Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Fransız İhtilali Döneminde Osmanlı İmparatorluğu

Polonya Meselesi, Bonapartenin Mısıra Saldırısı ve Fransa ile göstermelik savaş

Burada 1774-1912 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Fransız İhtilali Döneminde Osmanlı İmparatorluğu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Ağu 2011, 17:30

FRANSIZ İHTİLALİ DÖNEMİNDE OSMANLI İMPARATORLUĞU.
POLONYA MESELESİ.
EYALETLERDE BAĞIMSIZ HAYAT.
PAZVANDOĞLU OSMAN PAŞA VE TEPEDELENLİ ALİ PAŞA.
BONAPARTE'NİN MISIR'A SALDIRISI VE FRANSA İLE GÖSTERMELİK SAVAŞI


Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki eyaletlerine gelen bir yabancı, sürekli olarak savaşlara maruz kalan Romen prensliklerinde daha yeni biten savaşın izlerini kolayca görebiliyordu. Adım başı tahrip edilmiş kaleler, ateşe verilmiş boyar evleri, yok edilen köyler, sakat Türk ve Rus askerler, fakir ve evsiz dolaşan Romen köylüler ile karşılaşırdı. Boyarlar, Batı'dan gelen işgal ordusu subaylarının tüm kötü taraflarını almışlardı. Paşaların ve Rus generallerinin taleplerinden daha yeni kurtulmuş sefil köy halkının kanı, şimdi de Eflak'a atanan Mihail Sutzo ve Boğdan'a atanan Aleksandru Murusi tarafından Türk hükümdarı adına emiliyordu. Buraya gelen bir yabancı, aynı şekilde Sırbistan, Bulgaristan ve Türklere tâbi diğer bölgelerde de dönemin "filozofları" tarafından ağır bir dille eleştirilen Anadolu Uranlığının izlerini bulmayı beklerdi. Ama bu bölgelere geldiğinde tam aksine savaş görmemiş ve başka bir inanca mensup efendilerinden nefret etmek için hiçbir sebepleri olmayan verimli topraklar buluyordu.

Slav, Arnavut, Rum asıllı reaya aksine adı bir kez kötüye çıkmış Türkiye'de, hayırsever Kayser II. Joseph'in ve yumuşak başlı II. Leopold'un Alman asıllı olmayan uyruklarından çok daha özgür dolaşıyordu ve çok daha hafif olan işinin meyvelerini çok daha rahat toplayabiliyordu. "Diğer eyaletler (Romen prenslikleri) gibi sürekli savaşla karşı karşıya kalmayan bu bölgelerdeki köylü, tarlasını huzur içinde ekiyor, fakir de olsa evinde mutlu yaşıyor, barışın meyvelerini topluyor ve ister dost, ister düşman olsun, hepsi de aynı derece korkunç olan ordular için değil, kendisi için ürün yetiştiren tarlasının hasadını sevinçle bekliyor1", diye yazıyor Struve 1793 yılında büyük Rus elçi heyetinin refakatçisi olarak.

Sırbistan'da neredeyse tamamen özgür olup, knezler tarafından yönetilen ve sadece komşu valilere belirli bir vergi ödemek zorunda olan bölgeler ve sultana bizzat ait köyler vardı veya korkulan tiranı oynamaya hiç niyeti olmayan bir sipahi, genelde bir seferde ödenmesini istediği âşâr ve başka hafif vergiler topluyordu. Belgrad Valisi de sadece genel bir toprak vergisi talep etmekle yetiniyordu . savaşta sayısız Sırp, Güney Macaristan'da eskiden göç edenlere katıldıysa, bu sadece kayserin büyük vaatlerine aldanmaktan kaynaklanıyordu ve kesinlikle baskı altında çekilmez bir sefaletin kanıtı değildi. 1789 yılında bölükbaşları tarafından yönetilen Hayduklar ve kayser tarafından "kölelik zincirlerini kırmak" üzere ayaklandırılmaya çalışılan başka unsurlar - aralarında din adamları ve manastır baş rahipleri de bulunuyordu -yüzbaşı Koça'nın çetesini ve Albay Mihalyeviç ve silah arkadaşları Brankovaçki ve Marian'ın gönüllü ordusunu oluşturmuşlardı. Marian'ın ordusu bu arada küçük de olsa birkaç başarı kazanmıştı: 1790 yılında Alacahisar'a (Kruşevac) akın edip, el konulan kiliseleri tekrar Hristiyanlara geri verdiler. Bazıları Avusturya topraklarına sığınırken, barış antlaşmasında sağlanan genel af, inanç ve özgürlük uğruna savaşan birçok savaşçıyı da tekrar barışçıl ve çalışkan bir köylüye çevirdi . Türkler hiç de anlatıldığı gibi, Avrupa dışına sürülmesi gereken barbarlar değildiler ve Avrupa eskiden Hristiyan inancına karşı olduğu gibi şimdi de insanlık ve kültüre karşı yükümlülüğünü yerine getirmek istiyorsa başka türlü davranmalıydı. Alman asıllı Rus diplomat Struve, hüküm süren Türklerin iyi yönlerinden haklı olarak, "ağırkanlılığı ve tembelliği biraz da iklimden kaynaklanan iyi ve uysal bir millet" olarak bahsediyordu.

İstanbul'da hiçbir yerde ilgisiz bir umutsuzluğa kapılmış ve hükümdarına karşı güven eksikliği ile sefil bir hayat süren, cesaretini kaybetmiş fakir bir halk görülmüyordu. "Gururlu, faal ve kararlarında dik kafalı" genç sultan halkından hâlâ Osmanlı soyuna gösterilen o tanrısal saygıyı görüyordu. Amcası, bütün merasimlerde katı ve hareketsiz oturup, kölelerine kürkünü düzelttirip, yüzünden sinekleri kovdururken , Sultan III. Selim lüks ve kötü alışkanlıklara karşı aldırdığı tedbirlerin yerine getirilip, getirilmediğini bizzat öğrenmek üzere istanbul sokaklarında geziyordu . Bu yüzden Avrupalı eğitimcilere, mühendislere ve savaş sanatı öğretmenlerine gösterdiği büyük sevgiyi de affediyorlardı, zira Lafitte, St.-Remy, Monnier ve Toussaint, Kauffer, Le Roy ve Le Brun gibi adamlar İstanbul'u tekrar savunma durumuna getirmiş ve Osmanlı Devleti için yeni bir filo inşa etmişlerdi . Yeni tüfekçi birliklerinin yaratıcısı Ömer Ağa bile İstanbul halkı için kutsal askerî geleneklerini çiğneyen bir adam olarak kabul edilmiyordu. Sadece yeniçeriler, Avrupa tarzında bir ıslahat tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarını anladıklarında, homurdanmaya başladılar. Ancak bu ocak o kadar büyük bir çöküntü içine girmişti ki, 1770 yılı dolaylarında bir çoğu savaşmamak için kendini çuhadar olarak tanıtıyordu .

Eyaletlerdeki belirsizlikler sebebiyle düzenli olarak tahsil edilemese de Osmanlı Devleti'nin gelirleri yaklaşık 80 milyon olarak tahmin ediliyordu . Devlet hazinesine (Mîrî), madenlerin gelirleri hariç olmak üzere, her yıl 30 milyon akçe giriyordu. Vezirler bile birkaç yıl için büyük servetler edinebiliyorlardı . 1770 yılı dolaylarında vezirlerden biri 19 ay içinde 6 milyon akçeyi bir araya getirmeyi başarmış ve 1750 yılında bir defterdar 28 bin keseyi zimmetine geçirerek kaçmıştı.

Damad İbrahim Paşa, kubbe vezirlerini kaldırdıktan sonra , efendiler sınıfı İstanbul'daki önemlerini hâlâ koruyorlardı; aralarından sadrazamın mutlak gücünü tamamen ortadan kaldıran devlet ricali seçiliyordu. Yine de iyi hizmetlerde bulunan, enerjik veya cesur eyalet yöneticileri de Osmanlı Devleti'nin en üst makamlarına getirilebiliyordu. Huzura kabul sırasında nazırlık görevini de yürüten reisülküttap ve sadaret kethüdası sadrazamın yanında otururlardı. Ama Sultan, tüm mektuplarını kızlarağasımn yanında tek başına okurdu.

1780 yılı civarlarında başkentte halka açık 12 kütüphane vardı . Mehmed Efendi'nin Fransa'da bulunmuş oğlu Said Efendinin 1726 yılında kurduğu matbaa, 40 bin müstensihin düşmanlığı sebebiyle 1782 tarihinde kapatılıp, 1784 tarihinde tekrar açıldı . Toderini, o dönemlerde Batı'da o güne kadar göz ardı edilmiş Türk edebiyatı hakkında çok geniş kapsamlı ve daha sonra çok ünlü olan bir eser yayınlama fırsatı buldu . Saraydaki kaba lüks düşkünlüğü ortadan kalkmıştı ve Sultan III. Selim, sevmediği kadınları mücevherlerle donatmak yerine, Romen prenslerinden birinin oğlu olan Konstantin İpsilanti ve diğer Rum bilginlerinden "elektrikli makine" hakkında bilgi almaktan daha çok zevk alıyordu .

Banş antlaşmasının yapıldığı sırada, Prusya'nın ricası üzerine tekrar eski makamına getirilen Sadrazam Koca Yusuf Paşa'nın emrinde 100 bin kadar askerden oluşan bir ordu vardı. Abesci'in daha eski bir kaydına görüp Osmanlı Devleti'nin eminde 112 bin yeniçeri vardı. Bunların çoğu daimi müdafaa kıtalarında görev yapıyorlardı. Bunun dışında yeniçeri adını kullananların gerçek sayısı ölçülemez boyutta idi, hatta sadece İstanbul'da 40 bin kişi olduğu tahmin edilen Yeniçeri ocağının esâmî kayıtları arasında Ermeni Patriği ve bir Fransız konsolos bile yer alıyordu . Aynca 2 bin humbaracı, 12 bin bostancı, 18 bin topçu - 6 bini İstanbul'da -6 bin mehterci, eyaletlerden gelen 6 bin saraç, 32 bin levent, 12 bin ulûfeli sipahi ve sipahioğlanı, binin üzerinde zaim ve timarcı - ki bunlar Umarlarında her yıl 6 ile 20 bin arası, hatta bazıları 20 ile 100 bin arası akçe gelir elde ediyorlardı - 18 bin ile 30 bin arası atlı cebeci, çeşitli paşaların 4 bin kadar sekbanı, 6 bin molacı veya ordu hizmetlileri ve bunlara ek olarak 5 bin gönüllü vardı . Ama bunların çoğu, genelde sultanın ilk çağrısına cevap vermiyorlardı, kimisi de hiç gelmiyordu. Neticede çeşitli birliklerden oluşan bu ordu, Avusturya ve Rusya'nın son zamanlarda yeterince tecrübe ettikleri gibi, hâlâ büyük bir savaş gücü demekti.

İstanbul'u savunmak için nihayet eski Bizans örneğine göre askerî bir düzene tâbi tutulan 50 bin kadar lonca üyeleri de kullanılabiliyordu . Sayıları gitUkçe azalan ve kimi zaman günlük 50 akçeye kadar ulûfe alan Gürcüler, Çerkesler ve devşirmeler ile saray efradı düzenli olarak yenileniyordu . Osmanlıların daha ilk büyük tehlike karşısında eşyalarını toplayıp, Büyük Konstantin'in şehrini çariçeye bırakmak üzere Bursa'ya göç edeceklerine dair umutlar beslemek için zaman bu şartlar altında biraz erkendi!

Osmanlı Devleti'nin en büyük meselesi, Sultan Selim'in de çok iyi bir şekilde anladığı gibi, paşaların bağımsız gücü, Anadolu'da Çapanoğulları ve Karaosmanoğulları gibi büyük ailelerin nüfuzu ve nihayet gelirlerin toplanması işinin zaten tüm gücü ellerine almış olanlara bırakılması idi. Şam Valisi Osman Paşa, öldükten sonra 12 milyon akçe bıraktı ve Sayda Valisi olan en büyük oğlu, mirasına 10 bin kese karşılığında sahip oldu. Anadolu Beylerbeyi kendi bölgesinde her yıl 12 bin altın; Rumeli Beylerbeyi 10 bin altın topluyordu. Ağa Ahmed Paşa'nın emrinde Sırbistan'da bin yeniçeri ve başka askerler vardı ve Bâbıâli, barış antlaşması yapıldıktan sonra Ağa Ahmed Paşa'yı öldürterek ortadan kaldırana kadar, haklarını ellerinden aldığı Belgrad Valisi ve sipahilerine kafa tutuyordu . işsiz kalan asker kökenli maceraperestlerden oluşan [Rumeli'deki] hırçın Kırcali eşkiya çeteleri Bulgaristan ve Trakya'yı dolaşıyordu. Serhad boylarında, devletin en önemli sınırının savunması tamamen ellerine bırakılan ayanlar Niğbolu, Rusçuk ve Silistre'de bağımsız beyler olarak faaliyet gösteriyorlardı: Bunların arasından daha sonra Tirsinikoğlu çıktı. Yeniçeri saflarından yükselerek çıkan bu eyalet yöneticileri ve nüfuzlu oldukları kadar saygı da gören ağalar, imtiyazlı makamlarını paşaların bazılarında olduğu gibi miras hakkı ile devralmışlardı ve tek amaçları, mülklerini yine kendi çocuklarına bırakmaktı. Daha sonra çok ünlü olacak Pazvandoğlu Osman Paşa, bu sayede büyük bir servet edinmişti ve savaş sırasında Vidin'i başanlı bir şekilde savunarak kendini gösterdi. Böylece ihtilal dönemi Fransızların savaş ve fetih planları için kazanılmaya çalışılan Pazvandoğlu, daha sonra etrafındaki yeniçeriler ve Kırcali eşkıyalarının yardımı ve Avusturya'nın desteği ile Tuna boylarında, Bulgaristan'ın o köşesinde eski geleneklerin savunucusu olarak Avrupalaşmış sultana karşı isyan bayrağını çekme cüretinde bulunacaktı .

Ama şimdilik Vidin hanedanından gelen Pazvandoğlu henüz doğrudan bir tehlike değildi. Güçlü ve acımasızca hareket eden Ali Paşa, sultanın davasını Rusların entrikaları ile kışkırtılan Suli halkına karşı başarılı bir şeklide savunuyordu ve bu arada Ohri'yi de işgal ediyorsa, bu yine de Kırcali eşkiyalarının tıpkı zengin Eflak tüccarlarının yaşadığı Makedon Moskopolis şehrini ele geçirdikleri gibi, Ohri'yi de ellerine geçirmelerinden iyi idi. Böylece devlet ricali yeni Avrupa siyaseti ile meşgul olabiliyorlar ve Türkiye'nin de bu oluşumlarda yer almasını umut edebiliyorlardı. Muzaffer Jakobenlerin yeni Fransa'sı da en eski siyasî geleneğin bu temsilcilerini, yakın zamanda Polonya'da meydana gelmesi beklenen ihtilalde seve seve kullanmaya hazırdılar.

Fransa Cumhuriyeti'nin ilk yılında, sanatçı ruhu ile yeni "özgürlük" akımının temsilcisi olarak İstanbul'da faaliyet göstermeye hiç de uygun olmayan Choiseul-Gouffier, bir süre Rus elçisinin sarayında yaşadıktan sonra, Rusya'ya gitti ve oradan da Fransa'ya döndü. Vekili, yaşlı tercüman Fonton, reis efendiyi, 1793 yılı başlarına kadar hâlâ kayser askerlerinin işgali altında bulunan Hotin Kalesi'ni boşaltmaları yönünde Avusturyalılara baskı yapması için cesaretlendirdi . Aynca Besarabya'daki kaleleri, Batı'daki krizi ve Prusya ile Avusturya'nın Ren Nehri kenarındaki meselelerini Lehistan Krallığı'm sona erdirmek için kullanan Rusların muhtemel bir saldırısına karşı korumak için gerekli tedbirler alındı. Fransız mühendis Kauffer, yine yeni bir savaş hevesi gelmiş görünen Bâbıâli'nin hizmetinde çalışıyordu. Bosna'dan geçerek, Varşova üzerinden yeni Fransa Cumhuriyetinin yeni temsilcisi olarak, eski Marki de St.-Croix ve şimdiki vatandaş Deschorches İstanbul'a geldi, ama Şark'ta gizemli Türk dünyasında başarılı bir siyaset yürütmek için bir devlet adamında olması gereken yetenekler kendisinde yoktu. 1793 yılının yaz aylarındaki yegâne hedefi, Rusya'nın açgözlülüğü ve Avusturya'nın Rusya ile rekabetinden dolayı sürekli tehdit altında olan Türkiye ile bir ittifak antlaşması yapmaktı. Fransa, yeni fethettiği Polonya eyaletlerinden dolayı şimdi de IV. Mehmed'in fethi olan Kamaniçe Kalesi'nde Boğdan'ın Turla boylarında Osmanlı Devleti'nin komşusu olan Rusya'nın açgözlülüğünü dizginleyecekti. Ona göre ittifak antlaşması, muzaffer Fransa'nın Bâbıâli'ye Küçük Kaynarca Antlaşması ile kendisine bırakılan eyaleüeri garanti altına alacağına dair bir madde içermeli idi . Dechorches'in 1793 yılında istanbul'a gelmesi kabul edilmemiş selefi Kont Semonville ve Dechorches'in (Semonville'nin sekreterliğine atandıktan sonra) radikal görüş yanlısı rakibi Henin , o dönemlerde Sultan III. Selim'in devletini ezelî düşmanına karşı güvence altına almak için aynı umut dolu planları yapıyorlardı. Polonya'daki ihtilalin liderleri, Fransızların İstanbul'daki arabuluculuğundan dolayı Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yeni bir savaş çıkmasını umut ediyorlardı . 1794 yılının Eylül ayında İstanbul'a gelen Polonya Cumhuriyeti elçilerinin görevi, Babıâli'ye bölünen krallığın güneybatıdaki eyaletlerinden Boğdan ve Eflak gibi, Türk hakimiyeti altında birer hospodarlık (vasal prenslik) kurma teklifini götürmekti. Polonya elçileri, İstanbul'daki dostlara karşılığında "birkaç milyon tüfek", yeterli sayıda kılıç, mızrak benzeri silahlı yetenekli subaylar, bir yardımcı filo ve gerekli her türlü şeyi vaat etmekten çekinmediler. Ayrıca İngiltere, İsveç ve Danimarka'nın da Türkiye ile dörtlü ittifak kurmaya hazır olduğunu bildirdiler. İstanbul'daki Fransız matbaası nihayet Türkleri "Avrupa kültürü" ile tanıştıracaktı. Henin, İstanbul'da kışlalara 12 bin topçunun yerleştirildiğini, İzmir'de ve başka yerlerde yeni gemilerin inşa edildiğini ve Osmanlı Devleti'nin hedefi çok kolay tahmin edilebilecek güçlü bir saldırı için hazırlık yaptığını büyük bir zevkle fark etti. Gerçekten de İsmail, Bender ve Hotin tekrar savunma durumuna geçirildi ve Kili ile Akkirman'da yapılacak çalışmalar için planlar yapıldı. 1795 yılı sonunda her iki Romen prensliğinde büyük mühimmat depoları hazır bekliyordu.

Herkes Bâbıâli'nin 1793 yılı Ağustos ayı sonlarına doğru zor durumdaki Fransa Cumhuriyeti ile Karadeniz'e bir Fransız filosunun gönderilmesini öngören gizli bir antlaşma yaptığına inanıyordu . Böyle bir antlaşma gerçekten de yapılmış olsa idi, bu Bâbıâli için ayrıca bir garanti anlamına gelmiş olacaktı. Ancak barış yanlısı grup, kralcıların hiçbir hamlesi ile ilgilenmediği gibi, Fransız Jakobenlerin bu yöndeki tüm tekliflerini reddetti . Bâbıâli tercümanı George Murusi'nin açık ve net cevabı, 1793 yılı Mart ayı sonlarında kendini tarafsız devlet ilan eden Bâbıâli'nin, Krallık Avrupa'sı ile savaş devam ettiği sürece Fransa adına daimi bir temsilci kabul edemeyeceği oldu. Bunun dışında Fransızlar başkent sokaklarında rahatsız edilmeden ihtilal şarkıları söyleyebiliyor ve şapkalarının üzerinde üç renkli armaları taşıyabiliyorlardı . Reis Efendi, Deschorches'e kibar davranıyor ve Fransızlar zafer kazandıklarında kendisini kuüuyordu. Ama Deschorches tüm bunlara rağmen, "tüccar Aubry" takma adı ve "Millet Meclisi'nin Sivil Komiseri" sıfatıyla kalmaya devam ediyordu, ama 1793 yılında 14 Temmuz bayramının kutlanmasına izin verilmedi.

Rusya, yeni ve pervasız elçisi Koçubey aracılığıyla tekrar önemsiz birkaç barış ihlali hakkında şikâyetlerini ilettiğinde ve aralarında Fransa'ya karşı resmi bir açıklama, hatta Romen prensliklerinden feragat gibi taleplerin de bulunduğu, yeni "dostluk kanıtlarına" dair eski taleplerini tekrarladığında bile Sultan III. Selim, zor elde edilen huzuru bozmamaya niyetli idi. Po lonya'daki karışıklıklar ve Madalinski ile Kosciuszko'nııl? ayaklanması, tam zamanında Rusya'nın biraz daha mütevazı bir tonda konuşmak zorunda kalmasını sağladı. 1794 yılı ortalarında Prusyalılar Krakovi'ye girdiler; Varşova kuşatmaya alındı ve Ekim ayında diktatör Kosciuszko, Maciejowice'deki savaş meydanında esir alındı. Ağustos ayında atanan yeni reis efendi ve boynu vurulan Romen Prensi Grigore'un kardeşi, yeni Babıâli tercümanı Aleksandru Kallimachi, Koçubey'in yardımı ile rakiplerini yenmeyi başarmışlardı. İkisi de tıpkı halefleri gibi barış siyasetinin yürütülmesinden yana samimiydiler. Bu yüzden Polonyalı radikallerin elçileri, eski Leh Krallığı'nm bazı eyaletlerini Osmanlı hakimiyeti altında birer vasal devlet hâline getirme tekliflerine hiçbir cevap alamadılar. Boğdan Prensi Mihail Sutzo sadece büyük çabalardan sonra, Polonyalı kaçakları ülkesinde barındırma iznini alabildi .

Fransa Cumhuriyeti, aynı dönemde Rum asıllı Konstantin Stamati'nin teklifleri sonuçsuz kalınca, Deschorches'in eski sekreteri Fransız "vatandaş" Emile Gaudin'in konsolos olarak, hatta tevcihen "mutemed (personne de confiance)" sıfatıyla atanmasını ve çok geçmeden tanınmasını istiyordu . Ama ihtilalci misafirlere silahlarını teslim etme ve ülkenin iç kısımlarına doğru çekilme emri verildi ve böylece 4 bin kadar mülteciden sonunda sadece birkaç yüz kadarı kaldı. Diğer taraftan 1794 başlarında Rusya hizmetinde olmak üzere Polonyalı bir alayın Boğdan'da yerleştirilmesi istendiğinde, Bâbıâli buna kesin bir biçimde izin vermedi. 26 Haziran'da reis efendi, Rusya ile artırılan gümrük vergileri konusunda bir anlaşmazlığı çözmeyi başardı .

1795 yılının Nisan ayında, ancak Kasım ayında tahtından feragat eden Kral Ladislas [Poniatowsky], Varşova'dan ayrıldı. Lehistan Krallığı, Rusların resmi açıklamasından sonra varlığını tamamen kaybetmişti. Bâbıâli, bu kötü haberi büyük bir üzüntü ile karşıladı, zira bu haber kendisi için de bir tehdit oluşturuyordu. Yine de dur durak bilmeden ısrarlarına devam eden ve Karadeniz'e bir Fransız filosunun gönderilmesini vaat eden Deschorches, Bâbıâli'yi savaşa ikna edemedi. Lehistan Krallığı'nın bölünme sözleşmesi 24 Ekim tarihinde akdedildi ve çok geçmeden Varşova'nın artık sadece bir Prusya Eyaleti'nin başkenti hâline geldiği kesinleşti, istanbul'daki yönetici çevreleri tüm bunlara rağmen, suskunluklarını bozmadılar . Aynı yıl içinde Polonyalı mülteciler ve Fransız Jakobenler, Türkiye'yi Rusya'ya karşı yapılacak bir savaşa ikna etmek için herşeyi denemişlerdi. Deschorches ilkbaharda İstanbul'dan ayrıldı, ama garip yapısı ve kürkler içinde, başında türbanı ile kahvehaneleri ziyaret etme ve Osmanlı "halkı" nezdinde uzun ve ateşli konuşmalar yapma alışkanlıkları uzunca bir süre hatırlarda kaldı. 1794 yılının Temmuz ayında hayatını kaybeden Robespierre'nin kanlı giyotine gönderme politikasını değil de, mecliste iktidarı ele geçiren daha muhafazakâr kesimini temsil eden halefi Verninac, 14 Mayıs 1795 tarihinde İstanbul'a geldi ve 1 Temmuz'da Bâbıâli tarafından tanındı. Fransa, Nisan ayında Basel Antlaşması ile Prusya ile barış imzaladığında, Bâbıâli'yi Türkler tarafından çok büyük bir saygı ile karşılanan Prusya'nın önemli bir rol oynayacağı dörtlü ittifaka belki ikna edebileceğini düşünüyordu. Ama Albay von Knobelsdorfun çok geçmeden buna yaptığı itiraz, bu projenin ciddi olmadığını gösterdi.

Verninac, Venedik'te kaldığı sürede Polonyalı mültecilere, Türkleri Rus tiranlara ve zorbalara karşı ayaklandırmak gibi zor bir görevde kendisine destek olmak üzere İstanbul'a bir temsilci göndermelerini tavsiye etmişti. Onlar da bu görevi Kont Mihail Oginski'ye verdiler. Misyonu gizli bir karaktere sahipti: Osmanlı Devleti ve Polonya arasında tam bir himaye ve saldırı ittifakının yapılmasını sağlayacaktı. Önce "milli otoritenin" Boğdan'ın Botoşani bölgesinde Hotin yakınlarında sığınabileceği bir yer istediler; Fransa bu arada İstanbul'da 50 milyon akçelik bir kredi için arabuluculuk yapacaktı; Polonyalı mülteciler, ellerinde Fransız silahları ile Fransız topçu subayların danışmanlığı altında bir ordu kurmayı planlıyorlardı.

Hatta yıldızı parlamaya başlayan Bonaparte, Osmanlı ordusunun reorganizatörü olmak gibi bir hayal kuruyordu ve Fransa'nın Polonyalı Turski'yi "Türk süvari bölüklerinin generali" (officier-general de la cavalerie turque) olarak tayin etmek istediği söyleniyordu . Polonyalıları Kamaniçe üzerine; sultanın birliklerini ve gemilerini de Özi Kalesi üzerine; Doğu'dan da Gürcistan üzerinden Kırım'a gönderme zamanı gelmiş gibi görünüyordu . Oginski bu arada izmir ve Mihaliççik üzerinden ancak yıl sonunda istanbul'a vardı ve burada kendini Johann Riedel olarak tanıttı .

Ama Veminac'ın davası daha baştan kaybetmeye mahkumdu: 26 Nisan'da sultanın huzuruna kabul edilmesine ve Fransız gemilerinin denizlerde imtiyazlı bir konuma sahip olmalarının tanınmasına rağmen, Türkler onu hiç ciddiye almıyorlardı. Çok geçmeden yerine Aubert Dubayet getirildi. Ekim ayında gelen Dubayet de aynı misyonda başarısız olacaktı. Bu arada 6 Ocak 1796 tarihinde, Fransızların yardımı ile Polonya'nın özgürlüğünü tekrar sağlamak için yeni bir konfederasyon oluşturulmuştu . Oginski, nihayet Haziran ayında o dönemlerde Bâbıâli baş tercümanı görevini yürüten George Murusi tarafından kabul edilmeyi başarmıştı ve Murusi'nin Polonya'daki durumlar ve iktidardaki şahsiyeüer hakkında çok iyi bilgi sahibi olduğunu ve bahtsız halkına karşı samimi bir sempati duyduğunu görmüştü . Bu görüşmede Verninac da hazır bulunuyordu. Oginski, Rusların yakın gelecekte Romen prensliklerini ilhak edebileceğinden, Rumları ayaklanmaya teşvik edebileceğinden ve hükmettikleri Karadeniz üzerinden İstanbul'a kadar gelebileceklerinden bahsetti. "Tüm bunlar olana kadar Tuna Nehri'nden daha çok su akacak", diye cevap verdi, Murusi alaycı bir şekilde. Oginski'nin ne kadar büyük bir kehanette bulunduğunu o dönemlerde tahmin bile edemezdi.

Bu arada Polonya'da yenilen milli partinin üyeleri Yaş ve Bükreş'te bir araya gelmişler ve anavatanlarını tekrar ayağa kaldırmak ve bir intikam ordusu kurmak için faaliyetlerde bulunmuşlardı. Avusturyalılar, yeni Galiçya eyaletlerinin huzuru için endişelenmeye başladılar. Rus konsolosu her ne kadar asilerin uzaklaştırılmasını istese de, sayıları tüm tedbirlere rağmen sürekli olarak artıyordu. Başlarında "Polonya ve Litvanya ordusu Generali ve Başkomutanı" Dombrovski bulunuyordu. Yeni Boğdan Prensi Aleksandru Kallimachi olmasa da, Eflaklı komşusu yetenekli genç Aleksandru Murusi'nin şahsiyetinde önemli bir destekçi bulmuşlardı. Lemberg'deki öğrenciler, günlük işlerde çalışanlar ve esnaf çırakları ile birleşerek, savaşı tekrar ilan etmek için 2 bin kadar Polonyalı Galiçya'ya akın edecekti . Ruslar, bu arada Eflak Prensinin tahttan indirilmesini, Bâbıâli tercümanı kardeşinin Kıbrıs'a sürgüne gönderilmesini ve reis efendinin yerini [1792'de] sefaretle Petersburg'a gelmiş olan Mustafa Rasih Efendi'ye bırakmak zorunda kalmasını sağlamayı başardılar ama Polonyalıların Romen prensliklerindeki entrikaları devam etti ve İstanbul çevrelerinde herkes, bir musahibe danışan annesinin aksine Sultan III. Selim'in Fransızların planından çok etkilendiğine inanıyordu . Verninac'ın halefi Aubert Dubayet, Polonya'nın Romen prenslikleri üzerinden kurtarılması fikrini, Verninac'tan daha hevesli savunuyordu. Bükreş'teki yeni Fransız konsolos General Carra de St.-Cyr, mültecilerin küçük ordusunu zafere götürecekti ve elçi bizzat 30 bin Fransız'dan oluşan bir ordu ile Galiçya'da Avusturyalılara saldırarak Batı'dan destek verebileceğini umut ediyordu .

Fransa'nın İstanbul'daki itibarı hiçbir zaman Bonaparte zaferi kazanıp, Yukarı İtalya'yı yönettiği ve kayseri, Galiçya'nın ve Boğdan'daki Bukovina bölgesinin geri verilmesi ile sonuçlanması beklenen olumsuz bir barış yapmaya zorladığı dönemlerde olduğu kadar büyük değildi. Rusya, yaşlı Heraklius'un son günlerinde Gürcistan meselesi ile meşguldü ve Subov 1796 yılında Derbend'i işgal ediyordu. Aynı dönemde Rus birlikleri, yardıma gönderilen Fransız subaylarının büyük onur ve minnettarlıkla kabul edildikleri İran'da şahın birliklerine karşı savaşıyordu. İstanbul'daki Fransız çevreleri, Edirne'ye gönderilen Serasker Hakkı Paşa'ya Ruslara saldırma görevi verildiğine ve Hakkı Paşa'nın ya da Bursa'da yaşayan ve sadece ünvanına göre Cidde Valisi olan Yusuf Paşa'nın sadrazamın yerine geçeceğine inanıyorlardı. Yeni Fransız elçisi 2 Ekim tarihinde yanında 2-3 bin Türk birliği ile birlikte Edirne'deki karargâhtan İstanbul'a geldi ve gönderilmesinin sebebinin "Kırım'ın tekrar geri alınması ve Polonya'nın tekrar düzene girmesini" sağlamak olduğunu açıkladı. Kendini hakarete uğramış sayan Verninac yüzünden, üç yıl önce sefaretle gelen Rus elçisine düzenlenmiş olan kabul merasiminin benzerinin kendisi için de tertiplenmesi şerefinden mahrum kaldı .

Umutları sönen Polonya elçisi, Aubert Dubayet'nin tavsiye ettiği Galiçya akını için hazırlık yapmak üzere, Kasım ayında hayal kırıklığı ile İstanbul'dan ayrıldı. Aynı ay içinde yaşlı Çariçe Katerina hayata veda etti [17 Kasım 1796]. Onunla birlikte son yıllarda tekrar canlanan "Grek Projesi" de yok oldu. Bazı Polonyalılar Fransız yanlısı halefi Çar Paul için büyük umutlar besliyorlardı ve Sibirya'ya sürgüne gönderilen birçok özgürlük savaşçısını tekrar geri çağıran affı büyük bir sevinçle karşıladılar . Nefret duyulan düşmanlar olarak bir tek Avusturyalılar kalıyordu ve Oginski, Paris kabinesi ile Polonya lejyonlarından 5-6 bin askerin İtalya üzerinden Dalmaçya'ya gitmesi ve buradan Macaristan'a hücum edip, oradaki yandaşları ile birleşmeleri konusunda antlaşmaya vardı .

Bonaparte'nin Alman Kayser ile gittikçe uzayan barış müzakerelerinin sadece bir ateşkes ile sonuçlanmasından sonra hayal kırıklıkları yaşandığında, Denisko ayaklanma fikrini tekrar canlandırmaya çalıştı. Avusturya sınırında bulunan Bukovina sınırındaki Boğdan kasabası Boyan'dan bu bölgeye girdi. Çok geçmeden yenilmesi, mültecilerin uzun zamandır besledikleri büyük projeyi bir anda yok etti. Çıkartılan genel af ile mülteciler dört bir yana dağıldılar ve Boğdan Prensine 1797 yılı Temmuz ayında bundan böyle ülkesinde Polonyalı kaçakları barındırmama emri verildi. Denisko, Petersburg'a gitti ve Dombrovski de Çar Paul'un desteğine başvurdu. Campoformio Antlaşması (17 Ekim), İtalya ve Almanya arasındaki savaşı sona erdirdi ve Galiçya'da silahlı bir ayaklanmayı Fransızlar için yararsız hâle getirdi. Bâbıâli ise paşaların bağımsızlık hevesinden dolayı tekrar tehlikeye giren iç huzuru muhafaza etmekle yeterince meşguldü .

Savaş hazinesini doldurmak için her türlü çareye başvuran - tütün, kahve, yün , vs. gibi mallardan, hatta Maroken çizmelerden bile vergi alıyor ve Anadolu'daki timarları tekrar yoklamaya tâbi tutuyordu - ve gerçekten de 175 bin kese para toplamayı başaran Sultan III. Selim, Avrupa tarzında yeni bir ordu kurma fikrinden hiçbir zaman vazgeçmemişti. Oginski her ne kadar 1795 yılında henüz eğitimli Nizâm-ı Cedid askerleri değil de, sadece Prusya üniformaları içinde, Fransız subaylarından istedikleri resmi geçit yürüyüşünü başardıkları için bahşiş isteyen birkaç Türk askeri görmüş olsa da, aynı dönemde "Rus uyruklu ve Aziz Georg Tarikatı Şövalyesi" Katzonis'e karşı başarılı bir şekilde savaşan ve Venedik topraklarına, oradan da daha sonra hayatını noktalayacağı Rusya'ya kaçmaya zorlayan ve her yıl Maltalı korsanları cezalandırmak üzere Takımadalara gelen Osmanlı Donanması, 7 büyük kalyon (saff-ı harb) gemisinden, 6 firkateynden ve iki daha küçük araçtan oluşuyordu ve Sultan Selim, Fransız ustalar tarafından inşa edilen bu filoyu gururlu bir şeklide seyrediyordu.

1793 yılında çıkartılan Nizâm-ı Cedid ile uygulamaya konulan ve III. Selim'in Fransız geleneklerine ve Fransız modasına duyduğu yakınlıktan dolayı İstanbul'da yaşayan Jakobenlere sempati göstermesi, sarayına davet edip, yeni ihtilal şarkılarını ve danslarını seyretmesi ve hızla yükselen Bonaparte'nin kahramanlıklarına duyduğu sempatiden kaynaklanan Avrupalılaştırma hareketi, geleneksel tarzda yaşayan ve Allah'ın muüak gücünün Osmanlıların dindar halkına iyilik getirmesini bekleyen birçok Türk'e hakaret gibi geliyordu. Paris ve Berlin'de artık sultanın elçileri Ali Efendi ve Aziz Efendi yaşıyordu. Avrupalılar, Fransız diline vâkıf olmasalar da, Paris'in tüm eğlencelerinin sırrını bilen kuşkucu Müslümanlarla tanışıyorlardı. İslâm'a geçmekte bir sakınca görmeyen Fransız maceraperestler, en önemli siyasî meselelere nüfûz ediyorlardı. Muhafazakâr Osmanlılar, yabancı bir ruhun itibar görmesine itiraz ettikleri gibi, Fatih Sultan Mehmed dönemindeki merkezileştirmeye dönme çabalarına da karşı çıkıyorlardı. Uzun zamandan beri yeni durumlara ve özerk paşaların kimi zaman ataerkil yönetim tarzına alışık olan eyaletlerde ise otokrat ruhlu sultanın cüretkâr niyetlerine karşı eski muhafazakâr rejimi savunan herkes, sempati ile karşılanıyor, destek buluyor, hatta halk tarafından heyecanlı türkülerde dile getiriliyordu.

1794 yılında mutlak güce sahip Karaosmanoğlu Süleyman Paşa asi Acem Ahmed'i kolaylıkla yenmiş ve esir almıştı. Ama "ceza gerektiren davranışlarının hemen ardından af dileyen" İşkodra Valisi Mahmud Paşa, 1793 yılı başlarında komşu eyaletlerdeki komutanların ortak bir saldırısı neticesinde bu sefer gerçekten boyun eğmek zorunda kaldı. Paşalığını muhafaza ederken, muhtemelen "sadece birer gavur olan" Romen prensleri tarafından talep edilen imtiyazları da aldı. Çok geçmeden, aslında "Dağlı ahaliden" oluşan Kırcali eşkiyaları [Dağlılar/Dağlı eşkiyası] Rumeli'de kazanç getiren faaliyetlerine106 başladılar ve 1796 yılına kadar Yanbolu, Karnabad, Eski Zağra ve Aydos'ta yağmalarda bulundular .

Islahat eğilimlerinin ve devlet içinde birlik için gösterilen çabalann en büyük düşmanı hâlâ Pazvandoğlu Osman Paşa idi. Sırbistandaki yeniçeriler ve son savaşta 1792 yılında dağılan ordudan kalma birçok sersem takımı ile birleşerek, 1796 yılında sultanın otoritesini tekrar tanımanın şartı olarak Vidin Valiliği'ni istedi. Aynı yılın yaz aylarında üzerine gönderilen Osmanlı birlikleri hiçbir sonuç alamadılar. 1797 yılında Fransa temsilcisini, adına konuştuğu takdirde büyük bir ödül vaat ederek kendi tarafına çekmeyi başardı, ama reis efendinin buna cevabı "devletin ve İslâm'ın düşmanını yok etmek için" her türlü çareye başvurulacağı oldu. Ama Pazvandoğlu'nun birlikleri Niğbolu, Selvi, Silistre ve İbrail ayanlan, Pazvandoğlu Osman Paşa'yı liderleri olarak kabul etmişlerdi. Yiğit Boşnaklar ise adına sadakat yemini ediyorlardı. Rusçuk, güvenliği için endişe duymaya başladı ve kana susamış Kırcali eşkiyalarının öncüleri Eflak'ta Krayova'ya kadar ilerlemişlerdi. Pazvandoğlu'nun adamları ayrıca Orsova, Ziştovi ve Eflak'ta Turnu Niğbolu'yu işgal ettiler. 1798 yılında bu asinin üzerine, filosunu Tuna Nehri'ne doğru yola çıkaran Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa emrinde 40 bin kişilik bir ordu gönderildi. Pazvandoğlu Osman Paşa, başkent kahvehanelerinde yeniliklere düşkün sultanın el sürmeye çalıştığı eski geleneklerin kurtarıcısı olarak ilan edilirken, Mart ayında Vidin'de kuşatma altına alındı. Kuşatma ordusunu yöneten kaptan-ı derya, Haziran ayında iç savaş hakkında her türlü konuşmayı yasaklamış olan Bâbıâli'ye daha Haziran ayında zafer haberleri iletti.

Belgrad, Bosna ve Arnavutluk beylerbeyleri, aralarında Tepedelenli Ali Paşa'nın da bulunduğu 24 paşanın Pazvandoğlu Osman Paşa'ya karşı birleşmelerine rağmen, kaptan-ı deryanın saldırılarına başarı ile direniyordu. Kaptan-ı Derya sonbaharda geri çekilmek zorunda kaldı. Rumeli'yi ve en çok tehlikede olan Bulgaristan eyaletlerini kış boyunca düşmana karşı koruyacak iki komutanını burada bıraktı. 1796 yılında komutanlık yapmış olup, seraskerin karşısına elinde kılıcı ile çıkmış Rumeli Beylerbeyi Kütahyalı Ali Paşa'nın şüphe üzerine idam edilmesi ile sanki bir intikam alınmış gibi bir izlenim yaratılmaya çalışıldı.

Nâzırlar tarafından fazla sevilmeyen Hüseyin Paşa, aşırılıkları ile boyarların öfkesini üzerine çektiği Bükreş'te kısa bir süre kaldıktan sonra tekrar İstanbul'a döndü. Vidin asisinin başı yerine, sadece Sırbistan'a özerk vali olarak atanması hâlinde efendisi olan sultan ile en iyi ilişkiler içinde olacağına dair yapmış olduğu bir açıklamasını getirdi. Eskiden mirahur ünvanını da taşımış olan Pazvandoğlu, Vidin Kalesi'ndeki sözde valinin artık orada kalmasını da istemiyordu. Divân üyelerinden üçünün kendisine teslim edilmesi veya İstanbul'da idam edilmesi, fakir halkın daha düşük vergilere tâbi tutulması ve yeniçerilere her şehirde nöbet tutma hakkı verilmesi gibi eskiden beri ileri sürdüğü söylenen taleplerinden vazgeçmişti. Sırf her yere korku salan Pazvandoğlunu memnun etmek ve ordusuna gerekli erzakları temin etmek için yeni bir vergi çıkartan Eflak Prensi Grigore Hançeri'nin idamı, onun için yeni bir zaferdi, zira Eflak Prensi efendisinin davasını çok sadık bir şekilde desteklemişti . Eflak'ın yeni prensi (1799'dan beri) Aleksandru Murusi, Vidin Valisi'nin gücünü çok iyi değerlendirip, ona göre davranmasını bilen bir adamdı .

Böylece Bulgaristan'ın batısındaki bu köşe, tıpkı Tepedelenli Ali Paşa'nın Arnavutluk'u ve Anadolu'nun diğer bazı yerlerinde olduğu gibi, merkeze özerk yapıda olmak kaydıyla bağımlı yeni bir bölge hâline gelmişti. Yendiği Sultan III. Selim adına Vidin Valisi Pazvandoğlu Osman Paşa'nın emrinde her ay 1 milyon 500 bin sterlin ulûfeye mal olan ve aralarında birçok yeniçerinin ve sayısız Boşnak'ın bulunduğu 30 bin asker ve 12 bin atlıdan oluşan bir ordu vardı. Görünüşü ile herkesi korkutan ve muzdarip olduğu vereme yenilmeyen soluk benizli, bu zayıf tiran hiçbir din ayrımı yapmadan herkese karşı katı bir adalet sergiliyordu ve bir çoğu ona hayrandı ve seviyorlardı. Görkemli bir saray hayatı yaşamıyor, kendini etrafındaki maceraperestlerden ayıran sade kıyafetler giyiyordu ve Arnavutluk'ta hüküm süren Tepedelenli Ali Paşa'nın görkemli saraylara düşkünlüğünü paylaşmıyordu. Muhtemelen Fransız ve Polonyalı mühendisler yadımı ile Vidin'i birinci sınıf çağdaş bir kale hâline getirdi ve ihtiyatlı bir biçimde, yanında hatta yemeğini bizzat hazırlayan annesi, Mora "Rum Ortodoks" Piskoposu Gregorios ve Fransa tebaandan bir kişi ile birlikte yaşıyordu.

Pazvandoğiu'na yarayan ve konumunu sağlamlaştıran olay, Bâbıâli'nin Fransa ile ilişkilerini kesmesine neden oldu. Bu sadece efsaneler yatağı Mısır'da kendisi için ihtişamlı bir efsane arayan Bonaparte'ın maceraperestliğinden değil, aksine yeni Fransız rejiminin faaliyetlerini genişleterek kendi üssünün zayıflığını kapatmak istemesinden ve Campoformio Barış Antlaşması sayesinde fethettiği yerlerden dolayı menfaatlerinin artmasından kaynaklanıyordu.

Venedik'in varlığı 1797 yılında son bulmuştu. Görkemli eski Cumhuriyeti, nihai bir savaşa bile girmeden, artık Venedik ordusunun başında bulunan zıpçıktı Bonaparte'nin tek bir işareti üzerine hiçliğe batmıştı. Ama Bonaparte, Venedik'in Adriyatik Denizi'ndeki tüm mülklerini Avusturya'ya hediye etmeye hazırlanıyordu ve bu da İstanbul'da ancak hoşnutsuzluk yaratabilirdi . Böylece yeni zaferlerinden sonra Lagün* Şehri'nin (Venedik) kendisi ve mirasla sahip olduğu İstirya, Dalmaçya ve Bocche di Cattaro kolonileri de olmasa, en azından Butrinto, Parga, Preveze, Voniça ve İyon Adaları'nı Fransa için ele geçirmiş ve Paris'teki Direktuvar idaresinin emrine vermişti. Olayların böyle değişebileceğini on yıl önce en cüretkâr siyasetçi bile hayal edemezdi. Başka bir amaçla olmakla beraber Rumlar, uzun zamandan beri Ruslar tarafından ayaklanmaya

tahrik edilmiş ve hazırlanmıştı. Bunların Viyana'da oturanları, başta Yunan milli marşının yazarı Rhigas olmak üzere, isyana kalkışmak için herkesin bildiği Pazvandoğlu'nun adına ateşli beyannameler yolluyorlar , yeni kumandanlar başlayan özgürlük çağından ve tüm tiranlara karşı savaştan büyük bir hevesle bahsediyorlardı. Sürekli huzursuzluk çıkartan ve son zamanlarda özellikle Lambros Katzianis'e karşı sürdürülen savaştan ötürü öfkeli olan Maynotlar ile gitgide daha sıkı ilişkiler kuruldu ve artık yakınlarında dalgalanan üç renkli Fransız bayrağı, onların gözüne kurtuluşlarının kutsal sembolü gibi görünüyordu.

Pazvandoğlu'nun ayaklanması, Şark'taki Fransız diplomasisi ve Fransa Cumhuriyetinin yöneticileri tarafından büyük bir ilgi ve memnunlukla izleniyordu. Osmanlı Devleti'nin kaderi belirlenmiş gibi görünüyordu' zaten içten sürekli tehdit altında olup, kendi içinde tefessüh etmiş ve korunmasız olan bu güç, kısa bir süre önce Avrupa meselelerini istedikleri gibi yönelten güçlü monarşileri bile temellerinden sarsan böylesine güçlü bir akıma karşı nasıl dayanabilirdi ki? Rusların doğu eyaletlerine, Avusturyalıların da batı eyaletlerine yerleşmesi tehlikesi mevcuttu ve Pazvandoğlu'nun özerk paşalığı, Avusturya'nın Sırbistan VA8 komşu bölgelerini muhtemel bir ilhakından koruyormuş gibi görünüyordu. Nihayet sultanın Vidin'i ele geçirmesine yardım etmek üzere Avusturyalı subaylar bile getirtilmemiş miydi ! Pazvandoğlu ayrıca askerî yetenekleri ile hayranlık uyandırıyordu ve kullandığı araçlarla Fransızların sempatisini kazanıyordu. İstanbul'daki "tirana" kafa tutan bu cüretkâr paşanın gerçekte eski geleneklerin bir savunucusu olduğu ve Sultan Selim'in aslında Avrupa tarzına düşkün olması Fransız elçilerini ve konsoloslarını çok da incitmiyordu.

"Bu bilgili adam ya bir gün Osmanlı Devleti'ni yönetecek, ya da bir cinayete kurban gidecek ", diyordu Aubert Dubayet 1797 yılında. İçişleri Bakanı Talleyrand ise "Pazvandoğlu bir gün devrilecekse, bunun mümkün olduğunca geç olması dileğinde bulunuyordu. Arnavutluk sahillerini ve iyon Adaları'nı ele geçirmesi' Maynotlan koruması , Korfu komutanı General Gentili'nin Ohri'yi de ele geçiren ve Bâbıâli'ye Arta dolaylarındaki Rumlara Fransız bayrağı dağıtıldığını haber vermesine rağmen, Bonaparte'nin "çok saygıdeğer dostu " olan Tepedelenli Ali Paşa ile kurduğu sıkı ilişkiler ve nihayet en iyi danışmanı Fransa'nın menfaatleri lehine çalışan Pazvandoğlu'nun doğrudan desteği ile Fransa, Osmanlı'nın Avrupa'daki topraklarının batı kısmında hakimiyetini, dolayısıyla böylesine hareketli dönemlerde her zaman mümkün görünen muhtemel bir bölünmede önemli bir payı güvence altına alıyordu.

Bonaparte'nin Mısır'a saldırısı da kendi tutkusundan kaynaklanan bir macera olarak görülmemelidir. Osmanlı Devleti'nden neredeyse tamamen kopmuş bu eyaleti Fransa'nın sürekli gelişen ticareti için kazanma fikri, daha on yıl önce gündeme getirilmişti, ama daha o zamanlar ne yazık ki İngiltere'nin rekabeti kendini göstermişti. Her büyük gücün bakış açılanın genişlettiği bir dönemde, İngilizleri, Akdeniz'in Memlüklerin bir Avrupa ordusuna karşı savaşamayacağı kuzey sahillerinden uzak tutmak, en az İstanbul'u Ruslara karşı ve Balkan Yarımadası'nın batı sahillerini Avusturya'ya karşı korumak kadar önemli idi. Temelde ise bu, Venedik'in eskiden yürüttüğü Şark'ta üstünlük sağlama politikasının sadece daha büyük tarzda bir tekerrürü idi.

Rum Konstantin Stamati, İngilizlerin planlarını şu çarpıcı kelimelerle açıklıyordu:

"İngiltere'nin amacip Baltık Denizi'nden Akdeniz'e kadar bir ticaret monopolü kurmaktır. Avrupa'daki devletleri ile Malabar sahillerindeki ticaret merkezleri arasında doğrudan bir bağlantı sağlayabilmek için Kandiye'yi, hatta belki de Mısır'ı bile istiyor".

1798 yılının yaz aylarında Osmanlı askerî gücünün ve donanmanın tamamı Kaptan-ı Derya Hüseyin Paşa'nın komutası altında Vidin'i başarısız bir şekilde ele geçirmeye çalışırken, İngiltere'ye karşı savaş hazırlığı yapıyormuş gibi görünen Bonaparte'nin Takımadalara doğru hareket etmek üzere 19 Mayıs'ta Toulon Limanı'ndan ayrıldığına dair şaşırtıcı bir haber geldi İstanbul'a. Emrindeki donanma 13 büyük savaş [saff-ı harbî/kalyon] gemisinden, 14 firkateynden ve 400 başka deniz aracından oluşuyordu ve en iyi generalleri 25 bin askerle birlikte emrinde idi. 21 Haziran'da Malta'yı işgal etti. Bu haber İstanbul'da sadece sevince neden olabilirdi , zira Babıâli'ye bu seferin sadece Akdeniz'i rahatsızlık veren korsanlardan temizlemek için yapıldığı bildirilmişti . Ancak Temmuz ayı başlarında iskenderiye hiç beklenmedik fatihlerin elinde idi ve Kahire'ye varabilmek için Memlüklerin atlılarını Rahmaniye ve Piramitler bölgesinde güçlü bir ateşle dağıtmak yetmişti. Ay daha bitmeden sadece birkaç bin askerini kaybetmiş olan Fransa ordusu Mısır'ın başkentine girdi. Beylerin iki lideri, Murad Bey Nübya'ya, İbrahim Bey de Suriye'ye olmak üzere, kaçtılar.

Bâbıâli bu arada İngilizler ve Ruslar aracılığıyla Bonaparte'nin gerçek niyeti hakkında bilgilendirilmişti. Eflak Prensi, Mısır'a bir çıkartma yapma ihtimalinden ve Afrika'daki bu önemli koloniyi savunmak için kaptan-ı deryanın yakın zamanda çağrılacağından bahsediyordu. Acilen toplanan Divân, karar vermekte tereddüt ediyordu. Sultan III. Selim'den hoşnut olmayan ve 22 yaşındaki yeğeni şehzâde Mustafa'yı , meziyetlerini öne çıkartarak kendisine karşı kullanmak isteyen İstanbul'daki avam takımının ayaklanmasını engellemek için, bu kötü haber, tıpkı Pazvandoğlu'nun başarıları gibi gizli tutuluyordu . Bonaparte, kurnazca bir şekilde sultanın İskenderiye Limanı'ndaki gemisine dokunmamıştı ve Bâbıâli tarafından cezalandırılmadan Fransızlara defalarca büyük zararlar veren işgalci Memlüklerden Bâbıâli'nin intikamını almaktan başka hiçbir niyeti olmadığını vurguluyordu. Eylül ayının sonlarına kadar kurnaz Talleyrand'ın yönetimindeki fransız diplomasisi de "Fransa'nın eski ve sadık dostuna" bu yönde istediği açıklamalarda bulunuyordu .

Ancak uzun zamandan beri sınıra güçlü askerî birlikler yığmış olan Rusya, cüretkâr davranan Fransa'ya savaş ilan edilmediği takdirde, derhal Romen prensliklerini işgal etme tehdidinde bulunuyordu . Diğer taraftan sabırsızlıkla beklenen yeni Fransız elçisi - Talleyrand bizzat gelme sözü vermişti - şüpheleri dağıtmak için bir türlü gelmiyordu . Bu yüzden daha Ağustos ayı bitmeden gerek Dubayet'in ölümünden sonra Fransa'nın İstanbul'daki menfaatlerini temsil eden Ruffin, gerekse Bükreş ve Yaş'taki konsoloslar ve Osmanlı Devleti'nin her yerindeki meslektaşları, hatta Fransız tüccarlar bile tutuklandı. Bâbıâli'nin bu tutuklamalar için gerekçesi, İskenderiye'deki tüm "Osmanlı ve Rum gemilerine" el konulmuş olması idi.

Gerçekte ise Türkiye'nin bu önemli adımı atma cesaretini bulması, 1 Ağustos'ta [1798] Amiral Bruey'in filosunun tamamını yok edip, böylece Bonaparte ordusunun merkez karargâhı ile bağlantısını kesen Amiral Nelson'un büyük zaferinden kaynaklanıyordu.

Bâbıâli bunun üzerine 4 Eylül'de büyük sultanların mirası olan önemli bir eyaleti elinden almaya çalışan "ikiyüzlülere ve hainlere" savaş ilan etti. Rum prenszâdelerden Hipsilantes tarafından tercüman olarak kaleme alınan 11 Eylül tarihli bir beyannâme, Mekke ve Medine'deki gelirleri azaltan, İslâm'ın bu kurnaz düşmanını defetme yükümlülüğünün kutsal bir görev olduğu dile getiriliyordu: Fransızlar, tüm toplumsal ve devlet düzenini bozan şahıslar olarak bütün Avrupa'nın çıkarları açısından cezalandırılmayı hak ediyorlardı. Rusya ile kurulacak bir koruma ve saldırı antlaşmasıyla oluşacak dürüst ve sonsuz bir silah arkadaşlığı, zaferin garantisini artıracaktı. General Martinov komutasında, dost devletin başkentini muhtemel bir Fransız saldırısına karşı savunmak amacı ile beş Rus firkateyni, yedi kalyon ve altı korvet İstanbul Limanı'na geldi. Bu filo tabii ki en kötü durumda idi. Mürettebatı genelde Rumlardan oluşuyordu ve Bâbıâli, şehirdeki istenmeyen disiplinsiz Rum ayaktakımını hizmet vermek üzere Rus gemilerine göndermek üzere önlemler aldı.

Osmanlı Kaptan-ı Deryası Abdülkadir Paşa'nın ve Rus amirali Uşakov'un bayrakları, kısa zamanda toplanda müttefik filo birliklerinin beklediği İyon Adaları'na geldi ve gerçekten de "kâfir ve sadakatsiz" Cumhuriyetçileri buradan sürmeyi başardılar. 1798 yılında birkaç bin askerden oluşan Fransız müdafaa kıtalarının sadece çok az direnebildiği müttefik birlikler Zenta, Kefaionya, Ayamavra ve Çuha'yı ele geçirdiler. Yine de Ruslar ve Türkler ancak 2 Mart 1799 tarihinde General Chabot tarafından savunulan Korfu Şehri'ne girmeyi başardılar. Fransa'nın Arnavutluk'taki topraklarını bu arada Arta Piskoposu ile anlaşma içindeki Tepedelenli Ali Paşa ele geçiriyordu -Şark'taki ruhban burada da "kâfir" Fransızlara karşı işbirliği yapıyordu. Tepedelenli Ali Paşa, gözlerini Ayamavra'ya çevirmiş ve Korfu'ya yapılan saldırıya katılmıştı, ama Parga'yı işgal etmek istediğinde Uşakov araya girdi. Tıpkı Fatih Sultan Mehmed zamanında olduğu gibi, Abdülkadir Paşa'nın komutasındaki Osmanlılar Brindisi, Otranto, hatta belki de Rusların tahttan indirilen kralın davasını üstlendikleri Napoli önlerine geldiler . istanbul Patriği tüm dini bütünlere Fransa Cumhuriyetine karşı sürdürülen bu yok etme savaşına katılmaları için çağrıda bulundu. Yeni rejimin yandaşları merhametsizce öldürülüp, soyuldu ve Korfu'da esir tutulan Fransızlar, İstanbul'a giden uzun yolu yürüyerek kat etmek zorunda kaldılar. Burada Ruffin, Flury ve o ana kadar önde gelen konumda olan diğer şahsiyetler onları bekliyorlardı. Bunlar daha sonra Sinop, Amasya ve diğer sürgün yerlerine gönderilene kadar İstanbul'da kaldılar. Yorgunluktan ötürü yola devam edemeyenlerin boyunları vuruldu, ama yenilen düşmanın başına konulan ödülü alabilmek için başları titizlikle muhafaza edildi. Mihail Sutzo gibi Fransız yanlısı Rumlar, tıpkı eskiden Murusiler gibi sürgüne gönderildiler. Aralarından eski Bâbıâli tercümanı George Murusi 1797 yılında Kıbrıs Adası'nda Larnaka'da öldürülmüştü. Ruslarla sıkı ilişkiler içinde bulunan Aleksandrzâde Konstantin Ipsilantis ' , 1799 yılında Boğdan Prensliği'ne getirilene kadar Bâbıâli'nin nüfûzlu bir tercümanı olarak faaliyet gösteriyordu. Aleksandru Murusi, Bükreş'te öldürülen Hançeri'nin mirasını devralabilmek için İstanbul'da artık büyük bir nüfûza sahip [Rus elçisi] Koçubey ile barışmanın yollarını arıyordu. Selefi [İzzet Mehmed Paşa], şeyhülislâm [Dürrizâde Arif Efendi] ile birlikte Rodos'a sürgüne gönderilen yeni sadrazam eski Erzurum Valisi Yusuf Ziyaeddin Paşa, Rusların elinde sadece bir araç gibi görünüyordu. Fransa kabinesi, Türkiye'nin bir Rus Eyaleti olduğu ve "böyle kabul edilip, muamele görmesi gerektiğini" söylerken haklı idi.

23 Aralık 1798 tarihinde Bâbıâli ve Rusya arasında aslında karşılıklı yardımdan başka bir şey öngörmeyen bir ittifak antlaşması yapıldı ve Osmanlı'nın Berlin'deki yeni temsilcisi Mehmed Esad Efendi'ye Prusya'nın da bu ittifaka katılması için müzakerelerde bulunma görevi verildi. 5 Ocak 1799 tarihinde ayrıca İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında, Doğu Akdeniz'de Fransız ticaretini yok etmeyi amaçlayan bir antlaşma akdedildi. Aynı yıl içinde Napoli ile imzalanan antlaşmanın önemi haliyle diğerleri kadar öncelikli değildi. Ama Rus Çarı ile kurulan silah kardeşliği Osmanlılara hiçbir yarar getirmedi. Aralık ayı sonunda Bonaparte Suriye'ye saldırmayı başardı ve Memlûk beylerinin on yıl önce burada gösterdikleri kahramanlıklarını tekrarladı. Ancak Gazze ve Yafa'yı işgal ettikten sonra, Akkâ'nın direncinden ötürü durmak zorunda kaldı. Cezzar Ahmed Paşa, Mart ayından Mayıs ayına kadar vebanın pençesindeki Fransız ordusunun tüm çabalarına başarı ile direndi ve Bonaparte'ın askerî dehası kendisine tamamen yabancı olan şartlar altında kendini gösteremedi. Suriyeli bir paşa, Alman Kayser'i yenen ve Avrupa'nın en büyük savaş kahramanı olarak görülen İtalya fatihinden daha başanlı çıkmıştı.

Mısır'a geri döndüğünde, Memlûk, atlıların yerinde çoğunlukla yeniçerilerden ve Anadolu derebeyleri Karaosmanoğullarının ve Çapanoğullarının daha önce serhad boylarında da savaşan sipahilerinden oluşan 20 bin Osmanlı askeri buldu1. Bonaparte onları Abukir Muharebesi'nde dağıtmayı başardı (Temmuz). Ağustos'ta ülkesine geri döndüğünde, Kleber'in komutasında burada 20 bin yetenekli asker bıraktı. Ancak yandaşlarının daimi bir yerleşim, bir "kolonizasyona" dair tüm umutlarına ve "Memlûk beylerinin yerine geçen subayların tüm şahsi menfaatlerine karşın, burada bırakılan Fransız ordusu daha baştan bu yabancı toprağın hastalıklarına veya İngilizler tarafından esir alınmaya mahkumdu. Bâbıâli, Kasım ayında İngiliz gemileri ile tekrar birkaç bin yeniçeriyi Mısır'a gönderdi, ama onlar da selefleri ile aynı akıbeti paylaştılar. Nihayet sadrazam bizzat Suriye'ye geldi ve burada da Osmanlı hakimiyetini tekrar tesis etti. El-Ariş'teki az sayıdaki Fransız müdafaa kıtası halk tarafından acımasızca parçalandı .

Fransa'nın, Doğu Akdeniz'deki İngiliz komutan Sidney Smith ile müzakereleri sonuçsuz kaldı ve 28 Ocak 1800 tarihinde sadrazam ile akdedilen ve ülkedeki Fransızların onurlu bir şekilde çekilmesini, hatta yol masraflarının da karşılanmasını öngören antlaşma, Fransa'da yönetimi eline geçiren Bonaparte tarafından onaylanmadı. İngilizler ise, gemilerinde özgür asker değil, sadece savaş esirleri taşımak istiyorlardı. Sadrazam bu durumda istemese de 20 Mart'ta [1800] tekrar Heliopolis'te (Matarea) şansını denemek zorunda kaldı. Kendisini yeni bir mağlubiyetin beklediğini biliyordu ve ordusunu dağıtan bu bahtsız muharebede hayatını kurtarabildiğine şükrediyordu. Ama Fransızlar, Memlüklerin tekrar ele geçirdikleri Kahire'yi kuşatarak geri almak zorunda kaldılar. Mısır başkenti, 10 milyon ödeyerek özgürlüğünü satın aldı. Kleber, İbrahim Bey'in şahsiyetinde Türklere karşı bir müttefik bulmuştu ve ona Süveyş'i emanet etti. Kleber, Haziran ayında Halepli fanatik bir ulemanın elinden ölümü buldu.

Halefi ve daimi yerleşim fikrinin son temsilcisi Menou, Müslümanlığı kabul ederek konumunu sağlamlaştırabileceğini düşünüyordu. Hükümetinden hiçbir yardım bekleyemezdi, zira Akdeniz artık Fransız filosunun her teşebbüsünü engelleyen İngilizlerin elinde idi. 1801 yılında Toulon'dan yola çıkarak İskenderiye'ye gelmeyi başaran az sayıda gemi, tekrar Fransa'ya dönmek zorunda kaldı. Gazze'de bekleyen sadrazamın birliklerine, Abercromby'nin İngiliz filosuna, kaptan-ı deryanın Osmanlı filosuna ve karaya çıkan 14 bin İngiliz'e karşı Menou 28 bin adamı ile hiçbir şey yapamazdı. Abercromby, İskenderiye Muharebesi'nde (21 Mart 1801) hayatını kaybetti, ama İngiliz ordusu muharebeden zaferle çıktı. Türk ve İngiliz birlikleri Kahire'ye doğru yola çıkmadan önce, Fransız komutan, selefinin reddettiği teslim olma teklifini kabul etti ve Ekim ayında Mısır'dan ayrıldı. Ancak Bâbıâli ile yapılan barış, bu sebepler nedeniyle değil, Bonaparte'ın, aleyhine oluşan koalisyona karşı savaşmak zorunda kalacağı Avrupa'daki genel gelişmelerden ötürü meydana gelecekti.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1774-1912 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir