Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 4

Burada Turgut Özal'ın Faaliyetlerinin Arkasındakilerin Kim Olduğu hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 4

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Eyl 2011, 03:05

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 4

Planlama Müsteşarı Turgut'un evine girip çıkanın haddi hesabı yok. Hacılar hocalar geliyor. Semra bunlara bozuk atıyor. Hocalar, Turgut'la birlikte evde namaza duruyorlar... Bu arada, bol miktarda iş adamı da eve geliyor. Onlarla Semra da muhabbet ediyor. Gelen bir şey getiriyor... Evde gümüşler, kristaller giderek birikmeye başlıyor. Semra mücevheri de çok seviyor... Özellikle yılbaşı gelince, eve çeşitli kişi ve kuruluşlardan hediyeler yağıyor... Eee, kolay değil bu... Koskoca Planlama müsteşarı... Paketleri birlikte açıyorlar. Çok değerli hediyeler ortaya çıkıyor. Aile, bu hediyelerden çok hoşlanıyor. Hediyeleri reddetmek mümkün değil... Çok ayıp olur.

Eve giremeyen tek kişi, Turgut'un anası Hafize hanım... Oysa Semra'nın anası Azize hanım, sık sık geliyor. Korkut ta Semra'nın evine pek yanaşamıyor. Ama az da olsa,. Korkut'un geldiği olabiliyor... Yeri gelmişken burada söyleyeyim... Semra'nın anası Azize hanım, ben bu kitabı yazdığım sırada hayatta... İstanbul'da, Kartal Maltepe'de gecekondu türü mütevazi bir evde yaşamını tek başına sürdürüyor. Yanında Turgut'un Planlama dönemindeki makam şoförü İlyas Nalbant'ın gecekondusu var... Aslında bu evler tam gecekondu değil... Ancak dışarıdan baktığınız zaman öyle bir izlenim alıyorsunuz.

Semra, eve bazen gündelikçi kadın getiriyor. Ancak ev sürekli dağınık. Semra'nın ev düzeniyle pek ilgisi yok. Ancak artık müsteşar karısı olduğu için, giyimine biraz daha özen göstermek zorunda... Bu amaçla, gündelikçi terzi Müberra eve gelmeye başlıyor. Müberra aynı zamanda Nazmiye hanımın o günlerdeki gündelikçisi... Terzi Müberra, Turgut başbakan olduktan sonra papatya olacak, kızı Aytül de başbakanlık konutunda çalışmaya başlayacak... Semra'nın dikişlerini Müberra dikiyor.

O günlerde Semra, Turgut'un yiyip içtiğine karışmıyor. İkisi de iştahlı insanlar. Löpür löpür yiyorlar. Allah ne verdiyse yiyorlar. Hele hediye gelen yiyeceklerin tadına doyum olmuyor. Pasta, çikolata, her çeşit tatlı, kurabiye, peynir, pastırma, sucuk, zeytin... Her ikisi de giderek kilo alıyorlar.

Bütün bunlar olup biterken, Semra'nın önemsiz bir sorunu var. Oğlan kardeşi Mehmet'i evlendirmek istiyor. Turgut, kayınbiraderini de Planlama'ya almış. Sonunda Mehmet'e bir kız buluyorlar. Turgut başbakan olduktan sonra, Mehmet'in kayınpederi de büyüyüp yükseliyor.

Semra'nın kız kardeşi Selma'nın geçmişte yaşadığı büyük sorun, artık çok şükür bitmiş durumda. Terzi Lütfiye Arıbal'ın yanında çalışan Selma, uzun süre Ali Tanrıyar adlı bir doktorla birlikte oluyor. Doktor bu sırada, iş adamı Ali Nuri Meserretçi'nin kızı Güzide hanımla evli... Karısından bir türlü ayrılamıyor. Uzun süre ayrı yaşıyorlar. Güzide Tanrıyor, kocasından ayrılması için bazı başörtülü kadınların ve kasketli adamların o günlerde kapısına dayandıklarını ve bunların Selma ile Semra'nın yakınları olduğunu söylüyor... Sonuçta ayrılıyorlar. Ali Tanrıyar, Selma ile evleniyor... Ve böylece, Turgut'la bacanak oluyor. Turgut başbakan olunca, bacanağını da unutmuyor ve onu İçişleri bakanı yapıyor. Ancak Selma hanım, Semra'nın aksine ortalıkta hiç görünmüyor. Acaba niçin?

Bu arada Zeynep ve Ahmet büyüyor... Ortaokula gitmeye başlıyorlar. Zeynep son derece otorite dinlemez, kendi başına buyruk bir kız... Ahmet, uysal bir çocuk. Ana-baba, küçük Zeynep'e söz geçirmekte zorlanıyorlar... Evde yine Semra'nın sözü geçiyor. O ne derse, o oluyor... Turgut işi çoktan bırakmış durumda...

Müsteşar Turgut'un evine bir yanda hacılar hocalar, öbür yanda da iş adamları girip çıkarken, ortalıkta birdenbire çok ilginç bir adam beliriyor... Bu adam Amerikalıdır ve adı Rodney Wagner'dir... O günlerde Ankara'da var olan Amerikan Yardım Örgütü AID'nın ikinci adamıdır. Rodney uyanık bir tiptir... Turgut'la çok yakın ilişki kurar. Aslında Turgut'un İngilizcesi çat pat vaziyettedir ama olsun... Derdini yine de anlatır. Hatta o İngilizcesiyle Dünya Bankası Başkanı Mc Namara ile bile konuşmalar yapar. Kendini bütün Amerikalılara sevdirmek için, büyük çaba harcar. Rodney Wagner de biraz Türkçe bilir. Bu yolla anlaşırlar... Karısı Suky, Semra ile dost olur... O yılların Ankara'sında Rodney Wagner'in, CIA mensubu olduğu ısrarla söylenir. Rodney sık sık Amerikan büyükelçiliğine girip çıkar. Ayrıca İstanbul'daki Robert Kolej'in mütevelli heyeti üyesidir. Türkiye'ye çok meraklı bir adamdır. İşi gücü, ülkemizi öğrenmek için bilgi toplamaktır. Topladığı bu bilgileri herhalde hatıra defterine yazmaktadır.

Rodney Wagner, Turgut'la iyi dosttur... Türkiye'de neler olup bittiğini onunla konuşur. Turgut'tan, son derece yararlı şeyler öğrenip bilgi haznesini genişletir... Turgut devletin içinde olan bir adamdır. Elbette ki ne olup bittiği konusunda çok şey bilmektedir... Kaldı ki, o da Rodney'den Amerika ile ilgili bazı şeyler öğrenir!..

Wagner ailesi bir gün Türkiye'den Amerika'ya kesin dönüş yaptı. Rodney orada da yükseldi. Ünlü Morgan Trust Bankasının ikinci adamı oldu. Turgut'un oğlu Ahmet, Amerika'da okuduğu yıllarda Rodney amcasının evinde yatıp kalktı. Turgut ve Semra, Amerika'ya her gidişlerinde onlar tarafından ağırlandılar. Turgut sonraki yıllarda baş» ne zaman sıkışsa, Rodney'den yardım istedi... Ama doğrusunu söylemek gerekirse, gerektiğinde o da Rodney'e yardım etti...

Örneğin meşhur özelleştirme raporunu Rodney'in Morgan Trust'ı hazırladı:

Tabii beleş değil, parası karşılığında... Morgan Trust'ta Rodney'in yanında çalışan Cengiz İsrafil adlı çift uyruklu genç yetenek, büyük zorluklarla Türkiye'ye getirildi ve özelleştirme işinin başına geçirildi... Bunlar olurken Turgut başbakandı...
Rodney Wagner, gerektiği her zaman Turgut için Amerika'da kulis yaptı. Turgut'tan her yerde övgüyle söz etti. Turgut'u yeterince tanıyan IMF ve Dünya Bankası yetkililerine bile «Aman Turgut'u zor duruma düşürmeyin» diye bastırdı... Vallahi düşünüyorum da, bizi bu kadar seven on tane Rodney Wagner'imiz olsa, bu fani dünyada Türkiye'nin sırtı yere gelmez. Sağolasın Rodney... Hem Turgut, hem de Türkiye için harcadığın çabaları helal et. Turgut'u Semra'yı ve özellikle Ahmet'i ağırlarken harcadığın paraları da helâl et. Biz de sana bu memleketten verdiklerimizi helâl edelim ve ödeşmiş olalım. Tamam mı?

Sevgili okuyucum, kitabımızın bu bölümlerinde, size Turgut'un Planlama müsteşarlığı dönemini anlattım. Planlama'ya yıllarca uzman ve yönetici olarak emek vermiş olan Ali Nejat Ölçen, bu kuruluşta yaşadığı ilginç olayları* 1978 yılında Cumhuriyet gazetesinde «Devlet Yokuşu» adıyla tefrika etmişti. 1978 yılında Ölçen'in bu yazı dizisi hazırlandığı ve yayınlandığı zaman, Turgut piyasada değildi. Ticaret yapan bir insandı. Siyasette ve bürokraside yeri' yoktu. Ali Nejat Ölçen'in yazdıklarını, bu açıdan da değerlendirmek gerek... Aşağıda size, Ölçen'in o günlerdeki anılarını Cumhuriyet gazetesinden özetleyerek anlatacağım. Ölçen anılarında Planlama'nın bütün müsteşarlarını anlatıyor ve Turgut'tan «Altıncı müsteşar» olarak söz ediyor.

Okuyunca Turgut ve o günlerin Planlaması konusunda; çok iyi bir fikir edinmiş olacaksınız:

«Yeni atanan uzmanlar konserve kutuları gibi aynı-boyuttaydı. Sanki görünmeyen bir el bunları evirip çevirmiş ve standart bir biçimde yeniden yaratıvermişti. Hepsi tombul, yuvarlak yüzlü, üçgen bıyıklıydı. Ortak yönleri de, birbirlerine «Selamünaleyküm» demeleriydi. Telefonda bile... Bu selamünaleykümler, örgütü birdenbire ikiye ayı-rıverdi. Biraz sonra bu uzmanlar, inançlarını suratlarında-kı kıllarla açıklamaya başladılar. İki yanına salınarak yürüyen üçgen bıyıklı bir uzman vardı. Her Cuma öğleden sonra masasındaki teybi sonuna kadar açar ve mevlid dinlemeye başlardı.

Üçgen bıyıklılar arada sırada lavabonun önünde sıraya giriyorlardı. Kendine sıra gelen ayağından çorabını çıkarıp cebine sokuyor, pabucunun üstüne eğreti bastığı tek ayağının üzerinde dengesini korumaya çalışarak öteki ayağını musluktan akan suyun altına tutuyordu. En baştaki lavabo, müsteşara aitti. Burada hiç kimse abdest almıyordu. Batı tipi helalardan biri, usta getirip kırdırıldı. Yerine alaturka hela konuldu. Kazma sesleri birkaç gün çalışmalarımızı zorlaştırdı ise de, üçgen bıyıklılar o işi çömelerek yapma olanağına kavuştular...

Örgütün bütün üçgen bıyıklıları, başta altıncı müsteşar (Turgut) olmak üzere örgütün arabalarıyla Cuma namazına giderek, örgütümüze maneviyatın üstünlüklerini de getirmeye başladılar. Kimin atanacağı da, herhalde Cuma namazından sonra konuşuluyordu... Artık sırtımız yere gelmezdi. Maneviyatın kalkınmamızı hızlandıracak yöntemlerini öğrenmeye başlamıştık...

Yeni daire başkanının kapısının önünde camlı bir kutu vardı ve üçüncü düğmeye basınca burada kırmızı ışık yanıyordu. Bu durumda «Meşgul» yazısı görünürdü. Meşgul işareti olunca yeni daire başkanını ya politikacılar ziyarete gelmiş olurdu, ya da seccadesini yere sermiş namaz kılıyor demekti. Müsteşar böyle bir teknik geliştirmemişti. O düpedüz bir köşede yüzünü güneye döner, hiç çekinmeden odasında namaz kılardı. İçeri girip namaz sonuna kadar bekleme olanağınız vardı. Örgütün böyle birdenbire tanrıya yönelmesi, inanç içinde kalkınacağımızı gösteriyordu.

Ülkeyi en kısa zamanda kalkındıracak olan özel sektör mensupları, Planlama'nın ilk yıllarında hiç gelmezlerdi. Gelenleri de kimi zaman sıkılgan, mahcup ve ürkek, örgütün koridorlarında görürdük. Müsteşarın huzuruna girebilmek için, sekreterin odasında saygıyla beklerlerdi. Şimdi (Turgut döneminde) bu davranışlarını yitirdiler. Sigaralarını yere atıp üzerine basarak evrak izliyorlar. Bunların arasında yabancı firma temsilcileri de var. Örgüt terminale benzedi. Bundan böyle artık hiçbiri sekreterin odasında beklemiyor. Müsteşar, hepsini ayakta karşılıyor. Kestaneye benziyor altıncı müsteşar (Turgut). Yürüyor mu, yuvarlanıyor mu, belli değil»...
Ali Nejat Ölçen, 1978 yılında geçmişi anlatmaya devam ediyor. Bu kez bir yabancı firma ile üç milyon dolarlık bir sözleşme imzalanacaktır.

Lütfen olup bitenleri çok dikkatli okuyun:

«...Genel sekreterin bana danıştığı konu... örgütün ne duruma geldiğini gösteriyordu. Elini dizine vurmuş, sıçramış ve «Üstad, yardım et. Yabancı firma bir proje hazırlayacak. Sözleşme yarın imzalanıyor. Okudum ve hiçbir şey anlamadım üstad. Dosya bende. Sana vereyim de yarına kadar oku» demişti... «Okurum ama ben nasıl etkili olabilirim?» diye sordum... «Olursun üstad. İstersen, peksimet gibi yersin herifleri» dedi...

Sözleşme İngilizceydi. Hukuk deyimleri karmakarışık yazılmıştı. Anladıklarım karşısında o kadar şaşırmıştım ki... Yabancı firma görevin tanımını, teknik koşullarını vermiyor ve işin sorumluluğunu da kabul etmiyordu. Sadece proje düzenleyecek, yabancı sermaye getirecek, yapılan yatırımdan yüzde üç pay ve üste de üç milyon dolar alacaktı. Eğer arada bir anlaşmazlık çıkarsa, sorun İsviçre mahkemelerinde ve İsviçre yasalarına göre çözümlenecekti...»

Ölçen, olayı anlatmaya devam ediyor. Ertesi gün yabancı firma temsilcileri ve buradaki adamları hep birlikte Planlama'ya gelirler. Ölçen, sözleşmeye itiraz eder. Yabancılar, çok iyi para kazanacakları bu işi satmaya çalışırlar. Birazdan odaya Turgut gelecek ve sözleşmeyi imza edecektir.

Şimdi söz yine Ölçen'de:

«...Sonra müsteşar içeri giriyor. Hepimiz ayağa kalkıyoruz... «Başladınız mı?» diyor. Beni orada görünce biraz duraklıyor ama belli etmiyor. Genel sekreterin masasına kuruluyor... «Tamam mı?» diyor. Sözleşmenin sayfalarını karıştırıyor. İmzalamaya hazır... Müsteşara usulca «Bir sorun var» diyorum... «Dosya imzanıza sunulacak kadar gelişmemiş» diyorum ve geri çekiliyorum. Rahatım artık. İmzalayamaz. Dosyayı bana uzatıyor. Kızmış besbelli... Bunu bakışlarından anlıyorum»...

Ali Nejat Ölçen günlerce bu dosyaya yumulur ve adam etmeye çalışır. Yabancı firmanın adamlarıyla ve buradaki firma temsilcileriyle uzun görüşmeler yapar. Bu temsilcilerden biri, bugünkü hükümette bakandır... İlginç bir rastlantı!..

Şimdi yine Ölçen anlatıyor:

«Günlerden Cumartesi idi. Daireden çıkmak üzereydim. Şoför yanıma yaklaşıp «Müsteşar bey sizi evinde bekliyor» dedi. Makam arabasına kuruldum ve müsteşarın evine gittim.
Müsteşar mahallebi yiyordu. Oda karmakarışıktı. İki yaşlarında bir erkek çocuğu (Efe) şöminenin kapağına tutunmuş, ayağa kalkmaya çalışıyordu. Köşede devrik bir koltuk vardı. Bir bacağı kırıktı. Müsteşar elimi sıkarak beni içeri aldı... «Buyur gardaşım, gusura bakma»... «Kalan (Başbakanı Demirel gibi) «G» olarak söylüyor. Böylece halka daha çok yakınlaşıyor olmalı.

Firmayla yapılan görüşmelerin aralıksız bir aydan beri sürüp gitmesi, altıncı müsteşarın en sonunda konuyu benimle evinde konuşmasının nedeni olmuştu. Karısı içeri girdi ve «Mahallebi yer misiniz?» diye sordu. Elimde tabak, küçük bir kaşıkla mahallebi yiyorum şimdi. Mahallebi bitince, asıl konuya gireceğiz.

Müsteşar «Kaç para istiyorlar?» diye soruyor.

— Üç milyon dolar. Ayrıca yüzde üç pay.
— Sen bakma onlara. Bir milyona yaparlar. -- Bir milyon dolar da çok...
— Dokuzyüz bin dolara razı olun. Yarın bir yazı yazın adamlara. Benim yerime sen imza et. Bütün yetkimi sana aktarıyorum.
— Ben yazamam böyle bir yazıyı...
— Dokuzyüz bin dolara razı olun diye yaz şimdi. Bak nasıl razı olurlar. Bir tabak daha mahallebi ister misin? Ben yetkiyi sana devrediyorum. Pazartesi günü yazıyı imzalarsın.
— Ben yazamam. Uygun bulursanız genel sekreter yazsın.
— Sen yaz. Sen daha iyi yazarsın.
— Yazarım ama dörtyüz bin dolar olarak yazarım.
— Yoo, dokuzyüz bin dolar yaz.
— Dörtyüz bin dolar.

Hayatımda ilk kez, bir müsteşarla pazarlık ediyorum. Pazartesi günü, firmaya müsteşarın imzaladığı yazı gönderildi. Bir hafta sonra gelen cevap çok ilginçti. Üç milyon dolardan dokuzyüz bin dolara inmişlerdi»...
Ali Nejat Ölçen'in anlattığı bu olay için ben hiçbir şey söylemiyorum ve yorumu size bırakıyorum. Sadece bir tek şey hatırlatıyorum. Turgut döneminde yerli ve yabancı firmalarla böyle nice sözleşme imzalandı.

1967 yılından başlayarak, Planlama işte böyle bir durumdaydı. Günümüzün değerleriyle milyarlarca lira ve milyonlarca dolar, böylesine yöntemlerle eşe dosta ve birtakım kişilere gidiyordu... Ve bu para, devletin parasıydı.
Sonuçta Turgut, devlet yönetiminde son derece güçlü bir adam olmuştu. Büyük paralarla oynuyordu. Özel sektörün kaderi, onun iki dudağının arasındaydı. Teşvikleri o veriyordu... Araştırma projelerini o sipariş ediyordu. İmam-Hatip okulları araştırmasına bile para ödeniyordu. Fonlar kurulmuştu. Bu fonlardaki parayı harcamak, Turgut'un yetkisindeydi. Bu paraların nereye gittiğini soran yoktu.

Kaynakça
Kitap: Turgut Nereden Koşuyor?
Yazar: Emin Çölaşan
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Turgut Özal Nereden Koşuyordu?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir