden hiç anlamadığı gibi, bugün burada, yarın orada olur. Dün bizim adayımızdı, bugün sizin adamınız oldu... Yarın da başkalarının adamı olur. Biz kendisini iyi tanırız...
Seyfi Öztürk'le Necmettin Erbakan, 12 Eylül sonrasında bir cenazede karşılaştılar. Turgut Başbakan yardımcısı olmuştu. Öztürk, Hoca'nın yanına gitti.

— El hak haklıymışsınız... Doğrusu o günlerde size inanmamıştım.

Eylül 1980'de Washington'da IMF ve Dünya Bankası'-nın genel kurul toplantısı yapılacaktır. Bu toplantıda Türkiye'yi iki kişi temsil edecektir. Birincisi, Türkiye'nin IMF nezdindeki resmi temsilcisi Maliye Bakanı İsmet Sezgin... Diğeri ise Dünya Bankası nezdindeki daimi temsilcimiz. Maliye Müsteşarı Turan Kıvanç... Ancak bu geziye Turgut ta mutlaka katılmak istemektedir. Yabancılar «Ekonominin mimarını» orada görmezlerse «Acaba Mr. Özal ikinci plana mı düştü?» kaygısına kapılmaları muhtemeldir. Turgut birkaç kez Demirel'in makamına gider ve bu toplantıya mutlaka katılması gerektiğini söyler. İsmet Sezgin, kendisini istemez... Turgut çok ısrar eder...

Ve sonuçta Demirel, İsmet Sezgin'e telefon eder:

— İsmet, bir formülünü bul da Turgut'u da oraya gönderiverelim gardaşım. Başımın etini yedi... Amerika'ya o da gitmek istiyor. Bir şey yap ta gönderelim, tamam mı?..

Formül zorlukla bulunur. Turan Kıvanç temsilcilikten çekilir ve onun yerine Turgut dahil edilir... Ancak bir süre sonra 12 Eylül harekatı olacak ve Turgut o toplantıya Başbakan yardımcısı sıfatıyla katılacaktır.
Bu kitap yazıldığı sırada, Turgut ülkemizin başbakanı. İNŞALLAH hep öyle kalsın ve Türkiye'yi kurtarsın... İyi bilirsiniz, Turgut her zaman demeç verip geçmişi kötülüyor... Ecevit dönemini kötülüyor, Demirel dönemini kötülüyor... Eski patronu Demirel'i beceriksizlikle suçluyor. Demirel'in becerikli olup olmadığı bizim konumuzun dışında... Ancak Turgut bu konuda da bir miktar çelişkiye düşüyor...
Örneğin kendisinin 1ü Haziran 1980 günü Başbakanlık müsteşarı sıfatıyla verdiği bir demeç var. Bu demeci verdiği sırada Demirel başbakandır...

Turgut o demecinde 24 Ocak 1980 kararlarından sonra ekonominin düzeldiğini söylüyor ve aynen şöyle diyor:

«24 Ocak kararlarından sonra (Beş ay içerisinde) dokuzuncu defa yurt dışına çıkıyorum.

Bu sürede yapılan işleri özetlersek:

— Petrol sıkıntısı tamamen ortadan kaldırılmıştır.
— Çift fiyatlar, karaborsa ve kuyruklar tamamen önlenmiştir. Hemen her konuda, yokluklar kaldırılmıştır.
— Yeni ekonomik programın ana hedefi, enflasyonu aşağıya çekmektir. Kim ne derse desin, hangi maksatlı yayın yapılırsa yapılsın, bu sahada Mart, Nisan ve Mayıs 1980'de alınan sonuçlar fevkalade müsbettir. Bu rakamlara göre, enflasyon hızının yıllık temposu, yüzde 30 dolaylarına gelmektedir.
Türkiye'nin içinde bulunduğu durumdan çıkması için, üç dört yıl büyük fedakarlıkla çalışmak gerekmektedir. Bu kritik devrede memleketi dışarıya karşı siyaseten de olsa zayıf göstermeye, kimsenin hakkı yoktur. Böyle bir gösterme sadece Türkiye'nin düşmanlarına, Türkiye'yi Marksizm ve komünizme götürmek isteyenlere faydalı olacaktır».
Turgut böyle diyordu. Demek ki doğruydu ve durum Demirel döneminde düzelmişti... Ama Turgut, hep geçmişi kötülüyor. Hep kendisinden önceki geçmişi kötüleyerek puan kazanmaya çalışıyor. Kendi yapamadıklarını, geçmişe yüklüyor. Kendi başarısızlıklarının faturasını, nedense geçmiste arıyor... Oysa kötülediği geçmişte, durumun çok iyi olduğunu bizzat kendisi söylüyor... Biz Turgut'un ne zaman söylediklerine güvenelim?..

Aynı demecinde Turgut, çok anlamlı başka lâflar da ediyor ve aynen şöyle diyor:

«1978 ve 1979 yılları, hayat pahalılığının önüne geçilemeyecek derecede azgınlaştığı, fakirin daha çok fakirleştiği, memlekette gelir dağılımının süratle bozularak cemiyetin ana direği olan orta sınıfın hızla yok olduğu, bilerek veya bilmeyerek her türlü vurgunların vurulduğu ve bu vurgunlardan elde edilen milyarların yurt dışına kaçırıldığı bir dönem olarak hatırlanacaktır»...

Dikkat ederseniz, Turgut 1980 yılında da geçmişi kötülüyor. Şimdiki huyu, o zaman da aynen var...
Şimdi sizden bir istirhamım olacak... Turgut'un yukarıdaki sözlerini, lütfen bir kez daha okuyun. Doğrusu ben de çok şaşırdım... Acaba hayat pahalılığından, yapılan vurgunlardan, yurt dışına kaçırılan milyarlardan söz ederken hangi dönemi anlatıyor?.. Sizin aklınıza hangi dönem geliyor?..

Başbakanlık Müsteşarı Turgut o günlerde herhalde «Büyük lokma ye, büyük konuşma» sözünün anlamını bilmiyor. Kendi yönetimindeki Türkiye'de azgınlaşan hayat pahalılığından, fakirin daha çok fakirleşmesinden, memlekette gelir dağılımının hızla bozularak orta direğin yok olmasından, vurulan her türlü vurgunlardan ve bu vurgunlardan elde edilen milyarların yurt dışına kaçırılmasından nedense hiç söz edemiyor... Herhalde zannediyor ki, kendisi sustukça Türk milleti uyumaya devam edecektir.

Ve ilginç bir olay daha... Turgut bu demecinde «Türkiye'nin içinde bulunduğu bu durumdan çıkması için üç dört yıl büyük fedakarlıklarla çalışmak gerekiyor» diyor.
Aradan üç dört değil, bu kitabı ben yazarken tam dokuz yıl geçti... Turgut bu sözleri söyledikten sonra Başbakan yardımcısı, kısa bir aradan sonra da Başbakan oldu... Türk milleti zam üstüne zam yedi. Asil ve büyük milletimiz, bütün olup bitenleri sessizce sineye çekti!.. Ama yine kurtulmadı...

Şimdi Turgut 2000'li yıllardan söz ediyor. İNŞALLAH 2000 yılından sonra kurtulma durumumuz olacak. Sıkın dişinizi, az kaldı... Yeter ki Hanedan'ı, Allah başımızdan eksik etmesin.
Size bir olay daha anlatmak istiyorum. Turgut 1988 yılı sonlarında bir konuya büyük ilgi göstermeye başladı. Dış ödemeler dengemiz «İlk kez» açık vermiyordu! Bunu, ANAP iktidarına borçluyduk... Turgut geçmişi çok çabuk unutuyor. Türkiye Cumhuriyeti'nde böyle durumlar çok oldu. Turgut'un dediği gibi ilk kez olmuyor... İşte kendisinin ağzından kanıtı...

1971 yılında Planlama'dan ayrılırken yayınladığı veda mesajında bu konuda aynen şunu söylüyor:

«...Burada enteresan bir durum, Türkiye'mizin serbest döviz gelirlerinin (1970 yılında) 992 milyon dolara yükselmesi yanında, serbest döviz giderlerinin borç ödemeleri dahil yine 992 milyon dolar olmasıdır... Yani başka bir ifade ile Türkiye döviz gelirleri ile normal ithalatını ve görünmeyen kalem giderlerini karşıladığı gibi, aldığı borçların faizleriyle birlikte taksitlerini de ödeyebilecek seviyeye gelmiş demektir. 1971 yılının ilk üç ayındaki neticeler, bu durumun çok daha iyileştiğini göstermektedir»...

1980 sonbaharında Türkiye, hızla 12 Eylül'e yaklaşmaktadır. Parlamento'da cumhurbaşkanlığı seçimi kilitlenmiştir. Cumhurbaşkanlığına, Senato Başkanı İhsan Sabri Oağlayangil vekalet etmektedir. Anarşi ve terör, doruktadır... Konya'da MSP'nin düzenlediği bir yürüyüşte olaylar çıkmış ve çember sakallı hocalar, İstiklal Marşı söylenirken oturmuşlardır... Türkiye gergindir.
Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Eylül günü ülke yönetimine el koyuyor.

12 Eylül, saat sabaha karşı 02... Turgut'un Ankara'da Enis Behiç Koryürek sokaktaki telefonu acı acı çalıyor. Karşıda o günlerde Başbakanlık müşaviri (Şimdi ANAP milletvekili) olan Tevfik Ertürk var. Telefona Semra kalkıyor ve uykulu gözlerle ahizeyi Turgut'a uzatıyor. Ertürk ihtilal olduğunu ve askerlerin yönetime el koyduğunu söylüyor. Hasan Celal Güzel aslında ihtilali o gün öğle saatlerinde haber almış ve Turgut'a «Bugün bir şeyler olabilir» demişti... Turgut'un telefonu biraz sonra tekrar çalıyor...

Bu kez karşıda, Demirel'in Devlet Bakanı Ekrem Ceyhun var:

— Turgut abi, istersen beyefendiyi evinden bir arayıver...

Turgut hemen Demirel'in 27 52 31 numaralı telefonunu çeviriyor. Telefondan tuhaf sesler geliyor. Öbür telefonu çeviriyor, yine tuhaf sesler geliyor. Anlıyor ki, patronunun telefonları kesilmiştir.
Geniş yürekli bir insan olan Turgut «Artık ne olacaksa oldu» deyip yine yatağa giriyor... Ve mışıl mışıl uyuyor... Çünkü bu kez, biraz daha rahattır. 12 Mart'ta olduğu gibi, askerler bu kez onun başına herhalde iş açmayacaklardır. Askerlere verdiği ekonomik brifinglerde komutanlarla tanışmış ve onlarla iyi ilişkiler kurmuştur. Kaldı ki kendisinin artık «Takunyalı» olma durumu gündemde değildi. Aradan geçen yıllar içerisinde Turgut'un dinciliği ve tarikatçılığı ikinci planda kalmış, ön plana çıkan özel sektörcülüğü ve «Liberal Ekonomi» tutkusu olmuştu.

Turgut, ,ihtilal gecesi iyi uyudu. Aynı saatlerde Başbakan Demirel, CHP Genel Başkanı Ecevit ve MSP Genel Başkanı Erbakan, askerler tarafından evlerinden alınıp götürülüyorlardı. Türkeş ise firar etmişti.
Parti liderleri Hamzakoy ve Uzunada'ya götürülürken,. Turgut'un telefonu sabah saat 7.30'da tekrar çaldı. Askerler kendisini alıp, Başbakanlık binasına götüreceklerini! söylüyorlardı. Birazdan geldiler... Turgut binaya girip, müsteşarlık makamına oturdu. Kapıda tanklar vardı... Namlularını Başbakanlık binasına çevirmişlerdi. Birkaç dakika sonra, Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Hasan Celal Güzel de getirildi... Turgut birkaç gün önce sigarayı bırakmıştı...

Kendi kendine telkin yaptı:

— Oğlum Turgut, sigaraya bugün de başlamazsan, bir daha başlamazsın. Sık dişini...

Gerçekten de dişini sıktı ve bir daha sigaraya başlamadı.
Turgut'un bu aşamada küçük bir ricası vardı. Kendisini oraya getiren albaya, bu ricasını iletti... Acaba çalışma arkadaşlarının da evlerinden alınıp getirilmeleri mümkün olur muydu?.. Elbette olurdu... Biraz sonra diğer Müsteşar Yardımcısı Kazım Oksay, özel kalem müdürü Mehmet Perçin Planlama'da daire başkanı olan sağ kolu Yıldırım Aktürk ve dayıoğlu yetim Hüsnü de getirildiler... Çünkü ülkede sokağa çıkma yasağı vardı.
Milli Güvenlik Konseyi kurulmuştu. Bundan sonra Türkiye'yi, bu Konsey yönetecekti. Alınan ilk kararlardan biri, müsteşarların kendi bakanlıklarını yönetmesi olmuştu. Yeni bakanlar kurulu belli olana kadar, bakanlıkları müsteşarlar yönetecekti... Saat 9.30 dolaylarında, Turgut'u Genelkurmay'a çağırdılar. Merkez Bankası ve Maliye Bakanlığı yetkilileri de oraya getirilmişlerdi. Bir süre orada sohbet oldu.

Öğle saatlerinde salona giren bir general, Turgut'un kulağına eğildi:

— Efendim, Sayın Saltık Paşam sizinle yukarıda görüşmek istiyorlar...

Orgeneral Haydar Saltık, büyük adamdı. MGK Genel1 Sekreteri olmuştu. Genelkurmay ikinci Başkanı Necdet Öztorun'un odasına çıkıldı. Orada el sıkıştılar, öpüştüler... Turgut işte şimdi rahatlamıştı. Evet, askerler bu kez başına iş açmayacaklardı. (İş açmak bir yana, ileride onu başımıza getireceklerdi)...

Biraz sonra Saltık sordu:

— Sayın Özal, bu dönemde ekonomi ön plana çıkacak. Siz şu son aylarda bu konuda epeyce tecrübe sahibi oldunuz. Acaba bizimle çalışmayı kabul eder misiniz?

Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz!.. Turgut vatan hizmetinden hiç kaçar mı?

— Paşam, bu bizim için şeref olur. Bir anlamda buna mecburuz. Memleket bir noktaya gelmiş ve biz elimizi' atmışız. Şimdi elimizi çekmek uygun olmaz. Şartlar uygun; olursa, sizinle çalışmayı isterim. Prensip itibariyle, böyle-bir teklifi reddetmeyi düşünmem... Çünkü memleket çok önemli bir noktada. 24 Ocak programı getirilmiş ve epeyce de mesafe alınmış...
Saltık biraz sonra Turgutu alıp, Genelkurmay Başkanı (Ayrıca Devlet Başkanı olmuştu) Evrenin yanına götürdü. Evren de Turguta «Beraber çalışma teklifinde» bulundu... Turgut son derece mutluydu... Askerlere ekonomik durumla ilgili bir rapor hazırlamak üzere makamına döndü...

Makam odasında ekibiyle toplandılar... Ve şu sonuca vardılar ki, askerler aynı ekonomik programı uygulamaya devam edeceklerdir. Turgutun ekibi de herhalde dağıtılmayacaktır... Çünkü askerlerin elinde başka alternatif yoktur... «Başka alternatif var mı?» sorusu, belki de Turgut ve arkadaşlarının kafasında o gün şimşek gibi çakmaya başlamıştır!
Anarşi ve terörle nasıl mücadele edeceklerini bilen askerler, ne yazık ki ekonomi bilmiyorlardı. Anarşi ve terörle mücadele planları hazırdı... Ekonomiyi Turguta vermeyi ihtilal öncesinde kararlaştırmışlardı. (Bu konuda olup bitenlerin iç yüzünü «12 Eylül, Özal Ekonomisinin Perde Arkası» adlı kitabımda okuyabilirsiniz).

Turgut 12 Eylül gecesi eve döndüğü zaman çok mutluydu. Gerçi arada durumun iyi olduğunu Semra'ya telefonla bildirip «Merak etme» demişti ama, yine de ister istemez gerilimli bir gün yaşamıştı... Asker bunlar!.. Ne yapacakları belli olmaz ki!.. Bakarsın 12 Mart'ta yaptıklarının aynısını yaparlar ve Turgut'u zor duruma düşürürler... Ondan sonra işin yoksa yine Dünya Bankası'nda iş ara, Amerika'ya git... Turgut, o gün yaşadıklarını Semra'ya anlattı. Semra da çok sevinmişti doğrusu.

Güzel kocasına sordu:

— Peki sen ne olacaksın Turgut?.. Seni bakan falan mı yapacaklar yoksa?
— Daha belli değil... Bakarsın bakan bile olmuşum!..
— Hadi İNŞALLAH ayol!.. Neden olmayasın?.. Olanlar senden iyi mi?

Semra kocasının yükselmesini doğrusu çok istiyordu... «Vallahi şu Turgut'u bir bıraksalar ve istediği kararları aldırsalar, bu memleket kurtulur» diyordu. Hep buna inanmıştı.
12 Eylül günü öğleden sonra Turgut, bir gün öncesinin Devlet Bakanı Ekrem Ceyhun'la konuşmuş ve Demirel'in Hamzakoy'a vardığını öğrenmişti. Demirel'le telefon görüşmesi yapmak mümkündür. Ceyhun/Turgut'a «İstersen patronu bir arayıver» dedi ve Hamzakoy santralının nasıl bulunduğunu anlattı... Turgut 12 Eylül gecesi evinden Hamzakoy'u aradı. Biraz sonra Demirel karşısındaydı. Telefon konuşması elbette dinleniyordu.

Aralarında aynen şu konuşma geçti:

— Abi merhaba, nasılsınız?.. Hanımefendi nasıllar?
— Gözlerinden öperim kardeşim... Sen nassın?.. Eyi misin?
— Sağolun, hep iyiyiz... Semra da hürmetler ediyor burada. Sizi hem hatırınızı sormak için aradım, hem de bugün Genelkurmay'a çağrıldım ve bana görev teklif etti Evren Paşa... Ne dersiniz?.. Sizin görüşünüzü almak isterim...
— Kabul et. Hiç tereddüt etme. Devlet hepimizindir, memleket hepimizindir. Devlete millete hizmetten kaçılmaz. Devletin hizmetleri aksamasın. Elinden gelen yardımı esirgemeyeceksin, tamam mı?
— Tamam abi, sağolun... İNŞALLAH sizin durumunuz da en kısa zamanda düzelir. Bu da geçer diyoruz. Semra'nın da hürmetleri var hem size, hem de hanımefendiye... Emirlerinizi bekliyoruz.
— Gözlerinden öperim.

Çok kısa konuşma, aynen böyleydi. Turgut şimdi daha da rahatlamıştı. Demirel 12 Mart 1971'de askerler muhtıra verip kendisini hükümetten uzaklaştırdıkları zaman da Turgut'a aynı şeyi söylemişti. Planlama Müsteşarı Turgut «Biz kalalım mı abi?» diye sorduğunda «Kalın» demişti. Demirel, askerler tarafından ne zaman uzaklaştırılsa, adamlarına «Siz kalın» direktifini veriyordu.
Şimdi burada akla ister istemez bir soru geliyor... 12 Eylül gecesi yapılan bu telefon konuşmasında Demirel, Turgut'a «İstifa et ve görevden ayrıl. Askerî yönetime hizmet etme» deseydi, kahramanımız acaba ne yapardı? Evren'e Başbakanlık müsteşarlığından istifa dilekçesini verir miydi?.. Ya da verebilir miydi?

Burada akla çok önemli bir soru daha takılıyor. 12 Eylül harekatı olduğu sırada Hava Kuvvetleri Komutan» Orgeneral Tahsin Şahinkaya Amerika'daydı. Görevli gitmişti ama doğrusunu isterseniz, görevinin ne olduğunu ben bilemem! Şahinkaya'nın böylesine önemli bir olay sırasında orada olması belki de bir rastlantıydı.

Ama ne olursa olsun, acaba 12 Eylül askerlerine Amerika'dan dolaylı veya dolaysız bir biçimde «Mr. Özal'la çalışmanızı çok isteriz. Eğer ekonomik konularda kendisini yetkili kılarsanız çok memnun oluruz» gibi bir istek, telkin, rica ya da istirham gelmiş miydi?

Ne bileyim ben?.. Bu sorunun cevabını bilmek, bizim gibi sıradan insanlar için hiç değilse şimdi mümkün de-ğii. Cevabı ileride tarih verir ve hep birlikte öğreniriz. Ben gidip te bu soruyu Evren'e soramamki... Evren büyük insan. Benimle muhatap olmaz. Olsa bile, böyle sorulara cevap vermez.

Yeni hükümeti kurma çalışmaları, ihtilalin hemen ardından başladı. Askerlerin Başbakan adayı önce Emin Pak-süt, sonra da rahmetli Turhan Feyzioğlu idi... Emin Pak-süt olayı çok kısa sürdü... 14 Eylül günü Turgut'u, Evren'-in Genelkurmay'daki makamına çağırdılar. Evren makamında oturuyordu. Karşısında Orgeneral Nurettin Ersin ve. Turhan Feyzioğlu oturmuşlardı... Evren, Feyzioğlu'nu «Başbakanımız» diye takdim etti. Orada uzun konuşmalar oldu ve Feyzioğlu, yeni kuracağı hükümette Turgut'a görev teklif etti... «Atatürkçü» Feyzioğlu, Turgut'a bu görevi elbette ki kendiliğinden önermiyordu. Her şeyden önce, bu iki adam birbirlerinden nefret ederlerdi... «Takunyalı ve tarikatçı» Turgut için, Feyzioğlu geçmişte söylemediğini bırakmamıştı.... Feyzioğlu'nun ismi de, Turgut'un tüylerini diken diken etmeye yeterli olurdu... Ama Turhan Feyzioğlu şimdi çaresizdi. Turgut'a hükümette görev vermesini, kendisinden Evren istemişti. Acaba Evren'den de birileri istemiş miydi?..

Orada yapılan uzun görüşmelerden sonra Turgut, Feyzioğlu'na şartlarını açıklamaya başladı:

— Bana ekonomik işlerden sorumlu Başbakan yardımcısı unvanı verilir. Bütün iç ve dış ekonomik işlerden ben sorumlu olurum. Aynı zamanda Maliye ve Ticaret Bakanlıkları da bana verilir... Yani hükümette unvanım «Başbakan Yardımcısı, Maliye ve Ticaret Bakanı» olur.

Feyzioğlu, Turgut'un bu isteğini duyunca yerinden fırladı... Sinirden kıpkırmızı olmuştu:

— Beyefendi, bu teklifinizin anayasaya ve devletin bütün kurallarına aykırı olduğunu biliyor musunuz?

Ancak Turgut, özellikle böyle durumlarda rahat adamdı. Anayasa, devletin kuralları gibi birtakım kavramlar onu ilgilendirmezdi. Evren'in yanındaki tartışmada gülerek şöyle dedi:

— Sayın Feyzioğlu, kumandanlarımız işte buradalar. Eğer benim söylediklerim anayasaya aykırı ise, onlar şimdi bir karar çıkarırlar ve işin anayasaya aykırılığı falan kalmaz.
Tartışma, somut bir karara o anda bağlanmadı. Anlaşılan, Feyzioğlu bu konuyu daha sonra askerlerle tekrar konuşacaktı... O gün Turgut eve yine çok mutlu gitti. Hemen Semra'ya «Müjdeyi» verdi...
— Semra, bakan oluyorum galiba... Başbakan da kim biliyor musun?.. Turhan Feyzioğlu...
— Ayy, bula bula onu mu bulmuşlar?
— Neyse canım, ben işime bakarım... Bütün şartlarımı öne sürdüm. Sanırım kabul etmek zorunda kalacaklar. Başbakan yardımcılığı istedim ve bütün ekonomi bana verilmezse kabul etmeyeceğimi açıkça söyledim.
— Aman iyi etmişsin... Ağırdan sat kendini... Bütün aile çok mutluydu... Turgut galiba yüze yüze
kuyruğuna gelmişti. Artık bakan olacak gibiydi. Oysa tam bir yıl önce, İ979 yılı Eylül ayında, işverenlerin MESS başkanıydı. Özel sektör ve zengin sanayiciler için çalışan, işçilere toplu sözleşmelerde mümkün olduğu kadar az para verilmesi için çırpınan biriydi. MESS başkanı olarak yayınladığı bildiriler gazetelerde yer alsın diye, ricacılar gönderirdi.

Kısa sürede adım adım yükselmiş ve işin son aşamasına gelmişti. O gece ekibini yine evine çağırdı:

— Çocuklar, askeri yönetimde bu istikrar programını çok daha iyi yürütebiliriz. Askerlerin bana tam güveni olduğunu anladım. Artık onların iki dudağının arasından çıkan her şey kanun olacak. Grevler falan da yasaklanacak. Haydi gelsin o DİSK, bundan sonra da sokaklara çıksın bakalım... Gelsin o sendikacılar da görelim hepsini... Ücret artışlarına da kısıtlama getirilecek...

Turgut kendisini zamana ve ortama uydurmasını çok iyi bilirdi. Madem ki artık Demirel yoktu, o da askerlere hizmet arz eder ve işi kendisi bitirirdi. Zaten «İş bitirici» değil miydi?.. Kaldı ki Demirel «Dün dündür, bugün bugündür» demez miydi?.. Dün artık bitmişti... Bugün gemisini kurtaran kaptandı. Kendisi, Türkiye'yi kurtaracak adamdı... Savunduğu fikirlerin, liberal ekonominin artık devlette egemen kılınması gerekiyordu. Amerika, IMF, Dünya Bankası, OECD gibi kuruluşların desteği arkasındaydı. Müsteşarlık döneminde onlarla yeni borç aramak, mevcut borçlarımızı erteletmek için görüşmeler yaparken, onlara her türlü güvenceyi vermişti. Türkiye'de onların istediği ekonomik düzen uygulanacaktı... Ayrıca askeri düzende birtakım şeyleri yapmak daha rahat ve kolay olacaktı. Basına nasıl olsa sansür gelecekti. Öyle her önüne gelen, istediği şeyi yazamayacaktı. Eleştiri yapmak, Turgut'u eleştirmek, askeri yönetimi eleştirmek anlamına gelecekti ve biraz zor olacaktı... Böylece Turgut, Demirel döneminde yapamadıklarını, hem de daha yetkili bir konumda askeri rejim içerisinde yapacaktı... Ya da yapılmasını sağlayacaktı. Bütün her şey, ekonominin kendisine teslim edilmesine bağlıydı... Ancak Turhan Feyzioğlu'nun Başbakan olmasını bir türlü hazmedemiyordu... MGK Genel Sekreteri Haydar Saltık'tan randevu alıp gitti... (Turgut, Haydar Saltık'ı çok sevdi. Başbakan olunca, onu Türkiye'nin Bern büyükelçisi yaptı)...

— Paşam, sizinle bugüne kadar hep açıkça ve dostça konuşabildik. Şimdi siz bir ihtilal yapmışsınız ve dört partinin genel başkanını gözaltına almışsınız. Beşinci partinin (Cumhuriyetçi Güven Partisi) genel başkanını ise. Başbakan yapıyorsunuz. Bu bana biraz tuhaf geldi. Turhan Feyzioğlu, taraftarı olan veya sevilen bir kimse değildir. Benim şeyim, acaba niçin aranızdan bir askeri Başbakan yapmıyorsunuz?.. Meselâ siz olabilirsiniz, Oramiral Bülend Ulusu yeni emekli oldu... O olabilir... Necdet Üruğ çok değerli bir askerdir... O olabilir...

— Artık karar verildi Feyzioğluna... Değişip değişmeyeceğini ben bilemem.

— Ben şahsen, asker olmasını tercih ederim. Paşam, size bir şeyi daha arz edeyim. Bana Evren Paşa'nın yanında görev teklif edildiği zaman hem Başbakan yardımcısı olursam, hem de Maliye ve Ticaret Bakanlıkları bana verilirse kabul edebileceğini söylemiştim. Şimdi biz arkadaşlarla düşündük taşındık ,size bir kolaylık olsun diye söylüyorum... Ticaret'i bırakabilirim, Maliye'den asla vazgeçmem. Yani hem Başbakan yardımcısı, hem de Maliye Bakanı olurum. Siz bu şartlarımı lütfen Evren Paşa'ya arz edin...

Turgut, askeri dönemde pazarlık gücünü gerçekten iyi kullanıyordu. Semra da kendisine «Kendini ağırdan sat» dememiş miydi?.. Mümkün olan bütün ekonomik yetkileri kendisinde toplamak isteyen Turgut, bu arada yurt dışı temaslarını da telefonla olsun sürdürüyordu.

15 Eylül Pazartesi günü IMF Avrupa masası şefi Whittom'la bir telefon konuşması yaptı ve IMF'ye müjdeyi iletti:

— Mr. Whittom, askeri idare bizim istikrar programını ve ekonomik politikaları aynen benimsiyor. Bunları aynen uygulayacağını tahmin ediyorum. Bana da görev teklif ettiler. Anlayabildiğim kadarıyla bundan sonra ekonomiyi ben götüreceğim... Hem de daha sorumlu bir makamda... Yani sizin endişe etmenizi gerektirecek bir durum yok.

IMF'de çok büyük bir adam olan Whittom, askeri yönetimin ekonomik programı aynen devam ettireceğini ve Turgut'a da görev vereceğini acaba bu sırada biliyor muydu?..

Whittom, Turgut'a aynen şöyle dedi:

— Siz işin içinde iseniz, biz endişe değil sevinç duyarız Mr. Özal... Sizin isminiz bizim için yeterlidir. Ancak sizden bir isteğimiz olacak.

Turgut bu konuşmadan hemen sonra askerlere gitti:

— Paşam eğer mümkünse Milli Güvenlik Konseyi olarak bir bildiri yayınlayın ve 24 Ocak kararlarından sonra uygulanmasına başlanılan ekonomik programın aynen devam edeceğini dünyaya duyurun... Böylece hem Amerika'yı, hem batı ülkelerini, hem de IMF'yi rahatlatmış oluruz.

Milli Güvenlik Konseyi 16 Eylül 1980 tarihli Resmi Gazete'de, 5 sayılı kararını yayınladı:

«Ülkemizin ekonomik durumunu düzenlemek ve daha iyiye götürmek maksadıyla yürürlüğe konulan ekonomik programla, yapılan anlaşmaların ve protokollerin uygulanmasına devam edilecektir».

IMF bu kararı 17 Eylül günü bütün ilgili kişi ve kuruluşlara dağıttı. (IMF'nin bu duyurusunun fotokopisini «24 Ocak, Bir Dönemin Perde Arkası» adlı kitabımda yayınlamıştım).
İş iyi gidiyordu... Amerika ve IMF rahatlamıştı... Demek ki askeri yönetim, bunların bizim ülkemizde uygulatmak istediği ekonomik düzene karşı değil, tam tersine yandaştı.

Başbakanlık Müsteşarı Turgut 12 Eylül döneminin ilk günlerinde de IMF ile Demirel hükümeti arasında imzalanan anlaşmaya son derece sadıktı. IMF'ye ne demişsek, mutlaka yapmalıydık... Onlara verdiğimiz taahhütlerden bir milimlik sapma bile hoşgörüyle karşılanmaz ve IMF'ye mahcup olurduk... IMF «Hop dedik» derse, dışarıdan beklenen krediler kesilebilirdi. Bir yandan da. zamlara devam etmek zorunluydu... Turgut, zam yaptırmaya bir türlü doymuyordu- O günlerde de doymuyordu... Hatta o kadar ki, ihtilalin ilk günlerinde bile zam yaptırıyordu... (O günlerde zam yapma yetkisi kendisinde değildi. Konsey'e yaptırıyordu)... IMF anlaşması uyarınca, o günlerde şeker, tüp gaz, akaryakıt ve gübre fiyatlarına zam yapılması gerekiyordu.

Turgut zamları hazırladı ve kararnameleri 17 Eylül 1980 gecesi Çankaya köşküne götürdü. Ortada henüz bakanlar kurulu olmadığı için, yürütme görevini de Konsey yapıyordu. Turgut, Konsey üyesi komutanlara zamları bir güzel imzalattı. Bunlar, Başbakanlık müsteşarı olarak yaptırdığı son zamlardı... Bundan sonraki zamlarını Başbakan yardımcısı ve daha sonra Başbakan olarak yapacak, ellerini cebimizden bir tek gün bile çıkarmayacaktı...
Aradan birkaç gün daha geçti ve Konsey'in Başbakan adayı Turhan Feyzioğlu bu görevden çekildi. Yeni aday, emekli Amiral Bülend Ulusu oldu.

Evren, Ulusu'ya da direktif verdi:

— Ekonomi Özal'a verilecek... Özal Başbakan yardımcısı olacak... Bilginiz olsun.
Bir akşam Ulusu, Ankara'da kalmakta olduğu ordu-evine Turgut'u çağırdı. Odada Ulusu, diğer Başbakan yardımcılığı görevine getirilmesi kesinleşen Zeyyat Baykara ve Turgut var... Konu, hükümette görev alacak bakanlar... Ancak Ulusu ve Baykara, Maliye Bakanı Olarak bir başka isimden söz ediyorlar. Bu isim, Sabahattin Alpat... Listede bu isim geçiyor... Listeye bir bakıyoruz, Turgut sadece ekonomik işlerden sorumlu Başbakan yardımcısı olmuş... Ancak Turgut buna razı değildir. Bundan iki hafta önce Demirel döneminde bu makamın kendisine verildiğini rüyasında görse inanmayacak olan Turgut, şimdi itiraz etmekte ve bunu kendisine «Az» görmektedir.

Ayağa kalkar, Ulusu'yu odanın öbür tarafına götürür ve kulağına eğilip yavaş bir sesle fısıldar:


— Sayın Ulusu, biz bu konuyu Evren Paşa ve Feyzioğlu ile de konuşmuştuk. Onlara da şartlarını açıkça söylemiştim. Tamam, beni şimdi Başbakan yardımcısı yapıyorsunuz. Ama ya Maliye Bakanlığı da bana verilir, ya da oraya benim istediğim birini getirirsiniz. Son sözüm budur. Eğer kabul edilmezse ben bu işe devam etmem ve bırakır giderim...

Turgut restini çekmişti... Hem de bu resti, askeri rejimde çekiyordu... Çünkü arkasındaki «Büyük destekleri» artık kendisi de iyi biliyordu. Ulusu, bu resti elbette ki göremeyecekti... Çünkü Amerika'nın, batı dünyasının, IMF ve Dünya Bankası'nın Turgut'u istediği, kendisine söylenmişti...

Çaresiz kalan Ulusu sordu:

— Peki siz kimi istiyorsunuz Maliye Bakanı olarak?

— Kaya Erdem olursa olur... Son sözüm budur.

Ulusu odadan çıkıp «Bazı yerlerle» telefon görüşmesi yaptı. Kaya Erdem, hiç tanınmayan bir insandı. İsmini cismini hiç kimse bilmezdi... Konsey üyesi askerler d© bilmezdi. Bütün özelliği, Demirel hükümetinde bir ara Hazine genel sekreteri olarak görev yapmış olmasıydı. Maliye Bakanı İsmet Sezgin tarafından, Turgut'un bütün itirazlarına rağmen o görevden alınmış ve Londra'ya atanmıştı.., Turgut, onu çok severdi... Kaya Erdem sessiz ve sakin bir insandı. Turgut'un bir dediğini iki etmez, ne istese yapardı. Sonra da yapacaktı... Onun sözünden dışarıya* çıktığı hiç görülmemişti.

Kaya Erdem hakkında hemen kısa bir soruşturma yapıldı... Komünistliği ve anarşistliği olmadığı ortaya çıktı. Böylece Maliye Bakanı oldu.
12 Eylül döneminin ilk bakanlar kurulu, 22 Eylül 1980 günü göreve başladı. Turgut, şimdi Başbakan yardımcısı olmuştu. Son derece mutluydu... İlk bakanlar kurulu toplantısına girerken düşündü... Vay be, şu kısa süre içerisinde nereden nereye gelmişti?.. Bir yıl önce bu zamanlar, MESS başkanıydı. Bir yandan da ticaret yapıp, arada komisyon alıyordu. Evin nafakasını böylece çıkarıyordu. Gözü her zaman çok yükseklerde olan bir insandı... 14 Ekim 1979 ara seçimlerini Demire! kazanınca, onu Başbakanlık müsteşarı yapmış ve devlet kuşunu yine başına kondurmuştu... Şimdi ihtilal olmuş, bu kez de Başbakan-yardımcılığına yükselmişti... Bu fırsatı iyi kullanabilirlerse, çok daha yüksek makamlara gelebilirdi... Ama bundan daha fazlası yoktu ki kendisi için!.. Ne yani, Başbakan-veya Cumhurbaşkanı olacak değildi ya!.. Yine de, şansı açılmıştı... Artık çok dikkatli olması gerekiyordu...
12 Eylül harekatından sonra Hamzakoy ve Uzunada'ya gönderilen dört eski partinin liderleri, 11 Ekim 1980 günü serbest bırakıldılar. Demirel de evine döndü.

Turgut yıllarca birlikte çalıştığı, kanatları altında gelişip büyüdüğü, feyz aldığı, emir aldığı ve çok şey öğrendiği Demirel'in evine telefon etti ve «Geçmiş olsun» dileklerini iletti. Aralarında çok kısa bir konuşma oldu.
Aradan birkaç gün geçti... Semra, Nazmiye hanıma ziyarete gitti. Birlikte çay içtiler, sarılarak ayrıldılar... Semra, ailenin emirlerini her zaman bekleyecekti... «Turgut ta beyefendinin emirlerini bekliyordu».

Semra'nın bu ziyareti, dostlukları yaklaşık 25 yıldan beri süren iki hanım arasındaki son görüşme oldu. Demirel artık başbakan değildi. Nazmiye hanım da sonraki yıllarda «Papatya» olmadı. Eğer olsaydı, Semra'yı sık sık görebilirdi.
19 Ekim 1980, kurban bayramının ilk günü... Turgut, Side'deki yazlık evinde tatile gelmiş. Yatlarda tatil yapmaya o yıllarda henüz başlayabilmiş değil.

Bir hafta önce serbest bırakılan Demirel'i arayıp «Geçmiş olsun» demişti. Bayramda ikinci kez aradı ve abisinin bayramını kutladı. Turgut çok vefalı adamdı. İyiliğini gördüğü insanı hiç mi hiç unutmazdı... Bu telefon konuşması, yılların iki dostu arasındaki son konuşma olacaktı. Çünkü...

Ankara'ya döndüğünde Başbakan Ulusu, Turgut'u makamına çağırdı:

— Sizden ricam, bundan sonra Sayın Demirel'le hiç temas etmeyin, Kendisiyle şu veya bu şekilde temas etmeniz istenmiyor efendim.

Başbakan, Turgut'un Demirel'i aradığını acaba nereden biliyordu? Anayasamızda «Haberleşme özgürlüğü» diye bir hüküm olduğuna göre, herhalde Demirel'in telefonları dinlenmiyordu. Belki de Demirel kendisini arayan Turgut'u şikayet edip «Beni rahatsız ediyor. Numarayı tesbit edin ve beni bir daha aramamasını söyleyin» demiş olabilirdi.

Turgut bu uyarıyı aldıktan sonra Ulusu'ya hiç itiraz etmedi... «Hay hay efendim, bir daha aramam ve konuşmam» dedi. Artık askerlerle çalışıyordu. Demirel geçmişte kalmıştı. Geçmişte kalan bir insan için kendini riske mi sokacaktı?..
Hem bir şey daha vardı... Yıllar boyunca hep Demirel'in kanatlan altında görev yapmıştı. Devletteki bütün üst düzeyde görevlerine onu getiren Demirel olmuştu. Ama Turgut, hep ondan direktif almıştı... Belki de artık bu bağımlılıktan kurtulma zamanı gelmişti. Askerlerin Turgut'u «Demirel'in odamı» olarak bilmesi, elbette ki hoş karşılanmazdı. Turgut, şartlara uymasını bilen adamdı... Sigarayı nasıl bıraktıysa, Demirel de bırakırdı ve kıyamet kopmazdı.
Ve bir daha Demirel'i aramadı. İlişkiyi kopardı. Yılların ilişkisi böylece bitti. Ama bu da bir şey değildi... Aradan bir süre daha geçecek ve Turgut «Eski siyasetçileri» kendisine hasım olarak ilan edecekti... Yeni partiler kurulurken, kendisi de parti kurarken Konsey'e gidip «Siz bu işi bana bırakın. Eskilerin hakkından ben gelirim» diyecekti... Yıllarca bir tek sözünden bile dışarıya çıkamadığı, yanına önünü ilikleyerek girdiği Süleyman Demirel'i ciddiye almadığını bile söyleyebilecekti... Gün gelecek, Türkiye'de böyle sahneleri hep birlikte yaşayacaktık... Çünkü Turgut, gerçekten de yetenekli ve nitelikli adamdı. Zamana ve ortama uymasını çok iyi bilirdi. Örneğin 1977 seçimlerinde MSP'den aday olur, aradan iki yıl geçtikten sonra Demirel'e verdiği raporda (Demirel kendisini yeni bir göreve getirmek üzere iken) «Erbakan'ın abartılmış bir komedi oynadığını» yazardı... Sonra devir yine değişir ve bu kez Demirel gider, askerler iş başına gelirdi... Eğer askerler öyle istemişse, şartlar öyle gerektiriyorsa, Turgut onunla olan ilişkisini de şıp diye keser Ve kötülemeye başlardı... Dün dündür, bugün bugündür!

Artık Semra da son derece mutludur. Başbakan yardımcısı karısı olarak, devlet protokolunda yer almaya başlamıştır. Altlarında kırmızı plakalı makam otosu vardır. Kapılarında polis beklemektedir... Çevresindeki yağcılar çoğalmaya başlar. Gelen hediyelerde somut bir artış ortaya çıkar... Eve girip çıkanlar artar. Turgut bu dönemde giyimine kuşamına daha bir özen göstermeye başlar. Semra da öyle... Koskoca Başbakan yardımcısının karısı olarak, birçok davete katılmak zorundadır. Davetler, askeri dönemde çok görkemli olur. Herkes son derece şıktır. Semra, giyim kuşam işine hız verir... Bu amaçla, gündelikçi terzi Müberra eve gelmeye başlar... Müberra sonraki yıllarda seçkin bir papatya olacak ve Semra'nın devletin valileri tarafından ağırlandığı ziyafet masalarında en güzel yerlere oturtulacaktır.

Ekonomi, askerler tarafından Turgut'a bırakıldı. Turgut dünya turlarına yeniden başladı... Askeri rejimde bazı konular, adeta dikensiz gül bahçesine dönmüştü. Grev yoktu, işçiler sindirilmişti... Herkes sindirilmişti... MESS başkanı iken yaşadığı toplu sözleşme sorunları da ortalıktan kalkmıştı. Şimdi Türkiye'de sadece askeri yönetimin sesini duymak mümkündü. İşçilerin toplu sözleşmelerini bağlamak amacıyla, Yüksek Hakem Kurulu kurulmuştu. Bu kurulun üye çoğunluğu işveren ve hükümet temsilcilerinden oluşuyor, kurula sembolik olarak alınan sendikacıların sesi, arada hallaç şeyi gibi kaynayıp gidiyordu... İşçi hakları gibi hikayeler, ortalıktan tamamen kalkmıştı. Turgut bir yerde rahattı ama, bir yerde de rahatsızdı... Bazı subaylar, Turgut'un uygulamaya kalkıştığı ekonomik politikalara ilk günden karşı çıkmaya başlamışlardı. Bunlar özellikle, Konsey'in ekonomik ve sosyal işlere bakan sekreterya bölümünde görevli subaylardı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Turgut Özal Nereden Koşuyordu?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron