Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kayser İle Yeni Savaşlar, Savoylu Eugen'in Zaferleri

Pasarofça Barışı ve Banat'ın Kaybı

Burada 1640-1774 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Kayser İle Yeni Savaşlar, Savoylu Eugen'in Zaferleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 08 Tem 2011, 20:32

KAYSER İLE YENİ SAVAŞLAR.
SAVOYLU EUGEN'İN ZAFERLERİ.
PASAROFÇA BARIŞI VE BANAT'IN KAYBI


Bu hızlı kazanılan zaferler, Mora'nın tekrar geri alınması, Girit fethinin tamamlanması ve Osmanlı hakimiyetinin îyonyen Adaları'ndan biri üzerine yayılmasından dolayı İstanbul'daki savaş yanlılarının güvenleri o kadar artmıştı ki, Osmanlı'ya eski itibarını geri kazandıran Ali Paşa hayranları, Adriyatik Denizi'nde Türk hakimiyeti kurmayı; Korfu ve ilk savaş yılında Zeng'in saldırıya uğradığı Dalmaçya'nın ilhakını; Almanlara karşı Macaristan'ı tekrar Osmanlı'ya kazandıracak bir seferin düzenlenmesini, hatta Viyana'mn tekrar kuşatılmasını ve Fatih Sultan Mehmed'in Hristiyanlığın merkezi olan Roma'ya zaferle girme hayalini gerçekleştirmeyi düşünmeye başladılar . Cenevizliler, İstanbul'dan gönderildiler, Collier'in ve İngiliz meslektaşının itirazlarına kulak asılmadı ve Alman Kayser'e meydan okundu.

Bu saldın politikasının karşısında, 1715 yılının Eylül ayında yaşlı Fransa Kralı'nın ölmesi üzerine Doğudaki menfaatleri için endişe duymamaya başlayan Kayser VI. Şarl, 13 Nisan 1716 tarihinde Venedik ile ittifak kurdu. Kayser, Venediklileri 12 bin asker ile destekleyecek, Venedik de bunun karşılığında İtalya'da Almanlara ait eyaletleri koruyacaktı. Bu şartlar, Osmanlıların Napoli, hatta Milano'ya saldırabileceklerini düşündüklerini gösteriyordu. Müttefikler ayrıca 1684 yılında Türklere karşı ittifak kuran diğer güçleri de dahil etmeyi düşünüyorlardı. Savaş, Viyana tarafından ilan edilecekti.

Nisan ayı başlarında İstanbul'dan geri çağrılan Alman temsilci Fleischman'ın İstanbul'dan ayrılması, savaşın başladığına işaretti. Türkler, Alman temsilciyi Semendire'de durdurdular ve Sırbistan sınırını savunmak için gerekli tedbirleri aldılar. Babıâli'nin önlemlerinden biri, Eflak Prensi Stefan Kantakuzen'in babası Konstantin ile birlikte tutuklanması ve İstanbul'a getirilerek atıldıkları zindanlardan Nisan ayında bostancıbaşının zindanlarına nakledilip, 7 Haziran'da burada boğazlanarak öldürülmeleri idi , zira Stefan, Erdel komutanı General Stainville ile sıkça yazışmıştı. Bâbıâli, yerine getirilen Nikolas Mavrokordato ile tehlike altında sınırda sadık bir hizmetkâr bulduğuna inanıyordu ve Boğdan, Türk siyasetinin güvenilir bir taraftarı olan Mihail Rakoviça'nin sorumluluğuna verildi.

Savaşın genel komutanlığına getirilen Savoylu Eugen tarafından Avusturya adına hazırlanan ültimatomda, Dalmaçya Seferi'nin derhal durdurulması, Venedik'in taleplerinin yerine getirilmesi ve kayser, çar ve Venedik arasında kurulan ittifakın Bâbıâli'nin bu üç güç ile gelecekteki ilişkileri için esas alınması talep ediliyordu ve tüm şartların yerine getirilmesi için Mayıs ayını son tarih olarak belirliyordu. Ama kayser resmi savaş ilanını vermekte tereddüt ettiği için, Haziran ayında, Avusturya diplomasisinin "kötü davranışlarını" artık çekmeye niyetli olmadığını belirten Bâbıâli savaş ilan etti. "Mücadele ve savaş açıldı", diye yazıyordu Sadrazam Ali Paşa, "Tüm düşmanlıklardan ve kibirden uzak Bâbıâli, Allah'ın yardımı ile zaferi kazanacaktır". Eflak Prensi Stefan'ın, babası Konstantin'in boğazlanması ve kısa bir süre sonra Nikolas Mavrokordato'nun tavsiyesi üzerine Kontantin'in kardeşi Mihail ile akrabası Dudesku'nun idamı, Hristiyan komşular ile yeni anlaşmazlıkların doğrudan sonuçları idi.

Ali Paşa, Rakoçi'nin Macar asilzâdelerinden Bercsenyi, Esterhazy, Forgach, Adam Vay gibi yandaşlarına danışarak, ileriye dönük planlar hazırladı. Hallerinden memnun olmayan Macarlar, Hotin üzerinden memleketlerine saldıracaklar ve Avusturya'ya karşı isyanı başlatacak ve Tatarlar da onlara yardım edecekti. Romen vasalların güvenini sağlamak için biri İbrail'de, diğeri Bükreş'te olmak üzere iki Türk karargâhı kurulacaktı. Ancak çarın Dimitri Kantemir ve Thomas Kantakuzen'in de katıldığı Kırım seferi, Tatarlan yeterince meşgul ediyordu ve Macarlar tek başına Kuzey Macaristan veya Erdel'de hiçbir şey yapamayacak kadar zayıftılar . Buna karşı Avusturyalılar Ağustos ayında Eflak sınırını geçtiler. Eylül ayında Alman askerleri dağlardaki manastırlarda konakladılar. Huzursuz Boyar Brailoiu ve yandaşları, Avusturyalıları ülkenin askerî geleneklerini hâlâ en iyi şekilde sürdüren Olt bölgesinde sevinçle karşıladılar. Avusturyalıların Bükreş'e ilerlemekte olduklarına dair yanlış haber üzerine Nikolas Mavrokordato acilen Tuna boylarına kaçtl!9; Hiçbir savaşçı özelliği olmayan prensi, Avusturyalıların olası saldırısına karşı korumak için ülkeye Tatarlar gönderilecekti , ama bu konu Banat'ta savaş sırasında geçenler açıklandıktan sonra tekrar ele alınacaktır.

Savaş, gerçekte başka bir alanda karara bağlanacaktı. Dalmaçya'da ve İyonyen Adaları'nda Türklerin karşısında General Johann Matthias von der Schulenburg14 ve denizlerde Genel Kaptan Pisani duruyordu.

Haziran ayında kaptan-ı deryanın yaklaşık 200 gemiden oluşan donanması, genel kaptanın tüm çabalarına rağmen çok iyi bir savunma durumunda olmayan Korfu sularına geldi. Amiral Pisani, güçlü bir filo ile Osmanlı'nın deniz gücünün yakınında bekliyordu. Nihayet 8 Temmuz'da artık önlenemez muharebe gerçekleşti, ama herhangi bir sonuç çıkmadı. Ancak kaptan-ı derya buna rağmen 30 bin kişi ile adaya çıkmayı başardı ve birçok taarruza başarılı bir şekilde karşı koymayı bilen şehir derhal top atışına tutuldu. 42 gün sonra Osmanlı komutanı Kara Mustafa Paşa 21 Ağustos gecesi geri çekilmek zorunda kaldı. Bu kararda yeniçerilerin huzursuzluğu, kaptan-ı derya ile anlaşmazlıklar, sürekli yağan yağmurlar ve Bâbıâli'nin Korfu'yu ya bir an önce fethetme veya tahrip etme ya da derhal oradan ayrılma emri etkili oldu. Butrinto'ya yelken açmak için askerler gemilere o kadar hızlı bindirildiler ki, bütün eşyaların ve birçok erzakın yanı sıra düşmanın eline 92 top da bırakıldı. Venedik Amirali Pisani, yanına birkaç İspanyol ve Portekiz gemisi gelmesine rağmen, Sakız Adası üzerinden istanbul'a dönen Osmanlı Donanması'na saldırma cesaretini gösteremedi. Modon'a yaptıkları bir saldırı başarısız oldu . Ancak minnettarlıklarını belirmek için Venedik'te daha sonra heykeli dikilecek olan Schulenburg, Eylül ayında askerlerini Butrinto ve Ayamavra'ya getirmeyi başardı . Osmanlıların Korfu'dan apar topar ayrılmalarının sebebi, bu arada Macaristan'da yaşanan büyük mağlubiyet Mayıs ayında Belgrad'ta Avusturyalı tüccarlar saldırıya uğradılar. Sava Nehri üzerinde Türk gemileri göründü. Kısa bir süre sonra Almanlar Mitrovitsa'yı işgal ettiler. 9 Temmuz'da Savoyen Prensi Eugen Petervaradin yakınlarındaki Futak'a vardı.

Sadrazam bu arada Belgrad önlerine gelmişti. Karlofça yakınlarına kadar gelen Kont Palffy emrindeki çok büyük olmayan birlikleri yok etti. Daha sonra Sava Nehri'ni geçti ve acilen Petervaradin'e doğru ilerledi. Yanında her zamanki Avrupa ve Anadolu birlikleri ile yeniçerilerin bir bölümü dışında 30 bin Tatar vardı. Prens Eugen tereddüt göstermedi, 5 Ağustos'ta aralarında ağır ve hafif süvari alayları olduğu halde toplam 64 bin askeri ile muharebe nizamı aldı. Almanlar ile tıpkı 1711 yılında Ruslar ile başa çıktığı gibi kolayca, yani etraflarını sarıp, aman dileyene kadar sürekli saldırarak başa çıkabileceğini düşünen Ali Paşa, ciddi ve çetin bir savaşı kabul etmek zorunda kaldı. Tepeler, ormanlar ve göller ile korunan Almanlar en iyi süvarileri ile Türklerin sağ kanadı üzerine yürüdüler. Württemburg Prensi Aleksander'in yönetimi altındaki Almanların saldırısı, Rumeli sipahilerini dağıttı, ama piyadeler tabyalardan düzensiz bir biçimde çıkmaya çalışırken, asıl karargâha kadar ulaşmayı başaran Osmanlılar tarafından geri püskürtüldüler. Piyadelerin safları Palffy'nin süvarileri ve yedekler ile güçlendirildiler ve Hristiyan topçular Osmanlı topçulardan üstün çıktı. Son olarak yeniçeriler ve serhad askerleri de geri püskürtüldü ve arabaların arasında acımasızca katledildiler. Savaş sanatında aslında eğitim almamış Ali Paşa, muharebeyi kazanmak üzere olan Almanlara karşı atlıları ile çaresizce yaptığı son bir saldırı sırasında onurlu bir ölüme nail oldu. Kanlar içinde Karlofça'ya getirildi ve burada son nefesini verdi. 6 bin Müslüman savaş alanında hayatını kaybetmişti ve Prens Eugen, 170 sancağın yanında 156 topu eline geçirdi.

Muzaffer General, iyi tahkim edilmiş ve birçok yeniçeri tarafından savunulan Tımışvar üzerine yürüdü. Belgrad'a toplanan kaçakların gururu, sorumluluklarını unutacak kadar kırılmamıştı, ama kahramanca gösterdikleri çabalar yine de sonuçsuz kaldı (23-24 Eylül). 1 Ekim'de güçlü Palanka alındı, ama Tımışvar'ın müdafaa kıtalarından kalanlar, ancak toplam 44 gün süren kuşatmadan ve kanlı bir taarruzdan sonra 13 Ekim'de teslim oldu. 12 bin Türk, Belgrad'a göç etme izni istemişti. Tımışvar komutanı Kont Mercy'nin gönderdiği müdafaa kıtaları Pançova, Mehadiye'ye, Yeni Palanka ve Adakale'ye kabul edildi.

Almanların tarafında olan boyarların onayı ile 1716 yılının sonbaharında Güney Erdel'de konuşlandırılmış ve Kont Tige'nin emrinde bulunan Alman ordusu Eflak'a girdi. Muhafız kıtalarını kolayca geri püskürttü ve Eylül ayında General Stanville emrinde, Karpadarda bulunan Sinaia Manastırını işgal etti . Bir diğer birlik, köylerde kiliselerde çalan çanların sesi altında Vulkan Geçidi'ni geçti ve iyi tahkim edilmiş eski Tismana Manastırına yerleşti. Gelecekte "Küçük Eflak" diye adlandırılacak bu bölgenin nüfuzlu mülk sahipleri, son savaşta Türk mühimmat depolarının bulunduğu Cerneti'ye bir birliğin girmesini sağladılar. Boğdan'da kısmen Macar köylülerin yaşadığı Trotuş Vadisi'ni işgal etmeyi bile denediler.

Bu hadiselerden dolayı endişe duymaya başlayan Nikolas Mavrokordato, Türkler ile irtibata geçmek üzere Yergöğü'ne geldi. Bir süre sonra beklenen Tatarlar geldi. Bükreş'e döndükten sonra, davranışından dolayı utanç duymaya başlayan Mavrokordato, başkentte Almanlar lehine geçici bir hükümet kurmaya teşebbüs etmekle suçlanan Boyarlardan birinin boynunu vurdurdu. Sürekli olarak kültürün geliştirilmesi için çalışan bilgin metropolit Antim Türkiye'ye sürgün edildi ve yolda nöbetçileri tarafından öldürüldü. Tatarlar ise derhal Tımışvar'a yöneldiler.

Tatarların yola çıktığı günlerde General Tige kuzeyde nihai darbeyi vurmaya hazırlanıyordu. Aralarında özellikle birçok Sırp'ın bulunduğu güçlü bir ordu, Albay Stefan Dettine yönetiminde doğrudan Bükreş üzerine yürüdü. Her ikisi de Romen asıllı liderler Dragoiu ve İsac, ona eşlik ediyorlardı. Özellikle yukarıda adı geçen Oltlu Brailoui ailesi olmak üzere, birçok Boyar hadiselerden haberdardı ve kayser ordusunun paralı askerlerinin gelmesini bekliyorlardı. Nikolas'ın yardım istediği kapıcıbaşının emrinde birkaç yüz Türk çatışmalarda hayatını kaybetti. Esir tutulan Boyarlar ve ruhbanlar serbest bırakıldı ve Prens Nikolas Mavrokordato ailesi ile birlikte savaş esiri olarak Hermannstadt'a götürüldü. Dittine, bu teşebbüsde gösterdiği başarılardan dolayı Viyana Sarayı tarafından 5 bin Gulden ile ödüllendirildi, ancak Aralık ayında Bükreş tekrar boşaltıldı .

Asilzadelerin bir kısmı, Şerban'ın o güne kadar kayserin himayesinde yaşamış olan oğlu Geor"g Kantakuzen'i Eflak tahtına çıkartmak isterken, Petervaradin zaferine rağmen Türklerin intikam almasından endişe eden diğer bir kısmı Erdel'e gitti. Avusturyalılar tarafından işgal edilen eski başkent Tırgovişte'de geçici olarak yönetime getirilmesi düşünülen dört asilzade delegenin seçimi hiçbir zaman gerçekleşmedi. Kayser, 1717 yılının Mayıs ayında, Eflak'ın tamamının hakimiyetine girmesi hâlinde Georg Kantakuzen'i prens olarak tanıyacağını ve yeni tebaanın Boyarların denetimi altında ulusal haklarını kullanmaya devam edebileceklerini açıkladı. Nikolas'ın 1716 yılının Aralık ayında Eflak tahtına oturtulan ve yeniçeri ağasının yönetimi altındaki küçük bir ordu ile ülkeye getirilen kardeşi Johann hiç rahatsız edilmeden Eflak'ı yönetmeye devam ediyordu. Prens olarak Bükreş'te genel af ilan etti ve 24 Şubat'ta Stanville ile bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre kayser ordusu, Olt bölgesine kadar tüm bölgeyi terk etmeyi taahhüt ediyorlar ve bunun karşılığında Eflak Prensi'nden yeterince erzak ile donatılıyorlardı. Bölge gerçekten de boşaltıldı. Sadece Erdel ile irtibatı sağlayan Cimpulung'u ellerinde tuttular. Kantakuzenlerin manastırı Margineni ve Tırgovişte boşaltıldı.

Türkler, aslında varlığından haberdar bile olmamaları gereken böyle bir anlaşmayı kabul edemezlerdi.

Tismana'yı geri aldılar ve Almanlar sadece Olt Nehri kenarındaki Rimnic'te kaldılar. Aralık ayında Bükreş'e kadar ilerleyen ve burada 17 topu eline geçiren Dettine, Turnu Niğbolu'ya yöneldi ve Türklerin Tuna Nehri üzerindeki gemilerine saldırdı, ama başarılı olamadı. Dettine, Brinkoveni Manastırı'ndan hiçbir suçu olmayan keşişleri kovdu. Bengesku'nun komutanlık ettiği Krayova'da düşmanının birlikleri ile karşılaştı. Receb Paşa'nın birlikleri ile Eflak üzerinden Erdel'e saldırma planından, o dönemlerde vazgeçilmek zorunda kalındı.

Buna karşın Boğdan Prensi Mihail Rakoviça yanındaki Tatarlar ve aralarında Bercsenyi'nin23 de bulunduğu Rakoçi yandaşları ile birlikte Eflak'a girdi. 1716 yılının sonlarına doğru, dağların eteklerinde Kasin gibi manastırlar işgal edildikten sonra - bu arada Suçava'ya gönderilen Romen Johann Pap, bu eski başkente varamadı - Rum Mavrokordato'nun başına gelenleri Romen Rakoviça'ya da yaşatmak üzere, Vasile Ceaur ve Cüze gibi Boğdanlıların emrindeki küçük bir birlik ile Seret Nehri kenarındaki Pobrata Manastırı'ndan yola çıkarak Yaş'a doğru hareket etti. Boğdan askerleri ile girişilen küçük bir çatışmadan sonra şehre girdiler ve tüm esirleri kurtardılar. Boğdan Prensi, yakınlarda yüksek bir tepenin üzerene kurulu olup, yüksek surlarla çevrili Cetatuia Manastırı'na sığınabildi. Yerel birliklerin yanında Tatarlar da yardımına geldiler ve işgalcileri neredeyse tamamen yok ettiler. Rakoviça, "eşkiyaların" başını idam ettirdi ve mezarının üzerine bir haç diktirdi.

Kısa bir süre sonra kara birlikleri, Küçük Han'ın ve Kolçak Ağa'nın Tatarları ile Hotin Türkleri Casin Manastın'ın tekrar geri aldılar. Almanlar aynca Neamt Manastın'ın boşalttılar. Rakoviça, kız kardeşinin kaçırılması ve düşmanlarının verdikleri zararların intikamını almak üzere 1717 yılının Ağustos ayında Tatarlar ile Erdel'e girdi ve Bistritz dolaylarında yağmaya çıktı, ancak Bistritz'i kuşatmaya cesaret edemedi. Erdel ve Marmaros ovaları ile çevre bölgeler de yağmalandı. Düşmanlar, sadece Mannaros bölgesinde Romenlerin direnişi ile karşılaştılar.

Avusturyalıların elinde 1717 yılının yaz aylarında Karpatların ötesinde işgal ettiği yerlerden aslında hiçbir şey kalmamıştı. Ağustos ayında Albay Petraş'ın Sava Nehri'ni geçtiği ve Banyaluka Beyi'ni Hersek'te kovaladığı Bosna'da yapılan fetihler de fazla elde tutulamadı. Gerek Hersek, gerekse komutanının Avusturyalıları Bihaç'ta beklediği Bosna, Osmanlıların elinde kaldı . Kayser'in sınır birlikleri Novi'yi bile almayı başaramadılar. Ele geçirilen Böğürdelen'den yola çıkan Belgradlı Türkler, düşman bölgelerine akınlar düzenliyorlardı . 1717 yılının baharında Osmanlı atlıları, Karlofça ve Kruşedol ile eski manastırına saldırdılar ve buraları yağmaladılar.

15 Haziran 1717 tarihinde Tuna boylarına gelen Prens Eugen, İngiltere'nin Türkler için Tımışvar'ı isteyen İstanbul temsilcisi Wortley Montague'nun teklifini reddetti. Bir önceki yılın 25 Mayıs tarihinde İngiltere Alman Kayser ile Batı Avrupa'daki savaşla ilgili olarak bir anlaşma yapmıştı. Eflak Prensi'nin gönderdiği Fransiskenlerin teklifleri de aynı şekilde geri çevrildi: Ioan Mavrokordato, Boğdanlı komşusu, Tatarlar, Pribekler ve Rusçuk'ta bulunan serasker ile katılması gereken Erdel Seferi'nin iptal edilmesinden başka bir şey istemiyordu . Rusların, aralarındaki ittifakı yenileme ve hemen silahlı dayanışma içine girmeleriyle ilgili teklifi, "yer siz bir teşebbüs" olarak özellikle Çar Petro'nun dindaşlarının yaşadığı Boğdan ve Eflak'ta olumsuz karşılandı . Avusturya'nın ne Venedik'in, ne de diğer müttefiki Lehistan'ın destek veremeyeceğini düşündüğü yeni sefer, savaşın sonucunu, dolayısıyla Tuna boylarındaki Romen prensliklerinin kaderini belirleyecekti. Venedik, Savoylu Eugen'in kazandığı zaferlerden sonra sonbaharda Bar'ı kuşattı ve Kont Schulenburg yönetiminde İmoski, Preveze ve Vonitsa'yı işgal ettirdi. Midilli'de Kaptan-ı Derya İbrahim Paşa'nın 34 gemisi, 16 Haziran'da Venedik Kaptanı Flangini'nin hayatına mal olacak sıcak bir çatışmaya girdi ve Çuha'da Pisani Türklere ve Berberilere karşı savaştı.

Seferin hedefi olarak Belgrad belirlenmişti. Buradan mümkünse Niş'e yönelik bir saldırı başlatılacaktı . Osmanlı tarafında yeni Sadrazam Hacı Halil Paşa, baharda 100 bin asker toplayabilmek için gerekli tedbirleri almıştı. Tımışvar'ı tekrar geri alabileceğini ve böylece Petervaradin'deki mağlubiyetin kötü hatırasını silebileceğini umut ediyordu. Ancak kaybedilen topçu birliklerinin yerine yenilerinin getirilmesi gerektiği için öncü birlikler ancak Haziran ayının başlarında Edirne'den yola çıkabildi ve 14 Haziran'da serasker yola çıktı . Kısa bir süre sonra, 10 Temmuz'da Sultan III. Ahmed yola çıktı, ama sadece Sofya'ya kadar geldi. Serhad boylarında bekleyen Rumeli Beylerbeyi'nin birlikleri, Bosna Beylerbeyi Köprülüzâde Numan Paşa ve Saadet Giray Han'ın birlikleri ana orduya katıldılar.

Osmanlılar Tuna boylarına gelmeden bir süre önce Prens Eugen, Haziran ayının ortalarında Pançova'da aralarında Dombes, Marsillac, de Pons, Charlois, d'Estrade, d'Alincourt gibi Fransızların da bulunduğu ordusunun tamamı ile Tuna Nehri'ni geçmişti. Büyük bir zafer sarhoşluğu yaşanıyordu ve bazıları ciddi olarak çok zor bir araya getirilen bu ordu ile Sofya'ya, hatta İstanbul'a kadar kolayca ilerleyebileceklerini düşünüyorlardı. Avusturya bayrağı altında savaşan Almanlar, Belgrad önlerine karargâh kurdular ve Türklerin 1688 yılında kaybettiği ve 1690 yılında tekrar geri aldığı güçlü Belgrad Kalesi'ni kuşatmaya başladılar. Belgrad yaklaşık 30 bin kişilik seçkin birlikler tarafından savunuluyordu ve Tuna Nehri üzerinde 70 gemiden oluşan önemli bir filo nöbet tutarken, Rumeli Beylerbeyi bizzat yüksek surların içinde bulunuyordu.

Sadrazam Hacı Halil Paşa ancak 12 Temmuz'da Niş'ten ayrıldı. Viyana'yı kuşatan Kara Mustafa Paşa'nın oğlu Ali Paşa, Semendire'den gelen kötü haberler üzerine sadrazamın harekete geçmesini sağlamıştı. Asıl ordu 27 Temmuz'da Belgrad'a geldi. Receb Paşa, Mehadiye'yi aldıktan birkaç gün sonra , 1 Ağustos'ta Osmanlı ordusu kuşatma altındaki şehir önlerine karargâh kurdu. Dönemin bir görgü tanığı: "Neredeyse tüm renklerde parlayan sayısız çadırlar hoş bir görüntü oluşturuyordu", der.

Hacı Halil Paşa'nın, nihai bir muharebeye girmeye ne niyeti ne de cesareti vardı. Belki de devletin en üst makamını işgal eden bu barışsever adam, barış teklifleri bekliyordu, ama hiçbir teklif gelmedi. Bu yüzden devasa ordu acilen kurulan istihkâmlarda beklemeye başladı. Almanlar bu arada Belgrad'ı başarılı bir şekilde topa tutmaya devam ediyorlardı. Diğer taraftan Türk topları da 3 Ağustos'tan itibaren düşman karargâhını topa tutmaya başlamıştı. Alman karargâhında erzak kıtlığı yüzünden salgın hastalıklar baş gösterdi. Böylece Prens Eugen, 12 Ağustos'ta 30 bin Tatarın daha katıldığı Osmanlılar tarafından kuşatılmış görünüyordu. Neticede kale ile düşman ordusu arasında sıkışıp kalmış biri için kaleyi kuşattığı söylenemezdi. Hristiyanlar arasında verilen kayıpların telafisi mümkün değilken, Receb Paşa'nın gelmesini bekleyen Osmanlıların sayısı gitgide çoğalıyordu.

14 Ağustos'ta bir patlama "su şehri" olarak adlandırılan şehre çok büyük zarar vermesine rağmen, Türkler savaşmak ve eski mağlubiyetlerin öcünü almak için izin istediler. Sadrazamın 300 topu, Avusturyalıları felakete sürükleyecek gibi görünüyordu. Prens Eugen, ani bir genel taarruz ile konumunu düzeltebilmeyi umut ediyordu.

16 Ağustos sabahı Almanların sağ kanadı Osmanlıların Miryevo'daki Baydina tepesinde bulunan birindi9 bataryasına saldırdı ve kendisine verilen talimatları harfiyen yerine getirdi. Sağ kanadın harekete geçmesinin sebebi Türklerin saflarında görülen bir hareketti. General Mercy'nin desteği ile öncü birliklerin lideri Palffy, önceleri engeller ile karşılaştıktan sonra başarılı bir şekilde ilerledi ve Türkler hendeklerden çıktılar. Sabah bastıran sis, muharebenin plana göre gelişmesini engelledi. Yeniçeriler ve sipahiler, Almanların sol kanadına büyük zararlar verdiler ve Almanların her iki kanadı arasındaki irtibat gittikçe daha büyük tehlike altına giriyordu. Nihayet güneş açtığında Prens Eugen yarı yarıya kaybettiği muharebeyi yine kendi lehine çevirmeyi başardı. Alman cephesi güçlendirildi ve büyük engellerden sonra Bavyeralılar tepeyi alıp, muharebeyi zafer ile sonuçlandırmayı bildiler. 10 bin kayıp veren Türkler - ki ölülerin arasında Tuna Nehri üzerindeki filonun kaptanı ile yeniçeri ağası bulunuyordu - mevkilerini muhafaza etmek için insanüstü çaba göstermişlerdi. Karargahları düşmanın eline geçti ve yağmalandı. Muharebeye katılmamış olan sadrazam, hayatını kurtarabildi. Kötü yönetilen Osmanlı ordusunun dağılması, aslında sadece tek bir yönde ısrarla savaşarak istediği mevkii almayı başaran muzaffer düşman için bile şaşırtıcı ve beklenmedik bir şeydi.

Türklerin bu mağlubiyetin sebepleri, kesin zafere inanma, düşmanı küçük görme, beklenmedik saldırının hızı, Belgrad'taki birliklerin gelmemesi ve iyi bir yönetimin olmaması idi. Yine de bu mağlubiyet hiçbir şekilde Osmanlı savaş gücünün yok olduğu anlamına gelmiyordu.

Avusturyalıların zafer marşlarının yanı sıra Sadrazam Hacı Halil Paşa'nın Fransız elçiye gönderdiği bir mektupta tüm içtenliği ile anlattığı ve özünde doğru olan ifadesini de eklemek gerekir:

"Dostumuz olarak bildiririz ki, Almanlar Belgrad'ta avantaj sağlamadan önce Müslüman ordusu düşmanın karargâhını çepeçevre sarmıştı ve kuşatmada tutuyordu. Taarruzdan bir gece önce ... " - Türkler gece harekete geçmişlerdi - "... sabah doğmadan Allah'ın takdiri ile öyle ağır bir sis kalktı ki, göz gözü görmüyordu. Sisten dolayı ne olduğunu görmeden uzun süre savaştıktan sonra ordumuz mevzilerinden çıktı. Muharebe bitmişti ve Allah'ın gönderdiği sisten dolayı geri dönme kararı alındı. Herşey Allah'ın takdiridir ve Allah'ın yardımı ile bundan böyle hep muzaffer olacağımızı ve intikamımızı alabileceğimizi umut ediyoruz."

Yaklaşık 30 bin civarında kalmış Türkleri Almanların takip etmesi mümkün değildi. Zaferden üç gün sonra (18 Ağustos) Belgrad teslim oldu. Hacı Halil Paşa'nın Belgrad'a geri dönmesi, o güne kadar yiğitçe savaşan müdafaa kıtalarının cesaretini kırmıştı .

Belgrad muharebesi'nin bir diğer sonucu, Böğürdelen, Splenyi'nin kolayca girdiği Orsova ve terk edilmiş bulunan Mehadiye'ye gibi bir dizi önemli kalelerin Almanların eline geçmesi oldu. Ancak Petraş'ın Bosna üzerine yaptığı bir sefer, Petraş'ın İzvornik'e yapılan taarruz sırasında ağır bir yara almasından başka bir işe yaramadı ve Heister'in yönetimi altına Bosna'daki Novi'ye yapılan saldın, Türklerin bu bölgede kaybettikleri yerleri tekrar geri kazanmalannı sağlayan büyük bir mağlubiyet ile sonuçlandı. Savaş, 1717 yılının sonbaharında sona erdi. Tımışvar'ı ve Banatı tekrar geri kazanabileceğine dair boş hayallere kapılmayan yeni Sadrazam Nişancı Mehmed Paşa ile barış görüşmeleri başlatılabilirdi. Diğer taraftan Prens Eugen, Türk ordusunun hâlâ 30 bin kişiden oluştuğunun ve Kasım ayının başlarına kadar Niş'te konuşlandığının; Belgradlıların buna yakın güçte olduğunun ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yeni bir baharda bitmek tükenmek bilmez kaynaklarından tekrar 100 bin kişiyi bir araya getirebileceğinin pekala bilincinde idi. Ne kazandığı zaferin gerçek anlamı konusunda kendini kandırıyordu, ne de Türk kalelerinin kendilerini hiç savunmadan ayaklarına kapanacaklarını ya da kendisi tarafından kurtarılmayı beklediklerine dair hayallere kapılıyordu. Bourbon İspanyası'nin yöneticisi Kardinal Alberoni'nin Kralı V. Philipp'in değerli bir müttefiki olarak gördüğü Franz Rakoçi, Türklerin büyük bir panik içinde olduğu bir zamanda bir ağa tarafından çağrılarak, sonbaharda Fransa'dan İstanbul'a geldi ve derhal Esterhazy'nin ve Bercsenyi'nin planını geniş kapsamlı olarak yürütmeye ve Tatarların yardımı ile Tökeli'nin Kuruçenlerinin kahramanlıklarını Macaristan'ın tamamında yenilemeye hazır olduğu bildirdi. Ayrıca Batıda çıkan yeni tehlikeler, artık kazanılacak hiçbir şeyi kalmadığı Doğudaki düşmanlıkların kesilmesini gerektiriyordu. Barış kongresi 1718 yılında iyi şartlar altında toplanabiliyordu.

Belgrad'ın eski komutanı Hacı Mustafa Paşa, 1717 yılının Eylül ayında yeni ve oldukça avantajlı barış teklifleri getirmişti: Sınır, Morava Nehri'nin Tuna'ya aktığı yerden başlayarak Tuna Nehri üzerindeki köprüye kadar uzanacaktı . Prens Eugen, Banat'ın tamamını, Belgrad ile birlikte Sırbistan'ı, Bihaç'ı ve Bosna'da başka birkaç yer ile Tuna Nehri üzerinde egemenlik hakları istiyordu. Ancak, Tuna Nehri'nin ötesindeki bölgeyi Türkler adına kurtarmak için İngilizler derhal müdahale ettiler ve İngiliz temsilci Montague ile kısa bir süre sonra arabulucu olarak faaliyet gösteren Hollandalı Collier ile şartları diplomatik seviyede görüşme misyonu, bu amaçla Belgrad'a gönderilen Talman'a düştü. Tırgovişte ve Fethülislâm dışında toplantı yeri olarak Sırbistan'daki Pasarofça köyü teklif edildi.

Alman Kayser, 13 Ekim'de kendisine daha önce verilen yetkiye istinaden Prens Eugen tarafından bizzat yürütülecek barış görüşmelerine onayını verdi. Almanlar aslında elçileri Türk dostu olarak bilinen İngiltere ve Hollanda'nın arabuluculuğundan kaçınmak istiyorlar ve sultanın elçilerini hediyeler ile kazanabileceklerini umuyorlardı. Amaç, Türklerin elinden sadece işgal edilen yerleri değil, barışı Türkler ihlal ettiği gerekçesi ile daha fazlasını kopartmaktı. Belgrad "Sırbistan'ın başkenti" olduğundan, Türk-Sırbistan Eyaleti'nin tamamı Kayser'e kalacaktı. Ayrıca "Hırvat Krallığı'na ait olan toprakların tekrar bir araya getirilmesi" ve Unna Nehri'nin "kurtarılması" söz konusu idi. Eflak'ın Aluta Nehri'nin bu taraftaki kısmına kadar Avusturya'ya ait olması gerektiği hiç şüphe götürmezdi: İmparatorluk Kamui-eryası tarafından sadece taht üzerinde hak iddia eden biri ve yönetici olarak kabul edilen Ioan Mavrokordato, o bölgeyi ne de olsa devretmişti bile. Kayser ayrıca Eflak'ın kalan kısmında ve Boğdan'da - bunu bir ön şart hâline getirmeden - "voyvodaları" tayin etmek ya da en azından bu iki prenslik üzerindeki egemenlik haklarını kendisi ile Osmanlı Sultanı arasında bölüşüldüğünü görmek istiyordu.

Rakoçi ve diğer asiler teslim edilecekti. Özellikle Tuna Nehri olmak üzere, tüm nehirlerde serbest geçiş, gümrük vergisinin indirilmesi ve avantajlı bir ticaret antlaşmasının yanında Türkiye'nin Ülgün ve Berberi korsanlarını baskı altında tutmaya dair vaatleri ile Avusturyalılar ticaretlerini Doğuya doğru genişletmek için yeni temeller atabileceklerini düşünüyorlardı . Uzunca bir süre ne belirli bir yere, ne de belirli temsilcilere bağlı olmayan görüşmeler, işte bu şartlar altında başladı. Savoylu Eugen'in bir elçisi, barışsever sadrazamı Edirne'de ziyaret ettikten sonra Viyanalı diplomatlara Bâbıâli'nin Belgrad'ı istediğini ve sadece üç veya beş yıllık bir barış yapacağına dair rahatsızlık verici bir cevap aldılar. Türklerin tekrar savaş havasına girmelerinin sebebi, Fransızların müdahalesi olmuştu: Fransa Kralı'nın temsilcisi Desalleurs, kısa bir süre sonra Ren Nehri kenarında gerçekleşecek savaşa istinaden, Türklerin Tımışvar'ı bile tekrar geri alabileceklerinden bahsediyordu. Rus Çarı, barıştan yana idi ve şimdilik Bâbıâli'ye herhangi bir temsilci atamış olmasa da böyle bir hakkının kendisine tanınmış olması ile yetiniyordu .

Bâbıâli, Alman karargâhına gönderilen iki elçisi Silahdar İbrahim Ağa ve Topçubaşı Mehmed Efendi'nin yanı sıra Reis Ahmed Efendi'yi ve öncelikle tercüman olarak faaliyet gösterecek Eflak Prensi'ni61 temsilci olarak atamıştı. Niş'te Reis Ahmed Efendi sadrazamın hiçbir ön şartı kabul etmeden kongreyi açma başvurusuna Bâbıâli'den gelecek cevabı bekliyordu . Diğer taraftan Almanlar da, kesin bir karara varabilmek için Venedik'in cevabını bekliyorlardı. Şubat ayının ortalarında sadrazama, kayserin "uti possidetis" (o anda sahip olunanlar/alâ hâlihî) şartını muhafaza ettiği, Virmond ve Talman Kontlarını temsilci tayin ettiği ve Orsova veya Türkler için Tuna Nehri'nin diğer kıyısındaki Kladova'yı (Fethülislâm) toplantı yeri olarak tercih ettiği bildirildi.

Venedik temsilcisi Carlo Ruzzini Viyana'ya vardıktan; Hollanda, çardan da ücret alan şüpheli Collier'i Osmanlı Sarayı'ndaki elçisi Hamel-Bruyninx ile ve İngiltere Montague'yu Sutton ile değiştirdikten sonra, bir arada yeni bir sefer için hazırlıklar yapmış olan Savoylu Eugen, toplantıları fazla uzun sürmeyecek ve ilk olarak en önemli soruyu, bölgelerin devrini ele alacak olan toplantılarının başlatılması için ısrar ediyordu. 20 Nisan'da kayser vekillerine son talimadarı veriyordu . Uzun vadeli ateşkes geri çevrildi ve Türkler, barış görüşmelerine ciddi biçimde yönelmek zorunda kaldılar.

Ama görüşmeler yine de oldukça uzun sürecekti. Temsilcilerin hepsi Mayıs ayı başlarında gelmelerine rağmen, barış kongresi Avusturyalıların teklif ettiği gibi Eflak'ın sınır şehri Cerneti'de değil, Morava Nehri kenarındaki Pasarofça'da 5 Haziran tarihinde açıldı. Zemun'de güçlü bir ordu duruyor ve Vidin veya Niş'e yapılacak olası saldırılara karşı hazır bekliyordu . Şehid Ali Paşa'nın dul eşi ile evli olup, dolayısıyla Sultan III. Ahmed'in eniştesi olan Kaymakam ibrahim Paşa ile 9 Mayıs'tan beri yeni bir sadrazama kavuşmuş olan Türklerin emrinde, bunun Sofya'ya gittiği Haziran başlarına kadar önemli bir ordu yoktu. Sarayın musahiblerinden olan İbrahim Paşa banş istiyordu74 ve bunu Eugen ile bizzat görüşerek gerçekleştirebileceğini umuyordu . Böylece Bâbıâli toprak terkini "uti possidetis" esasına dayanarak kabul etmek zorunda kaldı. Bu bölgenin tamamı Avusturyalı birliklerin işgali altında olmamasına rağmen, Almanlar Olt bölgesinin tamamını; Sırbistan'ı Paraçin, Stolaç, Çaçak ve Byelina'ya kadar giden bir hatta kadar, yani bugünkü krallığın kuzeydeki yarısını ve Dubiça ve Novi ile birlikte Sava Nehri'nin her iki kıyısını talep ediyordu. Bundan böyle sadece "Alman" değil, aynı zamanda "Roma İmparatoru" da olan kayserin elçilerine efendilerinin "emperyal majesteleri" unvanını açıkça kullanma hakkı verildi. Osmanlı Sultam'nın hakimiyetinde yaşayan Katolikler, Küdüs'teki Fransiskenler kültürlerini serbestçe yaşayabilecek ve kilise yapımları engellenmeyecekti . Aradaki kutsal ittifakın Osmanlılara resmen bildirilmesinden ve protokolde kayda geçirilmesinden başka bir onura nail olmayan Venedik'in çıkarlan büyük ölçüde ihmal edildi . En önemli hadise, yeni bir ticaret antlaşmasının yapılması idi. Avusturya'nın temelde taleplerinin kabul edilmesi ile yetinen Prens Eugen'in ısrarları üzerine 21 Temmuz'da "Hicrî sene" hesabıyla 24 yıllık ateşkes imzalandı .

Anlaşma imzalanmadan birkaç gün önce Prens Eugen, emrindeki ordunun bir kısmını sabırsızca beklendikleri İtalya'ya göndermek zorunda kalmıştı. Bu yüzden oldukça "iyi" saydığı bu banşı bir an önce sonuca götürmek için tüm nüfuzunu kullanmıştı . Altı gün sonra yapılan ve bir Romen bilgininin "Prens Eugen'in askerî alandaki zaferlerinin ticaret diline dökülmesi" diye adlandırdığı ticaret antlaşması özel bir öneme sahipti. Avusturyalı tüccarlara Osmanlı'nın egemenlik alanlarındaki tüm nehirlerde mal taşıma izni verildi, ancak gemileri Tuna Nehri'nden Karadeniz'e geçmeyecekti.

Gümrük vergisi yüzde 3 olarak belirlendi ve gemiler sadece 3 bin akçe tutarında bir selâmet resmi ödeyeceklerdi. Transit mallar için ihracat sırasında gümrük vergisi ödenmeyecekti. Piyasada mevcut tüm para türleri kabul edilecek ve malların değerine dair anlaşmazlıklarda ödemeler aynî (in natura) olarak yapılacaktı. Para ve değerli metallerden gümrük alınmayacaktı. Avusturya gemilerine hiçbir şekilde el konulmayacak olup, geminin karaya oturması hâlinde sahil kenarında oturan halk, mallardan sorumlu tutulacaktı. Türkler, açık denizlerde kayserin uyruklarıyla aynı anda yapılacak top atışlarıyla birbirlerini selamlayacaktı. Almanlar, korsanlıklar için hiçbir sorumluluk taşımıyorlardı. Türkiye içinde özel hanlara sahip olacaklardı ve hacılara tüm yollar açık olacaktı. Bir Avusturyalının din değiştirmesi, tüccar olarak konumunu etkilemeyecekti. Yahudi simsarlara Avusturyalılara fahiş fiyadarla mal satmaları, aralarına girmeleri veya hizmetlerinin geri çevrilmesi hâlinde, onlara hainlik etmek üzere bir araya gelmeleri yasaktı. Avusturyalılara, planlanan bir barış ihlalinden zamanında haberdar edileceklerine dair garanti verildi. Son olarak İranlı tüccarlar, yüzde 5 oranında gümrük vergisini ödedikleri sürece, Avusturya üzerinden serbestçe ticaret yapabileceklerdi.

Türklere tanınan, "şehbender" diye adlandırılan ticarî temsilciler bulundurma hakkı karşılığında Avusturya, Fransızlara ve çeşitli İtalyan ülkelerine tanındığı gibi tam bir konsolosluk organizasyonu kurma hakkını sağladı. Viyana Sarayı, daha önce Hristiyan konsolosların bulunmadığı yerlere de temsilci gönderebilecekti. Bu temsilciler ayrı bir ibadet yerine, yargı yetkisine ve kendi yasakçılarına sahip olacaklardı. Gerekli olduğu
veya konsolosun yerine geçtikleri yerlerde tercümanlar aynı haklara sahip olacaklardı84. Bu önemli anlaşmayı hazırlayanlar Fleischmann ve eski reisülküttap, Nişancı Seyfullah Efendi idi .

Alman temsilciler, Venedik için "adil bir tazminat" talep etmiş ve böylece barış antlaşması yapıldığı sırada çok fazla hesaba katılmayan müttefikine karşı yükümlülüğünü yerine getirmiş oldu. 1718 yılının Haziran ayında Venedik komutanı Schulenburg, aralarında birçok Morlak ve Karadağlının bulunduğu 6 bin kişilik bir ordu ile Dalmaçya'ya geldi. Böylesine yüksek bir konumun üstesinden gelecek bir hâlde olmayan Kaptan Pisani, güçlü bir filoya komutanlık ediyordu. Barış antlaşması yapıldıktan iki gün sonra, Schulenburg, Draç üzerine bir saldırının yapılmasını talep ederken, Pisani'nin gemileri Ülgün'e saldırdılar. Korsanların bu önemli sığınağını savunmak üzere Hacı Mustafa Paşa derhal buraya geldi. Avusturya'nın, Osmanlı ile barış yaptığı ve Venedik'in Osmanlı'yı tahrik etmesini istemediği için, Venedik Docu iki kez harekâtın durdurulması için emir verdi. Venedik paralı askerleri nihayet 10 Ağustos'ta sadece sahile kadar gelebildiler. Diedo, Temmuz ayının sonunda Modon'da Türk Donanması'na saldırmış, ama başarısız olmuştu.

Mora'yı ebediyen kaybetmiş olduğunu uzun zaman önce idrak etmiş olan Venedik, 21 Temmuz'da Suda ve Spinalonga, Tine, Hanya ve Ülgün'ü geri alamadı, ama Çuha, Butrinto, Vonitsa, Preveze ve İmoski Venedik'e verildi . Gümrük vergisi Venedik için de yüzden 5'ten yüzde 3'e indirildi. Avusturya ile yapılan ticaret
antlaşmasının diğer şartlarından bazıları değiştirilerek Venedik ile yapılan ticaret antlaşmasına dahil edildi ve
Venedik tüccarlarını Osmanlı memurlarının suiistimallerinden koruyordu. İmtiyazlar belki yeni değildi, ama
Karlofça barışında kaleme dökülmemişti. Bunlar bir kez kabul edilen "uti posseditis" prensibinin doğal
sonuçlan idi. Türkler, tazminatı istedikleri gibi belirleyebiliyorlardı. Bunun karşılığında Venedik, Türklere
oo
Ragusa'ya serbest geçiş tanımak zorundaydı .
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1640-1774 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir