Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Prof. Dr. Şerif Mardin

Burada Dünyayı Yöneten Kişiler ve Gizli Örgütler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Prof. Dr. Şerif Mardin

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Ağu 2011, 23:57

Prof. Dr. Şerif Mardin

Bilderberg Üyesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu
Boğaziçi Üniversitesi mezunu
Sabancı Üniversitesi profesörü
Stanford Üniversitesi'nde öğrenim gördü


Amerikan Üniversitesi (Washington DC) Uluslar arası ilişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve İslami Araştırmalar Merkezi Başkanı
Prof. Dr. Sosyolog Şerif Mardin, İstanbul Üniversitesi Fıkıh, Toprak Hukuku ve Mecelleci Ord. Prof. Ebül'ula Mardin'in hemşiresi, Atiyye Arda'nın oğludur. Atiyye Arda, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörlerinden Hacı Adil'in (Arda) eşidir. Evanjelist güdümlü Arusi tarikatının şeyhi Ömer Fevzi Mardin'in akrabasıdır.

Mardin, 1989 yılında New York Üniversitesi yayınlarından çıkan "Türkiye'de Din ve Toplumsal Değişme, Bediüzzaman Said Nursi Olayı" adlı kitabıyla dikkat çekmiş, isim yapmış ve ABD'nin gözdesi olmuştur. Mardin o günden bu yana yaptığı çalışmalarla Said Nursi ve müridi Fethullah Gülen konusunda ABD'nin önde gelen Nurculuk ve Ilımlı İslamcılık otoritelerinden biri olmuştur.

Mardin'in Nursi hayranlığına giderek Gülen hayranlığı da eklenmiştir. İki akımın analizinden "modernleşme"ye varmakta, Kemalizm'i bu "modernleşme"nin en büyük tehdidi olarak görmektedir. Bu bağlamda emperyalizmle aynı alanda buluşmaktadır.

Mardin, Fethullah Gülen'in onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nca düzenlenen Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu'nda yaptığı konuşmada, Gülen hareketine ve İslami söyleme bakış açısını şöyle dile getirmiştir:

"Tabular yerinde durduğu sürece gelişmemiz mümkün değil. Türkiye'deki tenkit müessesesi gerçek anlamda çalışımla Ord. Prof. Ebül'ula Mardin, Huzur Dersleri, Cilt I-II, İsmail Akgiin Matb. S.XIII yor. Medeniyet hür tartışma ile gelişir. Sorgulamayı İslami söylemde eksik buluyorum. Bu durum kardeşlerimin fikirlerini, çalışmalarını çelimsiz bırakıyor. Türkiye'de hem devlet hem dini gruplar çatışmacı bir yaklaşıma sahip. Bazı kişi ve kurumların İslamiyet'i kendi nefret ya da muhabbetlerine göre yorumlamaları yanlış. Müslüman aydınların bu konuda zaafları var. "

İslami söylemde devletin ve dini grupların çatışmacı yakla-şımlarını yanlış bulan Mardin, doğru ve mükemmel yaklaşımın Gülen tarafından ortaya konulduğunu açıklamaktadır:

"Fethullah Gülen'in çevre koşullarıyla iman arasındaki bağa ne kadar önem verdiğini belirlemesi bence başta gelir. Tarih, topluluk ve şahıs gibi odak noktalarını seçkin bir görüşle, iman ve dinle ilişkilendirmenin, toplum bilimcilerimiz arasında bile nadiren gördüğümüz bir yaklaşım olduğunu hatırlarsak bu birleştirici zekânın istisnai yeri daha da netleşiyor.

Fethullah Gülenin paradigma taraftarı olduğunu bilmek gerçekten önemli. Türklerin kendi tarihlerinde İslam'ı zengin-leştirdikleri şeklindeki yaklaşıma tamamen katılıyorum. Bu açıdan kendi şahsi görüşüm, devrimizde Türkiye dışından gelen ve sathi sayılabilecek referans fikirleri örnek olarak alacağımıza, Osmanlıların dini sentezinin araştırılmasının daha doğru ve yerinde olacağı gerçeğidir. Bu noktada bakir bir araştırma dizisini beklememiz yerindedir ve belki de bu Fethullah Hoca'nin hareketlendirebileceği bir alandır."

Prof. Dr. Alparslan Işıklı, Yeniden Anadolu Rumeli Müda-faa-i Hukuk Dergisi'ma Şubat 2005 sayısında, Mardin'i, "Said Nursi'yi ve Nurculuğu güncelleştirmek, uluslararası düzeyde önemli kılmak yönünde çabalayan bir kişi" olarak tanımlamıştır. Onun, Yeni Dünya Düzeni'nin doğusuyla birlikte piyasaya sürdüğü Said Nursi hakkındaki "Türkiye'de Din ve Toplumsal Değişme, Bediüzzaman Said Nursi Olayı" kitabı için "Nurculuk yeni bir halkaya kavuşmuştur" demektedir.

Işıklı, Mardin'in Said Nursi hayranlığını; Nurculuk ve Kemalizm, Nurculuk ve Batı Uygarlığı konularına bakış açısını şöyle özetlemektedir:

"Said Nursi'nin mesajının modernleşme akımlarından birini oluşturduğu söylenebilir. Geleneksel İslam bağnazlığının hantallığını yok etmiş ve modern Avrupa düşüncesinde görüldüğü biçimiyle doğanın yasalarını kavramaya yönelik bir akım başlatmıştır. Nursi, Kemalistleri ve Mustafa Kemal hakkındaki saldırılarını, 'günahkârlar', 'seviyesiz', 'süfyan', 'nefreti ammaye layık adam', 'deccal', 'islam'ın en büyük fitne-i diniyelerinden biri' gibi ağır hakaretler içeren sıfatlar kullanarak Münazarat ve şualar isimli risalelerinde değişik yerlerde tekrarlamıştır."

Mardin'e göre, Nurcu hareket, gücünün bir bölümünü Cumhuriyet döneminin başarısızlıklarından aldı. Söz konusu başarısızlık, Batı uygarlığının artık bir yenilgi olarak algılanmaya başladığı sanayi toplumuna özgü bir olgu olarak, güçlü inanç bağlarının yokluğu ve "bezginlik" ile koşuttur.

Mardin'e göre, Said Nursi'nin ve Nurculuğun mücadele yolu kendi deyimiyle "Kemalist Jakobenizm "den farklıdır. Fazla irdelemeye ve kanıtlamaya gerek duymaksızın "Kemalizm, yüzeysel ve toplumla organik bağlardan yoksun" bir hareket olarak takdim edilmekte, buna karşılık Nurculukta toplum seferberliğine tanınan önemin varlığı ileri sürülmektedir.

Işıklı, CIA'm Ortadoğu Masası şeflerinden Graham Fuller'in yeni stratejilerinin işaretini şöyle vermiştir ve "Ilımlı İslam'ı benimseme, Atatürk'ün görüşlerinden vazgeçme, Ortadoğu ve Kafkaslarda serbest piyasanın tavsiye ettiği İslam'ı yaymak,'Kemalizm'e ve Cumhuriyet'e karşı' Ilımlı İslam' rolünü oynama görevinin, Nurculuğa ve özellikle bu akımın Fethullah Gülen tarafından temsil edilen kanadına verildiği anlaşılmaktadır" vargısına varmaktadır haklı olarak.

Mardin'in, Doğu-Batı dergisinde AKP ve R. T. Erdoğan dönemini ele alan uzun bir makalesi yayınlandı. Makale daha yayınlanmadan İkinci Cumhuriyetçiler tarafından göklere çıkarılmaya başlandı. Makalenin Said Nursi merkezli bir bölümünü aşağıya alıyor, değerlendirmeyi sona bırakıyorum:

"1908 ile Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı'nda mağlubiyeti yılları arasında İslami popülist söylemin yeni tipte bir ürünü ortaya çıktı. 1909'da isyancıların organı olan Volkan bunlardan biriydi. Volkan, Jön Türklerce kaldırıldı. Diğer taraftan Jön Türklerle ilişkisi pek parlak olmayan bir kişi, Bediüzzaman Said Nursi (1876-1960), bu stilde değil de aynı kitleye seslenerek yazmaya devam edebilmişti. Mesajı üstünkörü okunduğunda gizli ve muğlaktı. Aslında, eseri hem Batı materyalizmine, hem de yeni ortaya çıkan Türk milliyetçiliğine bir karşılık verme çabasıydı. Ayrıca, söylemi İslam'ın ahlaki ilkelerinin yeniden şekillendirilmesi ve her seviyedeki halka nakledilmeye çalışılmasıydı.

Said Nursi, Nakşibendi etkisinin Anadolu'daki en önemli vilayetlerinin birinde, Bitlis'te eğitim görmüştü. Fakat onun dile getirdiği konular bu kökleri aştı. Modernliğin güçlerine karşı bilinçli bir bakış açısıyla yaklaşırken, diğer yandan da müceddidi örgütlerinin özünü canlı tutmaya gayret etti. Cumhuriyet döneminde maruz kaldığı eziyetler, etkisinin sürgün yerinden bütün Türkiye'ye yayılmasının önüne geçemedi. Gizlice dolaşan, el yazması tipografla çoğaltılmış 'mektuplar', büyük bir kitleyi, 'laik' Cumhuriyetçilerin 'bete noire'ları Nurcuları bir araya getirdi.

1930'larda Cumhuriyet'in geri ve miskin Müslüman'öteki' imajı, Said'in, islam'ı medeniyetin bir unsuru olarak tasdik eden ama aynı zamanda da halk için dini ahlaki bir evrenin ayrıntılı bir çerçevesini hazırlayan mesajının tesirini artırmış olmalı.

1950 ve 1960'lardan itibaren medyanın genel patlamasıyla oluşan İslami söylem 1920'lerde mevcut olmayan bir kamuoyuna ulaştı. Böylece seçkinler ve halk arasındaki mesafenin zamanla ve yeni bir medya 'söylemiyle' kapandığı iddia edilebilir. Bu söylemde İslami sesin çeşitli aşamalarının karışık yankıları yaşıyordu. 1970'lerden beri İslamcı siyasi partilerinin yükselişine yardım eden unsur, bu iletişim iklimi olmuştur. Tabii ki televizyon, İslami sesin propagandasına olanak sağlayacak imkânların bir uzantısıdır. Fakat benzer değişmeler bir diğer Nakşibendî kolunda oluşuyordu. Bizi R. T. Erdoğan'a götüren Nakşibendî çizgisi, Mevlana Halid'in müritlerinden birinin öğrencisi, Ziyaeddin Gümüşhanevi (1813-1895) ile başlar.

Gümüşhanevi'nin müritlerinden Mehmed Zahid Kotku (1897-1990) ise sorumluluğunu üstlendiği Nakşibendî kolunun bilişsel tarzını bir kez daha etkilemiştir.

Sonuçta modern Türkiye'nin tarihi, ne cumhuriyetçilik ve saltanat arasında bir çatışmanın ne de İslam ve sekülarizmle çerçevelenen bir kavganın tarihidir. Modern Türkiye'nin tarihi birbiri içine nüfuz eden ve yakınlıkları içinde dönüştürülen 'geleneksel' güçler ve modernlik arasındaki karmaşık çok katmanlı bir karşılaşmadır. Modern Türkiye'nin tarihi aynı zamanda bu güçlerin buluştuğu ve değiştiği yeni alanların yaratılışının öyküsüdür. "

Bu alıntıdan açıkça görüleceği gibi Mardin, Kemalist devrimi, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı, Kemalist iktidarı ve emperyalizmi reddediyor. "Geleneksel" güçlerle modernlik güçlerinin buluştuğu ve değiştiği yeni alanların, emperyalizmin öngördüğü alanlar olduğunu görmezden geliyor. Yeni bir medya söyleminin nasıl ve nereden kaynaklandığını es geçiyor, kendiliğinden oluşan bir gelişim olarak ortaya koyuyor. Said Nursi'yi modern Türkiye'nin banisi mertebesine yükseltiyor.

Mardin, modern Türkiye'nin tarihini özü itibariyle dinin modernleşmesine, diğer anlamda emperyalizmden arındırılmış dinsel formatizmin gelişmesine bağlıyor. Tam da bu noktada Graham Fuller'ın Ilımlı İslam ve Neo Con'ların Ortadoğu İslam'ında buluşmuş oluyor.

Mardin, 28 Şubat 2005'te Milliyet'te yayınlanan röportajında AKP'yi demokrasi savaşçısı ilan ediyor. Çok radikal bir kışkırtıcılıkla türban sorununa yaklaşıyor.

Mardin şöyle diyor:

"AKP'nin demokrasi içinde yaptığı büyük ilerlemedir. Uçlarını idare edebilirse başarılı olur. Şimdi uçlarını teşekkül ettirebilecek odak noktaları ortaya çıkmaya başlıyor. Örneğin Erkan Mumcunun çıkışı... Mumcu,'Türbanı muhakkak çözmeliyiz, çözemememiz riyakârlıktır' diyor." Aynı röportajın başka bir bölümünde Mardin, "NATO gibi eski, afakî şeylerden söz edilmesiyle Türk-Amerikan ilişkilerindeki belirsizlik düzeltilmez" diyor.

Mardin'in "eski ve afakî şey" dediği NATO ile ABD, Afganistan'ı, Irak'ı işgal ediyor. İncirlik Üssü'nü NATO'ya dayandırarak ulus devletlere ve rakip devletlere karşı bir zincirleme harekât üssü olarak kullanmayı sağlıyor. "Afakî" NATO'ya 1., 2. ve 3. ordusunu, yüzde 95 personel, silah, cephane ve teçhizatıyla veriyor.

Mardin, Washington D.Cdeki Amerikan Üniversitesinde, İslam Araştırmaları Bölümü Başkanlığı döneminde, 1995 yılında Selahattin Beyazıt, Hikmet Çetin ve Cem Boyner gibi itibarlı Bilderberg üyeleri ile birlikte Bilderberg toplantısına katılmıştır. Bilderberg üyeliğine alınmasının temel nedeni şüphesiz ki Ilımlı İslam konusundaki çalışmaları ve tezleridir. Onu Bilderberg üyeliğine öneren tabii ki Selahattin Beyazıt olmalıdır.
Prof. Dr. Sosyolog Şerif Mardin, Bilderberg (Türkiye) üyesidir.

Kaynakça
Kitap: Dış İlişkiler Konseyi CFR Türk Bilderbergleri
Yazar: Erol Bilbilik
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Dünyayı Yöneten Kişiler ve Gizli Örgütler(CFR, Üçlü Komisyon, Bilderberg)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir