Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kanuni Sultan Selim'in Gençliğinde Osmanlılarda Hayat

Burada 1451-1538 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Kanuni Sultan Selim'in Gençliğinde Osmanlılarda Hayat

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Haz 2011, 05:55

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN'IN GENÇLİĞİNDE OSMANLILARDA HAYAT

Bütün düşmanlarına başarı ile direnmiş ve doğal sınırlarına ulaşmış olmasına rağmen, kuruluşundan itibaren uygulanan saldırı stratejisinden henüz vazgeçmeye niyeti olmayan bu dev imparatorluk, ilhak edilen tüm halkların fiziki ve manevi gücünü içine alan dünyanın en iyi ordusuna; kesin sınırları titizlikle belirlenmiş bir hiyerarşiye ve devletin kurucusu Osman Bey'in temsilcisine herşeyi kendi takdirine göre düzenlemesine imkân tanıyan kayıtsız şartsız itaate; oldukça iyi yönetilen zengin eyaletlere; hanedanın şüphe götürmez yetenek ve yeterliliklerine ve bunun yanında, özellikle yönetici konumunda olan Türk ırkı olmak üzere, Osmanlı toplumunun, kısmen de bu toplumla bütünleşen devşirme sınıfının erdemlerine dayanıyordu.

Halk, 16. yüzyılın başlarında oldukça mütevazı şartlar altında yaşıyordu.

Duvarları isli ahşap evlerde çok az eşya vardı:

Ağaç veya taştan oturma yerleri, geleneksel divânların yanında bir yenilik olarak görülüyordu ve evin tek süsü, kilimleri idi. Daha fakir olan Türklerin çoğu, yer yatakları yerine kilimlerde yatıyorlardı.

Çamaşırlar, evin içinde kurutuluyordu. Köylüler ve İstanbul'da oturanlar dahil olmak üzere, şehirliler de yerde oturarak, genelde koyu, ince ve kötü pişmiş, üzerine susam ekilmiş ekmekten, biraz koyun etinden veya pastırmadan, pirinç çorbası veya pirinç pilavından, sebzeden, meyveden, ancak sudan çıkan balık neredeyse mekruh sayıldığı için, nadiren balıktan oluşan sade yemeklerini, yerde oturarak, deriden sofra bezleri üzerinde yiyorlardı. Çatal yoktu ve duyulanlara göre Berberiler beş, şeytan ise sadece iki parmağını kullanırken, Türkler yemek yerken üç parmağını kullanıyordu. Evin içinde, aile arasında içki içilmiyordu. Türkler, şekerli şurup, ballı şerbet , içinde kurutulmuş üzüm kaynatılan gül suyu, hoşaf ve pekmez içiyorlardı. Şerbet içenler, tıpkı şarap içenler gibi, şerefe bardak kaldırıyorlardı. Tabaklar, ağaçtandı; sadece zengin evlerde Asya'dan gelme porselen görülüyordu. Sarayda bile kaşıklar ağaçtan ve tabaklar genelde, tıpkı Venedik'teki gibi, bronzdandı.

Ama İbrahim Paşa firuzeden yapılmış bir bardaktan su içiyordu ve efendisinin her yıl bu değerli taşlardan iki at yükü dolusu aldığı ile övünüyordu.

Şehir sakinlerinin toplanmak ve eğlenmek için kullandıkları yerlerin başında hamamlar geliyordu. İstanbul, Sofya, Niş ve Yeni Pazar (Novibazar)'daki hamamlar, daha o zamanlar mermerle süslenmişti. Giriş için dört akçe ödeniyordu ve bu ücret karşılığında erkekler veya kadınlar, hamamda saatlerce yıkanabiliyor, sohbet edebiliyor ve yiyip içebiliyordu. Bugünki gibi çok sayıda kahve yoktu ve tütün tüketimi henüz bilinmiyordu, yani bugünün günlük hayatının önemli ve ilginç bir kısmı eksikti. Ama çok sayıda meyhane bulunuyordu ve

Kur'an'ın yasaklarına rağmen, meyhane ziyaretine izin veriliyordu.

Bu konuda Bassano:

"Türkler, meyhanelere giriyor ve bütün gün içiyorlar... Caddelerde sarhoş Türklerin görülmediği günler çok nadirdir", diyor.

Seyahat edenler için, devletin ileri gelenleri veya sultan tarafından kurulan ve ücretsiz konaklayabilecekleri kervansaraylar vardı . Hristiyanların kart oyunları ve bunun gibi diğer eğlenceleri, Türkler arasında bilinmiyordu, ama ister yaşlı, ister genç olsun, hemen herkes cirit gibi cenk oyunlarını seviyordu. Tıpkı Asya'daki anavatanlarındaki gibi, at üstünde hızla seyrederken ciritle hedefi vurmaya çalışıyorlardı. Uzun yürüyüşler, nehir kenarlarına ya da karaçamlarla bezenmiş ormanlıklara serilen kilimler üzerinde rahatça dinlenmeyi çok seviyorlardı. Böyle saatlerde, kaval çalınıyordu , ama coşturucu sevinç müziği için davullar ve zurnalar tercih ediliyordu. Çiçekler, Türkler için sanki ayrı bir ibadetti. Askerlerin yürüyüşler sırasında güllere basmaları yasaktı ve bir çoğu sarıklarında veya ellerinde çiçekler taşıyorlardı9. Farsça şiirler sebebiyle üst sınıflarda bu çiçek kültü, asaleti ve nuru temsil ediyordu.

Mütevazı bir biçimde ekmek ve soğanla yaşayan zanaatkarlar, belirli günlerde bir evde bir araya geliyor ve şarkılar söyleyip, oyunlar oynuyorlardı. Gece bastırdığında, mumlar yakılıyordu ve içerdeki neşeli hava da yükseliyordu. Belli bir saatten sonra sokaklarda kimsenin dolaşmadığı saatlerde, arkadaşlarını eve götürenlerin hâlâ neşeli sesleri duyuluyordu.

Üstleri çıplak pehlivanlar, sevinç nidaları ile karşılanıyorlardı, zira güreşler her zaman ilgi çekiyordu. Sultan bile 80 kişilik özel bir pehlivan ocağı barındırıyordu11. Başka bir zaman, halkın ilgisini Cemalîler çekiyorduk Başları açık ya da başlarında geniş şapkalar, uzun saçlı, kulaklarından gümüş halkalar, sırtlarında aslan, kaplan ya da leopar derileri ile grup hâlinde gezen iyi ailelerin genç çocukları idi onlar. Özellikle dizlerinin üzerine ipek veya altın iplerle taktıkları küçük gümüş çanlar, her hareketlerinden ses çınlıyordu. İçlerinde en güzel, en yakışıklı olanı Farsça aşk şarkıları söylemeye başlıyordu ve diğer "aşıklar" ona eşlik ediyorlardı. Kadınlar, onları kafeslerin arkasından seyrediyorlardı ve gösterileri o kadar seviliyordu ki, en fakir zanaatkârlar bile bazen birkaç akçe bahşiş veriyorlardı .

Sultan II. Bâyezid zamanının içoğlanlarından bir şahidin "neşeli halk" dediği dervişler, gömleksiz ve ayakları çıplak, sırtlarında koyun postları, başlarında dik beyaz başlık ve ellerinde değneklerle tuhaf bir görünüm sergileyerek, hazırcevaplılıkları ve günün hadiseleri ile sultana kadar en üst makamları rahatça eleştirmeleri ile yine halkın eğlencelerinden biri idi. Yaz boyunca her yerde sadaka topluyor ve hiçbir şey yapmadan oturuyorlardı. Kendilerini "bağımsız" addedenlerin ünlü evliyaların mezarlarının yakınlarında mağaraları vardı ve burada evcilleştirilmiş hayvanlar ve kuşlarla yaşarlardı. Aynı derviş grubuna ait olan bazılarının fakirane evleri vardı. Yılın belirli bir gününde, devletin ve İslâm dünyasının her köşesinden gelip, Şeyh Edebali'nin türbesinde toplanırlardı ve aralarından 500 kişi nöbet tutardı. Bir hafta boyunca, hepsi de derviş tarikatından olduklarını iddia eden 8 bin kişi, fanatik ve düzenbazlardan oluşan bir topluluk, burada kutsal menkıbeler okur ve havadis toplarlardı. İnsanın başını döndüren bir içecekle sarhoş olan seyirciler, raks etmeye başlar ve bazıları bedenine hançerle şekiller çizerdi. Nihayet önlerinde bayraklar ve davulcularla buradan ayrılırlardı.

Yaşlı ermişler ve halkın batıl inancını sömüren diğerlerinin eşliğinde Torlaklar, çölleri aşarlar veya usturaya vurulmuş başları ile kimi zaman meyhanelerde görülürlerdi. Kadınlara geleceklerini söyler ve bunun karşılığında bir parça kuru ekmek, yumurta, peynir, vs. alırlardı. Bu yüzden, uzun bir müddet sarayda köle olarak hizmet vermiş bir Hristiyan, bunları memleketindeki çingenelere benzetmişti. Torlakların elinde genelde bir de ayna vardı.

Anadolu'da uzun süren bir isyana sebep olan Kalenderoğulları, çok daha aşırı fanatik bir gruptu. Giysileri yünden veya at kılından dokunmuştu ve başlık takıyorlardı. Boyunlarında, kollarında ve kulaklarında ağır demir halkalar taşıyorlardı. Dinî fanatikleri, yeşil veye yeşil-beyaz sarıklı gerçek, hatta gerçeklerinden daha çok sayıdaki, uygun bir para karşılığında yalancı şahitlik bile yapan ve hatta bazıları Edirne'de yol üstünde hamur işleri satan sahte seyyidler ile ellerinde hilâl işareti bayrak taşıyarak şarkı söyleyen zenciler tamamlıyordu.

Halk için en önemli günler, camilerin binlerce ışıkla aydınlatıldığı dinî bayramların olduğu hacıların hacdan döndükleri ve yine Sultan bir zafer kazandığı zaman her tarafın ışık içinde kaldığı zafer günleri idi.

Her şehir, devlet karşısında bir bütünlük oluşturan mahallelere ayrılmıştı. Mahalle sakinleri, yıllık 4 altın maaşla çalışan bir mahalle bekçisi tutuyorlardı. Bekçi, elinde değneği ve feneri, bütün gece mahalleyi gezip, gece bastırdığında evlerin kapalı olup olmadığını kontrol ediyordu. Evler genelde ahşap olduğundan, bekçilerin en büyük görevlerinden biri, herhangi bir yangını önlemekti, zira böyle bir yangın 1516 yılında Filibe'de birkaç mahalleyi birden birkaç saat içinde yalayıp yutmuştu ve İstanbul'da bir seferinde 3 bin ev yanmıştı. Bütün zanaatkârlar, gece bastırdığında bütün ateşleri söndürmek zorundaydılar. Bekçilik hizmeti o kadar iyi idi ki, tüccarlar kimi zaman, sadece yere tutturmak için kenarlanna birer taş koyarak, mallarını dışarıda bırakıyordu. Şehrin güvenliği için ayrıca yeniçeri devriyeleri kullanılıyordu.

Şehir içinde, askerî görevlerde bulunanlar hariç, hiç kimsenin silah taşımasına izin verilmiyordu. Kan dökmek, barışın bekçisi olan padişaha yapılan bir hakaret sayılıyordu. Kavga edenleri ayırmaya muvaffak olamayan komşular ya katili tutacaklar, ya da en az 20 bin akçe fidye ödeyeceklerdi. Bu yüzden dünyanın hiçbir başkentinde İstanbul'daki kadar az kan dökülmüyordu . Bunun sebeplerinden biri de, aile fertlerinden birinin kaybı üzerine isteseler intikamını çok iyi alabilecek Türkler arasında Arnavutlar için çok önemli olan kan davasının olmaması idi.

Hükümetin en başta gelen görevlerinden biri, bu büyük metropolün düzenli erzak teminini Tuna boylarında Takımadalardan ve son zamanlarda Mısır'dan getirilen buğday ve yine Serhad boylarından getirilen koyun, bal ve yağ ile sağlamaktı. Kasaplar, tüketici memnuniyetini kendi hayadan ile garanti ediyorlardı ve bozuk mal satmaları hâlinde dörde bölünebiliyorlardı. Her gün 1.000 koyun kesiliyordu . İhtisab Nazırı, terazisi yanlış tartan tüccarları, boyunlarında çanla İstanbul sokaklarından gezdiriyor, sonunda falakaya yatırılıp, 20 sopa atılıyordu . Genelde sancakbeyleri arasından seçilen ve yıllık 4 bin altın gelire sahip olan memurlar, malları tartmak ve fiyatlarını belirlemekle görevlendirilirlerdi . Caddeler temiz tutuluyordu ve surların içinde tabakhane gibi kirlilik yaratan zanaatlara izin verilmiyordu . Türkler, her hukuk anlaşmazlıklarında, ömür boyu görev yapmak üzere tayin edilen müftü tarafından 3 yıllığına atanan kadılara başvuruyordu . Kadıların başı olan kadıaskerler, günde bir kez padişahın huzuruna çıkıyor ve daha sonra sarayın ilk kapısında derdi olanları dinliyorlardı . Büyük şehirlerdeki ağır ceza davalarında hakimlik görevini subaşılar gerçekleştiriyordu.

Her türlü devlet meseleleri hakkında serbestçe tartışan halkın, başkentin diğer memurları ile bir alakası yoktu. Karmaşık devlet yönetim hiyerarşisi, sadece kendi içinde ayrı bir organizasyon teşkil eden saray, siyaset ve ordu için geçerli olup, diğer bütün sınıflardan önce saygı duyulan "sıradan insanı" hiçbir zaman baskı altına almıyor ve rahatsız etmiyordu. Her Türk, doğrudan padişaha başvurma hakkına sahipti. Padişah, caddelerden geçtiği sırada kimi zaman arzuhâllerini bir sopaya takıp, yukarı kaldıran insanlar görülüyordu. II. Mehmed ve gençliğinde II. Bâyezid, böyle durumlarda atlarını derhal durdururlardı. Saraya döndükten sonra, özgür bir Müslüman'ın padişahın mutlak adaletine güvenerek verdiği bu arzuhâli kendi elleri ile açar ve işleme sokardı.

Padişahlar, "sıradan insanlar" için ana yollar üzerine kervansaraylar; kendi adlarına yaptırdıkları camilerin yanına, Fatih Cami, daha da güzel Bâyezid Cami ve her türlü övgüye değer muhteşem Süleymaniye Cami'inin imaretleri gibi imaretler ve Kanunî zamanında sayılan 14'e çıkan medreseler kuruyorlardı. Bu medreselerde okumayı, yazmayı ve dinini öğrenen çocuklar için neşeli şarkılar eşliğinde, tıpkı sünnet düğünlerinde yapılat
alaylar gibi caddelerde alaylar düzenlenirdi.

Böylesine düzenli maddî şartlar altında, örf ve âdetler tıpkı Asya'da yüzyıllar boyunca yaşanan ataerkil toplumlarda olduğu gibi hiç bozulmadan devam ettiriliyordu. İslâm hukukuna göre, bir evlilik birliğinin yasallaştırılması için kadı huzurunda erkeğin eşine verdiği mallara dair bir beyan yetiyordu. Benzer bir beyanla evlilik tekrar bozulabiliyordu. Zina, çok nadir görülen bir hadisediydi, zira cezası bile acımasız bir şekilde halkın önünde icra ediliyordu: Suçlu erkek, aldığı 100 sopanın; zina eden kadınsa sokaklarda dolaştırıldığı eşeğin parasını bile ödemek zorundaydı35. Gerçek Türklerle yapılan ticaret, örnek alınması gereken bir dürüstlükle yürütülüyordu. Bazı tüccarlar, alacaklılardan aldıkları makbuzları, mezarına kadar götürüyordu. Her Müslüman, sunduğu malın tam fiyatını belirtmek zorunda idi.

Cenaze merasimleri de oldukça sade geçerdi ve mezarlıklar, ölenlerin ebedî uykularına çekildikleri bahçelere benziyordu. Yas, sadece sekiz gün tutulurdu . İnsaflı olmayı ve sadaka vermeyi görev hâline getiren İslâm dininin derinliği ve içtenliği genelde dikkate şayandı, ama bunun yanında Doğu'ya özgü batıl inançlar da devam ediyordu, hatta padişahın hizmetinde İranlı bir müneccim bile vardı.

Diğer dinlere mensuplar arasında Yahudiler, padişahın kendilerine tanıdığı imtiyazlarla korunan özel bir konuma gelmeyi başarmışlardı. Mesleki açıdan tefeci olarak kabul ediliyorlardı, ama tıpta sahip oldukları bilgilerle saraya ve padişahın gönlüne girmeyi de başarmışlardı. Padişaha yaranmak için her fırsatı kullanıyorlardı.

Büyük okullara sahip oldukları ve en yoğun yaşadıkları Bursa, Edirne ve Selanik'te padişahı:

"Tanrı seni korusun Sultan Süleyman Şah", nidaları ile karşılıyorlardı ve muzaffer ordunun atlarının önüne değerli örtüler seriyorlardı. Sultan Süleyman, tıpkı ciddi, sessiz ve yiğit diğer Türklerin hareketli, gürültülü ve korkak Yahudilere güldükleri gibi, bunlara gülüyordu ve bu yabancıların, her zaman Osmanlı Devleti'nin
lehine olmasa da, ticarî açıdan gelişmesine olanak sağlıyordu. Sadece İstanbul'da kendilerine ait 15 kasap bile işlerini padişahın himayesi altında yürütebilmek için Hazine'ye her yıl büyük miktarlarda para, ödüyorlardı.

Hristiyanlann, devlet işlerine karışması kesinlikle yasaktı. Gritti gibi örnekler çok müstesna idi. En fazla Rumlar, padişahın emrinde tüccar olarak Boğdan'a ve Rusya'ya gidip, değerli kürkler veya balık dişleri satın almaya gidiyorlardı.

Frenkler, bunun dışında konsoloslarının himayesi altında Bizans dönemindeki gibi özgür yaşıyorlardı.
Venediklilere, kendi mahallelerinde müzikli ve gürültülü bayramlar düzenleme izni bile verilmişti.

Venedikliler ve Ragusalılar, ayrıca ulaklara at temin etme yükümlülüğünden muaftılar. Galata'daki Latin Kilisesi eskisi gibi ayinlerine ve ibadetlerine devam ediyordu. Orgların sesini dinlemek için meraklı Türkler bile geliyordu. Bir seferinde Sultan Süleyman bizzat Aya Françesko Kilisesi'ne gelmişti ve "huzurunda bir ayin düzenletip, buna güldü". Buna karşın, savaşlarda esir alınan ve özel köle tüccarları tarafından pazarlarda satışa sunulan köleler, çok kötü şartlar altında yaşamak zorunda kalıyorlardı. Kendisi de bir zamanlar köle olan biri , bu konuda: "Ellerinde olmak, ölmekten beterdi", diyor.

Her fırsatta yenilen ve ilhak edilen bir ırk oldukları hatırlatılmasına rağmen, Rumlar da kendilerini geliştiriyorlardı, zira Türkler birçok kez Yunan zekâsını ve bilgilerini gerektiren işlerde onlara başvuruyorlardı, ama bu, "Frenk itlerini" kendi dinlerine ihanet eden insanlar olarak hor görmelerini yine de engellemiyordu. Rumların, İslâm'ın güvene dayalı rahat evlilik yasalarını daha özgür ilişkiler için kullanmaları, bu hor görmeyi daha da körüklüyordu . Rumların, dört altından daha değerli at beslemeleri yasaktı. Karşılaştıkları her Müslüman'ın önünde attan inmek zorundaydılar ve bazen bir Müslüman'ın altlarından atlarını bile alıverdiği oluyordu. Böyle rahatsızlıklar yaşamamak için çoğunlukla katırlara biniyorlardı, ama yine de Türk çocukları tarafından atılan taşlara ve hakaretlerine maruz kalıyorlardı. Sipahiler, onlara gül vermeyi seviyorlardı, zira bunun karşılığında değerli bir hediye vermek zorunda kalıyorlardı, hatta bu gibi ziyaretler sıkça görülebiliyordu. Bir Hristiyan'ın evinde yangın çıktığında, en az 50 altın ceza ödemesi gerekiyordu; çoğu kez mallarına el konuluyordu ve "suçlu" başından bile olabiliyordu.

Padişah tarafından tayin edilen patriklerin ülke içinde fazla otoriteleri yoktu. Bulgarlar ve Sırplar, tıpkı Eflak ve Boğdan kiliseleri gibi, Bizans hiyerarşisinden kopmuşlardı. Patriklerin, kilise kayıtlarında geçen isimleri, hiçbir hatırayı canlandırmıyor du. Patrik, hazineye 1.000 altın (skudi) ödüyordu ve zaman zaman padişahın seferlerden getirdiği gerçek veya sahte kutsal eşyalar için büyük miktarlarda para ödemek zorunda kalıyordu. Kadının huzurunda değil de Divân-ı Hümâyûn huzurunda mahkemesinin görülmesini isteyen, ancak her türlü rahatsızlıktan kaçınmak için Türk tanıckol arın dinlenmesini istemeyen bir Rum, büyük paralar karşılığında bir hüküm çıkarttırmak zorunda kalıyordu.

Padişahlar, Hristiyanların küçükten sarayda yetişen çocuklarını tercih etseler de, gerek Türkler, gerekse Hristiyan devşirmeler devlet hiyerarşisinin en üst makamlarına kadar yükselebiliyorlardı. Amfipolisli bir papazın oğlu [Mustafa Paşa], Pargalı bir köylünün oğlu [İbrahim Paşa] ve yine Boşnak bir köylünün oğlu [Hersekzâde Ahmed Paşa] devletin en yüksek makamlarına çıkabildikleri ve Osmanlı hanedanı ile akrabalık bağları kurma şerefine erişebildikleri bir dönemde - Lütfi Paşa, Sultan kızı olan eşine tokat attığı için tabii ki akrabalık şerefini kaybettiği gibi, vezirlikten de oldu - zengin bir adam olan Selanik Sancakbeyi İshak Bey, ziyaretçilerine gururla, babasının kendi elleri ile yaptığı bir ayakkabıyı gösteriyordu . Şerefli bir makam olduğu kadar tehlikeli bir makam da olan sancakbeyliği, kadıaskerlik veya vezirlik, sürekli olarak dünya üzerinde herşeyin fani olduğundan ve dünyevî mutluluk ve yaşamın değersizliğinden bahseden İslâm dini sebebiyle kibir, bu makama gelenlere zaten yabancı olduğu için, çok nadiren kendilerini herşeyden üstün görmelerine sebep oluyordu. Vezirler, her zaman halktan insanlar olarak kalıyor ve halkın, en önemli meziyetin sağlıklı bir zekâ olduğu yönündeki inancını paylaşıyorlardı. Elçilik görevleri sırasında hazırlanan genelde çok detaylı raporlardan coğrafya, tarih ve devletler bilgisi konusundaki eksikliklerini açıkça ortaya koyuyordu. Hiç okula gitmemiş çocuklar gibi, yabancı hükümdarların eğilimleri ve özelliklerini merak etmeden, sınırları, yolları ve askerî kuvvetleri hakkında sorular soruyorlardı, zira dinî melankoli ve bilgelik arasına kesin bir çizgi çekerek, kararlar almak ve vermek için soyut, bireysel ve tesadüfi hadiselere değil, sadece insanî yönlere ihtiyaç duyuyorlardı.

Yine de, bulundukları makamın şerefi gereği, gerek ülkede bulunan Hristiyan ruhban sınıfının başları olan yabancı güçlerin temsilcilerinden, gerekse huzurlarına çıkmak zorunda olan tüm yeni memurlardan, sayıları ve değerleri vericinin önemine göre değişen hediyeler talep ediyorlardı. Meşru olmayan, ama düzenli olarak gelen bu gelirler, büyük meblağlar oluşturduğundan, örneğin Davud Paşa, araziden oluşan devasa bir varlığı saymadan bile, nakit olarak 1 milyon değerinde altın miras bırakabilmişti .

Bu şekilde toplanan zenginlikler, sahibinin ölümünden, zehirlenmesinden veya idamından sonra padişahın hazinesine devrediliyordu. Mücevherler, altın takılar, inciler, altın işlemeli brokar giysiler, perdeler ve kilimler, atlar ve evler derhal açık artırmaya çıkartılıyor ve geliri yine hazineye aktarılıyordu. Yüksek mevkilere gelen zengin bir köle veya aslında "fakir sıradan bir adam", servetinden ailesine bir şey kalmayacağından emin olduğu için, meşru ya da gayrimeşru yollardan elde ettiği bu serveti, lüks ve her türlü ihtişam için kullanmaktan ve böylelikle rakiplerinden üstün çıkmaktan başka bir çare bulamıyordu.

Osmanlı toplumunun üst sınıflarında, bugünün Amerikalı milyarderlerin sergilediği ihtişama benzeyen ve elde edilen büyük ganimetlerden dolayı orduda da görülen bu lüks düşkünlüğünün birdenbire ortaya çıkış sebebi aslında bu idi. Halktan insanları ve eyaletlerde çoğunlukta yaşayan Hristiyan nüfus, tabii ki bu zenginlikten payını alamıyordu ve bu yüzden Osmanlı'nın altınlar ve mücevherlerle süslenmiş ileri gelenleri ve ordu mensupları ile Türk köylülerinin ve zanaatkârlarının sade yaşamları; köylerdeki Rum ve Slav kökenli nüfusunun başlangıçtaki sefillikleri ile şehirlerde dikkatli ve korkak olmak için birçok sebebi olan Rum ve Yahudi sakinlerin, kurnazca gizlenen varlıkları arasında büyük bir uçurum açılmıştı.

Sultan Mehmed'in zamanında, kadife giysiler nadiren görülüyordu ve II. Bâyezid sade kıyafet geleneğini devam ettirmişti ve devletin ileri gelenleri, arada sırada biri Venedik Balyosu'ndan Benefşe şarabı isterken, bir diğeri Girit şaraplarını tercih etse de , yeme içme konusunda da oldukça mütevazı davranıyorlardı. Ama II. Bâyezid'den sonra Mısır ve Suriye'nin fethi ve Memlûk Devleti'ne ait hazinelerin ele geçirilmesi ile devletin varlığı birden öyle yükselmişti ki, yönetici sınıfın ekonomik hayatında da büyük değişiklikler meydana geldi. Kanunî zamanında, lüks düşkünlüğü en yüksek noktasına erişmişti. O dönemin tanıklarından biri olan Spandugino Kantakusion, o dönemi şöyle anlatır: "İhtişamları, Bâyezid zamanında başladı ve Mısır ve İran'dan büyük miktarlarda altın ve mücevher getirten Yavuz Sultan Selim zamanında arttı; bugün dünyada en fazla harcama yapanlar Türklerdir".

Giovio ise Osmanlı Sarayı'nın 2 bin sipahioğlanı ve silahdarını, Fransa Kralı'nın etrafındaki 200 asilzâde ile karşılaştırmaktadır. Silahları, İran'dakiler gibi, en ince Şam işçiliği ile işlenmişti. Sipahiler, "atlarının üzerinde tıpkı Roma'daki süvariler gibi geziyorlardı" ve atlan "çoğunlukla atın kendisinden bile değerli altın ve gümüşten başlık takımları taşıyorlardı". Atlann üzerine ipek püsküllü kırmızı örtüler seriliyor ve üzengilerinden yine altından bükleli yuvarlak püsküller sarkıyordu. Atın başında, dizginlerinde ve eyerinde mücevherler parlıyordu.

Osmanlı Devleti'nin zengin saray ve ordu mensupları, kumaşlardan çok, pamuklu veya kadifeden yapılmış, ortasından ince hafif başlığın göründüğü ağır ve geniş sarıkları ve 20 altına kadar değeri olan kemerleri ile dikkat çekmeye çalışıyorlardı. Genelde daha dayanıklı şali (moher) kumaşlar tercih edilirken, 1526 yılında sadece Sultan Süleyman ve İbrahim Paşa brokar veya ipek kaftanlar giyiyorlardı, ancak brokar üstlükler ve kaftan, daha II. Bâyezid zamanında sıkça görülmüştü . Sarığın etrafına sarılan bezin etrafı, Sultan Mehmed zamanında, kısa bir süre sonra kararan ince bir maden ve gümüş halka ile tutturuluyordu. II. Bâyezid, bunu "utanç verici" olarak nitelendirerek, saray memurlarının ve sancakbeylerinin sadece saf altından halka takmalarına izin vermişti. Parmaklarda ise birçok değerli yüzük görülebiliyordu.

Özellikle saraydaki kadınların elbiseleri ve lüksü, kimi zaman inanılmaz yükseklikte meblağlara kadar varan harcamalara sebep oluyordu. Dışanya, her ne kadar İslâm'ın kurallarına göre sadece üsderinde ferâcelerle çıkabilseler ve İstanbul'un Arnavut kaldırımlarına ayaklarını basmayıp, sadece kapalı, altın ve çiçeklerle süslenmiş kafesli arabalarda otursalar da, üst sınıfın eşleri ile hanım sultanlar hamamda ve başka kadınlar ya da eşleri ile zaman geçirirken, taftadan beyaz, kırmızı, yeşil, mavi veya sarı bir gömleğin üzerine püsküller ve oyalarla süslenmiş ipek elbiseler giyiyorlardı. Kollar ve göğüs kısımları dardı ve istendiğinde dekolte olabiliyordu. Elbiselerin bütün dikiş yerleri, inciler ve değerli taşlarla süslenmişti. İpek veya altında kemerler, mücevherlerle işlenmişti ve aynı mücevherler en değerli Şam brokarından hazırlanmış çarıkların üzerine de dağıtılmıştı. Enseye özgürce düşen buklelerin üzerinde, taftadan veya püsküllü pahalı kumaşlardan ince bir yemeni duruyor ve bu örtünün üzerine küçük bir başlık oturtuluyordu. Bazen takılan yüksek gümüş bu da başlık da en az o kadar değerli süslemelerle işleniyordu. Avuç içleri ve tırnaklar kınalı idi ve başkentin Rum kadınlarından kaşlarına sürme çekmeyi ve ağır makyajlar yapmayı öğrenmişlerdi.

Artık "padişah" diye anılmaya başlayan Sultanların bu yeni ihtişamını idrak edebilmek için, padişahın sarayını sayısız avlusu, kapısı, galerileri, köşkleri, ev sıraları, bahçeleri ve sahil kenarındaki yazlık köşkleri ile sürekli burada yaşayan kapıcıları, yeniçerileri, 1.000 sipahioğlanı, 1.500 silahdarı, 200 müteferrikası, özel memurları, 100 haremağası, köleleri, öğrencileri, asilzâdeleri, zencileri, cüceleri, 300 kadını ve cariyesi - II. Bâyezid samanında toplam 18 bin; Kanunî zamanında 35 bin kişi - ve Türk örf ve âdederine uyarlanmış hiyerarşik fonksiyonları ve seremonileri ile birlikte göz önüne getirmek gerekiyor.

Kadınların, burcsuz kalın duvarlarla çevrilmiş ve denetim altında olup, açılabilen tek bir kapısı olan ayrı bir sarayları vardı. Burada, 25 evde Valide Sultan ve o dönemde başta bulunan padişahın erkek ve kız çocukları, anneleri ile birlikte yaşıyorlardı - kızlara her gün 100 akçe, annelerine sadece 30 akçe ve yılda üç kez brokar giysiler veriliyordu. Diğer kadınlar günde 15 akçe, cariyeler günde 10 akçe ve giysilerle yetinmek zorunda kalıyorlardı. İçinde tavus kuşları ve deve kuşları görülebilen muhteşem güzellikte bahçelerin içinde, padişahlık iki köşkü yükseliyordu. Sultan Türk dünyasında genelde hediyeler için kullanılan ince işlemeli bir mendil vererek, kendisine takdim edilen cariyeye teveccühünü göstermek için buraya geliyordu.

Kanunî, sadece gençliğinde, yeni vahşi bir güzellik keşfettiği zaman burada uzun saatler ve nadiren de olsa bir gününü geçiriyordu. Padişahın olmadığı zamanlarda, denetim kızlarağasına ve hadımlarına devrediliyordu ve kızlar burada sohbetler, müzik ve bu küçük cennetin görkemli doğasını seyrederken, özel olarak getirilen usta kadınlardan, Doğu'nun monoton hayadarına renk katan ince oya sanatını öğreniyorlardı.

Sarayburnu'nun arkasındaki tepelerde, padişahın yine muhteşem güzellikte bahçeleri ve etrafında iki mil boyunca uzanan evleri kapsayan sarayı uzanıyordu. Altı kulenin demir kapılarından sadece biri giriş olarak kullanılıyordu. Padişah ise sahilde, kulesinde topçuların barındığı ve önünde 40 topun kurulu olduğu bir kapıyı kullanıyordu. Kanunî zamanında burada uzaklaştırılana kadar, bu kapının önünde ellerinde değnekleri ile 300 kapıcı nöbet tutuyordu . Sağ tarafta, çatılarından sürekli olarak soğuk sular akan ve padişahın köşklerini barındıran bahçeler uzanıyordu. Sol tarafta, camiye dönüştürülen Küçük Ayasofya Kilisesi yükseliyordu.

Meydan, 20 bin kadar atlı alıyordu . Eskiden yeniçerilerin nöbet tuttuğu diğer kapıda artık kapıcılar nöbet tutuyordu. Bu kapının önünde, Divân-ı Hümâyûn'u ziyaret edenler, saray memurları ve yabancı elçiler atlarından inmek zorundaydılar. Daha küçük ikinci bir meydanda, Kanunî zamanına kadar Hazine barınıyordu . Harp Hazinesi ise daha yüksek maaş alan 500 yeniçerinin ve bunların başındaki dizdarın koruması altında, sahilde eski Bizans surlarının içindeki Yedikule'de tutuluyordu. Kanunî, Hazinenin barındığı bina ile vezirlerin ve yeniçeri ağasının huzura kabullerinin ve defterdarın toplantılarının yapıldığı binayı yıktırmıştı90. Avlunun etrafında, matbah emini ve altmış aşçının, sarayın üç öğün yemekleri için her gün 40 koyun, 4 dana ve sayısız tavuğun kesildiği mutfakl ar91 ve mirahur-ı evvelin idaresindeki mirahurların, 900 seyis ve atların yemi için otları biçen 1.000 Hristiyan voynuk ile birlikte görev yaptıkları ahırlar uzanıyordu. Elçiler kabul edileceği zaman, avluda bir tarafa yeniçeriler ve acemioğlanları, diğer tarafa ise sipahioğlanları, ulûfeciler ve altınlarla süslenmiş diğer saray kıtaları dizilirdi . Avlunun arka tarafında, padişahın yılda bir kez, hediyelerini alan yeniçerilerin önüne çıktığı, küçük altından bir hilalle süslenmiş mermerden yapılmış kapalı bir balkon vardı94. Sarayın iç kısımlarına ve padişahın odalarına giden kapı ise kapı ağası ve hadımları tarafından korunuyordu.

Sayısız çocuğun dört muallim yönetiminde, yüksek makamlara hazırlık olarak Kur'an'ı ve diğer kutsal kitapları ezberledikleri saray medresesi, sarayın iç kısımlarında idi. Padişah, şehirde mezar başlarında âyetler okuyarak biraz para kazanmalarına izin verilen talebelere sadece giysi ve başka hediyeler veriyordu ve sağ ellerinin kesilmesini istemiyorlarsa, talebelere sadece günde bir kez vurma hakkına sahip olan muallimler, günde 10 akçe alıyorlardı96. Eğitimleri bittiğinde genelde 25 yaşına gelmiş olan talebeler, saraydan ayrılmadan önce acemioğlan külahlarının etrafında altın halkalarla padişahın huzuruna çıkartılıyorlardı ve bir kesenin içinde 1.000 akçe ile birlikte dünyanın ve denizlerin hakimi padişah babalarının ağzından nasihatler alıyorlardı.

Sarayda, çeşitli sınıflara ayrılmış binlerce hizmetli yaşıyordu. En alttan başlarsak, padişahın beyaz, yeşil ve siyah menilerden yapılmış hamamları ile ilgilenenler vardı; suları Sakalar getiriyorlardı; odunu baltacılar kesiyordu ve çamaşırcılara, ücret olarak padişahın eski giysileri veriliyordu; saray ekmeklerinin pişirildiği dört fırında, yetmiş fırıncı yamağı çalışıyordu; aralarında Rumların da bulunduğu 200 mennerci, binaların bakımı ile ilgileniyordu, 300 nalbant, atlan nallıyordu; doğancılar, şahinlere ve köpeklere bakarken, seymenler sadece av köpekleri ile ilgileniyorlardı; çakırcıların görevi yine kuşlardı; Mısır Sultanından esinlenmiş olarak, eskiden sarnıç olarak kullanılan Binbirdirek sarnıcında bakılan fillerin, aslanların, leoparların, vahşi kedilerin ve maymunların başında yine özel bir bakıcı bulunuyordu. Ekmek, şerbet, şeker, şekerlemeler, vs. gibi gıda maddelerinin muhafaza edildiği kilerler, kilercibaşımn ve 25 genç kilercinin sorumluluğu altında idi; genç kilerciler, kendilerini aynı zamanda okumada ve nişancılıkta da geliştiriyorlardı. Bahçeler, toplanan meyvelerin bir kısmını şehir pazarlarında satan bostancıbaşının ve 300 bostancının denetimi altında idi. Kanunî, özellikle tebaanın alın teri değmemiş bu gibi gelirlerden çok hoşlanırdı. Genç yeniçeriler, padişahın sofrasına konulacak buzu hazırlıyorlardı. Helva yapımı ise aşçıların yanındaki helvacıya aitti.

Padişahın özel ihtiyaçları için yine saray memurları arasında özel sınıflar vardı: 30 terzi, Kapalıçarşı'da dükkânları da olan 70 kuyumcu, paraları basan 50 sikkedarbçı, kunduracılar, demirciler, kâtipler ve sair memurlar. Hocalar da sarayın bir parçasıydılar. Berberler, padişahı tıraş etmek için işaret bekliyorlardı; Yahudi veya Arap hekimlerin ise sarayda kendi evleri vardı. Emrine 200 köle verilen bilgili bir İranlı, müneccim olarak padişaha geleceği gösteriyordu . Her yerde, çoğunlukla Hindistan'dan getirilen haremağaları görülüyordu.

Çuhadar, sabahları padişaha yıkanmak için su getiriyordu ve kepdar, padişaha sadece bir kez giydiği giysilerini veriyordu. Kılıçlar ve yaylar, silahdann sorumluluğundaydı ve sarayın gözdeleri arasında birinci sırayı alıyordu - maaşı, ayda 10 altındı. Odabaşılarının emrindeki içoğlanlan, küçük hizmetlerde bulunuyor ve sürekli olarak hazırda şurup ve şekerleme bulunduruyorlardı. Kışın iki, yazın üç öğün olmak üzere, yemek saati geldiğinde, çaşnigirbaşı ve yamağı mutfaktan çıkıp geliyorlardı. Porselen tabaklarda, küçük parçalara ayrılmış yemeklerin üstü gümüş bir kapakla kapatılıyordu. Kilimlerin üzerinde oturan padişahın önüne, önce iki büyük çarşaf, onun üzerine de ince işlemeli deri sofra bezi yayılıyordu. Gümüş çerçeveli, yakut veya başka değerli taşlarla süslenmiş Hindistan cevizi bardaklara şurup veya şerbet doldurulurken, çaşnigirbaşı, dizlerinin üzerine çökerek, padişaha yemeklerini sunuyordu. Padişahı, zehirlenmekten korumak için yemekler sırasında genelde bir de hekim bulunduruluyordu .

Sultan Süleyman, yemekten sonra Büyük İskender hakkında kitaplar, ilmî etütler veya dinî risaleler okuyordu ya da cüceleri, dalkavukları veya aldarında deri kispetleri, üstleri çıplak güreşen pehlivanları huzuruna çağınyordu. Saray protokolüne göre öngörülen öğle uykusundan sonra Sultan Süleyman'a Tersane'den dört süslemeli barkalardan birini getirtiyor ve İbrahim Paşa veya başka bir dostu ile birlikte Anadolu yakasındaki bahçelere geçiyordu. Kürekleri acemioğlanları çekiyor ve dümeni bostancıbaşı kullanıyordu.

Geceleri odacıbaşları, padişahın gösterdiği odaya - güvenlik açısından hiçbir zaman iki gece aynı odada uyumazdı - erkenden yatağını hazırlıyorlardı. Kanunî, gündüzleri her ikisi de mücevherlerle süslenmiş, biri gümüş işlemeli, diğeri altın işlemeli brokar kaplı iki sedir üzerinde, buna uygun dört yastığa dayanarak dinlenirdi. Geceleri yattığı yer ise ikisi pamukla, en alttaki kuş tüyü ile doldurulmuş, kırmızı kadife kaplı üç döşekte yatardı. Yazın kırmızı taftadan bir çarşaf; kışın siyah kurt postu ile örtünürdü. Yastıkların kenarlarından altın düğmeli ipek püsküller sarkardı. Yatağın üstünde altından yapılmış bir çardak dururdu ve padişah geceleri mintanının üzerine ince kumaştan bir gecelik giyerdi. Yatacağı zaman, yatağının her iki yanında duran ve ışığı uyuyanın gözlerini rahatsız etmeyen bir veya iki gümüş şamdan yakılırdı. Beş odacıbaşı, sabaha kadar kapıda silahları ile nöbet tutarlardı. Padişah, sabahları kendi kabulleri başlamadan önce en yüksek memurlarını huzura kabul ederdi. Vezirler, kadıaskerler, defterdarlar, yeniçeri ağası ve daha sonraları Kaptan-ı Derya Hayreddin Paşa ve İstanbul'da bulundukları sıralarda Rumeli, Anadolu, Diyarbekir, Karaman, Dulkadir, Suriye ve Mısır Beylerbeyleri, tercümanla birlikte kabul salonuna giderlerdi. Kabul salonu, mozaiklerle döşenmişti ve mermer sütunlar üzerinde duruyordu; çiçek motifli değerli taşlarla çevrelenmiş arabeskler, duvarları süslüyordu.

Elçiler, hayranlıkla "altın kaplamalı zeminden" bahsediyorlardı . Hazır bulunan sipahiler ve müteferrikalar, Divân-ı Hümâyûn'a daha ağır bir hava katıyorlardı. Bu divânlarda tayinler belirleniyor, sahte paralar inceleniyor, her türlü devlet meseleleri hakkında görüş bildiriliyor ve tarafları çavuşlar tarafından çağrılan davalar kesin karara bağlanıyordu. Suçlu bulunan, derhal falakayla cezalandırılıyor veya işkence ya da idam edilmek üzere cellada teslim ediliyordu . Toplantılara, baharatlı, safran soslu ve limonla terbiye edilmiş tavuk veya yabani hayvan etinden oluşan öğle yemeği için ara veriliyordu. Divân, yazın öğleden sonraya kadar, kışın ikindi vaktine kadar devam ediyordu. Önce kadıaskerler, sonra vezirler ve beylerbeyleri görüşülen hususları ve verilen kararları yazılı bir raporla padişaha arz ediyorlardı.

Padişah, siyah bir perdenin arkasından görünmeden Divân'ı takip etmek yerine, altın tahtına oturup, bizzat katıldığında, Divânlar tam bir merasim havasında geçiyordu. Uçları gümüş değnekleri ile kapıcılar önden ilerliyordu. Onları veziriazam izliyordu; diğer iki vezir, padişahın birer yanında duruyorlardı. Ellerinde altın yastıklarla içoğlanlar ve birinci sınıf haremağaları bu resmî tamamlıyordu. Salonda bulunanlar, elleri sinelerinde ve gözleri yerde hareketsiz duruyorlardı. Padişah, yerine oturduktan sonra, veziriazam ve Rumeli Beylerbeyi sağ tarafına, diğer kadıasker ve diğer vezirler sol tarafına oturuyorlardı. Padişah, hiç söze girmeden görüşmelere devam ediliyordu. Daha sonra hep beraber yemek yeniyordu. Nihayet, kapıcılar padişahın talimatı üzerine brokar giysiler veya kaftanlar dağıtıyorlardı. Böyle bir durumda kendisine siyah bir kaftan verilen memur, hiç ses çıkarmadan kendisini bekleyen celladın yolunu tutuyordu.

Divân-ı Hümâyûn, yabancı bir elçiyi karşılamak için toplanıyorsa, Divân'ın karakteri değişiveriyordu. Öncelikle yol izni almak için gözetim altında İstanbul'a veya Edirne'ye götürülüp, burada yeniçerilerin nöbet tuttukları bir evde tutulan ve padişahın huzuruna çıkamayan düşman ve dost devlederin elçileri arasında ayrım yapılıyordu. Elçi, 30-40 mirahur eşliğinde at üzerinde saraya getiriliyordu ve padişahın huzuruna ancak üçüncü gün çıkabiliyordu. Saray protokolünde öngörüldüğü gibi padişahın önünde derin bir şekilde eğiliyordu. Padişah, tebasından hiçbiri karşısında yapmadığı gibi, yerinden kalkıyor ve elçiye öptürmek üzere elini uzatıyordu. Elçi, Avrupa tarzında küçük kırmızı bir iskemle üzerine oturuyordu ve tercüman, elçinin efendisinden gelen mektupları okuyordu. Sultan Süleyman, çoğu kez araya giriyor, sorular soruyor ve kimi zaman sitemde bulunuyordu ve nezaketle serdik böylece yer değiştiriveriyordu. Mektupların okunması bittikten sonra, elçi vezirlerin yanına başka bir odaya götürülüyordu. Elçi şayet Frenk asıllı ise gümüş ve altın tabaklar üzerinde yemek ve şarap getiriliyordu.

Elçi, bundan sonra zamanını, genelde bilerek uzatılan görüşmeler ve halkı uzak tutmak için onunla gelen ve bunun karşılığında bir bahşiş alan bir çavuş ve yeniçerilerden bir devriye ile birlikte şehir gezintileri arasında geçiriyordu. Hazineden, masrafları için her gün 20 altın ödeniyordu. Geri döneceği gün son bir kez padişahın huzuruna kabul ediliyor ve cevabını alıyordu; genelde padişahın yanına oturarak, bir ziyafete de katılıyordu . Hepsi bir anda getirilen 10, 15 kendisine yabancı gelen yemeklerden tattıktan sonra, kendisine Şam kumaşından, kadife veya brokar kumaştan yapılmış, genelde 2-3 bin altın değerinde bir kaftan hediye ediliyordu. Dönerken, yanında değerli işlemelerle süslenmiş bir kesenin içinde padişahın cevabını götürüyordu .

Padişah, her Cuma camiye gidip, Cuma Namazını kılıyordu ve her Cuma başkent sakinlerinin görebileceği en görkemli geçit töreni gerçekleşiyordu. Adı çavuşlar, "Geri, Padişahımız geliyor!" diye bağırıyorlardı . Ardından 2 bin yeniçeri, 2 bin sipahi ve kılıçları, kemerlerinde baltaları, arkalarında tüfekleri ile solaklar ve yanlarında kılıçları ve sadakları, eyerlerinde ise bozdoğanları ile atlı sipahioglanları geçiyordu. Biraz aradan sonra iki mirahur ve üzengileri mücevherler ve incilerle süslenmiş, rüzgarda dalgalanan kırmızı örtüler serilmiş 15-20 at geliyordu. Başta silahdar ağa olmak üzere, sarayın üç ağası onları takip ediyorlardı. "Derin bir sessizlik hakimdi ve adımlarla nal seslerinden başka bir şey duyulmuyordu". Halk, padişahını sessizce selamlıyor, O da Yahudiler ve Hristiyanlar dahil olmak üzere herkesi başı ile selamlıyordu. Camdan mihrabında iki saat kadar namazını kılıp, dualarını ettikten sonra, aynı merasim ile geri dönüyordu .

Bunun dışında, ancak ölümünü kendi emretmiş olsa bile, şehzadelerden birinin ölüm haberini bildiren siyah zemin üzerine beyaz harflerle yazılmış mektubu aldığında halkının arasına çıkıyordu. Bu mektubu aldıktan sonra padişah sarığını yere atıyor, bütün mücevherlerini çıkartıyor, duvarlardan bütün resimleri ve süsleri indirtiyor ve kilimleri ters çevirtiyordu. Başkentte üç gün boyunca müzik sesi yasaklanıyordu. Kurbanlık koyunlar kesiliyor ve haftada 7 bin akçe sadaka dağıtılıyordu. Cenaze günü, padişah tabutun arkasından yürüyordu ve tabutu çeken atlar "ağlıyordu", zira gözlerine bunun için bir madde sıkılıyordu . Ama henf kederde, hem sevinçte aynı eşsiz, azametli sessizlik korunuyordu.

Padişah, sefere çıktığı zamanlar, aralarında Hristiyanların ve zencilerin de bulunduğu 1.000 kadar gurebâ bile güzel ve değerli üniformalar giyiyorlardı. Emîr-i âlem, altı sancakbeyi ile birlikte önden giderek, tuğu taşıyordu. Hangi hava şartları altında olursa olsun, aralarından 500'ünün padişahın çadırının etrafında açık havada yatmak zorunda olan 4 bin sipahioğlanı, atları ile yanında gidiyorlardı. Her grupta onar silahdar, atları idare ediyordu. Seçkin ve yüksek maaşlı bu savaşçılar, tıpkı ulûfeciler ve müteferrikalar gibi, yanlarına görkemli giysiler içinde iki ya da üç köle alıyorlardı. Mirahurun etrafı binlerce yeniçeri ve kendi köleleri ile sarılmıştı. Bütün çavuşlar, çavuşbaşının idaresinde hazır bulunuyor ve ellerinde bozdoğanları ile ordunun safları arasında düzeni sağlıyorlardı. Solaklar, tıpkı yeniçeriler gibi, iki ağa ve iki kâhyanın yönetimi altında, başlarında beyaz ve altın külahları ile yürüyorlardı. Geceleri meşaleci olarak ellerinde meşalelerle efendilerinin yolunu aydınlatan kapıcılar, altın ve ipeklere boğulmuşlardı . Peykler tuhaf giysileri içinde önden koşuyorlardı. Artık zırh ve çoğunlukla tüfek taşıyan yeniçeriler, görüldükleri her yerde hayranlık uyandırıyorlardı. İspanyol zenciler tarafından anavatanlarında kullanılan arabalar model alınarak yapılan yeni arabalar üzerinde, başlarında 1.000 topçu bulunan ve genelde Hristiyan ustalar tarafından kullanılan bronz ve demir toplar geliyordu. Toplar ve diğer silahlar üzerinde yapılması gereken tamiratlar, cebecilerin işi idi.

Nihayet en arkadan gelen katırcıbaşının yönetimindeki katırlar ve Yavuz Sultan Selim zamanından beri ağır eşyaların taşınması için kullanılan filler , yürüyüşü tamamlıyorlardı.

Bütün bu ihtişam böylelikle sayısal üstünlük ve güç, disiplin, bireysel yiğitlik, padişaha sadakat, İslâm'a bağlılık ve hayatı hiçe sayma ile birleşiyor ve 1529 ve 1532 yıllarında olduğu gibi, hedeflere her zaman tam manasıyla ulaşılmasa da, bu orduyu dünyanın en iyi ordusu ve Kanunî Sultan Süleyman'ın devletini, ordusu ile birlikte yenilmez bir imparatorluk hâline getiriyordu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1451-1538 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron