Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Girit Savaşının Nedeni

Osmanlı İmparatorluğunda Rumlarla İlgili Gelişmeler, Kiril Lukaris Tarafından Girişilen Din Mücadele

Burada 1640-1774 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Girit Savaşının Nedeni

Mesajgönderen TurkmenCopur » 08 Tem 2011, 04:06

GİRİT SAVAŞININ NEDENLERİ.
OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA RUMLARLA İLGİLİ GELİŞMELER.
KİRİL LUKARİS TARAFINDAN GİRİŞİLEN DİN MÜCADELESİ


Sultan IV. Murad'ın çabaları ile yeni bir Osmanlı Donanması oluşmuştu. Bu donanma ile yeni fetihler yapmayı ve Barbaros Hayreddin Paşa ile muzaffer Osmanlı Donanmasının parlak ve görkemli zamanlarını geri getirebilmeyi umut ediyordu.

Ama deniz güçlerinden hiçbiri donanmayı kullanmak için bir neden veya bahane vermiyordu. Aksine, en büyük aşağılamalara da maruz kalsalar, İstanbul'daki önemli kişileri, ticarî menfaatleri ve Batıda süregelen genel savaştan dolayı büyük bir gereklilik gibi görülen barışı muhafaza etmek üzere kendilerine bağlamak için her yola başvurmaktan çekinmiyorlardı.

Kanuni Sultan Süleyman zamanında yabancı elçilerin ortaya attıkları iddialar ve şikayetler, Sultan IV. Murad'ın güçlü rejimi altında imkânsız hâle gelmişti. Avrupalı güçlerin temsilcileri artık her an hakaretler, zindana atılma, falaka ve ölüm tehdidi altında ve efendilerinin en büyük hakaretler karşısında bile intikam almayacaklarının bilincinde yaşayıp gidiyorlardı, zira unvanlarına rağmen çoğunun artık siyasi açıdan hiçbir önemi kalmamıştı. Ticarî meseleler ile ilgileniyor ve gerek para kazanmak, gerekse kendilerine tekrar yer edinmek için önceleri Boğdan ve Eflak tahtına adayları destekliyor ve bu tahtlara enerjik ve zeki, özellikle de zengin kişiler oturtulduktan sonra patrik olmak, özellikle de İstanbul Patriği olmak isteyen ve bu amaçla elçi topluluklan arasındaki nüfuzlu Frenklere para veya kimi zaman Katolizm veya Kalvinizm lehine yeni bir yöne sapacaklarını vaat eden her Rum keşişin davasını güdüyorlardı.

O dönemlerde Kardinal Richelieu yönetimindeki güçlü Fransa, İstanbul'da hak ettiğini düşündüğü saygıyı ve itibarı hâlâ göremiyordu. Fransa, o dönemlerde Batıdaki hadiseler, Alman meselesi ve iç sorunlarla yeterince boğuşmak durumunda idi. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Fransız diplomasi ise tamamen yıllardır Doğu Akdeniz'deki ticaretle ilgilenen ve bu ticaretten zengin olan1 Marsilyalı tüccarların menfaatlerine odaklanmıştı.

İstanbul'da sürekli olarak Provans'ın ticareti için tehlike oluşturan Berberilere karşı şikayetler ortaya atılıyordu, zira Osmanlı Donanması olmadığı sürece Takımadalarda efendileri oynayabiliyorlardı . Fransa, 1624 yılında bu korsanların yatağı olan Cezayir'e saldırma planları yaptı, ama boşuna. 4 Ekim 1628 tarihinde Fransa Kralı, başka hiçbir çaba sonuç getirmeyince, kendini Cezayir beyleri ile resmi bir anlaşma yapacak kadar alçaktı. Esir değişimini gerçekleştirmek üzere Cezayir'e Fransız gemileri geldiğinde, başkent Cezayir'de isyan çıktı. Fransa tarafından Cezayir yakınlarında daha önce zapt edilen kale fethedilip, yıkıldı ve başkentte bulunan Fransızlar arasında büyük bir katliamdan endişe duyulduğu için Fransız topları, barışı açıkça bozan bu harekete karşı kullanılamıyordu bile. Pazarlıklar uzadı ve korsanlar, Fransız gemilerini İspanya'dan veya Malta'dan gelen mallar açısından incelemeye başladılar. Bu talep, Avrupa'daki en büyük gücün onuru açısından artık kabul edilebilecek gibi değildi.

Babıâli'nin bu konudaki tek açıklaması, Berberilerin söz dinlemedikleri ve dirençlerini kırmak için elinde hiçbir çarenin bulunmadığına dair bir özürdü. Aynı dönemde, 1630 yılında, XIII. Louis'in temsilcisi Cesy, Fransa Kralı adına yapmış olduğu borçlardan dolayı borçluların toplandığı zindana atıldı. Halefi, Marcheville Kontu Henri de Gournay'in da itibarı çok büyük değildi, ki 1632 yılında kaptan-ı derya oğlunu tutuklattı ve Ermeni asıllı tercümanını köle ticareti yüzünden kazığa çaktırdı. Kısa bir süre sonra sadece ibadet etmek için yaptırdığı yer değil, evinin tamamı tahrip edildi. Meslektaşlarının değil, sadece temsilcinin evinde silah araması yapıldı ve bir onur kaftanı almayan bir tek o oldu. İkinci tercümanı celladın elinde hayatını kaybetti. Nihayet Marcheville Kontu tersaneye çağrıldı, bir gemiye bindirildi ve ülke dışı edildi. Sultan IV. Murad, herşeyi sineye çeken "kardeşi" Fransa Kralı'nın bu değersiz temsilcisine karşı tehditlerde bulunmaktan çekinmemişti.

Bu aşağılama döneminde Fransa, genelde düşük ücretle çalışan ve yaşamak için başkalarının menfaatlerini gözetlemek zorunda kalan temsilcilerinin açgözlülüğü yüzünden Doğu'da önem kazanmaya başlamıştı. Katolik inancı Doğu'nun Rumları arasında yayma amacı ile Cizvit Papazı XV. Gregor tarafından 1622 yılında kurulan Propaganda Fide Kongregasyonu'nun, Osmanlı Devleti'ne gönderdiği temsilcilerinin sürekli olarak koruyacak birilerine ihtiyacı vardı.

16. yüzyılda Pera ve Galata, kiliseleri genelde Batıda yaşayan İtalyan asıllı Latin bir İstanbul Patriği'nin denetimi altında yine İtalyan Papazlar tarafından yönetilen İtalyan mahalleleri idi6. Osmanlı Devleti'nin başkentindeki Katolik nüfus o kadar artmıştı ki, Sultan IV. Murad dönemindeki resmi istatistikler 70 kiliseye sahip 200 bin kişiden bahsediyordu . Aynca italyanların nüfuzu da artık o kadar yüksek değildi. Her ulustan Cizvitler, özelliokle de Fransızlar bir arada çalışıyorlardı, ama San Francesco Kilisesi'ni yöneten vikar, yine italyan asıllı idi .

Kudüs'teki Latin ruhbanlar, iyice düşmüş Rumlarla kutsal mezarların anahtarları için mücadeleye girişecek kadar güç kazanmışlardı ve Osmanlı Sultanı'ndan haklarının kabulünü satın almak için her zaman gerekli parayı buluyorlardı; bunların arasında da birçok Fransız bulunuyordu. Takımadalardaki Katolik ruhbanlar, Rum asıllı bir metropolit Rodos'ta sünnet olup, Bâbıâli'de kapıcıbaşı ve aynı zamanda İstanbul'daki Patrikhanenin hamisi hâline gelince, yeniden canlanmaya başladılar. Latin kökenli Patrik 1626 yılında muzaffer bir eda ile Nakş'a ve Sakız Adası'na geldi. Burada Fransız Kapuçin rahipleri Katolik inancın bayrağını dikmişlerdi ve 1650 yılından önce o kadar büyük bir nüfuz kazanmışlardı ki, Venedik Balyosu: "Takımadalarda yetişen bütün Latin inancına sahip genç Hristiyanlar, Kapuçin rahipleri tarafından yetiştiriliyorlar", diye yazdı .

Doğudaki "sapkınlık" ile başa çıkmanın en yaygın yolu okullar ve tiyatro gösterileri idi . Yetenekli Theofilos Koridalleus gibi genç Rumlar, Roma'da Rum kolejinde ve Padua'da - tıpkı daha sonra Meletio Sirigos'un göreceği gibi - eğitim görüyorlardı. Venedik'te San Giorgio dei Greci'deki Rum topluluk en verimli çağlarını yaşıyordu. Girit, Korfu ve Zenta'da sadece Venedik tebaanın değil, yabancı Rumların da Latin nüfuzu altına girdikleri okullar vardı. Neofitos Rhodinos Napoli'de eğitim görüyordu; Paisios Ligarides, tıpkı Joannes Kariofilles gibi Latin inancına geçti ve Leo Allatius zamanın en önemli bilginlerinden biri hâline gelerek birçok soydaşını, özellikle Sakız Adası'nda kurduğu "Büyük Mektepte" aynı inanca döndürdü . Roma'da yine Latin inancına dönen bir başpiskopos yaşıyordu.

Batı'nın dinî nüfuzu Arnavutluk ve Bosna'da kendini göstermeye başlamıştı . Bulgaristan'da propaganda yapan din ajanları dolaşıyordu. Filibe, Kıprovaç, vs. gibi şehirlerdeki Paulikyanlar yorulmak bilmez aydınlatıcı çalışmalar neticesinde sadık Katolikler hâline geldiler. Bunun karşılığında Bulgar dilini kullanabilecek ve geleneklerini sürdürebileceklerdi. Sofya Başpiskoposu Peder Pietro Dedato aynı dönemde uyuyan Bulgar aslanını tekrar uyandırabilecek güçte olduğunu düşündüğü Prens Mateiu ile irtibata geçti.

Ayaklanma hazırlıkları içinde bulunan Bulgar ajanlar, önce Lehistan'a gelerek III. Sigismund'un kendilerine hediye ettiği 13 bayraktan bahsettiler. Buradan Viyana'ya, Venedik'e ve Roma'ya geçtiler . Serhad boylarındaki inanç propagandasının (Propaganda Dei) başına Fransisken rahipleri geçti ve tıpkı 16. yüzyılın Rum piskoposları gibi Hristiyanların çok yakın zamanda kurtulacaklarına dair nutuklar attılar. Venedik Balyosu, Sultan IV. Murad zamanında Bosna'da ve Bulgaristan'da yaklaşık 300 bin kadar "hoşnut olmayan" Hristiyanlardan bahseder. Arnavutluk ve Yunanistan'da yine taht müddeileri olarak birçok sahte Paleolog ve Komnen ortaya çıktı ve gezgin rahiplerden bir Arnavut, propaganda malzemesi olarak İskender Bey'in anısını tekrar canlandırmaya çalışıyordu. 1638 yılında Bosna Beylerbeyi tarafından bastırılan ayaklanmanın çıkış sebebi de yine Katolik rahiplerin propagandaları idi . Misyoner Bandini, dindar Mateiu'nun Tırgovişte'deki Fransisken Manastın'ın özellikle kolladığı Eflak'ı ve Prens Vasile'nin 1647 yılında Katolik inanca geçmiş Rum ruhban Hiakintos Makripodari'yi piskoposluğa getirmeye çalıştığı, ama Fransiskenler tarafından yönetilen Bacau'daki piskoposluğa bağlı mülklerden çok gelirlerine göz diken Leh ileri gelenlerinin muhalefetinden dolayı bu planını gerçekleştiremeyen Boğdan'ı ziyaret etti.

Hristiyanlann Osmanlı İmparatorluğu'nda yürüttükleri dinî propagandalar özellikle Alman Kayser'e yarıyordu. Ama Almanlar bu yararın farkında değildiler ve bu yüzden Fransa, her ne kadar Takımadalar misyonu için bir genel nazırın bulunduğu Paris'ten gelen bir talimat üzerine değil de, Fransa'nın İstanbul'daki temsilcileri Cesy ve Marcheville'nin Roma Kilisesinin ileri gelenleri Kardinaller Borgia ve Bandini ve doğudaki propagandaların temsilcileri ile kurdukları ilişkilere istinaden de olsa, bu dinî hareketin yönetimini devraldılar. Roma'daki kiliseye büyük hizmetlerde bulunan ve sürekli çabalan sayesinde Katolik çevrelerde büyük takdir toplayan bu iki temsilci, aynı zamanda Rum Ortodoks Kilisesi'nin, özellikle de İstanbul'daki patrikhanenin işlerine de karışıyorlardı.

Rum Ortodoks Kilisesi'nin durumu vahimdi. Babıâli'ye ödenen pişkeş, patrik Timoteos zamanında 8 bin altına kadar çıkmıştı . Ruhban seçimleri, rüşvet alan Osmanlı ileri gelenleri tarafından yönetiliyordu. Yeni bir Patrik seçmek isteyen din adamları, vezirin emri ile çağrılıyorlardı ve baskıdan ancak saklanarak ve 12 piskopostan oluşan yeter sayıyı toplamayarak kurtulabiliyorlardı. Bâbıâli'ye çağrılan patrik, sadrazamın açgözlülüğünü dindirmek için gerekli altın keseleri ile huzura geliyordu. En yüksek dinî makamın hamilinden gittikçe daha yüksek meblağlar isteniyordu. Hediyeler alacak parası olmayan bir patriğin, yeni geçtiği makamdan üç gün sonra alındığı oluyordu. Rodos'ta, eskiden Eflak ve Boğdan'da azledilen prensler için olduğu gibi, azledilen patrikler için her zaman birkaç hücre bulunuyordu. Patriğin biri İstanbul'un ortasında alenen asıldı ve daha sonra denize atıldı. Patrik Jeremias daha 1598 yılında yaptığı bağışlar ile kendisine rakip olan adaylardan birinin kazığa çakılmasını sağlıyordu . Rum Ortodoks Kilisesi'nin liderleri, Rumların taşıdıkları mavi bir bandaj takıp, kimliklerini gizleyen Türklerin saldırısına uğruyor ve bir tekneye kapatılıp, dostlan tarafından fidye ödenerek kurtarılmadıkları takdirde denize atılıyorlardı .

Patriklerden bir çoğu, Romence'den daha iyi Rumca konuşan Boğdan Prensi Lupu veya Eflak prensi Mateiu istediği ve gereken parayı ödediği için Bizans zamanında bu kadar parlak şahsiyetlerin işgal etmiş olduğu patriklik makamına oturuyordu. Bazı patrikler, bu makamdan sadece bu prensler, tıpkı Lupu'nun Athanasieus Patellaros'u makamından azlettirdiği gibi, patrik koltuğuna oturacak daha iyi bir aday buldukları için alınıyordu . Prens Vasile Lupu'nun patrik koltuğuna oturttuğu patriklerin yerine kimi zaman Fransanın Katolik temsilcisi ya da papanın vekili ile yer değiştiriyordu.

Latin hareketine karşı, Rum olarak Girit'te doğmuş ve Katolik olan Venediklilerin doğal bir düşmanı olan bir adam çıktı. Katoliklerin düşmanı Başpiskopos Maksimos Margunios'un öğrencisi olarak Ortodoks Kilisesi'nin menfaatlerini Rusları ve Romenleri Katolik inanca geçmeye ikna etmeye çalışan Doğulu misyonerlere karşı savunuyordu ve Roma'daki Sardanapalus ve Heliogabalus'a, Doğu'nun ruhban sınıfı arasında baş gösteren ahlaksızlığa, Batı'mn sahte öğretisine ve Cizvitlerin kötülük dolu kurnaz tarikatlarına karşı geliyordu. Bu Kiril Lukaris idi ve kendini bir Rum olarak daha yüksek bir kültüre sahip oldukları ile övünen Katolik propagandacılar tarafından hakarete uğramış hissediyordu. "Doğudakilerin fakirliği ve siyasi açıdan boyun eğdirme" konusundaki üstünlüklerini görüyor ve buna büyük üzüntü duyuyordu, ama bir taraftan da kendi kendine "Türkler 10 yıl boyunca Fransa'nın efendileri olsalar, acaba bu ülkede hiç Hristiyan kalır mıydı?" diye soruyordu . "Yunanistan'da Türkler 300 yıldır hüküm sürüyor; halk acı çekiyor ve sürekli olarak Türklerin inancına geçmeye teşvik ediliyorlar. Yine de Hristiyanlık hâlâ devam ediyor ve kutsal ayinler yapılıyor. Ondan sonra birileri çıkıp, sizin kültürünüz yok diyor. İsa'nın haçının yanında onların kültürü benim için önemli değil. Tabii ki her ikisine de sahip olmak güzel olurdu, ama tercih yapmam gerekiyorsa, İsa'nın haçını tercih ederim '. Her halk, geleneklerini muhafaza etmeli ve bir Rum bir Frenk'e dönüşüyorsa, kendi köklerini inkâr eden verimsiz bir bitki gibidir.

Bu gibi açıklamalar, daha 1620 yılından önce Osmanlı hakimiyetindeki Hristiyan dünyası arasında önemli bir dönüm noktasına neden olan ciddi ve sonuçları ağır bir mücadeleye neden oldu. Dıştan dinî bir mücadele gibi görünse de Lukaris aslında henüz düşmanlarının zannettikleri kadar düşmemiş Yunan kültürünün savunucusudur. Rumların Müslümanlığa geçmesi, 16. yüzyılın arhontlan tarafından engellenmişti. Şimdi ise "bilgisizliğin ve fakirliğin en uç noktasına kadar gelmiş Rumlar, Romen ve Fransız misyonerler ile Alman Kayser'in hedeflediği Katolikleştirme tehdidi ile karşı karşıya kalmışlardı. Lukaris'in başını çektiği karşı hareket tek kurtuluştu. Yunan kültüründe bir dönüm noktası yaratmak için öğretisiyle, yazılarıyla, patrik kimliğiyle ve şehit olarak ölmesi gerekiyordu.

1623 yılında Almanlar ve Fransa'nın temsilcileri Lukaris'e karşı mücadele başlattılar. Aynı yıl içinde Lukaris, Takımadalarda isyan çıkartmayı planladığını iddia eden Cesy'nin entrikaları yüzünden patriklik makamından alındı, Rodos'a sürgüne gönderildi ve yerine zayıf karakterli Amasya Başpiskoposu Gregorios getirildi. Türkler, Gregorios'un kutsanması için 12 piskoposu zorla bir araya getirmek zorunda kaldılar.

Lukaris, Hollanda ve İngiltere temsilcileri tarafından her yönden destekleniyordu. Hollanda temsilcisi Kornelius Haga, büyük bir otorite kazanmıştı ve ülkesinin ticareti gittikçe büyüyordu. Hollandalı teknisyenler Bağdat önlerinde Sultan IV. Murad'a büyük hizmetlerde bulunmuşlardı. Doğu Akdeniz'de her yerde İngiliz gemileri görülüyordu; İngiliz tüccarlar Doğuya oldukça ucuz fiyatlarla karabiber bile satıyorlardı ve Osmanlı ordusunun silahlanması ve donanmanın oluşturulması için gerekli metali temin ediyorlardı. Korsan olarak, kaptan-ı deryaya emrindeki 30 kadırgaya rağmen zor anlar yaşatıyorlardı. İzmir aslında ingilizlerin yönetiminde idi. "Galata'da", diyor Venedik Balyosu, "Osmanlı imparatorluğu ile ticaret yapan en büyük ve kalabalık ulus olan İngilizlerin birçok ticarethanesi bulunuyor ". Dört veya beş İngiliz-Hollanda gemisi başına eskiden bu bölgedeki ticaretin tamamını ellerinde tutan Venediklilerin en fazla bir gemisi görülüyordu. Tüm bunlara rağmen İngiltere'nin ve Hollanda'nın temsilcileri, Katolik düşmanı Lukaris'i savunma bahanesi ile Kalvinizm davasını destekleyecek zaman bulabiliyorlardı.

Eskiden Almanya'da Protestanların yanında eğitim gören genç Rumlar artık İngiliz okullarına devam ediyorlardı. Lukaris, İstanbul Patriği seçilmeden önce (1621) Metrofanes Kritopulos'u Londra'ya, oradan Oxford'a ve birkaç Alman üniversitesine göndermişti . Nikodemos Metaksak, Londra'dan İstanbul'da bir matbaa kurmak için gerekli herşeyi getirdi ve bu matbaada derhal Katoliklere karşı polemik yazılar hazırlandı. Rum öğrenciler bu dönemlerde Leiden Üniversitesi'ne de gidiyorlardı. Lukaris aynı zamanda Hollanda temsilcisi Haga ile sürekli olarak yazışıyordu. Gerek Hollanda'da, gerekse İngiltere'de bilgin, konuşkan ve kararlı Patrik Lukaris kısa süre içinde sevilen ve sempati duyulan bir kişilik hâline geldi.

Kalvinizm temsilcilerin çabalan sayesinde Rumlar sadrazam tarafından kendilerine zorla kabul ettirilen patriğe karşı çıktılar ve Edirne Metropolitini patrik makamına oturtabilmeyi umdukları adil bir seçim talep ettiler. Haziran ayının sonlarına doğru Gregorios, sadrazamın huzuruna kabul edilmeden, Anthimos patrik tayin edildi. Papa, bizzat tavsiye ettiği bu zayıf adamı istediği gibi etkileyebileceğini düşünüyordu. Ama güçlü Frenk dostları Lukaris'i tekrar İstanbul'a getirdiler ve Anthimos mütevazı bir biçimde gönüllü olarak geri çekildi . Sadrazamı satın alan Cesy, Anthimos'u San Gregorios Kilisesi'ne el koymaya zorladı, ama Anthimos halkın iradesi ile rakibine kısa bir süre sonra feragat belgesini teslim etti .

İngiliz temsilcinin evinde Rumlar için kurulan matbaanın, Cizvitlerin Kazaklar ve İstanbul'da hâlinden memnun olmayan Hristiyanlar için silah imal edildiği yalanı yüzünden kapatılması, Lukaris'in yeniden patrik olduğu dönemde gerçekleşmiştir. Ancak Kalvinist elçilerin ortak çabalan ile 1628 yılı başlarında Cizvitler İstanbul'dan sürülmüştür.

Kalvinist Leger, Lukaris'in Haga tarafından da onaylanan inanç bildirgesini tasdik edip, 1629 yılında yayınladıktan sonra Lukaris, Latin çevrelerde Kalvinizm'in kayıtsız şartsız taraftarı kabul edildi. Üçüncü büyük reformist ülke olan İsveç'te sayısız düşmanlarına karşı destek aradığı ve Katolik Papazlar ile kutsal yerler hakkında mücadeleye girmeyi planladığı bir dönemde bu şüpheleri ortadan kaldırması mümkün değildi. İsveç kahramanı Gustav Adolf'un ölümü; dostundan Kalvanizm inancının doğru olduğuna dair kesin bir açıklama bekleyen Haga'nın soğuk tutumu ve İngiltere Kralı'nın Roma'ya meyli, Lukaris'in düşüşünün birer ön işareti idi. Almanların ve Fransa'nın temsilcileri de Lukaris'in düşürülmesi için ellerinden gelen herşeyi yapıyorlardı.

Almanların temsilcisi Schmid, Lukaris'e karşı bir Cizvit öğrencisi olan Karaferyeli Kiril'i destekliyordu. 1633 yılında bu Kiril kısa bir süre için patrik makamına oturdu. 1634 yılında tekrar geri dönen Lukaris'in yerine bu sefer yine sadece birkaç günlüğüne başka bir Giritli olan Athanasieus Patellaros'a geçti. Lukaris, 1635 yılında patrik koltuğunu üçüncü kez yine Kiril adında başka bir Patrik adayına kaptırdı. Alman elçi Schmid, bu Kiril'i de desteklemişti ve dostane hizmetlerini o kadar ilerletti ki, Lukaris'i ya "affedeceğini ya da gözlerini oyacağını" söyleyen bir metropolün teklifini kabul etmese de, onun Lukaris'i gizlice Roma'ya gönderme fikrini benimseyip, bunun için gerekli tedbirleri aldı. Desteklediği Kiril 1636 yılında tekrar patrik makamından alındığında Alman temsilci onu Rum kılığında ziyaret etti. Katolikler, bu temsilcilerini kaybetmek istemiyorlardı, zira Kiril Katoliklere Antalya'daki bir kiliseyi teslim etmişti.

Karaferyeli Kiril'in yerine Hollanda'nın desteği ile Neofitos adında bir patrik geçti, ama 1637 yılında İstanbul Patriği yine Lukaris. Bunun üzerine Katolikler, özellikle de rakibi Kiril, Lukaris'i kesin olarak ortadan kaldırmak için tedbirler aldılar. Sadrazam Bayram Paşa, Anadolu'da savaşta bulunan sultanın yokluğunu, din krizini sona erdirmek ve bu arada kendi zenginliğini de artırmak için fırsat bildi. Bu yüzden yaşlı Lukaris önce makamından azledildi ve 7 Temmuz 1638 yılında Schmid'in yazdığı gibi "boğduruldu ve ölü bedeni denize atıldı ". Toplanan kilise meclisi, idam edilen Lukaris'in öğretisini lanetledi ve kısa bir süre sonra Karaferyeli Kiril Latin dogmasının kabulünü ilan etti . Patellaros, aynı yönde bir açıklamada bulundu, zira yeni ölen İskenderiye Patriği'nin yerine geçmesi önerilmişti. Ama hiçbir zaman İskendedriye patriği olamadı ve metropolitlerin düzenlediği bir komplo, Kiril'in patrikliğini kısa bir süre sonra sona erdirdi. Sultan IV. Murad'a İzmit'te Rum Ortodoks Kilisesi'nin memnuniyetsizliğine dair haberler ulaştı ve bunun üzerine patriğin tutuklanmasını emretti. Patellaros bu sefer de geç kaldı ve gerekli paraya sahip değildi: Edirneli Partenios, arabulucu ve barış elçisi olarak Rum Ortodoks Kilisesi'nin yönetimini devraldı.

Propagandacı Deiciler, onu da kendi taraflarına çekmeye çalıştılar. 1640 yılında Venedik temsilcileri, Alman elçi Schmid, Papa vekili ve Kudüs Arşidiyakozu nezdinde Roma Kilisesi ile birleşmeye meyilli olduğunu beyan etti, hatta Rumların Kudüs'teki davasına ihanet etmeyi vaat ettiği söylenir. Daha sonraları Alman Kayser'e kendisi ve kilisesi için kayserin himayesine büyük umutlar beslediğini açıklayan mektuplar yazdı .

Daha sonraki zamanlarda patrik makamına yine İngiliz elçi tarafından desteklenen birkaç Kalvinist aday oturdu. Hollanda temsilcisi Haga o dönemde temsilcilikten ayrılmış ve haleflerinden hiçbiri siyasi açıdan önemli bir konuma gelememişti. Almanların temsilcisi, bu arada yanında altı metropolit ile birlikte gelen patriği evinde ağırlıyordu . Ama bu açıklamaların hepsi sadece birer göz boyama idi ve açıklamaları yapan kişi üzerinde, elçilerin evlerinde kendilerine hamiler arayan Romen taht adaylarının vaatlerinden daha bağlayıcı değildi. Lukaris'in çabaları ve din uğruna şehit edilmesi; 1644 yılında Peter Movila tarafından hazırlanan dogmayı Yaş'da Romen, birkaç Rum, özellikle de Rus ruhbanlara inceleten Boğdan Prensi Vasile Lupu'nun katı Ortodoks tutumu; Peter Movila'nın üstün bir kültür kazandırdığı Kiev Metropolitan Kilisesi'nin ve etkisi altında olup, Ortodoks inanca sadık kalan Moskova Patrikhanesinin direnci Rum Ortodoks inancını Katolikleşme tehdidinden kurtarmıştı.

Bu süreçler, Osmanlı tarihi açısından sadece Osmanlı hakimiyetindeki Rum topluluğun iç dünyasını etkilediği için değil, Frenklerin elde edeceği herhangi bir zaferin Osmanlı İmparatorluğu için hiç beklenmedik sonuçlar doğurması açısından da çok önemlidir. Katolik inanç yönünde çalışmalar yapan Batılı elçiler bunun farkındaydılar. Kalvinistler için bu gibi hedeflere yabancı olsalar da, Rumların Protestan inanca yönelmeleri de Osmanlı Devleti'nin geleceği için büyük bir tehdit yaratırdı. Yeniçerilerin tüm zorbalıklarına ve sadrazamın tüm para vaatlerine karşın, Lukaris etrafında dönen mücadeleler artık Batı'nın amaçları hakkında daha bilinçli olan ve ulusal bilince varan Rumları, Osmanlılara daha da yakınlaştırdı ve yeniden canlanan Yunan ruhunun Osmanlı gücü ile birleşmesinin en önemli göstergelerinden biri, mensupları zengin ve güçlü Boyarlar olarak Eflak'ta ve Boğdan'da önemli bir rol oynayan 16. yüzyılın eski arhont ailesinden gelen bir Kantakuzen ile evli olan Tercüman Panagiotes Nikusios'un üstlendiği misyonla ortaya çıktı. Girit savaşının gelişimi de bu göstergelerden biri olacaktı.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1640-1774 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir