Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

I. Bayezid Zamanındaki Sınırlara Tekrar Ulaşma Mücadelesi

(1413-1441)

Burada 1300-1451 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

I. Bayezid Zamanındaki Sınırlara Tekrar Ulaşma Mücadelesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Haz 2011, 03:15

I. BAYEZİD ZAMANINDAKİ SINIRLARA TEKRAR ULAŞILMASI İÇİN VERİLEN MÜCADELE (1413-1441)

Avrupa'daki yeni hükümetin ilk zamanları, hükümdarın Anadolu'da o güne kadar yaşadığı hızlı hayatın aksine huzur içinde geçti. Bizans İmparatoru'nun, Osmanlı gücünden korkmasına gerek yoktu; "Kirişçi" lakaplı asil I. Mehmed, onu babası olarak kabul etmiş ve Ankara felaketinden sonra Süleyman Çelebi zamanında 1403 tarihli anlaşma ile belirlenmiş olduğu gibi, Karadeniz sahillerini, Marmara Denizi'ndeki yerleri, Selanik Despotluğu'nu dürüstçe ve hiç itiraz etmeden bırakmıştı. Osmanlı rehineler Kasım ve Fatma Hatun'un Bursa'ya dönmelerine izin verilmiş ve sultan, Osmanlı hanedanından İstanbul'da Rum dinini ve kültürünü çok sevmiş olan üçüncü bir varisin iyi bir Hristiyan olarak Bizansın başkentinde yaşamına devam etmesine izin vermişti. Bu Osmanlı varisi erken yaşta vebaya yakalanıp öldüğünde kutsal surların dışında da olsa, Studion Manastırına gömüldü. İmparator Manuel, gönül rahatlığı ile oradaki durumları düzeltmek ve Osmanlı "oğlunun" rızası ile Germe surlarını tekrar inşa ettirmek üzere Mora'ya gitti. Artık iyice yaşlanmış olan imparatorun, geri dönüşü sırasında Gelibolu'da I. Mehmed'le bir görüşmesi oldu: Şaşılacak biçimde, Hristiyan geçmişinin ve Müslüman geleceğinin iki imparatorunun, Bizans gemisinde dostane bir sohbete dalmış, yemek yedikleri görüldü.

Sırp prensler de bu dönene de yeni sultanın iyi birer dostu ve silah arkadaşı idi. Aynı dönemde yaşamış Alman tarihçi Windecke'nin "mert" ve "çok yakışıklı, dürüst, adil ve barışçı bir adam" dediği Despot Stefan, hayırsever vakıflarına ve edebiyata artık zaman ayırabiliyordu. Yeni Üsküp Sancakbeyi İshak Bey'in 1414 yılında bölünmüş ve çaresiz Bosna'ya yaptığı birkaç saldırı ise Osmanlı hükümdarının faaliyetleri ile bağlantılı olmadıkları için anlatılmaya değmezler .1. Mehmed, Musa Çelebi'nin en sadık dostu ve onun davasını sonuna kadar destekleyen tek insan olan Prens Mircea'yı bile büyük gönüllülüğü ile affetti. Venedik, "iyi insan ve cumhuriyetin özel dostundan"4, Musa Çelebi ile yapılan anlaşmanın yenilenmesini rica etmek üzere, zaferinden hemen sonra elçi göndermişti. Aynı zamanda hâlâ korsanların faaliyetlerini kendileri için kullanan Ayasuluk ve Balat'taki beylerle de görüşmeler yapıldı. I. Mehmed, Venedik Cumhuriyeti'nin isteklerini yerine getirmekte hiç tereddüt etmedi5. Onun niyeti, kendini sonuçta Osmanlıların herşeyinin bağlı olduğu Anadolu'daki durumları düzeltmeye adamaktı ve böylece 1415 yılı bahar aylarında, en sevdiği yerleri barındıran ve gücünün beşiğini oluşturan Anadolu'ya doğru yola koyuldu.

Burada, I. Bâyezid'in oğulları arasında cereyan eden taht mücadelelerini kendi menfaatine kullanan Karaman Beyi, Osmanlı hükümdarının yokluğunu fırsat bilerek Bursa ve civarındaki Hüdavendigâr Sancağı üzerine yürüdü. Bursa'nın suyunu keserek ve dağlardan yapılan ani bir baskınla başkenti zapt etmeye çalıştı. Tabii Cüneyd de eski sınırları içinde rahat durmamıştı. Hristiyanlar tarafında ise Rodos Şövalyelerinin sahil boylarında hüküm süren bu beyleri kabul eden Büyük Üstadı, İzmir'deki Aziz Pierre Kalesi'nin tekrar inşasını başlatmıştı. I. Mehmed, Arnavut kökenli tecrübeli veziri Bâyezid eşliğinde Anadolu'ya geldi. Vezir Bâyezid'in Cüneyd'e karşı ayrıca özel bir düşmanlığı vardı, zira kızını kendisine vermeyi reddetmiş ve onu başka bir Arnavut devşirmesi olan Abdullah ile evlendirmişti. Cenova ile kurulmuş olan eski dostluk da denemeyi kolay atlattı: Midilli Beyi, Sakız Adası'nın Maonezleri ve iki Foça'nın hakimleri derhal sultanın huzuruna çıktılar. Menteşe Beyi İlyas, sadakatini sürdürdü ve Germiyan Beyi Yakup da güvenli bir müttefikti. Bu bağlamda I. Mehmed'in, huzurunda toplanan Hristiyan ve Müslüman beylerini ve yüksek rütbeli subayları "kardeşçe öptüğü" anlatıldı. Onun görevi, topraklanın tüm işgalcilerden arındırmaktı.

Önce eski Kymai'ye" gitti ve buradaki isyancı Türklerin üzerine yürüdü, daha sonra adı eskiden Archangelos olan Kayacık'ı aldı ve Nif'e (Kemalpaşa) geçti. Cüneyd bu arada Balat'a kaçmış; annesi, oğulları ve kardeşleri İzmir'de mahsur kalmıştı. İzmir, 10 gün süren bir kuşatmadan sonra teslim oldu ve surları yıkıldı. Rodos Şövalyelerinin Aziz Peter Kilisesi de tahrip edildi ve Büyük Üstada aynı sahil şeridi üzerindeki Bodrum'da yeni bir yer verildi. Sultan, annesinin ricaları üzerine Cüneyd'i affetti, ancak sahip olduğu toprakları, daha sonra Eflak'ta tekrar görülen ve burada akrabası Mircea'nın haleflerinin kendisine bıraktıkları birkaç gelir kaynağı ile hayatını sürdüren, Osmanlı hanedanının eski bir hizmetkârına, Vidin'li Şişman'ın oğlu devşirme Aleksander'e verdi . Sultan I. Mehmed, bundan sonra Karamanlılara karşı bir sefer düzenledi ve Karaman Beyi, sultanın kendisi tarafından komuta edilen orduya direnemedi. Akşehir, Beyşehir, Seydişehir ve ülkenin en iyi kaleleri I. Mehmed'in eline geçti. Devletin ezeli düşmanını affettiğinde Konya önlerine kadar gelmişti? Karaman'dan sonra isyancı Canik bölgesini de cezalandırdıktan sonra, I. Mehmed hayatını hayli kısaltacak olan bir sinir hastalığına yakalandı. Karaman Beyi derhal isyan bayrağını çekti ve Vezir Bâyezid, isyancının üzerine tek başına yürümek zorunda kaldı. Kısa bir süre sonra geri döndü ve isyancı Karaman Beyi'nin oğlu Mustafa'yı da beraberinde getirdi. Yaşlı Karaman Beyi'nin üçüncü ayaklanması üzerine I. Mehmed Akşehir ve Konya'ya bizzat geldi, ancak bu sefer de kaçak yaşlı Karaman Beyi'nin ve elinde esir olan oğlunun yerine bir Osmanlı valisi geçirmekten vazgeçti . Karamanlı Mehmed Bey, geri döndükten sonra Mısır Memlûk Sultaninin saldırısına uğradı ve 22 Mayıs 1418 tarihinde kardeşi Ali hükümdarlığa getirildi. Mısır Memlûk Sultanina ait birlikler geri çekildiği sırada Karamanlı Mehmed Bey Kayseri'de öldürüldü, babası esir olarak Kahire'ye götürüldü ve topraklarını ancak daha sonra geri kazanabildiler.

Kaderine hiç savaşmadan boyun eğen İsfendiyar Bey'in toprakları I. Mehmed tarafından, Kastamonu ve Küre İsfendiyar Bey'e; Çankırı Osmanlı ordusuna mensup oğlu Kasım'a ve Tosya ile Kalecik Osmanlı Devleti'ne ait olmak üzere bölüştürüldü. Kâfir Samsun'daki Cenova konsolosu Kefe'ye kaçmak zorunda kaldı ve kardeş şehir Samsun da Türklerin hükümdarlığını kabul etti. İsfendiyar Bey'in diğer oğlu Hızır Bey, babasının Karadeniz'de kurmuş olduğu hükümdarlığı kaybetti. Osmanlılar, Alparslan Bey'in oğlu Hasan'ı kaçmaya zorlayarak Canik'i de topraklarına kattılar. Bütün bu fetihlerden sonra I. Mehmed bu sefer Tebrizli Kara Yusuf, Diyarbekirli Karayülük Osman ve Melik Ahmed'in oğlu arasında Erzincan için yapılan mücadelelere katıldı. I. Bâyezid zamanının aksine, Osmanlılar burayı kendilerine istediler. Başıboş gezen Türkmen reisleri, Filibe civarlarına ve az nüfuslu diğer Bulgar-Rum topraklarına yerleşmek üzere Avrupa'ya gönderildi. I. Mehmed, Amasya'da alelade bir bey değil, tecrübeli bir lala eşliğinde kendi oğlu Murad'ı sancakbeyi yaptı. Bursa ise bir komutanın yönetimine verildi. Böylece I. Mehmed, 1415 yılı boyunca gerçekleştirdiği bu önemli eseri sayesinde her yerde güvenliği tekrar sağladı.

I. Mehmed, Avrupa'da savaş aramıyordu, ama komşuları onu düşmanlıklara zorluyordu. Haçlı Seferleri zamanı geçmiş gibi görünüyordu. Kral Sigismund, batının durumları ile gitgide daha fazla ilgilendiği için, kutsal savaş konusunda tahtına göz diktiği Macaristan'daki bu rakibinin yerine geçmek isteyen Lehistan Kralı Vladislav Jagello, Venedik Cumhuriyeti'ne 1412 yılında kâfirlere karşı yapılacak bir sefer için tekliftc : bulunmuştu, ama boşuna. Venedik, Doğu Akdeniz sularına altı ila on kadar kadırga göndermeyi düşünebileceğini, ancak bunu sadece Macaristan Kralı Sigismund, Türklere karşı savaşmaya hazır olduğu takdirde yapabileceği cevabını verdi . Birkaç ay sonra, 1413 yılı Ocak ayında, Venedik senatosunda Macaristan Kralı'nın Dalmaçya konusunda herhangi bir anlaşmaya yanaşmaması hâlinde Osmanlılar ile kurulacak bir ittifak üzerinde görüşmeler yapıldı. Bir sonraki yılın Temmuz ayında Macaristan ve Venedik arasında barış için aracılık yapmayı teklif eden Bizans İmparatoru'nun önerisi, Venedik tarafından geri çevrildi.

Osmanlı Devleti'nde uzun yıllar süren iç mücadeleler yüzünden güçleri ve güvenleri daha da artmış olan Balkan ve Tuna devletleri Osmanlıları sürekli olarak topraklarından kovabilme ve eski güçleri ile itibarlarına tekrar kavuşma umudunu besliyorlardı. Sırp Despotu, Duşan'ın tacını alma hayalleri kurarken, Tuna boylarında Dobruca bölgesinin tamamı üzerinde hüküm süren, Silistre'nın sahibi ve Layko'nun Niğbolu ve Vidin üzerindeki haklarının mirasçısı olan Romen prens, Tuna boylarındaki Bulgar topraklarını diğer topraklarına katmak istiyordu. Bizans İmparatoru Manuel de tıpkı atalarından bir çoğunun başardığı gibi, Bizans İmparatorluğu'nu yeniden oluşturma zamanının geldiğine inanıyordu. Karadeniz ve Akdeniz kıyılarında I. Mehmed tarafından ciddi bir biçimde tehdit edilen Türk beyleri, yeniden hırsları uyanan Hristiyan tekfurların doğal müttefikleri olarak sahneye çıkıyorlardı. Cenova, kazançlarını Osmanlıların güvenli himayesi altında korumaya çalışırken, Venedik Hristiyanların bu büyük yeniden oluşumlarına katılma fikrine sıcak bakıyordu.

1415 yılı başlarında, Trabzon'dan önce İstanbul'da gözlerinden rahatsız olan biri olarak iyi bir hekim arayan, ancak imparatorun başkentte olmamasından dolayı karaya çıkmayan gizemli bir Türk bir kadırga ile Venedik'e geldi ve I. Mehmed'in Ankara savaşında kaybolan kardeşi Mustafa'nın elçisi olduğunu iddia etti. Senato, bu yabancıya nasıl davranacağını bilemedi ve efendisine kadırgalarla destek vermeleri hâlinde çok büyük vaatlerde bulunmasına rağmen, olumlu bir cevap alamadı. Nihayet kendisine Segna'yı geçerek Eflak'ta nüfuzlu tüm Türkler tarafından iyi bilinen Mircea'nın yanına gitmesini sağlayacak araçlar verildi. Mircea, ikinci bir Musa bulmuş olmaktan dolayı çok mutlu oldu, zira Mustafa gerçek bir Osmanlı idi, Anadolu'da birçok taraftar edinmişti ve bu taraftarları ile birlikte bir sonraki yılın yaz aylarında Anadolu'nun kuzeyindi Trabzon yakınlarında I. Mehmed ile bizzat savaşacaktı.

1415 yılı Şubat ayında Şah Melik adındaki bir komutanın yönetiminde Bosnalı Türkler, Hrvoje'nin tamamen mağlup edilmesini engellemek için Macarların savunmada zayıf kaldıkları, bölünmüş Bosna'ya saldırdıklarında ve Ağustos ayı başlarında bizzat Üsküplü Voyvoda İshak Bey komutasındaki bir birlik, Macar güçlerini Venedik'e "koca ordudan sadece beş şövalye kaldı" şeklinde bir haberin ulaşmasını sağlayacak şekilde yendiklerinde ve komutanları Garalı Johann ve Segna Kontu Johann Maroty esir alındığında bile Venedik'ten hiçbir hareket görülmedi. Sürekli düşmanı Kral Sigismund, her yerde Hristiyan menfaatlerine karşı kurulan bir Venedik-Türk ittifakından bahsetmeye başladı. Türkler Sava Nehri'nin ötesine kadar geçtiler ve akıncılar Segna ve Cilly kontlarının topraklarında büyük tahribatlara sebep oldular. Ne Sandali, ne Kral Ostoya, ne de Despot Stefan, kaybedilmiş gözü ile bakılan Macar davasına arka çıkmadılar. Aksine bu Sırp prensleri düzenli olarak vergilerini ödediler ve Divân-ı Hümâyûn'a olağanüstü hediyeler gönderdiler. İshak Bey, bundan sonra da Bosna'da bir nevi denetimi elinde bulundurdu ve savaşçılarının Venedik'e ait Avlonya ve Dıraç'ı tehdit etmesine ve kendisinden önce Şahin Bey'in yönettiği Akçahisar'da Balşa'nın kayınpederi Kont Niketa'nın yerine Türk Umur Bey'in getirilmesine ve Arnavutluk'ta üç veya dört Türk asıllı Kefalonyalının ikamet etmesine ve Balşa'yı Venedik ile savaşa tahrik etmelerine rağmen, Venedik Türklerin tüm Adriyatik Denizi sahillerindeki hızlı ilerleyişlerini çok fazla önemsemiyormuş ve dikkatini buna vermiyormuş gibi görünüyordu.

Ancak kısa bir süre sonra Türk korsanlar sultanın haberi olmadan denizlerin güvenliğini ve Mora Yarımadası'nda Venedik'e ait yerlerin huzurunu bozmaya başladıklarında, Venedik davranışlarını değiştirecek, hatta Hristiyanlığın savunulmasında lider rolünü bile üsdenecekti.

Venedik'in menfaatleri, Arnavutluk'ta nasıl daralmışsa, Mora Yarımadası'nda doğal olarak genişlemişti.

Venedik, Balyabadra'yı eski hükümdarı Zaccaria'ya geri vermişti. Akhaia Prensliği'nin ise Venedik nezdinde önemi kalmamıştı. İki Tocco ailesi ile sürekli savaş hâlinde bulunan Centurione 1413 yılında San Marco bayrağını tüm şehirlerinde ve kalelerinde göndere çekmeyi ve Venedik kolonilerinin yeni merkezi olarak Korfu'ya yılda 200 altın vergi göndermeyi kabul etmişti. Rum Despotluğu da çaresizdi: 1415 yılı yazında İmparator Manuel'i Mora'ya yaptığı bir yolculuk ile tekrar canlandırmaya çalıştılar, ama boşuna. İnebahtı Körfezi'nde hüküm süren Arnavut sebastokratoru Ghin Zenebissi, cumhuriyetin hükümdarlığını kabul etmişti. Mudoniç, cumhuriyetin bir kolonisinden başka bir şey değildi ve bu küçük kontluğun Tesalyalı Türkler tarafından 1414 yılında işgalini kendisine yapılmış bir saldırı olarak hisseden Venedik, Kont Niccolo'nun serbest bırakılmasını talep etti. Ayrıca Takımadalar Dükü de yardım için Venedik'e başvurmuştu. Her yerde büyük bir Türk tehlikesinden bahsediliyordu. Avrupa'daki küçük Sole Limanı'ndan, Anadolu'daki klasik gizlenme yerleri olan Balat'tan ve Ayasuluk'tan beklenmedik bir biçimde korsanların hafif araçlan çıkıyordu; sultanın bizzat kurduğu ve 50 gemi ile bunlara bağlı 40 kadırgadan oluşan büyük bir filodan bahsediliyordu.

Venedik, daha 1414 yılında denizlerdeki güvenliği sağlamak için olağanüstü tedbirler almıştı. I. Mehmed, Venedik'le henüz anlaşma yapmamış ve îlyas Bey, kendisi ile yapılan anlaşmayı yerine getirmeyecek gibi görünüyordu. 1415 yılı Mart ayında Venedik, korsan gemilerini Anadolu sahillerine kadar takip etme ve gerektiğinde İlyas Bey'e ait iki limana saldırma kararını almıştı. Sanki herkes tarafından beklenen Venedik-Türk savaşı çıkmak üzere idi.

Mevcut durumlar, genel bir kriz halini almıştı. İmparator Manuel, Mora'ya geçerken, İstanbul'da oğlu Ioannes hüküm sürüyordu. 8 Nisan 1414 yılından beri Mora'da, 19 büyük, 130 daha küçük kule ve üç kaleden oluşan dev bir eseri meydana getiren Germe Hisarı Berzâhı'mn (Hexamilion) tekrar inşası sürdürülüyordu. Ancak Tesalya Beyi, yeni bir saldırıda bulunmak için sadece uygun zamanın gelmesini bekliyordu. Bizans İmparatoru, Mora'ya geçişi sırasında ayrıca Taşöz Adası'na uğramış ve buradaki Rum hanedanını kendi yönetimine almıştı. Selanik'te birkaç ay geçirdikten sonra her yerde Osmanlılara karşı yapılacak büyük bir seferin hazırlıklarını yaptı. Mora Yarımadası'nda ise Akhaia Prensi dahil olmak üzere tüm isyancılar onu tek
ve yasal hükümdarları olarak kabul ettiler.

Bu arada Osmanlı Devleti'nin diğer sınırında Osmanlı tahtında hak iddia eden Mustafa, Eflak'ta gizlenecek güvenli bir yer bulmuş ve beylerden bazılarını kendi tarafına çekmeyi başarmıştı. 1415 yılının Temmuz ayında düşmanlarından kaçmayı başarmış olan Cüneyd ile birleşerek Bulgar topraklarında ortaya çıkmış ve Osmanlı tahtı üzerindeki haklarını talep etmişti. Romen Prens, Bizans İmparatoru, sürgün edilen Karaman Beyi v£8 İsfendiyar Bey, I. Mehmed'i tahttan indirmek ve Osmanlı Devleti'nin birlik ve bütünlüğü ile geleceğini ebediyen yok etmek için Mustafa'nın etrafında bir ittifak kurmuşlardı. Müttefikler, bu arada Sırp Despotunu da kendi taraflarına çekmeyi umuyorlardı ve Macar Kralı'nın kutsal birliğe katılmak için sadece daha uygun bir zaman beklediğini biliyorlardı. Boğazlar'da iki yıl boyunca beş, hatta 10 kadar kadırgadan oluşan bir filoyu bulundurabilmek için Rodos Şövalyeleri, Sakız Adası'nın Maonezleri ve Midilli Adası'nın hakimi ile görüşmekte olan (Ağustos-Eylül) ve aynı zamanda Bizans İmparatoru ile anlaşmayı düşünen Venedik'e sürekli şikâyetler gelmekte idi. Anadolu'da ise Osmanlı gücüne karşı yeterince ayaklanmalar mevcuttu: Sakız Adası'nın karşısında bulunan bölgede büyük bir hatip olan Börklüce Mustafa ve Şeyh Bedreddin liderliğinde bir tarikat belirmiş ve İslâm'ın ıslahından, fakirlikten, birlikte yaşamaktan ve Hristiyanlara sevgi beslemekten bahsetmekte ve propaganda yapmakta idi (Mustafa "Hristiyanların kâfir olduğunu söyleyenin bizzat kendisi kâfirdir" diyordu). Börklüce Mustafa, yeni ve daha iyi olan bu inancı yayanlar Hristiyan keşişlerinkilere benzer kisveler içerisinde, yalın ayak ve derviş başlıkları altında saçları kazınmış bir biçimde dindar köylüler arasında gezinirdi.

Avrupa'daki bu tehlikeler, I. Mehmed'i tekrar Avrupa'ya dönmeye zorladı ve 1415 yılı Ağustos ayında Avrupa'ya geldi. Gelişi, fazla cesaretlenen Avrupalı komşuları ve isyancı vasallara karşı savaş anlamına geldi. Sonbaharda, daha önce hiç görülmemiş bir güçte, aralarında 13 kadırga bulunan savaşa hazır 112 gemiden oluşan muhteşem bir filo, Bozcaada açıklarında bekledi ve Venedik, Tana ve Trabzon'dan dönen ticaret gemileri için korkmaya başladı. Kasım ayı başlarında korsanlar Eğriboz Adası sahiline vardılar ve Venedik'e ait Pteleon'a büyük hasar verdiler. Osmanlı filosunun yakınlarında bulunmasından cesaret alan Antonio Acciaiouli Venedik'ten Eğriboz Adasinın karşısındaki sahilleri kendisine devretmesini talep etti. Daha sonra Kaptan-ı Derya Çalı Bey; Andros, Paros ve Melos adalarına geldi ve bunların hakimleri ile bunların hükümdarı Dük Krispo'dan Türk hakimiyetini kabul etmelerini istedi. Aynı dönemde Venedik'e tehdit altında bulunan Centurione'nin kendine ait bölgeleri Cenova'ya devretme niyetinde olduğu haberi ulaştı .

Venedik ise ikili oyununa devam etti. Bir taraftan, mevcut tehlikeler ışığında Macar Kralı ile barışmaları ve Doğu Akdeniz'de bir ittifak kurmalarını sağlamak üzere Nikolas Daimonoianni'nin liderliğinde 1416 yılı Şubat ayında Venedik'e gelen Rum elçileri kabul ederken, Karaman Beyi'ni, tahtta hak iddia eden Mustafa'yı ve başka rakipleri sultana karşı kullanmaktan da vazgeçmiyordu. Diğer taraftan ise sultanın, Musa Çelebi ile yapılan anlaşmanın yenilemesini sağlamak için elinden gelini yapıyordu. Venedik, savaş istemediği gibi, Osmanlı hükümdarlığını da kabul etmek niyetinde değildi.

2 Nisan tarihinde Golfo'nun komutanı Pietro Loredano'ya, Türk deniz gücünün Bozcaada'nın batısında ortaya çıkması hâlinde bunu engelleme ve Ege Denizi'nde beliren tüm Osmanlı gemilerine acımasızca saldırma emri verildi. Amiralin kardeşi Georg ise kısa bir süre sonra Paros açıklarında Balat'tan gelen iki gemiye saldırdı. Herşeye rağmen, yine de hâlâ barış umudu besleniyordu, ancak Haziran ayı sonlarında Venedik, anlaşmanın yenilendiğine dair umutla beklenen bir haber yerine, sultanın ilk büyük filosunun 29 Mayıs tarihinde Pietro Loredano tarafından Gelibolu'da tamamen yok edildiği haberini aldı.

Sultan'a gönderilen elçileri taşıyan Venedik kadırgaları, Gelibolu'ya yaklaşınca ok yağmuruna tutulmuşlardı. Loredano ise liman komutanına şikâyette bulunmuş, ancak bunun üzerine, çoğunlukla Venedik'in kolonilerinden gelmiş devşirme veya isyancı Rumlar tarafından yönetilen 32 gemi, Venediklilerin yolunu kesmiş ve Gelibolu sübaşısının vaatlerine rağmen, Çalı Bey'in Osmanlı gemileri, düşmanca hiçbir harekette bulunmamış güçlü Venedik filosuna saldırmışlardı. Osmanlılar her ne kadar denizcilik yeteneklerine sahip olmasalar da gemilerinde en iyi piyadelerini ulunduruyorlardı. Oklar, havayı karartırken, Loredano'nun ve adamlarının büyük ve tuhaf görünüşlü Osmanlı kadırgalarını zapt etmeleri çok kolay olmamıştı. Nihayet, 14 kadar gemi galiplerin geline geçti. Amiral, tüm hainlere ders olsun diye, özellikle Hristiyan olanlar olmak üzere, esirlerin çoğunu soğukkanlılıkla öldürttü. Bu zaferden sonra kendisi de yara almış olan Amiral, Venedik'e Osmanlıların uzun bir süre hiçbir donanma kuramayacaklarına dair garanti verdiği o ünlü mektubunu dikte etti. Bu, dünya tarihine geçecek büyük bir hadiseydi.

I. Mehmed, öfkeli veya intikamcı değil, aksine çok anlayışlı bir hükümdardı. Denizde geçen savaştan birkaç hafta sonra, 24 Temmuz tarihinde, yolu kanla açılan Venedik elçisi Dolfino Venier'i oldukça kibar bir biçimde kabul etti. 26 Temmuz'da görüşmeler başlatıldı ve ayın son gününde Venier, sultanın, uzun zamandır beklenen barış için, ancak yine daha önce öngörülen şartlar altında, onayını aldı. Venedik, önceleri bu anlaşmayı kabul etmek istemedi. Ancak 1416 yılında, daha Süleyman Paşa zamanında sağlamlaştırman ve Bâyezid Paşa'nın kardeşi Hamza Bey tarafından savunulan Lapseki'yi kadırgalar ile almayı denedikten sonra yapılan birçok görüşmenin akabinde 1419 yılı Aralık ayında nihai barış anlaşması yapıldı. Hesapçı Venedikli tüccarlar, bu anlaşmadan memnun kaldılar.

I. Mehmed, 1416 yılının Mart ayında Mora'dan dönmüş olan Bizans İmparatoru'nu Osmanlı Devleti'nin tüm düşmanları ile kurduğu uzun süreli, "ihanet dolu" ilişkiler için cezalandırmayı başardı. İmparator Manuel gerçekten de son zamanlarda tamamen Türklere ve sultana karşı düşmanca bir politika yürütmekten ve Osmanlı tahtında hak iddia eden Mustafa'nın tarafında olduğunu ilan etmekten çekinmemişti. Buna dayanarak Gelibolu komutanı aynı yılın Mayıs ayında, limanda toplanan filonun Tuna'ya girmek ve yine savaşa hazırlanmak üzere olan Mustafa'yı Eflak'ta bulmak için hazır tutulduğunu ilan etti. Venedikliler, ilk zaferlerini kazandıktan sonra Mustafa İstanbul'a geldi ve buradan, tıpkı daha önce akrabası Orhan gibi, Selanik'e geçti. Türk filosundan artık korkmalarına gerek kalmayan Bizans kadırgaları, onu batıdaki beylerle irtibat kurabileceği bu güçlü sığınma yerine getirdiler.

Bu arada I. Mehmed, İstanbul civarlarında bazı yerlerin fethine başladı ve Boğaz'ın öte yanındaki Marmara Ereğlisi'ni işgal etti. Daha sonra ordu, tıpkı Musa Çelebi zamanında olduğu gibi, batıdaki büyük ticaret yolunu takip ederek Selanik üzerine yürüdü. Sonbaharın son aylarında Mustafa ve entrikalardan hiç yorulmayan Cüneyd, şehirde kıstırıldılar ve kimse onlara ne olacağı ile ilgilenmedi. Ancak I. Mehmed, huzursuzluk yaratan kardeşinden kurtulmak için Rumlarla anlaşma yoluna gitmeye karar verdi. Bizans, yılda 300 bin akçe karşılığında Mustafa'yı Limni Adası'nda, Cüneyd'i ise İstanbul'daki Pammakaristos Manastırı'nda mahpus tutmayı kabul etti. O dönemde, kardeşi Theodoros'a çöküşte olan Latin Prensliği'nin taleplerine ve Navarin'de yerleşme niyetine giren Cenevizlilerin açgözlülüklerine karşı despotluğun yeniden oluşumu sırasında yardımcı olmak üzere Mora'ya gönderilmiş olan imparatorun oğlu Ioannes'a ayrıca bu iki Osmanlı isyancıyı Selanik hakimi Dimitrios Laskaris Leontarios'tan teslim alma ve öngörülen yerlere gönderme emri verildi .

I. Mehmed'e göre artık yaşlı isyancı Mircea'yı dize getirmek için Eflak'a da mutlaka bir seferin yapılması gerekmektedir, zira Romen prens sadece Musa Çelebi'nin koruyucusu olmak; Mustafa'yı ve danışmanlarını barındırmak ve 1416 yılı sonbaharında Bulgaristan'a yapılan akında yardımcı olmakla kalmamış , aynı zamanda çok tehlikeli olan Şeyh Bedreddin de buraya sığınmış ve Mircea, gerçek sultana karşı yeni bir isyan biçimi yaratmış olan bu saygın ve kutsal adamla birlikte, I. Mehmed Selanik surlarını kuşatırken, Silistre'ye saldırmış ve Bulgaristan'ın Deliorman bölgesini yağmalayıp, ateşe vermişti. Şeyh Bedreddin kısa bir süre sonra esir alındı ve Serez'de idam edildi. Bunun üzerine, Mircea, davranışlarının hesabını tek başına vermek zorunda kaldı.

I. Mehmed, 1417 yılı baharında, en önemli anında komşusu Boğdan ve eski dostu Macar Kralı tarafından tamamen yalnız bırakılan Eflak Prensliği üzerine yürüdü. Anlaşıldığı kadarıyla Türkler bu sefer Tuna Nehri'ni geçmediler: I. Mehmed, Mircea'nın elinden, daha sonra büyük göllerin bulunduğu bölgede bugünkü Babadağ yakınlarındaki Yeniköy (Enisala)'ü ve Tuna'nın alt kısımlarındaki en iyi geçidin yanında İsakçı'yı inşa ettireceği Dobruca'yı almakla yetindi. Ayrıca Mircea'nın 1400 yılında kısa bir süre için hüküm sürmüş olduğu Yergöğü Kalesi'ni bir Türk yerleşimi hâline getirdi. Turnu Niğbolu da muhtemelen sultan tarafından bizzat saldırıya uğramadan aynı kaderi paylaştı. Henüz Romenlerin elinde bulunan Severin Kalesi'nden ülkenin üç asilzâdesi sultanın karargâhına geldi ve Olti Nehri ötesindeki toprakların tamamının Osmanlı'ya tâbi olacağını ilan etti. Muhtemelen Mircea da vergi ödemeyi teklif etmişti; neticede Tuna sınırında Turahan Bey adında bir komutan Vidin'e vali tayin edildi ve Evrenos Bey'in oğulları İsa, Barak ve Ali'ye de Eflak sınırında birer timar verildi . Birkaç ay sonra - Sırp yıllıkların göre bir sonraki yılın Ocak ayında - Karpaüarın ötesinde savaşçı Hristiyan bağımsızlığının son temsilcisi olan Mircea hayata veda etti.

Bu hadiseler cereyan ederken, Anadolu'daki durumlar da çözüme ulaşmıştı. Stylarion (Karaburun) Dağı'nda yaşayan yeni dervişler ve Hristiyan dosüarı 1416 yılından itibaren fanatik bir din savaşına girişmişlerdi: Aydın Bey'i Timurtaş paşazâde Ali, onlara mağlup olmuş ve zorlukla Manisa'ya kaçabilmişti. Bu isyancıların üzerine daha sonra sadece Vezir Bâyezid Paşa değil, savaşa hazırlanmak üzere I. Mehmed'in onsekiz yaşındaki oğlu Murad da gönderildi. Büyük bir ordu, Şeyh Bedreddin taraftarlarını dağlarda Karaburun mevkiinde bozguna uğrattı. Liderleri olan Börklüce Mustafa Balat'a getirilip, işkence edildi, ancak inancından vazgeçmedi. Taraftarları "Allah'ım, yardım et" naraları altında katledilirken, Börklüce'nin bedeni dört deveye bağlanıp, parçalara ayrıldı. Sahil boylarındaki köylülerin çoğu arasında çok sonraları bile kutsal saydıkları Börklüce'nin ölmediği, aksine Ankara savaşından sonra birçok Türk ailenin kaçmış olduğu Sisam Adası'nda yaşadığı ve bir gün geri döneceği inancı yaygınlaştı.

Sultan'ın son yılları huzur içinde geçti. Daha 1417 yılında huzura kavuşan Anadolu'ya geçmişti . 1418 yılında Mora'daki sürgün yerinden ayrılmamış olan Mustafa'nın, I. Mehmed'in yerine geçeceği ve Venedik'e ait Eğriboz üzerine gidecek güçlü bir filonun ortaya çıktığı haberlerinin nihayet dedikodu olduğu anlaşıldı.

I. Mehmed, Anadolu'ya yaptığı son ziyaret sırasında 1420 yılında İstanbul'a da geldi. Buraya gelişinden kısa bir süre önce Bizanslılarla barış yapmıştı . Katolon mevkiinde Dimitrios Leontarios, İsak Asanes ve Protostrator Manuel Kantakuzenos tarafından merasimle karşılandı. Bizans başkenti sakinleri, memnuniyetle eskiden bu bölgeleri yakıp yıkan ve o dönemde imparator oğlu Andronikos'un huzur içinde hüküm sürdüğü Selanik'i kuşatan yaşlı sultanın, rakibi Mustafa'nın eski müttefiki olan imparatorla alçak gönüllülükle sohbet ettiğine tanık oldular. 70 yaşındaki imparator Manuel, onu "çift sütunlarda" karşılarken, oğulları Ioannes ve Konstantin (Thomas ve Theodoros o dönemde Mora'da Centurione'ye karşı savaştaydılar) , yanında I. Mehmed için hazırlanmış ikinci bir kadırga bulunan imparatorluk kadırgasında beklediler. Her iki araç, daha sonra Osmanlı topraklarında I. Mehmed'in çadırlarının kurulduğu Üsküdar'a kadar geldi. Hristiyanların ve müslümanların imparatorları, her biri kendi kadırgalarının güvertelerinde durarak, sohbet ettiler. Karaya ayak bastıktan sonra beraber yemek yediler 0v0e birbirlerine hediyeler verdiler. I. Mehmed, ancak ertesi günün akşamı atına bindi ve izmit'e doğru yola çıktı.

1421 yılı bahar aylarında I. Mehmed, kış aylarını geçirdiği Bursa'dan tekrar Avrupa'ya döndü. Birkaç hafta sonra, Edirne dolaylarında bir av sırasında sara nöbeti geçirip, atından düştü. Sadece 42 yaşında olmasına rağmen, bir daha düzelmedi. Şehzade Murad'ın Amasya'dan Edirne'ye gelişi için zaman kazanmak amacıyla sanki I. Mehmed kaçan Cüneyd'in arkasından Anadolu'daki Biga Şehri'ne hareket edecekmiş gibi birlikleri hazırlatıldı ve yabancı elçilere birkaç gün beklemeleri söylendi. Ama Sultan I. Mehmed çoktan hayata veda etmişti. "Babaları" ve hükümdarları olan sultanı mutlaka görmek isteyen orduyu memnun etmek için, vezirlerin Edirne sarayındaki karanlık yatak odasında bir divân üzerinde oturan, elleri bir başkası tarafından oynatılıp, selam verdirilen bir ceset gösterdikleri anlatılmaktadır. Sultan I. Mehmed'in öldüğü gerçeği, ancak cenaze alayı bu barışçıl ve affedici asil ruhlu ve insaflı sultanı Bursa'ya götürmek için Edirne'den hareket ettiğinde anlaşıldı. Oğlu II. Murad, Osmanlı tahtına geçmiş ve devletin bütünlüğü korunmuştu .

Bizans Devleti, daha 20 yaşında bile olmayan bu genç sultanın tahta çıkışını o dönemlerde pek iyi olmayan konumlarını iyileştirmek için kullanmaya çalışacaktı. Bizans Devleti'nin yaşlı ve çürük bedenine sanki yeni bir güç gelmişti, İstanbul iyi durumda idi; Bizanslı komutanlar rahatsız edilmeden civardaki adalarda hüküm sürmekte ve Manuel ile hükümdarlığı paylaştığı oğlu VIII. Ioannes küçümsenmemesi gereken bir deniz gücüne sahiptiler. Selanik Despotluğu, komşusu olan Serez, Tırhala ve İzdin beyleri tarafından kabul edilmekte idi. Mora Yarımadası'nda ise imparatorun üç oğlu; Despot ünvanını taşıyan Theodoros, otoritesini göstermek için ara sıra burada görünen Ioannes ve yarımadada uzun bir süre kalan Thomas, iyi ve sürekli bir eser yaratmışlardı. Ayamavra ve Kefalonya hakimi Carlo Tocco 1417 yılında Arnavut lideri Maurikios Spata'nın ölümünden önce Arta, Yanya ve Vonitza şehirlerini zapt edip, oradaki geleneklere göre "Rumların Despotu" ünvanını taşıyordu, ama Mora'da herhangi bir yer fethetmeyi başaramıyordu. Cenova'nın toprak ilhakı denemeleri de başarısız olmuştu: Zonklon yakınlarında ilk işgal ettikleri Belvedere'den öteye geçemediler. 1417 yılında, Türkleri tekrar Mora'ya çekmek istemesinden şüphelenilen Centurione, Paleologlar tarafından toplanan ve aralarında özellikle cesur ve yırtıcı Arnavutların bulunduğu büyük orduya karşı çaresizdi. Androussa ve Sant Arcangelo Bizanslıların eline geçti ve Katalan maceraperest Oliveiro Frencone, Mora'daki karmaşalardan isifade ederek, 1418 yılı bahar aylarında despotluğun başkenti olan Kalavrita'yı beklenmedik bir biçimde işgal etmemiş olsa idi, başkent de aynı kaderi paylaşacaktı. Venedikliler, şehri imparatorun ordularına karşı korumak için derhal Balyabadra'ya asker gönderdiler ve Aşağı Navarin'i, Gördüs'ü ve Mantikoris'i zapt ettiler. Rum subaylar, Venedik'in bu müdahalesinden hiç hoşlanmadılar, Venedik ise bütün Türklerden bile daha çekilmez diye tabir ettikleri Rumların davranışlarından dolayı birçok kez şikâyette bulundu.

Sultan I. Mehmed'in ölümünden sonra, Osmanlı tahtında hak iddia eden Mustafa, Bizanslılara olağanüstü vaatlerde bulunmuştu: Karadeniz sahillerinin bir kısmını, Tesalya'daki bazı timarları, hatta Bizanslıların uzun zamandan beri istedikleri Gelibolu'yu bile Bizans'a devredeceğine söz verdi. Ölen sultanın lalası ve devletin veziri olan Bâyezid Paşa'nın da genç Murad ile yapacakları ittifak karşısında Bizans'a rehine olarak Türk ileri gelenlerinin 12 çocuğunu, 200 bin altın ve Gelibolu'yu vaat ettiği anlatıldı. VIII. Ioannes, şahsen tanıdığı ve Bizans Devleti için daha rahat olan Mustafa'yı tercih etti. Bizans, bir kez daha Osmanlı hanedanının iç işlerine karışmaya cüret etti.

Mustafa, Limni Adası'ndan İstanbul'a getirildi ve buradan Avrupa'daki başkenti zapt etmek üzere Edirne'ye gitti. Aynı zamanda Bizans birlikleri de Gelibolu'yu kuşattılar, ama başarılı olamadılar (Eylül 1421). Bâyezid Paşa ve Hamza Bey, uzun zaman önce ölmüş olan gerçek şehzâdenin adını haksız yere taşıyan "düzmece" Mustafa'nın Edirne'ye girmesine izin vermek istemediler, ama Megale Kayra (Sazlıdere) Savaşinda kendi ordularının ihanetine uğradılar. Ordu, uzun yıllardan beri devletin Avrupa bölgesinde bulunmuş olan Mustafa'yı, fazla tanımadıkları Murad'a tercih ediyordu. Savaşı kazanan Mustafa, yaşlı ve yiğit vezirin boynunu vurdururken, diğer düşman komutanın hayatını bağışladı.

Birkaç hafta sonra, kış aylarında Mustafa Anadolu'ya çağrıldı. 20 Ocak 1422 tarihinde Avrupa'daki sipahilerinden oluşan 12 bin süvari ve 5 bin piyade ile Anadolu'ya vardı. Eski silah arkadaşı ve danışmanı Cüneyd, mümkün olduğunca onun lehine olacak bir zemin hazırlamıştı. Bu kurnaz ihtiyar, bir zamanlar güçlü ve zengin olduğu anavatanı Anadolu'yu nihayet tekrar görmüştü. Kısa süre önce hayata veda eden Balat Emiri İlyas Bey'in halefi Mustafa'yı bozguna uğrattı ve kendini yine Aydın bölgesinin hakimi ilan etti. Düzmece Mustafa, Anadolu'da başka müttefik kazanamadı: Karaman ve Germiyan Beyleri onun aleyhine karar verdiler. Her ne kadar Lapseki önlerinde görülse ve Ulubad ile Mihaliç'e kadar gelse de onu burada, sayıca küçük de olsa bir ordu ile yeğeni Murad bekliyordu. Mustafa'nın da etrafında sadece az sayıda birlik vardı. Cüneyd ise herhangi bir çatışma başlamadan ihanet edercesine kaçtı. Hastalıklı Rumeli hakimi Mustafa, onu takip etti ve Biga üzerinden Gelibolu'ya geçti. Buradan, Osmanlı soyundan kaçakların sanki bir gelenekmişçesinc kaçtıkları Tuna boylarına geldi. Bu topraklarda o dönemde Mircea'nın oğlu Dan hüküm sürüyordu.

II. Murad, verdiği destek karşılığında uzun yıllardır ödemediği vergi borçları affedilen Foçalı Giovanni Adorno'nun desteği ile sayıca az Türkleri ile ve "siyah demirden" zırhlarına bürünmüş birkaç yüz İtalyan ile birlikte Gelibolu'ya geldi. Gelibolu'da sadece üç gün kalan gerçek sultan, Edirne'ye kadar hiçbir düşmanla karşılaşmadı. Ali Paşa'nın kardeşi vezir İbrahim Paşa, Ali Paşa, Timurtaş'ın oğulları Umur ve Oruç ile Hacı İvaz gibi başka sadık adamları eşliğinde Avrupa'nın başkenti olan şehre girdi. Tuna boylarında yakalanan Mustafa, Edirne'ye getirildi ve burada gerçek bir Osmanlı şehzadesi gibi yay kirişi ile boğulmadı, aksine adi bir dolandırıcı ve suçlu gibi asılarak idam edildi.

II. Murad'ın Bizans'ın himayesinde olan "Düzmece Mustafa"ya karşı kazandığı zaferin doğal bir sonucu olarak İstanbul yeniden kuşatıldı. 8 Haziran ile 10 Haziran 1422 tarihleri arasında İstanbul surlarının önünde bir Osmanlı ordusu belirdi. Ordunun başındaki komutan yeni Sultan II. Murad tarafından Musa Çelebi'nin düşüşünden sonra gönderildiği sürgün yerinden, eski düşmanı I. Mehmed'in oğlu olan yeni sultanın hizmetine girmek üzere geri çağrılan Mihaloğlu idi. 15 (veya 20) Haziran'da II. Murad bizzat İstanbul önlerine geldi. Kuşatma ordusu, ganimet toplama hevesi ile bir araya gelen askerlerden, dervişlerden, tüccarlardan, zanaatkarlardan ve köylülerden oluşuyordu. Eşinden dolayı sultanın bir akrabası olan ve büyük saygı gören Bursalı Emir Sultan da onların arasında idi. Osmanlılar bu sefer, ağaçtan kuleler gibi yapay araçlar kullandılar ve su yollarından şehre girmeyi denediler. Bizans'ın başkentindeki hadiseler hakkında en teferruatlı bilgiyi veren Bizanslı tarihçi Francis (Phrantzes) 22 Ağustos'ta (kuşatmanın tarihçisi Kananos'a göre 24 Ağustos'ta), İmparator Ioannes'in Topkapı (Saint Romanos Kapısı)'dan çıkıp katıldığı, ancak herhangi bir sonuç getirmeyen bir çatışmadan bahsetti.

İmparator Manuel ve Ioannes, düşmanı kaçırmak için kesin bir araca başvurdular. Ölen sultan ardında, Mustafa adında, Hamidoğulları Eyaleti'nin yönetimine getirilmiş bir erkek çocuk daha bırakmıştı. Ancak Sultan II. Murad, Osmanlılarda gelenek hâline geldiği gibi, tahta çıktıktan sonra onu ortadan kaldırmaya ya cesaret edememiş ya da kıyamamıştı. Rumların "Mustaphopulos" diye adlandırdıkları bu genç şehzâdc İstanbul'a getirildi. 30 Eylül'de İstanbul'a vardı ve bir gün sonra yaşlı "babası" İmparatoru ziyaret etmek için yola koyuldu, ancak Osmanlı Devleti'nin bu yeni mirasçısı sadece Silivri'ye kadar geldi. Yine de bu hile işe yaramıştı, zira II. Murad daha genç şehzâdenin Avrupa'ya doğru yola çıktığını duyar duymaz birliklerini Edirne'ye geri çekmişti. Kısa bir süre sonra ise Anadolu'ya geçti.

İstanbul, Osmanlı hükümdarı çekildikten sonra da Türkler tarafından kuşatma altında tutuldu. Avrupa'da zaman zaman ünlü İstanbul'un içinde bulunduğu büyük tehlikeden bahsedilmeye başlandı. 1422 yılının Ekim ayında düşmanların yine güçlü bir saldırısı kırıldı. Osmanlı birlikleri bu arada Evrenos Bey'in ve Turahan Bey'in oğullarının komutasında Selanik'e de yöneldiler (1423), ancak bu güçlü şehri yine alamadılar. Kantakuzenos Stavromitis'in hüküm sürdüğü, savunması daha zayıf İzdin'i bile o dönemde işgal etmeyi başaramadılar.

Nihayet 21 Mayıs 1423 tarihinde Turahan Bey 10 bin süvari ile bizzat Mora'daki Germe Hisarinın güzel ve yüksek surlarının önünde belirdi. Kaninalı Tocco, bu seferin gerçekleşmesi için elinden gelen tüm desteği vermişti. Rumlar - bir Venedik kaynağında: "cani" (nefandi) ve "nankör" (vilissimi) Rumlar, dendi - büyük harcamalar yapılarak ve büyük umutlar beslenerek inşa edilen istihkâmları terk etmişlerdi. Türkler bu ünlü askerî eseri hiçbir dirençle karşılaşmadan zapt ettiler ve Turahan Bey, surları yıkmak için birkaç ay uğraştı. Akıncılar, her yeri yağmalayarak Mora Yanmadasimn tamamına yayıldılar. Despotun ikamet ettiği Mezistre önlerinde karargâh kurdular ve Leontochorion, Gardiki ve Tavia önlerinde görüldüler. Nihayet, bu uzak bölgelerde her zamanki gibi sürekli olacak fetihler yapmadan Tesalya'ya geri döndüler.

Şehzâde Mustafa'nın öldürülmesi ve imparator ailesinde 1 Ekim tarihinde felç geçiren yaşlı İmparator Manuel'in oğulları arasında çıkan iç mücadeleler sonucunda Bizans Devleti'nin durumu daha da kötüye gitti. İmparator'un en küçük oğlu Andronikos, Hristiyan Prensi olarak görevlerini o derece unuttu ki, 1423 yılı yazında Cenevizlilere ait Galata'ya gitti ve tıpkı önceki imparatorlardan Andronikos ve VII. Ioannes gibi buradan taht müddeisi olarak Osmanlı karargâhına geçti45. Büyüklük iddiası ile belirlenen politikalarının sonuçlarını taşımak zorunda olan tehdit altındaki devleti Türkler tarafından fethedilmekten korumak için VIII.

Ioannes, kardeşi Konstantin'e hükümetin idaresini bıraktıktan sonra, 15 Kasım 1423 tarihinde Venedik vt dükünü Macaristan ile yapılacak bir barış için kazanmaya çalışacağı Milano ile Macaristan sarayına gitmek üzere yola çıktı ve ancak bir yıl sonra 1424 yılı Ekim ayında Boğdan'daki Kili üzerinden geri döndü. Bu arada 22 Şubat'ta Bizanslılar için oldukça iyi sayılabilecek şartlar altında barış sağlanmıştı: Bizans, yine yılda 300 bin akçe (Venedikli bir kaynakta 100 bin altından bahsedilir) vergi verecek, ancak bunun karşılığında İzdin'i, Silivri'yi ve Karadeniz sahillerini geri alacaktı . İmparator Ioannes'in Macar Kralı ile yaptığı görüşmeler yine de sonuçsuz kalmadı; aksine Tuna boylarındaki bu devletin, sadece bu yüzden olmasa da Balkan meselesine tekrar müdahalesi ile sonuçlandı.

21 Temmuz 1425 tarihinde, son yıllarında keşiş cübbesini giyen ve Peder Mattheos adını taşıyan felçli İmparator Manuel öldü ve Bizans Devleti'nin asla sağlanamayan bütünlüğü de onunla birlikte mezara gitti. Despot ünvanı ile övünen imparator oğulları babalarının bıraktığı mirasın birer bölümlerini aldı ve böylece kendi kibirlerinden dolayı sultanın önünde el pençe divân duran ve siyasi varlıklarını sadece sultanın teveccühü ile sürdürebilen küçük bölgelerin sefil hanedanlarından biri hâline geldiler. Gerçek İmparator VIII. Ioannes, İstanbul ve eski surları civarında hüküm sürerken, kardeşi Konstantin son yüzyıllarda bir nevi soyutlanmış prenslik hâline gelmiş Ahyolu ve Misivri'de hüküm sürüyordu. Selanik, haklarını kısa bir süre sonra hastalığı yüzünden Venedik'e satacak ve oğlu ile birlikte huzur içinde ölümü bekleyeceği Mantinea'da yaşamına devam edecek olan Andronikos'a aitti. Mora'da hüküm süren diğer iki imparator oğlu ise bir anlaşmaya varmışlardı: Theodoros, Mezistre'de hüküm sürerken, küçük kardeşi Thomas'a dağınık baronluklar ve arkontluklar kaldı. Sadece hain Dimitrios, kaçak olarak sürgünde yaşıyordu.

II. Murad, 1421 yılında genç şehzade [Küçük] Mustafa'nın isyanını bastırmak için Anadolu'ya geçmişti. Vâsi olarak başında Şarapdar İlyas Bey bulunan şehzâde, çok önemli bir yer olan Anadoluhisarı'm eline geçirmiş, ancak Bursa'yı alamamıştı. îznik; iddia edildiği gibi, isyancıları şehirde tutma amacıyla II. Murad ve İznik komutanı Firuz oğlu Ali Bey arasında yapılan bir plana uygun olarak birkaç hafta sonra teslim oldu. Sultan şehre vardığında şehrin kapılan derhal açıldı ve İlyas Bey, bahtsız Osmanlı şehzâdesini teslim etmek üzere derhal Sultan II. Murad'ın yanına gitti. Şehzâde Mustafa, şehir surları dışında Mirahor Mesud Bey tarafından bir incir ağacına asıldı. Altı yaşındaki bu küçük şehzâde de yine Bursa'da sultanların türbesinde yatıyor .

Ancak, Cüneyd hayatta olduğu sürece Anadolu'nun sahil boylarına huzurun getirilmesi mümkün değildi. İkinci Mustafa olayından hemen sonra yaşlı kurnaz "tilki", Osmanlıların ezeli düşmanı İsfendiyar Bey ile ittifak kurdu ve bu sefer "Ayasuluk ve Balat Hükümdarı" ünvanı ile yetinmeyip, kendini "bütün Anadolu'nun" hükümdarı ilan etti. Bolu'yu almaya çalışan İsfendiyar Bey'in birliklerine karşı yapılan savaşı sultan bizzat yönetiyordu. Kastamonu ve Küre'yi Osmanlı Devleti'ne dahil etti. Yaşlı İsfendiyar Bey, öyle ağır yaralandı ki, işitme duyusunu tamamen kaybetti ve deniz kenarında alınması mümkün görünmeyen Sinop'a kaçtı. Barışı sağlamak ve affedilmek için İsfendiyar Bey, II. Murad'a kızını vermeyi teklif etti. II. Murad'ın bu teklifi kabul etmesi ile Anadolu'nun kuzey bölgelerinde huzur sağlandı ve II. Murad'ın kayınbiraderi Kasım Bey bu huzurun korunması için Osmanlı sarayında rehine tutuldu. Germiyan Beyi Yakup, düğün merasimine eşini göndererek, II. Murad'la vasallık ilişkisini de kabul etmiş sayıldı.

Aydın'da bundan sonra Yahşi Bey Osmanlı beyi olarak hüküm sürüyordu; Saruhan Beyi Evrenos'un oğlu idi ve Menteşe'de hüküm süren Balaban Bey, II. Murad'ın çevresinden bir Osmanlı idi. Cüneyd ise müttefikleri olmamasına rağmen, 1424 yılında oğlu Kurt Hasan ile birlikte İzmir'de tekrar isyan bayrağını çekmeye ve gerçekte artık hayatta olmayan üçüncü bir Mustafa'yı, Rumların Mustaphopulus'unu sultan ilan etmeye cüret etti. Yahşi Bey'i yenmeyi başardı. Bu kurnaz isyancının tehlikeli isyanını zamanında bastırmak için Sultan II. Murad, kış aylarında, Arnavut asıllı Bâyezid Paşa'nın kız kardeşi ile evli olan Rum asıllı devşirme Halil Bey'i İzmir'e gönderdi. Halil Bey, hiç kan dökmeden Kurt'u esir almayı başardı; Cüneyd ise yine kaçtı ve toprakları bu sefer Osmanlı topraklarına katıldı. Su yoluyla Akçay'a geçen ve hiç yorulmak bilmeyen bu düşman buradan Karamanlılara mektup gönderip yardım istedikten sonra, 500 süvari ile Denizli önlerine geldiğinde, İpsili'de kuşatıldı. Sultan'ın isteği üzerine Cenevizli Percivale Pallavicini de Sakız Adası'na çıkan birkaç gemi ile birlikte isyancıya karşı yardıma geldi. Cüneyd teslim oldu, öldürülmesi yönünde karar verildi ve uykudayken ölümcül bir darbe ile öldürüldü. Oğlu Kurt'un Gelibolu'da başı kesildi. Böylece İzmir Beyleri'nin soyu tamamen ortadan kalktı. Dur durak bilmeden faaliyetlerine devam eden Cüneyd'in ölümü ile birlikte Osmanlı birliğine karşı Anadolu partikülarizminin son temsilcisi de yok oldu.

Artık Osmanlılar sayesinde amcası Mustafa'nın yerine geçmiş ve Sultan II. Murad'ın kız kardeşi ile evlenmiş olmasına rağmen54, Cüneyd'i destekleyen ve kaçak Teke Beyi Osman ile Osmanlılara karşı ittifak kuran Karaman Beyi'ne karşı yeni bir savaş açmanın zamanı gelmişti. 1423* yılında Karaman ve Teke beyliklerinin müttefik orduları Antalya'yı zapt etmek ve İsfendiyar Bey ile Cüneyd'in topraklarının Osmanlılar tarafından ilhak edilmeleri ile kesilen deniz yolunu tekrar açmak üzere harekete geçtiler. Osman, Karaman Beyi gelmeden, şehirde hüküm süren Firuz oğlu Hamza Bey'in saldırısına uğradı ve öldürüldü. Karamanlı Mehmed Bey geldiğinde ise isabet eden bir taşla başı ezildi. İki oğlundan sadece İbrahim, babasının naaşı ile Konya'ya geri dönerken, kardeşi Ali, Hamza Bey'in elinde esir kaldı ve Murad'ın Karaman Beyliği'nde bizzat görünmesine gerek kalmadı. Son Teke Beyi'nin kız kardeşi ile evlenmiş olan Hamza Bey'e Teke Beyliği; Hamid'e ise hain İlyas Bey'in topraklan verilirken, yaşlı kaçak Karamanlı İbrahim Bey'e Karaman topraklarını kapsayan beylik verildi. Kardeşi Ali, Sultan II. Murad'ın kız kardeşi ile evlenerek, huzur içinde yöneteceği Sofya'da sancakbeyi oldu. Aynı aileden gelen İsa Bey de Avrupa'da kaldı. Amasya komutanı, bu arada Türkmen reislerini cezalandırıp, Canik topraklarını tamamen ilhak ederek devletin doğu sınırını da güvence altına aldı. İlk kez, saygı gösterisinde bulunmak üzere bir Anadolu Beyi'nin Avrupa'ya geldiği görüldü: Genniyan Bey'i, Anadolu'nun sert geçen uzun savaşlardan sonra nihayet Osmanlılara boyun eğdiğinin canlı bir kanıtı idi. Oğlu Osman ise sadece Sultan II. Murad'ın teveccühü sayesinde hüküm sürebiliyordu.

Osmanlı siyaseti hâlâ yerli beylerin mümkün olduğunca o güne kadar bağımsız olan topraklarında yönetici olarak bırakılmaları yönünde idi; sadece Sultan I. Bâyezid, tam bir merkezileştirmeye gitmiş ve diğer tüm devlet yönetimlerinin yerine geçmek için çaba göstermişti. Osmanlıların uyguladığı bu sistem, birçok durumda işe yaramış olsa bile, Karaman Beyliğinde hiçbir zaman istenen etki yaratılamadı. II. Murad'ın, Avrupa'daki konumunu oldukça sağlamlaştımıış olduğu 1430 yılında uzun zamandır mücadele hâlinde olan İbrahim Bey ve II. Murad arasında yeni çatışmalar başladı.

İbrahim Bey bir seferinde Murad'ın Dulkadiroğulları Bey tarafından gönderilen bir atı sultanın kendisi için isteyen elçilerine hakaret edercesine:

"Efendiniz böyle bir ata binebilir mi ki?" diye sonnuştu. Bunun üzerine ceza olarak Akşehir, Beyşehir ve Konya fethedildi ve Karaman Bey'i, hüküm sürmeye devam edebilmek için daha güçlü Osmanlı'ya yine boyun eğmek zorunda kaldı. Yapılan yeni sözleşme ile bu toprakların otonomisi yine de ortadan kaldırılmadı: İbrahim Bey, sadece zorla işgal ettiği topraklan geri vermek ve sultan tarafından bizzat yönetilen seferlere kendi askerî birliklerini gönderme taahhüdü altına girmek zorunda kaldı.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: I. Bayezid Zamanındaki Sınırlara Tekrar Ulaşma Mücadeles

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Haz 2011, 03:15

İbrahim Bey yine de ölümüne kadar (1443 civarı) yeni bir savaşla hanedanının Anadolu'da kaybettiği konumunu geri kazanmayı düşünmüştü. II. Murad'ın kendisi ve o dönemlerde Amasya'da sancakbeyi olan onsekiz yaşındaki oğlu Alaeddin, İbrahim Bey'e güçlü bir ordu ile saldırdılar ve ilk kez Müslümanların yaşadığı bir ülke acımasızca cezalandırıldı; II. Murad nihayet kız kardeşi Sultan Hatun'un ricalanna boyun eğdi ve iyice köşeye sıkıştırılan beye, tekrar ülkesinin başına geçme iznini verdi. Ancak bu sefer, başka rehinelerle birlikte kendi oğlunu da galibin sarayına göndermek ve bundan böyle iki kat vergi ödemek zorunda bırakıldı. Yaşlı O smanlı Sultanı, kendi inancından dervişler ve keşişlerle birlikte hayatının son demlerini huzur içinde geçirmek üzere tekrar Anadolu'ya geçtiğinde banşı yine Karamanlılar bozmuştu: Onlar, devletlerinin ebediyen hüküm süreceğine inanıyorlardı. Böylece, Macarların yeni ve büyük çapta bir saldırıya geçtikleri haberi, II. Murad'a Konya'yı tekrar kuşatmaya aldığı sırada ulaştı . Gelenekler şimdi de üstün çıktı ve II. Murad, Karaman Beyi'nin yine ülkesinde kalmasına izin verdi. Karamanlılar bundan sonra yeni bir isyanı düşünemeyeceklerdi bile. Anadolu, doğrudan değil, aksine birçok siyasi ve akrabalık bağları sayesinde Osmanlı sultanlarına artık tamamen ilhak olmuştu ve bu sayede II. Murad'ın halefi II. Mehmed hükümdarlığının ilk yıllarında bütün dikkatini Avrupa'ya verebildi. Germiyan Beyliği artık tamamen Osmanlılara aitti. Germiyan Bey'i, ölümünden önce topraklarının tamamını II. Murad'a bırakmıştı (1427). Ölümünden sonra Kütahya'da bir daha Germiyanoğullarından ve Alişîr soyundan hiçbir hükümdar hüküm sürmedi.

Avrupa'da daha büyük meseleler çözülmeyi ve daha yüksek amaçlar ulaşılmayı bekliyordu; bu yüzden II. Murad'ın büyük eseri Rumeli'de yaratıldı. Burada bir taraftan Paleologlarla ilişkilerin düzenlenmesi, Sırbistan'ın kaderinin tayin edilmesi, Tuna boylarındaki Romen tehlikesinin ortadan kaldırılması gerekirken diğer taraftan kibirli ve açgözlü Venedik'in dizginlerinin çekilmesi ve Haçlı Seferi fikrinin doğal temsilcisi olarak Macar Kralı'mn Osmanlı Devleti'ni Avrupa'da tanımasının sağlanması gerekiyordu. Kısacası, I. Bâyezid zamanında mevcut tüm sınırların tekrar eski hâline getirilmesi ve vasallık ilişkilerinin daha disiplinli, hatta imparatorlukvari bir duruma getirilmesi gerekiyordu. Dedesi Yıldırım Bâyezid misali meteora benzer bir yıldırım gibi değil, aksine kolay öfkelenmeyen ve sabırlı, bir o kadar da enerjik olan ve başarılarını son yıllarında büyük ağrılarla ödemek zorunda kalan Sultan II. Murad, devletin Avrupa'daki varlığını sağlamlaştırmak için 20 yılını harcadı.

1440 yılına kadar, Osmanlı Devleti'nin menfaatleri ne zaman gerektirirse, saldıran O oldu; ancak, Batı Avrupa'nın tüm müttefik güçleri ile birlikte Macarların saldırısına maruz kaldığında, tamamen Osmanlılara yönelik Haçlı Seferleri fikrine öldürücü son bir darbe vurdu ve böylece Osmanlı Devleti'nin ilk döneminde yarattığı eseri tamamladı.

Sulhsever bir insan olarak tanınan I. Mehmed'in hükümdarlığının son yıllarında uçbeyleri büyük bir heyecana kapılmışlardı. Macar Kralı Sigismund, Floransalı Pippo dei Scolari'yi ya da nam-ı diğer Pippo Spano'yu hizmetine almış ve ona Tımışvar Kontu ünvanını ve daha sonra Bosna Usorası ünvanını vermişti. Onun görevi, Sırbistan'a ait Tuna boylarının ve Sava sınırının başarılı bir şekilde gerçekleştireceği bekçiliğini yapmaktı. 1419 yılı yaz aylarında Stefan Losonczy, Türk birlikleri ile Eflak'taki Severin Kalesi'nde savaş hâlinde idi . Aynı yılın Ağustos ayında daha batıdaki Tuna boylarında, Pippo ve Vidin'in Türk uçbeyi arasında geçen savaşlardan bahsediliyordu. Her iki taraf, öldürülen ve esir alınan düşmanların sayısı ile
övünebildiğinden, bu savaşlar kesin bir sonuca varmamıştı .

Aynı yıl Eflak'ta, Mircea'nın oğlu ve eski taht ortağı Mihail hüküm sürüyordu. O, ne Macarların bir müttefiki, ne de Türklerin dostu değildi ve 1420 yılında I. Dan'ın Osmanlı sarayında belli bir süre rehine olarak tutulmuş aynı adlı oğlu ona saldırdı. Mihail, bunun üzerine Macaristan'ın hükümdarlığını kabul etti ve Erdel Voyvodası yardımına geldi, ancak ikisi de aynı yıl içinde bozguna uğradı ve öldürüldüler.
Kaynaklarda, özellikle zaferi kazanan Dan'ın saflarında Türk akıncılarının savaşmış olduğundan bahsedilir.

Ancak Dan, kısa bir süre sonra koruyucusu ile anlaşmazlığa düştü. Daha Sultan I. Mehmed'in hayatta olduğiP' zamanlar, ancak muhtemelen onun bilgisi olmadan, Turahan ve Evrenos Bey ailelerinden gelen Tuna beyleri, Mircea'nın Türklerin içinde bulundukları durumları çok iyi bilen diğer bir oğlunu, Kel Radul'u prens olarak Tuna'nın ötesine gönderdiler. Radul, Braşov'a kadar geldi ve yanında bulunan Türklerin Karpatların eteğindeki bu büyük ticaret şehrine saldırmalarını ve ateşe vermelerini emretti. Ancak 1422/23 yıllarında Dan yine hükümdarlığa geldi ve Macarlann yardımı ile Türklere Silistre'de ve Tuna Nehri üzerindeki diğer geçitlerde saldırdı ve gücünü bundan sonra da korumayı başardı. Eflak'ta, gönüllü yerli prensler aracılığıyla da olsa, Türk stilinde hüküm zamanı henüz gelmemişti.

Türklerin 1420 yılında yaptıkları seferin, Lehistan Kralı'nın dostu olarak yaşlı bilgin Aleksanderu cel Bun'un (Mülayim Aleksanderu) hüküm sürdüğü ve o güne kadar Tuna beylerinin akınlarından etkilenmemiş olan Boğdan'a da yönelmesi ilgi çekici idi. Turla Nehri'nin Karadeniz'e döküldüğü yerde bulunan ve kısa bir süre öncesine kadar sahibi olan Cenevizliler tarafından önce Maocastro ve son olarak (Rumca Maurokastron kelimesinden türetilen) Moncastro olarak adlandırılan Romenlerin Cetatea-Alba, Türklerin ise güçlü Akkirman Limanı, yüksek surlarının altında ilk defa düşman Osmanlıları gördü. Türkler, denizden değil, karayolunu kullanıp, Tuna Nehri'ni takip ederek kendilerine tamamen tâbi olan Eflak ülkesinden gelmişlerdi. Ancak Boğdan'a karşı yapılan sefer de belirli bir plânın bir parçası değildi ve yine sürekli bir yerleşim için çaba gösterilmedi. Macar Kralı ve bu bölgeler üzerinde menfaati olan Lehistan Kralı, hatta Litvanya Prensi Vitold bile sınırlarının güvenliği için endişe ettiler ve Eflak ile Boğdan'ı Türklerden kurtarmak için tedbirler aldılar.

1424 yılında, Türk elçilerin Macar sarayına gönderildiği bir dönemde, Severin Kalesi (Turnu Severin) tekrar savunma durumuna getirildi. Bir sonraki yıl, Radul'u tekrar eski konumuna getirmek isteyen Türkler, bunun için Dan'a saldırınca Kral Sigismund, 16 Ağustos'ta bizzat Orsova'ya kadar geldi . Bir tarafta Pippo, diğer tarafta Dan ve Erdel Voyvodası Zach, Türklerin geçişini engellemek için tüm güçleri ile savaşıyordular. Mevcut durum, 1419 yılındaki savaşın durumuna çok benziyordu. Nihayet sonbaharda Romenler tam bir zafer kazandılar, ancak düşmanlıklar, Dan 30 Mayıs 1426 tarihinde önemli bir mağlubiyete uğrayana kadar devam etti. Bulgaristan tahtında hak iddia eden birini kullanmak, Pippo'nun işine geldi ve Tuna Nehri'nin üs£01 kısımlarında başarılı bir şekilde savaşmaya devam etti. Kış aylarında, Selanik'te kuşatma alrtoındaki Venediklilere, "Macar ve Romen ordularının" Türk beylerine karşı kazandıkları iki zaferin haberi geldi .

Neticede Dan, tıpkı 1394 yılında amcası Mircea gibi, 1427 yılı başlarında sığınmacı olarak Erdel'de bulundu ve daha önce 1395 yılında görülen durumlara benzer bir biçimde Kral Sigismund, 1427 yılı bahar aylarında Portekizli Prens Dom Pedro eşliğinde, Eflak üzerine çok başarılı olmayacak bir sefere çıktı. Bu, Türklere karşı yapılacak bir savaş ya da küçük bir Haçlı Seferi değil, sadece kendisi için yararlı olan Dan'm tekrar tahta getirilmesi için yapılmış bir sefer olup, bu konuda başarılı oldu. Hristiyanlar tarafından desteklenen prensin Romen birlikleri bunun üzerine Tuna boylarına doğru harekete geçti ve birkaç yıl önce kaybedilen Yergöğü'nü tekrar geri alıp, nehrin sağ kıyılarını yağmalayıp, ateşe verdiler. Kısa bir süre sonra, kendilerine Erdel'deki tuz madenlerini veren Sigismund tarafından çağrılan Alman Claus von Redwitz'in adamları Seviren'e geldi, ancak burada çok kısa bir süre kalıp, ün kazanmak için ellerine çok fazla fırsat geçmedi. 1428 yılında ise Türkler Eflak'a tekrar hakim oldular. Dan, birkaç aylığına ortadan kayboldu ve bilgi sahibi olmadığımız bir şekilde tekrar tahta çıkartılıp, 1431 yılına kadar hüküm sürdü. Nihayet, uzun zamandır kendisinden beklendiği gibi, Türklere tâbi olmuş, sultana elçiler göndermiş ve ilk defa vergisini ödemişti. Eskiden Hristiyanlığın ateşli bir savunucusu olan Dan, bundan sonra elinden Kili'yi almak istediği Boğdanlı komşusu Aleksanderu cel Bun'nu rahatsız etmek için Türklerin yardımını kullandı.

Arnavutluktaki Türkler de sultanın belirli bir talimatı olmadan sürekli olarak Osmanlı topraklarının genişletilmesi için uğraşmışlardı. Bu, bağlı bulundukları devletin ciddi anlaşmazlıklara sürüklenmesini engellerken, tamamen uçbeylerinin sorumluluğu altında olmak üzere, devletin genişlemesini sağlayan bir politika idi. Sultan I. Mehmed'in hükümdarlığı zamanında Arnavutlar, Güney Arnavutluk'ta çok önemli birer liman olan Avlonya, Kanina, Biograd ve Pirgo'yu aldılar. Sırp Mrkşa'nın dul eşi Regina, Korfu'ya kaçtı ve oldukça şiddet dolu önlemlerle Balkanlara yakın Adriyatik Denizi'nin tüm ticaret hacmi denizin batısında tek bir Osmanlı Limanı'na yönlendirildi70. Venedik, Napolili Maramonti ailesine mensup akrabası ve evlatlığı Stefan'ın yardım ettiği Balşa ile tekrar savaşa girip, 1419 yılında amansız düşmanlarına Bar'ı teslim etmek zorunda kalıp, Arnavutlar ve onların Türk dostları Balaban ve Mostrat'ın İşkodra'yı tehdit ettiklerini gördüğünde, Osmanlı Kefalonyalılar için Kuzey Arnavutluk yönünde yayılma ve zengin ganimetler toplama zamanı gelmişti. Venedik Cumhuriyeti, o dönemde dikkatini tamamen Dalmaçya'daki durumlara yöneltmek zorunda kaldı ve Macar gücünün Adriyatik Denizi kıyılarında kırılması ile Zadra (1409), Spilit, Şebenik (Sebenico), Trigor (Trau) şehirlerini ve sahile yakın büyük adaları topraklarına kattı (1412-1420) ve Kont İvan Nelipiç'e ait Klis ile Almissa kalelerini almak için çaba gösterdi.

Bosna'nın, Ostoya'nın oğlu olan yeni Kral Stefan Ostoiç ve II. Stefan Tvrtko'nun (1421 tarihinden itibaren) yönetimi altında, güçlü Sandali'nin son nefesine kadar Türklerin bir dostu olarak kalması yüzünden kendini komşu Türklere karşı savunması imkânsızdı. 1421 yılı baharında her ne kadar Evrenos Bey'in oğullarından biri Visoki'de Bosna Kralı'nın birlikleri tarafından bozguna uğratılmış ve 1424 yılında Osmanlıların bir akını başarı ile püskürtülmüş olsa bile, 1426 yılında direnç kırıldı. Türkler, Bosna'daki tüm dağ geçitlerini işgal ettiler ve yaz boyunca 4 bin Türk ülkede kaldı. Akıncılar, Hırvatistan'a kadar geldi, Usora ve Srebrenica'ya temas ettiler ve bağımsız voyvoda Zlatonossoviç'in bölgelerine kadar ilerlediler. Bu Arnavut-Boşnak sınır akınlarının asıl organizatörü Üsküp Sancakbeyi İshak Bey idi. Onun ölümüne kadar Bosnalı hükümdarlar ve toprakları varlıklarını huzur içinde sürdüremediler . Osmanlılar daha sonra Ostoiç'in hırslı oğlu Radivoy ile uygulamış oldukları politikanın çok iyi bir destekçisini buldular ve devletin birkaç şehrini işgal ettiler. Bu yüzden 1430 yılında Kral Stefan Tvrtko, tıpkı daha güçlü Dan'ın önceden yaptığı gibi, Osmanlı padişahının huzuruna çıkıp, hükümdarlığını satın almak ve vergi ödemek zorunda kaldı.

Yaşlı Despot Stefan, kendisini tâbiyet gereği kutladığı ancak katiyen desteklemediği II. Murad'ın cülûsundan sonraki ilk üç yıl boyunca, kendisi ve Macar Kralı adına 1421 yılında ölen Balşa'nın mirası için Venedik'e karşı yapılan bir savaşla meşgulken, Sandali Venedik'in nihai olarak zapt ettiği Kotor'u talep ediyordu. Despota bağlı Sırplar, Ardiyatik Denizi sahillerinde Venedik tarafından geri kazanılan şehirlere aynı yıl içerisinde saldırdılar. Stefan, İşkodra'yı almaya çalıştı ve bunu kısa bir süre için başardı. 18 Aralık 1422 tarihinde Bar ile yine önemli bir şehir olan Drivasto yine Venediklilerin eline düştü. Birkaç yıl sonra ilavelerle genişletilecek olan 12 Ağustos 1423 tarihli barış anlaşması ile Sırp Prensi'ne en azından Budua, Bar ve Drivasto'yu geri verdiler ve bu sayede bu tecrübeli politikacının tüm dikkatini Türklerin ilerleyişine vermesini sağladılar. Kral Sigismund'un sarayını sık sık ziyaret etmesine rağmen, Balkan Yarımadasinın kurtarılmasına ilişkin eski Hristiyan ittifakları yenilemeye niyeti yoktu, zira Türklerin onu Venedik'le yaptığı savaşta desteklediğini unutmadı; hatta ilyas Bey, ikinci barış anlaşmasında şahit olarak görev aldı . Despot, 19 Temmuz 1427 tarihinde öldü ve mirasını kız kardeşi ile Vulk'un oğlu olup, son yıllarda hep yanında bulunan yeğeni ve evlatlığı Georg Brankoviç'e bıraktı.

Ancak Sırp Despotluğu'nda miras değişimi beklendiğinden daha zor olacaktı, zira Hristiyan ve Müslüman komşuları, kendileri için önemli olan Sırp bölgelerini topraklarına katmayı düşünüyorlardı. Özellikle de Kral Sigismund bundan sonra meydana gelecek bölünmede önemli bir rol oynayacaktı. Hükümdarlığının daha başlangıcında Georg'un elinden Belgrad'ı alacak ve tekrar Macar topraklarına katacaktı. Aynı yılın 9 Kasım tarihinde Kral Sigismund, şehrin kendisi tarafından işgal edilmiş kalesinde, bu fethi "Macaristan'ın sınırlarını güvence altına almak ve Raskiya [SırpJ Devleti'ni korumak için" yapmak zorunda olduğunu yazmaktadır. Tazminat olarak yeni Sırp hükümdarına Tuna Nehri'nin ötesinde Wershetz ve Beçkerek gibi önemli birkaç yer verdi . Kısa bir süre sonra Usküplü Türkler de geldi, eski Sırbistan'ı tahrip etti, önemli ticaret şehri Novobrdo'yu kuşattı ve adını Alacahisar koyup, bir daha ellerinden çıkartmayacakları Kruşevac'ı zapt ettiler. Niş, yine Türklerin eline düştü. Morava Nehri'ne kadar tüm bölge Osmanlı Devleti'ne katıldı .

Türkler, Macarların Belgrad'a yerleşmelerine karşılık olarak Vidin Beyi'nin uzun uğraşlardan sonra zapt etmeyi başardığı Güvercinlik'i Tuna'daki kaleleri hâline getirmeyi düşündüler. Yine Hristiyanların düşmanlarına karşı büyük planlarından bahsetmeye başlayan Kral Sigismund'un, orada Osmanlı birliklerin bulunmasına sessiz kalması mümkün değildi. Düşmanı Güvercinlikken kaçırmak ve topraklarını muhtemel akınlardan korumak için kral, yanında Stefan Rozgonyi, Grabovlu şövalye Czerny Stanisza'nın komutasındaki Lehistan-Boğdan yardımcı birlikleri (Tuna boylarında Türkler ve Lehler burada ilk kez savaştılar), bazı Cenevizli ve Lombardiyalı okçular ve Prens Dan'ın Macar karargâhına bizzat getirdiği 6 bin Romen ile birlikte Kaşov'dan buraya geldi. 1428 yılı baharında Güvercinlik'in kuşatması tam başlatıldı ki, sultanın yaklaşmakta olduğu haberi geldi. Sigismund, kendini sultanın karşısına çıkacak kadar güçlü hissetmedi ve aceleyle Tuna kıyılarını terk etti. Romen ve Leh beyleri tepenin üstünde yalnız kalıp, düşmanı beklemeye başladılar ve Osmanlılar tarafından kuşatılıp, katledildiler. Ancak, bu kanlı zaferin gerçekten de II. Murad komutası altında yapıldığı şüphelidir; aksine Güvercinlik'te savaşan Osmanlı birliklerinin Tuna beylerinin ve Beylerbeyi Sinan Bey'in olağan birliklerinden oluştuğu varsayılmakta idi, zira sultanın bizzat yönettiği bir sefer, hiçbir zaman bu kadar kolay gerçekleşmez ve Güvercinlik gibi ikinci derecede önem taşıyan bir kalenin işgalinden daha farklı sonuçlar getirirdi. Kral Sigismund, bu mağlubiyetten sonra Türklere karşı planlanan yeni büyük bir savaştan vazgeçti ve sultanla gerçekten de sadık kalacağı üç yıllık bir ateşkes imzaladı. Sırbistan, kaderine terk edildi. Oldukça kurnaz ve gayet zeki bir prens olan Georg, sultandan barışı satın almak zorunda kaldı. Barış anlaşması, 1428 yılında Vezir Saruca Paşa ile yapıldı ve Georg, Türklere genelde uygulanan vergiyi ödeyip, bu gibi durumlarda ön görüldüğü gibi savaşta asker sağlamayı taahhüt etti. Daha sonraları, II. Murad'a kızı Mara'yı verme şerefine nail oldu. Düğün, 1433 yılında yapıldı ve Georg, damadına çeyiz olarak devrettiği 400 bin altın değerinde bir arazinin yanında 200 bin altın değerinde eşya hediye etti.

Georg, Despot ünvanını tahta çıktıktan kısa bir süre sonra Kantakuzenos soyundan bir Rum prensesle yaptığı evliliğinden dolayı almıştı - ilk eşi Trabzon'dan bir Komnenosa idi. Ünlü Bizanslı ileri geleni Georg Philantropenos, kendisine bu ünvanı yapılan bir merasimle bizzat vermişti. Georg, güçlü komşusu Kral Sigismund'a vasallik yemini ettiğinde ise Sigismund kendisine ayrıca "Raskiya ve Arnavutluk Dükü ve Despotu" ünvanını vermişti.

Bu tip diplomatik düzenlemelerle Despot Stefan'ın 1427 yılındaki ölümü ile tekrar gün ışığına çıkan Sırbistan meselesi yine de nihai bir çözüme kavuşturulamamıştı. Aksine, bu karışıklıklar sonunda Macaristan'ın Türklere karşı, özellikle Latin, Romen ve Sırp güçleri ile ittifak hâlinde gerçekleştireceği son bir Haçlı Seferi şeklinde yeni ve büyük bir savaşa sebep olacaktı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu - 1300-1451 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir