Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yavuz Sultan Selim'in Avrupa Siyaseti

Burada 1451-1538 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Yavuz Sultan Selim'in Avrupa Siyaseti

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Haz 2011, 04:37

YAVUZ SULTAN SELİM'İN AVRUPA SİYASETİ

Yavuz Sultan Selim, imparatorluk tahtını böylelikle tamamen güvenceye almıştı. Adil, ama sert bir hükümdar olarak her türlü acıma hissinden yoksundu ve daha yumuşak bir yaşam tarzına müsaade etmiyordu.

Kanunları çok iyi biliyordu ve Büyük İskender'in kitaplarını okuyordu, ama sanat ve şiire ilgisi yoktu. Tahta cülûsunun ilk günlerinde yeniçerilere karşı, aralarındaki suçluları yine kendi aralarında yok etmelerini isteme hakkını kullanıyordu. Dünyaya, yardımcılarını ve tahtının koruyucularını bile kayırmadığını göstermek için bir yeniçeri ve bir ulûfeci idam edildi. Anadolu'da, Osmanlı şehzadelerine karşı yaptığı ilk savaşlar sırasında, Vezir Mustafa Paşa'yı ihanet suçundan öldürttü ve çıplak bedenini sokağa attırdı. Daha sonraları, İran'da Şah İsmail'i yendikten sonra, yeniçerilerden bazılarını ağır bir biçimde cezalandırdı ve en yakın dostlan, damadı İskender Paşa ve Kadıasker Tacizâde Cafer Çelebi ile Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa'yı, yeniçerileri isyana teşvik etmeye çalıştıkları şüphesine istinaden idam ettirdi. Babasının zamanında birçok hizmette bulunmuş eski bir devlet adamı olan Yunus Paşa'yı da aynı kader bekliyordu. Mısır'ın fethinden sonra, zimmetine para geçirdiği ve camilerde kendi adına hutbe okuturken, "Paşa" yerine kendine "Sultan" dedirttiği için Sultan Selim'in gazabına uğradı. Yavuz Sultan Selim, kandaşlık, aile ilişkileri, minnet ve kullarından herhangi birine karşı şefkatten yoksundu.

Yavuz Sultan Selim, daha tahta cülûs etmeden, herkes Osmanlıların yeni hükümdarının, "Kara Düş" adındaki atının üzerinde tehlikeli gezintilerden, kılıç darbelerinden ve ok atmaktan, kibirli hanedanları yok etmekten ve eski devlet oluşumlarını yıkmaktan zevk alan "vahşi " bir insan olduğundan emindi. Her zamanki gibi, efendilerinin selamlarını getirmek için gelen elçiler, sözlerinden ve davranışlarından, taht meselesini çözdükten sonra öncelikle nereye yöneleceğini anlamaya çalıştılar.

Özellikle Kefe'ye geldikten sonra (1510-1511), Tuna boylarındaki komşuları Macarlar ve Lehler ondan korkmaya başladılar. O dönemde gerek Macaristan, gerekse Lehistan, Yagellon hanedanına mensup, karakter itibariyle birbirine çok benzeyen, zayıf ve korkak iki kardeş Kral Sigismund ve Kral Vladislav tarafından yönetiliyordu. Hem onlar, hem de Türklerin, iyi bir karaktere sahip olduğunu söyledikleri kibirli Roma-Cermen İmparatoru Maksimilyan, daha 1511 yılında üç yıl veya daha kısa bir zaman için ateşkes sağlamak üzere elçilerini Osmanlı hükümetine gönderdiler. Kral kardeşler, bu esnada ortak bir barış yapabileceklerini umuyorlardı, ama Leh Kralı aynı zamanda, Prens Stefan'ın yiğit, ama dikkatsiz oğlu Boğdan'ın hüküm sürdüğü tehdit altındaki Boğdan sınırında, Johann Tarnovvski komutasında büyük bir orduyu hazır tutuyordu.

Litvanya'dan gelen başka birlikler, gerek Türkler, gerekse komşu ülkeleri soyarak ve Hristiyan köleleri sömürerek yaşayan Tatarlara karşı Knez Konstantin komutasında Kiev'de nöbet tutuyorlardı. Macaristan sınırında artık Tımışvar Banı olan Stefan Bathori, gerçek Anadolu Türk aileleri, Sırbistan'da Evrenoszâdeler, Bosna'da Malkoçoğullan ve Romen Tuna boylarında Mihaloğullarının yönetimi altında yaşayan ve savaşan Türk komşularının hareketlerini dikkatle takip ediyordu.

İlk yıl çok sakin geçti. Sadece Özi (Dnyeper) Nehri'ni geçen Tatarlar ve Lehistan-Litvanya birlikleri arasında birkaç çatışma meydana geldi. Bir sonraki yıl Boğdan, Tatar Hanı ile barış imzaladı ve aynı dönemde Lehistan elçisi Janus Swirczewski, Lehistan adına Sultan Bâyezid tarafından kabul edilen 10 yıllık barışla ülkesine döndü. Bu arada Tatar çeteleri yine Volhinya, Podolya ve Lvov civarında yağmaya çıktılar. Braclaw yakınlarında, Mengli Giray Han'ın yeğeni Alp Giray'ın hayatını kaybettiği bir mağlubiyete uğradıkları söyleniyordu. 1513 yılında, Lehistan'a saldıran Ruslara karşı kuzeydeki steplerin Yörükleri yardıma çağrılmıştı, ancak vaatlerini yerine getirmek yerine Mengli Giray Han'ın oğlu Bet Giray komutasında Prut Nehri'ni geçtiler. Onlan takip eden Boğdanlı komutan Hatman, onlara fazla zarar veremese de (25 Ağustos), Tatarlar dönüş yolunda Boğdan Prensi tarafından yenildiler. Başka bir Lehistan elçisi Zakrzewski, o dönemde kısa süreli bir ateşkes antlaşması biçiminde Sultan Selim'le yapılan barışı ülkesine götürdü ve Georg Krupski, üç yıllık barış antlaşmasını almak üzere Osmanlı hükümetine geldi. Lehler artık Mengli Giray Han'a yardım adı altında haraç ödüyordu.

Tuna boylarında ve Bosna'da Mihaloğulları ve Malkoçoğulları komutasındaki Türkler hareketlenmişti. Eflak'ta, dindar Vlad'ın yerine yine dindar olan ve Doğu'daki ünlü manastırlara birçok yardımlarda bulunan ve bu yüzden Atos Dağları'ndan gelen Rum asıllı meddahı tarafından "büyük" diye nitelendirilen oğlu Radul geçmişti. Nikris hastalığından öldükten sonra Radul'un yerine yeğeni Mihnea ve daha sonra (1510) Sultan Bâyezid'in emri üzerine Radul'un kardeşi genç Vlad (Vladut) kısa bir süreliğine yönetimi devraldı. 23 Ocak 1512 tarihinde, Neagoe'nin oğulları tarafından Oltland civarında kurulan ve ona düşman olan Boyar partisi, Vlad'ı Mihaloğlu Ali Bey'in Sırplar tarafından "Çıyan" diye adlandırılan oğlu Mehmed'in komutasında ülkeye akın eden Vidin Türkleri'ne esir aldırttı ve öldürttü . Bu hadise, Selim'in İstanbul'a ikinci gelişini planladığı sırada ve Tuna boylarındaki sancakbeylerinin imparatorluğa çok fazla bağlı olmadan istedikleri gibi akın düzenleyebildikleri dönemde gerçekleşti. Boynu vurulan genç Vlad'ın yerine geçen ve eskiden Neagoe diye adlandırılıp, Olt isyancılarının liderinin yeğeni olan IV. Basarab, Macarlarla çok sıkı ilişkiler içinde olsa da, Tuna boylarındaki Hristiyan politikası için fazla yararlı olamadı, zira elinde artık sadece muhtariyeti kalan Eflak Prensliği'nin siyasi önemi tamamen kaybolmuştu.

1513 yılının yaz aylarında, Sultan Selim Anadolu'daki seferinden dönüp, Macarlara dört aylık bir ateşkeS8 sağladığında, Bosna'daki sancakbeyleri henüz bağımsız olarak hareket ediyorlardı. Tatarların, Boğdan'a akın ettikleri Ağustos ayında, Osmanlı gücünün Bosna'daki merkezi Vrbosna sınırındaki beş uçbeyi bir araya gelerek, Sancakbeyi Yunus Bey'in komutası altında Macar Kralina ait kalelere saldırdılar. Stefan Bathori derhal müdahale etti ve Yahya Paşa'nın oğlu Bâli Bey'in yönetimi altındaki Semendire surlarının önüne geldi. Bâli Bey, Alacahisar, İzvornik, hatta Niğbolu ve İhtiman sancakbeylerini yardıma çağırdı, ama çok çabuk elde ettikleri zaferin tadını çıkaramadılar, zira Bathori topları ve kağnıları ile zarar görmeden geri çekilmeyi başardı. Belgrad önlerinde de çatışmalar oldu ve o dönemde Anadolu'da bulunan Sultan Selim'e sancaklar gönderildi . Macar kaynaklarına göre , Böğürdelen Türklerin eline düşmüştü ve Yunus Bey'in komutası altında Sava Nehri'ne kadar ilerleyip, Pojega'yı da almışlardı. Macarların Bosna'daki başkenti olan Yayça'nın çevresi büyük zararlar görmüş ve akıncılar nihayet Karinya'ya kadar ilerlemişlerdi . Macar kaynakları aynı zamanda Hırvatistan'daki Dubitsa Nehri kenarında Slovenya ve Bosna Banı Despot ve Piskopos Beriszlo'nun elde ettiği zaferden ve 1512 yılında başka çeteleri de geri püskürttüğünden bahsetmektedirler.

1513 yılının Ağustos ayında, kendi projelerini ve hayallerini gerçekleştirmek için Macarlarla Türkler arasında yapılacak barışa ihtiyaç duyan Roma Kralı'nın elçisi, arabuluculuk yapmak üzere Osmanlı hükümetine geldi ve Arnavut asıllı Vezir Dukakinzâde Ahmed Paşa tarafından karşılandı. Macar Kralı Vladislav'ın elçi topluluğu, yanlarında zengin süslemeli 80 süvari ile birlikte ancak 17 Aralık'ta gelebildi . Sultan Selim, tamamen Anadolu'daki meselelere eğilebilmek için Tuna boylarında barışı istemesine rağmen, elçinin huzura kabulü bilerek geciktirildi, zira "sadece büyük hükümdarın barış sağlamaya gücü olduğunu ve ona tâbi olan bütün prenslerin, bu lütfü hükümdarın uygun göreceği şartlar altında saygı ile almaları gerektiğini" göstermek gerekiyordu . Ayrıca, Macar elçisi Türkler tarafından son zamanlarda Bosna'da fethedilen yerlerin iadesini ve Ragusa ile Romen prenslikleri dahil olmak üzere, neredeyse Doğu'daki tüm Hristiyanların barış antlaşmasına dahil edilmesini talep etmişti. Huzura ilk kabulünde neredeyse yaka paça dışarı atıldı ve başından düşen başlığı da arkasından fırlatıldı. Lehistan, yine Tatarların ve sözde onlara eşlik eden 2 bin Türk'ün saldırısından endişe ederken, 1514 yılının Nisan ayında bir Türk elçi Macaristan'a gitti.
Lehistanlı bir elçi ise Sultan Selim'i bulmak için Anadolu'nun iç bölgelerine kadar gitmek zorunda kalmıştı .

Yagellon asıllı kral kardeşlerin ve komşuları ile dostlarının Sultan Selim'le barış görüşmeleri uzadıkça uzadı, zira Sultan Selim'in barış yapmaya niyeti yoktu. 1514 yılının Aralık ayında, yine Hırvatistan'ın güvenliğinden endişe duyulmaya başlandı. Ama bu sınıra karşı Türk tarafındaki hazırlıklar gerçek anlamda ancak 1515 yılında Sultan Selim'in Anadolu'dan dönüşünden sonra başladı. Yaz aylarında değişik yerlerden toplam 12 sancakbeyi, Bosna'da toplandılar ve Sultan Selim'in bizzat seferin başına geçeceği söyleniyordu. Macaristan elçisi, zindana atılmıştı ve babasının yerine geçen yeni Macar Kralı II. Ludwig, Leh Kralı olan amcasına Sultan Selim'in Romen prenslikleri üzerinden her iki devleti de fethetme niyetinde olduğundan endişe duyduğunu bildirdi. Yayça'da ve Macar sınırının tehdit altındaki diğer yerlerinde derhal acil savunma tedbirleri alındı.

Hırvatistan'a yeni bir Türk akını muhtemelen 1517 yılında gerçekleşmişti, zira tıpkı Korbavya topraklan hakkında olduğu gibi, ülkenin tamamı hakkında 1517 yılında "tahrip olmuş" ibaresi kullanılmaktadır. Yine 1518 yılının Şubat ayında Ragusa'ya Hırvatistan'ın kurtarılması için yazılar gönderilmişti.

Asya'daki meseleler tamamen düzene girdikten ve Sultan Selim, İran ve Memlûk Sultam'na karşı yaptığı iki uzun ve yorucu savaştan sonra zaferle ve artık tüm Müslümanların başı olarak Avrupa'ya geri döndüğünde, Macar elçisi tekrar serbest bırakıldı ve onunla birlikte barış antlaşması teklif etmek üzere Macaristan'a bir Türk elçi gönderildi. Lehistan, Türk-Tatar tehlikesi ile çok fazla ilgilenmiyordu ve Boğdan Prensi Boğdan'ın genç oğlu Stefan, ülkesine akın eden Tatar Hanı Alp Sultan'ın Tatar akıncılarına ağır bir darbe vurmuştu ve böylelikle Büyük Stefan'dan sonra Boğdan'ın Tatarlara karşı ilk gerçek zaferini elde etmişti. Yine de her ikisi de Sultan Selim'in banş teklifini sevinçle karşıladılar ve Macaristan'ın önerdiği esas üzerinde - bir yıl içinde Yagellon kral kardeşlerin bütün dostları barış antlaşmasına girebilecekti - 1519 yılında, Osmanlı Sultam'nın Avrupa'daki barış politikasını gözler önüne seren, o önemli barış antlaşması yapıldı.

Bunun acısını, Venedik çekti. Sultan Bâyezid ile barış yaptıktan sonraki dönemlerde, aralarında özellikle Kara Durmuş ve Kara Musa'nın adının sıkça duyulduğu Türk korsanlarından çok çekti. Ama Venedik yine de Türklerle herhangi bir anlaşmazlığa düşmemek için çaba gösterdi ve eskiden Venedik'e tâbi olup, artık Osmanlı uyruğu sayılan nüfus arasındaki hoşnutsuzluğu sunî bir biçimde kışkırtmamaya çalıştı. Aksine, Venedikli yetkililer, Osmanlıların kadıları ve subaşıları ile oldukça iyi geçiniyorlardı. Türk tüccarlarına zarar vermek üzere Akdeniz sularında gezindiğinden şüphelenen bir İspanyol gemisi, 1513 yılında Kefalonya Limanı'na girdiğinde, kaptana yazılı olarak "buranın çok ıssız ve Türklere çok yakın olduğu" bildirilerek, limandan derhal ayrılması istendi.

Sultan Selim'in tahta cülûsu sırasında Ayamavra Adası önlerindeki Türk gemileri endişe yaratmıştı43. Avlonya'da ise amacı belli olmayan yeni bir donanma hazırlıklarına başlanmıştı. 1513 yılının sonlarına doğru, bu teşebbüsü "çok kolay" bulan Mustafa Paşa, 110 hafif, 30 büyük kadırgadan oluşan Osmanlı Donanması'nın kendi komutası altında Pulya (Apulya/Puglia/Pulpa)'ya yöneleceğini temin etti ve 1513 yılının son aylarına doğru, Venedik'ten yardım parası alan Hırvat Banı Korbavya Kontu'nun gözleri önünde birçok akıncı Scardona'ya kadar ilerledi. Bu akın sırasında iki Hristiyan kaleyi zapt ettiler ve yanlarında 2 bin esir götürdüler. Ama Venedik altını vezirler ve diğer yüksek makamlı Türk memurları arasında oldukça rağbet görüyordu ve Osmanlı Donanması aynca iyi durumda olmadığı için, İstanbul'da barışın tazelenmesi yönünde bir eğilim vardı ve gerçekten de 17 Ekini de barış yazılı olarak sağlandı. Venedik, bundan böyle de Zenta için yıllık 500 altın vergi ödeyecekti. Elçi Antonio Giustinianinin dönüşünden sonra 18 Şubat 1514 tarihinde Venedik'te barış resmen kabul edildi.

Gelecekteki Venedik Doju Antonio'nun zengin gayrimeşru oğlu Aloisio Grittinin desteğine güvenen Venedik balyosu, düşmanı olan Napoli Kralhğina karşı Türklerin desteğini almak için Türk elçisi Ali Bey ile görüşmelere başladı. Sultanın donanması, Pulya'ya gidecek ve akıncılar Venedikli dostlarının lehine Friuli Eyaleti üzerinden İtalya'ya akın edeceklerdi, ama cimri Venedikliler, çok iyi pazarlık yapan Türk ileri gelenleri ile bu hizmetin bedeli konusunda anlaşamadılar.

Bu plan da böylece suya düştü, ama barış 8 Eylül 1517 tarihinde yenilendi ve Venedik'in yeni elçisi Alvise Mocenigo, Türk ordusuna Kahire'ye kadar eşlik etmek üzere davet edildi. Sultan Selim, artık Memlûk Sultaninin da yerine geçtiği için, Kıbrıs için ödenen yıllık 8 bin altın tutarındaki vergi de Sultan Selim'e ödenmeye başladı. Venedik, Suriye'de ve Mısır'da birkaç yüz yıldan beri büyük kazançlar elde ettikleri ticaretlerine devam etmek istiyorlarsa, artık Doğu Akdeniz'de çok önemli birer liman olan Trablus ve İskenderiye ile Şam ve Halep'in sahibi de olan Sultan Selim'e, tıpkı eskiden Memlûk Sultanina verdikleri* hizmetleri vermek zorundaydılar. Ama İtalya meseleleri, en azından o dönemlerde Venedik'te büyük bir suç olarak algılanabilecek bir ittifak gerektirmiyordu.

Bu şartlar altında, Osmanlılara karşı düzenlenecek genel bir Hristiyan savaşı çok fazla sempati uyandırmayacaktı. Yine de zamanının bazı büyükleri, gerek Hristiyan olarak, gerekse Yunan topraklarını kutsal sayan ve onu kirleten barbarların oradan çıkartılmalarını manevî açıdan gerekli gören Rönesans akımının temsilcileri olarak, dünyanın her yerine uyan mektupları göndermeyi görev bildiler. Sadece ütopyacı Maksimilyan değil, becerikli Fransa Kralı I. François ve kurnaz Papa X. Leo da hiçbir sonuç getirmeyen bu gibi çabalara giriştiler. 1515 yılında her ne kadar Macaristan'a yardım paraları gönderilmiş olsa da, Haçlı Seferi vaizleri, tıpkı 1456 yılında Belgrad'ı Türk tehlikesinden kurtarmış olan Capistrano gibi, büyük bir orduyu toplamak için oraya geldiklerinde, İsa adına savaşacak bir Hristiyan ordusu ile değil, kısa bir süre sonra köylü isyanına dönüşecek vahşi ve disiplinsiz bir çapulcular ordusu ile karşılaştılar. Jani Laskaris'in, "henüz daha özgür oldukları dönemleri hatırlarken", Osmanlı Devleti içindeki Hristiyanlara seslenme teklifi, hiçbir zaman gerçekleştirilmedi. Memlûk Sultanı ise 1515 yılında, başına gelecek felaketlerden uzun bir zaman önce, Kudüs Vikar'ı aracılığıyla papadan, Fransa'dan ve Venedik'ten yardım istediğinde, sallantıda olan tahtını destekleyecek kimseyi bulamadı.

Leh Kralı, yeni bir Haçlı Seferi'ne dair şüphelerini açıkça belirtirken, Bati da dünyevî ve kilise toplantılarında hâlâ Türkleri Avrupa'dan çıkartmak için yapılan büyük planlardan bahsediliyordu: İlk yıl Tatarlar, Romenler ve Lehistanlılar Semendire ve Kili'ye saldıracak; ikinci yıl Fransızlarla birlikte Bosna'yı işgal edip, Trakya ve Yunanistan'a ilerleyecek ve nihayet üçüncü yıl, donanma ve İran'daki güçlerle birleşerek, İstanbul ve Anadolu'yu alacaklardı.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1451-1538 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir