Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Mısır Meselesi Kavalalı Mehmed Ali Paşa İle Suriye Fethi

Burada 1774-1912 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Mısır Meselesi Kavalalı Mehmed Ali Paşa İle Suriye Fethi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Ağu 2011, 16:03

MISIR MESELESİ KAVALALI MEHMED ALİ PAŞA İLE SURİYE'NİN ELE GEÇİRİLMESİ VE OSMANLI HANEDANININ BEKASI İÇİN YAPILAN İLK SAVAŞ

Yunanistan'da asilere karşı yapılan savaşta, ödülünü her zaman talep etmeye alışık olan Mehmed Ali Paşa, askerî güçlerini ve hazinesini hiç esirgememişti. Kırmızı fes ve mavi ceketler giyen Nizâm-ı Cedid askerleri, Avrupa tarzında mızraklar taşıyan süvarileri, Fransız eğitmenlerin ve Piemontlu süvari subayı Calosso'nun2 tüm çabalarına rağmen, henüz savaşa girebilecek düzeyde olmayan II. Mahmud, Mehmed Ali Paşa'ya Mora'da elde edilen yegâne başarılı zaferleri borçlu idi. Cüretkâr Rum korsanlarını ancak Mısır filosu durdurabilmişti.

Ancak Avrupa devletlerinin işe karışması ile Mısırlıların düşmanlıklara tekrar katılması engellenmişti. ingiliz Amiral Lyons, gemileri ile iskenderiye önlerinde geziyordu ve Rus meslektaşı Hayden, Mısır Valisi'nin gemilerine karşı düşmanlıklarda bulunarak, gemilerinden ikisine el koydu . Mehmed Ali Paşa, kendi filosunu kurma iznini, 1829 yılının sonbaharında istanbul'a 1 milyon taler ve altı yeni modelde gemi göndererek ödedi.

Eskiden Makedon bir tütün tüccarı olan bu güçlü, ileri görüşlü ve korkusuz siyasetçinin gözleri önünde şimdi bambaşka, parlak bir açılım uzanıyordu: Arap hükümdarların, Fatimîlerin ve Hafsîlerin mirası olan Kuzey Afrika devleti. Cezayir'deki korsanların meydan okumalarından dolayı onlara karşı savaş yapmak zorunda kalan Fransa, daha 1830 yılının Temmuz ayında X. Şarl komutasında bir te'dib seferi düzenlemişti. Amiral Duperre'nin gemileri, Bourmont Kontu'nun komutasındaki bir orduyu taşıyordu. Bourmont Kontu, Staueli Muharebesinden ve eski imparator Kalesi'ni (Forts iEmpereur) ele geçirdikten sonra, 5 Temmuz'da [1830] Cezayir Şehri'ni de işgal etti. Blidah ve Oran şehirleri de derhal teslim oldular.

Çok geçmeden Paris'teki Temmuz ihtilali sonrasında Fransa'da yeni bir hanedan, "burjuva kralı" Louis Phillipe'nin hanedanı iktidara geldi ve iç karışıklıklar o kadar büyüktü ki, Afrika'daki fetih planlarına devam etmek imkânsız hâle geldi. Yeni rejim, Cezayir meselesini bir an önce sona erdirmeye hazır görünüyordu. Cezayir Şehri alınmadan önce, 1 Aralık 1829 tarihinde ve daha sonra 1830 yılının Kasım ayında Fransa elçisi Bâbıâli'ye Mehmed Ali Paşa'nın yardımı ile Cezayir Valisi'ni ve Tunus ile Trablusgarb'taki komşularını, yani "islâm'ın yüzkaralarını " uzaklaştırmasını ve Cezayir'in başına Osmanlı Sultaninin beş yıllığına bizzat atayacağı bir vali getirip, gerek Fransız konsolos Roussaeu'yu makamından uzaklaştıran Trablusgarb Valisi'ne, gerekse Tunus Valisine karşı Fransa'nın menfaatlerini korumak için gerekli tedbirleri almasını tavsiye etti . Fransa kendisi için daimi olarak sadece küçük bir toprak parçasını istiyordu . Ancak ingiltere ve Avusturya böyle bir girişime şiddetle karşı çıkıyorlardı. Fransız yüzbaşı Huder, iskenderiye'ye gelmiş ve bu yöndeki önerileri getirmişti. Fransa, bu girişim için para ve gemilerini teklif ediyordu. Ama ingiltere'nin şiddetli itirazlarından dolayı bu ilginç projenin tamamı suya düştü.

ikinci öneride Mehmed Ali Paşa'nın adı artık geçmiyordu. Mısır Valisi ile Osmanlı Sultanı arasındaki ilişkiler şimdilik, Pertev Efendi'nin (Haziran 1830) bir görevle iskenderiye'ye gönderilmesinden sonra bile gayet dostane idi. Mehmed Ali Paşa, kendi de zor durumda olmasına rağmen, Osmanlı hazinesine 500 bin Mısır lirası hibe etmişti ve bu meblağı bir milyona kadar çıkartmayı düşünüyordu. Bunun karşılığında resmen Kandiye Valisi olarak atandı. Kandiye'deki askerî yönetimi ise Avrupa tarzında eğitim görmüş bir subay olan Osman Nureddin Bey üstlenecekti. Girit, bir sonraki yılın ilk aylarında oldukça sakindi . Mehmed Ali Paşa, bu tayin için iskenderiye'de inşa edilen bir korvet, değerli bir araba ve 24 Arap atı göndererek teşekkür etti .

Bâbıâli, Rusya'ya ödenmesi gereken borçların karşılığını bulma zorluğu; sadece Tırhala Valisi değil, sadrazamın da bizzat 150 topla gelmek zorunda kaldığı ve işkodra Valisi Mustafa Paşa'yı Pirlepe'de yenip, esir alana kadar, aylarca asilerle uğraştıkları Bosna ve Arnavutluk'taki huzursuzluklar14; ada sakinlerinin tekrar Osmanlı tebaana dönmeyi reddettikleri Sisam Adası'ndaki karışıklıklar - ki Sisam Adası 10 Aralık 1832 tarihinde Stefan Vogorides için vergiye tâbi bir prenslik hâline getirildi - o kadar meşguldü ki, Anadolu'daki meselelere hiç ilgi gösteremiyordu. Şark'ta Osmanlı egemenliği yavaş yavaş çökmeye başlamış gibi göründüğü bir devirde, Mehmed Ali Paşa gibi bir adam, tıpkı Girit ve 1827 yılında hüküm sürdüğü Mora gibi kendi emri altına girebilecek görünen Suriye'de huzuru tekrar sağlayabileceğini düşünebiliyor ve Bâbıâli tarafından fazla direnişle karşılanmayacağını umuyordu.

Mısır sınırlarına kadar Sayda, Trablusgarb, Yafa, Gazze, Nablus ve Kudüs'ü de idare eden Akkâ Valisi Abdullah Paşa'nın, boyun eğmesine rağmen aslında asi olarak kabul edilmesi gerektiği daha da işine yaradım Ne de olsa son savaşta Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğü ve devamı için hiçbir şey feda etmemişti! Tıpkı Abdullah Paşa gibi, tekelleri eline geçirerek zenginliğine zenginlik katan gaddar Cezzar Ahmed Paşa'nın izinden giden halefi olarak 1822 yılında Bâbıâli'nin en zor kriz dönemlerinde isyan bayrağını çekmişti. Piemontlu hekim Bosio tarafından eğitilen Arnavut ve Memlûk birliklerinin Osmanlı Sultaninin askerlerine karşı gelebileceğini düşünüyordu. Askerlerinin disiplini ve sadakati sayesinde Şam'ı ve böylece Fırat Nehri boyunca ticareti de ele geçirebilmeyi umuyordu . Sahte bir fermânla Dürzî lideri Mir Beşir ve Kudüs Valisi'nin kavgasına karıştığında, Halep, Şam ve Adana valileri üzerine gönderildiler, ama dokuz ay boyunca Abdullah Paşa'ya boyun eğdiremediler. Akkâ'ya yapılan ikinci bir taarruz da başarılı olmadı.

Mehmed Ali Paşa, Suriye sahillerinde huzursuzluk çıkartan Abdullah Paşa'yı dize getirmeyi teklif etti, ama karşılığında ödül olarak Abdullah Paşa'nın da göz koymuş olduğu Şam Valiliği'ni istiyordu. Teklifi bu yüzden geri çevrildiğinde, bunun yerine tazminat vermeyi kabul eden ve 750 bin akçe ödeyen Akkâ Valisi'nin Bâbıâli ile barışmasına yardımcı oldu. Ama kısa bir süre önce büyük çabalardan sonra dağlardaki Sanaar Kalesi'ni eline geçirmiş olan Abdullah Paşa, kendisine iyiliği dokunan Mehmed Ali Paşa'ya iyilik borcunu telafi etmeyi düşünmüyordu. Ücretsiz köle gibi çalışmaları ile Mısır'ın büyümesinde katkısı olan zavallı kaçak fellahları barındırmaya devam ediyordu. Aslında Akkâ Valisi Abdullah Paşa, Mehmed Ali Paşa ile aynı mudak güce dayalı yönetim tarzını, Batı'ya yönelik düşünceyi ve özerkliğe yönelik meyli taşıyordu ve bu yüzden bu ikisinin düşmanca karşı karşıya gelmeleri kaçınılmazdı.

Van ve Bağdat valilerinin isyanı - ki sultanın elçisini öldürten Bağdat Valisi'nin üzerine komşu Halep Valisi gönderilmiş ve onu yenip, esir almayı başarmıştı - Şam Valisi'nin öldürülmesi ve Rusya'dan yeni dönen yeni Kaptan-ı Derya Halil Paşa'nın II. Mahmud tarafından planlandığı gibi gönderilememesi, Mehmed Ali Paşa'nın nihai darbeyi vurma konusunda cesaretlenmesine neden oldu. 1831 yılının Ekim ayı sonunda hepsi sadık, ihtiyatlı ve itaatkâr fellahlardan ve Araplardan oluşan 9 bin piyade ve 2 bin Mısırlı süvari, El Ariş'e doğru yol alırken, Mısır Valisi'nin evlatlığı ibrahim Paşa, Akkâ'ya daha hızlı varabilmek için 7 firkateyn, 6 korvet, 7 gambot ve 3 brikten oluşan filosunun gemilerinden birine bindi. Önce 5 bin nüfuslu Gazze, sonra 3 bin nüfuslu Yafa kendisine derhal teslim olurken, daha sonra Kudüs ve Fenike limanları da teslim oldular. Kasım ayı sonlarında, ibrahim Paşa'nın kardeşi Abbas Paşa'nın da katılımı ile Akkâ Kalesi'nin kuşatması başladı.

İbrahim Paşa, Abdullah Paşa'nın mütesellimlerini göndermeye çalıştığı bölgelerde yaşayan Dürzîlerle irtibata geçti ve kısa bir süre sonra sadece [Lübnan] Emiri Beşir'in oğlunu değil, Mısır karargâhına bizzat gelen yaşlı Mir Beşir'i de kendi tarafına çekmeyi başardı. Kudüs ve diğer şehirlerdeki Hristiyanlara tam bir din özgürlüğü ve gümrük vergileri ile ayakbastı paralarının kaldırılmasını vaat etti. Gerek burada, gerekse Mısır'da Mehmed Ali Paşa'nın hükümdarlığı en azından yabancı unsurlar için iyiye doğru bir değişim getiriyordu.

Bâbıâli, Mısır Valisi'nin silahlı müdahalesine, gerek kutsal yerlere her yıl yapılan hac yolculuğunun güvenini sağlamak, gerekse Osmanlı Devleti'nin hiç de sanıldığı gibi varlığını sürdüremeyecek güçte olmadığını kanıdamak için, kararlı bir şekilde karşı koymak zorunda olduğunu düşünüyordu . Bir ulak, ibrahim Paşa'ya derhal geri çekilme emrini getirdi ve aynı anda Kayseri, Konya, Sivas, Maraş, Adana ve Ayas (Lajazzo/Yumurtalık) valilerine, önce Rakka Seraskeri Mehmed Paşa, sonra da bir süredir Koca Hüsrev Paşa tarafından rahat bırakılmayan, kendisine sırma yakalı harvani ile II. Mahmud'un elmaslarla süslü resmi verilen Ağa Hüseyin Paşa emrinde asi Mehmed Ali Paşa'nın üzerine yürümek üzere birliklerini birleştirme emri verildi. Osman Paşa, Trablusşam'a yeni vali tayin edildi ve Mekke ile Medine'de Mısır'a bağlı şerifin yerine yeni bir şerif getirildi. Tevcihat merasimleri sırasında ise hem Mehmed Ali Paşa, hem ibrahim Paşa makamlarına ibka edilmeyerek buna dair fermanların verilmesi - ki bu da II. Mahmud'un yeniliklerinden biri idi - şimdilik reddedildi [Mart 1832].

İbrahim Paşa, Akkâ'yı artık daha da hevesle ele geçirmeye çalışıyordu. 1832 yılının Mart ayında gerçi Mısırlılar şehri işgal etmişlerdi, ama kale başarılı bir şekilde direniyordu. Trablusşam'ın yeni valisi [Osman Paşa] da Antakya üzerinden Mısırlıların işgali altındaki vilayetinin başkentine geldi.

İbrahim Paşa, Bâbıâli tarafından atanan yeni valinin üzerine büyük bir ordu ile yürümekte hiç tereddüt etmedi. Osman Paşa, üstün olan düşmanı ile çatışmaya girmek istemediğinden gece vakti Türklerin ana karargâhının bulunduğu Hamâ'ya kaçtı . Diğer taraftan ibrahim Paşa da büyük bir meydan muharebeA istemiyordu ve işgali altında bulunan Humus'tan Seraa üzerine yürüdü. Seraskerlik görevini de üstlenen Halep Valisi, asinin kaçmakta olduğunu düşünerek, Osman Paşa'yı ve Kayseri ile Maden valilerini arkasından gönderdi . Ama Mısırlılara yapılan bir saldırı başarısız oldu ve ibrahim Paşa ile kardeşinin emrindeki ana ordu Baalbek yakınlarında tekrar toplandı.

"Çirmen Valisi, Anadolu Seraskeri, Muhafız ve Nizâm-ı Cedid kıtaları Başkomutanı, Mısır, Girit, Habeşistan ve tevabii Padişah Vekili" olan Ağa Hüseyin Paşa, asi kabul edilen Mısır Valisi'ne karşı meşru iktidarın intikamını almak üzere, padişahın temsilcisi ve silahlı huzursuzluklardan dolayı yollan kesilen Mekke ve Medine'ye giden hacıların güvenini sağlayacak komutan olarak Anadolu topraklanna geldi.

Mehmed Ali Paşa'yı sadece Suriye'ye saldıran cüretkâr bir asi ve uygunsuz davranan bir paşa olarak değil, aynı zamanda Mehmed Ali Paşa'nın gizli elçiler gönderdiği işkodra Valisi Mustafa Paşa'nın kışkırtıcısı olarak da gören II. Mahmud, Hüseyin Paşa'yı ordugâhına kadar bizzat uğurlamıştı. Aynı dönemde Fransa ve ingiltere dışında, tüm diğer Avrupa devletleri de Mehmed Ali Paşa'ya karşı olduklarını açıkladılar. iskenderiye'deki Rus konsolos geri çağrıldı ve Avusturya barışçıl da olsa kararlı bir tonda Kahire'ye taleplernion i iletti. Avrupa devletlerinden hiçbiri, Bâbıâli'nin Mısır limanları ile ilgili abluka kararına itiraz etmedi . Kısa bir süre sonra Kaptan-ı Derya Halil Paşa da gemisine binerek, yola çıktı .

ibrahim Paşa'nın önünde şimdilik aşması gereken bir mesele daha vardı. Lübnanlılar, Dürziler ve Maruniler aynı anda yabancılann müttefiki Mir Beşir'e karşı cephe almışlardı. Mir Beşir'in oğullarından biri olan Halil, Deyrü'l-Kamer'de asilerin lideri olarak faaliyet gösteriyordu. Huzuru tekrar sağlamak içinse Mısır Valisi'nin kararlı bir şekilde müdahalesi yeterli oldu. Komplo kurmakla suçlananlar ki aralarında Canbolatzâdeler de bulunuyordu, Beyrut'ta muhasara altına alındılar. Aynı şeklide Trablusşam'da da bir komplo ortaya çıkartılıp, önlendi . İbrahim Paşa, nihayeti 27 Mayıs'ta büyük çabalardan sonra oldukça zor geçen bir taarruzla Akkâ Kalesi'ni fethetmeyi başardı. Abdullah Paşa teslim olarak, onurlu bir şekilde karşılandı ve derhal Mısır'a gönderildi. Mısırlılar, Akkâ Kalesi'nin mülkiyetini 4 bin ölü ile fazlasıyla ödemişlerdi .

Sıra artık Şam'a gelmişti ve ibrahim Paşa daha Haziran ayında bizzat buraya geldi. Ali Paşa, Şam'dalf ' ayrılarak Humus'taki karargâha gitti ve 18 Haziran'da Mısırlılar ve Dürziler, başkomutan olarak ibrahim Paşa ve Mir Beşir ile birlikte Suriye'nin iç kısımlarında, o dönemde 150 bin nüfusa sahip en büyük ve en verimli şehrine giriş yaptılar. 20 üyeden oluşan yeni kurulan idare meclisinde - Yahudilerle birlikte ancak 10 bin nüfusu bir araya getiren - Hristiyanlar da temsil ediliyordu. Artık sokaklarda hiç rahatsız edilmeden atları üzerinde gezebiliyorlardı . Halep, teslim olmakta gecikmedi. Böylece Suriye'nin tamamı artık Mısırlıların elinde idi, ama Osmanlı Sultaninin adı hutbelerde yine okunmaya devam ediliyordu' .

"Nizâm askerlerinin başında bir yeniçeriden başka bir şey olmayan" ve kendi desteği ile hayata geçirilen yeni askerî düzenlemelerden fazla anlamayan Ağa Hüseyin Paşa, emrindeki 45 bin disiplinli asker ve 160 top ile muzaffer Suriye fatihinin üzerine yürümekte hiç acele etmedi. Yeni Nizâm-ı Cedid taburlarının komutanı, Koca Hüsrev Paşa'nın damadı ve istanbul'daki en güçlü aktörlerden biri olan Serasker Mehmed [Selim Sırrı] Paşa'yı istenmeyen bir rakip ve Avrupalı eğitimcileri ve istihkâm subaylarını sadece birer Hristiyan casus olarak görüyordu. Konya'da kaybettiği üç haftadan sonra Serasker Hüseyin Paşa'nın öncü birlikleri ancak Tarsus'ta Akkâ Kalesi'nin düşmanın eline geçtiği haberini aldılar. Adana'da tekrar boşu boşuna iki hafta harcandı ve öncü birliklerin askerleri Antakya'yı işgal edip, Hamâ'ya doğru tereddütle ilerlerken, Hüseyin Paşa uzunca bir süre iskenderun'da kaldı.

2 Temmuz'da ibrahim Paşa saldırıya geçti. Bu ilerlemeyi durdurmak için Mehmed Paşa hiçbir emri beklemeden acilen Humus'a kadar ilerledi. Halep Valisi onu büyük bir törenle karşıladı ve şenlikler henüz devam ederken, Mısırlıların geldiği haberi getirildi. Mısır askerlerinin sayısı, Nizâm-ı Cedid askerlerinin sayısından çok üstündü: 44 top ve 16 bin askere karşılık, 40 top ve 10 bin asker. Ayrıca Mehmed Paşa'nın eğitimsiz askerleri oldukça zayıf görünüyorlardı. Muharebe başladığı anda (7 Temmuz) dört bir yana dağıldılar. Topçular çaresizdi ve komutanları, değil saldırıyı başarılı bir şekilde geri püskürtmek, Mısırlıların sağ kanadının taarruzunu bile öngöremeyecek kadar beceriksizdi. Şahsi cesareti hiçbir işe yaramadı. Kısa bir süre sonra geri çekilme emrini vermek zorunda kaldı. Bu emir Türklere 2 bin ölü ve 2.500 esire mâl oldu .

ibrahim Paşa, bu zaferinden "düşman paşaların" askerlerine karşı bir zafer olarak bahsediyor ve yeniler orduyu sultanın ordusu kabul etmek istemiyordu40. Aşağılayıcı bir biçimde sayıları ne olursa olsun, "bu gibi insanların" üzerine yürümeye her zaman hazır olduğunu belirtiyordu. 10 Temmuz'da ibrahim Paşa terk edilmiş Hamâ'ya girdi ve kısa bir süre sonra, Suriye'nin fethini tamamlamak üzere Halep'e doğru yola çıktı. Hüseyin Paşa gerçi Halep'e ondan önce varmayı başardı, ama Halep ahalisi onu kabul etmek istemedi ve bu yüzden aceleden 16 topu burada bırakarak, geri çekilmek zorunda kaldı. 18 Temmuz akşamı ibrahim Paşa Halep'e törenle giriş yaptı ve aralarında konsolosların da bulunduğu bir şehir heyeti, şehrin 75 bin nüfusunun samimi selamlarını iletti. ibrahim Paşa, "Baratacılai'dan 80 bin akçelik bir istikraz koparmakla yetindi.

Mısırlılar, uzunca bir süre dinlendikten sonra, bu sefer Beylan üzerinden iskenderun Körfezi'ne giden yola saptılar. Hüseyin Paşa'nın bu zor ve yüksek geçidi savunma teşebbüsü başarısız oldu ve aralarında yüksek rütbeli subayların da bulunduğu firariler, diğer Müslüman karargâha - ki Mısırlıları böyle görüyorlardı -geçmeye başlamışlardı. Bölge eyaletlerinin kanları emilmiş ve kötü muamele görmüş köylüleri, disiplinli Mısır askerlerini gerek kendi, gerekse "anavatanlarının kurtarıcıları" olarak görüyorlardı. Gerçek Müslüman, "yiğit savaşçı ve merhametli efendiyi" selamlamak üzere Urfa'dan ve Diyarbakır'dan elçiler geliyordu. Osmanlı ordusunun mağlubiyetlerine dair haberlerden cesaret alan Arap Vehhabîler Maskat ve Basra Körfezinde Abuşir Limanını işgal ederek, Basra'yı tehdit etmeye başladılar. Sanki II. Mahmud'un Anadolu'daki hakimiyeti tamamen çöküyordu. Eğitimli Mansure askerleri genelde dört bir yana dağılıyor ve tanınmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. 1 Ağustos'ta Antakya teslim oldu ve iskenderun da muzaffer Mısır ordusunun eline düştü. Mehmed Ali Paşa'nın amirali olan Osman Nureddin Paşa, Marmaris Limanında Kaptan-ı Derya Ali Paşa'nın gemilerini abluka altında tutuyordu, ama nihai bir muharebeye girmeye cesaret edemiyordu. Konya Valisi Ali Paşa, korkudan Antakya'dan Kıbrıs'a geçmişti.

II. Mahmud, boyun eğerek Suriye'yi muzaffer vasalına bırakmaya razı gelmediği takdirde, Anadolu'ya saldırı gerçekleşebilirdi. Mehmed Reşid Paşa, bu eyaleti savunmak üzere 31 Ağustos'ta Arnavutluk'tan çağrıldı ve Boğaz'ın diğer tarafına gönderildi. Mehmed Emin Rauf Paşa bu arada yeni bir ordu toplamakla görevlendirildi ve seraskerliğe Silistre Valisi Mehmed Paşa getirildi. Ağa Hüseyin Paşa, Vidin Valisi olarak serhad boylarına gönderilirken, Kaptan-ı Derya Halil Paşa'nın yerine de Tahir Paşa getirildi .

ibrahim Paşa bu arada Adana'yı da işgal etmiş ve kısa bir süre sonra Toros Dağlarindaki tüm yerleşim yerlerini eline geçirmişti. Niyeti sadece kuzey sınırını güvence altına almaktı. Mısır'dan acilen buraya getirilen fellahlar ve Araplar - ülkenin artık son çabaları idi bunlar - sadrazam tarafından Avrupa'dan buraya gönderilen Arnavutlardan ve Boşnaklardan oluşan Nizâm askerlerine karşı şansını tekrar deneyecekti. Sonbaharda Ekim ayı ortalarında Osmanlı ordusunun yeni hücumlarına karşı yenilmek istemiyorsa, tekrar saldırıya geçmek zorunda kaldı. Konya Valisi ve Adana Valisi Toros Dağları'nın dar geçitlerinde geri püskürtüldüler ve ibrahim Paşa Konya Ereğlisi'nde görkemli bir törenle karşılandı.

Zaferleri ile ün kazanmış Gürcü asıllı komutanı Mehmed Reşid Paşa ve Avrupa'dan getirtilen dinlenmiş ve sadık birlikleri arasındaki büyük savaşlar ancak Aralık ayı ortalarında Konya önlerinde yapıldı. Mehmed Reşid Paşa ve birliklerinin görevi aslında Mısır ordusunu yormak ve küçük birlikler hâlinde yok etmekti. Ama II. Mahmud, küçük düşürüldüğü için görkemli bir intikam istiyordu ve Mehmed Ali Paşa'nın emrindeki subayların strateji yetenekleri karşısında bu yeni bir mağlubiyet anlamına geliyordu ki ordunun asıl büyük birlikleri Bursa, izmit ve diğer yerlerde kalmışlardı. Süleyman Paşa Antalya'da, Osman Paşa da Sivas'ta konuşlanmışlardı, ama güçlerini Mehmed Reşid Paşa'nın emrindeki birliklerle birleştiremediler. Silahdarın emrindeki öncü birlikler, sadrazamın 18 Aralık'ta gelişinden önce sürpriz bir saldırıya uğrayıp, yenildi. Birçok Arnavut ya etraflarının sarılmasına izin verip, esir alındılar ya da düşmanın tarafına geçtiler. Araplar, Osmanlı süvari birliklerini geri püskürttüler.

Dervişler her yerde halkın islâm'ın gerçek inananları için ayaklanması için konuşmalar yapıyorlardı. Mehmed Reşid Paşa, 21 Aralık'ta tamamen yenilmesi ve esir düşmesi ile sonuçlanan bir taarruz teşebbüsünde bulundu . Mehmed Ali Paşa'nın tüm mirasının birkaç hafta önce resmi bir fermânla devredildiği adam, ibrahim Paşa'nın elinde idi artık. Mısırlı bir subay: "Sadrazam siz misiniz?", diye sorduğunda Mehmed Reşid Paşa'nın buna: "Az öncesine kadar sadrazam bendim", diye cevap verdi. Savaş yine de uzunca bir süre berabere devam ediyordu. 15 bin Arap, soğuk bir Aralık gününde 53 bin Osmanlı askerini yenmiş ve neredeyse yok etmişti54. ibrahim Paşa'nın üstün topçularının bu zaferdeki payı oldukça büyüktü.

Muzaffer Mısırlı komutan ve istanbul arasında artık sadece Trabzon'un askerî birlikleri ve Ahmed Fevzi Paşa'nın, komutanlığını astı olan Rauf Paşa'ya bıraktığı birlikler vardı. Gerçi diğer taraftan henüz hiçbir kayba uğramamış Osmanlı Donanması da istanbul önlerinde bekliyordu. Ama ibrahim Paşa, sürekli olarak egemenliğini tanıdığını söyleyen ve babasının kısa bir süre önce Halil Paşa aracılığıyla barış tekliflerinde bulunduğu padişahın başkenti, kutsal istanbul Şehri'ne saldırmayı düşünemezdi bile. Eline geçirdiği topları iade edip, Sultan II. Mahmud'a yazdığı özür mektubu ve sadrazamı, Osmanlı Sultanı tarafından azledilene kadar muzaffer ordusunun başkomutanı olarak kabul etmesi de bunun bir işareti idi. ibrahim Paşa, sadece Bursa'da kış karargâhını kurma izni istedi . Ayrıca kendisi de çok iyi biliyordu ki, Sultan Mahmud'tan ve rakibi Hüsrev Paşa'nın mağlubiyetinden büyük bir haz duymuş olan entrikacı ihtiyar Serasker Hurşid Paşa'dan başka daha birçok kimse, Rusya dahil bütün diğer devletler için Avrupa'nın muvazenesi ve siyasî düzeni için en esaslı bir şart hâline gelmiş olan Osmanlı imparatorluğu'nun bütünlüğünün korunması için hazır durumdaydılar.

İngilizler bu arada Mehmed Ali Paşa ve Halil Paşa arasındaki yazışmaları desteklemişlerdi. Mısır Valisi ayrıca Fransa'nın iskenderiye konsolosu Mimaut aracılığıyla II. Mahmud'a barış tekliflerinde bulunuyordu. Gerçi Kral Louis Philippe'nin istanbul'daki Osmanlı yandaşı elçisi olup, 1830 yılında Rusya Paris'teki yeni rejime karşı düşmanca niyetler beslediğinde, Türkleri Kırım'a saldırmak ve Kafkasya bölgesini ayaklandırmak ve onlara bu konuda yardımcı olmak üzere planlar yapan Guillemont geri çağrıldı ve Fransa parlamentosunda yapılan bir konuşma sırasında Türkiye bir "ceset" olarak nitelendirilmişti ve birçok Fransız soydaşlan Seve [Mısırlı komutan Süleyman Paşa] ve başkalarının Batı kültürünü ve disiplinini yeşerttikleri yeni islâm Devleti'nin hayalini kuruyorlardı, ama kamuoyunun görüşü ve milletlerin ticarî menfaatleri kesinlikle Şark'ta barıştan yana bir tutum alınmasını gerektiriyordu . Aynı dönemde Namık Paşa, yardım talep etmek üzere Viyana, Paris ve Londra'ya seyahatler yaptı, ancak Batılı devletlerin önce Rum meselesinin çözüme kavuşturulmasındaki menfaatleri o kadar büyüktü ki, Osmanlı Sultani na - sadece Türkiye için değil - fazla güçlenmiş vasalı ile arasındaki anlaşmazlıkta yardımına gelmekte geciktiler . Namık Paşa, bu felaketi Osmanlı Donanmasinın Navarin önlerinde yok edilmesinin doğal bir sonucu olarak gösterecek ve ingiltere'nin faal bir biçimde müdahalesini bir hak, bir "tazminat" olarak talep etmek için bu gerekçeye dayanacaktı . Ayın 21'inde Rus Çarı'nın olağanüstü elçisi General Muraviyev, istanbul'a geldi ve efendisinin himayesini vaat etti, hatta Mısır'a gidip, Mehmed Ali Paşa'yı itaat etmesi için ciddi bir şekilde uyarmaya bile hazırdı.

Gerçekten de oyunu Rus Çarı kazanıyormuş gibi görünüyordu ve Osmanlı Devlet'ine büyük zararlar veren bir ülkenin hükümdarı, yine yenilmiş ve çaresiz bir duruma düşmüş devletin kurtarıcısı olarak sahneye çıkacaktı. ingiltere kabinesinden gerçek bir destek alamayan II. Mahmud'un - Kahire'deki kulu tarafından küçük düşürülmek ve ibrahim Paşa'nın zaferinden sonra öne sürdüğü şartları kabul etmek istemiyorsa - Çar Nikola'ya gönderdiği gemiler için teşekkür etmekten ve arabulucu olarak Muraviyev'in ataşesi Duhamel'in Konya'ya ve elçinin bizzat iskenderiye'ye gönderilmesini onaylamaktan başka çaresi yoktu. Fransa'nın temsilcisi Varenne, bu müdahalenin getireceği tehlikelere işaret ettiğinde ve Ruslar nihayet istanbul'da efendiler gibi hareket etmeye ve istanbul'un savunması için tek başlarına tedbirler almaya başlayarak, Müslüman tebaanın hassasiyetini derinden yaraladıklarında, II. Mahmud 3 Ocak 1833 tarihinde Osmanlı Devleti'nin kurtarılması için çareleri görüşmek üzere devlet ricalinin tamamını büyük bir toplantıya çağırdı. II. Mahmud, Ruslardan alınan yardım fazla tehlikeli olacak olursa, son birliklerinin başına geçmeye hazır olduğunu beyan etti ve nazırları ile müşavirleri Rusya'nın yardımının kabul edilmesi gerektiği yönünde görüş bildirdiler. Elçi Muraviyev gemiye binerek, iskenderiye'ye hareket etti. Rusların himayesinde bulunan Halil Paşa ve Amedî [Mustafa Reşid] Efendi, Rus generale eşlik edecekler ve Mehmed Ali Paşa'nın affedilip, Akkâ Valiliği'ne tayin edildiğini gösteren belgeleri teslim edeceklerdi. Duhamel ise birkaç gün sonra Konya'ya doğru yola çıktı. Seyahati kasten uzatıldı ve Fransa elçiliğinin ulağı ondan çok önce Konya'ya geldi.

ibrahim Paşa'nın Ruslara ve Fransızlara verecek tek bir cevabı vardı: General olarak diplomatik bir görevi yerine getirmek zorunda değildi. Kendini her türlü saldırıya karşı korumak için askerî harekâtına devem etmek zorunda idi. Böylece Afyonkarahisar, Bilecik ve izmir, Mısır idaresi altına girdiler. Babası bu arada Hallf Paşa'yı büyük onur gösterileri altında karşıladı, ama gerek Halil Paşa'ya, gerekse çok fazla ehemmiyet vermediği Muraviyev'e Suriye'nin tamamını ve yanında Adana'yı talep etme kararından hiçbir surette dönmeyeceğini bildirdi.

Sultan Mahmud, istanbul için endişe duymaya başlamıştı. Bu yüzden Şubat ayı başlarında bakışını yine dostane bir şekilde yardıma hazır Rusya'ya çevirdi. Ribeaupierre'nin halefi elçi Butaniyev, derhal Sivastopol filosunu Boğaz'a çağırma vaadinde bulundu ve gerçekten de 20 Şubat'ta başkentin huzursuz ahalisinin gözleri önünde Amiral vekili Lazarev'in güzel ve güçlü gemileri istanbul Boğazina geldi. Ancak vicdanı rahatsız olan II. Mahmud, bu arada gelişlerinin geciktirilmesini talep etmişti. Şimdi ise onlardan tekrar kurtulmak istiyordu. Ama Mısır vasallarının kararlarında diretmesi ve Kütahya'ya kadar gelen ibrahim Paşa'nın ilerleyişine dair her haberde, içten içe nefret beslediği ve lanetler okuduğu Rus yardımına başvurmak zorunda olduğunu hissediyordu. Butaniyev, Ahmed Fevzi Paşa ve Rum tercüman Logotheti şahsında II. Mahmud'a uygun zamanda gerekli talimadarı götürecek yararlı birer araç bulmuştu.

Muraviyev, iskenderiye'den geri döndüğü 6 Şubat tarihinde kendisini dinlemek için toplanan Divân'ın huzurunda, sanki barışı sağlamış gibi bir görüntü sergiliyordu . Yeni Fransa elçisi Visamiral Roussin - ki selefi sadece maslahatgüzar idi - Rusların bu kibirli vasiliğini sona erdirmeye kararlı idi. istanbul'a geldikten hemen sonra, istanbul'dan ayrılma tehdidinde bulunarak, emredercesine Rus filosunun Boğazlar'dan çıkartılmasını talep etmişti . 21 Şubat'ta Mısır meselesini ortadan kaldırmayı yazılı olarak taahhüt etti ve görevlendirdiği subaylar, Kütahya ve 70iskenderiye'de bu yönde çalışmalarda bulunacaklardı . Elçi Roussin ayrıca Fransa'nın inatçı yetiştirmesi Mehmed Ali Paşa üzerinde kurulabilecek muhtemel bir baskıdan bahsediyordu ve görevlendirdiği subay, iskenderiye'ye bir ingiliz-Fransız filosunun gönderilebileceğini söylüyordu . izmir'de Fransız Amiral Hugon, Osmanlı mütesellimlerinin tekrar eski makamlarına getirilmesini talep ediyordu . Roussin'in talebi üzerine ayrıca Anadolu'da istenmeyen tekeller de derhal kaldırıldı.

"Sayın elçi, ne hakla benden böyle bir fedakârlık bekliyorsunuz?", diye cevap verdi Mısır Valisi hiç çekinmeden. Ayrıca "Rumeli'nin ve Anadolu'nun tamamını" ayaklanmaya kışkırtabileceğim, hatta "daha büyük işler" yapabileceğini de söylüyordu . O bir valilik, bir paşalık değil, bedelini büyük kayıplarla ödeyerek fethettiği Suriye'yi istiyordu. Batılı devletler için, onun bu mülkiyetini onaylamak bir onur meselesi olmalı idi. Boyun eğmektense Tann'dan yardım dileyerek, elinden gelen herşeyi denemeyi tercih ederdi.

Bunu "milleti" adına, yani Mısır halkı değil, Osmanlı halkı adına, "tam bir vatansever" olarak söylüyordu .

Suriye'yi hanedanı için değil, sadece tekrar geri alınabilen "ödünç verilmiş bir eyalet" olarak istiyordu ve bu eyaleti Bâbıâli'nin Avrupa ticaretinin çıkarları doğrultusunda ekonomik açıdan canlandıracaktı. II. Mahmud'un "uygunsuz davranışlarını " sadece kınayabiliyordu, ama istanbul'un memur dünyasında birçok yandaşı olduğu halde, padişahın tahtını sallamayı hiç düşünmüyordu. Aksine iranlılar, Lezgiler ve başkaları ile birlikte Ruslara karşı, islâm'ın gerçek intikamı olarak saldırıya hazırlanmayı düşünüyordu . Muzaffer Mehmed Ali Paşa bu sefer beş günlük bir süre tayin ediyordu. Bu sürenin bitiminde ibrahim Paşa istanbul'a doğru yola çıkacaktı.

De Varenne ve Âmedî Reşid Efendi, Suriye'deki dört paşalığın devri karşılığında barışı sağlamak üzere Kütahya'ya doğru yola çıktılar. De Varenne, sade bir asker hayatı süren ibrahim Paşa tarafından Fransa'nın milli marşı ile karşılandı. ibrahim Paşa Alanya, Adana, Urfa ve Rakka'yı da istiyordu. Nihayet Alanya'dan vazgeçti ve Fırat Nehri kenarındaki bölgeler açısından II. Mahmud'un kararını kabul etmeye hazır olduğunu açıkladı. Sadece Adana'nın kendisine verilmesinde hâlâ diretiyordu. Ayrıca kendisine yardım eden herkes için genel bir af istiyordu. Bunun üzerine birlikleri derhal geri çekildi.

8 Nisan'da yapılan Kütahya Barışı, aslında Mehmed Ali Paşa'nın zaferi anlamına geliyordu. Kütahya Andaşması daha sonra Edhem Efendi'nin iskenderiye'de akdettiği ve Mehmed Ali Paşa'nın Mısır için 10 bin kese verginin yanında Suriye için ayrıca 20 bin kese vergi vermeyi taahhüt ettiği antlaşma ile genişletildi, ama kısa bir süre sonra ne ödenmemiş vergileri, ne de cari yıl için ödenecek vergileri veremeyeceğini açıkladı.

Mısır Valisi'nin defalarca adaya gelmesine rağmen, tekrar baş gösteren Kandiye ayaklanmasını - birkaç kez adı geçen Mısırlı komutan Osman Paşa, istanbul'da Osmanlıların tarafına geçmişti - mazeret gösterebileceğini düşünüyordu ve Bâbıâli'ye bunun yerine yine ara sıra hediyeler gönderiyordu . Asıl hayali ise veraset hakkı olan bir hanedanın başı olarak, emrinde bulunan yaklaşık beş milyon nüfuslu eyaletlerde Batılı devletlerin baskısı ile Bâbıâli tarafından tanınmaktı, ama bu hayali şimdilik gerçekleştirilemeyecek kadar cüretkârdı. Zaten Avrupa'ya gönderdiği ajanlarının getirdikleri cevaplar da bu yönde idi. Urfa ve Rakka eyaletleri ise 1834 yılında pervasızca işgal edildi.

Şimdi sıra Rus dostları eve göndermeye gelmişti. Barışın akdedildiği günün arifesinde Amiral Kumani emrinde ikinci bir filo tarafından istanbul'a getirilen Muraviyev 5 bin asker ile istanbul'da Hünkâr iskelesi'ne geldi. Amiral Hersavski birkaç gün sonra ayrıca 8 bin askeri Büyükdere'ye getirdi ve II. Mahmud, "11 piyade taburu, 8 süvari bölüğü ve 36 toptan" oluşan 13 bin kişilik bu Rus ordusunun geçit resmini oldukça neşeli bir yüzle izlemek zorunda kaldı . Dindaşları Yortu Bayramı şenliklerine gurur ve huşu içinde katıldıklarında, Rumlar sevinç gösterilerinde bulundular: Ne de olsa istanbul'un tamamı onların elinde idi ve sultanın az sayıda birlikleri ne istanbul'daki Osmanlı hakimiyetini, ne de padişah tarafından sistematik bir biçimde küçük düşürülen ve korku içindeki başkent halkını kurtaramazdı.

Amiral Hugon'un ve ingiliz meslektaşı Malcolm'un izmir Körfezi'ne gelişleri, Batılı devletlerin "kurtarıcıların" artık istanbul'da daha fazla kalmalarını istemediklerinin işareti idi. Adana'nın kime ait olacağına dair meseleyi daha hızlı bir şekilde çözmek için, iskenderiye'ye gönderilen Fransa ve Avusturya temsilcileri Bois-le-Comte ve Prokesch-Osten Nisan ayında çaba gösteriyorlardı. Halil Paşa'dan Mısır'ı terk etmesi istenmişti, ibrahim Paşa, geri dönüşünü yarıda kesmişti ve Fransa, Mehmed Ali Paşa'nın Anadolu'nun tamamını boşaltmasını ancak büyük çabalardan sonra sağlayabilmişti. Mısır Valisi nihayet Mayıs ayı başlarında, kendisine daha sonra "muhassıllık" olarak bırakılacak olan Adana'dan vazgeçti. Bu arada Kont Orlov, elçi ve başkomutan olarak istanbul'a gelmişti ve birliklerini geri çekmeye hiç de niyetli görünmüyordu. ingiliz ve Fransız gemiler Bozcaada'ya kadar gelince, Ruslar nihayet Rus Çarı'nın doğum günü olan 9 Temmuz'dan 12 Temmuz'a kadar geri çekildiler.

Ruslar, ancak Bâbıâli Hünkâr iskelesi Andaşması'nı imzalamaya razı olduktan sonra geri çekilmişlerdi. Bu antlaşma tamamen savunmaya yönelik bir ittifak olup, her iki taraf sekiz yıllığına karşılıklı yardım taahhüt ediyorlardı. Ancak Bâbıâli'yi "yük altına sokmamak ve güçlüklerden" kurtarmak için - ki bu gizli bir maddede geçen ifadelerdi - Rus Çarı sadece Çanakkale Boğazı'mn yabancı savaş gemilerine kapatılmasını talep ediyordu . Ruslar tabii ki istanbul Boğazı'ndan serbestçe geçebileceklerdi. Bu ilgi çekici belgenin altında, reis efendi olarak 1832 tarihinde atandıktan kısa bir süre sonra makamından alınan Pertev Efendi ile Necib Efendi'nin yerine gelen Âkif Efendi'nin, daha sonra kurnaz ve yaşlı devlet adamı Koca Hüsrev Paşa'nın ve Ruslardan rüşvet alan Ahmed Fevzi Paşa'nın imzaları bulunuyordu. Hepsi büyük bir acele ve gizlilikle hareket etmişlerdi ve bunun karşılığında ödüllerini alacaklardı. Mısırlılara karşı olarak yapılan yardımlar oldukça cömert ödüllendiriliyordu.

Ahmed Fevzi Paşa'nın Petersburg'a gönderilmesi ve 17 Ocak 1834 tarihinde Rusya'nın Gürcistan'daki yeni fetihlerinin yeni sınırlarını güvence altına alan andaşmanın imzalanması ve ödenmeyen tazminadarın ödenmesi için yeni tedbirlerin getirilmesi - yine 6 milyondan 2 milyonu indiriliyordu - "müttefik güçlerin" daha da sıkı işbirliği içine girmesine katkıda bulundu. Bâbıâli derhal Rusya'nın "Romen Prenslikleri Divânı Başkanı" General Paul Kisselev'in denetim altında hazırlanan ve Romen prenslerinin otoritesi açısından boyarlar meclisi üyeleri lehinde olmak üzere yıkıcı sonuçlar verecek olan anayasayı, yani "Dahilî Nizâmnâme"yi kabul etti. Boğdan ve Eflak, bundan böyle birlikte 2 milyon akçe vergi ödeyeceklerdi. Kısa bir süre sonra, Nisan ayında yeni prensler de atandı - bundan sonraki prensler ise seçilecekti. Boğdan tahtına Rus Çarı'nın fikirlerinden etkileniyormuş gibi görünen soğukkanlı, pratik ve despot Mihail Sturdza ve Eflak tahtına eski Eflak Prensi'nin kardeşi, merhametli ve hayalperest Aleksandru Gika getirildi. Ancak Silistre'de devlet borçları tamamen ödenene kadar Rus müdafaa kıtaları kalacaktı. Kisselev, 1834 yılında istanbul'dan ayrılırken, Silistre ancak 1836 yılında boşaltıldı.

Mehmed Ali Paşa, aslında iki ülke arasında bir banş değil, sadece başarılı bir asinin affedilmesi ve ödüllendirilmesi anlamına gelen Kütahya Antlaşması ile 1 milyon 156 bin nüfuslu bir eyalet elde etmişti, ama bu eyalet Osmanlı Devleti'nden Mısır'dan daha az kopmuştu. Sadece 15 bin Türk'ün yaşadığı Suriye ve Mısır ise zamanla bağımsızlıklarını kazanmak için sadece tahkim edilmesi gereken tüm bir Arap ülkesi oluşturuyordu.

Ama bunun için tekellerin veya âşâr vergisinin yanında, Bizans örneğine göre uygulanan vergilerin; zorunllS4' silahsızlandırmanın; zorunlu askerliğin ve herşeyi kendinde toplayan ve Mısır'da "mülkiyet hakkının denetlenmesi" ile aslında Mısır'ın efendisinin lehine ortadan kaldırılan toprak mülkiyetine kadar herkesi kendi menfaati için çalıştıran mutlak güce dayalı baskı rejiminden daha farklı bir siyaset gerekiyordu. Baskı altında tutulan ve neredeyse köleler gibi kırbaçlarla çalıştırılan memurlar aracılığıyla sistematik kan emiciliği, çok geçmeden neredeyse bağımsız paşaların kimi zaman merhamedi ve esirgeyici muamelesinden daha avantajlı görünmüyordu. Avam takımının, idarecileri küçük düşürmeye ve kovmaya alışık oldukları Halep ve Şam gibi şehirlerin, Mısır'daki pazaryerleri gibi kolay yönetilemeyeceği aşikârdı ve dağların gururlu ahalisine karşı, fellahların her zamanki gibi kaderlerine boyun eğerek sessizce kabul ettikleri mali politikalar hiçbir işe yaramıyordu. Ayrıca Fırat Nehri'nin ve Filistin sınırının özgür Arapları da Nil deltasının yakınlarındaki aç Bedevilerle hiç mi hiç kıyaslanamazdı.

Böylece Mısırlılar Suriye'de sürekli ayaklanmalarla karşılaşıyorlardı. Nablus ve Hebron halkı 1834 yılı ilkbaharında silahlarını teslim etmeyi reddetti ve halkın öfkesine direnemeyen küçük Mısır kıtalarına saldırdı. Kudüs'te asiler eski bir kanalın açıklığından girerek, yabancı askerlerden kanlı bir intikam almayı başardılar. ibrahim Paşa, sadece büyük kayıplar vererek, küçük bir ordu ve toplar ile Kudüs önlerine gelebildi. Nazareth Dağları'nda çıkan ayaklanma tüm hızı ile devam ediyordu. Kutsal Şehir'de ise ibrahim Paşa Suriyeliler tarafından bizzat kuşatmaya alındı ve Mir Beşir'den yardım bekledi. Bir süre önce zindana atılan Abu Goş'un oğlu gibi, Hristiyan hacıları sömüren kişiler, ibrahim Paşa'nın babası tarafından gönderilen yeni birliklerle birleşmesini engellemeye çalıştılar . Ancak Mehmed Ali Paşa Temmuz ayında ordusu ve donanması ile birlikte Suriye'ye geldiğinde, ibrahim Paşa asilerin liderleri arasında çıkan anlaşmazlıkları kendi lehine kullanarak, eski konumunu tekrar geri kazanmıştı: Güzel sözlerle kandırılan asiler ele geçirilmişler ve bunun üzerine Akkâ'da yapılan idamlar sayesinde huzur tekrar sağlanmıştı. Bu arada Dürzî Dağları'nda Emir Halil'in de gücü kırıldı ve Antakya'daki asilerin de akıbeti aynı oldu.

Aslında Mehmed Ali Paşa'yı tam olarak affedememiş olan Bâbıâli tüm bu çatışmaları tabii ki kendi lehine kullanmaya çalışmıştı. Kürt boylarına boyun eğdirme bahanesi ile Konya mağlubu olup, artık Sivas Valisi okW Mehmed Reşid Paşa Anadolu'ya gitti ve burada 1833-1834 yılları arasında eski düşmanı gözetleyerek uzunca bir zaman geçirdi . Ama II. Mahmud, işi savaşa kadar götürmedi: Bunu yapmasını ne Namık Paşa'nın yine başarısız bir görevle gönderildiği ingiliz kabinesi, ne de herşeye rağmen iskenderiye konsolosu DuhamePin Mısır Valisi'ni hırslı planlarını gerçekleştirmesi için kışkırtan Rusya tavsiye etmiyorlardı. Mehmed Ali Paşa, verginin ödenmesini ertelediğinde bile, Malatya'dan yola çıkmış olan Mehmed Reşid Paşa'ya daha fazla ilerlememesi yönünde bir emir gönderildi.

1834 yılı sonunda Mehmed Ali Paşa, Urfa'yı boşaltmayı kabul etti. Ayrıca bir süre sonra Necib Paşa'nın, ölen dayının iki mirasçısının mücadeleye giriştikleri Trablusgarb'a gelerek, mirasçılardan birini istanbul'daki hükümdarın valisi olarak tayinini, hatta tıpkı 1834 yılında Boğdan ve Eflak prenslerinin ancak birkaç ay öncesinde talep ettikleri gibi, onay işaretlerini almak üzere istanbul'a göndermesini sessizce izlemek zorunda kaldı. Gerçekten de Mehmed Ali Paşa, yeni Vali Mehmed Emin Rauf Paşa'nın topluca ayaklanan Berberilere karşı zorlu bir mücadeleye giriştiği Trablusgarb'a hiç gelmedi. Kaptan-ı Derya Tahir Paşa da huzuru tekrar sağlayamadı ve ancak 1837 yılında yerine getirilen Hasan Paşa, daha yumuşak davranarak bu zorlu görevi yerine getirebildi.

Tunus'ta aynı yıl içinde yeni Tunus Dayısı II. Mahmud tarafından Osmanlı Devleti'nin vasalı olarak onaylandı. Bâbıâli nihayet 1836 yılında kısa bir süre önce daimi temsilcisi olarak atanan Reşid Bey aracılığıyla Paris'te Konstantine'nin Cezayir ile birleştirilmesi amacıyla yapılan sefere karşı çıkma cesaretini buldu. Fransa ticarî ataşesi d'Eyragues ve elçi Roussin, 1837 yılında Cezayir "asilerine" gösterilen sempatiye Osmanlı Donanmasinm Berberi sularına gönderilmesine itiraz ederek cevap verdiler. Buna istinaden Tunus önlerine sadece tek bir firkateyn geldi ve Tunus Dayısı Şeydi Mustafa, 4 bin kese vergi gönderip, her yıl hediyeler göndermek vaadi ile kendisini batıdan tehdit eden Hristiyan güçlerine itiraz etmekte gecikmedi. Kısa bir süre sonra öldürülecek olan Tunus Dayısı'nin oğluna, Tunus Dayısı olarak tanınmanın yanı sıra Osmanlı paşalık rütbesi verildi.

Mehmed Ali Paşa, ingiltere'nin Orontes-Fırat hattını kullanarak Hindistan'a daha kısa bir yol açma girişimlerine - Bâbıâli ingiliz gemilerinin Basra'dan Birecik'e kadar ilerlemelerine izin vermişti - Rakka Valisi olarak itiraz etti. Bu yüzden, Suriye ipeği üzerindeki tekeli tanımak istemeyen ve II. Mahmud'dan bir yönde resmi bir yasak çıkarttıran ingiliz elçi Ponsonby'nin notasında kınandı . Ancak yaşlı ve kurnaz Mehmed Ali Paşa, bu gibi tekellerin Suriye Eyaleti'nde hiçbir zaman uygulanmadığını belirtti ve kavga böylece sona erdi. Kısa bir süre sonra Mehmed Ali Paşa Kandiye'nin vergisini ödedi. Kürtlere karşı büyük zaferler kazanan Mehmed Reşid Paşa'nın 1836 yılından sonra ani ölümü, Mehmed Ali Paşa'yı en tehlikeli rakibinden kurtardı . iki yıl önce Arnavutlan katı yönetimi ile ayaklanmaya kadar getiren ve merhametli Vassaf Efendi tarafından huzur tekrar sağlandıktan sonra, sultanın emri ile kanlı cezalandırıcı olarak tekrar buraya gelen ve amansız bir savaşçı olan Hafız [Mehmed] Paşa, 1837 yılının Ocak ayından itibaren Mehmed Reşid Paşa'nın halefi olarak Mısır yönetimindeki Suriye için hiç de rahat bir komşu sayılmazdı.

Hafız Paşa önce Kürt bölgelerinin fethini tamamladı. Liderleri olan Ravendüz ve başkaları Sincar Dağı'nda, Akçadağ'da ve Alacadağ'daki yuvalarında uzun süre direndiler . Asilerden ve asilerin hükmü altındaki halktan 15 bin kişi öldürüldü ya da yaralandı; aralarında aç kalmış yaşlıların, kadınların ve çocukların da bulunduğu 4 bin kişi ise esir alındı ve 6 bin aile Diyarbakır yakınlarına yerleştirildi. Ordunun başında bulunan çağdaş eğitimli Çerkeş asıllı komutan (Hafız Paşa), her Kürt'ün başına 200 akçe, her kesik kol veya ayak için de yarısını ödüyordu. Bunun dışında Avrupalılara karşı gayet nazikti, askerî bandonun çaldığı Donizetti'nin eserlerini dinlemeyi severdi ve alaycı bir şekilde ünlü Talleyrand'ın ahlaki karakteri hakkında Batı'dakilerin görüşlerini öğrenmeye çalışıyordu .

Mısır Valisi'nin şimdilik endişe etmesine gerek yoktu. Ezelî düşmanı Koca Hüsrev Paşa, uzun süren ve iç işlerinde güçlü bir iktidardan sonra nihayet 1836 yılı sonunda geri çekilmeye zorlandı ve yerine gelen Halil Paşa, 1833 yılında iskenderiye'de barış müzakerelerinde bulunan ve Mehmed Ali Paşa tarafından büyük onurlarla karşılanan eski kaptan-ı deryadan başkası değildi . Yeni reisülküttap ve muhafazakâr memur sınıfının yöneticisi, Rum meselesinde Bâbıâli ve islâm'ın haklarının kararlı savunucusu Pertev Efendi, Rusya'nın kimi zaman tatlılıkla yürütülen, ancak her halükarda Osmanlı Devleti'nin nihai çöküşüne yönelik, baskıcı ve küçük düşürücü dosduğuna karşı olduğu kadar, aynı soya ve aynı inanca mensup Mısır Valisi ile samimi ve daimi bir barışmadan yana idi . Suriye'yi ömür boyu elinde tutmak ve Mısır'ı da veraset yolu ile çocuklarına bırakmak isteyen Mısır Valisi'nin yeni konumu hakkında görüşmelerde bulunmak üzere bir Osmanlı yetkilisi iskenderiye'ye gönderildi. Suriye'nin iç bölgeleri ve Adana'yı meşru sahibine geri vermesi istendi, ama Mehmed Ali Paşa bunu kesinlikle reddediyordu. Onun yerine savaşı tercih ederdi .

II. Mahmud ise Mısır Valisi ile her anlaşmazlıkta istanbul'da hemen barış için tavsiyelerde bulunan himaye devleti Rusya'nın iradesine karşı gelerek de olsa Mısır Valisi'ne saldırmaya kararlı idi. Alkole düşkünlüğü ve sefahat vücudunu tahrip etmiş olmasına rağmen, Sultan Mahmud'da sanki yepyeni bir ruh canlanıyordu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mısır Meselesi Kavalalı Mehmed Ali Paşa İle Suriye Fethi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Ağu 2011, 16:04

Arnavutluk'ta huzur tamamen geri getirilmişti: işkodra Valisi ve Sofya fatihi ve ıslahat karşıtı [Buşadı] Mustafa Paşa, Pirlepe'de ve Babussa Dağı'nda Mehmed Reşid Paşa'nın emrindeki 6 bin kadar askere yenildikten sonra, istanbul'da esir ve affedilmiş bir asi olarak yaşıyordu ve Gegaların 1833-1836 ve 1836-1840 yılları arasında kendilerini askere yazdırmak isteyen Namık Paşa'ya karşı ayaklanmaları, asilerin işkodra'ya kadar girmeyi başarmalarına rağmen, uzun süreli sonuç getirmedi. Travnik'te 1831 yılında II. Mahmud'un getirdiği yeniliklere karşı ayaklanmalardan; Ali Vidaiç'in Kosova'da Mehmed Reşid Paşa'ya karşı savaşından; Kaptan Hüseyin Paşa'nın bu makama gelmek için çevirdiği entrikalardan ve Hersekliler ile Saraybosna'yı ele geçiren Kara Mahmud Paşa'ya yenilmesinden; Hüseyin Paşa'nın Trabzon'a sürgün edilmesinden ve Vecihi Paşa ile Üsküp Valisi Osman Paşa'nın başanlı sindirme politikasından ve tehlikeli beylerin gizlice öldürülmesinden oluşan Bosna anarşisi, Osmanlı hakimiyeti için tehlikeli sayılmazdı.

Kaptanların süvari bölükleri, Hırvatistan'da Bâbıâli'den tatminkâr bir açıklama alamadıkları için , yakın zamanda birliklerini Bosna Valisi ile anlaşarak iki kez Osmanlı topraklarına gönderen Avusturyalılar ile uğraşmak zorundaydılar.

30 Eylül ve Ağustos 1830 tarihli hatt-ı şerifler sayesinde Sırplar, enerjik ve aklı başında Prens Miloş'un idaresi altında sakin bir hayat sürüyorlardı. Sırbistan her yıl nihai olarak belirlenen vergiyi ve sipahilerin gelirlerini ödüyordu. Sadece kalelerde artık söz sahibi olmayan az sayıda Türk kalmıştı. Ücretleri hükümet tarafından ödenen piskoposlar, o güne kadar iktidarda olan Fenerli Rum ruhbanının yerine geçmişti. 1833 yılı Mayıs ayında özerk Sırp bölgesine Kraina, Timok, Parakin, Alacahisar (Kruşevaç), Staravlaşka ve Drina dâ dahil edilerek yeni sınırları istanbul'da kabul edildi.

Huzursuzlara karşı zafer elde edildikten sonra 1835 yılında Prens Miloş, eski Türk hukukuna göre Sırbistan'a Romen prensliklerindekilere benzer anayasal düzenlemeler ve kanunlar getirmeye çalıştı, ama bu konuda Rusya'nın haset dolu muhalefeti ile karşı karşıya kaldı ve Romen prensliklerinin, nizamnameye ülkenin özerkliğine karşı zorla ilave edilmeye çalışılan gizli ve emrivaki hükümleri kabul etmek istemedikleri için Eflak'taki meclis ile anlaşmazlığa düşmüş von Ruckmann, Sırbistan'ın yeni anayasasına itiraz etmek üzere Belgrad'a geldi. Tüm bunlara rağmen, Prens Miloş istanbul'daki hükümdarına karşı yükümlülüklerini zamanında yerine getiriyordu: 1835 yılında, yanındaki 2 bin kişilik maiyetini sınırda bıraktıktan sonra, Sultan II. Mahmud'un daveti üzerine istanbul'a gelerek, yanında değerli hediyeler getirdi ve karşılığında kendi bayrağını kullanma hakkı ile başka imtiyazlar aldı.

Tuna Nehri üzerinden dönüş yolunda Prens Miloş, sözde sınırı geçen Eflak karantina hattı üzerine gambotundan pervasızca ateş açtırdı. Buna rağmen ülkesine geri döndükten sonra Vidin Valisi Hüseyin Paşa eşliğinde Eflak'taki çiftliğinin bulunduğu Poiana'ya hareket etti ve Eflak Prensi Aleksandru Gika ile burada dostane bir görüşme yaptı . Sırp despot ayrıca 1837 yılında atanan ingiltere konsolosu Hodges ile çok iyi ilişkiler içinde idi ve bu yüzden sonbaharda buraya gönderilen başyaver Dolguroki aracılığıyla Rusya'nın ağır sitemlerine maruz kaldı. Osmanlı imparatorluğu'nun Rus hamisi nihayet bir Sırp heyeti ile anlaşarak 1838 yılında istanbul'da hazırlanan 24 Aralık tarihli düzenleme ile veraset hakkına sahip Sırp Prensi'nin yanında, haklan titizlikle belirlenmiş bir senatonun kurulmasını sağladı . Senatörlerle anlaşmazlıklar, prensin yandaşlarının mağlubiyeti ve Miloş'un oğlu Mihail lehine tahttan çekilmesi yakındı. Nihayet 1840 yılında Miloş oğlu lehine gerçekten de tahttan çekildi. -13 Haziran 1839 yılında kısa bir süre sonra, 8 Temmuz'da hayatını kaybeden büyük oğlu Milan lehine bir kez daha tahttan çekilmişti.

Ancak 1837 yılında serhad boylarında henüz huzur ve sükunet hakimdi. Ruslar, daha önce de dediğimiz gibi, Silistre'yi boşalttılar ve birçok top ve cephanelik bıraktılar. Sultan Mahmud birden Anadolu'da savaşa girmeden önce, Avrupa eyalederini Rusları örnek alarak organize edilmiş karantina askerleri tarafından korunan Tuna Nehri'ne kadar ziyaret etmek istedi.

Avrupa'daki eyalederde genelde Hristiyanlar yaşıyordu. II. Mahmud işte bu nedenden dolayı tebaanın arasında Batı modasına uygun giyinmiş, mavi paltosu, binici çizmeleri ve ifadesi güçlü gururlu, başında kırmızı fesi ile saygı uyandıran bir subay gibi görünmek istedi. Boğaz'da yeni inşa edilen Çırağan Sarayı'nda yaşayan Sultan Mahmud, uzun zamandır Hristiyan dostu olarak görünmek için elinden geleni yapıyordu. Kral Otto, Bavyera taht varisi kardeşini Türk sularında karşılamaya gidecek ve izmir sokaklarında gezinecek kadar dikkatsiz davranmasına ve Yunanistan Krallığı ile ilişkiler hâlâ çok gergin olmasına rağmen, II. Mahmud, Viyana'daki sefaret kâtibi Johann Mavroyani'ye - elçi Fethi Ahmed Paşa aslında onun altında idi - "devletinin en iyi ve en yetenekli uyruğu" olarak gördüğü Rumlara karşı beslediği sevgiden bahsediyordu. Mavroyani'nin yanı sıra Osmanlı diplomasisinde eski Bâbıâli tercümanının oğlu ve aynı zamanda Şehzâde Abdülmecid'in Fransızca öğretmeni olan Fenerli Nikola Aristarşi, Stefan Vogoridis ve Hançeri önemli makamlara getirilmişlerdi. Romen prenslikleri istanbul'da yine Rumlar tarafından temsil ediliyorlardı ve bu temsilcilerden birinin kızı, Romen Prensi Mihail Sturdza ile evlendi. II. Mahmud'un yeni çıkarttığı iftihar Nişanı, sadece Prens Miloş ve ailesine değil, Rum erkek ve kadınlara da cömertçe dağıtıldı. ilk k ez bir sultan sarayının hareminde Hristiyan dininden vazgeçmemiş güzel Rum kızları da bulunduruyordu.

II. Mahmud, 29 Nisan'da yanında yüksek rütbeli memurları ve aralarında dört Prusya Genelkurmay subayının da bulunduğu - ilki bizzat Moltke'nin kendisi idi - bir askerî heyet ile birlikte kendisini Varna'ya götürecek Nusretiye Gemisi'ne bindi. Buradan karayolu ile Şumnu üzerinden Rusçuk'a ve Tuna boyunca batıya doğru yoluna devam etti. Mayıs ayında hediye olarak sırma yakalı harvaniler, tütün tabakaları, onur hilatları, kürkler ve atkılar almak üzere huzuruna sadece tüm Türk idareciler ve Avrupalı konsoloslar, boyarları ile birlikte Romen prensleri - ki bunlar sakallarını kesmek zorunda kaldılar - ve piskoposlar değil, Rusya'nın temsilcisi ile Avusturya'nın temsilcisi Mareşal Kont Auersperg de geldiler. Hediyelerin sayısı beklendiğinden fazla idi ve II. Mahmud, temsilci heyetlerini - defne ağacının dallarını taşıyan Rumlar, ellerinde meşalelerle Ermeniler, alınlarını yere kadar eğen piskoposlar - zevkle izliyordu, katibi Vassâf Efendi aracılığıyla cevaplar veriyor ve halk arasına özgürce katılabildiği bu hayatı paylaşmaktan, kendisini sadece uzaktan gösterebildiği istanbul'daki gizli gezilerinden daha çok zevk alıyordu .

Seyahati sırasında, istanbul'da akabinde birçok idama neden olan bir komploya rağmen, planlarının nihayet anlaşıldığını ve şahsiyetine sevgi gösterildiğine; devletinin görüş birliği ve kendisine duyulan güven sayesinde tekrar güçlendiğine; ne Mehmed Ali Paşa'nın tehditlerine, ne de bugüne kadar hayatını kabusa çeviren ingilizlerin, Fransızların ve Rusların her gün birbirleri ile çelişen tavsiyelerinden korkmasına veya bunlara kulak asmasına gerek olmadığına ve nihayet kendine ait, özgür, kendisine yakışan ve sadece kendisine yarar getirecek bir siyaset yürütebilecek durumda olduğuna kanaat getirmiş gibi görünüyordu. Kendi iç hazinesinden 25 milyon akçe tutarında bir fedakârlık yaparak ve bakiye kalan 55 milyon akçeyi en kısa zamanda toplamak için kararlı tedbirler alarak, Rusya'ya olan savaş borçlarının ezici baskısından da kurtuldu.

Muhafazakâr Divân'ın daha 1837 yılı içerisinde düşürülmesi, Mehmed Ali Paşa'nın konumunu zora soktuğu gibi, konumu için ciddi bir tehlike de oluşturuyordu. Gerek Vassâf Efendi, gerekse Pertev Efendi sürgüne gönderildiler ve Pertev Efendi sürgüne giderken aniden hayatını kaybetti. Yeni "Hariciye Nâzın" olup -eskiden kalma reisülküttaplık makamı böylece kaldırıldı - Paris'te daha önce elçilik yapmış tecrübeli ve yetenekli diplomat [Mustafa] Reşid Bey, Mısırlıların dostu değildi. Zaten istanbul'a gelişi de hastalıklı ve gittikçe daha yorgun görünen padişahın kararsızlığından dolayı sürekli olarak erteleniyordu . ingiltere'nin nüfûzunu kullanarak makamdan alınmasını sağladığı Âkif Efendi'nin azlinde Rus Çarı, istanbul'daki "dostuna" kendi el yazısı ile gönderdiği bir mektupta Bâbıâli'nin "üzücü zayıflığını" kınamıştı . Aynı Âkif Efendi şimdi Dahiliye Nâzın idi ve başvekil ünvanım da taşıyan halefi, Mısırlı ibrahim Paşa'ya karşı bahtsız bir şekilde savaşan komutanlardan biri olan Mehmed Emin Rauf Paşa oldu. Ahmed Fevzi Paşa da vekiller heyetinde bir makama sahipti. Son olarak Halil Paşa, yılın sonlarına doğru seraskerlikten azledilerek, yerine sultanın damadlanndan olan Said Paşa getirildi. Meclis-i Vâlâ başkanlığını, yaşlı Koca Hüsrev Paşa yürütüyordu. Onun bu makama getirilmesi, siyasetin yönünü içte baskıcı bir düzen ve dışta efendisinin uzun yıllardır kurduğu planların gerçekleştirilmesi yönüne çeviriyordu.

Ancak Bâbıâli tüm bunlara rağmen, Havran bölgesinde çıkan ve Hristiyan unsurların komşu Lübnan'daki Müslümanlara karşı kışkırtılması sonucunda biraz zayıflayan Dürzî ayaklanmasını askerî açıdan desteklemeye yanaşmıyordu. Önce Batı kabinelerinin görüşleri hakkında yeni ve güvenli bilgiler edinmek istiyordu ve bu amaçla Hariciye Nâzın [Mustafa Reşid Paşa] Paris ve Londra'ya gönderildi. Hiçbir yerde savaşın açılmasına dair herhangi bir olumlu işaret göremedi ve Osmanlı Sultanina hiçbir yerden rakibine karşı destek verilmiyordu. ingiltere aksine Şark Meselesinin çözümü için yeni bir Londra Konferansı toplamayı düşünüyordu ve Rusya, bu konferansa katılmaya meyilli görünüyordu. Ancak Ponsonby tarafından, artık Sırbistan ve Romen prensliklerinde konsolosları (Blutte) bulunan ve Bükreş'te bir şirket kurmayı düşünen ingiliz tüccarların ülke içinde güvenli bir biçimde faaliyetlerini sürdürebilmelerini ve daha uygun gümrük tarifelere tâbi tutulmalarını sağlamak amacıyla 16 Ağustos 1838 tarihinde akdedilen ticaret andaşmasında, tekellerle ilgili olduğundan, bu antlaşmanın gerçekten beyan ettiği gibi, kendi toprakları için de bağlayıcı olacak ise aslında bizzat Mehmed Ali Paşa'yı ilgilendiren bir madde vardı.

Hafız Paşa aynı dönemde Kürtlere karşı yapılan seferi tamamlamış ve Fırat Nehri'nin Suriye sınırı boyunca hareket edebileceği Malatya'ya karargâh kurmuştu. Emrinde 50 üzerinde piyade taburu, 8-9 süvari bölüğü ve 100 top vardı. Konya Valisi Hacı Ali Paşa'nın ordusu ve Ankara'da bekleyen Mehmed izzet Paşa'nın ordusu yardımına gelmeye hazırdılar ve Hafız Paşa, 1839 yılının Haziran ayında serasker olarak istanbul'dan tekrar buraya döndü.

Ancak genelde açlık ve salgın hastalıklardan kınlan Nizâm askerlerinden ve kaçmaktan başka bir şey düşünmeyen Kürtlerden oluşan birlikleri, Nisan ayında Toros Dağlarinı geçmişlerdi. Fırat Nehri'ne kadar henüz Osmanlı topraklarında idi ve nehri zorlu bir şekilde geçerken de barış hâlâ sürüyordu. ibrahim Paşa, bu barışı hiçbir surette ihlal etmek niyetinde olmadığından, Suriye'nin iç kesimlerinden Hafız Paşa'nın karargâhına çağrılan sipahilere Osmanlı Sultaninin bu emrine uymalarına izin verdi.

Ancak Hafız Paşa, bunun üzerine Suriye'deki köyleri ele geçirmeye başlayıp, Antep Şehrini işgal ettiğinde, Mısırlılar eğer gerçekten Suriye'de kalmak istiyorlarsa, düşmanlıkların çıkmasını artık engelleyemezlerdi. 9 Haziran'da yapılan savaş ilanından önce - ki savaş ilanı, aslında yine Mehmed Ali Paşa'nın azli idi - Nizip'te nihai muharebe meydana gelmişti. ibrahim Paşa'nın emrinde Osmanlı ordusundan daha kalabalık bir ordu vardı, ama kısmen huzursuz ve açlıktan ölmek üzere olup, zafer kazanıldıktan sonra bile topluluklar hâlinde Hafız Paşa'nın tarafına geçen Suriyelilerden oluşuyordu.

Hafız Paşa'nın emrinde ise ailelerinin yanına dönmekten başka bir şey istemeyen itaatkâr Nizâm askerleri - 28 bin piyade, 5 bin atlı ve 100 top - ve boylarını baskı altında tutan Türklerden nefret eden ve umut dolu bir saldırıya, tıpkı panik içinde bir kaçışa olduğu gibi hazır olan Kürtler vardı. Mısır başkomutanı büyük askerî yeteneklerini henüz kaybetmemişti, ama Osmanlı seraskerinin maiyetinde Moltke ve Prusyalı meslektaşları duruyordu . Ancak mollalarına danışan Hafız Paşa, kendine gelen ilhamdan başka kimseyi dinlemeye gerek olmadığını düşünüyordu: Birecik'e geri çekilme emrini vermek istemedi ve ibrahim Paşa'ya yürüyüş esnasında saldırmaya da cüret etmedi. Bir saat içinde süvari bölüklerine mâl olan ve piyade taburlarının çözülmesi ile tam bir felaket hâline geden düzensiz bir çatışmaya girdi. 24 Haziran'da Osmanlı Devleti'nin artık Fırat boylarında bir ordusu yoktu . Aynı şekilde Anadolu'da da ordusu yoktu, zira orada bekleyen birlikler daha fazla ilerlemek istemiyorlardı. Nihayet kısa bir süre sonra Ahmed Fevzi Paşa, kendisine emanet edilen filoyu, aynı dönemde Çanakkale Boğazı'nda bulunan Fransız Amiral Lalande'nin de katılımı ile Mısır Valisi'ne resmen sattı.

II. Mahmud, son nefesine kadar her zaman bahtsız tarafını gösteren kaderine demir gibi bir irade ve amansızlıkla savaşmış bir adam olarak, 1 Temmuz 1839 gününün sabahı, felaket haberini almadan, henüz 54 yaşında hayata veda etti. Katı davrandığı istanbul halkı, sade ve süssüz tabutunu ebedi istirahatına çekileceği yere omuzlarında taşımak üzere akın akın geldi. Ama eseri onunla birlikte gömülmeyecekti. Alınan son mağlubiyetten sonra bile canlı kalacak ve çökme tehlikesi ile karşı karşıya kalan Osmanlı Devleti'ne her zaman mutlu olmasa da, yeni bir gelecek getirecekti.

II. Mahmud'un en büyük oğlu, 16 yaşındaki merhamedi ve melankolik Abdülmecit artık sultan ve padişahtı. Tek başına hüküm sürebileceğine kimse inanmıyordu, ama herkes onu tecrübesizliğinde desteklemeye hazırdı. Sadrazamlık tabii ki Koca Hüsrev Paşa'ya verildi. Eski nâzırlardan ise sadece Halil Paşa (Harbiye), Damad Said Paşa (Ticaret), Mehmed Emin Rauf Paşa (Meclis-i Vâlâ Başkanı) ve [Mustafa] Nuri Paşa (Hariciye Nâzın Vekili) makamlarında kaldılar. Yeni üye olarak ise sadece II. Mahmud'un maiyetinden olan genç Rıza Bey [Mabeyn müşiri] katıldı . Sanki bir barış meclisi kurulmuştu: Mehmed Ali Paşa, artık yok edilmesi gereken amansız ve barışmaya yanaşmayan eski düşman olarak görülmüyor, aksine zor kazandığı konumunu korumak zorunda olan bir adam olarak görülüyordu. Âkif Paşa, Mehmed Ali Paşa'yı iskenderiye'de ziyaret edecek, ona bir ni| an takacak, istanbul'a davet edecek ve müzakere temeli olarak Mısır'ı, ama sadece Mısır'ı teklif edecekti . Ancak Nizip'teki zaferden sonra bu teklif, ne kadar onurlu bir biçimde aktarılsa da acı bir istihza gibi görünüyordu! Haber henüz gelmemişti; ancak kayıpların büyüklüğü ortaya çıksa da Âkif Paşa yine de aynı tekliflerle iskenderiye'ye gitti ve Mehmed Ali Paşa'nın Suriye'nin de veraset hakkı ile birlikte kendisine bırakılmasına; yeni fethettiği Maraş Beylerbeyliği'nin kendi topraklarına

katılmasına ve şahsi düşmanı olan Koca Hüsrev Paşa'nın görevden alınmasına dair karşı önerisi ile geri geldi . Bâbıâli bunun üzerine daha önce de arabuluculuk yapmayı teklif eden Batılı devledere hakem olarak kararlarını kabul etmeye hazır olduğunu bildirdi .

Son zamanlarda Batı'daki meseleler hakkında müzakerelerde bulunan Avrupa devletlerinin istanbul'daki temsilcileri, işe Osmanlı imparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü korumak istediklerini açıklayarak başladılar. ingiltere, Avusturya ve Prusya, Mısırlıların Suriye'yi boşaltması gerektiğini düşünüyorlardı. Ancak ne Fransa, ne de Boğaz'daki tek önemli faktör olan Rusya, Londra'da yapılacak bir konferansa katılmak istemiyorlardı. ingiliz ve kralın oğlu Joinville Prensi'ni de taşıyan Fransız gemileri nihai bir karar verilene kadar, Mısır donanmasına direnç göstermek ve Hünkâr iskelesi Antlaşması'na bakmaksızın, Rusların tekrar yardıma gelmelerini önlemek için Çanakkale Boğazı önlerinde bekliyorlardı. Ama Koca Hüsrev Paşa, Rusya'nın baskı yapması üzerine, istanbul'a gelen ingiliz Amiral Stopford'a Bâbıâli'nin Çanakkale Boğazı'nın ötesine savaş gemilerinin girmesine izin vermeyeceğini bildirdi.

Tıpkı daha önce Rum meselesinde olduğu gibi, Mısır meselesinin çözümü de artık Avrupa devlederinin elinde idi. Sultan Abdülmecid'in bir donanması yoktu ve ordusunun büyük bir bölümü yok olmuştu. Sadece barışa ihtiyaç duyan Avrupa tarafından tanınan hakları vardı. O, tebaanın da sevgisini ve liberal düşünceli Batinin saygısını istiyordu. Özellikle günün adamı sayılan ve kısa bir süre önce Fransa ve ingiltere'de!A ülkesine dönen Mustafa Reşid Bey, bu konuda kendisine destek veriyordu. Bu hedefe ulaşmak için, bugüne kadar yapılan tüm ıslahatların ve tüm Tanzimat tedbirlerinin, çağın gereklerine uygun olarak Avrupa tarzında bir araya getirilmesine ve yeni düzenlemelerle tamamlayıp, bundan gerçek bir Osmanlı"nizâmnâmesi" oluşturup, farklı dinlere mensup tüm milletlerin temsilcileri nezdinde - ki kısa bir süre önce Katolik Ermenilerin de bir vekili vardı ve daha sonra Melkitlerin ve Keldanilerin de tâbi olduğu bir patrikleri olacaktı - resmen yürürlüğe konulmasına dair bir öneri gündeme getirildi.

Sultan Abdülmecid, saray efradı, ulema ve ruhban sınıfının diğer üyeleri, şeyhler, memurlar ve subaylar, cemiyet başkanları, Rumların, Ermenilerin, Katolik Ermenilerin patrikleri, hahambaşı ve yabancı ülkelerin temsilcileri - aralarında Joinville Prensi de bulunuyordu - Topkapı Sarayı içindeki Gülhane Köşkü'nün bahçesinde 3 Kasım'da toplandılar. Uygun zamanı bildirmek için saray müneccimi de hazır bulunuyordu . Hatt-ı Hümâyûn'un oluşumunda büyük katkısı olan Reşid Bey, bu ilgi çekici belgeyi bizzat okudu. Buna göre, son zamanlarda yaşanan bahtsızlıklar - gerek halkı, gerekse ulema sınıfını ve muhafazakârları memnun etmek için - Kur'an-ı Kerim'in kurallarına riayet edilmemesinden kaynaklanıyordu, ama Osmanlı Devleti tekrar canlanmak ve yeşermek için yeterince toprağa ve insanlara sahipti.

Tek eksiği, iyi işleyen kurumlardı. Yeni padişah, halkına bu kurumları hediye etmek, dolayısıyla kendi güvenlikleri ile mallarının güvenliğini, iyi bir vergi düzeni ve başkent ile eyaletlerin iyi bir şekilde savunulmasını sağlamak için burada bulunuyordu. Belgede ayrıca tekellerin kaldırılmasından bahsediliyor ve vergilerin icara verileceği vaat ediliyordu. ileride eyaletteki valilerin eyalet gelirlerini istanbul'a gönderme zorunluluğu (önce salyane, sonra vergiler) da kaldırılacaktı ve Osmanlı memurları ülkenin her yerine vergi tahsildan olarak gönderilecekti. Ordu ve donanma için düzenli ödemeler yapılacaktı. Askerler her eyaletten nüfusa orantılı olarak toplanacak ve görev süreleri en fazla "dört veya beş yıl" olacaktı . Devlet bundan böyle insan onuruna, mallara ve insan hayatına ancak resmi bir mahkeme kararı ile dokunabilecekti. Memurlara bundan sonra maaş ödenecekti ve her türlü rüşvet ciddi bir biçimde cezalandırılacaktı. Kanunlar en kısa zamanda Osmanlı Divân'ı tarafından hazırlanacaktı. Birkaç ay sonra gerçekten de okunan nutuk ve sultanın buna cevabı ile gerçek bir parlamento havası veren bir Divân [Meclis-i Tanzimat] toplandı . Bu da yine azlettiği Damad Halil Paşa'nın nihayet devirmeyi başardığı Koca Hüsrev Paşa'nın makamından alınmasından sonra, yaşlı Mehmed Emin Rauf Paşa yönetiminde kabinede kalmayı başaran Reşid Bey'in fikri idi.

Londra Konferansı, Avusturya şansölyesi Metternich'in yeni önerisine uygun olarak ancak 1840 yılının Şubat ayında toplanacaktı. Rusya'nın bu arada ingiltere'yi Mehmed Ali Paşa'ya karşı kışkırtma çabalan başarısız olmuştu. Ama Batılı devletlerin görüşleri birbirinden o kadar farklı idi ki, kısa sürede herhangi bir karar alınamadı: Fransa, Suriye ve Mısır'ı şimdiki Mısır Valisi ve mirasçıları için bağımsız birer devlet hâline getirmeyi önerirken, ingiltere önceki gibi, ancak hayat boyu olmak kaydı ile Mısır'ın yanında sadece Akkâ ve Güney Berrüşşam bölgesinin verilmesinden yana idi. Avusturyalılar ise Osmanlı Sultanina güçlü bir destek ordusu göndermekten yana görüş bildiriyordu. Dolayısıyla Avrupalı diplomadarın Londra'daki müzakereleri sonuçsuz kaldı. Ama Fransa'da Mart ayında Napoleon'un izinden giden radikal ve atak Thiers iktidara geldikten sonra, müzakereler Rusya, ingiltere, Avusturya ve Prusya arasında devam ettirildi. Böylece daha 15 Temmuz'da, Fransızların katılımı olmaksızın, Şark Meselesi hakkında "Dörtlü ittifak Antlaşması" yapıldı. Fransızlar, bu konuda yürüttükleri siyasetten daha sonra pişman olup, savaş taraftarı olarak ortaya çıktılar ve Prusya ile Almanya'nın diğer devletlerinden 1813 ve 1815 yıllarının intikamını almaya hazır görünüyorlardı . Almanya basını, Fransa'ya uygun bir şekilde cevap vermekte gecikmedi. Yapılan dörtlü antlaşmaya göre Mısır Valisi bu sefer Akkâ'yı artık elinde bulunduramayacak ve sadece Filistin'in iç kısımları ile yetinmek zorunda kalacaktı. Müttefiklerin askerî birlikleri, Mehmed Ali Paşa'yı bu şartları kabul etmeye zorlayacaktı .

Yaz aylannda Lübnan'da gerçekleşen ayaklanma, Suriye'deki Mısır hükümdarlığını daha da zayıflattı . Denizlerde yol alan ingiliz gemilerinden cesaret ve destek alarak, asiler Mir Beşir'i kovduktan ve Mehmed Ali Paşa'nın emrinde karaya çıkan Türk denizcilerini kaçmaya zorladıktan sonra, Beyrut üzerine yürüdüler . Gerçi ibrahim Paşa'nın kardeşi Abbas Paşa, 6 bin yeni Arap askeri ve 4 bin Arnavut ile buraya geldi ve Suriye sahillerinde 24 gemi belirdi, ama Mir Beşir'in başkenti Deyrü'l-Kamer, Mısırlılara karşı başarılı bir şekilde direnmeyi sürdürdü ve ibrahim Paşa, topçu birlikleriyle gelene kadar asiler her çatışmadan zaferle çıktılar. Temmuz ayının ortalarında Mir Beşir ve Osman Paşa, dağlarda huzuru tekrar sağlamışlardı. Rıfat Bey'in iskenderiye'ye gönderilmesi ile Mehmed Ali Paşa ve dörtlü ittifak arasında barışı muhafaza etmek için yapılan son girişim, yine başarısız oldu. Mısır Valisi, sadece Mısır'ın dışında kendi hakimiyeti altında olan eyalederden ibrahim Paşa için ayrı bir eyaletin oluşturulması yönünde bir tavizde bulundu. Bu talebe verilen cevap, Osmanlı Sultanı tarafından üçüncü kez azledilmesi oldu ve Fransızların Suriye'de kısa bir süre önce maruz kaldıkları hakaretlere rağmen, davası için Avrupa'ya karşı savaştığını ileri süren Fransız konsolosu dışındaki tüm konsoloslar iskenderiye'den ayrıldılar . Cüretkâr tirana karşı savaş hali asıl şimdi ilan ediliyordu.

Uzun süredir Doğu Akdeniz'de bulunan ingiliz Amiral Robert Stopford başkomutanlığa atandı. Stopford, Mısır meselesi ortaya çıkmadan önce Osmanlı gemilerine refakat etmeyi teklif etmişti. Bu yaşlı deniz kurdunun yanına müşavir olarak enerjik bir şahsiyet olan Naupier verildi. General Charles Smith, Suriye'deki operasyonları yürütecek ve yanında Yunanistan'da yeni kral için ve asilere karşı savaşmış olan Prusyalı Jochmus olacaktı. Avusturya, Koramiral Bandiera'yı gönderiyordu. Londra Konferansinda hiçbir temsilcisi bulunmamış olan Türkiye'nin itibarını korumak için, ingiliz Walker [Paşa] emrinde birkaç gemi ve Selim Paşa emrinde 5 bin askerden oluşan bir birlik - Batılı devletler sadece deniz askeri göndermişti - Avrupa'nın barış bozucu ve Fransa'da herkesin nefretle baktığı radikallerin dostu olan Mehmed Ali Paşa'ya karşı buraya getirilmişti. Eski nâzırlardan Mehmed izzet Paşa, Suriye Valiliği'ne atanmıştı bile. Rusya'ya gelince şimdilik ne gemi, ne de birlik göndermemişti, ama Sivastopol'de ibrahim Paşa'nın Anadolu üzerinden istanbul'a doğru harekete geçmesi hâlinde nihai bir müdahale için herşey hazırdı. istanbul'da bu arada 15 bin Nizâm askeri bırakılmıştı.

Mehmed Ali Paşa, bu askerî gücün karşısına Suriye'de güçlü bir donanma ve 85 bin asker ile çıkabiliyordu, ama askerlerinin büyük bir kısmı huzursuz Suriyelilerden oluşuyordu ve bu askerler 18 aydır para alamıyorlardı. Bunlardan 24 bin kişi ise sadece dışa karşı acımasız tedbirlerle huzura kavuşturulan ve tamamen silahsızlandırılan Lübnan'ın denetlenmesi gerektiği için yerlerinden ayrılamıyorlardı.

Hiçbir direnişle karşılaşmadan - Mehmed Ali Paşa, gemilerini daha Temmuz ayında geri çekmişti - 10 Eylül'de, Seve Süleyman Paşa tarafından başarılı bir şekilde savunulan Beyrut'un kuzeyinde yanlarında 12 top bulunan 5 bin Türk, 1.500 ingiliz ve aralarında Avusturya Arşidükü Frederik'in de bulunduğu 200 kadar Avusturyalı karaya çıktı. "Suriye'yi 5 bin Türk'le fethetmek imkânsız", diye yazıyordu Ponsonby'ye seferin asıl komutanı General Jochmus ve istanbul'da kalan askerlerin derhal buraya gönderilmesini talep ediyordu. ibrahim Paşa'nın dağ ahalisi karşısında hayatta kalabilen askerleri ise neredeyse tamamen dağılmıştı. Lübnan'da Hristiyanların amansız bir muameleye tâbi tutuldukları Zahle karargâhında - bundan önce Baalbek karargâhında idi - artık her yerde nefret ve alayla karşılaşan eski muzaffer "Arap milletinin" temsilcisinin sadece 4 bin askeri kalmıştı. Cebel, müttefiklerin elinde idi; Sayda'yı Naupier ele geçirmişti, Seve Süleyman Paşa, geri dönüş yolunda hiç kayıp vermeden 8 Ekim'de Beyrut'u terk etti ve bölgenin diğer limanları da tutunamadı. Marunîlerin elinde buraya Avusturya nakliye gemileri ile getirilen 22 bin tüfek vardı. Temsilci Wood'un tavsiyeleri üzerine Mir Beşir bir ingiliz gemisine sığındı ve yeğeni Beşir el-Kasım 2 Eylül'de çıkartılan bir ferman aracılığıyla dağlara yeni emir [Lübnan EmiriJ tayin edildi. Halep, Osmanlı'ya tâbi oldu. Bütün güçlerini bir araya toplamaya çalışan ibrahim Paşa, 10 Ekim'de Kalaat Meydan Muharebesi'nde bizzat yenilmişti ve bu mağlubiyetten dolayı cesareti kırılan Seve Süleyman Paşa Beyrut'tan kaçmıştı.

Hiçbir savaş yeteneği sergilememiş olan Smith'in - ciddi şekilde kış için Kıbrıs'a geri çekilmeyi düşünüyordu! - zorunlu olarak geri çekilmesinden sonra, Jochmus genelkurmayın yönetimine getirildi. Stopford herşeye rağmen Fransız donanmasının bir saldırısından endişe duyuyordu ve 6 saff-ı harb gemisi, 2 firkateyn ve 2 korvetten oluşan filosunun zarar görmesini engellemek için Marmaris Körfezi'nde güvenceye almak istiyordu. Tam o sırada Fransa ile anlaşmazlıkların çıkacağını öngören Palmerston'un Akkâ'ya derhal saldırı düzenlenmesine dair kesin emri geldi. Müttefik donanmasının dört saat süren top ateşi, bir barut deposunun patlaması büyük bir felaket meydana getirdikten sonra, 4 Kasım gecesi Akkâ'nın düşmesini sağlamaya yetti. Avusturya Arşidükü, Ortaçağ atalarının örneğine uyarak, fethedilmesi imkânsız bir kale olarak ün yapan Akkâ Kalesi'nin surları üzerine galiplerin bayraklarını dikti. Mehmed Ali Paşa'nın donanması bu arada hiçbir faaliyet göstermeden iskenderiye Limaninda yatıyordu. Stopford ile tekrar anlaşmazlığa düşen Naupier, onları gözetlemek için iskenderiye'ye gönderildi.

Mısır ordusu çekildikten sonra Nablus'ta ayaklanma tekrar baş gösterdi ve asiler önce Kudüs'e, daha sonra da Yafa'ya girdiler. Manikli Ahmed Paşa, ibrahim Paşa ile Şam'da tekrar bir araya gelmek üzere 13 Kasım'da Halep'i boşalttı. Etrafı düşmanla sarılı ibrahim Paşa, büyük bir meydan muharebesine cesaret edemedi ve cüretkâr bir saldırıdan yana olup, Smith'in 15 Aralık'ta ülkesine geri gönderilmesi ve Mehmed izzet Paşa'nın geri çağrılması ile zafer kazandıktan sonra bile müttefikler böyle bir muharebeye meydan vermek istemiyorlardı. ibrahim Paşa, en azından Filistin topraklarında kalabilmek için tedbirler almış olmasına rağmen, çölü geçerek 40 bin asker ve 150 topla acilen güneye yöneldi. Bâbıâli, Anadolu'ya yeni destek birlikleri göndermişti ve kuzeyden Hacı Ali Paşa Hama'ya kadar ilerlemişti. ibrahim Paşa, 29 Aralık'ta Şam'ı terk ederken, onu 6 bin kadın ve çocuk da izledi . Hasan Paşa'nın emrindeki Türkler tarafından gözetilen ve Araplar tarafından takip edilen ordusundan kalanlar, birkaç birliğe ayrılmış vaziyette ancak bir ay sonra Gazze'ye gelebildiler . Topçular ise doğrudan Arap Körfezine doğru yol almışlardı. Barış nihayet tekrar sağlanmıştı.

Suriye'nin boşaltılmasına dair emir vermemiş olan Mehmed Ali Paşa, Naupier gelmeden önce meydan okuyucu ve hiçbir ölçüye sığmaz muhteris siyasetini değiştirdi. istanbul'da Ekim ayı içerisinde Fransa'nın arabuluculuğunu barışı sağlamanın en güvenilir yolu olarak teklif etti. Bu sefer sadece Mısır'ın veraset hakkı ile birlikte mülkiyetini ve ömür boyu olmak kaydı ile Suriye'yi istediğini ve kutsal yerlerden, Kandiye'den ve Adana'dan tamamen vazgeçtiğini beyan ediyordu. Naupier, tehdit edercesine iskenderiye'ye gelip, herhangi bir yetkisi olmamasına rağmen, müzakerelere başlayarak, nazik bir biçimde Osmanlı Sultanina ait filonun geri verilmesini ve Suriye'nin derhal boşaltılmasını talep ettiğinde, 20 binin üzerinde askerini kaybeden ve kendisi de çok hasta ve kalbi kırık olan Mehmed Ali Paşa, Mısır'ın kendisine ve mirasçılarına bırakılması şartı ile bu ağır şardarı kabul etti ve 27 Kasım'da bu esas üzerinden iskenderiye Antlaşması akdedildi .

Kıskançlık içindeki Stopford bu antlaşmayı tabii ki kabul etmek istemiyordu ve Türk nâzırları kendilerini meşru ve bağlayıcı görünmeyen böyle bir andaşmaya uymak istemiyorlardı. Ponsonby, antlaşmayı "saçma" ve sadece Fransa'nın menfaaderine uygun bir antlaşma olarak nitelendiriyordu. Ancak dost Fransa da Thier'in devrilmesinden sonra yerine geçen yeni bakan Guizot aracılığıyla aksi bir tavsiyede bulunamadığından, Mehmed Ali Paşa 11 Temmuz'da tekrar özür dileyince, elçiler antlaşmanın iskenderiye'de belirlenen şartlar altında kabul edilmesi yönünde görüş bildirdiler. Muhtemelen eski düşmanından böylece kurtulabilmeyi ummuş olan Bâbıâli, bu şartları nihayet kabul etti ve 1841 yılı başlarında Osmanlı heyetine Ahmed Fevzi Paşa'nın Mısır'a kaçırdığı gemiler teslim edildi . Kısa bir süre sonra, 1841 yılı Mart ayında Tahir Paşa aynı gemileri tekrar geri kazanılan ve çok geçmeden teslim olan Girit Adası'ndaki asilerin üzerine gönderdi.

Mısır, Mehmed Ali Paşa'ya verildi. Zaten Reşid Bey'in içten içe istese ve bu amaçla Harbiye Nâzın Hüseyin Paşa'yı Osmanlı feriği olarak faaliyet gösteren Jochmus'a gönderse de, kanı emilmiş ve zorbalıkla yönetilen ülkedeki tüm hoşnutsuzluklara rağmen, Mehmed Ali Paşa'yı Mısır'dan silah zoru ile kim çıkartabilirdi ki? Yine de çok ağır şartları kabul etmek zorunda kaldı: istanbul'da akdedilen tüm antlaşmalar Mısır için de bağlayıcı olacaktı ve bu eyalet bundan böyle diğer bölgelerde hüküm süren rejime tâbi olacaktı. Sayısı oldukça azaltılan ordunun subaylan Osmanlı Sultanı tarafından bizzat atanacaktı. Düşük rütbeli subayların tayinleri daha sonra sadrazama bırakıldı. Tıpkı Trablusgarb'ta bir paşanın göreve getirildiği dönemden önce olduğu gibi, Bâbıâli Mısır Valisi'nin ölümünden sonra mirasçılarını kendi isteğine göre aile ferderi arasından seçebilecekti. Mehmed Ali Paşa ve halefleri, makamlarından alınmak istemiyorlarsa, her yıl düzenli olarak 40 milyon akçe vergi ödeyeceklerdi.

Mehmed Ali Paşa'nın istanbul'da bizzat bulunmasını gerektiren 13 Şubat tarihli onay fermânının içeriği idi bu. Ama Mehmed Ali Paşa'nın gururu istanbul'a kadar gitmeyi kaldıramazdı. Bu yüzden kendisini küçük düşüren ve çökmesine neden olan Avrupa'ya başvurdu. Mayıs ayında Londra Konferansı, anlaşmazlık noktalarını görüşmek üzere tekrar toplandı. 10 Mayıs'ta müttefik diplomatlar, ne Mehmed Ali Paşa'nın, ne de kendisinden sonra ibrahim Paşa'nın böyle bir geleneğe tâbi tutulmayacaklarını ve Mısır Valisi'nin evlatları arasından en büyük oğlunun Mısır'da iktidara geleceğini beyan etti.

Aynı yılın 1 Haziran tarihinde Bâbıâli, istanbul'daki elçilerin Lübnan'ın da Şahab ailesinin, yani daha önce de adı geçen Kasım Şahab'ın yönetimi altında özerk bir bölge hâline getirilmesi ve Kudüs'ün, valisi tarafından neredeyse özgürce yönetilen bir şehir yapılmasına ilişkin tekliflerine itiraz etti. Ama kısa bir süre sonra dağlarda Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında, ancak Mustafa [Nuri] Paşa'nın ve halefi Hırvat devşirme [Macarlı Mirliva] Ömer Paşa'nın askerî yönetimleri ile bastırabilen düşmanlıklar çıktı . Ömer Paşa, Fransa ve Avusturya'nın Maruniler lehine çaba gösterdikleri bir dönemde Dürzi liderlerini tutuklattı. Ama elçiler bununla yetinmiyorlardı. Aralarında ancak zorlukla anlaşmaya varabildiler ve 1842 yılı sonlarına doğru Bâbıâli'nin Hristiyanlar ve Müslümanlar için Sayda'daki valiye tâbi olacak iki ayrı kaymakamın tayin edilmesini istediler. Çıkan yeni iç savaştan sonra Haydar Şahab ve Ahmed Reslan bu makama getirildiler. Her iki halkın birlikte yaşadığı orta bölgelerin yönetimine daha sonra karma bir idare getirilmesi konusunda anlaşmaya varıldı. 1844 yılında Damad Halil Paşa, huzuru tekrar sağlamak için Lübnan'a gelmek zorunda kaldı. Dürziler ve Maruniler daha büyük taşkınlıklar yapmaya başladılar. Bölgeye gönderilen Kürtler, dindaşları ile birleştiler ve Halil Paşa, barbarca bir fanatizmin kol gezdiği bu ülkeyi çaresizce terk etti ve ceza olarak makamından alındı. 1845 yılının sonbahar aylarında Hariciye Nâzın Şekib Efendi bizzat Lübnan'a gelerek, askerî komutan Namık Paşa'dan aldığı yardımla dağ ahalisinin silahlarını toplattı. Daha sonra her kaymakamın yanına her mezhepten ilgili ruhbanlar tarafından atanan 13 üyelik bir malî ve hukukî danışma kurulu verildi .

Batı diplomasisi nihayet 1842 yılında çıkan iran meselesini çözmeyi başardı. iranlılar Irak'ta Süleymaniye'ye saldırırlarken, iran Şahı Van'a gelmişti. Barış sağlandıktan sonra, Irak'ın Türk komutanı Necib Paşa, 1843 yılında Hazret-i Hüseyin'in kutsal Kerbela Şehri'ni tahrip ettiğinde bile savaşa devam
edilmedi .

Mısır'da, kendini Kuzey Afrika sahillerinde Sardunya Kralina Tunus Dayısı'na müdahalede bulunmasını yasaklayacak ve ancak Osmanlı gemilerinin Cezayir yakınlarında herhangi bir faaliyette bulunmalarını imkânsız hâle getiren Fransız donanması ile muhtemel bir çatışma karşısında geri çekilecek kadar güçlü hisseden Bâbıâli'ye karşı tam bir huzur ve boyun eğme havası esiyordu. Tunus Beyi bu arada borçlu olduğu vergileri ödememişti ve Bâbıâli 1845 yılında büyüklük göstererek, alacaklı olduğu tutarları bağışlamaya karar verdi. Aynı dönemde ise Joinville Prensi Tunus'a gelip, Berberî korsanlarının mirasçısını Paris'e ziyarette bulunmak zorunda bıraktı. Tunus Beyi burada Türk diplomasisinin tüm itirazlarına rağmen, tamamen bağımsız bir hükümdar gibi karşılandı, ama Osmanlı Sultanı egemenlik haklannı herkese karşı savunuyordu .

1846 yılında Mehmed Ali Paşa, Osmanlı başkentine geldi ve hâlâ hüküm süren eski teşrifata göre Sultan Abdülmecid tarafından ayakta karşılandı. Bu sadece ilerlemiş yaşınOl istinaden yapılmış bir saygı gösterisi değildi, aynı zamanda bu ziyaretçinin siyasi önemini de gösteriyordu . Artık şuuru iyice bozulan Mehmed Ali Paşa, kısa bir süre sonra işleri yönetemeyecek duruma geldiğinde, hastalıktan dolayı bir ayağı çukurda olan ibrahim Paşa da 1848 yılında tayinini kabul etmek üzere istanbul'a geldi. Ama ibrahim Paşa babasından önce hayata veda etti ve yerine geçme sırası Mısır Valisi'nin büyük oğlu Tosun'un oğlu Abbas'a geldi. Bâbıâli, bundan daha itaatkâr bir vasal isteyemezdi . Yine de Bâbıâli ancak 1851 yılında, iskenderiye'ye gelen Dahiliye Nâzın Fuad Paşa'nın çabaları sayesinde, Tanzimat'ın Mısır'da da kabul edilmesini sağlayabildi .

Arabistan'da, Halil Paşa'nın zalimce yönetiminin sonucu olarak, zorlukla kurulmuş Mısır hakimiyetinin yerini çok geçmeden Arap "prenslikleri", hatta "krallıklar" aldı. Bunların başında, "kardeşlik" haracı olan kumah'ı ödedikleri Anase veya Ruala Bedevilerinin hakimiyetini de ortadan kaldıran Vehhabîler veya dinî açıdan tamamen tarafsız liderler bulunuyordu. Padişahın veya Mısır Valisi'nin küçük birer taklidi olarak Faysal, Abdullah ibn Raşid (ölümü 1844 veya 1845) ve onun oğlu Tallal gibi şahsiyeder ortaya çıkıyordu. Hepsinin saray ve hazine nazırları, hariciye nâzırları ve tıpkı Cebel-i Şomer'in başkenti Hacel'de olduğu gibi sütunlarla süslenmiş sarayları, orduları ve topları vardı . Abdullah ibn Suud'un tekrar iktidara getirilen oğlu ve Neşed'in eski başkenti Deriye'nin yerine geçen Riyad Valisi "Sultan" Türkî, öldürülmeden kısa bir süre önce, 1830 yıllarında Mısırlılar tarafından kurtanldıktan sonra hakimiyetini tanımak istemeyen Lahsa bölgesine saldırmıştı . Ölümünden sonra, Mısır Valisi Hurşid Paşa tarafından daimi olarak uzaklaştırılmayan tek oğlu Faysal yerine geçti. Faysal, aslında Arabistan'ın iç bölgelerinin valisi idi ve diğer hükümdarlardan düzenli vergi alıyordu. Mısır birliklerinin yeni bir akını esir alınması ile sonuçlandı Riyad'da yerine akrabası olan ib^Te neyan geçti. Ancak yeni Mısır Valisi Abbas, Faysalın kaçmasını ve tekrar iktidara gelmesini sağladı .

Faysal iyice yaşlanıp, gözleri görmemeye başlayınca, Mekke'ye girebileceğini düşünen büyük oğlu Abdullah iktidara geldi. "Vasalı" Tallal ise yol yapımı, ticaretin canlandırılması, vs. gibi önemli kültür çalışmalan ile birleştirmeye çalıştığı cesur bir ilhak politikası yürütüyordu. Dinî açıdan ne Vehhabîlik'ten, ne de Sünnîlikten yana değildi : Etrafına Hristiyanlan toplamayı seviyor ve kimi zaman camiye gitmeyi bile ihmal ediyordu. Hatta kimi zaman ıslahat yanlılarının yanında olmasa bile, tütün içiyordu . Bunun dışında Osmanlı Sultaninin adının hutbelerde okunmasına dikkat ediyor ve Osmanlı memurlarını seyahatleri sırasında her zaman nazik karşılıyordu. Bu sayede Tallal, 20 yıl boyunca hallerinden oldukça memnun tebaa üzerinde gerçekten bağımsız bir hükümdar gibi hüküm sürebildi. Buna karşın Faysal, mutlak gücüne tâbi etmek istediği Kasım Şehrinin ahalisine karşı gaddarca davrandı ve ellerinden Büreyde Şehri'ni aldı. Ancak Uneyze önlerinde büyür bir direnişle karşılaştı ve Mekke Şerifi, ticarî açıdan çok önemli bir yer tutan bu şehri Vehhabîlerin öfkesinden kurtarmak için bizzat buraya geldi . Mekke Şerifi ayrıca Oman hükümdarını Kutsal Yerleri ziyarete ve vergi vermeye ikna etti, ama bu verginin ödenmediği söyleniyordu. Ölümünden sonra oğulları arasında büyük bir mücadele başladı ve ingilizler bu fırsatı bölgeye müdahale etmek için kullandılar. Tüm bunlardan en kazançlı çıkan, Riyad "Kralı" oldu. Yeni hükümdar Tuveyni, bağış adı altında Kutsal Yerler için vergi ödüyordu (1852 yılı dolayları).

Thier'in izolasyon politikası geçen sonbaharda nihayet sona erdirildikten sonra, Guizot tarafından yönetilen Fransa, Şark Meselesini az bir fedakârlıkla çözümlemeyi başaran Avrupa devletleri ile 1841 yılında tekrar bir araya geldi. Rus Çarı bu arada Hünkâr iskelesi Antlaşması'm hayata geçirmenin uzun zamandan beri, özellikle de sürekli olarak Rusya'ya itiraz eden ingiltere'nin Osmanlı Devleti'ni kurtarmasından sonra, imkânsız olduğunun bilincine varmıştı. 13 Temmuz 1841 tarihinde Londra'da akdedilen Boğazlar Antlaşması ile birlik içindeki Avrupa, Osmanlı Sultaninin gerek istanbul Boğazı'nı, gerekse Çanakkale Boğazı'm tekrar savaş gemilerine kapatma talebini kabul etmişti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1774-1912 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir