Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kanuni Sultan Selim'in Gençliği, Vezirleri ve Yakınları

Burada 1451-1538 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Kanuni Sultan Selim'in Gençliği, Vezirleri ve Yakınları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Haz 2011, 05:06

SULTAN L SÜLEYMAN'IN GENÇLİĞİ. VEZİRLERİ VE YAKINLARI, ANADOLU'DAKİ SAVAŞLARI

O dönemlerde yaşamış tarihçilerin, solgun tenli, patlak gözlü ve uzun bıyıklı; asker hayatını seven, ağaç tabaklar içinde tek çeşit bir yemekle yetinen, kimi zaman av zevkini tatmin eden veya ordusunun başında uzakta savaşlara çıkarken, kimi zaman afyon dumanında kendinden geçen ele avuca sığmaz, asık çehreli Sultan Selim, 46 yaşında hayata erken veda ettikten sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun başına, bedeni ve ruhu ile tamamen farklı bir hükümdar çıktı. Trabzon'da doğan, Kefe'de güzel annesi tarafından Tatar akrabaları arasında yetiştirilen; daha sonra babasının Anadolu'daki savaşları sırasında uzun bir süre Avrupa'daki meselelerle ilgilenen ve sonunda, babası ondan şüphelenmeye başladığı için, sürgün olarak Anadolu'da yaşayan henüz 26 yaşındaki Süleyman, hayatının üçte birini İstanbul'da geçirmiş ve burada "pişerek", İstanbul'a yakışır asil bir genç adam hâline gelmişti. Solgun tenli, ince bir adamdı. Ağır ve ustaca bağlanmış sarığının altından yarı içine göçmüş gözler parlıyordu. Bu ince yapılı gencin kartal burnu ve uzun boynu ile melankolik görünüşü de tipik özelliklerindendi. Profili asil ve keskin hatlı idi; enerjik üst dudağının üzerinde ise ince küçük bir bıyık vardı. Eski Osmanlı soyunun çelebisi olarak, sınırsız bir güce sahip olmanın verdiği bilinçle hırsını körükleyen dünyaya soğuk ve biraz da yorgun gözlerle bakıyordu.

Güçlü kollan ile Tatarların ata yadigarı olan okçuluk sanatını çok iyi biliyordu. O, bir zanaat öğrenmişti ve bu zanaatla, kendi ifadesine göre, her gün tebaanın terinin ve kanının bulaşmadığı bir akçe kazanmıştı . Doğu dillerinin yanında Anadolu'dan daha çok sevdiği Rumeli'nin Slav dillerine de hakimdi ve çoğunluğu Bosna'da, Dalmaçya'da, Sırbistan'da ve Bulgaristan'da doğmuş olan subayları ile kendi dillerinde konuşabiliyordu. Zamanın Arap-Fars şiir sanatına, seleflerinden çoğu gibi ilgi duymuyordu. İslâmi temeller üzerinde büyüyen felsefeye de ilgisi yoktu. Babası Sultan Selim kadar ütopyacı ve savaş hayranı olmasa da, Büyük İskender gibi cihan fatihlerinin efsanevî hikâyelerini severdi, ama ona ulaşmak gibi büyük bir hayale kapılmazdı. Selim'in babası, Hristiyanları ve Yahudileri esirgemişti; Selim ise onun yerine gezgin dervişleri ve şeyhleri takip ediyordu. Bu fanatiklerden biri, bir Torlak, II. Bâyezid'a hançerle saldınnaya kalkmış, ama Vezir İskender Paşa tarafından engellenmişti. Süleyman, Hristiyanlara karşı değildi, ama onların temsilcilerini sevdiği de söylenemezdi. Bu yüzden İslâm'ın bazı düzensizliklerine göz yumuyordu, zira dedesi Sultan Mehmed ve babası Yavuz Sultan Selim'in aksine yaşlılığına kadar kendi adına herhangi bir imaret veya camii yaptırmamış olmasına rağmen, halife olarak dinî görevlerini ve yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışıyordu. Aşırı dindar bir adam sayılmazdı.

Süleyman hakkında, ava ve oyunlara fazla meraklı olduğu söyleniyordu. Kimi gözlemci, sefaya ve düzensiz bir hayata çok uzun dayanamayacağından emindi. Venedikli bir balyos, çok değişken, kimi inatçı, kimi müşfik bir karaktere sahip olduğunu söylüyordu, ama bu arada Doğuluların yetiştirme tarzından kaynaklanan ve kendini kimi zaman öfke ve kibirle gösterirken, kimi zaman görünüşte tevazu ile ortaya çıkan rol yapma yeteneğini unutuyordu. Hristiyan elçiler, saray hayatını çok sevdiği için, savaşa fazla meyilli olmadığını düşünüyorlardı; bu da onların işine geliyordu.

Ama böyle düşünenler, yanıldıklarını kısa bir süre sonra anlayacaktılar. Yeni sultan, güzel kadınlara, hele ki genç delikanlılara hiç düşkün değildi. Eğriboz asıllı eşinden, yiğit bir savaşçı olarak yetişen, annesi ile birlikte Karahamid'de yaşayan, Anadolu'da çok sevilen ve bu yüzden babasının öfkesini çekerek, sonunda sultanın resmî olarak tanınmayan gözde cariyesi Hürrem Sultanın entrikaları sebebiyle hayatı son bulan Mustafa adında bir oğlu olmuştu. Hürrem Sultan, Kefe'deki gümrüğe köle ticareti için her yıl büyük meblağlar ödeyen Tatarlardan alınan bir Rus'tu (Rutenya/Ukraynalı). Bu yüzden Rönesans devri âlimleri ona Latince eserlerinde "Roksolana" lakabını takmışlardı. Haremlerde rağbet gören ve hayranlık uyandıran kömür gözlü, bukleli ve kırmızı dudaklı cariyelerin aksine, zarif ve kısa boylu olan Hürrem Sultan, Süleyman'ı öylesine etkilemeyi bilmişti ki, onu sadece paraya ve mücevherlere boğmakla kalmayıp - sadece elbiselerinden biri 100 bin altın ediyordu -kendisine hediye edilen bütün cariyeleri de sarayın gözdeleri ve subayları ile evlendirmişti. 1521 yılında ölen iki çocuktan başka üç veliaht doğurmuştu: Selim (1521), sarayda gizlenerek yaşayan kambur Cihangir ve Mehmed; Selim'in, Mehmed'in ve üvey kardeşleri Mustafa'nın sünnet düğünleri, 1529 yılında büyük bir görkemle İstanbul'da At Meydanında yapıldı. Tek kızı ise Rüstem Paşa ile evlendi. Süleyman, yeniçerilerin ve diğer düşmanlarının nefrede "cadı" diye andıkları Hürrem Sultan'la tek eşli herhangi bir başka prens gibi, çok büyük üzüntüler yaratan ölümüne kadar çok mutlu yaşadı. Mezarı, aynı zamanda eşi olan efendisinin yanında İstanbul'da Süleymaniye Cami'indedir.

Sultan Süleyman, savaşı zevk için istemiyordu, zira doğuştan ne bir savaşçı ne bir fatihti ve bu konuda hırsı yoktu. Aile içinde ve dostlarına karşı nazik bir insandı ve örneğin güçlü Veziriazam İbrahim Paşa meselesinde olduğu gibi, ikincil derecede yer almayacak kadar kibirli değildi. Buna rağmen Sultan Süleyman hiçbir zaman, Sultan Selim'in tabiriyle "sakalından çektikleri" babası Sultan Bâyezid gibi, gözde vezirler tarafından yönetilen, iradesi zayıf bir adam durumuna düşmedi. Aksine hiçbir Osmanlı Sultanı, Osman Bey'in halefi, padişah ve halife olarak sahip olduğu bilinci, onun kadar ihtişamla taşımadı.

"Daima muzaffer padişah, şahların şahı, kâinatın taçlı efendisi, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi, Ak ve Karadeniz'in hakimi, Rum'un, Anadolu'nun, Yunanistan'ın, Karaman'ın, Dulkadir'in, Diyarbekir'in, Şam'ın, Halep'in, Kahire'nin, Kudüs'ün, Mekke ve Medine'nin, Yemen'in, Cidde'nin vs. hükümdarı Sultan Süleyman Şah" için güç, ya yaratıcılığın bir eseri ya da fanî bir müsamahanın kanıtı idi.

Vezir Mustafa Paşa, 1527-28 yıllarında Kral Yanoş (Jan) Zapolya adına Macar elçisi olarak İstanbul'a gelen Hieronimus Laski'ye şöyle bir soru yöneltmişti:

"Diğerleri gibi onun sadece bir kölesiyken, bir Erdel Beyi, sultana nasıl baba diyebilir".

Devletin ileri gelenleri Sultan Süleyman'a Allah'ın yeryüzündeki gölgesi olarak adeta tapıyorlardı. Venedikli bir balyos, bir mektubunda şöyle yazmıştı: "Zatı şahaneleri, vezirler tarafından yönetildiğini düşünmemeliler; aksine sizi öfkeli gördüklerinde önünüzde titriyorlar ve kaçacak yer arıyorlar ". Devletin ileri gelenleri huzuruna elleri arkada olarak çıkıyorlardı. Sancakbeyleri ise ona bakamıyorlardı bile . Ölüm fermanlarını bile neredeyse gülerek karşılıyorlardı ve ülkede disiplin o kadar güçlü idi ki, "en aşağı köle bile sultanın emri ile devletin en yüksek makamındaki adamı esir alabiliyor veya idam edebiliyordu ."

Sultan Süleyman'ın vezirleri arasında en çok dikkat çeken Veziriazam İbrahim Paşa olmuştu. Onun kariyeri, Sultan Süleyman'ın ilk dönemlerindeki yönetim şeklini bütün açıklamalardan daha iyi gözler önüne seriyordu. İbrahim Paşa, Parga'da daha sonra bu bölgede bir sancağa yönetecek olan fakir bir Arnavut Hristiyan köylüsünün oğlu idi. Köle olarak - Ayamavra'nın fethi sırasında esir alınmıştı - Sultan Süleyman'la birlikte Manisa'da büyümüş ve tıpkı Hürrem Sultan gibi ince ve zeki bir yapıya sahip olduğu için , hükümdarının sadece güvenini değil, dostluğunu da kazandı. Güzel konuşmayı biliyor ve büyük savaş kahramanlarının hayatlarını inceliyordu. Aynı zamanda coğrafya, felsefe ve hukukla ilgileniyordu. Daha sonraları, eğitim açısından henüz ham olan Osmanlılardan daha yüksek seviyede olan bir İranlıyı müzik öğretmeni olarak tuttu.

İskender Paşa'nın kızı ile yaptığı evlilikten dolayı bu genç musahibin konumu daha da güçlendi . 1523 yılında veziriazamlığa getirildi ve kısa bir süre sonra Rumeli Beylerbeyi olarak atandı. Bu sayede yıllık geliri 150 bin altına yükseldi.

O, artık devletin en nüfuzlu adamı idi.

Bir Hristiyan 1525 yılında:

"Türklerin İmparatorluğu, İbrahim Paşa'nın iradesi ile yürütülüyor", diye yazmıştı.

Macar elçi Laski, 1528 yılında ona:

"Sultanı yöneten sensin", diye hitap ettiğinde, ibrahim Paşa ona mütevazı bir şekilde: "Ben efendimin kölesiyim", diye cevap vermişti. Yeniçeriler, entrikalarına kurban giden Ferhad Paşa'nın ölümünün intikamını almak için ona karşı birleştiler, ama boşuna. Gerçi evi ateşe verilmişti, ama Sultan Süleyman yerine daha güzelini yaptırdı . Diğer Vezir Ayas Mehmed Paşa'nın nefreti de bir sonuç vermedi.

İbrahim Paşa'nın etrafında altın işlemeli brokar ve ipek giysiler içinde 1.500 kölesi vardı. Kendi giysileri, efendisinin giysilerinden daha değerli idi, ama Sultan Süleyman bunu hak ettiğini savunuyordu. Sıkça ziyaret edilen evinde iki fili vardı34. İstediği zaman bir vezirin istidasını açıklama yapmadan geri çevirebiliyordu. Bir seferinde resmî Divân, kendi sarayında toplanmıştı; bu, daha önce hiç görülmedik bir olaydı.

1524 yılında kutlanan düğün, sultanlara yakışır bir şekildeydi. Bazıları, ona Serasker Sultan diyorlardı.


Barışı tekrar sağlamak için Mısır'a gittiğinde, Sultan Süleyman ona Büyükada'ya kadar eşlik etti . Daha sonra ayrıntılı olarak vereceğimiz Kahire'ye gelişinde, sultanlara yakışır bir biçimde karşılandı. İkisi arasındaki ilişki, masumane bir dostluk olarak gösteriliyordu , ama Sultan Süleyman bu çok değerli dostunun dönüşünü dört gözle beklemişti. Sahil kenarındaki şahin avında yine ikisi birlikte görülüyordu . Sultan Süleyman ile aynı odada, dostunun yatağının yanında yatıyor ve yemeklerini onunla birlikte yiyordu. Bir seferinde gözde vezirinin evinden iki gün boyunca çıkmamıştı ve İbrahim Paşa her gün Sultan Süleyman'dan muhabbet dolu mektuplar alıyordu. Şehzâde Mustafa, sultanın sofrasında önce hizmet gören bu adamı kıskanıyordu. Ama İbrahim Paşa, kendisine duyulan bu güveni çok mütevazı bir şekilde kullanıyordu.

Dürüsttü ve hediyeleri sadece herkesin önünde, tazim olarak alıyordu. Hristiyanlara karşı bile sözünü tutuyordu ve Osmanlı siyasetine öylesine dürüst bir akış kazandırmıştı ki, daha sonraları "Türklerde sadakat ve dürüstlük, İbrahim Paşa ile birlikte öldü" diye yazılacaktı. İmparatorluğun gücünün, sürekli bir hâle getirilmesinde İbrahim Paşa'nın payı mutlaka çok büyüktü.

Bu büyük adam, 13 yıl boyunca herşeyi yönetip, yürüttükten sonra 15 Mart 1536 yılında sultanın yanına çağrıldı ve daha önceleri olduğu gibi geceyi sarayda geçirdi. Ertesi gün, siyah eğerli bir at üzerinde ölü olarak eve getirildi. Rüşvet ve Frenklerle şüpheli ilişkiler sebebiyle çok eski ve müsamahakâr dostu onu siyah ipek kaytanla boğdurtmuştu. Birkaç gün sonra mallarına el konulup, açık artırmayla satılırken, "sultanın nefesi ve kalbi" olan bu adamdan hiç kimse bahsetmiyordu artık. Herkes, tek gücün sultanın kendisi olduğunun ve diğerlerinin sadece bu güçlü yolcunun, istediği zaman kırıp atacağı bir değnek olduklarının bilincindeydi.

O dönemlerde vezirler henüz eşit olduğu için, rütbe olarak değil de nüfuz olarak İbrahim Paşa'dan sonra gelen "ikinci" vezir, artık yaşlanmaya başlayan, nikris hastalığından muzdarip Koca Mustafa Paşa idi. 1526 yılında 48 yaşında idi ve sultanın eniştesi idi ki, damat olma şerefini yakışıklılığına borçlu idi. 70 bin altın geliri ve 700 kölesi ile önemli bir konuma sahip olan, ancak İbrahim Paşa ile hiçbir şekilde boy ölçüşemeyen
açgözlü ve cimri bir adamdı. O da bir köle idi ve Venedik vatandaşı olarak Kotor civarında doğmuştu. Slav soyundan gelen bir diğeri, Sultan Süleyman'ın damadı Boşnak Rüstem Paşa idi. Bunun dışında Osmanlı hanedanı ile aile ilişkileri içinde, Sultan II. Bâyezid'in kızı ile evli olan Lütfi Paşa vardı , ama eşine attığı bir tokatla hakarete maruz bırakması yüzünden daha sonra bir hanım sultanın eşi olma şerefinden mahrum kaldı.

Kanuni Sultan Süleyman'ın hareketli ve zeki veziri Pîrî Mehmed Paşa, sürgün olarak Edirne yakınlarındaki bir mülkte yaşıyordu. Üçüncü vezirlik makamını, 50 bin altın gelir ve 600 köle ile bir köylü kadının oğlu olan ve annesi Avlonya'da manastırda rahibe olarak hayatını devam ettirdiğinde, ona yılda 100 akçe gönderen Chimaralı Arnavut Ayas Mehmed Paşa elinde bulunduruyordu. Ayas Mehmed Paşa, vezirlik günlerinde bile -savaş ve günlük siyaset işleri dışında - okuması yazması yokken, Epir Dağları'ndan ayrıldığı günden daha eğitimli değildi.

Aslında samimi olarak gerçekten barışsever ve çok nadiren yenilen düşmanlarına acımasız davranan, hatta amanlı teslimiyeti en şanlı savaşa tercih eden bir karaktere sahip olmasına rağmen, Sultan Süleyman bir sava£01 çağını başlatmak zorunda kalacaktı. Onu buna iten sebepler, bir taraftan düşmanlarının planlarına ve saldırılarına karşı imparatorluğun kesin ve doğal sınırlara ihtiyaç duyması ve diğer taraftan, devlet içinde çok önemli bir yer tutan ve savaşa hazır olan orduya yeni, şan ve ganimet getirecek faaliyetler yaratmak zorunda olduğunun bilincinde olması idi. Osmanlılar; sultanları, hanları, şahları ve halifeleri olan hükümdarları, muzaffer bir komutan olarak aralarında bulunduğu sürece ilerleyecekler, ya da kısa bir sürede dağılacaklardı.

Yıllık 3 milyon altın tutarındaki harcamalar bütçesinden 500 bin altın 10-12 bin yeniçerinin ulûfelerine ve bir o kadar da sarayın masraflarına gidiyordu. Yeniçerilerin sayısı ile maaşları - günde 6-8 akçe arasında - Sultan Selim zamanında yükseltilmişti. Ayrıca her yeni savaş seferinde her birine 10 altın vermek gelenek hâline gelmişti. Başlıklarında altın süslemeler vardı ve bazıları zırh taşıyordu. Her yeniçeriye, yeni bir sultanın tahta cülusunda ayrıca 1511 yılından beri 1000 akçe dağıtılıyordu. Yeniçeri ağasının maaşı günde 500 akçe ve beş kaftandı ve Divân'da yer alıyordu. Çoğu artık ateşli silahlarla donatılmış olan ve görkemli giysiler içinde savaşlara katılan askerler, eski asi karakterlerinden vazgeçmemişlerdi: 1526 yılında yine bir isyan çıkarttılar ve üç vezirin evlerini ateşe verdiler.

Sipahioğlanlarının sayısı, Sultan Selim'in reformlarından sonra 3.500'e, silahdarların sayısı da 2.500'e yükseltilmişti. Ayrıcalıklı ya da özel birliklerin arasında, beyaz tüyler, altın kenarlı başlıklar ve altından sadaklar gibi değerli eşyalarla donatılmış 360 solak bulunuyordu . Ordunun silahlarını taşıyan 1.000 topçu ve 300 cebeci de ayrıcalıklı savaşçılar arasında geçiyordu. Sultanın sarayında ayrıca 200 mütefferika vardı.

Ulûfeciler , 900 kişiden oluşurken, aralarında Hristiyanların ve zencilerin de bulunduğu garipler 7 bin kişi idi. Haraca tâbi olmayıp, genelde Slav kökenli köylülerden oluşan ve ordunun önünde ilerleyerek, orakla çimleri biçen voynukların sayısı bini buluyordu. Bunlara, dar ve değerli kadife giysiler içinde, başlarında yüksek başlıklarla, çıplak ayaklarında bir nevi demir çember taşıyan ve sultanın önünde raks edip, gül suyu döken ve emirlerini atlı ulaklardan bile daha çabuk ulaştıran - Edirne'den İstanbul'a bir günde varıyorlardı -peyklerdi. Ağızlarında daha kolay nefes alabilmek için gümüşten telkârî bir elmacık vardı ve yürürken kemerlerinde küçük çanlar ötüyordu. Daha seçkin ve iyi para alan gazilerin yanında, hayvan derilerinden yapılmış giysileri içinde, başlarında iki kartal tüyü ile süslenmiş başlıkları ile uzun saçlı "Deli'ler görülüyordu.

Rumeli Beylerbeyi sipahiler arasından 40 bin süvari toplarken64, Anadolu Beylerbeyi yanında 30 bin süvari getiriyordu . Bunlara bir de Diyarbekir, Dulkadir, Suriye ve Mısır'dan gelen birlikler ekleniyordu. Nihayet her savaşta, Kadıasker Kapısı'na dikilen bayrağın altında, orada bekleyen memurlar tarafından kaydedilmek üzere, ayaktakımından o kadar çok insan asker olarak görev yapmak üzere toplanıyordu ki, bunlar hassas tahminlere göre yaklaşık 40 bin kişi oluşturuyorlardı; 3 aya kadar peşin ödenen günlük 4 akçe tutarındaki ücret, çoğu için büyük bir fırsattı.

Ordu, eski disiplininden hiçbir şey kaybetmemişti. Aksine yeni araçlar, savaşın olağan düzenini daha da güçlendirmişti. İmparatorluk sancağını taşıyan emir-i âlem, önemli bir subay mertebesine yükseltilmişti ve ordunun önünde sayısız tuğ haricinde yedi sancak daha dalgalanıyordu. Çavuşlar, ellerinde değnekler -ayrıca demir gürzleri de vardı - safları düzene sokmak için saflar arasında gidip geliyorlardı. Yollar, ahşap işaretler veya küçük taş yığınları ile işaretleniyordu. Geceleri sultanın önünde ellerinde meşalelerle yeniçeriler veya 30 kapıcı (yani onda biri) ilerliyordu. "Yâ Allah" narasını duydukları anda, birlikler ya harekete geçiyor ya da dinlenmek üzere duruyorlardı. Her türlü disiplinsizlik kesinlikle yasaktı. Bahçelere dokunulmuyordu ve küçük çocuklar, tamamen güven içinde karargâhta gıda maddeleri satabiliyorlardı. Bir yudum süt çaldığı ya da atı, tarladan başakları kopardığı için bir yeniçerinin ölümle cezalandırıldığı görülebiliyordu.

Ve tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi koca ordudan tek bir gürültü, tek bir ses bile çıkmıyordu.

Uzun zamandan beri aralarından, Tunus ve Cezayir'i fetheden ve buraları bir korsan ülkesi hâline getiren Barbaros Hayreddin Paşa gibi önemli savaşçıların çıktığı deniz korsanları, Osmanlı'nın Takımadalar ve Doğu Akdeniz'deki deniz gücünü temsil ediyordu. Sultan Selim zamanında, ayrıca iyi donatılmış büyük bir donanma, Mısır'ın fethine katılmak üzere İskenderiye Limanına gelmişti. Banşsever Sultan II. Bâyezid, 320 kadırgaya sahipti, ama çoğu kötü durumda idi. Savaşı seven halefi Yavuz Sultan Selim, Venedik örneğine göre Galata'ya taştan bir tersane kurdurdu ve Bizans İmparatorlannın eski tersanelerini tekrar inşa etmeyi düşündü. Osmanlı Donanması'nı üç katına çıkartmak için tebaandan olağanüstü vergiler alıyordu. Donanmanın hazır tutulmasından sorumlu 300 reisi ve kadırga mürettebatı olarak 3 bin askeri vardı. Ayrıca, acemioğlanları arasından deniz erleri yetiştirebileceğini umuyordu.

Sultan Süleyman, babasının faaliyetlerini bütün alanlarda aynı hızla devam ettirmese de, babasının yolundan ilerledi. İlk deniz muharebesine 85 küçük kadırga, 35 "baştarde" ve 60 büyük firkate (fusta) ile 50 büyük gemi götürdü. Kapudan Paşa, yine Gelibolu Sancakbeyi idi74. Galata Tersanesi'nden, genelde aralarında yaklaşık 30 büyük kadırga bulunan 100 kadırga yatıyordu. Topçu sınıfı, Hristiyan kaynaklara göre oldukça iyi donatılmıştı: 1526 yılında, her biri en iyi işçilikle hazırlanmış 800 yeni top mevcuttu . Eskiden olduğu gibi, şimdi de bazı bölgeler gemi yapımı için malzeme temin etmek zorunda idi. Morava, özellikle de Tuna boylarındaki filolar, her zaman iyi durumda olmak zorunda idi.

Sultan Selim zamanında sayıları 38'den 40'a çıkartılan Rumeli sancakları ile birlikte sürekli büyüyen imparatorluğun hazinesine büyük meblağlar giriyordu. Defterdar, her gün 20 bin kadar akçe tahsil ediyordu.

Her yıl Mart ayının 13'ünde genel hesap ve döküm çıkartılıyordu . Türklerin devlet sırlarına vâkıf olan Kantakuzenlerden Rum asıllı Theodoros Spanduginos, haraç ve bağışların toplam bir buçuk milyon altın ettiğini tahmin etmektedir. Sultan, kullarından ayrıca 300 bin altın elde ediyordu. Suriye malları için yükseltilen vergilerle birlikte gümrüklerden elde edilen vergiler 700 bin ; madenler 90 bin; tuz madenleri II. Mehmed zamanının beş katını, yani 500 bin ; boş kalan makamlar 300 bin ; sahipsiz kalan mülklerle sikkeler her biri 100 bin ; dosyalardan çıkartılan suretler 100 bin ve timarlar 800 bin altın getiriyordu. Vasal devletlerin ödediği vergilerden II. Bâyezid zamanında 1 milyon 200 bin altın elde edilirken, Yavuz Sultan Selim zamanında 1 milyon 330 bin, hatta Kanunî Sultan Süleyman zamanında 1 milyon 500 bin elde ediliyordu.

Kıbrıs, Sultan Selim zamanında olduğu gibi, yılda 8 bin altın öderken, Boğdan 10 bin; Eflak 12 bin; Ragusa 12.500; Sakız Adası 10 bin ve Zenta 5 bin altın ödüyordu . Suriye ve Mısır'dan her biri 50 bin altın değerinde büyük altın külçeler alınıyordu. Kahire Valisi, eskiden Memlüklere ait bu iki eyaletten toplam 1 milyon altın gönderiyordu. İmparatorluğun yaptığı her büyük savaşta, tebaa iki katı vergi ödemek zorunda idi. Olağanüstü durumlarda ayrıca camilere ait mülklerden de belirli bir katkı payı istenebiliyordu. Nihayet, sikkelerin de tağşişi, yani daha değersiz hâle getirilmesi bir gelir kaynağı yaratmıştı, ama bu sadece akçeler için geçerli idi, zira Venedik altınına eşit Osmanlı altınlarına ve örneğin köprü geçiş ücretlerini ödemek için kullanılan bakır "mangırlara" dokunulmuyordu . Bir akçe, 1/4 drahmi ağırlığında olacaktı; II. Mehmed zamanında 40 akçe bir altın ederdi. Her seferinde sikkeyi daha değersiz hâle getiren para basımları sonunda bir altın 54-60 akçe değerinde yükselmişti. Sultan Mehmed, her 10 yılda bir para bastırıyordu; Yavuz Sultan Selim babası Bâyezid'in akçelerini kullanıyordu ve Kanuni Sultan Süleyman bol bol para bastırıyordu. Eski akçeler, yeni basılanlarda gümüş muhteviyatı zaten azalmış olduğu halde, bir süreliğine 12 eskiye karşılık 10 yeni akçe olarak daha düşük değerle geri alındı. Daha sonra halk arasına salınan casuslar, akçeleri dönüştürerek Hazine'ye ek bir gelir sağlamak yerine daha değerli olan parayı elinde tutanları bildiriyordu.

Bu dönemlerde, savaş için her zaman para vardı. Gemilerin de devlete herhangi bir maliyeti olmadığı sultanın huzuruna çıkan hiçbir sancakbeyinin değerli hediyeler getirmeyi ihmal etmediği; askerlerin çoğu un veya arpalarını kendileri tedarik ettikleri ve nihayet, içinden geçtikleri bölgeler, haraç ödemekle mükellef bir ülke ise bedelsiz ya da çok cüz'i bir miktar karşılığında, hatta mücavir yerler bile erzak temin etmek zorunda olduklarından, o dönemde yaşayan birinin dediği gibi, savaşlar aslında Hazine için kazançlı bir işti.

Asya'da Sultan Süleyman'ın meydan okuyabileceği hiçbir rakibi, elde etmek isteyeceği yeni hiçbir toprak yoktu. Sultan Selim'in fethettiği "yeni topraklar", 8 sancakbeyi, 7 subaşı ve 10 bin sipahiyi yöneten Amasya Beylerbeyi; 10 sancakbeyi ve 15 bin atlı sipahiyi yöneten yeni Karaman Beylerbeyi; 20 sancakbeyi ve 15 bin atlı sipahiyi yöneten Diyarbekir Beylerbeyi ile Dulkadir ve Suriye'deki padişah temsilcileri arasında
bölüştürülmüştü. Bu bölgeler için ayrıca üçüncü bir kadıasker tayin edilmişti. Anadolu'da ise beylerbeyi olarak "eski bir Macar" görev yapıyordu. Antakya Patriği Pierre ve Halep, Humus, Şam Başpiskoposları ile Lübnan Dağlarindaki Aya Maria Manastırimn Süryani ruhbanları, kısa bir süre sonra Haçlı Seferi fikrinin doğal bir temsilcisi hâline gelecek Alman Kralı Şarlken'e (İmparator V. Kari) yazılar gönderip, Kudüs'e yapılacak bir seferi tavsiye etseler de , Suriyeliler aslında hiçbir din ayrımı yapmadan, Osmanlı'nın düzenli ve enerjik hükümdarlığı altında oldukça rahat ediyorlardı.

Sadece hayatta kalan Memlükler, intikam ve eski Memlûk Devleti'nin tekrar kurulmasına dair düşüncelerinden vazgeçmemişlerdi ve Sultan Selim'in ölümünü, Sloven asıllı olduğu iddia edilen Canbirdi Gazâli'nin liderliğinde bir isyan ile kutladılar. İsyancı Gazâli, Mısır Valisi Memlûk asıllı Hayr Bey'le anlaşamasalar ve Hayr Bey, Canbirdi Gazâli'nin elçisini öldürtse de, Mısırlılar en azından ona, muhtemelen Hayr Bey'in etrafında yeniçeri bulunmadığı için saldırmıyorlardı. Suriye'deki önemli şehirlerden bir kısmı, siyasi planları çok da açık olmayan asinin eline düştü. Canbirdi Gazâli'yi durdurmak üzere Vezir Ferhad Paşa görevlendirildi. Asiler, Ferhad Paşa'nın gelişi sırasında kuşatma altında tuttukları Halep'ten ayrılarak muharebenin yapıldığı Şam yakınlarına geldiler. Canbirdi Gazâli muzaffer Ferhad Paşa önünden kaçtı ve daha muharebe alanında kendi adamlarından biri tarafından öldürüldü. Ancak 1522 yılında tekrar İstanbul'a dönen Ferhad Paşa'nın ganimetleri arasında birçok değerli eşyanın yanında, özgür Memlüklerin son temsilcisinin başı da vardı . Ferhad Paşa, Suriye'den dönmeden önce Dulkadiroğulları Beyi Şehsuvaroğlu Ali'yi yanına çağırtmış ve dört oğlu ile birlikte yeterince destek vermediği Osmanlı Paşası'nın huzuruna geldiğinde, beşi birden idam edilmiş ve eyalet merkezi Maraş'ın başına bir Türk komutan getirilmişti. Bu kanlı hadisenin intikamı, kısa bir süre sonra alınacaktı. Sultan Süleyman, bir zaman sonra Dulkadiroğullarının katilini sefer sırasında tebaayı sömürmekle suçladığında, Ferhad Paşa sultana hakaretle cevap vermeye cüret etmişti. Zorla götürülen Ferhad Paşa, bir taşın üzerine oturup, bağırarak itiraz etmiş ve elinde hançeri ile değneklerle yere düşürülüp, sonunda idam edilene kadar sultanın celladları ile boğuşmuştu. Ferhad Paşa'nın ölüm haberini alan eşi, Sultan Süleyman'ın kızkardeşi, siyah bir arabayla Divân'a gelmiş ve yakında acımasız kardeşi için de siyahlara bürünebileceğini umduğunu söylemişti.

1523 yılının sonbaharında - Şah İsmail hayatta idi - elçisi İstanbul'da alıkonuldu ve başkentte o güne kadar henüz tamamen ortadan kaldırılamayan Şiiliğin temsilcisine karşı büyük bir Asya seferinin yapılacağından bahsediliyordu. Gerçekte ise bu sefer yine Mısır'daki karmaşalarla ilgiliydi ve İran'la barış uzatıldı.

Çok eski, verimli kültürü ve ünlü İskenderiye ile Limanı'nın canlı ticareti sebebiyle tek başına bile büyük bir İmparatorluğu temsil eden geniş topraklara sahip zengin Mısır, Osmanlıların hükümdarlığına çok zor boyun eğdi. Hayr Bey'in ölümü ile savaşçı ırkın son temsilcisi de öldükten sonra (1523), onların hırsı, ülkenin yönetimine getirilen Osmanlı memurlarına geçti. Burada sadece birkaç ay kalan Vezir Koca Mustafa Paşa'nın
tek amacı, bir an önce zenginliğine zenginlik katmaktı ve bunu başardı. Hayr Bey'in bir diğer halefi Kasım Paşa da Kahire'de uzun bir süre kalmadı ve İstanbul'a döndükten sonra, bugün bile onun adını taşıyan "Kasımpaşa" mahallesini kurabildi.

Üçüncü vezir olarak, 1523 yılının Ekim ayında Ahmed Paşa buraya geldi ve kısa bir süre sonra Portekizlerin Hindistan'la ticaretini, Osmanlıların elinde bulunan eski ticaret yolları lehine yok etmek istediği söylenmeye başladı. Ama Ahmed Paşa, bunun yerine kendini Mısır Sultanı ilan etti ve kendi hükümetini kurdu. 3 Ocak 1524 tarihinde İstanbul'da şüphe çekmeye başladığı Kahire'den Diyarbekir'e tayin edildiği ve Sultan Süleyman'ın Mısır'ın sahip olduğu her türlü otonomiyi ortadan kaldırmak ve tüm diğer eyaletlerde olduğu gibi, Mısır'ın başına da bir beylerbeyi ve birkaç sancakbeyi getirmeyi düşündüğü duyulmaya başlandı .

Ahmed Paşa ile sultana sadık kalan yeniçeriler arasındaki mücadeleler bir süre sürdü ve Ahmed Paşa nihayet, tıpkı ondan önce Canbirdi Gazali gibi, Kahire'deki ayaktakımının yardımı ile güvendiği adamlardan biri tarafından bir sokak çatışmasında öldürüldü. 1524 yılının Ağustos ayında Osmanlı hükümeti tekrar Suriye'de çıkan huzursuzluklarla uğraşmak zorunda kaldı. Bu iki eyalete tam bir yönetim düzeni getirebilmek için, kesin bir otorite şart olmuştu ve böylelikle sultanın gözde veziri İbrahim Paşa, her açıdan yetki ile donatılmış bir vekil olarak bu bölgeye gönderildi.

İki kez çıkan fırtınalar yüzünden, iki yıldır Osmanlıların elinde bulunan Rodos Adasına sürüklenmişti. Bu yüzden karayolunu seçti ve 24 Mart 1525 tarihinde Kahire'ye vardı.

Aralarında dört büyük elmas ve iki yakutun da bulunduğu altın ve mücevherler ile sultanın gönderdiği ve Halep'teyken aldığı 170 bin altın değerinde hediyesiyle Kahire'ye girdi. En güzel üç kölesi adar üzerinde arkasından geliyorlardı. 500 sipahi ve 4 bin süvari, ellerinde mızraklar ve sancak, onları takip ediyordu.

Hizmetliler birçok araba ile taşınıyordu ve en sonunda Mısırlı birlikler geliyordu. Bir İmparator, Padişah ve Halife gibi şehre giriş yapıyordu.

İbrahim Paşa, gerçekten de eski Memlûk Sultanlarının zamanını tekrar hatırlara getiren bir ihtişan gösteriyordu. Divân'ın toplandığı günlerde, Kahire Sarayı'nın salonları şeyhler, kadılar ve Avrupalı konsoloslarla dolup taşıyordu. Her biri giysi ve mücevher şeklinde değerli hediyeler getiriyordu. İbrahim Paşa, herkese karşı yumuşak, adil, müşfik ve cömert davranıyordu. Sultan Süleyman'ın özlemi ve devletin menfaatlerinden dolayı tekrar İstanbul'a döndüğünde - 12 Mayıs'ta Kahire'den hareket etti - gidişine herkes çok üzüldü. Ama, Mısır valiliğine atadığı eski Suriye Valisi Süleyman Bey artık görevini rahatlıkla yürütebilirdi . Kısa bir süre sonra dönmüş olması ile arkasından iftira atanlara da Ahmed Paşa'nın yerine geçmeye ve bahtsız bir kadere sahip Mısır'ın başına yeni bir Sultan getirmeye niyetli olmadığını göstermişti .

1527 yılında, İbrahim Paşa Anadolu'da Kalender Çelebi'nin yağmacı "derviş" çetelerini yok etmekle görevlendirildi. Kalenderoğulları, dinî vecibeleri diğerleri kadar ciddiye almayan ve bunun yerine kamu hayatında her yerde daha önemli bir rol alan dervişlerden oluşturulmuş bir tarikattı. Köylüler arasında, Osmanlılara karşı II. Bâyezid zamanında Şiiler ve sınıf ayrımı ile körüklenmeye başlamış eski öfke hâlâ mevcuttu. Bu huzursuzlukları açık isyana ve değişken savaşlara dönüştürecek olanlar, Türkmen göçebeler ve eşkıyalar olacaktı. Vergiye tâbi toprakların katı bir biçimde kayıt altına alınması ile asiler öyle bir taraftar kitlesi edinmişlerdi ki, 1526 yılının Ağustos ve Eylül aylarında önce Adana Sancakbeyi'ni, sonra Karaman Beylerbeyi'ni ve en son Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa'yı açık alanda yapılan bir muharebede yendiler ve muzaffer köylüler ile tarikatın müritlerini cezalandırmak için Diyarbekir'den acilen birliklerin getirilmesi gerekti. Aynı dönemde Toros Dağlarinda da eşkıyalar kol geziyordu. Tokat'ta 1527 yılının Mayıs ayında Kalenderoğulları ile yapılan büyük bir muharebede, Karaman Beylerbeyi hayatını kaybetti. İbrahim Paşa, nihayet Türkmen beylerini kendi tarafına çekmeyi başardı ve dervişlerin korku saçan lideri Kalender Çelebi, yapılan son bir muharebede öldü.

Kuzey ve kuzeybatı sınırlarındaki Hristiyanlara karşı bir dizi seferlerde ve teşebbüslerde bulunan Sultaıf1 Süleyman, bu hadiselerden ancak yedi yıl sonra tekrar Asya toprakları ile uğraşmak zorunda kaldı, zira İran'la doğal şartların gerektirdiği eski anlaşmazlıklar yine baş göstermeye başlamıştı.

Şah İsmail, 1524 yılında Tebriz yakınlarında yakalandığı bir hastalıktan dolayı hayatını kaybetmişti. Bir sultan kızından olan oğlu Şah Tahmasb, İran'da hüküm süren monarşik sisteme göre, babadan oğula geçen ve Şiilik mezhebine dayanan yeni İran Devleti'ni devr alırken, Şah İsmail'in diğer iki oğlu Türkmen çöllerinde amansız düşmanlarına karşı savaş veriyorlardı. Vezirlerin ve komutanların vasilik yaptığı Şah Tahmasb, 1533 yılında henüz 22 yaşındaydı. Asil ve sempatik bir hükümdar olan Şah Tahmasb, Sultan Süleyman'la tıpkı babaları asık suratlı Sultan Selim ve güler yüzlü Şah İsmail gibi, birbirleriyle karşılaştırılamazlardı.

Doğu'da doğmuş dönemin Hristiyan tarihçilerinden biri, onun hakkında:

"10 bin kişi arasında tebdil-i kıyafet etmiş olsa bile kral olduğu belli oluyordu", diye yazmıştı.

Yumuşak huylu, adil ve dindar Şah Tahmasb, önce babasının son zamanlarında başlattığı ordu ıslahını tamamladı. Timarlı sipahilerinin güzel zırhlar ve miğferler, keskin palalar ve boynuzlu kargılarla donatılmış görkemli süvari birlikleri ve 4 bin askerden oluşan muhafız alayının ve hızlı Türkmen birliklerinin yanında artık tüfeklerle donatılmış 2 bin kadar paralı asker de görev yapıyordu. Karargâhlarda kadınların bulunmasına izin verilmiyordu. Batı'nın Hristiyanlarından ve onların temsilcisi Şarlken (V. Karl)'den, son anda gerçekten de gönderilen İspanyol piyade birlikleri ve toplar istenmişti. Böylelikle Şah Tahmasb, kendisine layık bir rakip olarak Sultan Süleyman'a karşı İran'ın tüm şiirsel anlatımlarında övülen ikili mücadeleyi başlatmaya hazırdı.

Her iki devletin sınır boylarında, özellikle Kafkaslarda ve kuzeydeki İran-Ermeni bölgesinde konuşlandırılmış komutanların bir çoğu, bir hükümdarın hizmetinden diğer hükümdarın hizmetine geçmeyi alışkanlık hâline getirmişlerdi. Örneğin Kürt kökenli Bitlis hakimi Şeref Bey, Osmanlı Sultanı'nın buna karşıt Azerbaycan Valisi Ulama Han da İran hükümdarına ihanet etmişlerdi. Ulama Han, Şah Tahmasb'ın komutanları tarafından kovulduktan ve bölgesine el koyduktan sonra İstanbul'a gelmişti. Sultan Süleyman, İran'dan kaçan birçok başka İranlı'ya da sığınma hakkı tanıdı ve onlara Anadolu sipahilerinden oluşturulan bir birliği teslim etti. Şeref Bey, düşmanları ile çarpışırken, yenildi ve kellesi, o tarihlerde Konya civarında bulunan İbrahim Paşa'ya gönderildi.

"Serasker Sultan" İbrahim Paşa, bazı işleri düzene koymak için kışı Halep'te geçirdi. Bu esnada Şeref Bey'in ailesi huzura gelerek, af diledi. Şeref Bey'in oğlu kaçarak, Şah Tahmasb'ın yanına sığındı. 1534 yılının Mayıs ayında Osmanlı ordusu, bu savaşa sebep olan ve Karahamid sancakbeyliğine getirilmiş olan Ulama Han adına Azerbaycan'ı geri almak üzere kuzeydoğuya doğru yola çıktı. Ulama Han, öncü birliklerle önden gidiyordu ve şahın Tebriz'deki bir akrabasını kovarak, Sultan Selim'in bir zamanlar önemli bir zafer elde ettiği bu büyük ve önemli şehri eline geçirmeyi başardı. Birkaç gün sonra İbrahim Paşa da Tebriz'e vardı ve buranın insanlarına her zamanki gibi müsamahakâr davrandı. Kafkasya'nın beyleri, ihtişamlı şah ünvanlarına rağmen, muzaffer Osmanlı'ya tâbi olduklarını ilan etmekte gecikmediler. Tebriz Şehri, Gürcü mimarlar tarafından tahkim edildi.

Sultan Süleyman, Haziran ayında İstanbul'dan yola çıkarak, ana yol üzerinden Tebriz'e gelmişti. Osmanlı ordusu, ülke hükümdarlarının dinlenmek için Tebriz'den geldikleri Sultaniyye'ye kadar ilerlemesine rağmen, Şah Tahmasb'ı bulamadılar. Sultan Süleyman, bir sonraki yılın 4 Nisan'ında Macar Kralı Ferdinand'a yazdığı bir mektupta şöyle demişti: "Kızılbaş, mızrağımdan korkup, kaçtı ve karşımıza çıkamadı".

Sultan Süleyman, bu tarihlerde büyük çabalardan ve acılardan sonra -ki Avrupa'ya giden haberlerde büyük felaketlerden bahsediliyordu119- o güne kadar hiçbir Osmanlı hükümdarının ayak basmadığı halifeler şehri Bağdat'a geldi. Daha kışın ortalarından, 1534 yılının Aralık ayında Hemadan'ı aldıktan sonra, açlıktan ve soğuktan yorulmuş birliklerine teslim olan Bağdat önlerine gelmişti. Bu eski başkent, bir damla kan akıtılmadan alındı ve birkaç gün sonra Aralık ayının 30'unda "selamet ve zaferin evinde" artık Sultan Süleyman yeni halife olarak kutsal tahtta oturuyordu.

Şah Tahmasb, bu arada birkaç bin yeniçeri ile birlikte, Tebriz'de aralarında Diyarbekir Beylerbeyliğine getirilen Ulama Han'ın da bulunduğu üç Osmanlı komutanını çekilmeye zorlamış ve kaleyi alarak, tahrip etti. Sultan Süleyman, derhal harekete geçti ve yolda ortaya çıkartılan bir komployu, liderlerinin derilerini yüzdürterek cezalandırdı. Ulama Han, düşmanlarından kaçmayı başarmıştı. Yaz aylarında Sultan Süleyman Tebriz'i tekrar aldı ve bu sefer de şehirdeki insanlara müsamahakar ve esirgeyici davrandı, hatta İstanbul'a götürülmek istenmeyen 6 bin zanaatkar aileyi istirhamlarını bildirmeleri üzerine sürgün etmekten vazgeçti. Kış gelmeden İstanbul'a doğru yola çıktı ve 1536 yılının Ocak ayında İstanbul'a vardı. Zorlu dönüş yolunda İranlılar geri birliklerine saldırdı ve Ulama Han'ın yiğitçe dövüşmesine rağmen, üç sancakbeyini öldürüp, bir dördüncüsünü esir aldılar.

Birkaç hafta sonra, hiçbir yeniçeri birliğinin bırakılmadığı Tebriz -sadece birkaç top bırakılmıştı -yine İranlıların eline düştü. Ama Bağdat'ın yeni kalesinde artık Arnavut Süleyman Paşa, beylerbeyi olarak Doğu'nun sayısız yerli ve Osmanlı birliklerine komuta ediyordu. Yeni bir eyalet kazanılmıştı ve Osmanlı sınırı son noktasını bulmuştu. Sadece 1538 yılında, Hindistan'da Portekizlilere ve Babürlü hükümdarı Hümâyûn'a karşı bir isyan başladığında, yaşlı Süleyman Paşa yönetiminde sayısız Türk birliği, Aden'e gelip yerleşti. 3 Eylül tarihinde, iki aydan fazla bir süre ellerinde tutacakları Diu Limanına vardılar. Kalenin komutanı Antonio de Silveira kahramanca savaştı. Kasım ayında paşanın 50 kadırgası ve 20 küçük gemisi, Kral vekilinin nihayet gelen 15 büyük gemisi karşısında geri çekildiler . Osmanlılar, mahalli prenslere karşı o kadar acımasız davranmışlardı ki -bunlardan birini amiral gemisinin direğine asmışlardı- artık onlarla bir ittifak mümkün değildi.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1451-1538 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir