Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İçteki Değişimler, Bilgin Efendiler, Elçiler ve Konsoloslar

Hristiyan Güçlerle İlişkiler

Burada 1640-1774 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

İçteki Değişimler, Bilgin Efendiler, Elçiler ve Konsoloslar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 08 Tem 2011, 20:25

İÇTEKİ DEĞİŞİMLER, BİLGİN EFENDİLER, ELÇİLER VE KONSOLOSLAR SINIFI VE HRİSTİYAN GÜÇLERLE İLİŞKİLERİ,

Anlaşma imzalanmadan birkaç gün önce sadrazam, Hollandalı arabulucuya şöyle yazmıştı:

"İçimizde hırs kalmamıştır, ama Allah bağışlayıcıdır ve pişmanlığımıza ve dualarımıza güvenerek ümidimizi O'na bağlıyoruz." Hayırlı bir barışın ışığı altında Osmanlı İmparatorluğu'nu içten yenileyecek ve maddî gücünü imkânlar el verdiği ölçüde tekrar kazandıracak yeni politika, İmparatorluğu 27 yıl boyunca yöneten Sultan III. Ahmed'in o güne kadar "içe kapanık ve değişken " olup, bundan böyle biraz daha yumuşayan kişiliğine ve 1730 yılındaki ayaklanma sırasında hayatını kaybedecek ikinci damadı İbrahim Paşa'nın üzerinde yarattığı olumlu etkisine dayanmakta idi. İbrahim Paşa öyle bir konuma sahipti ki, Sultan III. Ahmed 1722 yılında Paşa'nın Boğaz kenarındaki sarayında uzun bir süre kaldı ve damadının organize ettiği müzik, eğlence gösterileri ve bahçede yapılan ışık oyunlarıyla vakit geçirdi.

Bu yeni tutumu anlayabilmek için, son 50 yılda Osmanlı toplumunda meydana gelen ve ister istemez siyasî hayat, devletin en üst yönetimi ve Avrupa ile Asya'daki komşuları ile ilişkileri üzerinde güçlü, hatta devrimsel bir etki yaratan değişimlerin hesaba katılması gerekmektedir. Bu değişimler sadece genel olarak tarih ve teoloji hakkında binlerce eser hazırlayan ve bunun dışında mantık, ahlak, tıp, geometri, coğrafya, astronomi,
vs. üzerine eğitim gören Türkleri veya Müslümanları değil, her ulustan Hristiyan'ı, hatta elçilere kadar uzun süre Türkiye'de kalan Batılıları da etkisine alıyordu. Köprülüzâde Fazıl Ahmed Paşa'nın teoloji ve hukuk okuması ve daha sonra da etrafında sadece bilginlere izin vermesinde; muzaffer generaller, kurnaz ve entrikacı kızlarağaları veya sarayın gözde kadınları yerine nişancıların ve reis efendilerin devleti yönetmesinde; basit bir yazar olan Rami'nin yükselmede olan yeni bilginler sınıfının temsilcisi olarak, sonunda azlini bile isteyen savaşçı sınıfından daha üstün bir konuma sahip olmasında, devrin bu güçlü akımı kendini başarılı bir şekilde gösteriyordu.

Baştercüman Aleksander Mavrokordato'nun bilgisi ve iyi eğitimi sayesinde yıllarca devletin dizginlerini elinde tutabilmesi, oğlu Nikolas'ın Romen prensliklerinin başına getirilmesi ve rakibi Dimitri Kantemir'in hizmetlerinden dolayı terfi ve teveccühe rnazhar olması dönemin ruhundan kaynaklanıyordu. İstanbul'da Nointel, Chateuaneuf ve birçok Fransız ve İngiliz diplomatların Rami, Viyana'da bir elçilik hizmetini yerine getiren eski Sadrazam Hazinedar ibrahim Paşa , astrolog Nefioğlu, matematikçi Sadi Efendi, müzisyenler Kemani Ahmed, Mehmed Ağa, Sanık Mehmed, Bardakçı Mehmed Çelebi, Darul İsmail, Latif Çelebi, Rum asıllı felsefeci Yakomi ve Yeremias Kakavelas, Artalı Meletios, Van Helmont'un öğrencisi Asarias Cigala ve Rallakis Eupragiotes ile Boğaz'daki yalılarda bir kadeh şarap eşliğinde dostça sohbetler yürüttükleri bilgin çelebilerden oluşan uluslararası bir dünya oluştu . Eski parlamento üyesi Pere Besnier 1704 yılında sultanın kütüphanesinde çalışma iznini almıştı ve Fransız elçi Feriol misafirlerine senfoniler dinletiyordu.

Türkçe, Arapça, Farsça, eski Yunanca, yeni Yunanca, Romence, Latince, İtalyanca, Fransızca ve daha sonra Rusça konuşan ve yazan, aynı zamanda tarih, müzik, felsefe, coğrafya, arkeoloji ve siyaset ile uğraşan ve Doğu'nun düşünce tarzını Batı'nin bilginliği ile birleştiren Kantemir, yeni bir şeyler yaratmak değil, o güne kadar savaşlar ve fetihler yapmakla meşgul olan veya uyuşturan bir lüks ve eğlence atmosferinde yaşayan bir toplumu ahlak açısından yükseltmek ve Batı stilinde bir medeniyetin özellikleri ile süslemek için birçok değişik etkinin bir araya geldiği yeni bir kültür idealinin en bariz temsilcilerinden biri idi. Bilinmeyen bir ressamın genç Kantemir'in İstanbul'da yaptığı resminde, peruğunun üzerinde müslüman sarığı taşıyan ve elçiler arasında moda olduğu üzere elbiseler giymiş ve kılıç kuşanmış, ama Doğu geleneklerine göre belinde hançerinden ve ince işlemeli san çizmelerinden vazgeçmeden duruşunda geleneklerin, örf ve adetlerin ve eğitimin ilginç karışımı en karakteristik şekilde ortaya çıkmaktadır.

İstanbul'da uzun bir süre kalan Dalmaçyalı Dadich , Türklerin toplumsal hayatındaki bu önemli değişikliği fark eden ilk Doğulu oldu. "Türk büyükler, özellikle de hukuk bilenler" diye yazıyor, "bir süredir bilimleri incelemekten hoşlanmaya başladılar ve bu konulara eğildiler." Aynı zamanda, daha önceleri de huzuru bozan askerlere karşı çıkan ve yeniçeriler ile sipahiler arasındaki anlaşmazlıklann ortadan kaldırılmasını sağlayan istanbul halkında "emeklerinin meyvelerini huzur içinde toplamasını sağlayacak bir değişim oldu. Eski zanaatların yanında yeni zanaadar gelişti ve paranın Avrupa'ya akmasını engelledi. Her zaman ayaklanmaya meyilli olan aylaklar, kısa bir süre içinde gerek içte, gerekse sınır boylarında barışı koruyan huzurlu ve çalışkan insanlar hâline geldiler. 485 cami, 4495 mescid ve 515 medreseye sahip devasa başkentte, mühtedi ve devşirmelerin ikiyüzlülüğü ve Köprülü Mehmed Paşa devrinde baş gösteren kibirli dünya görüşü ile hiçbir ortak özellik göstermeyen gerçek bir dindarlık hüküm sürüyordu. Marsigli, bu bağlamda Sakız Adası'nda ipek ve brokar fabrikalarından ve İstanbul'da bir kağıt fabrikasından bahseder. Rami, Selanik ve Boğdan'dan gelen işçiler ile sadece dört yıl varlık gösterse de İstanbul'da büyük bir kumaş fabrikası kurmuştur. Artık büyük sayıda sadece Tatarların kendi ev ve tarla işleri için kullanmadıktan sürece Kefe ve Mingrelya'dan gelen kölelerin sayısındaki azalış, devletin eskiden kaçaklara karşı uyguladığı ağır tedbirlerin yumuşatılması - ki Köprülüzâde Ahmed Paşa, "kuşun kafesten kaçmak istemesi gayet doğal" demiştir - ve 1690 yılında 4 bin kürekçiye ihtiyaç duyan donanmanın gitgide artan ihtiyacı her yerde istihdamın artmasına ve imparatorluğun her köşesinde orta direğin güçlenmesine katkı sağlıyordu.

Sultan İbrahim devrindeki lüks yaşam bitmişti , ama sanatsal değerde arabeskleri ve ince işlemeli camları olan güzel yapılar, güzel köşkler, rengarenk bahçeler Türk şehirlerini süslemeye başlamıştı. Magni, özellikle Mehmed Ağa'nın izmir'deki köşkünden övgü ile bahseder . Kahvehanelerde, günlük dedikoduların yanında artık devlet meselelerinden de bahsedilir olmuştu .

Arapların teoloji bilgisini ve İranlıların şiir sanatını yaşatan bilginler dünyasından yeni yönetici sınıfı olarak ortaya dairelerinde yazıları ile yaşayan ve yazıları ile yöneten kalemiyye sınıfı çıktı. Bu sınıf genelde "Efendiler" sınıfı olarak adlandırılırdı. Sultan III. Ahmed'in damadı ve feylosof ve okumaya düşkün biri olarak bilinen Ali Paşa da bu sınıfa aitti . Amcazade Hüseyin Paşa ise 250 öğrencilik bir medrese kurdu.

Nasıl ki ulema sınıfı artık ruhban sınıfına değil, bilginler sınıfına ait kabul ediliyorsa, kiliselerinin itibarı tamamen çökmüş (İstanbul'da azledilen 6 patrik yaşıyordu ) ve neredeyse tamamen Frenklerin elinde olan ticarette sadece birkaç temsilcisi bulunan Rumlar da kurnazlıkları, ve kültürlerinin Doğu kültürü ile karışması ve Latin, İtalyan ve Fransız dillerine hakimiyetleri sayesinde siyaset dünyasını ve 0smanlı'nın diplomasisini kendi çıkarları doğrultusunda çoğu yabancı ticarethanelerin yönetme imtiyazlarını kaybetmişlerdi.

Kariyerlerine (dil oğlanı/Jeunes de langues/Sprach Knaben) tercüman olarak başlıyorlardı, Hristiyan temsilcilerinden oluşan renkli toplumu ve onların Levanten ajanlarını ve casuslarını tanıyorlar ve Hristiyan kalem erbabı olarak yeni bürokrasinin üyeleriydiler. Örneğin yaşlı Mavrokordato'nun kız kardeşinin oğlu olup, Romenleştirilmiş bir Arnavut olan Grigore Gika gibi ancak isimleri Rum olduklarına işaret ediyordu. Bir zamanlar Lukaris gibi ulusal gelecek hayalleri kurmuyorlardı ve halkları ile ulus olarak bağlı hiçbir şeyle ilgilenmiyorlardı. Kariyerlerinin sonunda sırasıyla hüküm sürdükleri Bükreş ve Yaş'da yüksekokullar kurdular ve Helenistik incelemelere destek verdiler. Kendilerinin gözünde bu okullar Batılıların Cizvidere ait Latin okullarına verdikleri önem kadar önemliydi. Romen prensliklerinde kimi zaman tıpkı Mavrokordato'nun oğulları Johann ve Konstantin gibi üç yıl içinde terk ettikleri tahtta oturdukları sürece hüküm sürdükleri halk için, İstanbul'da boy gösteren zamanın felsefe akımına uygun olarak, ister Paris'te, ister daha sonra Berlin'de olsun, her bilgin ve asil düşünceli olgun prensten beklenen "insan sever" duygusundan başka bir şey hissetmiyorlardı.

Eskimiş ve karanlık sarayları ile bir zamanların görkemini ve kimi zaman trajik geçmişini hatırlatan Fener Mahallesi'nde yaşadıkları için genelde Fenerliler olarak adlandırılıyorlardı ve adı taşımaya hakları vardı, zira nasıl ki Pera'da oturanlar Peralılar olarak anılıyorsa, onlar da Fener'de oturan insanlar olarak Fenerli'ydiler ve kendilerini hiçbir mağlubiyetin, bahtsızlığın ve Tanrının insanların işledikleri günahlara kızarak gönderdiği felaketin temelinden sarsamayacağı kadar güçlü bir imparatorluğun memurları olarak hissediyorlardı. Kendi refahları ve hayadan, "uzun yıllar yaşamalarını" diledikleri sultanlar devletinin devamı, yenilenmesi ve gelişimine bağlı idi.

Fenerliler, aralarından tercümanların, baş tercümanların, diplomatik temsilcilerin, casusların, piskoposların, metropoliderin, patriklerin, İstanbul Patrikhanesinin ileri gelenlerinin, ruhbanların ve nihayet Eflak ve Boğdan prenslerinin çıktığı, kendi içinde kapalı bir sınıftı. Osmanlı İmparatorluğu'nun tüm Hristiyan unsurlarını Rum, Slav ve Romen eyaletlerini yöneten artık adı sanı bilinmeyen ve herhangi bir yetenekten ve bilgiden veya uzun yıllar boyunca verdiği hizmetlerden dolayı yükselen insanlar değil, Fenerliler'di. Aralarına giren yabancıları barındırmıyorlardı ve Aleksander İpsilanti (Hipsilantes) veya Kostaki Muruzis gibi adamlar, Hristiyanların erişebileceği en yüksek makamlara geldiğinde, önce Mavrokordato'nun soyundan gelen kadınlar ile evlenmek zorundaydılar.

Makamlarında gösterdikleri hizmetler veya atalarının hizmetleri esas alınan bu Rum "aristokrasisinin" karşısında, imtiyazlarını yine verdikleri hizmetler sayesinde elde eden bir Müslüman aristokrasisi duruyordu. Batılı ülkeler ile yapılan anlaşmalara göre, dinini değiştirmek isteyen bir kimse önce o ülkenin elçisi önünde niyetini beyan etmek zorunda olduğundan, mühtediler artık çok fazla görülmüyordu. Mühtediler artık değersiz ve yeteneksiz maceraperestlerden oluşuyorlardı. Dinini değiştiren birinin alayı görkemli bir biçimde İstanbul sokaklarından geçerken, dinini değiştirerek şansını aramaya çıkan sahtekarın arkasından sadece gülünüyordu . Köleler, dinlerini değiştirerek artık ağır görevlerden kaçamıyorlardı .

Hristiyanlığı sadece korkudan dolayı inkâr ettiği şüphesini uyandıran savaş esirlerinin İslâm'a geçmelerine izin verilmiyordu:

"Nasıl olsa neyseler öyle kalacaklardı. Yani bir domuz . Yine de 17. yüzyılın sonlarında devlet mühürleri Gürcü asıllı, Çerkeş asıllı ve Kazak asıllı sadrazamlara teslim edilmişti ve 1704 yılının kaptan-ı deryası Marsilya'daki bir kasabın devşirme oğlu idi . Ancak, efendilerin ünvanları artık, daha önceleri sahip oldukları mütevazi mesleklerine işaret eden unvanlarıyla tarihteki yerini alan eski devlet ricalinde olduğu gibi sade değildi.

Hiçbir İstanbullu "aristokrat" artık eski mesleğine uygun olarak Baltacı veya geldiği yere göre Köprülü, Macaroğlu, Moldovancı gibi sıfatlarla anılmıyordu ve adlarının yanında bu gibi ekler ile anılan, en az kendileri kadar soylu olmayan ve aynı ismi taşıyan Türklerden ayrılıyorlardı. Genelde devrin zevkine ve yüksek makamlı bu insanların kültürel kalitelerine uygun Said, Semiz, Ladis gibi retorik, şiirsel veya sembolik isimler kullanılıyordu. Kimi bilgin, ince ayrıntısına kadar belirlediği soy ağacı ile övünüyordu. Bu yeni aristokrasiye ait ailelerin tarihçesi kimi zaman siyas1 amaçlar için de kullanılıyordu. Kimisi imzalarında atalarının da adını anarak itibar kazanmaya çalışıyordu.

Banş sanatını sabır ve fedakârlıklarla muhafaza etmesinden ötürü barışsever olan bu halk, fetih zamanlarının kahramanlıklarını hatırlatan kimi isimleri yeniden canlandırmaya çalışıyordu. Halkın kahramanı hâline gelecek derecede sevilen Boşnak asıllı Köprülüzâde Numan Paşa, sadece hiçbir zaman yenilmediği ve yönettiği Bosna Eyaleti - daha önce de Girit'i yönetiyordu - her zaman nefret edilen Almanların üzerine yürümeye hazır güçlü bir orduya sahip olduğu ve tehdit altındaki İmparatorluk onu en son umudu olarak gördüğü için değil, özellikle bir Köprülü olduğu için bu kadar çok seviliyordu. "Köprülü ailesi", diye yazıyor bir elçi, "sadrazamlık makamının miras bırakılacak bir makam olduğunu iddia ediyor ve diğer sadrazamların sadece makama zorla sahip olan işgalciler olarak görülmesi gerektiğini söylüyor".

Batı dünyasının kitaplarını da inceleyerek44 özgürlük ve hukuk isteği yüzünden yapılan iç devrimler hakkında eski ve yeni bilgiler edinen ve bazılarının sadece Viyana'yı değil, 1708'de Ömerbeyoğlu gibi Paris'i de gören bilgin efendiler arasında sultanlar artık İmparatorlukta bahtı ve bahtsızlığı, erdemi ve erdemsizliği, yeteneği ve yeteneksizliği, bilginliği ve çılgınlığı önünde herkesin boyun eğmek zorunda olduğu tek hak sahibi, Tanrının yeryüzündeki gölgesi olarak görülmüyordu. Hatta Köprülüzâde Mustafa Paşa'nın Osman Bey'in dejenere olmuş soyunu ortadan kaldırmayı bile düşündüğü söylenmektedir. Efendiler sınıfı aynı şekilde ne sadrazam hanedanları barındırmaya, ne de bunların ya da sarayın karanlıklarında nüfuzlarını konuşturan gizli danışmanların çaresiz veya eğlence düşkünü bir sultanın adına hareket etmesine göz yumma niyetinde değildiler. Mümkün olduğunca Venedik usulü yönetim stilini Türkiye'ye aktarmaya çalışıyorlardı ve ülkenin menfaati açısından nihayet "erdemi ve nefse hakimiyeti" tekrar sağlamak için, önemsiz ve ağzını açmaktan korkan vezirlerden ve etrafı kethüdalar, reis efendiler, nişancılar, vs. ile sarılı zavallılardan oluşan Divân'ı "gücü elinde tutan kişilerin birbirini dengelediği bir meclis" hâline getirmek isterlerdi . Kadınlarının sözünü fazla dinlediği ve devlete açgözlülüğü ve lükse düşkünlüğü yüzünden zarar verdiği için 1717 sonbaharında Sultan III. Ahmed'i tahttan indirmek isteyen halk, çökmekte olan eski rejimin ahlaksızlıklarına ve zayıflıklarına karşı besledikleri nefreti bölüşüyorlardı.

Bu büyük imparatorluğun barışçıl bir şekilde gelişmesi için gerekli ön şartlar hiçbir zaman 1720 yılında olduğu kadar uygun değildi. Gerek içteki, gerekse dıştaki şartlar Osmanlı Devleti'nin benimsediği yeni yönün daha da güçlenmesini sağlıyordu.

Daha önce de belirtildiği gibi, ulusal anlamda kiliseleri artık önemini iyice kaybetmiş olan ve gerek ticari, gerekse kültürel önemlerini önemli ölçüde yitiren Rumlar, artık 1453 yılında sona erdirilen Bizans İmparatorluğu'nu gelecekte canlandırabileceklerine dair hayaller kurmuyorlardı. Ayrıca "kurtarıcı" Rusya için sempatileri de henüz gelişmemişti. Kantakuzenler, Rosettiler gibi Boğdan ve Eflak prensliklerinde yaşayan Rumlar, elinde kılıcı ile ilerleyerek, dindaşları için savaştığını iddia eden ve Rusya'nın Doğudaki politikasının son hedefi olarak İstanbul'un fethini öngören "koyu bir Ortodoks" olarak Rus Çarı'na fazla itibar göstermiyorlardı. Helladius, Ortodoks Kilisesi'nin çara ithaf ettiği savunma yazısında, Rus Çarı'nı Ortodoks İmparatorluğu'nun kurucusu olarak görmüyordu. İskender Bey'in adını taşıyan Georg Kastriota ve Krizantos Notaras, Çar I. Petro'ya Bizans İmparatorluğu'nun yaşatılmasını talep etmek için değil, kâfir sultanın elçileri olarak barış teklif etmeye gelmişlerdi. 1711 yılında Rumlara da başvuran, ancak hiçbir sonuç alamayan Çar I. Petro'nun, Osmanlı'nın durumu hakkında bilgi edinmek için İstanbul'da Hollanda konsolosluğu üyeleri arasında maaşlı elemanları bulunuyordu. Ne Romen başkentlerinde, ne de Fener'de Thomas Kantakuzen Kantemir'in Rusya'ya kaçışlarından sonra, Ortodoks inancın veya Rumların yüz yıllar boyunca umutlarının taraftarı olan hiç kimseyi bulamamıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nun artık çoğunlukla Türkçe konuşan Rum asıllı nüfusu, Osmanlı'nın devamı ile çelişebilecek hiçbir ideale sahip değildi.

Eyalederde 16. ve 17. yüzyıllarda hüküm süren anlayış tamamen ortadan kalkmıştı. Venedik, parasını ödediği Liberakis'i bile elinde tutamamıştı. Şehid Ali Paşa, tekrar geri kazanmak üzere Mora'ya saldırdığında, Katolik propagandacıların çabaları ve vergi tahsildarlarının madd1 baskısı altında acı çeken Rum halkından daha iyi bir müttefik bulamazdı . Sakız Adası da, kısa süren Venedik hakimiyetini en kötü şekilde hatırlıyordu . Türklerin idaresi her zaman daha esirgeyici olmuştu ve daha uygun olduğunu kanıtlamıştı.

Cizvitlerden ve Fransiskenlerden fetihlerin önlenemez sonuçları olarak nefret eden Ortodoks ruhban sınıfında, özellikle bunlar Türk kurumlan çerçevesinde halkın doğal liderleri olarak kaldıkları sürece bu en büyük düşmanları daha da tehlikeli olarak yaşamaya devam ediyordu. Propagandalar, onlarca yıl önce gösterilen yoğunlukta devam etmiyordu, ama Roma'nın yönetici çevreleri ve Doğudaki ajanları, varlıkları bile Rum ruhbanlar için sürekli bir tehdit ve meydan okuma oluşturan kiliseler, manastırlar ve okullar kurmuşlardı. İzmir'de birden fazla Katolik Kilisesi vardı ve kadınlar Cizvit Papazlarının ayinlerini dolduruyordu. İstanbul'da Fransız ve Avusturyalı elçilerin himayesi altında Kapusen, Minorit ve Cizvit rahipleri, Katolik inancı yaymak üzere faaliyet gösteriyorlardı. Sakız Adası'nda, Ortodokslann intikamına rağmen birçok Frenk asıllı keşiş önemli mevkilerde kalmıştı. Batılı güçlerin temsilcileri tarafından desteklenen eski rakipler, Osmanlı toprağında önemli bir rol oynamaya devam etmek istedikleri sürece Türkler, tüm vergilere, para sızdırmalara ve gittikçe azalan zorlamalara karşın Rum-Ortodoks etkisi altında olan ve genelde Rumlar tarafından yönetilen Doğu Kilisesi'nin yandaşlığından emin olabilirdiler. Rumlar, Boğdan'da metropolit Nikeferos ve Eflak'ta Neofitos ve Filaretos aracılığıyla kilise hiyerarşisini kendi hizmederine çekmeye çalışıyorlardı, ama özellikle Boğdan'daki ruhban sınıfında Fenerli prense boyun eğmeyen korkusuz rakipler buldular.

Katolik propagandalar Enneniler arasında huzursuzluklar yaratmıştı. Geniş kapsamlı ticar1 ilişkiler ve İtalya ile Fransa'ya kadar uzanan seyahader sayesinde Ermeni tacirler Batı'nin düşünce tarzı ve gelenekleri ile tanışmışlardı. Rumlar ve Osmanlı maliyesi ile anlaşmazlıklannda Fransız elçilerin ve konsolosların desteği yararlı olacağından, Ermeni geleneklerine dokunmamayı vaat eden Roma tarafından teklif edilen birleşmeyi kabul ettiler . Feriol, Ermenilerin tamamını bu din değişikliği için kazanabileceğini umut ediyordu. Gerçekten de Patrik Avedik'i bu yönde etkilemeyi başardı. Ama patrik herşeye rağmen kendi inancından yine de vazgeçmek istemediği için, Fransız elçi 1706 yılında sadece Ermenileri değil, Türk büyüklerini de karşısına almasına neden olacak bir tedbir uygulamaya karar verdi. Patrik, bir ticaret gemisi ile Sakız Adası'ndaki sürgün yerinden zorla Fransa'ya götürüldü. Feriol'un kendisine karşı bir şey yapamayan Bâbıâli, bu harekete Katolik dinine geçen ve asi olarak muamele ettikleri Ermenilere karşı ağır yaptırımlar uygulayarak cevap verdiler. Katolik patrik ve yandaşlarından yedi kişi, kendileri hakkında çıkartılan ölüm fermânından sadece kıl

payı kurtuldular ve birkaç ay sonra barışsever, çalışkan ve yararlı bu tebaanın dinlerini değiştirmesine ilişkin bir yasak çıkartıldı56. Eski Vezirham'nda kısa bir süre önce açılan Ermeni matbaası kapatıldı.

Aynı yüzyılın altmışlı yıllarında Yahudiler arasında da derin ve mantıksız bir huzursuzluğa neden olup, silahlı ayaklanmaya kadar gidebileceği endişesini yaratan bir hareketlenme görüldü. Sabetay Sevi'nin Yahudi halkının uzun zamandır beklediği mesih ve kurtarıcı olduğu ve mucizeler yarattığı dedikodusunun yayılması üzerine birçok Yahudi işini bıraktı ve üzerlerine vacib olan işlerin peşine düştüler. Zenginler fakirlere bakıyordu, çocuklar evlendiriliyordu, haca gidiliyordu, insanüstü acılar, işkenceler çekiliyor, oruçlar tutuluyordu - kimisi kendini canlı canlı gömdürtüyor ya da denize veya kara attırıyordu - eski ayinler ihmal ediliyordu; kısacası Yahudi halkı kaderin kaçınılmaz kıldığı büyük değişim ve "kâfirlere ait tüm mallara el koymak " için gerekli tüm hazırlıkları yapıyordu. "Mesih" ve "Kralların Kralı" Sabetay Sevi, değerli halı üzerinden geçerek Yahudi mahallelerine giriş yapıyordu ve her yerde "hükümdarlığının tüm halklar üzerine, hatta denizin dibindeki tüm canlılara kadar genişleteceğini" ilan ediyordu . Marazî bir sevinç gösterisi ile sözleri alkışlanıyordu.

Hayal görmeler, bayılmalar ve isteri nöbetleri görülüyordu. Yeni Mesih'in annesinin mezan dindar Yahudilerin hedefi hâline geldi. Sahtekâr Sabetay, İlyas Peygamber'e sofralar hazırlıyordu. Leh asıllı bir Yahudi olan yardımcısını "Efraim'in oğlu" olarak tanıtıyordu. Bâbıâli nihayet bu sahtekarı tutuklattı ve Sabetay derhal Müslümanlığa geçti. Bu gülünç ve utanç verici hadiseden sonra gerçek dindarlar arasında sadece birkaçı, mühtedi Sabetay'ın "Davud'un oğlu" değil, onun sadece bir gölgesi olduğunu ve tanrısal misyonunun eninde sonunda gerçekleşeceğini söyleyecek kadar saftı. Yahudiler, bundan sonra da siyasî açıdan önemi olmayan bir halk olarak kaldılar. Onlar, daha çok arabuluculuk görevlerinde bulunuyorlardı; örneğin esirlerin kurtarılmasından kazanç elde ediyorlardı . Ayrıca tefecilik yapıyor ve Türk büyüklerin evlerinde "ev Yahudileri" olarak çeşitli, kimi zaman yasal olmayan işler gerçekleştiriyorlardı. Bunun dışında üst sınıflara yetenekli rakkaslar ve yakışıksız kukla oyunlarıyla para kazanan hayasız hokkabazlar gönderiyorlardı ve gün ışığına çıkmak istemeyenler için gizli randevu evleri işletiyorlardı.

Rusların ve Avusturyalıların Balkan Yarımadasındaki Slav halkları arasında müttefik bulma çabaları, daha önce de belirtildiği gibi sonuçsuz kalmamıştı. Viyana'daki Rus elçisinden kimi zaman yardım isteniyordu ve Patrik III. Arsenius çara bizzat mektup yazıyordu. Sırp kiliselerinde genelde "tüm gerçek dine inananların hükümdarı" olarak Çar I. Petro için de dua ediliyordu. Birçok genç Sırp, çarın ordusunda görev alıyordu ve bunlardan biri olan Sava Ragusinski, Rus yazar olarak isim yaptı . Petersburg'dan kilise araçlarının yanı sıra Türk Sırbistan'a, hatta Banat'ın Sırpların yerleşik olduğu bölgelerine birçok kilise kitabı gönderildi. 1722 yılında Çar Petro, Moskova'daki imparatordan çok şey, ancak etrafı nefret ettikleri Cizvitlerle sarılı olan Viyana Sarayı'ndan hiçbir şey beklemeyen Slav halkının ricaları üzerine Kiev ve Paris'te eğitim almış bir öğretmen gönderdi. 1727 yılında Rus Suvorov Belgrad'ta bir okul açtı, ama fazla öğrenci toplayamadı. Banat'ta Sloven kökenli halk öğretmenleri faaliyet gösteriyordu. Bu gibi dinî ve kültürel ilişkiler kısa bir süre sonra, eski efendileri olan Türklere karşı değil de, yeni Alman Katolik "baskıcılara" karşı bir meylin oluşmasına neden oldu. Diğer taraftan bazı Sırplar son savaşta Avusturya tarafına geçmiş ve Manastırdan gelen Makedon asıllı Manastırlı ve Pivodalı Dettine emrinde özellikle Erdel, Eflak ve Boğdan'da çok iyi hizmetler gösteren gönüllü bir birlik kurmuşlardı . "Sürekli hareket hâlinde çingenelere ve dilencilere" benzeyen bu gibi savaşçıları Lady Woıtley Montegü seyahati sırasında görmüştü . Osmanlıların yerleşik oldukları bölgelerden Banyaluka ve Pravişte'de mühimmat depoları kurdukları Müslüman Boşnaklar ise sadık bir şekilde imparatorluğa hizmet etmeye devam ediyorlardı.

Arnavutluk'un zaman içinde Türkleştiği , doğru değildi. Arnavut klanlarının 1660-1670 yıllarından beri Köprülülerin ve haleflerinin oluşturdukları ordulara gitgide daha güçlü ve iyi birlikler sağladığı doğru idi - "en iyi askerler ve yeniçerileri dizginleyecek tek unsur '. O güne kadar barışseverlikleri ile bilinen bostancılar, korku saçan kahramanlar hâline gelmişti . Bu vahşi bölgelerden gelen binlerce cesur dağ insanı olmadan yapılacak bir savaş düşünülemiyordu. Ancak kendi de Arnavut kökenli olan Sadrazam Ahmed Paşa'nın vefatından ve Türk ordusunun Viyana önlerinde bozguna uğramasından sonra Arnavutlar arasında gittikçe artan bir huzursuzluk ve düzensizlik baş gösteriyordu. 1689 yılında Sultan IV. Mehmed'in tahttan indirilmesinden sonra Kosova'da Osmanlı soyundan geldiği iddia edilen Yeğen Mehmed Paşa'nın ayaklanması, yeteneksiz vezirlerin ve seraskerlerin emrinde Almanlara karşı gitgide kötüye giden savaşa katılmak istemeyen bu gibi Arnavut birliklerine dayanıyordu. 1692 yılında Arnavut çeteler, komşu Sırplar ile birleşerek, sadrazamın Belgrad'a götürülmekte olan hazinesini soydular . Yine de Almanların Arnavut klanlarının Osmanlı rejimine karşı ayaklanacaklarına dair umutlarının sadece boş bir hayal olduğu anlaşıldı.

Malta korsanlarının korsanlıkları ve sadece bahar aylarında haracı toplamak için denizlere inen kaptanı deryanın olağanüstü ziyaretleri azaldıktan sonra, adalarda değerli elbiseleri ve müzik, dans ve eğlencenin her türlüsüne düşkün Rumlar hüküm sürüyorlardı.

Lucas'ın seyahat notlarında ayrıca ayrıntılı olarak anlatılan Sakız Adası hakkında Du Mont şöyle demektedir:

"Rumların ve Hristiyanların burada nasıl yaşadıkları göz ardı edilmemelidir. Öyle farklı bir hayat tarzı ki, arada sırada birkaç türban görmesem, Türkiye'ce olduğuma inanmayacağım '. 200 kilise ve aralarında rahibe manastırlarının da bulunduğu 20 manastır , adayı çan sesleri ile dolduruyordu ve âyin alayları hiç rahatsız edilmeden sokulardan geçiyordu. Burayı yöneten anın - Köprülüzâde Fazıl Mustafa Paşa da burada birkaç yıl kalmıştı - kethüdanın, kadının, voyvodanın ve gümrük memurunun dışında Rum halkının temsilcisi olarak bir konsolos bulunuyordu. Sivri külahlı eski geleneksel kıyafetler muhafaza edilmişti ve Frenklere özel ilgi gösteren kadınlar İtalyan stilinde güzel evlerinin önünde toplanıp, sohbeder ediyordu.

Venediklilerin savaş boyunca bir yönetici bulundurdukları Değirmenlik, hemen hemen aynı görüntüye sahipti. 14 bin Rum'un oturduğu Sisam Adası'nda Türkler üç memur ile temsil ediliyorlardı .

Avrupa kıtası dışında Osmanlılar öncelikle Berberistan veya Trablusgarp Eyaleti üzerinde biraz belirsiz ve etkisiz egemenlik haklarına sahipti. Burada, miras hakkı olan savaşçı sınıfının arasından yeteneklerinden ve devlet yönetimi bilgisinden çok, sahtekarlık ve cinayet ile yükselen tiranlar hüküm sürüyordu. Hakimler sınıfının en üst temsilcisi olan kadı, burada hüküm süren askerî sınıfın tam erdemlerini ve erdemsizliklerini bir arada barındıran ve barış zamanlarında gününü hayat kadınları ile meyhanelerde geçiren beyin karşısında tıpkı çöküş devrinde Halifenin Türkmen asıllı hamisi olan asıl efendisinin karşısında durduğu gibi duruyordu.

İbrahim Paşa en azından kendini hem kadı, hem bey ilan ettirme cesaretini göstermişti. Özellikle Tunus olmak üzere, burada her gün inanılmaz sahneler görülebiliyordu. Kulak ve burun kestirmek, canı sıkılan bir bey için olağan bir eğlence hâline gelmişti. Esirler ve mahkum edilenler gözler önünde parçalanıyor, işkence görüyor ya da sokaklarda vahşi atların arkasına bağlanıp, sürükleniyordu. Bir bey ailesinin üyelerinin gözleri
dağlanıyor, kulelerin tepelerinden elleri ayakları bağlı insanlar atılıyordu. Asiler top atışları ile öldürülüyor, kadınlar ve çocuklar da esirgenmiyordu. Eğlencelerden biri, fakir adamların eşlerini çıplak bir şekilde sokaklara atmaktı. Kadılar ve müftülere saygı gösterilmiyor, üzerlerine su atılıyordu. Bey, kiliseleri ziyaret edip, ayinler ile alay ediyordu. Düşmanların bedenleri tekrar mezarlarından çıkartılıyor, kazığa çakılıyor, yakılıyor veya parçalara ayrılıyordu ve Tunus Beyi ile yandaşlarının önüne yemek olarak getiriliyordu. Büyük ziyafetler, işkence sahneleri ve idamlar ile bitiriliyordu. İşkence görenlerin topukları yakılıyor veya kasları kopartılıyordu. Toplar ateşlenip, neşeli müzikler çalarken, çocuklar kimi zaman sokaklarda kesik başlar ile oynayabiliyordu. Bu acımasızlıkların binlercesi sahneye konulduktan sonra, veba hastalığına yakalanan insanların pipolarını ağzına sokarak ölüme meydan okuduğunu gösteren Tunus Beyi, nihayet azledildi, işkence gördü, öldürüldü, parçalandı ve parça parça halka dağıtıldı. Bu haberleri aktaran Fransız gezgin, bu acımasız sahnelerin günlük hayatın bir parçasını oluşturduğu dünyanın bu köşesini haklı olarak "centre de l'abomination", yani "rezilliklerin merkezi" diye adlandırmaktadır .

Beylerin emrinde yeniçeriler, iyi giyimli bir atlı birliği, sayısız Berberî sipahiler ve vergiden muaf, ganimet düşkünü dağ insanları bulunuyordu. Sadece Tunus, tek başına 30 top ile 20 bin kişilik bir ordu toplayabiliyordu. Kendi adlarına konsoloslar tarafından temsil edilen ve kiliseler, hastaneler, vs. kuran Hristiyan güçleri ile ilişki hâlindeydiler. Özellikle İngilizlerin itibarları yüksekti. 1703 yılında beylerden biri, limanına giren tüm gemilerin göndere İngiliz bayrağını çekmelerini istiyordu. Ancak öfke nöbetleri sırasında aynı beyler ne Frenk temsilcileri, ne de esir alınan Katolik keşişleri esirgemiyorlardı ve Kralların tebaanı da kötekten geçiriyorlardı. Talep edilen bir kredi reddedildiğinde, ilgili ülkenin temsilcisi, sonuçları düşünülmeden esir alınacağından emin olabiliyordu. Fransız bayrağının gönderden indirilip, hakaretler yağdırıldığı oluyordu. Barışın, beyler, Divân, subayları ve Hristiyan kanına susamış halk tarafından bir şekilde ihlali o kadar sık görülüyordu ki, intikam aramak boşuna idi .

Gelir kaynakları Moritanyalı çobanların soyulmasının dışında korsanlıktı (Faire le Cours). Hafif gemileri, tüm tüccarların korkulu rüyası idi ve sadece rakipleri olan Maltalılar, Goletta'ya kadar uzanıp, beylerin karşısına geçmeye cesaret ettiler104. Bey ile pazarlığa oturan bir elçinin emrinde her zaman küçük bir filo bulunmak zorunda idi - İngiltere 1703 yılında beş gemi gönderdi - ama suiistimallere karşı hiçbir çare yoktu.

Cezayir, Tunus ve Trablus'ta ayaklanmalar sık görülüyordu. Kimi zamanlar beyin tayfası halka karşı savaşıyordu ve kaleden halkın fıçılar ile barikatlar kurduğu şehri top atışına tutuyordu. Nüfuzlu insanlar arasındaki ufak anlaşmazlıklar, çalman atlar ve ara sıra yapılan tehditler ve hakaretler bile bu üç korsan yatağı arasında savaşlara neden olabiliyordu. 1700 yılında Tunus, daha önce fethedildiği Cezayir'den para ödeyerek özgürlüğünü satın almak zorunda kaldı ve 1704 yılında Tunus Beyi, Trablus Beyi ile savaşa girdi.

Bâbıâli, böyle savaşları boşuna yasaklıyordu. Berberistan şehirlerini yöneten paşa etkisiz bir rol oynuyordu; burada hiçbir nüfuzu yoktu. 50 kişiden oluşan muhafız kıtası, zengin bir tay inat ve yıllık 6 bin akçe maaşı tek tesellisi idi. Bunun karşılığında iktidara getirilen beye Osmanlı Sultanı adına resmî bir merasimle kaftanı teslim ediyo rdu. Ara sıra padişah tarafından gönderilen bir de kapıcı geliyor ve tek bir top atışı ile karşılanıyordu . Gönderilen kapıcı, Berberîler arasındaki düşmanlıkları sona erdirme, aksi takdirde deniz güçlerinin batırılacağı ve yedi yaşından büyük tüm nüfusun ölümle cezalandırılacağı emrini getirdiğinde, cüretkâr korsanlar bu emirlerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyor ve savaşlarına aynen devam ediyorlardı.

Anlaşmazlıklar sırasında İstanbul'un belki de hiç görmediği sahte kapıcıları kullanmaktan çekinmiyorlardı. 1690 yılı dolaylarında 300-400 Berberî İzmir'de Fransızları kovaladı, Rumları ve Yahudileri dövdü, İngiliz ve Hollandalı meslektaşlarından destek görmeyen Fransız konsolosun müdahalesini reddetti, evini kuşattı ve Bâbıâli'nin tehditlerine bile kulak asmadı. Düzeni sağlamak için kaptan-ı derya yedi gemi ile buraya gelmet?
zorunda kaldı, ama Berberilere çok büyük bir ceza vermedi. 1694 yılında beylerden biri, Koron'dan gelen 1.000 kadar Türk'ü hiçbir gerekçe göstermeden geri gönderdi. Saraya ara sıra yine köleler, vahşi hayvanlar, vs. gönderiliyordu . 1707 yılında Osmanlı Sultanı'na fethedilen Oran'ın anahtarlarını getiren Cezayirli elçiler, Fas'a aslında hiçbir nüfuzu olmayan ve Berberilerin Venedik ve Avusturya'ya karşı korsanlıklarını bastırma vaatlerine önem verilmeyen Bâbıâli'nin Güney Akdeniz'deki korsan devlederin yine de hamisi olduğunu bariz bir şekilde göstermek için başkente büyük bir törenle girdiler .

Komşu Mısır, kendi organizasyonuna sahip olmasına rağmen, Osmanlı İmparatorluğu'na daha az üzüntü yaratıyor ve daha fazla yarar getiriyordu. Mısır birlikleri, Memlükler, yeniçeriler, tüfekçi olarak ünlü 2 bin sipahi, ve diğerleri, Girit savaşından beri Osmanlı'nın tüm seferlerine kullanılıyorlardı. Son savaşta Mısırlı lakabı ile anılan bir paşa, Almanlara karşı önemli bir rol oynamıştı. Babıâli'ye gerçi artık toplam 6 bin keselik bir gelirde 600 bin skudi yerine 400 bin skudi ödeniyordu , ama Mısır Beylerbeyi 40 bin skudi ödeyip, kaftanını aldığında, uzaktaki Kahire'de bir kral gibi hareket edebiliyordu. Azil fermânını getirmek için bir kapıcının veya mirahurun gönderildiği çok ender görülüyordu . Mısır, bu yarı bağımsız rejim altında gittikçe daha verimli hâle geliyordu. Mısır sikkeleri, akçeleri, cedidleri ve paralarına büyük talep vardı . Yerel hizipler, İstanbul'daki güç sahibi insanlardan daha güçlü idi. Hükümeti üç yıllığına yürüten beylerbeyi, onlara karşı çaresizdi . Örneğin Ahmed Paşa 1664 ylında uzunca bir süre mahpus tutuldu ve kardeşi tutuklu olarak kalırken, 600 kese ödeyerek özgürlüğünü satın almak zorunda kaldı . Silahdar Ağa, meseleyi ortadan kaldırmak için Kahire'ye gelmek zorunda kaldı.

Sultan İbrahim'in kızının oğlu olan Canbulatzâde'nin uzunca bir süre yönetimde olduğu Diyarbakır, Bağdat ve Halep'e kadar - ki paşalık unvanı büyük ölçüde artık miras bırakılabiliyordu - Anadolu'nun tüm eyaletlerinden her yıl muhteşem atlar üzerinde, tıpkı Arnavutlar gibi sonbaharda karargâhtan ayrılan yararlı birlikler geliyordu ki, sonunda sürekli olarak sancağın altında bulundurmi ak üzere Bâbıâli'nin bundan böyle sadece Avrupalı birlikleri çağıracağı dedikodulan yayılmaya başladı . Bazı şehirlerde yapılan fedakârlıklar, sokaklara kadar taşan huzursuzluklara neden oluyordu.

Doğu sınırında Türkmenler zorluk çıkartmaya başlamışlardı ve Osmanlılar, tehlikeyi bertaraf edebilmek için İranlılar ile işbirliği yapmak zorunda kaldılar. Aynı zamanda 1697 yılında Cidde, İda ve Suvakim müdafaa kıtaları tarafından artık denedenmeyen ve Kahire'deki hazine tarafından az para alan Araplar, hac kervanlarının Mekke yolunda güvenliklerini sağlamak için para talep ediyorlardı. 1690 yılından beri Türk sınır askerleri ile çatışmalar yaşanmış ve hac kervanları birlikler eşliğinde seyahat ediyorlardı . 1700 yılında sayısız Arap çeteleri Suriye sipahileri ile karşı karşıya geldiler ve Mezopotamya'daki Basra da için için kaynıyordu. Daltaban Mustafa Paşa'ya güneyde huzuru sağlama görevi verildi .

Yine de Osmanlı hakimiyetinin Asya'nın bu bölgelerinde tehlikeye girdiğinden bahsedilemez, zira açgözlü komşuları tarafından bölüşülmesi beklenen fakir ve anarşi içinde bir devletten bahsetmek yanlıştır. Aksine Kont Marsigli gibi buraları çok iyi bilen biri içte ve dışta, maliyede ve esas idarede hüküm süren düzenden büyük bir övgü ile bahsetmektedir: "Dünyanın hiçbir ülkesinde, herhangi bir dış güç ile yapılan anlaşmalar, araziler, protokoller ve görevleri, emirlerin ve kararların aktarılması, hizmette bulunan subaylar ve maliye ile ilgili herhangi bir şey hakkında bu kadar kesin kayıdarın tutulduğunu sanmıyorum ". Sultan'ın bir temsilcisi olarak kendisine borçlu olduğu saygıya karşı doğuştan gelen bir his ve devlet işlerine ilişkin doğuştan yetenek, gelişigüzel atanan memurların eksikliklerini kısmen kapatıyordu. istanbul'daki çehrayin (donanma) gösterilerinden ve yabancı elçiler tarafından organize edilen eğlencelerden hoşlanan bir gezgin, Türkiye'nin Avrupa kısımlarında her yerde iyi döşenmiş yollar, büyük kervansaraylar, Kanuni Sultan Süleyman zamanında sayıları 947'yi bulan temiz tutulmuş çeşmeler, gezginlere para karşılığında veya bedelsiz erzak veren güler yüzlü Bulgar, Sırp ve Rum köylüler ve neşeli, hayat dolu kadınlar görebiliyordu. Bazı bölgelerin yaşlıları kimi yerlerde paşaların bile boyun eğmek zorunda kaldıkları bir nüfuza sahiptiler.

Gezginler, hiçbir yerde tahrip edilmiş bir toprağa, yıkılmış yerleşim yerlerine ve en son dilenci ya da eşkıya olarak hayatını kazanmak zorunda kalan fakir insanlara rastlamazlardı. Aksine doğanın her türlü zenginliği bahşettiği bu bölgeler, sayısız sürüler ile dolu idi, insanların teri ile yoğruluyordu ve içlerinden kimi zaman oldukça büyük kervanlar geçiyordu. Her ne kadar her yerde eşkıyalar da görülse, bunlar artık uzun yıllardan beri ülkenin karakteristik özelliklerinden biri hâline gelmişlerdi. Yabancılar, Rumluğunu henüz kaybetmemiş şehirlerde ve köylerde daha iyi durumda olan papazlar ve yörüklerin insan içine çıkmaya çekinmeyen kadınları tarafından, Tevrat'ta anlatılan pederşahî muhabbetin hüküm sürdüğü zamanlarda olduğu gibi karşılanıyordu. Dinlenmek isteyenlere şilteler ve battaniyeler getiriyorlardı. Her yerde ücretsiz yatak, ekmek, peynir ve atlar için yem sağlayan kervansaraylar ve zengin kütüphanelere sahip tekkeler görülebiliyordu, ingiltere'de basılmış Türkçe indileri ve istanbul'da kiliseleri olan Karamanlılar bir kelime Rumca bilmeseler de iyi birer Hristiyan olarak kalmışlardı. Şehirlerde paşalar, Frenk bir hekimin gelmesine seviniyorlardı. Böyle bir hekim her yerde az paraya dost ve koruyucular bulabiliyordu. Herşey ucuz ve en iyi kalitededir. Zengin İzmir'den uzaktaki Ankara'ya kadar Fransız ve Hollandalı tüccarlar görülebiliyordu.

Suriye'nin özellikle Sayda'da olmak üzere, konsolosları vardı. Frenkler sıkça hanedan içerisinde sevinçli bir hadise, Hristiyanlara karşı Macaristan'da veya Sırbistan'da kazanılan gerçek veya sözde zaferler yüzünden düzenlenen halk şenliklerini seyretme fırsatı buluyordu . Böyle günlerde dükkânlar renkli kumaşlar ve parlak eski silahlar ile süslenir, zanaatkârlar kalabalıklar önünde geçit törenleri düzenler ve maskeli sanatkârlar dans ederken, müzikler çalardı. Bazen top atışları da duyulurdu. Gece vakti her yerde fenerler yanar ve insanlar zevk içinde eğlenirlerdi. Hayat kolay, neşeli ve oldukça güvenlidir: Anadolu'da herhangi bir asi ayaklanmadığı sürece, düşman Doğudaki ele avuca sığmaz Türkmenler idi ve yeniçeriler birçok kez esir alınmış göçebeler ile geri dönüyorlardı . Zaman zaman bozkırların eşkıyalarına karşı mücadele etmek üzere askerî yollar üzerine güçlü karargâhlar kuruluyordu .

Osmanlı İmparatorluğu'nun Hristiyan güçler ile ilişkilerine gelince, yorgun Fransa son savaşta Bâbıâli'ye, Fransa ile Alman Kayser'e İtalya'da saldıran İspanyol Alberoni'nin de katılacağı bir ittifak teklifinde bulunmakla yetinmişti. Ama muzaffer Avusturya, İstanbul'da ilk sıraya geçme fırsatını kaçırmaya niyedi değildi. Avusturya elçisi Virmond'un başkente törenle girişi oldukça dikkat çekici idi. Çift başlı kartalın bayraklan, İstanbul sokaklarında dalgalanıyordu ve elçinin askerî marşları duyuluyordu. Bu merasime izin vermeye hazır olduğunu bildiren vezire, meydan okuyacak şekilde buna artık gerek kalmadığı cevabı verildi. Virmond, esirlerin özgürlüklerini satın almak isteyen Kutsal Teslis ve Peres de la Mercy tarikatı üyelerine izin verilmesini sağladı ve sultana hediyeler sundu. Doğuda özellikle ticarî çıkarların birinci sırada yer aldığı bir dönemde, Avusturya 1718 tarihli anlaşmadan tam anlamı ile yararlanamadı. Osmanlıların temsilcisi olarak, özellikle Viyana'da konsoloslara izin vermek istemiyordu , ne Doğu Akdeniz ticaretini yürütecek bir şirket kurabildi, ne de Tuna Nehri için bir filo oluşturabildi ve Türkiye'deki rakiplerini alt edemedi. Ayrıca bariz bir biçimde, yapılan son banş antlaşmasında bir kısmını eline geçirdiği Sırp ve Romen ülkelerini yakın gelecekte tamamen sahiplenmeye çalışan ve barıştan sonra bile olağanüstü elçisinin yanına, İstanbul'a giderken yolda stratejik olanakları incelemek üzere bir mühendis gönderen bir düşman olarak kaldı . Arşidüşes Maria Josefa'nın Lehistan veliahtı ile evlenmesi, Osmanlıları Avusturya'ya yakınlaştıracak bir hadise değildi, zira Lehistan sürekli olarak, iaşe bölgesi olması hasebiyle reayası mevcut anlaşmalara aykırı olarak Avusturya ile yapılan savaş esnasında oluşturulduğu için Hotin'de kurulan istihkâmların yıkılmasını talep ediyordu. Henüz bütün umutlarından vazgeçmemiş olup, Romen prensliklerinden birini isteyen Rakoçi'nin faaliyetleri, barışın güvenli olmadığı izlenimini yaratmaya katkıda bulunuyordu. Ruslar, Rakoçi'ye Lehistan tahtını vaat etmiş ve sultandan bu büyük teşebbüsü desteklemesini istemişlerdi. Avusturya diplomasisi sadece sevmediği Boğdan'ın enerjik Prensi Rakoviça'yı devirmeyi başardı. Halef? ' Grigore Gika, iyi para ödendiği takdirde, elçiliklerinde büyüdüğü Avusturyalıların taraftarı idi ve kardeşi Aleksandru, o güne kadar sürdürdüğü baş tercümanlık görevini devraldığında Viyana Sarayı'mn emrinde bazı avantajlar sağlayacak nüfuzlu iki yardımcıya sahip oldu. Eflak Prensi Nikolas Mavrokordato (1730 yılına kadar), ülkesinin ve efendisinin menfaatlerini Virmond ve halefi Dirling'e karşı enerjik bir biçimde savunmaya cesaret edemedi. 1721 yılında Vidin Kalesi daha iyi duruma getirildi ve Avusturya Belgrad'ı tahkim etti.

İngiltere'nin Bâbıâli'de bir temsilcisi 1719 yılında şöyle yazıyordu:

"Ne denirse densin, Türklerin Fransızlara diğer Hristiyan güçlerinden daha fazla güvendiğini görüyorum".

Bu ifade gerçekleri yansıtıyordu:

Sadece İsveç, vefatından sonra Türk büyüklerinin ellerini açıp dua ettikleri ve Türk halkının büyük bir üzüntü duyduğu XII. Şarl dönemlerinde ve bu İsveçli kahramanın kız kardeşinin iktidarda olduğu dönemlerde İstanbul'da Fransa'dan daha fazla sempati topluyordu. Ama kuzeydeki bu güç, Osmanlı çevreleri üzerinde doğrudan veya dolaylı bir etkiye sahip olamayacak kadar çaresizdi. 1720 yılında İsveç lehine Rusya'dan taleplerde bulunmakla yetindiler . Fransa elçisi de Boıınac'ın şüpheli Rus Daşkov ve temsil ettiği tehlikeli politika lehine faaliyetleri de Fransa ile Bâbıâli arasındaki dostane ilişkileri bozamadı .

Fransız diplomasisi, kimi zaman tamamen durma noktasına gelen Katolik propaganda üzerindeki eski nüfuzunu tekrar kazanmayı başaramadı. İtalyan Dominiken ve Fransisken rahiplerinin yanı sıra Fransız Cordelierlerin ve Türklerin "Kara Papazlar" diye adlandırdıkları Cizviderin önemlerini yitirmediği İstanbul'daki Fransız ruhban, elçilerin şarap ithal edip, dağıtma imtiyazını suiistimal etmek ve gizlice meyhane açmakla suçlandı. San Francesco Kilisesi yandığında, arazisi Valide Camii'nin inşası için kullanıldı. De la Croix tarafından teklif edilen Katolik ruhban okulu Türkiye'de yapılamadı . Kutsal topraklarda ve Sakız Adası'nda Rumlar, yüksek meblağlar ödedikleri haklannı muhafaza ediyorlardı . istanbul'da Gallani ve Mauri gibi patrik vekilleri Avusturya elçisi adına casu1s7l0uk yapıyorlardı ve Fransız Cizvit rahibi Cachod, bu hizmetler için Almanlardan yardım paraları alıyordu . 1724 yılında istanbul Patriği, Latin dostu olmak yüzünden Rumlar tarafından devrildi . Halep'te, Fransızları dikkate almadan, Katolik Patrik Stefan tutuklandı. Patrik Stefan, kapatıldığı zindanda hayatını kaybetti . 1722 yılında , Latin inancına dönen Sidon Piskoposu Fransız konsolosun tahrikleri ile Ortodoks Kilisesi'nin taraftarları arasında dinî yazılar dağıtmaya başlayıp, Ptolemais piskoposluğunu zorla ele geçirdiğinde ve İspanyol bir keşiş Nazaret'teki Ortodoks Kilisesi'ni ateşe verdiğinde, Anadolu'daki Rumları Latin inancına döndürmeye çalışma yasağı yenilendi. Fransızlar, Marsilya'nın müteşebbis tüccarlannın tüm çabalarına rağmen , ticarî açıdan önemli bir gelişme göstermemişlerdi. Fransız gemiler, İngilizlerin aynı türdeki mallarından daha ucuz olup, halk ve paşaların etrafındaki insanlar arasında büyük bir talep yaratan kağıt, süs eşyaları, özellikle de yün kumaşlar ithal ediyorlardı. Hatta 17. yüzyılın sonlarına doğru birkaç Hollandalı tüccar bu rekabet yüzünden iflas etti .

izmir'de birçok Fransız tüccar bulunuyordu ve Katolik ayinleri burada Fransız karakteri taşıyordu. Ünlü yününü satın almak için Ankara'da Hollandalıların dışında Fransızlar da vardı . Kudüs ile ticaretin kapısı sayılabilecek Yafa'daki en nüfuzlu Avrupalı temsilci, kutsal şehirde bulunan Fransisken rahiplerini tek başına koruyabilecek güçte olan Fransız konsolosuydu . Gezginler, Selanik, Volo ve Eğriboz'da bir Fransız evi buluyorlardı ; Midilli'de Fransız tüccarlar yün satın alıyorlardı ve Sakız Adası'nda Katoliklik, özellikle konsolosun evinde yapılan ayinlerden beri Fransız Kralı'nın inancı olarak kabul ediliyordu. Cizvitlerin, Capuchinlerin ve Zoccolantilerin yaklaşık 30 Latin Kilisesi ve okulu camiye çevrildikten veya yıkıldıktan sonra bile, bilgin Fransız Peder Tarillon 1700 yılı civarlarında yine de Türklerin birçoğu arasında büyük bir itibara sahipti. Kırım'da hanın hekimi Fransız'dı ve Rakoçi meselesi ile ilgili olarak Kırım Ham'nın sarayına yine Fransız elçinin ulakları gönderiliyordu . Macaristan tahtı müddeisinin yandaşlarından birinin oğlu olan de Tott siyasi temsilci olarak atandıktan sonra Peyssonel, Kırım konsolosu olarak Karadeniz'deki ticarete ilişkin ilginç eserini yazdı .

Eskiden Tökeli'nin etrafındaki Fransız birliklerini komuta eden ve 1700 yılında huzura kabul merasimi için hazırlanan merasim başlayıp, sultan kendisini beklediğinde subay ve elçi olarak kralının kendisine verdiği kılıcı belinden çıkartmayı reddeden ve evine dönüp, Fransız kolonisinin üyelerine burada bir ziyafet çeken elçi Fenol'un aptalca davranışları Fransa için dezavantaj yaratıyordu. Osmanlı Sultanı'nin huzuruna çıkamadan İstanbul'da tam 10 yıl kaldı. 1704 yılında Feriol'e açıkça Fransız ulusal bayramlarından birinde elçilik sarayında yapılan aydınlatmanın ve top atışlarının kamu düzenini bozduğu ve rahatsızlık verdiği bildirildiğinde vezir ile kavga etmekten, hatta bir nevi polis şefi görevini yürüten bostancıbaşını tehdit etmekten hiç çekinmemişti . Draç'ta, Sakız Adası'nda ve Selanik'te Fransız gemilerine yapılan bir saldırıdan sonra ve Katoliklere karşı alınan tedbirlerden dolayı Paris'te karar yetkisine sahip bazı çevrelerin, "geberesi köpekler" Avusturyalılara karşı kazanılan zaferden sonra şimdi İstanbul'da bunlara "gelin kardeş olalım" diye teklifte bulunan eski Osmanlı dosdarının elinden, "İstanbul'a kadar tüm eyaletleri" alması beklenen Alman Kayser ile bir saldırı ittifakı oluşturmayı düşündükleri göz önüne alınır ve sultanın fevkalade elçisi olarak Beyzade Ömer'i sırf bu kayguyla 1705'te Fransa'ya göndermesi düşünülürse, kralın elçisinin aşikâr olan tüm dengesizliklerine rağmen kendisinin neden görevden alınmadığı daha iyi anlaşılır. Fransa'dan çok, Rusya'nın temsilcisi olan Bonnac'ın daha sonraki zamanlarda Ayastefanos'taki (Yeşilköy) evinde kaçak mallar sakladığı iddia edildi ve bu evin daha önceki sahibi Stefan Kantakuzen'in sakladığı hazineleri arama bahanesi ile gümrük memurları inceleme yapmak üzere buraya geldiler .

Fransız elçi, top atışları altında Fransız gemileri ile sadrazamın ya da devletin başka bir yöneticisinin huzuruna çıkmak üzere yola çıktığında, İstanbul halkı altın işlemeli kırmızı elbiseli 16 hizmetkârı; memurların, hizmetlilerin ve subayların oluşturduğu uzun sırayı; elçiliğin yeniçerileri eşliğindeki altı tercümanını; ticarî temsilcilerin değerli giysileri ve atların güzel örtülerini şaşkınlıkla izliyordu . Elçinin eşinin altın kaplamalı arabasına 24 hizmetkâr ve birkaç refakâtçı kibar kadın eşlik ediyordu. Fransız elçiliğindeki merasimlerin görkemi görülmeye değerdi: Fıskiyelerden şarap fışkırıyordu, salonlar çiçeklerle donatılmıştı, ışıklar şehri ve denizi aydınlatıyordu ve değişik uluslardan yüzlerce misafir katılıyordu. İzmir'deki Fransız konsolosundan altı tercüman kullanmaktaydı ve kiliseye meslektaşlarının önünde olarak giriyordu.

Venedik, Türkiye'deki konumunu tamamen kaybetmişti. Osmanlı endüstrisine has ürünleri, altın brokar kumaşları, yün kumaşları, kağıt ve cam ürünlerini ihraç etmek üzere gelen Venedik gemileri çok daha nadiren görülmeye başlanmıştı. Venedik'in itibarı o kadar azalmıştı ki, Bâbıâli önemsiz bir anlaşmazlıkta Preveze'yi ve Vonitsa'yı işgal etmekle tehdit ediyordu ve Venedik tazminat ödedikten sonra Venedik Balyosu'na olayın "şimdilik affedildiğini" bildirdi.

Hollanda, yine ticarî çıkarları açısından son barışta arabuluculuk yapmasına rağmen, sadece ticarî güç olarak itibar görüyordu. Hollanda gemileri 1718 yılından sonra da büyük miktarlarda kumaş, baharat ve sikkeler ithal ediyordu. Türkiye'de yaşayan Kalvinisder, İngiltere'nin yanı sıra Hollanda tarafından korunuyorlardı ve İstanbul'daki Hollanda elçiliğinin bahçesinde genelde Protestan ayinleri yapılıyordu. Fransa, koruma altına aldığı ve aralarında saray için de çalışan saatçilerin bulunduğu Kalvinistleri bir seferinde zorla bir gemiye bindirip götürmek istemiş, ama Türkler tarafından engellenmişti. Hollanda ve İngiltere, denizlerin sürekli bir Venedik tehdidinden temizlenmesi açısından itibar görüyorlardı, zira 1717 yılında Venedik gemileri İzmir'i bloke etmişlerdi. Hollanda elçileri ve konsolosları buna rağmen siyasî konulara karışmıyorlardı .

Buna karşın İngiltere Page ve Stanyan gibi elçilerin akıllıca davranışlarından dolayı Babıâli'de Doğu Akdeniz'deki ticaretine uygun belli bir itibar kazanmıştı, izmir ve istanbul, Suriye ve adalarda yerleşik olup, kredili alışveriş yapmaları ve ülkenin kızları ile evlenmeleri yasaklanmış tüccarlar, en iyi ailelerden geliyorlardı. Türkiye'deki İngiliz toplumunu temsil eden elçiler ve konsoloslar "prensler" gibi yaşıyorlardı. Şehirlerde sarayları, açık arazide kır evleri, bahçeleri, atları ve köpekleri vardı. Bunun bir örneği, XII. Şarl'ın davasını sonuna kadar destekleyen Funk'tur . Ankara yününden kumaşların yanı sıra yabancı Frenkler arasında en zengin ve eli açık olan İngilizler, pamuk, İran ipeği ve Takımadalardan buğday alıyorlardı. Buğday ihraç etmelerine izin veren eski anlaşmalar 1722 yılında yenilenmişti.

Sık dokumalı ince kumaşları Türk büyükleri arasında büyük rağbet görüyordu . Genelde Almanlar tarafından ithal edilen kurşun ve diğer metalleri de getiriyorlardı. İngiliz elçi kendini zorbalık, yağcılık, rüşvet ve adî yalanlarla iş yürüten Moskova temsilcilerinin nüfuzuna karşı kimi zaman korumak zorunda kalıyordu , ama tüm çabaları boşuna idi, zira Rus Çarı, elçisi Aleksei Daşkov şahsında, bu şüpheli, kıskançlık yaratan ve kimi zaman ciddi tehditler ile karşı karşıya kalan konuma çok uygun bir adam bulmuştu . Çar'ın temsilcilerine ülkede altı aydan fazla kalma izni verilmediği için, sadrazam, Daşkov'dan efendisinin yanına dönmesini talep etti ve günlük tayınatını kesti . Ancak birkaç ay sonra Daşkov yetkili temsilci olarak çar adına yeni bir anlaşma yapmasını sağlayan yetki belgesini aldı ve bu anlaşmaya dair görüşmeleri sonuna kadar yürütmeyi başardı. Tatar Hanı'ndan istenen vergiden, seferlik vazgeçildi ve sadrazam bir saldırı ittifakı yapılmasını kabul etmedi. Ama 16 Kasım 1720 tarihinde imzalanan belge ile Lehistan'daki çıkarları tehdit altına girdiği takdirde Rus ordusunun, hâlâ Hotin'in tahkim edilmesini protesto eden Lehistan'a girmesine izin verildi. Yeni kurulan Rus İmparatorluğu, bundan böyle gelecekteki hayallerini süsleyen İstanbul'da sürekli bir temsilci bulundurabilecekti. 17 Haziran 1721 tarihinde Daşkov, sergilenen şatafat itibariyle Virmond'un görkemini aratmayacak şekilde nihayet sultanın huzuruna kabul edildi . O ve merasimlerde donanma ve ziyafet konularında başarılı bir şekilde Fransızların görkeminin üstüne çıkmaya çalışan halefi Nepluyev İstanbul'da kaldıkları sürece, Rusya subayı Mariasy'yi bu amaçla Moskova'ya gönderen bahtsız veliaht Rakoçi'nin davasını Avusturya'ya karşı desteklemeye hazırmış gibi görünüyordu ve Bâbıâli bu amaçla bir anlaşma yapmak için elinden gelen çabayı gösteriyordu .

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1640-1774 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron