Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

II. Mehmed'in Saltanatı Sırasında Osmanlı Devleti Kaynakları

Burada 1451-1538 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

II. Mehmed'in Saltanatı Sırasında Osmanlı Devleti Kaynakları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Haz 2011, 03:29

II. MEHMED'IN SALTANATI SIRASINDA OSMANLI DEVLETININ KAYNAKLARI VE HEDEFLERİ

Yeni bir fetih hazırlığı içinde olduğu bir anda aniden hayata veda eden Sultan Mehmed, bugün bile tarihe modern bir bakış açısıyla bakan çok sayıdaki eserlerde, çağdaşı olan bazı Hristiyanların tahayyül ettikleri tek şey olarak akis bulan, onun kan dökmek, insan katletmek ve ülkeleri tahrip etmek gibi alçakça bir amaç peşinde olduğuna dair olan kesin yargılarından çok daha farklı hedefler takip etmiştir. O, geçici şan ve şeref için herşeyi feda edecek kibirli bir karaktere de sahip değildi. Büyük Iskender ve Sezar'la atbaşı giden ihtirası soylu unsurlar içermekteydi. Onun en büyük amacı, sağlam temeller üzerine oturan gerçek bir devlet kurmaktı.

Bu devlet, o güne kadar gevşek vasallık ilişkileri içerisindeki eyaletlerin tamamen ilhakı ile doğacak ve bütün kararların tek elden alındığı ve bütün ganimetlerin toplandığı merkez olarak devasa bir imparatorluk başkenti ile en yüksek noktasını bulacaktı; ve herşeyi en ayrıntısına kadar düşünülmüş ve uzun süreli olacak şekilde organize edilmiş devletin yönetimine ve savunmasına, artık sadece Osmanlıların birkaç devşirme ile genişletilmiş yönetici sınıfı değil, farklı ülkelerden, farklı soylardan gelen, ancak Osmanlı Devleti kurucularının temsilcisi olarak sultana tâbi olan ve uluslararası İslam demokrasisinde yerlerini almak için Hristiyan inançlarından feragat edip, Müslümanlığa geçmeyi göze alabilecek herkes katılacaktı.

Yeni imparatorlukta, tıpkı eski Roma zamanlarında olduğu gibi, barış hakimdi. Pax Romana, Bizans'ın şanlı dönemlerindeki güvenlik tekrar sağlanmıştı ve buna herkes seviniyordu. Vaat edilen tüm imtiyazlara rağmen, köylüleri ve diğer nüfusu oldukça büyük acılar çekmek zorunda kalan Leh ve Macar feodal gelenekleri; küçük Slav ülkelerinden oluşan sistemin getirdiği huzursuzluklar; uyruklarını, hiçbir karşılığı olmadan sürekli olarak sömüren son Bizans tekfurlarının ağır baskıları ve sadece kendi menfaatini düşünen İmparator Frederik'in Almanya'da yarattığı karışıklıklar ile kıyaslandığında Osmanlı Devleti'nin ülkeler manzumesi, huzurlu ve ferah bir karşıtlık sergiliyordu. Hiç kimse ne dini ne de kökeni sebebiyle korkmak zorunda değildi, alışkanlıklara ve geleneklere dokunulmuyordu.

Yeniçeri saflarında uzun yıllar hizmet vermiş Sırp kökenli bir yeniçeri:

"Türkler, hem kendilerine, hem de din ayrımı yapmadan yurttaşlarına ve vasal ülkelere karşı adildir, diye yazar. Yılda dört kez, Osmanlı memurları "raiyyetleri", yani Osmanlı Devleti'nin Müslüman olmayan tebasını denetlemek ve "zavallı insanların baskıya maruz kalmasını" engellemek için2 ülkeyi dolaşıyorlardı. Fethedilen yerlerin, bu topraklardan yerlilerin çıkartılması ve Türk soyundan gelen yetersiz sayıda insanla istihdam edilerek, kolonileştirilmesi mümkün değildi. Örneğin Mora'da, Latin hükümdarlığının ilk zamanlarında daha Akhaya Prensi II. Wilhelm altında buraya yerleşen Müslüman boylardan başka, daha sonraları buraya Müslümanlar yerleşmemişti. Her yerde yüz, hatta bin yıllık yaşam hiç değişmeden devam ediyordu.

Osmanlı Sultanı, sadece kalelerde veya şehirlerde Hristiyan komutanlan Müslüman komutanlarla değiştirmişti. Birçok subaşının bağlı olduğu sancakbeyi, boyun eğdirilen güçlerin eyaletlerdeki valilerinin yerine geçmişti; şehir dışındaki mülklerde kovulan veya öldürülen mülk sahiplerinin yerini, köylerden ve topraklardan âşâr vergisini toplamak üzere sipahiler ve bunlara bağlı Türkler almıştı. Günlük hayattaki tek değişiklikler bunlardan ibaretti. Hiçbir köylünün elinden toprağı; hiçbir vatandaşın elinden dükkânı veya tezgahı ve hiçbir rahibin elinden hâlâ Hristiyan ayinlerinin yapıldığı kilisesi alınmamıştı. Kadı, sadece Müslümanlar arasında ve Müslümanların ya da Türklerin taraf oldukları anlaşmazlıklarda İslam kurallarına göre mahkeme yürütüyordu. İsteyen, istediği zamanda, karar için muhtarlara, rahiplere, hatta metropolite başvurabiliyordu.

Eyaletlere yerleşen Türkler, sultana - Hristiyan tekfurların talep ettiklerinden çok daha az olan - haracını ödeyen, topraklarından geçen orduya yatacak yer sağlayan, yol ve köprü yapımı ve sair hizmederde bulunan ve sultanın ulaklarına at temin eden barışçıl tüm yurttaşları esirgiyorlardı, hatta esirgemek zorundaydılar. Askerler, çok iyi ücretler alıyorlar ve gıda için iyi paralar harcıyorlardı. Koğuşları, her istediklerini temin edebilecek sayısız tüccarla sarılı idi. Ayrıca her sefer sırasında, devletin parası ile çok büyük miktarlarda erzalS0 alınıyordu. Birçok savaşa katılan Sırp yeniçeri, bu iş için 420 devenin bulunduğuna ve ayrıca 420 devenin de yedekte tutulduğundan bahseder . 1472 yılında Anadolu'ya yapılan seferde, sadece erzakların geçişi için 80 gemi kullanılmıştı . Her malın belli bir fiyatı vardı. Örneğin, Uzun Hasan'a karşı aynı yıl içerisinde yapılan seferde, bir ölçek arpa için 3 akçe ödeniyordu.

"Fakir raiyeti" sömürmeye kalkanları en ağır cezalar bekliyordu. Yeniçeri saflarında uzun yıllar boyunca gözlemlerde bulunan adı geçen Sırp, "Bir köylüden bir tavuk bile çalındığında insanın hayatı tehlikeye giriyordu", diye yazıyor10. Zira Türkler, ülkede yaşayan insanlar, Osmanlı hükümdarlığının sağladığı bariz avantajları tecrübe etmedikçe, Hristiyan eyaletlerini kendileri için kazanmanın ne kadar zor olduğunun bilincindeydiler. Kimi yerde sadece prensler, baronları ve askerleri değil, özellikle kuşatma altındaki şehirlerde halktan insanlar da işgalcilere karşı kahramanca çarpışıyordu. Ama eski yönetim bir kez gitti mi, yeniçeriler de surları işgal edip, sipahiler de topraklara yerleşti mi, hoşnutsuzluk gösterecek sebepleri kalmıyordu. İşte ondan sonra komşu Hristiyan güçlerinin, 1463 yılında, halkın Venedik yönetimi altında oldukça rahat ve huzur içinde yaşadıkları Mora gibi bazı örnekler haricinde, Osmanlı Sultaninin tebaası arasında düşmanca harekatlarını destekleyecek bir isyan çıkartmaları çok zordu ve nadiren görülüyordu.

Daha zengin, asil veya hırslı aileler, konumlarını ve mülklerini kaybetmek istemiyorlarsa, Müslümanlığa geçmekten çekinmiyorlardı. Önceleri belki sadece dışa karşı Müslüman olsalar da, zamanla bu inanç kendi içlerinde veya Müslüman olarak dünyaya gelen çocuklarında kök salıyordu. Özellikle Arnavutluk'ta, kendisi de bir devşirme olan Iskender Bey'in zamanında, genelde Katolik olan Hristiyanlarla Müslüman Türkler arasındaki dinî ayrımcılığın görüldüğü yerler vardı. Aynı şekilde Bosna'da, daha sonraki arazi ve ülkenin gerçek feodal sahipleri olan beyler, voyvodaların ve knezlerin ailelerinden geliyordu. O zamanlar da, tıpkı bugün gibi, Anadolu'nun genizden konuşulan lehçesi değil, mahalli Ilirya veya Slav dili duyuluyordu ve Türklerin dilinden alınmış olan isimlerin yanında, ülkeye özgü son eklerin eklendiği aile isimler kullanılıyordu.

14. yüzyılın savaşları sırasında birçok Boyar öldüğü için sayıları çok az olan devşirme Bulgarlar da kendi dillerini kullanmaya devam ediyorlardı. Altın sırmalı külahların altındaki adamlardan bazıları, Rum'du. Onlar da kendi dillerini kullanıyorlardı. Rum, Bulgar ve Sırp devşirmeler azınlıktayken, Bosna, Hersek ve Arnavutluk'ta bazı bölgelerin tamamı, miras hukukunun geçerli olduğu bölgelerinde mülklerini rahatsız edilmeden devam ettirebilmek için, gönüllü olarak İslam'a geçmişlerdi. Sultan Mehmed'in en ünlü ve en önemli adamlarından biri olan ve iki kez veziriazamlığa getirilen Mahmud Paşa, aslen Rum'du ve bu herkes tarafından biliniyordu. Babasının adı Mihail'di, annesi ise Sırp asıllı idi. Çocukluk yılları Sırbistan'da geçmiş ve çocukken Novobrdo'dan Semendire'ye giderken akıncıların eline düşmüştü. Mora Arhontu Manuel Bubali'nin eşi, süt annesi idi. "Saraydaki en yiğit ve en âlim adam' diye övülen ve sultanın veziriazamlıktan azledildikten sonra bile tavsiyelerine başvurduğu bu saygıdeğer insan; sultanının hep önünde ilerleyerek, hep en zorlu görevleri üstlenen bu yetenekli ordu komutanı (Bu yüzdendir ki, 15 yıl içinde elde edilen başarıların en büyük miman sayılıyordu); herkes tarafından sevilen ve kendi birliklerinin parasını ödeyen ve onları besleyen, bu büyük savaş lideri, Osmanlılar ve Osmanlı Devleti'nin menfaatleri ile bütünleşmiş olmasına rağmen, muhtemelen Türkçe'yi çok iyi bilmiyordu. Hristiyan olarak kalan yönetici Rum sınıfından, Atinalı Laonikos Chalkokondylas gibi sadece çok azı, günün birinde gerçekleşir ümidiyle hâlâ bir "Rum İmparator ve onun haleflerinin" hayalini kuruyordu.

Adasının ileri gelenlerinden olan Gökçeadalı Kritovulos'un Osmanlıların kahramanlıklarını anlatımı Halkokondil (Chalkokondylas) gibi objektif değildir ve Dukas gibi, efsanevî bir biçimde çöken Rum hanedanı ile onun ardından gelen Osmanlı hanedanı arasında bir bağlantı oluşturmaya da çalışmaz. Kritovulos, daha ziyade coşkulu, ama tarihi gerçeklere uygun bir şekilde, Fars topraklarındaki Ahamenîlerin, dolayısıyla Rumların en eski ataları Danaos'un mahdumu, "en büyük Otokrat, Imparatorların Imparatoru, kısmetli muvaffak, muzaffer, yenilmez, karaların ve denizlerin hakimi Mehmed"in ihtişamlı hayatına methiyeler düzer.

Böylece, içten içe çökmekte olan bir topluma ait oldukları sürece korkak ve disiplinsiz addedilen Rumların saflarından, meselâ Fırat boylarındaki İranlılara karşı yapılan ilk savaşta sipahilerinin başında hayatını kaybeden cüretkâr Beylerbeyi Has Murad çıkmıştır. O, eski Imparator ve despotlardan oluşan Paleologların soy undandı, ama elîm kaderleri onu ilgilendirmiyordu . Babasının adı Mandrominos olan Ankara Sancakbeyi Mehmed Bey de Rum asıllı idi18. Veziriazam Mahmud Paşa'nın ilk halefi Rum Mehmed Paşa da, adından anlaşılacağı gibi, Rumların arasından çıkmıştı. 1480 yılında Rodos'a gönderilen donanmanın komutanı genç Mesih Paşa ise yine Rum'du . Aynca, Eğriboz'un düşmesinden sonra sultanın hizmetine giren Dimitrios Sophianos gibi en iyi ve en becerikli elçiler yine Rumların arasından çıkmışlardı. Yine Sultan Mehmed'in saltanatı sırasında "Osmanlı Devleti'nin hukukî temellerinin mimarı" sayılan hukuk alimi Molla Hüsrev, Rum kanı taşıyordu. O, aynı zamanda önce İstanbul kadılığına, sonra da müftülüğe yükselmeyi başaran ilk devşirme idi. O dönemin tarihçilerinden biri olan Halkokondil, sanki zamanın önemli şahsiyetlerinin kökenlerini belirlemek istiyormuş gibi, Türk isimlere Hristiyan karşılıklar vermektedir: Örneğin Hızır - Georg, İlyas - Dimitrios, vs. gibi.

Yüksek mevkilerde bulunan devşirmelerin çoğu, yine de kız kardeşi II. Mehmed'in (eşi olan ve kısa bir süre sonra uzaklara gönderilen Zağanos Paşa gibi), dayanıklı ve yiğit Arnavut soyundan geliyordu. Işkodra kuşatmasına katılan Rumeli Beylerbeyi Davud Paşa örneğin, Arnavut asıllı idi. Mora Sancakbeyi Hamza, Zenevisi hanedanından geliyordu. İskender Bey'in ailesinden amcası Musa ve birkaç aylığına Arnavutluk'un yönetimi kendisine verildikten sonra, boynu vurulan yeğeni de Müslümanlığa geçmişlerdi. Devşirmelerin arasında aynca Arianites hanedanı mensuplarından biri bulunuyordu . Bu devşirme, 1485 yılında Chimara Sancakbeyliğine getirildi ve birkaç ay sonra kendi Arnavutları tarafından öldürüldü . Daha sonra, 1501 yılında aynı yerde "Sancakbeyi Konstantin"den bahsedilir. Aynı yetenekle hem bir donanmayı yönetmeyi, hem de kara birliklerinin başında savaşmayı bilen, vezirliği sırasında Osmanlı Devleti'ne Kefe'yi kazandıran ve Boğdan'ın ilhakını deneyen (1473-1477) Gedik Ahmed Paşa, Arnavutluk Dağlarinda doğmuş ve aynı dönemde yaşamış olan Yakup Paşa gibi, "Arnavut" diye anılırdı . Müttefik Hristiyanlar, 1473 yılında ise Myra Sancakbeyi olarak Sırp kökenli Karaca Bey'i karşılarında buldular. Rumeli Beylerbeyliği'ne kadar yükselen Hadım Süleyman Paşa ise Boşnak'tı; haremde basit bir kapıkuluyken, bilinmeyen güçlerin desteği ile önce Boğdan'a yapılan ilk seferin ve Işkodra'nın ilk kuşatmasının başına getirilmiş ve daha sonra bu görevi başaramayacağı anlaşılınca gözden düşerek, görevinden alınmıştı. Bosna Dükü Stefan'ın bir oğlu ise Ahmed Bey olarak karşımıza çıkıyor. O, kökeninin anısına "Hersekzâde" lakabını taşıyordu ve Leş kuşatmasına katılmıştı .

İstanbul kuşatması sırasında Osmanlı donanmasını yöneten Baltaoğlu, aslen Bulgar asilzadesi idi. Mustafa adında bir Sicilyalı, 1473 yılında Sığın'ı Haçlı Seferi'nin askerlerine karşı savunmuştu. Çocukken Türkler tarafından esir alınan ve Türk örf ve âdederine göre yetiştirilen bir İtalyan, 1480 yılında Mora Sancağı'nda tercüman olarak görev yapıyordu . Ancak bir çoğunun adı ve kökeni zaman içinde kaybolup gitti. Onlar, Osmanlılar tarafından çoğu zaman hor görülüyor ve "kötü Hristiyanlar, ama daha da kötü Müslümanlar" olarak kabul ediliyorlardı. Yahudiler ise sadece elçi olarak kullanılıyordu . Çoğu, sadece "sağlık açısından" bile olsa, çocuklarını Hristiyan geleneklerine göre vaftiz ettiriyorlardı.

Yüksek makamlarda bulunanlarla komutanlar arasında gerçek Türk kanı taşıyanların sayısı çok azdı. Aynı dönemde yaşayan Barletius, sadece üç Osmanlı asilzadelerin soyundan bahseder: Ali Paşa, Evrenos Paşa ve Mihal Bey. Ilk ikisi hakkında çok fazla şey bilinmemekle beraber, Evrenoszâdelerden biri, Işkodra kuşatmasına katılan Ahmed Bey'di. Mihaloğullarına gelince, hiçbiri beylerbeyliğine veya vezirliğe kadar yükselmemişti, ancak Tuna boylarında çok geniş topraklara, mevrusen kendilerine bırakılan kalelere ve herkes tarafından kabul edilen siyasî ve askerî bir konuma sahiptiler. Sırbistan'da, Bulgaristan'da, hatta Eflak'ta onların katılımı olmadan hiçbir şey yapılamıyordu. Tuna boylarındaki uçbeyliğin, Mihaloğullarına ait olduğu söylenebilir. Tuna boylarındaki bütün kaleler ve Böğürdelen, Semendire, Güğercinlik, Vidin, Rahova, Niğbolu, Rusçuk, Tutrakan ile Tuna'nın sol tarafında Turnu Niğbolu ve Yergöğü onların elinde idi. İstedikleri zaman Bulgar, Sırp ve Boşnak akıncılarla Erdel'e, Macaristan'a, Alman İmparatorluğu sınır topraklarına ve Italya'daki Venedik topraklarına akınlar düzenleyip, yağma yapabiliyorlardı. Sultanın büyük seferlerine tabii ki onlar da kendi birlikleri ile katılıyorlardı, ama onları sultanın diğer kullarından ayıran ve daha çok vasallarınkine benzeyen özel bir konuma sahiptiler.

Yeniçeri Ocağı'nda yetişmeyen diğer devşirmeler, askerî karargâhlarda ve İstanbul'da sürdürdükleri sakin bir hayada Türk toplum yaşamı, Osmanlıların savaş gelenekleri, devletin yönetim bilimleri ve sultanın siyasi sırları ile tanıştırılıyorlardı. Tıpkı uluslararası, ama yine de bütünlük içinde gelişen Bizans toplumu zamanında olduğu gibi, Osmanlı Devleti'nin başkenti de yine içinden değişik elementlerin eriyip, birbirleri ile kaynaşmasından sonra, içinde yaşayanların ırklarına bakılmaksızın, sadece tek bir Tanrı'ya ve tek bir hükümdara sadakatle bağlanmış, siyasi ve askerî açıdan birlik ve bütünlük içinde bir ulusun çıktığı devasa bir ocağa benziyordu. Sultan Mehmed, başkentin bu öneminin baştan beri bilincinde idi ve İstanbul'un bu dengeleyici ve kaynaştırıcı görevini yerine getirmesini sağlamak için elinden geleni yapıyordu.

İstanbul'un fethinden sonra da birkaç yıl boyunca Edirne'nin başkent olarak kullanılmasına devam edildi. Sultan, kışı burada geçiriyordu ve Sırbistan seferleri buradan Kuzey Kapısı ile Batı Kapısı'ndan hareketle yapılıyordu. Sultan Mehmed'in oğulları Bâyezid ve Mustafa'nın ihtişamlı sünnet düğünleri de burada yapılmıştı. Edirne, 1457 yılında çıkan bir ateşte yerle bir olduğunda, Sultan Mehmed şehrin tekrar inşası için emir verdi ve çalışmaları denetlemek için bizzat buraya geldi. Edirne'de ayrıca yeni ünvanına yakışır bir saray inşa ettirdi ve Meriç üzerine bir köprü yapılmasını sağladı. Böylelikle Edirne daha sonraları da hefS devletin ikinci başkenti olarak kaldı. Sultan Mehmed'in Dulkadiroğulları Beyi'nin kızı olan zevcesi ve sultanın kızı Ayşe, buraya ayrıca birer cami yaptırdılar.

Aynı zamanda, uzun süren kuşatmalar ve yine uzun bir zamana yayılan ekonomik çöküş ile Osmanlılar tarafından fethedilirken yaşanan yokluklar ve mücadeleler sebebiyle nüfusu önemli ölçüde azalmış İstanbul'u tekrar iskân etmek için tedbirler alındı. İstanbul'dan kaçanlar, devlet tarafından özel koruma vaat edilerek geri dönmeye özendirildiler. Sultan Mehmed ayrıca fethedilen her yeni şehrin belli bir kısmını, genelde esir alınanların üçte birini, yeni başkenti için kaydettiriyor ve İstanbul'a getirtiyordu. Gelen her yeni sevkıyat için aynı mahallede evler, avlular, bahçeler, tarlalar ve bağlar tahsis ediliyordu. Bu esnada Müslümanlar, Rumlar ve Latinler arasında hiçbir ayrım yapılmıyordu. Sadece serseriler ve çiftçiler ayrılıyorlardı, zira tüccarlar ve zanaatkârlar tercih ediliyordu. Böylelikle İstanbul'a Eski Foça ve Yeni Foça'nın, Taşoz ve Semadirek adalarının sakinleri, birçok Morali, hepsi aynı mahallede yaşayan Midillililer, Amasra'dan Frenkler, Karadeniz kıyılarından birçok Ermeni ve Arhos'tan Rumlar, İstanbul'a getirildi. 1472 yılında Midilli tekrar 600 nüfus ve yeniçeri ocağı için 200 çocuk sağladı. 1466 yılında kol gezen vebanın yarattığı yıkımdan sonra Bosna akıncılarının esir aldıkları Dalmaçyalılar da İstanbul'a aktarıldılar. Kefe, 1475 yılında alındıktan sonra, imparatorluk başkentine 500 Latin aile verdi. Trabzon, Sinop ve son olarak, birçok eski Türk eserleri barındıran Konya da çok sayıda yararlı insanı buraya gönderdiler. Ayrıca Otranto'dan da insanlar getirildi. Bu renkli topluluk, uzun süre ortak bir karaktere sahip değildi; aksine sadece yeni bir insan topluluğu yaratmakta olan sultana saygıdan ve korkudan bir arada duruyordu. 1475 yılında Sultan Mehmed'in ölümcül derecede hasta olduğu söylentileri yayılınca, genelde itaatkâr olan şehirde isyan çıktı. Her türlü dine bağlı bir sürü ayaktakımı ama özellikle Müslümanlar, burada toplanan zenginlikleri ele geçirmek için saraya hücum etti. 1481 yılında Sultan Mehmed öldüğünde, aynı çeteler, yine yağma yapmak üzere yeniçerilerle birleştiler.

Daha 1453 yılında yeni bir sarayın ve caminin yapımına başlanmıştı. Sultanın oturacağı "Eski Saray", 10 yıl boyunca 1465 yılına kadar en iyi mermerler ile altın ve gümüşten süslemelerle bezendi. Birçok odayı ve Arap mimarisine göre düzenlenmiş kabul salonu barındıran asıl sarayın çevresini büyük bahçeler sarıyordu. Kuleli yüksek surlar, sultanı, Divân-ı Hümâyûn'u, bu kutsal bölgede bulunan araziyle beraber yakınlardaki yeniçerileri kışlalarını koruyordu. Saray, kendi içinde ahengi olan ve bütünlük oluşturan bir yapıya sahip değildi. Aksine yeni kompleksleri ve ilavelere teşvik eden düzensiz bir şekilde inşa edilmişti ve sonunda Vatikan'da papanın sarayı gibi bir labirent hâline geldi. Sarayın tam karşısına kapalı büyük bir çarşı (Kapalıçarşı) kuruldu ve çok güzel çinilerle süslendi.

Sultan Mehmed'in, Kutsal Havariler Kilisesi'nin yerine kurulan camisi, "Fatih Cami", bir tepenin üzerindeydi ve İstanbul'un her yerinden görülebilirdi. Yüksek mermer ve granit sütunlar, Ayasofya Cami örneğine göre olağanüstü boyutlar, Kahire Camiindeki gibi kurşundan güçlü bir kubbe, iki avluya yayılmış bakımlı geniş bahçeler ve hastaneler ve müderrisler, talebeler, hacılar ve fakir Müslümanlar için yatakhaneli ve yemekhaneli sekiz medrese, Fatih Cami'ini İstanbul'un diğer camilerinden ayıran özellikleri idi. İkinci bir cami ise Türk tarihinde önemli bir yer tutan Hazreti Eyüb'ün burada keşfedilen mezarının üzerine kuruldu.

Eskiden başka bir dine mensup insanların hacca geldikleri bir yerde, başkentin tamamen ıssız bir köşesinde ağaçların yeşili arasında gizlenmiş gibi duran ve yabancıların girmesine izin verilmeyen bu cami, Sultanların kılıçlarını kuşanmak için gittikleri kutsal bir yer olarak bugüne kadar önemini korudu.

Sultan Mehmed, İstanbul'a ayrıca bir bedesten, yeni hamamlar, hanlar ve halk için gösterilerin yapıldığı bir yer inşa ettirdi . Halk, burada hızla koşan atların üzerinde ayakta duran atlılar, ip üzerinde ve eğri hançerler üzerinde yürüyen canbazlar ve yer altında gizli yerlerden sorulan dinleyen ve bunları cevaplayan "gömülü" çocuklar gibi, birçok değişik gösteriyi izleyebiliyordu. Bizans'ın ana kilisesi olan Ayasofya, olağanüstü güzellikteki mimarisine dokunulmadan sultanın emri ile sadece tamiri yapıldı. Ancak mozaiklerin ve türlü resimlerin üstü kabaca kireçle kapatıldı. İstanbul'un yeni beyleri, Hristiyanlara ait diğer kiliselere de aynısını yaptılar: Kiliselerin yanlarına minareler dikildi ve tüm kutsal resimler kireçle boyandı. Sadece Kariye Kilisesi'nin resimleri aynı kaldı54. Bunun dışında kiliselerde hiçbir değişiklik yapılmadı.

Bizans surları kısmen tekrar inşa edildiler ve Yedikule'deki burçlar, eskisinden daha görkemli bir biçimde göklere yükseldi. Sultan Mehmed, 1472 yılında Uzun Hasan'a karşı ilk seferine çıktığında, surlar en iyi savunma durumunda idi. Daha önce de dediğimiz gibi, tehlikeleri engellemek için o dönemde üç kapı dışında surların tamamı örüldü. Büyükçekmece ve Küçükçekmece'deki köprüler tekrar inşa edildi, Boğaz'daki Rumelihisarı ve Anadoluhisarı yenilendi ve ağır toplarla donatıldı. Çalışmalar 1464 yılında burada tamamlandı. Dış müştemilatlardaki çalışmalara ancak 1467 yılında başlanmış olsa da, bir yıl sonra Eski Saray da oturmaya hazır hâle geldi. 1471 yılında İstanbul artık başkent kabul ediliyordu ve başta Mahmud Paşa olmak üzere, devletin ileri gelenleri, hükümdarlarının emrine itaat ederek, burada taştan güzel evler inşa ettirmişlerdi. Nikris hastalığından muzdarip olan Sultan Mehmed, çehresi artık iyice değişmiş bu şehirde uzun aylar boyunca kaldı. 1472 yılında veba baş gösterdiğinde, sadece Boğaz'da Tatlısular'da inşa edilen köşküne kadar gitti ve burada vebanın geçmesini bekledi.

Bu değişiklikler nazarında, Osmanlıların geleneksel sade hayatlarını sürdürmeleri artık imkânsızdı, zira Sultan Mehmed Rumların "Basileus"u, Slavların Çarı, ilhak ettiği Romenlerin "Imparat"ı idi. Müslümanlar arasında ünvanı "Melik"ti ve ataları artık Cengiz ve Timur'un halefleri gibi "Han" diye anılıyorlardı. Istanbul artık tıpkı eskiden olduğu gibi, bir imparatorluk başkenti, Doğu'nun ve Batı'mn bütün ülkelerinin ticaret merkezi, büyük bir dünya metropolü olmuştu. Yeni otokrat ve kainatın efendisinin sarayı, Imparator sarayına benziyordu; Ayasofya, imparatorluğun bir simgesi idi ve Fatih Cami, halifelere layık bir camii idi. Sanki göçebe reisi ve köy kralı Osman Bey'in ölümünün üzerinden asırlar geçmişti.

Böylelikle Sultan Mehmed, başkentinin caddelerinde sadece güçlü bir muhafız alayı eşliğinde görülüyordu. Çavuşlar, değnekleri ile meraklı, belki de tehlikeli ve aşağılayıcı halkı geri itiyorlardı. Keçeden veya geyik derisinden biçimsiz giysileri içinde, başı tıraşlı ve bedenini saran demir bir zincirle sadaka bekleyen ve dağıtan ya da kendinden geçercesine raks eden Mevlevî dervişleri , artık sultana uyarılarını veya lanetlerini duyulmayacaklardı . Saraya, sadece işi olanlar girebiliyordu. Kapılar, kapıcıbaşı yönetimindeki kapıcılar tarafından korunuyordu. Bahçeler, bostancıbaşının denetiminde bostancılar tarafından düzenleniyordu. Tıpkı Bizans Imparatoru zamanında olduğu gibi, sultanın kutsal şahsına hizmet etmek üzere, etrafında ayrı işler için genelde hadımlar arasından seçilen ayrı memurlar vardı. Birine anahtarlar teslim edilirken, diğeri şerbetin korunmasından sorumlu idi; bir diğeri sultanın havlularını ya da ibriğini getiriyordu, hatta seccadesi bile özel bir vazife oluşturuyordu. Memurlardan biri erzak depolarından sorumluyken, bir diğeri asıl sarayda görev yapıyor, bir başkası da (kızlarağası) haremle ilgileniyordu. Içoğlanlar, odalara bölüştürülmüştü ve fevkalade selahiyeüi bir ağanın denetimindeydiler. Sultanın kılıcı ve üzengileri için yine iki kişi gerekiyordu. Hepsi hadım bu Birûn ve Enderûn ağaları, yine de sultanın, ağalar zümresine dahildiler ve sultanın kullarının nüfuzları o kadar büyüktü ki, sancakbeyleri ve vezirler kimi zaman hediyelerle gönüllerini almak zorunda kalıyorlardı. Son olarak sultanın hastalığı ile ilgilenen birkaç hekim vardı. Bu hekimlerin arasında, Venedik'ten "libri in medicina" (tıp kitapları) getirten ve diplomatik görüşmelere de katılan "mastro Janjacobo da Gaieta", nam-ı diğer Yakup'un adı geçiyordu. Disiplinli sarayda müzisyenlere ve dansçılara izin verilmiyordu ve Sultan Mehmed'in hareminde Dulkadiroğulları Beyi'nin kızı olan tek zevcesi, kızı Ayşe ve birkaç köle ile birlikte yaşıyordu.

II. Mehmed, yemeklerini genelde yalnız yiyordu. Sultanın çıkardığı bir kanunla gelecekte de vezirlerin sultanın sofrasına oturmalarını yasaklıyordu. Babasından farklı olarak Sultan Mehmed, yabancı elçileri kabul etmekten hoşlanmıyordu. Düşmanlarına tehdit dolu; dostlarına ise övgü dolu mektuplar yazıyordu. Örneğin Venedik Doju'na 1457 yılında şehzadelerin sünnet düğününe davet ettiğinde "Sevgili ve saygıdeğer babamız" diye hitap ediyor ve buna bir sürü sıfat ekliyordu . Bu yazıları hazırlama görevi, hitabet sanatında birer usta olan yetenekli âlimlere verilmişti. Yeni imparatorluk, tıpkı eskisi gibi, ünlü kâtiplere sahipti ve kimi nişancı, hitabet ustası Bizanslı Psellos kadar iyi idi.

Sultan Mehmed, edebiyat ve bilime çok meraklı bir insandı. Bizans'ın tarihi hakkındaki eserleri Türkçe tercümesinden okuyordu ve elinde Ptolemeus'un bir nakli ve bir dünya haritası vardı . Saltanatının 1470 yılına kadar görev yapan tarihçisi Kritovulos, onu sadece "Rum dostu" diye adlandırmakla kalmayıp, "en derin filozoflardan" biri olarak kabul eder . Doğu'nun edebiyat tarihi, Sultan Mehmed'in saltanat döneminde, başta her ikisi de Fatih'in birer sancakbeyi olan Veliyüddinzâde Ahmed ve Cezerî Kasım olmak üzere, Arap ve Fars şiir sanatının birçok taklitçisini barındırırdı. Çok yetenekli olan Cem Sultan'ın çevresindeki Defterdar Edirneli Şahidî, "Leyla ve Mecnun" destanını Türkçe'ye çevirmişti. Babası gibi coğrafya ve bunun yanında astronomi ile ilgilenen Cem Sultan, edebiyat çevrelerinde "Hurşit ve Cemşid, Güneş ve Ay" adlı nakille adını duyurdu . Birçok hukuk âlimi, Sultan Mehmed'e tavsiyelerde bulunmuş ve kararlarını bildirmiş, Sultan Mehmed ise ataları gibi kanunnâmeler hazırlamıştı. Kendisi ile bütün münasebetleri kısıdamış, başta bulunan padişah için tehlikeli olabilecek bütün şehzâdelerin katlini meşru kılmış ve askerlerin ulûfelerini yeniden düzenlemişti .

Giysilerde ve atlardaki ihtişam, değerli metallerin, hatta değerli taşların kullanımı bu zamandan kalmadır. Türk akıncılarla karşılaşan Macarların eline birçok "brokar başlık" geçmişti76. Kral Matyas'ın İtalya'ya gönderdiği esirlerin elbiselerinde "altın işlemeler" vardı . "Brokar başlıklar"ın değeri hayranlık uyandırıyor ve "başlığın etrafına dolanan brokar tülbentin yedi Florin değerinde" olduğu anlaşılıyordu. Rodos önlerinde "altın ve gümüş işlemeli" sancaklar göze çarpıyordu .

Memurlar hiyerarşisinde de belli bir düzen vardı. Vezirlerin sayısı dört80 olarak belirlendi. Ancak bunlardan üçü "Paşa" ünvanını taşıyan üst rütbeli sancakbeyleriyken, aralarında sadece "Veziriazam" diye adlandırılan1 vezir, sultanın tuğrasını taşıyor, gerektiği zaman Hazine Dairesine girebiliyor, başkentin asayişinden sorumlu oluyor ve sultanın yokluğunda Divân'a başkanlık edebiliyordu . Büyük yetkilere sahip olmasına rağmen o da diğerleri gibi sadece bir kuldu ve her an makamından alınabileceğini biliyordu. Şehzâde Mustafa, Vezirizam Mahmud Paşa'nın - Türk kaynaklarına göre Gedik Ahmed Paşa'nın - elinden İshak Paşa'nın kızı olan zevcesini almıştı. Paşa azledilmiş olarak birkaç yıl boyunca yönetimden uzak yaşadı ve Anadolu'daki büyük savaşın patlak vermesi ile devletin en üst makamına tekrar geri çağrıldı84, ancak düşmanlarının kanıtlanmamış iddialarına istinaden sadece ikinci kez görevden alınmakla kalmamış, bu sefer hayatını da kaybetmişti. Selefi Çandarlı Halil Paşa da, ailesinin şanlı geçmişine rağmen - ne de olsa babası İbrahim de veziriazamlık makamında bulunmuştu - aynı şekilde hayatını kaybetmişti . Mahmud Paşa'nın halefi olan Arnavut Gedik Ahmed Paşa, Arnavutluk'a yapılması planlanan bir sefer için olumsuz görüş bildirdiği için makamından alındı ve bir süreliğine, 1451 yılında Bizans'ın başkenti İstanbul'a karşı kurulmuş olan Rumelihisarının zindanlarına siyasî tutuklu olarak atıldı. Daha sonra affedildi ve Selanik Sancakbeyliğine getirildi.

Avrupa sancaklarının sayısı Sultan Mehmed zamanında 36'ya yükselmişti. Anadolu'daki sancakların sayısı yine 40'tı. Bunun dışında Istanbul, Edirne ve Filibe ile Selanik ve Üsküp'te, sultanın oranın sancakbeyi ile hiçbir ilişkisi olmayan özel subayları bulunuyordu. Her biri, nüfusun ve varlıkların zamanında ve eksiksiz olarak kaydedildiği birer defter tutuyordu . Büyük sancaklan yöneten sancakbeylerine Hazine'den yıllık 12 bin altın verilirken, daha küçük sancakları yönetenlere 2 bin altın ödeniyordu. Haraçdarlar yardımı ile toplanan vergilerin onda birini kendilerine alıyorlardı. Ayrıca hayvanlar için verilen vergileri de topluyorlardı. Bazı sancaklar oldukça büyük timar sipahileri barındırıyordu ve aralarında özellikle

kapıcıların adının geçtiği memurlar çalıştırıyordu . Sancakbeyleri, en alttan başlayan ve bütün rütbeleri sırasıyla aşan ağaların saflarından seçiliyorlardı. Örneğin 1479-1480 yılları arasındaki Mora Sancakbeyi bir hadımdı . Sultanın akrabalarından hiçbiri ne vezirliğe, ne de beylerbeyliğine getirilmiyordu. Onlara sadece sancakbeyliği açıktı. Yine de sultanın damadı Mahmud Paşa, Leş'in alınmasından sonra Süleyman Paşa'nın yerine Anadolu Beylerbeyliği'ne getirilmişti. Sancaklar, bir voyvodanın eşlik ettiği beylerbeyine tâbi idi .

Olağanüstü görevler için bir emin, yani denetçi tayin ediliyordu. Her taht değişikliğinde bütün sancakbeyleri, "beratlarını" yenilemek için saraya gelirlerdi. Hazine, sultanın bizzat denetiminde idi. Burada, devletin topraklarını iki katına çıkartan fetihler sayesinde son yıllarda oldukça büyüme göstermiş olan devletin bütün gelirleri toplanırdı.

Askerî sınıfa mensup Türk asıllılar ve devşirmeler, vergi ödemiyorlardı. II. Mehmed, varlıklarının onda birini (aşarı) sadece savaşlar onlara ait bölgelerde yapılıyorsa talep ediyordu . Hristiyanların, hane başına bir altın, yani hanedeki insan başına 40 akçe olarak ödedikleri baş vergisi, 900 bin altın getiriyordu. Ayrıca padişah haslarından 250 bin altın gelmekteydi. _ Osmanlı kayıdarına göre haz4rlanmış Venedik kaynaklı bir listeye göre, 1470 yılında Avrupa'da 29 bin haraca tâbi hane vardı. Sadece yarım asır sonra, imparatorluktaki vergiye tâbi nüfusun sayısı 3 milyon olarak veriliyor. Sahillerde, geçitlerde ve ormanlarda Balkan Yarımadası'nin Slav topraklarındaki Voynuk köyleri, sınırların korunması için uçbeylikler için önem taşıyan yerler, tıpkı daha sonra nüfuzlu devşirmelerin akrabaları ve dostları gibi, vergiden muaftı. Hayvanların onda biri olarak alman âşâr vergisi, toplam 300 bin altın dolayında idi. Ayrıca ekin hasadından da âşâr alınıyordu. Sultanın sürülerinden ve haralarından toplam 50 bin altın gelirken, detaylı olarak belirtilmeyen diğer gelirlerden 200 bin altın sağlanıyordu. Sahipsiz kalan mülklerin getirişi ise 20 bin'di. Tuna'nın sığ geçitleri her yıl binlerce altına kiraya veriliyordu ve Halkokondil, bedelleri çok yüksek olmasına rağmen, genelde Rumlardan oluşan kiracıların büyük gelirler elde ettiklerini teyid ediyor. Istanbul ve Gelibolu limanlarının 1470 civarında gelirleri 42 bin altın olarak kayıt altına alınırken, Edirne, Filibe, Sofya, Aydos ve Selanik'ten ayrıca 90 bin altın gümrük geliyordu. Kastamonu için 10 bin , Bursa ve Hüdavendigâr geçitleri için 16 bin ve Anadolu'daki diğer gümrükler için 29 bin altın kaydedilmişti . Özellikle Ahyolu olmak üzere, Rumeli sahil boylarındaki tuz madenleri 90 bin altın getirirken, Anadolu'dakiler sadece 12 bin altın getiriyordu. İstanbul fenerinin geliri de önemli bir yer tutuyordu.

Anadolu'nun şap madenlerinin değeri yılda 50 bin altındı ve bunlara ayrıca Kastamonu ve Sinop'tan gelen 50 bin altın ekleniyordu. Madenlerden elde edilen toplam gelirler 200 bin altın olarak belirtildiğinden, Novobrdo ve Srebrenica gümüş madenleri de 100 bin altın getirmiş olmalı . Sultan, ayrıca her ganimetten beşte bir "pencik" hakkını alırdı ve her savaş seferi için devletin ileri gelenleri 200 bin altın ödüyorlardı.

Balkan Yarımadasının ve Karadeniz sahillerinin tamamen ilhakına kadar, Hazine'ye bu bölgelerden hane başına vergi yerine topluca büyük meblağlarda haraç giriyordu. Bu haraçları ödeyenlerden son olarak sadece Eflak, Boğdan (en azından 1485 yılından sonra ödeme yapmaya başlamıştı), Ragusa Cumhuriyeti ve Sakız Adası kalmıştı. Osmanlı topraklarına katılarak, eyalet hâline getirilen diğer ülkelerde gümrükler, geçiş ücretleri, madenler ve imtiyaz vergileri ile oldukça avantajlı başka gelir kaynakları yaratılmıştı. Venedik kaynaklı bir listede, Venedik'in Mora ve Arnavutluk'taki yerler için ödenen vergiler hariç olmak üzere, vasal ülkeler tarafından ödenen vergiler şöyle sıralanmaktadır' Bosna ve Hersek 18 bin , Eflak 17 bin , Boğdan 6 bin - Petru Aron'un zamanında ödenen verginin üç katı- Trabzon 3 bin, Kefe 3 bin , Amasra ve Sinop 16 bin, Midilli 3 bin, Eğriboz ve diğerleri 25 bin, Sakız Adası 12 bin ve Ragusa 14 bin. Rum tarihçilerine göre "fethedilen ülkelerin" ödediği 100 bin altın vergi ve toplam 4 milyon altın gelir oldukça abartılı gibidir. Orijinalinden Venedik kaynaklarına aktarılan hesaplarda ise sadece 1 milyon 196 bin Venedik altınından bahsedilmektedir. Bu rakam, Kardinal Bessarion'un Osmanlı Sultaninin yılda en fazla 2 milyon altın gelir elde ettiğine dair tahminine de uymaktadır.

Gelirlere kıyasla giderler yılda sadece 810 bin altın tutuyordu. Bunun 300 bin altını orduya harcanıyorduk-Sultan, yeniçerilerini yılda iki kez kadife ve ipeklerle giydiriyordu. Ok ve yayların bedelleri de Hazine'nin kasasından çıkıyordu. Bu iki kalem, elit birliğin 7 bin ilâ 10 bin arasındaki üyesi için toplam 28 bin altın ediyordu . Buna, askerlerin, genelde üç ayda bir ödenen maaşları da ekleniyordu. 1451 yılındaki yeniçeri isyannından sonra yeniçeri ağası ida^m edilmiş ve yeniçerilerin gönülleri hediyelerle alındıktan sonra, gündelikleri yarım akçe yükseltilmişti . Trabzon'un düşmesinden sonra ise sadece en iyi yeniçerilerin günde 20 akçe aldıkları söylenir . Yeniçeri ağası, günde 10 altın, odaların bölükçüleri, sekizde birini, yaklaşık 5 akçe125 ve basit bir yeniçeri bir altının onda biri olan bir akçe gündelik alıyordu. Kırmızı başlıklı sipahilerin ağasına, her beş gün için bir altın ödeniyordu ve diğer sipahiler de ücret alıyorlardı .

Diğerlerinden daha fazla ücret alan sipahioğlanlarının dışındaki atlı birliklere, 4-5 günde bir altın ödeniyordu. 600 Tatar atlı ve silahdarlar, solaklar (gündelik' 1,5 akçe; ağalan iki altın) ve 200 kapıkulunun ücretleri yeniçerilerle aynı idi . Mirahur-ı Evvel 2 altın alırken, sultanın fermânlarını götüren çavuşbaşı 1-2 altın alıyordu. Silahlardan sorumlu olan cebecibaşı bir altın, mehterbaşı ise yarım altın ücret alırdı130. Böylelikle resmî kayıtlara göre ordu için yapılan harcama 300 bin altındı.

1451 yılında sultan, asi yeniçerilerin tüm alacaklarını ödemiş ve bunu 1473 yılında tekrarlamıştı . 1461 yılında yapılan Anadolu seferi sırasında altın yüklü bir deve düşmüş ve taşıdığı 50 bin altına dokunulmaması emredildiği halde, yençeriler, ellerine bu kadar kolay düşen bu ganimeti aralarında bölüşmüşlerdi . 1462 yılında Tuna'yı geçişleri sırasında yeniçerilere yine 30 bin altın verilmişti. Sultan Mehmed, Bosna seferine çıktığında ise yeniçerilerin bir yıllık maaşları peşin ödenmişti . Uzun Hasan'a karşı çıkılan seferden önce de Veziriazam Mahmud Paşa, yeniçerilerin gündeliklerini verdikleri hizmete göre yükseltmiş ve yeniçeriler gösterdikleri başarıya orantılı olarak iki ilâ 10 akçe arasında gündelik alıyorlardı . Üç ayda bir ödenen ücretler için her birinde 600 altın olan iki bin kese gerekiyordu . Sultanın ne yeni, ne de eski düşmanlar ile çarpışmadığı yıllarda da, yeniçeriler giysileri, atları ve diğer eşyalarını almaya devam ediyorlardı .

Sultanın harcamaları sarayın ihtiyaçlarını ve içinde yaşayan insanların - 1500 yılında kölelerle birlikte 5 bin kişi - masraflarını kapsıyordu. 48 bin altın hekimler ve berberler, kapıcılar, bostancılar için; 17 bin altın 200 asil oğlan ve dört yöneticileri için; 10 bin altın kızlarağası ve denetimindeki kadınlar için; 20 bin altın cariyeler için ve 50 bin altın sultanın günlük masrafları için; 80 bin altın ahırlar için; 10 bin altın çadırlar ve diğer ihtiyaçlar için; 290 bin altın giysiler için; 50 bin altın ipek ve brokar kumaşlar için; 20 bin pamuklu kumaşlar için; 60 bin altın ithal edilen pahalı kumaşlar için; 10 bin altın değişik kalemler için ve nihayet 25 bin altın bayramlarda dağıtılacak kaftanlar için tahsis ediliyordu.

Toplanan paralar, sadece sultanın sarayı ve savaşlardaki ihtiyaçlar için kullanılırdı. Saray, öncelikle Bizans modeline göre oluşturulurken, toplumun ilk varlık sebebi yine savaşlardı. Herkes, silah sanatına katılmak zorunda idi. Sadece yeniçeri birlikleri, sipahioğlanları ve müteferrikalar, hadımları ve diğer ağaları ile birlikte sarayın kendisi; adamları ile birlikte timarlı sipahiler; savaşlara ganimet amacı ile katılan akıncılar ve denizciler değil, zorlu savaşlarda Hristiyan köylüler bile savaşa katılmak zorundaydılar. 1472 yılında, Uzun Hasan'a karşı yapılan büyük seferde, Rumeli'deki her köye sultanın ordusunda görev almak üzere ikişer kişi gönderme emri verilmişti. Yirmi yaşın üzerindekiler askerî karargâhlarına gelecek, 14-20 yaş arasındakiler de başkenti savunmak üzere Istanbul'da kalacaklardı. 1473 yılında burada bulunan Venedikli bir tüccar, eli silah tutan bütün erkeklerin orduya katıldığını ve terk edilmiş köylerde, sadece Osmanlı hükümdarının savaş köleliğini lanetleyen yaşlıların terk edilmiş ailelerle birlikte kaldıklarını onaylar. Bu sefer sırasında Rumeli'de bırakılan Cem Sultan, eski başkenti Edirne'yi savunmak zorunda kalsaydı, bunu sadece tüccarlar ve zanaatkârlarla yapmak zorunda kalacaktı. Neredeyse her yıl bahar aylarında akıncılar Mora, Arnavutluk, Bosna ve serhad uçbeylerinin yönetiminde Osmanlı Devleti'ne bir antlaşma ile bağlı da olsa, komşu ülkelere akına çıkıyorlardı . Osmanlı uçbeyi, günde bir altın karşılığında sekiz kadar süvariye sahip oluyordu.

Hafif giysili, tahta kalkanlı olan akıncılar, hızlı atları üzerinde bildik geçitlere doğru yıldırım gibi yol alıyorlardı. Yetenekli rehberler ve tebdil-i kıyafetler içinde gözcüler kullanıyorlardı. 1477 yılında Alman sınır boylarında "küçük bir atın üzerinde, kaba bir paltosu olan Aziz Valantin kılıklı" bir adamdan bahsediliyordu. Sayıca az olan ordu, düşman topraklarına girdikten sonra genelde bilinmeyen yollarda önden giden, geçitleri işgal eden, kilise ve manastırları ateşe veren ve etraftaki tüm köyleri harabeye çeviren çetelere bölünüyordu. Kimi zaman, beklenmedik bir şekilde gece yarısında ortaya çıkıyorlardı. Atlarını o kadar hızlı sürüyorlardı ki -Mora'da bir kez toplam 1.000 tane olmak üzere- atlar yolda telef oluyordu. Dağlık bölgelerde iplerle dağlardan iniyorlardı. Geceleri karanlıktan faydalanarak, açık alanlarda geçiriyor ve yakınlardaki köylülerin evlerinden parlayan ışık altında yemeklerin yiyorlardı. Kimi zaman, daha güçlü görünen kasabaların önünde barış teklif ediyor ve bedel olarak "biraz para" veya "ekmek ve 20 altın", "25 Macar altını ve bir araba ekmek" talep ediyorlardı. Kimi zaman şarap bile istedikleri oluyordu.

Bunun üzerine akıncı başı istenen garantileri ve geçiş belgelerini hazırlıyor ve karşılıklı dostluğun gözetilmesi için kefiller tayin ediliyordu. Bunun için başları ve kılıçları üzerine yemin ederek, kilise ve köyün güvenliğinin teminatını veriyor ve bunu her tarafta duyuruyorlardı. Ama acımasız hileleri kısa bir süre sonra ortaya çıkıyordu. Dokunmamayı vaat ettikleri herşeyi yakıp yıkıyorlar; özgürlüğünü satın aldığını düşündükleri insanları katlediyorlardı. Vaatlerini neden tutmadıkları sorulduğunda, alaylı bir şekilde 40 duka vermeyecek olurlarsa, istemedikleri hâlde kiliseyi yakmak zorunda kalacakları cevabını vermişlerdi. Bir keresinde ise, geçiş belgelerinin hamilinin oturduğu zaman değil, sadece ayakta olduğu zaman geçerli olduğu cevabını bile vermişlerdi . Hristiyanlara karşı besledikleri nefretin kaynağı sorulduğunda? Bu, Tanrinm isteği; eğer O istememiş olsaydı, bunlar olmazdı. Siz Hristiyanlar birbirinize karşı bizim gibi sadık değilsiniz ve çok kibirlisiniz. Bu, sahip olduğunuz zenginliklerden kaynaklanıyor. Bu yüzden Tanrı bizi sizi cezalandırmak için gönderdi", cevabını veriyorlardı. Akıncılar, akınlar sırasında bile dinî vecibelerini hiç aksatmadan yerine getiriyorlardı. 1483 yılının savaşları hakkında yazılan Nürnberg mektuplarında şöyle der' "Canhıraş feryadarı içinde saçını başını yolarak yere yığıldılar".

Geçtikleri yerlerde "yıllarca hiçbir horoz ötmüyordu" diye yazıyor Sırp yeniçeri. Binlerce esir alıyorlardı ve "esir alınan halkı, para karşılığında satın almak" üzere orduyu karşılamaya gelen yaklaşık 500 tüccann eline geçmedikleri takdirde, akıncıların topraklarına götürülüyorlardı. Bu zavallı insanlar, daha sonra yeni efendilerinin yanında gördükleri birçok tuhaf alışkanlıktan bahsediyorlardı. Akıncılar, dönüş yollarında onları çok nadiren de olsa takip eden Hristiyanlarla karşılaşmak zorunda kalıp, ganimetlerinin bir kısmını kaybetseler de -zira silahları sadece mızrak ve yaydan oluşuyordu - Hristiyan topraklarına yaptıkları akının sonuçlarından yine de hoşnut kalıyorlardı. Ve bir sonraki bahar kırmızı, beyaz ve siyah sancakları yine beliriyor ve köylüler, çok fazla koruma sağlamasa da ormanlara ve dağlara kaçıyorlardı. Kuzeybatı sınırında, sadece akınlarla yaşayan Martoloslar, her zaman akına hazır durumda bekliyorlardı. Nehrin diğer kıyısında ise Sırpların "çete"leri intikam almak için fırsat kolluyorlardı.

Bir beylerbeyi değil de, II. Mehmed bizzat savaşa çıktığında bu savaş, II. Murad'ın zamanındaki şövalyelik ruhundan ve şiirsellikten uzak bir karakter gösteriyordu. Zira, amaç artık Hristiyanlarla şanlı meydan muharebeleri yapmak değildi. Hristiyanlar da Hunyadi'den dönemindeki dindar ataları gibi artık böyle savaşmayı bırakmışlardı. Sultan Mehmed'in daha ziyade, bir ülkeyi sürekli olacak şekilde ilhak etmek ve bu topraklara şanlı birliklerin saflarından seçeceği yeni timarlı sipahileri yerleştirmek istemekteydi. Bu yüzden öncelikle tüm müstahkem şehirlerin, tüm güçlü kalelerin ve direnen hisarların alınmasına ve orada o güne kadar hüküm sürmüş hanedanın esir alınmasına veya yok edilmesine önem veriyordu. Sultan Mehmed'in savaş stratejisinin tümü, bu yeni bakış açısından ele alınmalıdır.

Cihad, sultan adına ilan ediliyordu. Belirlenen yerde, hatta düşman topraklarında, önce hafif birlikler toplanıyordu. Bunları, beylerbeylerinin komutasında, artık doğrudan sultana bağlı timarlar hâline gelen sipahiler takip ediyordu. Genel olarak düzgün fizikli ve usta birer nişancı olan yaklaşık 30 bin Anadolu sipahisinin (1513: 22 bin 500), 20 bin (1513: 27.500) Rumeli sipahisi kadar yiğit ve dayanıklı olmadığı düşünülüyordu. Her timardan, beşer sipahi geliyordu. 1500 yılı civarında silahlarının arasında hafif bir zırh, çok nadir bir zırhlı gömlek (cebe) ve bir ağaç kalkan bulunuyordu; birliklerin bazıları sadece mızrak, diğerleri bir kılıç veya yay taşıyordu. Önde, her bir sancağın farklı renklerde âlemi taşınıyordu. Beyazlar, çoğunlukta idi. Beylerbeylerinin, kendi âlemleri vardı: Rumeli için kırmızı, Anadolu için beyaz. Bu savaşlarda ayrıca her beylerbeyinin yanında biri olmak üzere iki kadıasker bulunuyordu.

Yeniçerilerin öncüleri daha sonra geliyorlardı. Ancak, biri yeşil ve kırmızı, diğeri sarı ve kırmızı iki sancağın altında yeniçeri ağası görüldüğü anda, sultanın bizzat geldiği anlaşılıyordu. Her iki beylerbeyi sultanın eteğini öpmek ve o ana kadar yapılan faaliyetler hakkında rapor vermek üzere derhal yanma gidiyorlardı . Sultanın çadırları, önceden hazırlanmış oluyor ve kuşatma altındaki şehrin önünde geniş bir alan kaplıyorlardı. Işkodra'nın kuşatmasında tam dokuz çadır sayılmıştı. En büyük çadır, Divân toplantıları için kullanılıyordu.
Sultan veya oğulları, ipekten koyu kırmızı çadır kullanılıyordu; veziriazam beyaz bir çadırda kalıyordu .

Çadırların etrafına birçok hendek kazılıyor ve çitler, zincirler, vs. ile güçlendiriliyordu . Muharebelerde ayrıca toplar da burada koru1n7uA yordu. Sultanın yanına, iyi korunmuş tek bir kapıdan, ancak üç nöbetçi geçildikten sonra varılıyordu . Sultan, hayatta olduğunu göstermek için üç günde bir ordunun karşısına çıkmak zorunda idi. Türk topçusunun düzenli bir sınıf hâline gelmesi, özellikle II. Mehmed tarafından gerçekleştirilmiştir?

Madenler, develer üzerinde muharebe alanına getiriliyor ve toplar, tahrip edecekleri surların önünde dökülüyordu . İstanbul'un fethinde kullanılan o ünlü topun ustası Urban'ın akıbeti bilinmese de 1480 yılında "doğuştan Saksonyalı olan Jorg adında bir tüfek ustası" Osmanlı Sultanina hizmet veriyordu. Aynı tüfek ustası, Rodos'un kuşatması sırasında Hristiyanların tarafına geçmiş ve dikkatsiz konuşmaları sebebiyle "bir gün övünerek binlerce Hristiyan'ı öldürdüğünü söyledi"- belki de İstanbul'da kendisini bekleyen Müslüman ailesinden uzakta idam edildi . Sultanın her seferinde işte bu topçular ordunun toplanma yerine gönderilirdi . Toplar, Osmanlıların gururu idi: Haseki Sultan bile kendi parası ile işkodra'nın kuşatmasında kullanılan bir top yaptırmıştı . Ayrıca evleri titreten ve hayranlıkla izlenen mancınıklar kullanılıyordu.

Işkodra kuşatmasını gözlemleyen bir İtalyan, bu mancınıkları şöyle tarif eder:

"Arka kısmı toprakta ve ağzı gökyüzüne bakacak şekilde toprağın derinine gömülen ve sesi denizin fırtınalı bir günde çıkardığı seslere benzeyen kısa ve kalın bir alet".

Bu mancınıklarla taş güllelerin yanında birçok yanıcı maddenin karışımından oluşan ve aynı dönemin tariflerine göre, kuleleri ve evleri ateşe vermek üzere havada göktaşı gibi uçan yangın bombaları da atılıyordu . Beylerbeylerinin küçük teşebbüslerine daha o dönemlerde tüfek taşıyan birlikler katılıyordu . Daha sonraları, örneğin Kefalonya Kalesinin savunma sırasında olduğu gibi, siyah bir maddenin içine yerleştirilmiş bir şekilde ancak yere değdikten sonra alevler saçan "Rum ateşini" de kullanılıyordu . Yaklaşık 1.500 yeniçeride kalkan, yay, kısa kılıç , boynuzlu kargı ve mızrağın yanında böyle tüfekler vardı. Türkler tarafından tahkim edilen kalelerde ayrıca vekil olarak bir kâhyası, birkaç bölükçüsü ve barış zamanlarında tarlalarda çalışan en fazla 400 yeniçerisi olan bir dizdar ağanın da çoğunlukla kalede bir topu oluyordu.

Türkler, henüz stratejik esaslar dahilinde surlar inşa etmeseler de bir şehri aldıktan sonra en azından artık teknik araçlar da kullanıyorlardı. Rodos'ta örneğin, 1480 yılında kaleye kadar altı atlıyı yan yana alabilecek genişlikte bir köprü kurmuşlardı ve tıpkı 1453 yılında olduğu gibi, yine Rodos'ta ağaç tahtalar ve toprakla2 üstünü örtüp, gizledikleri lağımlar döşüyorlardı. Ustalar, genelde Rum'du, ama Italyanlardan daha az saygı görüyorlardı .

Hücum için hilâlin göründüğü bir gece seçiliyordu. Askerler önce abdest alıp, dua ediyorlardı. Her birinin yanında esirler için ip ve ganimetler için çuvallar hazır bulunuyordu. Davullar çalınarak, hücum emri veriliyordu. Savaş genelde gün doğmadan bir saat önce başlatılıyordu . Sultanın yeri, herkes tarafından görülmeli idi; atının üzerinde oturuyor ve elinde demirden bozdoğanını taşıyordu. Fethedilen şehirden istediği herşeyi alma hakkına sahipti. Bu hakkı suistimal etmesi ve kendisi için çok fazla şey istemesi, savaşın birden yavaşlamasına yol açardı; Rodos'un ise Bu yüzden alınamadığı söyleniyordu. Savaş bittikten sonra ganimetler paylaşılıyordu. Sultan, geri dönüş için yola çıktığında, yeniçeriler kırmızı sancağı ve beyaz sancağı onun önü sıra taşıyorlardı; çadırlar ise genelde oldukları yerde yakılıyorlardı.

II. Mehmed zamanında ayrıca donanma da çok önemli bir gelişme göstermişti. Artık sayısız gemi, hatta kadırga vardı ve donanma, her zaman Sultan Mehmed tarafından iki kale ile donatılmış Gelibolu Limanında yatıp beklemiyordu. Savaşlar sırasında ayrıca ulaklar tarafından özel araçlara el konuluyordu ve donanma mürettebatı, ocaklara kaydedilen Türkler ve Hristiyanlar dışında, gemilere zorla getirilen insanlardan oluşuyordu. Gemiler, Gelibolu Limanindan sadece dolunayda ayrılıyorlardı. Işte bu donanma, birçok adanın ilhakını sağlamış ve Kefe ile Eğriboz'un, Sinop'un ve Trabzon'un alınmasına katkıda bulunmuştu. Karadeniz'e de hakimdi, ama ihtişamına karşın kara birlikleri olmadan düşmana karşı savaşacak durumda değildi. Nitekim karada destek verecek bir bey olmadığı için 1462 ve 1475 yıllarında Boğdan limanlarını alamamışlardı. Venediklilerle denizlerde açık bir çatışmaya girecek cesaretleri yoktu; hatta donanma, 1480 yılında Batılı iki yardımcı geminin Rodos Limanina girmesini engelleyememişti ve Hristiyan ittifak güçleri 1472 ve 1473 yılları boyunca Anadolu sahillerinde istedikleri gibi cirit atabilmişlerdi.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1451-1538 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir