Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kanuni Sultan Süleyman'ın Macaristan Krallığını Yok Edişi

Boğdan'ın İlhakı

Burada 1451-1538 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Kanuni Sultan Süleyman'ın Macaristan Krallığını Yok Edişi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Haz 2011, 05:38

SULTAN SÜLEYMAN'IN MACARİSTAN KRALLIĞINI YOK EDİŞİ
BOĞDAN'IN İLHAKI


Sultan Süleyman'ın saltanatının ilk yılında Romen ve Sırp Tuna boylarında huzur hakimdi. Müteşebbis genç Boğdan hükümdarı Stefan'ın, Özi Nehri'ni aşan Tatarlar hakkındaki endişeleri, tıpkı manastırlar inşa etmekle meşgul barışsever Basarab Neagoe'nin Eflak'tan Macaristan'a gönderdiği "Osmanlı Sultanı, Macaristan'a saldırmaya niyetleniyor" haberi gibi, asılsız çıktı ve Basarab'ın tehdit altındaki Macaristan Krallığina yardım amacıyla en az 40 bin asker (1) gönderme teklifinin hiçbir dayanağı yoktu . Tabii ki, 800 sipahi ve 10 bin altın geliri olan Bosna Sancakbeyi, eski alışkanlıklara göre Macaristan'ın sınır boylarına akın etmek ve aralarında, Yayça hariç, eskiden zengin bir gümüş şehri olan Srebrenica ve piskopos şehri Knik'in de bulunduğu yerleri zapt etmek için sultanın iznine veya emirlerine gerek duymuyordu. Vesprim Piskoposu Peter, akıncılarla yapılan bir mücadele sırasında hayatını kaybetmişti.

1521 yılının başında, Macaristan'a sevindirici bir haber geldi. Macaristan'a bir elçi yollamış olan Sultan Süleyman, ölmüştü. Aslında zayıf karakterli, ama tutkulu bir insan olup, o dönemlerde "sadece adı" ile hüküm süren Macaristan Kralı Ludwig, bundan cesaret alarak, Macaristan'ın talep edilen vergiyi ödemeye hazır olduğunu İstanbul'a bildirmek yerine, elçiyi oyaladı.

Vezirlerden Pîrî Mehmed Paşa, savaşı onaylıyordu ve diğer vezirlerden hiçbiri Macaristan'ın menfaati lehine övgülere ve hediyelere kanmadıklarından, Sultan Süleyman'ın Tuna boylarına yapacağı sefer için hazırlıklar başladı. Tatarlarla başı dertte olan ve bir yıl içinde Boyarlarını ve köylüleri iki kez seferber etmek zorunda kalan Boğdan Prensi, bu seferin Boğdan üzerine yapılacağından endişe duyarak, Rus bölgesi Dükü Konstantin'in sınır boylarını savunmak için asker toplayan Polanya'ya bir mektup gönderdi. Haziran ve Temmuz aylarında - Sultan Süleyman Mayıs ayında yola çıkmıştı - Erdelliler Mihaloğlu Ali Bey'in oğlu Mihaloğlu Mehmed Bey ve başka dört beyin idaresinde Tuna boylarına gelmiş olan Osmanlıların akınını bekliyorlardı. En güçlü baronlardan biri olan voyvoda Yanoş Zapolya, Temmuz ayının sonunda Szasz-Şebeş'teki karargâhına bütün birlikleri topladı ve Leh Kralı, Eflak sınır boylarındaki bu sadık vasalına zamanında yardım gönderme vaadinde bulundu.

Breslau (Braclaw) Piskoposu, Kral Ludwig'in bir akrabası olarak Leh Kralı'ndan zor günler için yardım talep etti. Bu esnada, Boğdan ve Eflak prenslerine, Erdel'e karşı savaşa hazır olma emri geldi. İstanbul'dan sürekli yeni haberleri alan Boğdan Prensi, hükümdarına 60 bin akçe ve 500 altınla değerli kumaşlar sunarak, bu yükümlülükten muafiyetini satın aldı. Eflak'taki komşusu, ölüm döşeğinde idi. Boyarlarından biri Braşov'a bir mektup yazarak - ki bu, Romen dilinde yazılmış ilk belgedir - Sultan Süleyman'ın Sofya'ya kadar gelip, buradan ayrıldığını; Tuna boylarında bir filonun hazır beklediğini; "İstanbul'dan bir ustanın" onları Severin civarındaki Demir Kapı'dan geçirmeye hazırlandığını ve hasta Basarab'ın korktuğu Mehmed Bey'in Eflak üzerinden Erdel'e akın edeceğini bildirdi . Ancak Ağustos ayına gelindiğinde bile, Erdel'deki voyvoda vekilinin Sultan Süleyman'ın bu teşebbüsünden haberi yoktu.

Türklerle Macarlar arasında uzun bir süre mücadelelere sebep olmuş Böğürdelen, muhtemelen 6 Temmuz'da Vezir Kara Ahmed Paşa'nın eline düşmüştü ki, Ahmed Paşa, 27 Haziran'da Sultan Süleyman'ın karargâhından ayrılmıştı . Böğürdelen'in birkaç Macar ve Sırp paralı askerlerden oluşan müdafaa kıtası, kahramanca direnç göstermişti. İki gün sonra Böğürdelen'i görmeye gelen Sultan Süleyman, yeni istihkâmların kurulmasını ve Sava Nehri'nin üzerine bir köprü yapılmasını emretti . Yine 12 Temmuz'da Semendire Sancakbeyi Hüsrev Paşa, fazla kurban vermeden, Vezir Pîrî Mehmed Paşa adına Belgrad'ın karşısındaki diğer sınır istihkâmı Zemun Kalesi'ni ele geçirdi.

Belgrad, uzun sürecek bir savunmaya hazır değildi. Pîrî Mehmed Paşa, Belgrad'a doğru ilerlerken, Niğbolu Sancakbeyi Behram Bey ve Silistre Sancakbeyi Mehmed Bey, akıncıların başına geçerek akına çıktılar ve Macar Martolosların başı ve Tatar Hanı'nın bir akrabasını öldürmüş olan Sırp Deli Marko'yu esir aldılar . Turahanoğullarından Ömer Bey'in oğlu Hasan Bey ve Yahya Paşa'nın oğlu Bâli Bey, ganimet ve esir toplamak üzere diğer yönlere dağılmışlar ve başarılı olmuşlardı. Şehri bağımsız bir mülk olarak kabul eden ve Krala karşı gelen kale komutanları, Kral tarafından saraya çağrıldılar ve toplanan askerî kuvvetlerle bir daha şehre giremediler, zira Yanoş Hunyadi ve Capistrano'nun olağanüstü zaferlerini temsil eden bu kale, Sultan Süleyman'ın bizzat idaresi altındaki ordu tarafından kuşatmaya alınmıştı. Osmanlı ordusunun birkaç bölümü, hiçbir düşmana rasdamadan etraftaki Salankamen, Titel, Petervaradin gibi az ya da çok tahkim edilmiş yerleri zapt ettiler; hatta Severin'i almayı denediler.

Hasta kral, Budin'den 26 Haziran'da Teten'e gelmiş olsa da Budin meclisinde alınan karar doğrultusunda toplanması kararlaştırılan ordu, bir türlü Macar bayrağının altında bir araya gelemiyordu. Macar Kralı Matyas zamanında Erdel'i Osmanlılara karşı savunan Stefan Bathori'nin yeğeni, Andreas oğlu Stefan Bathori, karargâhını Zenta Kasabası'nın yakınına kurdu, ama buradan başka bir yere hareket edemedi. Birkaç birlik, Tolna'da toplandı. Kral Ludwig'in eniştesi Kral Ferdinand'ın Alman piyadeler ve toplar göndermesi bekleniyordu. Macarların, Yavuz Sultan Selim'in bir cami yaptırma sözü verdiği Budin yolunu açan veya kapatan en önemli kilit noktalarından biri olan Tuna hattını savunma tedbirleri işte bunlarla sınırlı idi. Hiçbir devlet, hiçbir zaman çöküşe doğru bu kadar hızlı gitmemişti.

1 Ağustos'ta Sultan Süleyman, yanında Mustafa Paşa ve Ahmed Paşa ile yeniçeri ağası ile birlikte Belgrad önlerine geldi. Tuna Nehri üzerinde 500 yeniçeri taşıyan bir filo, Belgrad'a gelmeye pek de niyedi görünmeyen düşmanların, şehirle bağlantısını kesiyordu. Nehir kenarındaki kulelerden biri, 4 Ağustos'ta ateşe verildi; 8 Ağustos'ta üç paşa birden üç yerden büyük bir taarruza geçtiler ve kısa sürede hedeflerine ulaştılar.

Macar komutanlarından nefret eden Sırplar, şehri ateşe verdiler ve hayatta kalan müdafiler, kaleye sığındılar22. Ahmed Paşa'nın hücumu, birkaç yüz Macar tarafından savunulan kaleye yöneldi, ama başarısız olunca, birlikler geri çekilmek zorunda kaldılar (16 Ağustos). Kuşatma altındakiler, dokuz gün sonra şerefli bir aman teklif ettiler, ama teklifleri reddedildi. 26 ve 27 Ağustos'da yapılan iki hücum da başarısız oldu. Diyarbekir'den gelen yeniçeriler ile Dulkadiroğullarından Üveys Bey'in komutasındaki birliklerin de katıldığı ordunun saflarındaki kayıplar, oldukça yüksekti. Bu esnada, Hristiyanlarla görüşmeler devam ediyordu ve 28 Ağustos'ta Belgrad'tan gelen iki kâfir, sultanın elini öptüler ve ertesi gün için teslimiyet sözü verdiler.

Ağustos'un 29'unda kalenin komutanı gerçekten de sultanın huzuruna geldi ve zafer, borazanlarla ilan edildi. 30 Ağustos'ta Sultan Süleyman, yeni camilerden birinde namazını kıldı. Macarlar, ya öldürüldü ya da Salankamen'e; Sırplar ise İstanbul'a gönderildi ve Yahya Paşa'nın oğlu Bâli Bey, 900 bin akçe gelirle Belgrad ve Semendire Sancakbeyi tayin edildi. Tuna boylarındaki Türk istihkâmları her türlü saldırıya karşı korunmak üzere toplarla donatıldılar: Böğürdelen 20, Semendire 50 ve Belgrad 200. 19 Ekim'de Sultan Süleyman tekrar İstanbul'a vardı. Bu büyük ve çok kolay zafere duyduğu sevinç, oğlu Murad ve kızlarından birinin ölüm haberi üzerine hüzne dönüştü. Saint Paraskeve (Petka)'nin, daha sonra Eflak Prensi Vasile Lupu tarafından Yaş (Jassy)'daki Üç Ekânim Kilisesi'ne götürülen ve hâlâ orada bulunan kutsal eşyalarını, Azize Barbara'nın kutsal eşyaları ile Meryem Ana'nın ünlü bir resmini beraberinde getirdi ve bunları İstanbul'daki Rum patriğe 12 bin altın karşılığında sattı .

Türklerin, Belgrad'ın alınması ile Tuna boylarında sağlamlaşan konumları, 1521 ve 1522 yıllarında Eflak'ta meydana gelen hadiselerle daha da güçlenecekti. Prens Basarab Neagoe, Eylül ayında Sultan Süleyman henüz Belgrad'tayken, hayata veda etti ve ardında eşi Milita ile kardeşi Preda'nın vasiliği altında henüz reşit olmayan bir halef bıraktı. Sultan Süleyman, mirasın düzenlenmesi görevini Mihaloğlu Mehmed Bey'e verdi. Preda, Vlad'ı tahta oturtmak isteyen Buzau Boyarları ile çıkan bir çatışma sırasında ölünce, ülkeye Mehmed Bey hakim oldu. Ekim ayında Vlad'ı yendi ve öldürdükten sonra Türkler ve Romenlerle birlikte Erdel'e yönelerek Sek topraklarına akın etti. Doğu Eflak'ın Boyarları bunun üzerine Afumati Kasabası'ndan Radul'u yeni hükümdar ilan ettiler ve ülke, genç, yetenekli ve cesur bu prensin eline geçti. Mehmed Bey, tüm malı mülkü ve
32 topla birlikte Prens Teodosie'yi, güvenliği için Niğbolu'ya gönderdi.

Mehmed Bey ve Radul arasında Eflak Prensliği uğruna yapılan savaş, 1522 yılı boyunca sürdü. Mehmed Bey'in başında tacı, at üstünde, elinde bozdoğanı ve rüzgarda uçuşan kaftanı ile resmedildiği türbesinde, Gubavi'de, Tuna yakınlarındaki Neaylov Nehri kenarındaki Stefeni'de, Clejani'de, Ciocaneşti'de, başkent Bükreş'te ve eski başkenti Tırgovişte'de, kuzeyde Argeş (Argesel) Nehri kenarında, Plata Kasabası'nda ve Olt Nehri'ne doğru Deliorman vilayetindeki Almaneşti'deki zaferlerinden ve mağlubiyederinden bahsedilir. Mehmed Bey, Radul'u kış aylarında Tuna boylarından Karpat geçiderine kadar geri çekilmeye zorladı ve yenilen Radul, Erdel'e sığındı. Haziran ayında, ErdeFden aldığı yardımla geri geldi. Kısa ve zorlu savaş, Grumazi'de gerçekleşti ve Radul, savaştan zaferle ayrıldıktan sonra Tuna Nehri'ne kadar ilerledi; süvarileri Bulgar tarafına geçip, birkaç köyü yaktılar ve Sviştov ile Niğbolu arasında birkaç küçük çatışma daha meydana geldi.

Birkaç hafta sonra Radul, 15. yüzyıldan kalma eski bir prenslik başkenti olan Ghergita'da, Bükreş'te v£ Batı'da Slatina'da yenildi ve Ağustos ayında, köylüler Poienan Kalesi'nde ona pusu kurup, büyük bir mağlubiyete uğrattıktan sonra tekrar Karpatları aşarak kaçmak zorunda kaldı. Erdel'in ve Eflak'ın bütün topraklarını, serhad Türklerinin elinden kurtarmak için bu sefer voyvoda Yanoş Zapolya savaşa müdahale etti ve Türkleri Piteşti'de yenerek, Mehmed Bey'i ülkeyi terk etmek zorunda bıraktı.

1523 yılının kış aylarında, Türkler ve müttefik Eflak Boyarları yine Eflak'ın beyleriydiler. Radul, gene kaçmak zorunda kaldı ve kısa bir süre sonra yine geri döndü. Osmanlı hükümeti, Mehmed Bey'i zorla Eflak'ın başına padişah vekili olarak getirmekten vazgeçti ve Vladislav şahsındaTürklere olumlu yaklaşan eski hanedandan bir prens buldu. Radul, 1523 yılının Nisan ayında bu sefer Vladislav'dan kaçarak tekrar Karpatları aştı. Vladislav, Boyar Badiça'yı tahta oturtmak isteyen asi Boyarlara yenilince, sultanın tasdiknamesini iletme bahanesiyle Badiça'nın yanına gelen bir Türk birliğinin kılıç darbeleriyle hem kısa hükümdarlığı, hem de hayatı sona erdi. Tırgovişte'ye kadar ilerlemeyi başaran Radul, Vladislav'ın idaresindeki Türklerden kaçıp, tekrar Eflak'tan ayrılmak zorunda kaldı. Ülkedeki anarşi bununla sona ermedi ve Türkler, Radul'un başa getirilebilecek tek hükümdar olduğunu nihayet kabul ettiler. Böylelikle her iki prens de Osmanlı hükümetine çağrıldı ve Vladislav, Osmanlı hükümetinde tutulurken, Radul de la Afumati, Belgrad Sancakbeyi Bâli Bey ile birlikte barışçıl bir hükümet kurdu. Ama taht mücadelesi ancak 1525 yılında tekrar ülkesine dönen Vladislav'a
karşı bir isyanın başlaması sonucunda ölümü ile sona erdi.

1523-24 yıllarında Macar Kralı Ludvvig, anarşi içindeki krallığına karşı yapılacak yeni bir sefere hazırlıklı idi ve Leh Kralı, endişe ile Kili ve Akkirman'da toplanan Türk birliklerini izliyordu28. Bunun yanı sıra, Tatar Hanı da şüpheli planlar kuruyordu: Nitekim 1523 yılında Tatarlar Przemsyl'e kadar akın ettiler ve Rus bölgesi Dükü Konstantin, ellerinden ganimeti almayı başaramadı. 1524 yılında, yine Tatar çeteleri Krakow'a kadar geldiler ve onları takip eden komutandan tekrar kaçmayı başardılar . Eflak Prensi de Lehistan ile ilişkilerini tamamen kesmişti. Buna karşın Stefan Bathori, Macar Kralı Ludwig'ten Tuna boylarındaki Türklerle muhtemel bir çatışma için 1523 yılında 1.000 gulden destek alıyordu, ancak ezelî düşmanı olan Silistre Beyi'nin İstanbul'a gönderilen hediyelerle makamından alınmasını sağlayarak, herhangi bir çatışma çıkmasını kurnazca engellemişti.

Sonbaharda, Tuna boylarındaki Türklerin Macar Kralı'nın saldırısını beklediklerini ve Osmanlı hükümeti'nin barış yapmak istediği duyuldu, ama bunun sadece asılsız bir dedikodu olduğu kısa zamanda anlaşıldı . Temmuz ayında Boşnaklar yine Avusturya Dukalığina akın ettiler ve yanlarında 3 bin köle götürdüler.

1524 yılı için, Dalmaçya dahil, sınır eyaletlerinin tamamında bazı savunma tedbirleri alındı. Aynı tedbirler, Dalmaçya'da, Türklerin buna rağmen ani bir baskınla ele geçirdikleri Skardona'da ve Sivrihisar'da, Segna'da; Başpiskopos Paul Thomory'nin, birkaç bin akıncıya karşı Dalmaçyalılar tarafından abartılan ve gözlerini kamaştırıp, Mohaç felaketine zemin hazırlayan zaferi kazandığı Sirem (Sirmiya)'de; yine saldırıya uğrayan Yayça'nın bu sefer daha güçlü bir muhafız kıtası ile güçlendirildiği Bosna'da da alınmıştı. Skardona Beyi, Klis önlerine bile gelmişti. Tabii Tuna hattı da unutulmadı. Severin'e yeni kale komutanı olarak Jan Kallay atandı ve Saksonyalılara, kaleyi tahkim etme görevi verildi . Daha 1521 yılında Budin meclisi, Macaristan'ın bütün şehirlerinden toplam 45 bin altın tutarında gelir getiren katkı paylarının toplanmasına karar vermişti . Papa, 3 bin altın göndermiş ve Venedik, tıpkı yarım asırdan beri olduğu gibi, düzenli olarak nakdi yardımlarda bulunuyordu.

Bâli Bey, Ağustos ayında Severin (Szöreny)'e yönelip, Macarları buradan ateş altında tutmak için, kalenin yakınına yeni bir kale yaptırdığında, Tımışvar Dükü ve Peter Perenyi yönetiminde, ruhban sınıfı birliklerinin de katıldığı bir mikdar askerî kuvvet toplandı. Voyvoda Zapolya, karargâhını Lippo (Lipova)'ya kurarken, Erdel'de onu iki voyvoda vekili temsil ediyordu . Ama hiçbiri, Severin'e kadar ilerleme cesaretini göstermedi ve Bâli Bey kaleyi, aciz kurtarma ordusunun gözleri önünde ele geçirdi ve İstanbul'dan gelen talimat üzerine tahrip etti . Yetenekli Belgrad Sancakbeyi Bâli Bey, ayrıca Orsova'yı da ele geçirdi ve piskopos şehri Peçuy önünde yeniçeriler belirdi, ama bunlar hiçbir şey yapamadan çekilmek zorunda kaldılar.

1525 yılında, Leh Kralı, Sultan Süleyman'la yeni bir barış antlaşması yaptı. Macaristan, bu antlaşmaya dahil değildi, zira Türkler Kral II. Ludwig'ten ayrı bir elçi topluluğu göndermesini istiyorlardı, ama Ludwig, Osmanlı elçisini öldürttüğü ve Osmanlıların da aynı şeyi yapacağını beklediği için, elçi gönderemiyordu. Bu yüzden Sultan Süleyman, Ağustos ayında birçok avcı ile birlikte sürek avına çıkmak için Edirne'ye geldiğinde, herkes Macaristan'ın artık işinin bittiğini düşünüyordu. Ama Türkler, bildirildiği gibi, Tuna'yı geçmediler. Sadece Bosna'da, akıncılar Zagreb'e kadar her yeri yağmalarken, yeni Paşa, büyük Kral Matyas'tan miras kalan, tahkim edilmiş Yayça'ya saldırdı. Bâli Bey ve Manastır Sancakbeyi de birçok topla birlikte Osmanlı karargâhındaydılar. Ekim ayının sonunda, kuşatma altında olanlar, Hırvatistan Banlığina getirilen Frangepani Kontu Kristof'u bekliyorlardı. Kont, beklenen 5 bin tüfekçi, 5 bin süvari ve 500 piyadeden en azından Türkleri geri çekilmeye zorlayacak kadarını getirmişti. Macar kaynaklarında, Bosna-Sırp karargâhında ele geçirilen silahlardan ve sancaklardan da bahsedilmektedir.

Ancak Sultan Süleyman'ın 1526 yılında yapacağı sefer, herşeyi değiştirecekti. Boğdan Prensi, daha Şubat ayında Sultan Süleyman'ın Macaristan'a saldırmaya niyetli olduğunu biliyordu ve Erdelliler, Ramazan ayında kendi ülkelerine de saldıracağından kesin emin oldular. Eflak dağ kalesi Poieanan (Poienari)'ın küçük muhafız kıtasını yöneten Peter Off, Voyvoda Zapolya'nın en iyi gözcüsü idi. Aile meseleleri yüzünden Prensler Stefan ve Tuna Türkleri tarafından desteklenen Radul arasında çıkan savaşı bir an önce ortadan kaldırmaya çalıştı ve bunda başarılı oldu. Belgrad yakınlarında Sava Nehri üzerine bir köprünün yapımı için develere yüklenmiş malzemeler gelip, Niğbolu'da ve tüm diğer Tuna geçitlerinde savaş hazırlıkları açıkça başlayınca, Sultan Süleyman'ın planları sır olmaktan çıktı.

Macaristan Sarayı'mn, içinde bulunduğu tehlikenin bilincinde olmadığını söylemek, haksızlık olurdu. Katolik Batı'mn tüm hükümdarlarına gönderilen elçiler ve Macar Kralı'na tâbi olan, ama Macaristan'a düşmanlarına karşı askerî destek vermek zorunda olmayan Bohemya ve Silezya'ya gönderilen ikaz mektupları diğer tedbirlerle paralel yürütülüyordu. Ancak, Tuna ülkeleri arasında bir ittifakın kurulması için tam zamanı olmasına rağmen, Erdel'deki Romen asıllı komşusunu hor gördüğü için ona bir elçi göndermedi. Macar büyük soyluları tarafından büyük bir kahraman olarak itibar gösterdikleri ve Türklerin durumunu çok iyi bildiğini düşündükleri Sirem komutanı Paul Thomary, kendisine düşen görev hakkında bilgi vermek üzere, Vişegrad'daki saraya çağnldı (Mart). Ancak Aziz Georg gününde (23 Nisan) yapılan meclis toplantısında navatanın savunması hakkında fazla konuşulmadı. Sadece çeteleri ve köylüleri 1 Temmuz'da Tolna'da toplanmak üzere çağırmaya karar verildi. Ülkenin asilzâdeleri ve sarayın gözdeleri; bir yanda Zapolya ve Verböczy taraftarları, diğer yanda Bathori taraftarları; aslında böyle bir tehdit altında kaybetmemeleri gereken haftalar boyunca ve bu sahneleri kaygıyla izleyen yabancı elçilerin gözleri önünde, kraliçenin etrafındaki Almanların uzaklaştırılması; açıkça itham etmekten çekinmedikleri kralın, devletin gelirlerini iyi kullanamadığı; tayin edilecek başkomutanın kim olacağı ve Macaristan'ın bir mi, yoksa iki komutan tarafından mı yönetileceği gibi meseleler hakkında kavga ettiler.

Meclis toplantısı ancak 9 Mayıs'ta sona erdirildi ve elçilerden biri, gördüklerini kısaca şöyle özetledi:

"Şayet Sultan Süleyman bu ülkeye saldırırsa, papa Macaristan'ı daha şimdiden kaybedilmiş Hristiyan ülkeler hanesine yazabilir".

Seçilen komutanlar Frangepani Kontu Kristof ki, Yayça'da elde ettiği başarı iyice başını döndürmüştü ve Salmslı Nikolas, bu önemli günlerde görevlerini tamamen unuttukları için, Osmanlı ile yapılacak bu zorlu savaşı yönetme yükü, tamamen kralın omuzlarına binmişti. Ancak Ludwig, bunun aksine yaşamını her zamanki gibi sürdürdü ve "sanki üzerinde konuşmaktan çekindiği tehlikenin bilincinde değilmiş gibi, öğlene kadar uyuyordu ve meclis toplantısını ancak öğle vakti açıyordu."

Papa vekili Burgio, bu sözleri 19 Haziran'da yazmıştı. Yine de tüm kiliselerde gümüşler toplandı, köylüleri bayrağın altında toplamak için her yerde kanlı kılıç gezdirildi ve Peçuy'daki karargâhında herşeyi eksik olan başkomutan Bathori, altın ve asker talep etti . Türkler bu arada Sava Nehri'ne kurulan köprüden geçmişlerdi.

Kurdoğlu Muslihiddin Reis, daha sonra 20 kadırganın daha ekleneceği 10 kadırga ile Tuna boylarındaki büyük orduya erzak temin etmek için Karadeniz'e yelken açarken, Sultan Süleyman yanında İbrahim Paşa ve Ayas Mehmed Paşa ile birlikte Hristiyanların Aziz Georg günü olan 23 Nisan tarihinde İstanbul'dan yola çıktı. 29 Mayıs'ta imparatorluk ordusu Sofya önlerinde idi. Yağmur o kadar şiddetli yağıyordu ki, çadırların zarar göreceğinden korkmaya başladılar. Morava'nın sularının sürekli yükselmesi, orduyu sürekli kötü hava şartları altında Alacahisar üzerinden yol almaya zorladı. Burada İbrahim Paşa'ya, Petervaradin'e yönelip, neredeyse sadece silahlı köylülerle dolan kötü tahkim edilmiş karargâhından Bathori'yi söküp atma emri verildi.

1 Temmuz'da İbrahim Paşa, Anadolu Beylerbeyi Behram Bey, sayısız sipahi ile orduya katılmış da olsa, bu seferde asıl kuvvetleri oluşturan Rumeli birliklerini geçit resmi yaptırarak inceledi. 6 Temmuz'da Bosna ve Hersek sancakbeyleri en yiğit akıncıları ile birlikte Zemun Kalesi'ne geldiler. 8 Temmuz'da Sultan Süleyman'a Salankamen'de, Tuna Geçidi'nin sadece "habis ve lanet papaz" Başpiskopos Thomory tarafından işgal edildiğini ve burada Osmanlıların yolunu kapattığı haberi ulaştı. Thomory'nin yanında sadece 2 bin eğitilmemiş birlik olduğu için, Osmanlı karargâhında bayram güven ve huzur içinde kutlandı. Sultan Süleyman, bayram boyunca Belgrad'da kaldı.

12 Temmuz'da Türkler, Thomory'nin geri çekilmesinden sonra sadece 1.000 Macar'ın kaldığı Petervaradin önlerine geldiler. Düşmanın bariz üstünlüğü karşısında savaşa zorlanan korku içindeki köylüler dört bir yana dağıldılar. 15 Temmuz'da Osmanlı birlikleri şehre girdiler. Boşnaklar ve Mihaloğlu Mehmed Bey'in adamları, kalan zamanı akınlar için kullanmak üzere adanın dörtnala sürmeye devam ettiler. Yine de Petervaradin Kalesi Osmanlı toplarına oldukça iyi direndi. 21 ve 23 Temmuz'da yapılan iki hücum sırasında binden fazla Türk öldü ve bu zorlu görevi başarabilmek için Sultan'dan tekrar bin kadar yeniçeri istendi. Büyük ustalıkla döşenen lağımlar nihayet 27 Temmuz'da kalenin alınmasını sağladı ve Sultan Süleyman ruznâmesine "500 kelle, 300 esir" kaydını düşebildi. Sultan Süleyman'ın birlikleri tekrar Veziriazam İbrahim Paşa'nın birlikleri ile birleşti ve yürüyüşe tek bir ordu hâlinde devam edildi.

Hedef, Budin idi. 9 Ağustos'ta birliklere " İlok (Ujlak/Uylok) teslim oldu" haberi verildi ve günlüğe bir ekleme yapıldı:

"İlok'ta 12 kâfire hil'at giydirildi." Erdöd gibi başka kaleler de Osmanlılar tarafından ele geçirilmişti.

Kral Ludwig, Budin'den Tolna'ya ancak 24 Temmuz'da hareket etmişti ve Tolna'da henüz hiçbir birlik toplanmamıştı. Daha önce hiç bu kadar büyük bir tehlike ile karşı karşıya gelmeyen krallığı korumak için özlemle savunucular bekleniyordu. Stefan Bathori, nihayet Kraliçenin ve Estergon (Gran) Başpiskoposu'nun birlikleri ile 3 bin kişi toplayabildi ve daha sonra gelen Andreas Bathori de yanında birkaç birlik getirdi. İstolni Belgrad'dan 300 süvari ve 1.200 piyade ile birlikte Georg Zapolya da geldi, ama Franz Batthyany ve Kristof Frangepani, karargâhta görülmediler. Kral Ferdinand'dan beklenen yardım için çağrı yapılıyordu, ama boşunaA3 Uzaktan sadece Stefan Schlick komutasında birkaç Bohemyalı, papanın 1.300 paralı askeri ve Leonard Gnoienski komutasında, maaşları yine Papa tarafından ödenen 1.500 Leh geldi. Macaristan Kralı'nın böylelikle, sadece yarısı köylülerden oluşan 20 bin adamı vardı. Thomory ve Georg Zapolya, başkomutanlık makamlarına getirildiler. Erdel Voyvodası Yanoş Zapolya'ya defalarca, Eflak'a saldırıp, Tuna Nehri'ni geçme planlarından vazgeçmesi ve birliklerini kralın emrine vermesi yönünde talimatlar gönderildi, ama Zapolya, Budin meclis toplantısında alınan kararlara, bu emre itaat etmeyecek ve Macaristan'ın kurtarılması için, kendisine açıkça hakaret etmiş düşmanları ile birleşmeyecek kadar kızgındı.

Karmakarışık, disiplinsiz ve birbirine son derece zıt kişisel çıkarlarla dolu insanların bir araya geldiği Macar ordusu, herkesin mümkün olduğunca kötü hizmet verdiği, ancak kritik durumun yine de bütün sorumluluğu yüklediği bir kralın yönetiminde, ancak 15 Ağustos'ta Tolna'dan hareket etti. Bu arada asilzadelerden bazıları, sahip oldukları imtiyazlar gereğince Drava Nehri'nin diğer yanında savaşmayacaklarını bildirdiler. Karargâh, Kral Ludwig'in daha önce 1521 yılında ülkesini savunmak için durduğu Mohaç yakınlarında, Bata ve Drava nehirleri arasında bir çayıra kuruldu. Drava Nehri'nin ve yan kollarının akışı, bu bölgeyi öylesine sarıyordu ki, bağlarla kaplı bazı tepelerin altında geniş, bataklık benzeri zeminler uzanıyordu.

Yağmaya çıkan Macar Martoloslar tarafından sürekli olarak rahatsız edilen dev Osmanlı ordusu, bazı problemler yaşayarak ve kayıplar vererek, 15 Ağustos'ta Drava Nehri'ne geldi. Derhal, nehri geçmek için bir köprü hazırlandı. Bu köprüden 20 Ağustos tarihinde gözcülük yapmak için ilk geçen, Belgradlı bir voyvoda oldu ve bu hizmetleri karşılığında yıllık 9 bin akçe geliri olan bir timarla ödüllendirildi. 21 ve 22 Ağustos'ta bütün birlikler geniş nehrin üzerinden geçtiler ve Osek (Ezsek) Kalesi'ni ateşe verdiler. Yağmur sürekli yağıyordu, yerlerde çamurlu sular toplanıyordu ve sis bulutları ufku kaplıyordu. Yine de Osmanlılar 29 Ağustos'ta Macaristan ordusunun karargâh kurduğu yerde,pırıl pırıl parlayan şövalyelerin ve zavallı köylülerin
karşısına çıktılar.

Karargâhta sözü geçen büyükler, başka birlikleri beklemek ya da bazılarının teklif ettiği gibi, sultandan banş talep edip, bunun karşılığında vergi ödemeyi taahhüt etmek istemiyorlardı. Kısmen savaşın külfetine bir son vermeyi arzuluyorlar, kısmen de gözü kör eden bir kibirle karşılarında en iyi askerî kuvvetlerle duran Türklerin sultanını, daha önce hiçbir Macar Kralı'nın cüret edemediği açık bir muharebede yenebileceklerini düşünüyorlardı. Varad'ın tecrübeli piskoposu, savaşın sonucunu doğru tahmin edip, açıkça Macarların savaşa girdikleri takdirde inanç uğruna şehit olacaklarını söylemesine rağmen, asilzâdelerin çoğu sabırsızca ve coşkunlukla onlara ebedî şan getirecek bu muharebeyi istiyorlardı. Kralın birliklerine ayrıca Hırvat Banı, Zagreb Piskoposu ve bir mikdar daha başka birlik katılmıştı.

Leh birliklerin komutanlarının tavsiyesinin aksine, arabaların arkasında siper almadan ve Türklerin konumundan haberdar olmadan muharebe hattı çizildi. Sağ kanatta Hırvatistan Banı, sol kanatta Perenyi duracaktı. Kral, bir hükümdara eşlik etmekten çok, sanki bir esirin başında nöbet tutacak olan muhafız kıtasının arasında ikinci saflara alındı, zira krala ne savaşta ne de barış zamanlarında siyasî çekişmelerde herhangi bir rol verecek kadar güvenmiyorlardı. Askerî tarihde hiçbir zaman bu kadar acınacak hâlde sefil bir sahne görülmemişti.

Macarlar, güzel ve güçlü atları ile yapacakları enerjik bir hücumla sipahilerin saflarını bölüp , sultana ve yeniçerilerine ulaşabileceklerine inanıyorlardı. Bütün bir öğleden önce Osmanlıların tepede kendilerine taarruzunu bekledikten sonra nihayet düşman ordusunun bir birliğinin sağ ön tarafında ağır ağır harekete geçtiği görüldü. En çok dikkatlerini çeken şey ise, düşmanları üzerinde yiğidiklerinden daha fazla hayranlık uyandıran eşsiz disiplinin bir etkisi olan o inanılmaz sessizlikti . Kralın değil de, zorla başına getirilen vasilerinin karar verdiği kısa bir harp şurâsı toplandı ki, başka yerlerde kullanılacaklarından zavallı kralın etrafındaki muhafız kıtası bile alındı ve Macar feodal beylerin ihtişamlı süvarileri "İsa" naraları altında sipahilere doğru harekete geçtiler. Sipahiler, savaşlarda her zaman yaptıkları gibi düzen içinde geri çekildiler ve Andreas Bathori tam "Zafer!" diye bağıracakken, Földvars Vadisi'ne gizlenen Türk topları Macarların sağ kanadına ateş açmaya başladı. Bunun üzerine çıkan ve kısa bir süre sonra kaçışa dönüşecek kargaşa da Estergon Piskoposu ile birlikte birçok asilzâde ve Macar Kralı hayatlarını kaybettiler.

Türkler, Hristiyanlan planlı ve düzenli bir biçimde sürekli yağan yağmurdan dolayı büyüyen bataklıklara doğru sürdü. Gece yağan yağmur, durumu daha da kötüleştirdi. Mohaç bataklıkları Macaristan'ın en iyi ailelerinin binlerce üyesini yuttu. Kendisine karşı garez besledikleri Papaz Thomoroy'nin başı, muzaffer askerler tarafından karargâhta gezdirildi ve sultanın günlüğüne göre alınan 12 bin esirden bir çoğunun boynu vurularak, 31 Ağustos'ta altın bir taht üzerinde oturan Sultan Süleyman'a sunuldu. Muharebe alanında Varad, Çanad, Peçuy, Yanıkkale ve Bosna piskoposlarının ölü bedenleri bulundu. Georg Zapolya'nın bedeni ise kayıptı. Akıncılar, genç bahtsız kralın bedenini atının üzerinde ölü ve çamur içinde bir su birikintisinde buldular. Birkaç ay sonra Kral Ludwig'in halefi İstanbul'a bir elçi gönderdiğinde, vezirlerden biri, kinayeli bir şekilde hiçbir Osmanlı'nın, komutanının ve hükümdarının "çamurlu bir çukurda" boğulmasına izin vermeyeceğini söylemişti.

Türkler, meş'um Mohaç Meydanı'nda en az 20 bin piyade ve 4 bin ağır zırhlı şövalyeyi gömmüş oldukları ile övünmeye başladılar. Rumeli Defterdarimn yönetimi altında gerçekleştirilen gömme işlemi Eylül ayının ilk iki günü boyunca sürdü. Köy ateşe verildi ve fethedilip, ilhak edilen Macaristan halkına korku salmak için, yollarına çıkan bütün köylüler öldürüldü. Ordunun muharebeye katılmayan bazı birlikleri hâlâ duruyordu. Zapolya, Erdel birlikleriyle Segedin'de ve Kristof Frangepani Hırvatları ile Zagreb, Bohemyalılar ve Brandenburglular ise kuzeyde duruyorlardı. Hazinedarı, Vesprim (Pesprim/Veszprem) Piskoposu ve papa vekili ile birlikte Budin'den Tuna Nehri'ndeki bir gemiye binen Kraliçenin etrafında belki ulusal bir direnç örgütlenebilirdi.

Ama bunu yapacak yetenekte bir adam çıkmadı. Sultan Süleyman,Tuna boyunca hızlı bir yürüyüşle Tolna üzerinden 11 Eylül'de başkent Budin'e geldi ve şehirde hiç kimse direnmeye cesaret edemedi. Sultan Süleyman, ordusunun başında yanında gözde veziriazamı İbrahim Paşa ile birlikte, emirlerine rağmen kısa bir süre sonra ateşler içinde yanacak olan şehre girdi. Nitekim, kralın sarayı ve kale bu ateşten etkilenmedi ve Macarların birçok zafer ziyafetine tanıklık etmiş olan salon, Müslüman fatihlerin savaş müziği ile dolup taştı. Sultan Süleyman, gelecekteki ikameti olarak sahiplendiği saraya yeniçerilerini yerleştirdi ve Tuna Nehri üzerindeki köprüyü geçerek Peşte'ye vardı. Ordunun tamamı burada toplandı ve köprü, geçiş trafiğinin tazyiki altında nihayet yıkılınca, sonradan Mehmed Bey, Hüsrev Paşa ve Turahanoğullanndan Hasan Bey idaresinde gelen birlikler, sandallarla karşıya geçirildi. Budin Sarayı'nın, yeni top dökümü için kullanılabilecek topları ve bronz heykelleri, sökülüp götürüldü ve Sultan Süleyman, Macaristan'ın başkentinde yaşayan Yahudileri İstanbul'a yerleştirdi.

Sultan Süleyman, Yanıkkale'ye kadar ülkenin tamamını işgal etmek üzere Budin'den ancak 25 Eylül tarihinde ayrıldı. Estergon ve Vişegrad kaleleri henüz Macarların elinde idi ve Maroth'ta köylüler ve keşişler, arabalar ve toplarla yapılan bir çatışmada akıncılara büyük direnç göstermişlerdi. Saraya yerleştirilen yeniçeriler de sultanla birlikte yola çıktılar, zira yağmurlar devam ediyordu ve erzak yokluğu baş göstermeye başlamıştı: Bir ölçek arpanın fiyatı 120 akçe, bir ölçek unun 200 akçe idi. Dönüş yolunda Segedin ve Titel ele geçirildi. Macaristan başkomutanının idaresindeki birlikler tarafından takip edilen ordu, yeniden inşa edilen Petervaradin Köprüsü'ne geldiler ve tüm esir sahiplerinden beşte bir oranında pencik hakkı tahsil edildi. Türkler, kimi yerlerde büyük bir dirençle de karşılaştılar ve köprüden geçerken, Adana'da Anadolu Beylerbeyi'nin derhal Anadolu'ya dönmesini gerektiren bir isyanının çıktığı haberi ulaştı. Ordu, 18 Ekim'de Niş'e ve 25 Ekim'de Sofya'ya geldi ve 13 Kasım'da Sultan Süleyman tekrar İstanbul'da idi.

Henüz iyi durumda bir Macar ordusu varken; Erdel henüz düşman yüzü görmemişken - Sultan Süleyman, Radul'un oğlunu Eflak adına rehin olarak talep etme gereği duymuştu63 - ve nihayet uzun zamandan beri gelecekteki Macaristan Kralı olarak görmeye başladıkları Yanoş Zapolya'nın etrafında hâlâ güçlü insanlar toplandıkça, Macaristan Sultan Süleyman'a ait olamazdı. Sava Nehri kıyısındaki yerler haricinde, ülkenin hiçbir yerine yeniçeriler yerleştirilmemiş; Macaristan topraklarının hiçbir yerinde timarlar dağıtılmamış ve defterdarlar hiçbir yerde mal mülk kaydı tutmamışlardı. Sultan Süleyman'ın Macaristan seferinin sonuçları yanan şehirler, kaleler ve köyler; insanları köle olarak götürülen terk edilmiş eyaletler; Sultan Süleyman'ın Kral sarayını kendi ikameti olarak sahiplendiği ve atının nalları kralın topraklarını çiğnediğine dair anılar ve Osmanlı İmparatorluğu'nun genişletilmesi ve İslâm'ın yayılması için son nefeslerine kadar mücadele veren şehitlerin türbanları ile süslenen mezar taşlarından oluşuyordu.

Vladislav ile yapılan antlaşmaya göre, Kral Ferdinand, hiç şüphesiz Macaristan tacının sahibi idi. Sadece meclisin onayına ihtiyacı vardı. Kız kardeşi olan kraliçenin, Kral Ludwig'in dul eşinin etrafındaki nüfuzlu adamların ve başlarında Bathori olmak üzere Zapolya düşmanlarının desteği kesindi. Avusturya'ya komşıf* olan Hırvat ileri gelenleri de hükümdar olarak Ferdinand'ı diğer hükümdarlara tercih edeceklerdi. Kraliçe, Macaristan'ın kurtarılması için kararlar alma bahanesi ile meclisi topladı, ama Yanoş Zapolya erken davranarak, Tisa (Theisz) Nehri'nin ötesindeki Tokay (Tokaj)'da aynı bahanelerle bir meclis topladı ve kendini taraftarlarının oyları ile 16 Ekim'de Macaristan Kralı ilan ettirerek, Kasım ayında selefine İstolni

Belgrad'da büyük bir cenaze merasimi hazırladı64. Kral Ferdinand ise kendi yandaşları tarafından ancak 16 Aralık'ta, Kuzey Macaristan'ın en önemli şehirlerinden biri olan ve Almanların yaşadığı Pressburg'da Kral seçilebildi. Bir sonraki yılın ilk gününde Hırvatlardan oluşan bir meclis bu karara katılırken, Kristof Frangepani, Slav kesimlerini düşmanlarının "dessas" diye adlandırdıkları Kral Yanoş'un yanına çekti .

İki Macar Kralı arasındaki mücadeleler, daha 1527 yılında başladı. Yandaşlanndan bazıları taraf değiştirdi, ama durumlar düzelmedi. Zapolya, bir müddet, Kara İvan diye adlandırılan ve sözde "Bizans İmparatorlarının torunu" olarak Sırbistan için bağımsızlık planları yapan ve Erdel'in güneybatısı ile özellikle toprak kölesi olarak yaşayan Romenler'den destek alan Çar Ivan'ın isyanı ile uğraşmak zorunda kaldı . İvan, Voyvoda Naibi Peter Perenyi'yi yendi, ancak Maros Nehri kenarında Emerich Czibak ile karşı kaybettiği bir savaşta Segedinliler tarafından öldürüldü . Aralık ayında Kral Yanoş'un birlikleri Varad, Kaşau ve Eğri'yi işgal ettiler ve kendisi de, yanında tahtta hak iddia eden iki Romen ile birlikte yandaşlarından birinin evindeki vaftiz merasimine katıldı . Ancak daha sonra Ferdinand, Yanoş'u nihayet yendi ve kendini Macaristan Kralı ilan etti. Yanoş, Saksonyalıların rakibinin yanında yer almış olduğu memleketi Erdel'e geri çekilmek zorunda kaldı. 1528 yılının ilk aylarında Zapolya kendinden çok üstün olan rakibine karşı yapılan savaşlarda yine birçok mağlubiyete uğradı ve durumu gitgide daha ümitsiz hâle geldi.

O zor günlerinde Leh Hieronimus Laski'yi ilk elçisi olarak Sultan Süleyman'a gönderdi ve Macaristan Kralı olarak tanınmasını istedi ve aynı zamanda Ferdinand'a karşı yardım talep etti.

Sultan Süleyman, 1526 yılındaki başarılı seferden sonra Macaristan'ı neredeyse unutmuştu. Sadece Bosna'da hâlâ Macarların elinde olan istihkâmlar Türkleri kışkırtıyordu ve Yayça ile Banyaluka, sessizce Hüsrev Paşa'nın eline geçti. "Dalmaçya, Hırvatistan ve Slovenya ülkelerinin özel hâmisi ve koruyucusu" görevini getirilen Kont Kristof Frangepani, kısa bir süre önce Zapolya adına yaptığı bir muharebede hayatını kaybetmişti, dolayısıyla Yayça'nın kurtarılması için 1525 yılında yaptığı kahramanlığı tekrarlayamadı.

Bosna'nın bu eski başkentinde 1528 yılında sadece Kral Ferdinand'ın Almanları, ünlü komutan Katzianer yönetiminde direniyorlardı. Ama 10 günlük bir kuşatmadan sonra Yayça nihayet Boşnakların eline geçti.

1528 yılında Semendire'deki Türkler ayrıca Karinyola'ya akınlar düzenlediler ve sayısız esir aldılar. Buna göre Türkler, Macaristan'daki mevcut durumlarla pek ilgilenmemelerine rağmen, elçi Laski efendisi Erdel Banı'nın Macarsitan'ın tek hükümdarı olarak sultana danışmadan kendini Macaristan Kralı ilan ettiği; sultana ve vezirlere hediyeler göndermediği ve vergi taahhüdünde bulunmadığı için ağır sitemlerle karşılaştı ve Sultan Süleyman'ın Budin'deki sarayına tekrar sahip çıkmaya niyetlendiği cevabını aldı.

Laski, bu saldırılara Doğu'ya özgü bir şekilde ve örneklemeler vererek cevap vermesini çok iyi bildi ve nihayet amacına ulaştı:

Zapolya "sultanın hil'atı ve gölgesi" altında himaye edildi ve derhal Niğbolu Sancakbeyi ile Memleketeyn prensleri ve birkaç top ile birlikte yardım vaat edildi. Aynca Tuna Nehri'ne bir Osmanlı filosu gönderilecekti. 3 Şubat 1528 tarihinde Laski, veda etmek üzere son kez Sultan Süleyman'ın huzuruna çıktı.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kanuni Sultan Süleyman'ın Macaristan Krallığını Yok Ediş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Haz 2011, 05:38

Yanoş'un elçisine rağmen, vezirler Mart ayında Kral Ferdinand'ın elçileri Hobordanacz ile görüşmekten çekinmediler. Ama elçi, Laski'nin yeteneklerine ve zekâsına sahip olmadığı ve çok da uyumlu davranmadığı için çok kısa bir müddet sonra geri gönderildi.

Hatta elçi, Macaristan'ın kaybettiği bütün kaleleri geri istemiş, İbrahim Paşa da:

"Neden İstanbul'u da istemiyor?" diye sormuştu.

Kral Ferdinand'ın özellikle Ayas Mehmed Paşa olmak üzere, vezirlerle arası iyi olan ve oğlu Laski'yi rehin olarak tuttuğu Eflak Prensi Radul'dan arabuluculuk yapmasını istemesi de bir sonuç getirmemişti . Buna karşın, Boğdan'da genç Stefan'ın halefi ve Büyük Stefan'ın gayrimeşru bir oğlu olup, uzun yılloa1r halk arasında yaşayan zeki ve anlayışlı bir kişiliğe sahip Petru Rareş, Kral Ferdinand'ın tarafını tutuyordu. Tuna Beyi'nin Sultan Süleyman tarafından vaat edilen Erdel seferi , muhtemelen bu gibi hadiselerden ülkesi için olumsuzluklann ortaya çıkacağından endişe eden Radul sebebiyle gerçekleşmedi. Zapolya, 1528 yılında Osmanlı hükümetini Johann Teczynski adında bir elçi gönderen Lehistan'da84 büyük bir ordu toplamayı başardı ve bu ordu ile 1528 yılının sonralarına doğru önemli başarılar kaydetti. Bundan cesaret alarak, bazı Eflak Boyarları Eflak Prensi'nin tahtı kaybettiğini ilan ettiler ve Prens Radul'u kaçtığı bir sırada öldürdüler (1529 başları).

Osmanlılar, bir zamanlar fethettikleri Macaristan'daki değişken şartları henüz sakince izliyorlardı, ama ne zaman ki Valentin Török 1529 yılının bahar aylarında Kral Ferdinand'ın paralı askerleri ile Erdel'e girdi, işte o zaman Boğdan Prensi Rareş'e Erdel'e akın etme izni verildi ve Boğdanlılar Haziran ayında Földvars Kalesi'nin surları önünde Alman Kralı'nın sadık Saksonyalılarına karşı önemli bir zafer elde ettiler. Bu, Sultan Süleyman'ın aynı yıl içinde Kral Ferdinand'a karşı yapacağı savaşın ilk belirtileri idi.

Sultan Süleyman, 10 Mayıs tarihinde başkentten ayrıldı. Her yerde resmî olarak, kendisine ait bu yeni ülkeye düzen getirmek üzere, Macaristan'a doğru yola çıktığı ilan edilmişti. Yanında, tıpkı 1526 yılında olduğu gibi, yine Veziriazam İbrahim Paşa ve Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa vardı. Ayas Mehmed Paşa ve Kasım Paşa da yanındaydılar. Yine, tıpkı 1526 yılında olduğu gibi, yağmurdan çok çektiler. Sultan Süleyman, ancak 17 Temmuz'da Belgrad önlerine varabildi ve 13 Ağustos'ta, yeniden inşası kötü hava şartlan sebebiyle hayli zorlu geçen köprüyü kullanarak, Drava Nehri'ni geçti.

Sultana ait bölgelerden geçiliyor olması, yürüyüşün barışçıl karakterini belirliyordu. Her türlü yağma ve köle avı, kesinlikle yasaktı. Her gün, Zapolya'nın tarafını tutan Macar Beyleri, krallarının hükümdarını selamlamak üzere sultanın yanına geliyorlardı. İlk zaferin yıl dönümüne yakın bir tarih olan 18 Ağustos'ta, anılarla dolup taşan Mohaç alanına karargâh kuruldu. Toprak, yine Kral Ludwig'in sonunu getiren gündeki gibi çamurlu idi. Yarı yolda bırakılan ve bataklıkta sefil bir şekilde ölen Kral Ludwig'in halefi, işte en utanç verici mağlubiyetin yaşandığı bu yere, henüz vergi ödemeye yanaşmadığı, ancak hükümdarı olarak tanıdığı Sultan Süleyman'ın elini öpmek için geldi. 18 Ağustos'ta İbrahim Paşa 500 atlı ile birlikte, bugüne kadar hiçbir Hristiyan hükümdann görmediği bir itibarla Zapolya'yı karşılamaya gitti. Ertesi gün, Kral Yanoş Zapolya, Laski'nin, bilgin bakan Venböczy'nin ve Erdel'in ileri gelenlerinden Emerich Cszibak'ın da aralarında bulunduğu adamları ile birlikte Mohaç'taki Osmanlı karargâhında idi. Macar Kralı'nı gördüğünde Sultan Süleyman yerinden kalktı ve kendi eseri diye kabul ettiği krala doğru üç adım atma teveccühünü gösterdi. Zapolya, Sultanlar Sultanı'nın önünde daha alçak bir yere oturdu. Kılıçla fethedilen Macaristan ülkesinin Hristiyan valisi olarak Osmanlı hiyerarşisindeki rütbesine uygun bir biçimde Zapolya'ya dört hil'attan ve dört görkemli Arap atından oluşan hediyeleri sunuldu ve o da bunun karşılığında, Doğu'nun üstünün huzuruna hiçbir zaman eli boş çıkmamayı öngören örf ve âdetlerine uygun bir biçimde Sultan Süleyman'a büyük bir pırlanta hediye etti. Merasim, Divân'da her zaman karşılaşılan türdendi. Tek fark, Zapolya, sultanın elini öperken çadırın önünde muhteşem bir ordunun bulunması idi.

Sultan Süleyman, bunun üzerine, meşru Kral Ferdinand'ın, komutanı Thomas Nadasdy tarafından birkaç bin Alman askeriyle işgal edilen Budin'e kadar Kral Yanoş'a eşlik etmeyi görev saydı. 31 Ağustos'ta Veziriazam İbrahim Paşa, işgalci olarak Macaristan'a giren Almanlara karşı asıl şimdi başlayan savaşın seraskeri tayin edildi. Macarlar tarafından tayin edilen yeni Sırp despot ailesinin son temsilcisi, Macar Johann Beriszlo'nun oğlu, Sultan Süleyman'ın huzuruna çıktığında, Türk ordusu Budin önlerinde Sırp mahallesinin bağlarına kadar gelmişti. Budin'in müdafaa kıtası önce teslim olmayı reddetti ve böylelikle Osmanlılara karşı isyan etmiş sayıldı, ama daha ikinci gün, adamlardan birkaçı Türk tarafına geçtiler. Sultan Süleyman, başında Macarlara özgü bir samur başlıkla Budin'in istihkâmlarını inceledi ve 7 Eylül'de aşağı kısımlardaki kapılardan biri işgal edildikten sonra, askerler ertesi gün hücum eden Türklere kaleyi teslim ettiler. Büyük ganimetler toplayacaklarından emin olan yeniçeriler, sultanın sarayda herhangi bir şeye dokunmalarını yasaklayınca, isyan ettiler ve kapitülasyona sebep olduklarını sandıkları padişah kapusuna mensup birkaç kişiyi taşladılar. Andaşmaya göre huzur içinde gitmelerine izin verilen Almanlara saldırdılar ve bir kısmını öldürdüler.

Macar hükümdarı Yanoş Zapolya'ya ait olduğu kabul edilen Budin'de, muhafız alayı olarak sadece elli yeniçeri bırakıldı. Sultan Süleyman, ava çıkıp, kafasını dinlerken, Yanoş Zapolya'ya taç giydirme görevi, sekbanbaşına düştü. Sekbanbaşı, bu görevi hükümdarının herhangi bir beyi için yapacağı gibi yerine getirdi ve Yanoş, Türk saray geleneklerine göre sekbanbaşına 2 bin altın vererek teşekkür etti. Yeniçerilere de binlerce altın dağıtıldı. Sultan Süleyman, daha Budin'e gelmeden önce, Macaristan'ın Aziz Stefan tacını eline geçiren Perenyi'yi yakalatmak için emir vermişti. Böylelikle tacı kendi adayı olan Zapolya'ya giydirip, onu resmen kral ilan edebilecekti. Taç, nihayet fethedilen Vişegrad'da ele geçirildi.

Kral Ferdinand, Sultan Süleyman'a para teklif ederek barışı sağlamaya çalışıyordu, ama boşuna. Sultan Süleyman "Viyana (Macarlarda: Becs) Kralı'nın" elçisini görmek istemiyordu ve her yıl sultana 20 bin ilâ 100 bin ve veziriazama 5 bin ilâ 40 bin arasında altın tutarında hediyeler teklif etme görevini üstlenen Dalmaçyalı Jurisich düşman bir ülkenin elçilerine verilen geçiş izinlerini bile alamadı. Aksine Sırplar, Semendire Sancakbeyi'nin komutasında istedikleri gibi yağma yapmak üzere akıncı olarak Avusturya Düklüğüne gönderildiler ve bu görevi başarı ile yerine getirdiler.

Asıl ordu, Avusturya sınırındaki Komran, Yanıkkale, Pressburg, Altenburg şehirleri, yani Zapolya'ya, dolayısıyla Sultan Süleyman'a ait şehirleri geçerek, Avusturya Arşidükü'nün mirasla babadan oğlu geçen mülklerine yöneldi. Kendini "Savoy Dükü'nün ve Fransa Kralı'nın anne tarafından akrabası " olarak tanıtan Mihaloğlu Mehmed Bey komutasındaki akıncılar, Avusturya'nın ve Ferdinand'ın komşu eyaletlerinin içlerine kadar ilerlediler. Karargâh, henüz Bruck Şehri'ndeyken (24 Eylül), Yahya Paşa'nın oğlu Bâli Bey Viyana surlarına kadar gelmişti ve Sultan Süleyman'a kesik baş gönderiyordu. 26 Eylül'de Veziriazam İbrahim Paşa, düşmanın başkenti Viyana önlerine varmıştı. Bulutlu, serin ve yağmurlu bir günde, Eylül ayının 27'sinde nihayet Sultan Süleyman bizzat geldi ve kırmızı çadırı Semmering tepesine kuruldu.

"Muharrem ayının 22'sinde", diye yazıyor Sultan Süleyman birkaç hafta sonra Venedik'teki dostlarına "Beç denilen şehre geldik ve oradaki Kral bunu öğrenince Bohemya ülkesinde Prag denilen şehre kaçtı; orada gizleniyor, bu yüzden hayatta mı değil mi bilmiyoruz." Viyana'da, her ikisi de Türklerin savaş sanatına vâkıf Salm Kontu Nikolas ve komutan Katzianer ve onların başkomutanları olup, Batı'dan gelen, ancak Viyana'nın kurtuluşunda yine de ilk ikisi kadar önemli bir rol oynamayan; Palatina Kontu Philipp vardı. Sultan Süleyman, ilk günlerde günlüğüne sadece birkaç küçük çatışmanın geçtiğini yazdı. Tıpkı Rodos önlerinde olduğu gibi, 5 Ekim'de Bosna ve Semendire Beyleri lağım döşettiler ve hendekler doldurulmaya başlandı. 9 Ekim'de Karinyola Kapısı'na iki gedik açıldı, ama bunun üzerine yapılan hücum geri püskürtüldü84' Üçüncü bir gedik 11 Ekim'de ve ayrıca iki gedik 12 Ekim'de açılabildi.

Kış erken bastırdı, hatta 17 Ekim'de yoğun bir kar yağışı bile oldu. Kuşatma altında bulunanların sonuna kadar direnmeye niyetli oldukları şüphe götürmüyordu. Bu arada Sultan Süleyman bir harp meclisi düzenlemiş ve yapılacak son bir genel taarruz sırasında Viyana düşmez ise geri çekilme kararı alınmıştı. Vaat edilen bin altın, yeniçerileri iyice coşturdu. 14 Ekim'de iki lağım yine Karinyola Kapısı'na iki büyük gedik açmıştı, ama Osmanlıların en iyi birliklerinin büyük taarruzu geri çekilme karan ile sonuçlandı. Ertesi gece, toplar sandallara yüklendi ve 16 Ekim'de çadırlar söküldü. Kuşatmanın bu şekilde sonuçlanmasına rağmen, Türkler uzaktaki Batı'da ünlü Viyana Şehri'nin alınması güç surları önündeki kahramanlıklarını, sultanın zaferi olarak kutlamaktan geri kalmadılar.

Yürüyüş, sürekli kar yağışı altında Yanıkkale'ye kadar zorlukla başarılabildi. Bu arada birkaç araba bile yakıldı ve toplar, şanslanna henüz donmamış Tuna Nehri üzerinde güçlükle taşınabildi. 24 Ekim'de ordu tekrar Budin'e geldi. Sultan Süleyman'ı selamlamak için gelen Kral Yanoş, üç vezir tarafından karşılandı. 28 Ekim'de Sultan Süleyman'ın huzuruna kabul edildi ve her zamanki hediyelerini aldı. Macaristan tacı, Veziriazam İbrahim Paşa'nın henüz yolda olan eşyaları arasında idi ve Macaristan Krallığı için çok önemli bir yer tutan ve önce "adı Macar beylerine" gösterilen bu taç, ancak bir sonraki karargâhtan, Zapolya'dan bunun için peşinen 2 bin altın alan Gritti, Perenyi ve Viyana önlerinde Türklerin tarafına geçmiş olan Sekreter Simon Deak Athinai tarafından getirilerek "Kral Yanoş'a" teslim edilebildi.

Dönüş yolu, gitgide zorlaşıyordu ve yeniçeri ağası yorgunluklara ve yokluklara daha fazla dayanamayarak öldü. 6 Kasım'da Petervaradin'e gelindi ve ancak 21 gün sonra Sofya'ya karargâh kurulabildi. Sürekli yağmurlar altında geçen günlerden sonra, Sultan Süleyman 16 Aralık'ta nihayet sağ salim İstanbul'a döndü. Ferdinand'ın Erdel'deki yandaşları bu dönemlerde Şarlken'in Osmanlı İmparatoru'na karşı kazandığı mudak zaferden, İbrahim Paşa'nın ve Gritti'nin öldüğünden ve "nehir yoluyla tek başına geri dönen" sultanın kaçışından bahsediyorlardı.

Bir sonraki yıl (1530), Erdel'e yine Ferdinand'ın taraftarları hakimdi. Radul'un öldürülmesinden sonra boyarlar, Neagoe Basarab'ın meşru oğlu Basarab'ı tahta çıkartmak istemişler ve ülkeye getirmişlerdi, ama Tuna beyleri daha erken davranıp, önceki hükümdar Vladislav'ın oğlu Moise'yi prens ilan etmişlerdi. Moise, Boyarlardan bir çoğunu idam ettirdikten sonra, Tuna'daki Türkler tarafından Erdel'e kaçmaya zorlandı ve yerine, Türklere tâbi Vlad getirildi (Haziran). Vlad'a karşı savaşmak üzere önce Erdel'den, kazandığı takdirde Yergöğü'nü, Turnu'yu, Niğbolu'yu ve Plevne'yi talep eden Saksonyalı hayalperest Mark Pemflinger geldi ve Türkler yardıma gelemeden Vlad'ı yendi. Şardar fazla ağır olduğundan, barış görüşmeleri hiçbir sonuca varmadı. Ağustos ayında, Erdelli Ferdinandçıların lideri Majlath ve Gaspar Horvath komutası altında Romen çeteleri ve yerlilerden oluşan bir ordu, Moise ile akraba olan Oltlu Privuleşti ailesinin yardımı ile Moise'yi tekrar Tırgovişte'ye götürmek üzere Sibiu'dan yola çıktı. Ordu, Olt Nehri boyunca ilerleyerek, Tuna Nehri'ne kadar geldi, ancak Moise burada Viişoara Kasabası'nda öldürüldü ve Majlath esir alındı, ama daha sonra tekrar geri döndü. Tuna beylerin başlarından biri olan Mihaloğlu Mehmed Bey'le birleşen Vlad, Erdel geçitlerine kadar geldiler ve buradan geçme cesaretini gösterdiler. Zapolya taraftarlarının arasına katılan Majlath yanlarındaydı ve Braşov sakinleri Kral Yanoş'a sadakat yemini etmeye zorlandılar. Türkler ve Romenler, ayrıca Kral Ferdinand adına Nikolas Gerendy'nin hüküm sürdüğü Sibiu'yu da yağmaladılar. Bu esnada Zapolya tarafından çağrılan Semendire Türkleri, Macaristan'ın Avusturya'ya ait bölgelerine akın ettiler ve birçok Hristiyan esirle geri döndüler.

Sultan Süleyman'ın yeni bir seferi söz konusu olamazdı, zira siyasî açıdan hiçbir hedef görünmüyordu. 1530 yılında Ferdinand'ın elçileri olarak Lamberg ve daha önce reddedilen Jurisich geldiler. Sultan Süleyman, Viyana kuşatması sırasında Avusturya Arşidükü Ferdinand'ın gücünü daha iyi görmüş olduğundan, daha nazik karşılandılar ve Sultan Süleyman'ın Budin'de, Bruck'ta ve "düz bir vadiye kurulu, güzel bağları ve etrafı dağlar ve ovalarla çevrili" olup, "bir ev kurmayı isteyebileceği" Viyana'da beklemesine karşın, efendileri Ferdinand'ın gelmediğine dair sitemlerle karşılaştılar. Veziriazam İbrahim Paşa, ayrıca Ferdinand'ın Macaristan'daki bütün mülklerinden ve haklarından feragat etmesini ve ağabeyi Şarlken'in, miras olarak devraldığı "İspanya'nın Alman bölgelerinden çıkmasını" sağlamasını talep etti. Bu şartları şayet kabul etmeli51 istemiyorlarsa, herhangi bir vergi de söz konusu olamazdı, zira: "Sultan, toprak satmıyordu ve paramıza da ihtiyacı yoktu. Pencereden, bize para, gümüş ve altınla dolu Yedikule'yi gösterdi ve bunlara henüz dokunmadığını söyledi".

Kasım ayında Budin'i geri alma teşebbüsü başarısız oldu. Zapolya tarafından Marmaros Kontu ve genel vali ilan edilen Gritti, o tarihte Sultan Süleyman'ın gözcüsü olarak şehirde idi. Roggendorf yönetimindeki Almanlar, uzun süren bir kuşatmadan sonra geri çekilmek zorunda kaldılar, ama bu teşebbüs, Sultan Süleyman'ın "Beç Kralı'na" duyduğu öfkeyi daha da arttırdı ve Ferdinand ile Zapolya arasında 1531 yılında sağlanan ateşkes antlaşması da öfkesini dindirmeye yetmedi. Ferdinand'ın yeni elçileri Nogarola Kontu ve Lamberg, 100 bin altına kadar vergi taahhüt etme yetkisine sahip olmalarına rağmen, 1531 yılında tıpkı öncekiler gibi başarılı olamadılar. Sultan Süleyman, tekrar Macaristan'a sefere çıkmaya karar vermişti ve elçileri sarayda bilerek oyalıyordu .

Ama bu seferki seferin hedefi, "Beç Kralı" Ferdinand değil, Türkler tarafından "İspanya Kralı" diye nitelendirilen ağabeyi V. Karl'dı (Şarlken). "Sultan Süleyman", diye yazıyordu İbrahim Paşa, "bu topraklara fakir insanlara zarar vermek için değil, sadece İspanya Kralı Şarlken'i bulmak için geldi, zira O, bütün dünyayı rahatsız ediyor, kralları ve dükleri yerlerinden kovuyor ve onlara kendi topraklanın tekrar satıp, bunun için para alıyor. Başına tacı geçirmiş, dünyanın hükümdarı olduğunu söylüyor" . Sultan Süleyman'ın niyeti, ister düşman, ister dost olarak, bu rakibinin yüzünü görmekti.

Sultan Süleyman, alışılmış tarihten bir gün sonra, 24 Nisan'da İstanbul'dan ayrıldı; bayramı Edirne'de kutladı ve ordu, ancak Mayıs ayının son gününde İhtiman'da Balkan geçitlerini aştı. Sultan, sıcak hamamlarını ziyaret ettiği Niş Şehri'ne geldiğinde, elini öpme şerefine nail olmak üzere Kral Ferdinand'ın iki elçisi tarafından karşılandı; bunlar yine Nogarola ve Lamberg'di. Elçiler, Sultan Süleyman'la birlikte yola çıktılar. Sultan Süleyman, 27 Haziran'da Sava Nehri'ni geçti ve geçtikleri topraklara kesinlikle zarar verilmemesi yönünde emir çıkarttı. Aynı dönemde, Kralı'nın dostu ve Şarlken'in düşmanına saygılarını iletmek üzere Fransız bir elçi ve ayrıca bu sefer Macar Kralı Yanoş Zapolya'nın elçisi olarak değil, yeni bir bağımsız partinin temsilcisi olarak Peter Perenyi ve nihayet Sırbistan Despotu da geldi. Perenyi ve Sırp despotu sadece vezirlerin huzuruna kabul edildiler ve Perenyi birkaç gün sonra tutuklandı.

Kapolna'dan sonra, geçilen bölgeler düşman toprakları kabul edildi. Sultan Süleyman'ın huzuruna çıkmaya çekinen ve her duruma hazırlıklı olmak amacıyla Tımışvar Banat'ında birliklerini toplayan Zapolya, sanki hükümdanmn güvenini kaybetmişti. Binlerce Tatar, ülkenin tahribinde ve kazançlı esir avında yer almak için akıncılara katılmıştı. Temmuz ayının sonundan itibaren, yol üstündeki bütün kaleler ele geçirildi ve buralara müdafaa kıtaları yerleştirildi. Raab Nehri kenarında henüz Kral Yanoş'a ait Hidveg ve Taplanfa'yı geçen ordu, 9 Ağustos'ta Slavların "Kosek"; Macarlar'ın "Köszeg" dedikleri ve müdafaa kıtaları Kral Ferdinand'ın emrinde olan Güns (Közseg) Kalesi'ne vardı.

Yağmurlu birkaç günden sonra, Viyana yoluna hakim olan bu yerin kuşatmasına başlandı. Kuşatma altında olanlar tarafından çağrılan Nikolas Jurisich ya da ahalinin dediği gibi Nikolitza, kendini kaleye zor attı. Uzun süre direnmesi imkânsızdı, zira elinde en çok bin kişi vardı. Tıpkı 1529 yılında Viyana önlerinde olduğu gibi, 21 Ağustos'tan 28 Ağustos'a kadar Osmanlı ordusu bu sefer daha küçük ve önemsiz olan Güns Kalesi de olsa, bütün savaş hünerlerini gösterdi. "Komutan Nikolas" nihayet teslim antlaşması yapmaya rıza gösterdi ve Kral Ferdinand'ın İstanbul'a gelen elçilerinden biri olarak, bu talebi kabul edildi. Türklerin karargâhında ise elde edilen zafer büyük sevinç yarattı(27 Eylül).

Sultan Süleyman, Güns'ten sonra Viyana'ya kadar ilerlemeye tenezzül etmedi. Kötü havalar gerçi daha uzaktı, ama başkent Viyana'ya birçok Alman ve İspanyol askerî kuvvetleri getirilmişti. Bu yüzden geri çekilme emri verildi. Sultan Süleyman, Kral Ferdinand'ın savaşa hazır iyi bir ordu ile karşısına çıkmaması, aksine ülkesini "karısını rakibine bırakan korkak bir adam gibi" düşmanın eline bırakmış olmasıyla avundu ve aslında Viyana üzerine yapılması planlanan bu seferin görünüşünü korumak için dönüş yolu İstirya üzerinden gerçekleştirildi. 12 bin akıncı, Almanlar ve İspanyollar nihayet harekete geçip, onlara Starenberg'de saldırıp, aralarında Mihaloğlu Kasım Bey111 de olmak üzere, bir kısmını öldürene kadar her yeri yakıp yıktı. Bu arada Tatarlar, Gritti tarafından Macar birliklerle işgal edilen Estergon dolaylarını yağmaladılar , esirler alıp, İstirya'nın da sahibi olan İspanya Kralı'nı cezalandırmak için acımasız saldırılarda bulundular. Mur Nehri'nin karşı kıyısında İspanya Kralı'na ait birçok kale saldırıya uğrayıp, işgal edildi. Sultan Süleyman'ın günlüğünde Witschein, Lembach, Schleinitz ve Radnik'in adları geçer. Bu zaferlerle övünen Sultan Süleyman, tekrar Drava Nehri'ne geri döndü ve acilen kurulan bir köprü ile Nehri hızla geçti (20-21 Eylül). Akıncıları birçok kez görmüş olan Pettau ve Türklerin eskiden bildikleri Pojega kalelerine de temas edildi. Tuna boyunda Kral Ferdinand'a ait Pançova ele geçirildi ve Sultan Süleyman 19 Ekim'de Semendire, bir ay sonra ayın 21'inde ise İstanbul'a vardı. Seferin başarısızlığını örtmek için İstanbul'da Eyüp, Galata ve Anadolu kıyısında Üsküdar gibi dış mahalleler dahil, beş gün boyunca bayram havasında aydınlattırdı ve kutlamalar ancak 26 Kasım'da sona erdi.

Sultan Süleyman, ancak şimdi barışa meyil göstermeye başladı ve Kral Ferdinand'ın yeni elçileri, biri Dalmaçya'dan Zadralı Hieronimus, diğeri Hollandalı Cornelius Schepperus, İstanbul'a geldiklerinde, Sultan tarafından oldukça kibar, hatta saygılı bir biçimde kabul edildiler. Sultanın isteği üzerine, kendisine Estergon Kalesi'nin anahtarlarını getirmişlerdi.

Bu isteği yerine getirerek gönlünü almaya çoktan razıydılar. Aynı tarihlerde, Osmanlı Sarayı'nın örf ve âdetlerini, herhangi bir Hristiyan'dan çok daha iyi bilen ve kısa bir süre önce (Nisan'da) Macaristan'dan başkente gelmiş olan "genel yetkili" Gritti, Zapolya adına görüşmeler yapıyordu.

Hieronimus ve Schepperus, sonunda sadece tek gerçek hükümdar Sultan Süleyman'ın Viyana Kralı'm "oğlu" olarak kabul edebileceği ve bu yeni "oğlunun" İspanyol ağabeyi ile görüşmeye meyilli olduğu cevabını alabildiler. Macaristan'ın Zapolya'ya verilmesi hususuna ilişkin görüşmeler ebediyyen kapanmıştı. Elçilerin, aksi yönde birer vaat olarak kabul ettikleri ve döndükten sonra bildirdikleri bu cevap, aslında İstanbul'daki politikacıların oyalayıcı sözlerinden başka bir şey değildi. Barış, gerçekti ve "iki veya 300 sene ve ebediyyen geçerli" olacaktı, ama onun dışında generalleri Viyana'yı ve Güns'ü bu kadar iyi savunmuş olan Kral Ferdinand, hiçbir şey kazanmamıştı. "Oğul" Ferdinand ile "vekil" ve "sadık hizmetkâr" Zapolya arasında, bir sonraki sene, meclisi toplantıya çağırmaya ve şüpheli görünen asilzâdeler hakkında ölüm fermânları verip, bunları icra etmeye yetkili olup, özel bir misyonla görevlendirilen Gritti, genel yetkili sıfatı ile arabuluculuk yapacaktı. Türkler, 1534 yılının Mart ayında Şarlken adına barış talep etmek amacıyla gelen elçisi Schepperus'a oldukça kaba davranarak asıl niyetlerini gösterdiler. Ayrıca sultanın huzurundan ayrılırken, hakaret edercesine "ispanyol, ispanyol" naraları ile karşılaşmıştı) : Diğer şartların yanında Şarlken'den, Osmanlılar tarafından hâlâ Hristiyanların başı ve bütün Haçlı Seferi fikirlerinin babası olarak kabul edilen papa ile bütün ilişkilerini kesmesi ve Fransa Kralı I. François ile Fransa Kralı lehine olacak bir antlaşma yapması talep edildi.

1534 yılının yaz aylarında, Osmanlı ordusu bu sefer Asya yönünde hareket etti ve Tuna boylarında düzeni sağlama görevi ve yetkisi, hırslı ve paragöz Levanten Gritti'ye verildi. Osmanlı Sarayı'nın, aynı zamanda Veziriazam İbrahim Paşa'nın dostu ve bir dereceye kadar Sultan Süleyman'ın da gözdesi olan bu Hristiyan "diplomatı" muhtemelen sadece zengin olmak - 1532 yılında Braşov'da safran sattırıyordu; Venediklilere de buğday satmıştı - aşırı hırsını tatmin için entriklarla ve planlara her zaman iyi çalışan kafasını meşgul etmek için fırsat kolluyordu. Ancak, Macaristan Krallığı'nda gözü olduğu ve sırf kızını Eflak veliahtlardan biri ile evlendirdiği için Romen prensliklerini iki oğlu için ömür boyu timar hâline getirmeye çalıştığı iddiaları tamamen yanlıştır, zira bu iddiaları ortaya atanlar Gritti'nin hayalperest veya basit bir maceraperest olmadığını göz ardı etmiş olurlar. O, Macar ve Romen aristokrasisinin, kadiri mutlak Sultan Süleyman'ın desteği ile bile olsa, bir yabancının hükümdarlığını sürekli olarak kabul etmeyeceğinin bilincinde idi. Diğer taraftan, Sultan Süleyman'ın kullarının kulu olan bu adamın bu tarz yükselişini kabul edeceği veya hoş göreceği şüpheliydi.

Gritti'nin görevi daha çok, Ferdinand'ın buradaki taraftarlarını, İtalyan tarzında entrikalar ve kurnazca işlenen cinayetler sayesinde yok edip, Erdel'de huzuru sağlamak; ayrıca Zapolya'nin taraftarlarını da inceleyerek, her türlü muhalif güçleri ülkeden çıkarttıktan sonra, Doczy gibi sadık bir hizmetkâr yönetiminde, Boğdan ve Eflak'takine benzer, Osmanlı'ya tâbi bir voyvodalık kurmaktı. Kral Ferdinand'ın Osmanlı hükümetine gönderdiği elçi Shepp4erus'un, Gritti'nin Budin üzerinden sadece arabuluculuk yapmak üzere kralın yanına geldiğini bildirmesi , ancak Gritti'nin aynı elçiye "Macaristan'daki meseleleri düzenlemeye ve kibirli Macarları cezalandırmaya" gelmiş olduğunu söylemesi de dikkat çekici bir diğer olaydır.

Nitekim kendi nüfuzuna çok güvenen Gritti, Haziran ayında Eflak'a doğru yola çıkarken yanında sadece küçük bir birlik vardı, ama Romen ve Erdel politikasının şüpheci liderlerini bu şekilde yanıltabileceğini düşünüyorsa, aldanıyordu. Piteşti yakınlarında yanına birkaç Boyar geldiğinde ve en nazik şekilde karşılandıktan sonra, istemedikleri yeni Vlad Vintila yerine - selefi olan diğer Vlad 1532 yılında suda boğulmuştu - başka bir prens talep ettiklerinde, Vlad Vintila genel yetkilinin karargâhının etrafını birlikleri ile çevirmeyi, asi Boyarları çadırlardan çıkartmayı ve en acımasız şekilde cezalandırmayı başardı. Gritti, bu sahneye seyirci kalmak ve uğradığı bu büyük hakarete rağmen, Vlad'la bir antlaşma yapmak zorunda kaldı . Gritti, 20 Ağustos'ta Budin'den birçok Türk ve Macar Husarlarla [Macar süvariler] 1 Mayıs'ta buraya gelen, ancak içeri alınmayan oğlu Antonio'nun kendisini beklediği Braşov önlerine geldi. Zapolya'nın emri üzerine gereken tüm saygı ile karşılanan bu şüpheli ziyaretçinin ilk işi, Braşov'da derhal Kral Ferdinand'ın bütün taraftarları hakkında bilgi almak oldu ve "krala ihanet" edebilecek gibi görünenler, bu şüpheden kurtulmak için Gritti'ye para vermek zorunda kaldılar. Kimseye güvenmediği gibi, ona da kimsenin güvenmek istememesi gayet doğaldı. Erdel'in asıl hükümdarı Stefan Majladı bile kendini Fogaras Kalesi'ne kapattı ve Varad Piskoposu Emerich Czibak, ülkenin voyvoda vekili olarak, yanında birkaç kişi ile birlikte Gritti'yi kutlamak üzere Braşov'a hareket ettiğinde, Gritti ve onunla birlikte gelen Doczy, piskoposun saldırıya uğramasını ve öldürülmesini sağladılar. Saksonyalılar, Czibak'ın Gritti tarafından kendilerine teslim edilen başını Braşov Kilisesi'nin ana kürsüsünde bir cenaze merasimi yaparak gömdüler.

Bu cinayet, Erdel'in her yerinde büyük yankılara sebep oldu. Stefan Maljath, Kralı*na danışmadan asilerin başına geçti. Gritti, müstahkem Mediaş (Megyes) Şehri'ne kaçmak zorunda kaldı, ama Saksonyalıların nöbet tuttuğu kalesine giremedi ve şehirde kuşatma altına alındı. Yanında her ne kadar parasını ödediği birçok Macar süvari de olsa, sadece 100 kadar Türk piyade, asker ve birkaç yeniçeriye sahipti; ama hiç topu yoktu. Rareş'in Logofat Tudor ve komutanı Huru'nun yönetiminde buraya gelen Boğdanlılar, her iki tarafa da dostluk göstererek, gözleri önünde cereyan eden hadiseleri merakla izlediler. Mediaş, 28 Eylül'de topa tutulmaya başlandı ve kale ertesi gün teslim oldu. Herkes tarafından terk edilen Gritti ve oğlu, Boğdan karargâhına sığındılar, ama Boğdanlılar onu derhal öldüren düşmanlarına teslim ettiler. Kellesi Rareş'e gönderildiği için, ister böyle bir komşudan korkuya, isterse Gritti'nin onu Pokutya Eyaleti için Lehistan'la yaptığı savaşta Osmanlı hükümetinde desteklemediği için olsun - Rareş 1531 yılında Obertyn'de Leh General Johann Tarnowski'ye mağlup olmuştu - öldürme emrini muhtemelen Rareş vermişti. Gritti'nin iki oğlu Boğdan'a götürüldü ve bir daha görülmediler. Gritti'nin yanındı bulunan Türkler'den hiçbirinin canı bağışlanmadı ve hepsi öldürüldüler.

Gritti'nin ölümü, Zapolya'yı belki rahatsız edici ve utanç verici bir denetimden kurtarıyordu, ama Erdel'in gerçek hükümdarı hâline getirmiyordu, zira Zapolya'nın Torda'da topladığı meclis, Erdel Voyvodalığı pozisyonunu oldukça bağımsız bir makam olarak gören Maljath'ı voyvodalığa seçti. Ayrıca Türkler de artık Zapolya'ya karşıydılar ve hain olarak kabul ediyorlardı. Belgrad'da Hüsrev Paşa'dan sonra ezelî düşmanı Mehmed Bey komşusu oldu. 1536 yılında, sonra tekrar 1537 yılında Türklerin Macaristan'a saldırma planlarından bahsediliyordu, hatta 1536 yılında Sultan Süleyman'ın uğradığı tüm hakaretlerin intikamını bizzat alacağına inanılıyordu.

Birçok kez ilan ve endişe edilen sefer, gerçekleşmedi ve 10 bin altın tutarındaki vergisi ile sultanla, vezirlere verilen diğer haraçları - Macar altını şeklinde sikkeler, samur ve vaşak kürkleri, adar, şahinler - her yıl Aziz Georg gününde (23 Nisan) ve 15 Ağustos'ta düzenli olarak ödeyen, ama 4 Nisan 1535 yılında Kral Ferdinand ile bir anüaşma yapan ve her fırsatta, Asya'da zayıf düşen sultana ittifak hâlinde saldırma gereğini açıkça dile getiren Rareş'in meydan okumaları yanına kâr kaldı, zira Sultan Süleyman, o dönemde tüm dikkatini İran'daki karışıklıklara vermişti. Ancak bu karışıklıklar ortadan kaldırıldıktan sonra Sultan Süleyman tekrar Tuna boylarına bir sefer düzenlemeyi düşünebildi. Türklerin uzun süreden beri saldırılarından şikâyetçi oldukları Küs komutanı Peter Crussich ve komutan Katzianer ile İspanyol Lodron, küçük birliklerle Slovenya sınırında küçük savaşlara cüret edebilmişler, ancak Sancakbeyi Mehmed Bey tarafından büyük kayıplara uğratılmışlardı (1537). Katzianer, kötü harp idaresi sebebiyle zindana atıldı ve Türklerle şüpheli bağlantılar kurduğunda idam edildi.

Herkes, son zamanlarda Türklerin menfaatlerine zarar vermiş olanların cezalandırılacağını düşünüyordu vt65 Sultan Süleyman'ın savaş hazırlıkları kuzeydeki Hristiyan komşulannı öyle büyük bir endişeye sevk etti ki, Gritti'nin öldürülmesi yüzünden Sultan Süleyman'ın öfkesini kendi üzerine çekmiş olan Zapolya, Kral Ferdinand ile barıştı ve Ferdinand'dan gelecek Alman zırhlı atlı birliklerini ve İspanyol piyade birliklerini beklemeye başladı . Erdel, aniden bir araya toplanan birliklerle doldu ve tıpkı 1476 yılında büyük Sultan Mehmed'in Boğdan'a seferi sırasında olduğu gibi, Ojtuz Geçidi'nde Majlath komutasında büyük bir müdafaa kıtası nöbet tutuyordu. Çek Kontu Emerich Bebek ise Gergyö'de bekliyordu. Kolojvar (Klausenburg'ta/Kluj)'da toplanan bir mecliste, olağanüstü tedbirlerle ilgili kararlar alınıyordu . Kırım'dan henüz dönen elçisi, bu savaşa katılmaya çok da soğuk bakmayan Leh Kralı, çaresiz Boğdan Prensi ile barış imzaladı. Rareş'in kardeşi Theodor'un sığındığı Turla Nehri kenarındaki Hotin, Leh birlikleri tarafından işgal edildi. Gerçekte ise hazırlıkları süren bu seferin tek hedefi, Belgrad Sancakbeyi Mehmed Bey'in sonbaharda Slovenya'ya, İstirya'ya ve Karinyola'ya yapacağı bir akın dışında, Boğdan'dı.

9 Temmuz'da Sultan Süleyman yine İstanbul'dan ayrıldı ve ayın 18'inde Edirne yakınlarına karargâh kuruldu. Yanında iki küçük oğlu, Mehmed Paşa, Lütfi Paşa ve her iki Beylerbeyi vardı. Tatar Hanı'na, Osmanlı ordusu ile birlikte hareket etmek üzere Boğdan'a karşı hazırlık yapması emredildi. Vlad'ın Eflaklarına da yolu ağaçlardan temizleme görevi verildi. Orduyu, 300 top takip ediyordu.

7 Ağustos'ta Petru Rareş'in elçileri, sultanın elini öpmek üzere karargâha geldiler ve seferin hedefini bilmiyormuş gibi davrandılar. Reddedilmediler, ama Sinan Çelebi, ulaklarla birlikte Boğdan'a gönderilip, Rareş'e bizzat huzura gelme emrini ilettiler. Sinan Çelebi, birkaç gün sonra, Rareş'in bu emre tıpkı 1529 yılında Zapolya gibi, uymaya hazır olduğu cevabı ile geri döndü. Ordu, bu beklenti ile sadece yavaş hareket ediyordu. Sultan Süleyman, Dobruca'da Babadağ'da bulunan ünlü Sarı Saltuk (Saltuk Dede) Türbesi'ni ziyaret etme ve ava çıkma fırsatı buldu. Semendire Sancakbeyi'nin beklediği İsakçı Geçidi'ne ancak 21 Ağustos'ta varıldı.

Burada Hüsrev Paşa'ya Sofya'da bağlantıların güvenliğini kontrol etme görevi verildi ve Mehmed Paşa, tıpkı daha önce, artık idam edildiği için hayatta olmayan İbrahim Paşa gibi, serasker tayin edildi, ama sadecd55 Anadolu Beylerbeyi Rüstem Paşa gelene kadar.

31 Ağustos'ta ordu Falcı (Falcui)'de Prut Nehri'ni geçti ve 9 Eylül'de Yaş önlerine geldi. Petru Rareş, ne dost, ne de düşman olarak gelmemişti. Kral Ferdinand'dan 2-3 bin tüfekçi ve Sek talep etmişti, ama boşuna. Hiçbir komşusu tarafından sevilmeyen Rareş'in başka müttefiki de yoktu, hatta Eflak Prensi bile birliklerini büyük bir memnuniyetle sultanın emrine vermişti. Boyarlar, Sultan Süleyman'ın yanında Büyük Stefan Bathori'nin İstanbul'da rehin tutulduğu sırada ölen oğlu Aleksandru'nun oğlu Stefan'ı - Stefan, kendini Büyük Stefan'ın oğlu olarak tanıtıyordu - yeni prens olarak yanında getirdiğini biliyorlardı ve köylülerle az sayıda sadık dostundan oluşan birliklerle direnmeye cesaret edemeyen Petru Rareş'in davasına sırt çevirdiler. Petru, Seret Nehri'ni geçti, zira Hotin'den geçmesine Lehler izin vermedi, arkasından akıncılar ve kendi ülkesinden hainler takip etti ve bu yüzden Bistritz Manastırı'nda son duasını yaptıktan sonra, Çek ileri gelenleri tarafından saygı ile karşılandığı Erdel'e kaçmak zorunda kaldı ve ülkenin kuzeydoğu köşesinde atalarından miras kalan Szikszo Kalesi'ne saklandı.

Türkler, böylelikle tıpkı 1529 yılında Budin gibi himaye edilen ve zarar görmesi engellenen başkent Suçava'ya geldiler. Ülke, kılıç hakkına istinaden artık sultana aitti ve bu sıfatla başkentte "kulu" Stefan'ı, Boğdan Prensi olarak tahta çıkarttı. Ordu, dört gün boyunca burada kaldı (16-21 Eylül) ve Sultan Süleyman 22 Eylül'de buradan ayrılırken , müdafaa kıtası olarak 500 yeniçeriyi burada bıraktı ve ülkelerine dönen Tatarlarla birlikte Turla Nehri üzerinde bulunan güçlü bir kale ve zengin gümrük şehri olan Tighina Kalesi'ni ele geçirmek üzere, Prut Nehri'ni geçti. Burada daha sonra Bender Kalesi kuruldu. Bu kalenin kitabesinde Sultan Süleyman'ın zafer dolu Boğdan seferi ve "Osmanlı süvarilerinin nalları altında ezilen" Boğdan Prensi'nin mağlubiyeti anlatılır. Bugünkü Rus Besarabya bölgesini boydan boya geçen Bic Nehri'nden, Tuna Nehri'ne kadar olan bütün bölge, Kili ve Akkirman'ı kapsayan yeni Bucak Sancağı'nı oluşturuyordu. Ordu, 4 Ekim'de dönüş yolunda Tuna Nehri'ni geçti.

Sultan Süleyman, kışı ilk kez Edirne'de geçirdi. Tüm şartları çok iyi hesaplayabilen ve eline geçen tüm fırsatları çok iyi değerlendirebilen Sultan Süleyman, imparatorluğun kesin sınırlarının belirlenmesiyle ilgili büyük eserini başarı ile tamamlamıştı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1451-1538 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir