Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

II. Bayezid Zamanında Devlet Politikası, Anadolu'daki Durumu

Burada 1451-1538 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

II. Bayezid Zamanında Devlet Politikası, Anadolu'daki Durumu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Haz 2011, 04:03

II. BAYEZİD ZAMANINDA DEVLET POLİTİKASI ANADOLU'DAKİ DURUMU

Kardeşi, uzakta Hristiyan düşmanları veya güven duymadığı dostlan arasında yaşadığı; dur durak bilmeyen düşmanı Memliik Sultam'mn, ise tekrar Kahire'ye getirtmeye çalıştığı ve bazı hainlerin hâlâ kendisini düşündükleri sürece, Sultan II. Bâyezid, babasının yaşamına tamamen ters düşen ve her yıl Hristiyanlara karşı sefere çıkmaya ve saadet, şan ve ganimet toplamaya alışık olan askerler arasında yabancılaşma, hor görme, nefret ve açık isyanlar yaratan bir yaşam sürdü.

1480 yılında büyük hükümdar Sultan Mehmed'e bile kafa tutmuş ve savaştan zaferle çıkmış olan Rodos Üstad-ı a'zamı, "hain" Cem Sultan'ı gemisine almaya, başkentinde barındırmaya ve adaya karşı başarısızlıkla sonuçlanan Osmanlı seferini tekrarlayacağından şüphelenilen sultana karşı sürekli bir tehdit olarak Rodos Şövalyeleri tarikatının Batı'daki kalelerinde tutmaya cüret etmişti. Başka bir Osmanlı hükümdarı, bu meydan okumaya cevap vermekte gecikmezdi, ama II. Bâyezid, Rodos'un kibirli elçisi ile pazarlıklara girişmiş ve bir dostluk antlaşması yapmıştı. Ve tıpkı daha sonra Cem Sultan, papanın elinde olduğu zamanlarda olduğu gibi, iaşesi için gereken paralar, üstad-ı a'zama zamanında ödeniyordu. Rodos kaynaklarında hatta Gelibolu Limanı'nda yeni bir donanmanın yapımı için çalışmalar başladığında, tarikatın; örneğin Napoli Kralı'na karşı bile olsa, herhangi bir teşebbüsün yapılmaması yönünde tavsiyede bulunduğunu ve II. Bâyezid'in, kardeşi ile tekrar savaşmak zorunda kalmamak için, bu müdahalelere her seferinde kulak astığı ve hazırlıkları durdurduğu belirtilmektedir. Böylelikle Rodos Şövalyeleri, saldırılardan sadece kendilerini korumak ve Türk sularındaki hakimiyetlerini 16. yüzyılın sonlarına kadar sürdürmekle kalmamış, Katolik Dünyasının tamamını da yeni saldırılardan korumuşlardı.

Cem Sultan'ı yanında barındıran ve ona ufak tefek iyiliklerde bulunan, ancak tahtı geri kazanması için ordusunu yine de onun hizmetine vermeyen Memlûk Sultanı, imparatorluğun ezelî bir düşmanı idi; Sultan Mehmed, son seferini buraya yapmayı düşünmüştü. Cem Sultan'ın davasına duyduğu sempatiyi belirtmek için de Memlûk Sultanı Kayıtbay, 1496 yılında oğlu Mehmed'i, Cem Sultan'ın kızı ile evlendirdi.

Osmanlı hükümdarlığı, Toros'un ötesinde fazla saygı görmüyordu. "Doğu'nun ve Batı'nın hükümdarı", "Hanlar Hanı" II. Bâyezid, burada Anadolu'nun küçük bir hükümdarından başka bir şey değildi, zira Suriye ve Mısır hükümdarı olan Memlûk Sultanı kendisini aynı zamanda halife olarak adlandırıyordu ve yüksek siyasî konumunu, dinin kendisine sağladığı itibarla birleştiriyordu.

II. Bâyezid, 1484 yılında "bilinmeyen sebeplerden dolayı isyana kalkışan devletin eski kulunu" tekrar ilhak edeceğini söylemiş olmasına rağmen, Memlûk Sultanina savaş açmaya karar veremiyordu. Gerçi Osmanlı uçbeyleri, Cem Sultan'ın 1482 yılında sığındığı ve hareketli Türkmen çetelerinin Suriye himayesi altında yaşadığı Adana ve Tarsus'u işgal etmişler ve Kasım Bey, kendisine yapılan ihanetten4 dolayı bilmediğimiz bir şekilde ortadan kaybolmuştu. Osmanlı hükümdarlığı yine Karaman topraklarının tamamını kapsıyordu, ama Memlûk Sultanindan 1485 yılında, bıkıp usanmadan oğlunu mirasının ve haklarının bulunduğu topraklara geri çağırmaya devam eden Cem Sultan'ın annesini teslim etmesi istenince ve bu isteği kibirli bir şekilde geri çevrilince, Eflak limanlarına yaptığı seferden (1484) henüz dönmüş olan Bâyezid, Osmanlıların kırılan gururunu tamir etmek için hiçbir tedbir almadı. Hindistan Meliki Behmenşah'ın Bâyezid'e gönderdiği bir elçi topluluğu da Memlûk Sultaninin adamları tarafından hiçbir cezaya maruz kalmadan durdurulabilmişti .

1486 yılında, Toroslardaki Türkmenler tarafından çağrılan Suriyeliler, saldırıya başladılar ve eski Küçük Ermenistan topraklarındaki bütün kaleleri işgal ettiler. Onları engellemek için II. Bâyezid bizzat gelmeyip, Karaman Beylerbeyi Karagöz Mehmed Paşa, Sancakbeyi Musa Bey ve sultanın damatlarından Ferhad Paşa Suriyelilerle savaşmayı denediler. Ama zafer, Memlûk Sultanindan yana idi. Musa Bey ve Ferhad Paşa, baharda yapılan savaşta hayatlarını kaybettiler . Aynı anda, Mihaloğlu iskender Bey'in Dulkadir topraklarından geçen akıncıları, eskiden Osmanlı himayesinde olan, ancak son yıllarda devletin düşmanı hâlini gelen Alaüddevle'nin baskınına uğradılar ve kaçmak zorunda kaldılar. İskender Bey, iki oğlu ile birlikte rakiplerin eline düştü ve kişisel bir intikamın kurbanı olan oğullarından Mihal'in boynu vuruldu, diğer oğlu Yahşi, tekrar serbest bırakıldı, ama babaları dört yıldan fazla bir süre Kahire'de zindanda tutuldu.

Bu hadiselerden sonra bile İstanbul'da yaptırmakta olduğu eserlerle meşgul olan Bâyezid, Memlûk Sultaninin karşısına şahsen çıkmadı. Aksine, Hızır Bey'in oğlu Mehmed Paşa komutasındaki Rumeli sipahileri ve Karagöz komutasındaki Anadolu sipahileri ile 300 yeniçeri devletin en iyi savaş komutanı olarak Hersekzâde Ahmed Paşa'nın komutasına verildi. Ama Hersekzâde Ahmed Paşa da başarılı olamadı ve Çukurova'da yapılan muharebede yenildi ve düşmanlara esir düştü.

Yine aynı yıl olan 1486 yılı içerisinde, Tuna boylarından buraya getirilen birliklerle bütün Anadolu kuvvetleri Veziriazam Davud Paşa ve yeni Rumeli Beylerbeyi Hadım Ali Paşa komutasında Dulkadiroğulları Beyi'ne boyun eğdirip, Adana ile Ereğli arasında Türkmen Varsaklara ait bölgeleri ellerine geçirdiklerinde, bir ulak sultanın ordunun geri çekilmesini emreden fermânını getirdi, zira Memlûk Sultanı ile barış ya da en azından ateşkes imzalanmıştı (1487).

Ama daha bir sonraki yılın, yani 1488 yılının baharında Anadolu'da eski Küçük Ermenistan toprakları için mücadeleler tekrar başladı. Karaman'da Kasım Bey'in bir torunu isyancı olarak ortaya çıkmış ve Alaüddevle'nin kardeşi Şahbudak'ın Mısır'dan geri dönüşü ile Dulkadiroğulları arasında taht mücadeleleri tekrar canlanmıştı. Bu sefer, büyük sayıda birlikler hazırlanıyordu. Vezir Hadım Ali Paşa ve Rumeli Beylerbeyi Halil Paşa ile Anadolu Beylerbeyi Hadım Sinan Paşa komutasında, Sultan Mehmed'in eski sadık adamlarının yanı sıra, son Kastamonu Beyi'nin oğlu Candaroğlu Kızıl Ahmed de vardı. Orduda çok sayıda yeniçeri ve topçu bulunuyordu. Yakındaki ve uzaktaki bütün Hristiyanlar arasında korku salan büyük bir donanma, kara birliklerinin harekederini takip ediyordu ve İskenderiye'ye kadar gidecekti. Eski Küçük Ermenistan bölgesindeki önemli mevkiler tekrar fethedildi ve yeniden tahkim edildi.

Fakat işgal edilen Ayas (Lajazzo/Yumurtalık) Limanı önlerinde yapılan bir hücumla, Osmanlı Donanması'nın gemileri dağıtıldı ve bir kısmı batırıldı. Aynı anda Mısırlılar ve Suriyeliler Ağustos ayında bu topraklara vardılar. Rumeli sipahileri ile karşı karşıya geldiklerinde, Memlükler, Osmanlı geleneklerine göre Anadolu sipahilerinin bulunduğu sağ kanada saldırdılar ve onları dağıtmayı başardılar. Türklerin en tanınmış komutanlarından bazıları - Doğulu kaynaklarda üç paşa, dokuz sancakbeyi, sultanın iki damadı ve binlerce sipahiden bahsedilir - savaşta öldüler (16 Ağustos = 8 Ramazan). Rumeli sipahilerinin, develerin arkalarına bağlanan ve güneş ışınlarını yansıtan metalden tabaklar sayesinde gözlerini kamaştırdıkları ve böylelikle yanıltıldıkları anlatılır. Düşmanların, uzun bir süre alt edemedikleri yeniçeriler de sonunda ricat etmek zorunda kaldılar. Akşama doğru sipahi ve yeniçeriler geri çekildi ve arka mevkilerinin terk edilmiş olduklarını gördüler. Bunlar ani bir baskının korkusu ile kaçmışlardı. Türkmenlerin ve Dulkadiroğullarının sürekli saldırılarına maruz kalan Osmanlılar, kısa bir süre sonra selameti kaçmakta bulurken, Memlükler karargâhlarını savunmaya devam ettiler. Osmanlıların topları, muharebe alanında düşmanın eline düştü ve Memlükler, ancak Varsaklı bir Türkmen'in açıklamaları ile ne kadar önemli ve büyük bir zafer elde ettiklerini anladılar.

Bunun üzerine, birkaç gün süren, ama çok da canlı yürütülmeyen takip başladı. Adana ve diğer kaleler tekrar Memlûk Sultanı'nın eline düştü ve Kahire'ye toplam 18 sancak getirilip, Memlûk Sultanı'na teslim edildi. İstanbul'da ise bu başarısızlıktan dolayı paşalardan bazıları hayatlarını kaybettiler. Haçlı Seferi hayalini kuranlar, Memlûk Sultanı'na Kıbns'ı vermeyi düşünüyorlardı . Böylelikle Memlûk Sultanı ile Osmanlılara karşı bir ittifak kuracaklardı. Memlûk Sultanı, bunun üzerine Macaristan Kralı Matyas'a önce bir Ragusalı'yı (1489), daha sonra 1490 yılında Kudüs Patriği'ni değerli kumaşlardan oluşan hediyelerle elçi olarak gönderdi.

Bir sonraki baharda bu sefer Davud Paşa'nın komutası altında bir ordu yine Anadolu'ya gönderildi, ama yine muvaffak olunamadı. Bu seferden çıkan tek sonuç, Alaüddevle'nin baş eğmesi oldu.

Bu arada otağını Beşiktaş'a taşımış olan Bâyezid, gezilere ve ava çıkıyordu, zira Memlûk Sultanı, Batı'da yaptığı oldukça büyük tekliflere rağmen , İstanbul'a bir elçi göndermiş ve Osmanlılar buna karşılık olarak kendi elçilerini Memlûk Sultanina göndermişlerdi. 1490 yılında yapılan barış antlaşması ile tüm savaşlarda mağlup olmalarına - ki bu yıllardır yaşanmamış olan bir utançtı - ve daha Sultan Mehmed zamanında büyük hizmetler vermiş olanlardan çoğunun kaybına rağmen, Toros Dağlarındaki müstahkem mevkileri ile birlikte Adana Sancağı geri verilmişti. Mihaloğlu İskender Bey ve Hersekzâde Ahmed Paşa da Kahire'deki esaretlerinden geri dönmüşlerdi.

Anadolu'nun son yıllarda sürekli olarak saldırılara maruz kalan kısımlarına böylelikle tekrar huzur ve düzen getirilmişti. Devletin 1490 yılındaki konumu, 1481 yılındakinden farklı değildi, sadece bu sefer Toros Dağları'nda yeniçeriler nöbet tutuyordu.

Bâyezid, birçok sancakta kendi oğullarını sancakbeyi olarak görevlendirmişti. Babasının gözdesi olan Şehzâde Ahmed, Amasya Sancakbeyi idi, ama yeniçeriler tarafından pek sevilmezdi. Karaman Sancağı, genç yaşta ölen Şehzâde Şehinşah yönetiminde idi. Menteşe Sancağının Sancakbeyi Alemşah da uzun yaşamayacaktı. 1481 yılının yumuşak başlı naibi Korkut, Aydın ve Saruhan Sancakbeyi idi. Nihayet, Trabzon Sancakbeyliğine de çok harekedi ve sonsuz bir hırsa sahip genç Şehzâde Selim getirilmişti.

1499 yılında Anadolu yeni savaşlara gebe idi: Anadolu'da İskender Paşa sonbaharda 12 sancakla yenildi . 1501 yılı sonbaharının son günlerinde Korfu'da, Karaman Beyi'nin sultanın oğlunu yendiği, Afyonkarahisar'a kadar takip ettiği, Amasyalı Ali Paşa'yı öldürdüğü ve üç kaleyi zapt ettiği söyleniyordu. Mesih Paşa, bunun üzerine 6 bin asker, 3 bin sipahi ve 4 bin yeniçeri ile Anadolu'ya geçm22iş ve aralarında 30 kadırga bulunan 70 gemi, Kara Hacı komutasında Karaman sahillerine doğru yola çıkmıştı .

Anadolu'nun çok az Rumla karışmış gerçek Türkleri arasında bu dönemlerde büyük bir huzursuzluk baş göstermeye başladı. Tıpkı Yıldırım Bâyezid'in ölümünden sonra olduğu gibi, köylüler arasında fanatik derecesinde bir inanç yayılmaya başladı. Teke Sancağı'nda, Elmalı yakınlarındaki Pazarcık'ta doğan ve halktan bir Türk olan Şah Kulu ortaya çıktı ve birçok dervişi de yanına çeken mütevazı ve garip hayatı ile tanınmaya başladı. Şah Kulu tarafından kurulan bir tekke, kendisine hediyeler getiren binlerce köylü tarafından ziyaret edildi. Zamanla siyasi hadiselere de karışmaya başlayan Şah Kulu, ateşli sözlerle Osmanlı saltanatının sona ereceğinden; Allah'ın kendisine lütfettiği kılıçtan; Allah'ın emri ile üzerine dindarların ve günahsızların başa geçeceğinden ve herkesin bu kutsal işe katılması gerektiğinden bahsetmeye başladı. Sadece bu şekilde gerçek Müslümanlar iktidara gelecek ve - henüz genç yaşta olan sultanın nikris hastalığına yakalanmasına ve şehzâdeler arasında çıkan mücadelelere rağmen - devlet kurtarılabilecekti. Kutsal bayrak havaya kaldırıldı ve bu bayrağın altında sadece halktan insanlar değil, asi sipahiler de toplandı ve kadısını dört

parçaya böldükleri Antalya'yı alıp, Anadolu Beylerbeyi'ni yendiler ve Kütahya'yı işgal ettiler. Afyonkarahisar, teslim olmak istemeyince Anadolu Beylerbeyi bu hisarın önünde kazığa oturtuldu.

Büyük bir köylü isyanı, bütün ülkeyi yakıp yıktı. Karaman Sancağı, Konya Şehri haricinde harabeye çevrildi ve birkaç sancakbeyi öldürüldü. Kütahya'da, beylerbeyi esir alındıktan sonra evi yakıldı.

Ali Paşa, yanında Şehzâde Ahmed'le birlikte 4 bin yeniçeri ile isyanı bastırmak için gönderildi. Şah Kulu ve önde gelen halifesi Ustacıoğlu (Ustacalu), bu büyük ordu karşısında kaçtılar. Ali Paşa, bir o kadar yeniçeriyi atlarına alan 300 akıncıyı onları takibe gönderdi. Kayseri ve Sivas arasında Çubuk Ovası'nda Şah Kulu ve adamları ile karşı karşıya geldiler; küçük karargâhlarının etrafına develeri ve atları dizmişlerdi. Hasan Halife'nin ölümü ile liderlerinden birini kaybettikleri sıcak çatışmalardan sonra, Ali Paşa'yı öldürdüler ve yeniçerileri geri püskürttüler. Arnavut Yakup Paşa komutasındaki yeni bir Osmanlı ordusu da dağlara kaçan isyancıları yakalayamadı. İsyancılar, dağlarda birkaç hafta geçirdikten sonra, mezheplerinin diğer müritleri ile birleşmek üzere İran'a geçtiler . Ama burada daha güçlü bir dirençle karşılaştılar ve bir kervana yaptıklar* * saldırı, ağır bir şekilde cezalandırıldı (1510-1511).

Şah Kulu, kelime itibari ile "Şah'ın kölesi" anlamına geliyordu . Taraftarları ise kendilerini "Sofî" veya "Kızılbaş" olarak adlandırmaktaydılar. Anadolu'daki isyancılarla aynı cüretkâr coşkunlukla Hazar Denizi kıyılarında yaşayan yedi Türkmen boyları arasında ortaya çıkan ve Osmanlıların beyaz ve daha ince kumaşlardan yapılan başlıklarından farklı olarak, kırmızı yün başlıklar giyen başka bir askerî-siyasî-dinî toplum da "Kızılbaş" olarak anılıyordu. Başlarında yine peygamber olarak kabul ettikleri "Şah" diye çağrılan bir efendileri vardı. İşte bu Şah İsmail'in fetih ve zafer dolu hızlı yükselişi ve Timur hanedanının harabeleri üzerinde Şeybani Han yönetiminde yükselen yeni bir Özbek Devleti'nin kuruluşu, Osmanlı Devleti'nin doğusundaki bu geniş topraklarda yeni bir hayatın işaretleri idi ve Osmanlıları, Doğu'ya ilişkin siyasetlerini değiştirmeye zorlayacaktı.

Şah İsmail'in babası, Cüneyd'in oğlu ve Osmanlılar tarafından Haydar diye adlandırılan Erdebil Şeyhi Safiyüddin idi. Yeni bir devletin ve dini mezhebin kurucusu olan bu evliya, tıpkı Şah Kulu gibi, mütevazı hayatından dolayı büyük itibar görüyordu. Sultanlar bile, gerek dindarlıktan, gerekse halk arasında itibar kazanmak için, Tanrı mertebesine yükseltilen bu şahsiyetlerle ilişki kuruyorlardı. Şah Kulu, Şehzâde Korkut tarafından ziyaret edilmişti ve II. Bâyezid, müritlerinin geçimi için ona yıllık gelir bağlamıştı. Aynı şekilde, Erdebil'in ilk şeyhine de Osmanlı Sultanı tarafından her yıl akçelerle dolu keseler gönderiliyordu. Şeyh Haydar, Uzun Hasan'ın yanında kaldığında, Uzun Hasan onu Trabzon Prensesi Katerina'dan olma kızı ile evlendirmişti. Şah İsmail, bu iki hanedanın mensubu olarak dünyaya geldi.

Uzun Hasan, kısa bir süre sonra, ardında Batılı Hristiyanların, annesinden dolayı Trabzon'un gerçek veliahtı olduğu için babasından bile daha fazla doğal müttefiki olarak gördükleri oğlu Yakup'u bırakarak, öldü.

Yakup, eşini zina yapmakla suçlayan ve eşi tarafından zehirlenen, ancak ihanetini fark etmesi üzerine eşine de aynı zehirden içtiren bahtsız bir adamdı. Günahkâr annesi ve babasının dikkatsizliklerinden dolayı, tek oğulları da aynı zehirden içerek öldü. II. Bâyezid, bunun üzerine boş kalan Tebriz tahtına Uzun Hasan'ın bir torununu, aynı zamanda damadı olan Mirza Bey'i getirmek istedi. Ancak, ülkenin ileri gelenleri mensuplarının bu yeni hükümdar tarafından emredilen bir katliamdan dolayı yok edileceğinden ve Osmanlı modeline göre sert bir yönetimin oluşturulacağından korktukları için Mirza Bey, Tebriz'e geldiğinde öldürüldü.

Bunun üzerine çıkan anarşi , babası Yakup Bey'in bir halefi tarafından öldürülen Şah İsmail'in işine geldi. O, artık fatih olarak değil, o güne kadar rahat bırakılmayan, özellikle de son yıllarda mekruh diye hor görülen ve İslâm öğretisinden dışlanan Şiiliğin temsilcisi olarak hareket ediyordu. Öğretilerinde, Hazreti Muhammed'den sonraki halifeleri tanımıyor ve şehit olan Hazreti Ali'nin haklarının tanınmasını istiyordu. "Yâ Ali" naraları, Şah İsmail'in çetelerini, fanatik cesaretlerinden dolayı edindikleri zaferlere götürüyordu. Şah İsmail, ayrıca gerçek inançlıların şahı olarak, halkın bolca dağıtılan sadaka, sade ortak yaşam ve her Müslüman için gerçek özgürlük taleplerini cömertçe yerine getiriyordu. Sünnilerde, domuz etinin ve şarabın yasak olmasını, kutsal ve gerçek Kur'an'a sonradan yapılmış riyakâr birer ilave olarak görüyor ve bunları gülünç buluyordu. Kaba şakaları ile tanınan Şah İsmail, "Sultan Bâyezid" adını verdiği bir domuz besliyordu. Konumunu sağlamlaştırmak için bu şişman küçük ıslahatçı, mistisizmin küçük hilelerinden de vazgeçmiyordu: Tıpkı kabul etmemekte direndiği halifeler gibi - ki, o da kendine Halife diyordu - halk arasına yüzü peçeli
çıkıyordu; üstünde durduğu kilim, kutsaldı ve yeni öğretinin müritleri, eski giysilerini sanki en değerli hazinelermiş gibi aralarında bölüşüyorlardı .

1499 yılında Gilan'da gizlendiği yerden yola çıktığından, Şah İsmail'in etrafında en fazla 300 kişi bulunuyordu. Ancak Safevîlerin veya nam-ı diğer Kızılbaşların sayısı çok kısa bir zamanda yükseldi. Onlara hiçbir ücret ve ünvan verilmiyordu; yeryüzünde hiçbir karşılık vaat edilmemişti. Şah İsmail'in Safevi sistemi işte bu açıdan Osmanlı sisteminden farklı idi. Bu sistemde para, ücret, rütbe, disiplin ve emir önemli değildi. Herşey şaha, Şiiliğe ve mucizeler yaratan inanca tamamen teslimiyetten geçiyordu ve bu fanatizm, en acımasız cinayetlere ve katliamlara yol açıyordu. Şah İsmail ve müritleri, fethettikleri kalelerde acımasızca katliamlarda bulunuyorlardı ve bu katliamlara, en azından bir Cengiz Han veya bir Timur gibi soğukkanlı siyasi çıkarlar gibi mazeretler bile gösterilemiyordu. Tebriz fethedildiğinde, Şah İsmail kendisine düşman saydığı amcası Yakup'un cesedini mezarından çıkarttırıp, yaktırdı. Annesi, buna itiraz edince, onu denildiğine göre kendi elleri ile öldürdü. Şiraz hükümdarı Murad Han, ülkesini Şah İsmail'in fanatik müritlerinden koruyamadı; yapılan savaşta yenildi ve Bağdat'a kaçtı ve alınan tüm esirlerin boyunları vuruldu(1500). Kızılbaşlar, bütün çatışmalarda azınlıktaydılar, ama vahşilikleri ve insaniyet dışı davranışlarından dolayı edindikleri şan, düşmanlarını kaçırıyordu (1503'e kadar).

Böylelikle Osmanlı sınırında Şii bir devlet kurulmuştu. Ancak İslâm dünyasında kabul edilen bir konuma gelebilmek için gerek Batı'daki komşularına - Osmanlılara - gerekse Doğu'daki komşularına - Özbeklere -karşı savaşmak zorunda idi.

Şah İsmail, Horasan'ı işgal ettiğinde, Türkmenlerin Hanı Muhammed Şeybanî, Kızılbaşların yayılmasını durdurmak zorunda olduğunu düşünüyordu. Güçlü ve ne istediğini bilen bir han olan Şeybanî, 12 şehzâdeyi öldürterek, Timur'un soyundan gelenleri ortadan kaldırmış; Serpul'da yapılan savaşla Maveraünnehr'i; Merv'de yapılan savaşla da Horasan'ı (1507) eline geçirmişti ve her biri neredeyse bağımsız olarak eyaletlerini yöneten birçok vasalı vardı. Muhammed Şeybanî, önce Şiraz'ı işgal eden Şah İsmail'e, ona zavallı bir derviş olarak hitap ettiği bir mektup gönderdi. Şah İsmail, düşmanının gelmesini beklemeyerek, Muhammed Şeybanî ile isyancılarla uğraşmak zorunda kaldığı Maveraünnehir'de karşılaşmak üzere doğrudan Merv'e gitti. Merv yakınlarındaki Mahmudâbâd'da büyük bir savaş patlak verdi ve Kızılbaşların vahşi saldırısı Özbeklerin saflarında öyle bir düzensizlik yarattı ki, han bu karışıklıkta ezilerek öldü. Yenilenlerin tamamen yok edilmesini bir zorunluluk hâline getiren Şah İsmail, ölen rakibinin cesedini parçalara ayırttı. Başını Sultan Bâyezid'e, sağ elini de Memlûk Sultanı'na gönderdi (1510).

Bu zaferin neticesinde Ceyhun Nehri'ne kadar ülkenin tamamı ilhak edildi. Ama Şah İsmail bununla da yetinmedi. Bağdat'ı aldı ve tahtta hak iddia eden Babür Mirza, Semerkant'ı aldığında, onu Muhammed Şeybani'nin haleflerine ve en büyük komutan Ubeydullah Han'a karşı yapılan savaşda destekledi. Ubeydullah Han, Semerkant'ı aldı, ama Babür taht mücadelesine devam etti. Şiilerle birleşerek, bir fetihte daha bulundu, ama insanlık dışı davranışlarından rahatsız olunca, yollanın tamamen ayırdı. Bundan iki yıl sonra, Şah İsmail'in veziri Kâzım Bey, Özbek topraklarında büyük bir mağlubiyete uğradı ve yeni Özbek Hanı, Meşhed'e saldırmak üzere yola çıktı . Uzun Hasan'ın halefi ve Trabzon İmparatorlarının kandaşı olarak Şah İsmail, Osmanlı Devleti üzerinde de bazı haklar iddiasındaydı. Hatta Jani Laskaris, "Hristiyan dinine çok da soğuk bakmadığı" kanısında idi . Bâyezid, Şah Kulu'nu defettiğinde ve Arnavuduk ile Mora'ya kadar sürülen Şiflerin genel bir takibini başlattığından, karşılıklı ilişkiler daha da gerilmeye başladı . Kızılbaşlar, kısa bir süre sonra sınırdan geçtiler ve Trabzon civarlarında Kızılbaş çeteleri görülmeye başlandı. Gürcistan Kralı, Satif Bey ve 15 bin savaşçısına serbest geçiş hakkı tanımıştı. II. Bâyezid, bu meydan okumaya hiçbir cevap vermedi. Şiiler daha önce 1507 yılında, Şah İsmail'e önce tâbi olacağını ve kızını vereceğini vaat edip, daha sonra elçileri aracılığıyla hakarete varan tavırlarla sözünden dönen Dulkadir Bey'ini cezalandırmak için Kayseri'ye kadar gelmişlerdi. O dönemlerde Yahya Paşa, Osmanlı'nın bu vasalına karşı yapılan teşebbüsü engellemek için güçlü bir ordu ile Ankara'ya kadar gelmişti ve Kızılbaşlar gerçekten de düşmandan korkup, geri çekilmişlerdi.

Safevi Devleti'ne saldırmaya cesaret eden, Memlûk Sultanı ile de anlaşmazlıkları çözecek olan hırslı ve kararlı Sultan I. Selim olacaktı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1451-1538 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir