Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlıların Anadolu'daki Mücadeleleri

Burada 1300-1451 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Osmanlıların Anadolu'daki Mücadeleleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Haz 2011, 02:41

ANADOLU'DAKİ MÜCADELELERİ

I. Bâyezid, tahta çıktığı andan itibaren Anadolu'da da o güne kadar çoğunlukla tesadüfen ve kısmen eyalet yöneticilerinin, hatta basit sipahilerin atılganlıktan ile büyütülen devlete kesin ve güvenli sınırlar kazandırma ve Anadolu'da hâlâ Bizanslıların veya diğer Türk beylerinin elinde bulunan yerleri kendi topraklarına dahil etme kararını almıştı. Amacı, ailesinin geldiği topraklar olan Anadolu'da tek hükümdar olmak ve muhtemel her türlü rakibini acımasız güç politikaları ile ortadan kaldırmaktı.

Hükümdarlığının ikinci yılının baharında, babasının merasimle gömüldüğü Bursa'dan yola çıkarak Moğollar tarafından uygulanan kurallara göre toprakları temizleme ve düzenleme işine başladı. Türklerin Alaşehir diye adlandırdıkları Philadelphia, henüz Osmanlıların silahları karşısında boyun eğmemişti ve Osmanlı Devletinin ortasında küçük bir Cumhuriyeti oluşturmakta idi. Sahil boylarının tamamı Menteşe, Aydın ve Saruhan Beylerine aitti; Bursa'nın arka bölgelerinde ve Osmanlıların Anadolu'da sahip oldukları yerlerinin asıl merkezinde Germiyanoğulları hüküm sürüyordu. En yiğit savaşçıları barındıran devlet, henüz denize ulaşamamakta idi ve küçük parçalara bölünmüştü. Sultan'ın 1390 yılındaki seferini, kendisi de Anadolu'da
bulunan Bizanslı Dukas, Türk kaynaklarından ve başka Hristiyan kaynaklarından çok daha iyi anlatmaktadır. Yıldırım Bâyezid, burada Türk kökenlilerden daha güvenilir görünen Rumeli ve Tesalya sipahilerini kullanıyordu. Önce, Germiyan Beyi Yakup'a saldırıldı ve başkenti hemen zapt edildi. Tahtından olan Bey, esir olarak Bursa'ya getirildi ve çok daha sonraları Timur'un yanına kaçmayı başardı. Sultan, bilinmeyen bir biçimde Osmanlıların eline geçmiş olan Karaman limanlarından Laodikea (Antalya yakınlarında) üzerinden, Osmanlılara direnmeyi bile düşünmeyen Aydın'a doğru hareket etti: Aydın Bey'i, sultanın karargâhına geldi ve hayatının sonuna kadar kalacağı Bursa'ya götürüldü. Yıldırım Bâyezid'in, eskiden Kuzey Rumeli'nin beyi olan oğlu Süleyman Çelebi, artık Osmanlıların elinde bulunan Balat ve Ayasuluk limanlarında, kovulan Aydınoğulları hanedanının yerine geçti ve sultan, 1390 yılı Mayıs ayında Venediklilerin bu bölgede eskiden beri var olan imtiyazlarını bizzat onayladı. Genç şehzâde, babasının ölümünden sonra kardeşleri ile arasında çıkabilecek muhtemel bir savaş durumunda Venedik'ten yardım sözü isteyerek, Venedik'le aynca ilişki kurdu . Derhal İranlılara sığınan Saruhanlı İlyas Bey, güneydeki komşusu kadar boyun eğmeye gönüllü olmadığını gösterdi. Buna karşı Saruhan'ın başka bir "mirasçısı" - Hızır Bey - Manisa ve Sart'ı kendine tâbi etmek için Gediz Nehri'ne geldi, ama I. Bâyezid'in kız kardeşlerinden birinin eşi ve sultana karşı savaşmamış olmasına rağmen, Bursa'ya sürgün edildi ve burada kısa bir süre sonra zehirlenerek öldü. Onun yerine Osmanlı hanedanından, Yıldırım Bâyezid'in çok kısa bir hayat yaşayacak olan en büyük oğlu Ertuğrul geçti. Yıldırım Bâyezid, yaşlı Bizans İmparatoru V. Ioannes'in ölümünden önce, İstanbul'dan sürgün edilen İmparator VII. Ioannes ile birlikte, yeterince erzakı olmadığı için sonunda teslim olmak zorunda kalan Alaşehir'i kuşattı. Aynı yılın sonunda Avrupa'ya geri döndü ve Gelibolu'da bir liman ve bir kule inşa ettirerek, Anadolu kıyılarında cephanelere ve gizli yerlere sahip filosu için sağlam bir yer yaptırdı. Yeni Müslüman devletinin gelişimi için önemli bir yıl böylece sona erdi.

Osmanlıların ezeli düşmanlarından biri olarak Konya'da, Farsça Alaeddin olarak anılan Karamanlı Ali Bey ile oğulları Ahmed ve Mehmed kalmıştı. Ali Bey, kuzeyde Kastamonu Beyi olan "Kötürüm Bâyezid" ile ilişki içinde idi. Eniştesi olmasına rağmen, sultan önce Karaman Beyi'nin üzerine yürüdü. Ülkesi, tabii ki mümkün olduğunca kayrıldı ve Osmanlı savaşçılarının insanlara zarar vermeleri veya yağma yapmaları yasaklandı. Konya'nın insanları, I. Bâyezid'e şehrin anahtarlarını teslim ettikten sonra Ali Bey affedildi ve parçalanmış beyliğinin bir kısmı kendisine geri verildi. Beyliğin başkentinde ise Osmanlı komutanı olarak, Aksaray, Akşehir ve doğudaki Niğde, hatta muhtemelen Ankara üzerinde hüküm süren San Timurtaş Paşa kaldı.

Dört yıl sonra, Hristiyanların Osmanlılara karşı ittifak kurdukları haberi, babasının ve büyükbabasının kendilerini Anadolu'nun gerçek ve yasal beyleri olarak gördüklerini unutamayan, gururu kırılmış Ali Bey'in yeniden ayaklanmasına sebep oldu. Ali Bey'in ani saldırısına hazırlıksız yakalanan Timurtaş, yönettiği toprakların eski beyine esir düştü, ama Yıldırım Bâyezid'in Niğbolu'da şövalyelere karşı kazandığı büyük zaferin duyulması üzerine Ali Bey, Timurtaş'ı tekrar serbest bıraktı ve sultanın gönlünü tekrar kazanmak için her türlü çaba gösterse de başarılı olamadı. Ali Bey, bu sefer son toprakları ile birlikte hem özgürlüğü, hem de hayatı için savaşmak zorunda kaldı. Konya önlerindeki Akçay muharebesinde Osmanlı birliklerini iki kez defetmeyi başardı ve kendini zafer sarhoşluğuna bıraktı. I. Bâyezid'in karargâhında bulunan Alman Schiltberger, aynı gece Ali Bey'in şenlik havasında aydınlatılmış karargâhından gelen "davul ve zurna" sesleri duydu. Ancak muharebenin ikinci gününde sultan daha güçlü çıktı. Konya tekrar teslim olmak zorunda kaldı ve Karaman Beyi, şansını tekrar denemek istese de, intikamını almak için onu herhangi bir emir beklemeden öldürten Timurtaş'ın eline düştü. Birkaç gün sonra Larende, Osmanlılara teslim oldu. Şehir sakinleri, gelecekteki hükümdarları olarak Ali Bey'in oğullarından birini istediler, ama başarılı olamadılar. Bunun yerine Karamanoğulları ailesi Bursa'ya götürüldü.

Kızılırmak ve Yukarı Fırat kenarındaki Karamanlılara ait Kayseri'nin doğusunda, tıpkı asıl Anadolu beylerinin tebaaları gibi köylerde sadece kısmen yerleşik olan Türk boyları gezerdi. Bunlar, yarımadanın iç bölgelerinde adları hiç duyulmayan yerli Türkmen reisleri tarafından yönetilirlerdi. Emir Ahmed adında biri, Amasya ve eski şehrin kuzeydoğusuna kurulan yeni Merzifon Şehri'ne sahipti. Tekfur ya da "Kral" diye adlandırılan bir diğeri, Sivas'ta hüküm sürüyordu. Bu tekfurun adı Farsça'da Burhaneddin'di ve kadı ünvanını taşıyordu. Son zamanlarda ayrıca Tokat ve Kayseri'yi de almıştı. Ancak, Anadolu Beyi ile hiç ilgilenmeyip, Mısır-Suriye Memlûk Sultaninin hükümdarlığını tanıyordu.

Komşusu Burhaneddin tarafından tehdit edilen Emir Ahmed, kurtarıcılarına topraklarını vermeyi vaat ederek, Osmanlıları buraya çağırdı ve Sivas Beyi, çok övdüğü gücüne rağmen, I. Bâyezid'in birliklerini beklemeyi göze alamayarak Fırat Nehrini geçti ve uzun süreden beri otlaklar yüzünden düşmanca ilişkiler içinde bulunduğu Akkoyunlulara mensup Türkmen lideri Karayülük Osman Bey'in kısa bir süre sonra hayatına son vereceği yere çekildi. Yıldırım Bâyezid, kurbanının mirasını devralmaya çalışan Osman Bey'in üzerine oğullarından birini göndermek zorunda kaldı ve Türkmen lideri ancak büyük çabalar sonucunda mağlup edildi. Şehir sakinleri tarafından çağrılan Sultan I. Bâyezid, bu güzel ülkeyi yönetmek üzere Sivas'a
bizzat kendisi geldi ve daha sonra doğudaki bu yeni eyaletin başına en büyük oğlu Ertuğrul'u getirdi.

Ertuğrul, Timur'la yapılan savaşta öldüğünde , Bâyezid'in en yetenekli oğullarından biri olan Çelebi Mehmed, Amasya'ya gitti10. Eski Sivas Beyi'nin oğlu Zeynelabidin (Alaeddin Ali Çelebi), babasının topraklarını bir daha hiç eline geçiremedi ve Akkoyunlulann, Osmanlı saldırılarına cevaben Ankara'yı alma teşebbüsleri Şehzâde Süleyman tarafından başarılı bir şekilde engellendi. Bölgelerin genişletildiği bu yıl 1398 olarak kabul edilmekte idi.

Bir sene sonra, Kötürüm Bâyezid, uzun yıllardır yürüttüğü düşmanlığının cezasını buldu. Canik topraklarını, Kızılırmak üzerindeki Osmancık Kalesi'ni ve başında Bulgar Çarı Şişman'ın oğullarından birinin bulunduğu Samsun'u kaybetti. Önemli bir liman olan Samsun, aynı zamanda surlarla korunmuş ve bir konsolos tarafından yönetilen, Cenevizlilere ait Kâfir Samsun (Simisso) ile bağlantıda idi12. Tıpkı Samsun gibi Cenevizli bir koloni barındıran ve Franklar tarafından Amastris olarak adlandırılan Amasra, belki yıllardan beri son yerli beyi buradan kaçıran Osmanlı bir sübaşının komutası altında idi. Kötürüm Bâyezid'in fazla bir yeri kalmadı; sadece Sinop, Franklar'ın dostu olan tek oğlu İsfendiyar'a bırakıldı. 1399 yılında Akdeniz civarlarındaki fetihler de tamamlandı. Antalya civarında, daha önce Kıbns Kralı Pierre'e vergi ödeyen Teke Beyliği, Osmanlı topraklarına katıldı. Alman Schiltberger, gezi notlarında fatihlere "10 bin devenin" getirildiği bu zengin ülkenin fethinden bahsetmektedir.

Osmanlıların saldırıları, tekrar doğuya yöneldi. Bu seferki hedef, I. Bâyezid'in fethettiği topraklara ek olarak Kahire'deki sultandan resmen talep etmiş olduğu Erzincan ve Fırat Nehri kenarındaki Malatya kaleleri idi. Malatya, iki ay süren kuşatmadan sonra teslim oldu. Osmanlı nüfuzunun ne kadar yayıldığının bir göstergesi olarak Bursa'da o dönemde iki Türkmen kaçak lider sığınmacı yaşıyordu: Bunlardan biri Karakoyunluların lideri Kara Yusuf, diğeri de İran'ın büyük Moğol Haninin saldırısına uğramış ve Halep'te mağlup olmuş olan Bağdat valisi Ahmed Celayir'di; her ikisi de I. Bâyezid'den koruma talep etmişlerdi . Ama Timur gibi güçlü bir hükümdar, batıdaki "isyancının" böyle bir "terbiyesizliğine" sessiz kalamazdı. Avrupa ve Anadolu Rum topraklarının Turanlı hükümdarı ile ondan üstün bir güce sahip olan yine Turanlı İran Şah'ı arasında gerçekleşecek büyük bir çarpışmanın zamanı gelmişti.

Timur, bütün hayatları boyunca kaba keçe otağlarında geçiren, en büyük amaçlan ve zevkleri ebedi savaş olan Yörük ya da Türkmen sıralarından çıkmış bir Türk'tü. Türkistan'da, sonraları muhteşem Ak Saray ve birçok başka yapı ile süsleyeceği Keş'te 1333 yılında Han ailesinin mensubu olarak doğmuştu. Barlas boyundan ve Köreken soyundan geliyordu. Timur, önce yerel olarak büyük bir nüfuza sahip asi Türk Emir Kazagan'ın emrine girdi ve onun torunu ile evlenme şerefine nail oldu. Orhan Bey, Anadolu'da son yıllarını mutlu bir şekilde geçirirken, Timur bu zıpçıktının basit bir subayından başka bir şey değildi. Kazgan'ın ölümünden sonra Timur, birçok çetenin liderliğini yapan Moğol Çağataylıların emrine girdi. I. Murad, Edirne'yi alırken, bu Türkmen maceraperest, zorluklar ve fedakarlıklar dolu bir hayat geçirdi ve çetin bir hayatın zor şartlarına alışmak zorunda kaldı. Şiva ve Buhara arasındaki çöl, birkaç yıl boyunca sığmağı oldu. Bir seferinde bir ayağından o kadar ağır yaralandı ki, bunun ömür boyunca izlerini taşıdı: Ayağı, bir daha yere basmadı ve kurumuş gibi görünüyordu. Bundan sonra herkes onunla alay ederek, "Aksak Timur" anlamına gelen Timurlenk adı ile çağıracaktı. Franklar tarafından bu isim daha sonra "Tamerlan", Schiltberger tarafından ise "Timurlin" şeklinde telaffuz edildi.

Timur, çok kısa bir süre sonra Türk akıncılarının korkulan bir lideri hâline geldi. Yörük lideri Hüseyin'de, sadık olmaktan çok cesur olduğunu kanıtlayan bir dost buldu. Timur, daha sonraları en sevdiği başkenti hâlini gelecek güçlü ve güzel Semerkant Şehri'ne hakim oldu ve ülkenin tahtına Çağataylı Suyurgatmış'ı geçirdi. Daha sonra akrabası olacağı Taşkent Emiri ile birlikte çalıştı. Birkaç yıl boyunca, eskiden dostu olan Emir Hüseyin ile çatıştı ve Hüseyin bu çatışmalar sırasında hayatını kaybetti. Bu çatışmalardan sağ olarak çıkan Timur, mağlup Emir Hüseyin'in başkenti olan Belh'te Moğol geleneklerine uygun bir Kurultay topladı ve Maveraünnehr'in burada hazır bulunan ileri gelenlerine kendini o güne kadar Moğol hükümdarlığı altında bulunan ülkenin Türk Emiri ilan ettirdi. Bu güçlü tiranın hassas bir biçimde kaleme aldığı hayat hikâyesine göre bu hadise, Meriç Nehri kenarında Osmanlılar ve Sırplar arasındaki büyük savaştan iki yıl önce, 8 Nisan 1369 tarihinde gerçekleşmişti.

Timur, bir yıl sonra aldığı yeni toprakların eski hükümdarlarına karşı savaş başlattı: Altı yıl süren bir dirençten sonra ellerinde bulunan Maverünnehr'in doğu kısmını tamamen ele geçirdi. 1371 yılında Harezm önlerine geldi ve buradan da zaferle ayrıldı. 1375 yılında himayesi altında bulunan Toktamış, Urus Han'ın yerine geçti. 1384 yılında Kafkasya geçitlerinden geçip, Rus bozkırlarına girdi, Moskova'yı ateşe verdi ve hükümdarlığını en gaddar biçimde ilan etti. 1380 yılından itibaren tüm Hanların vasisi olarak hükümeti yöneten Mamay, Kulikovo'daki büyük muharebede önce Ruslara, daha sonra da Kalka Nehri'nde Toktamış'a mağlup oldu ve kısa bir süre sonra, Batı Avrupa'daki Tatar Devleti'nin ticaret kapısı olan Cenevize ait Kefe'de
hayatını kaybetti.

Toktamış, Rusya'yı ilhak ederken, Timur İran üzerine yürüdü. Bakımsızlıktan harap olmuş İran'ın kuzeyinde ve güneyinde yerleşik zayıf hanedanlar böyle bir düşmana direnemedi. Tus ve Nişabur, artık Han mertebesine yükseltilmiş Timur'un güvenli himayesi altına girdiler. İsfahan'ın sahipleri olan İran'daki Muzafferîler, Irak'taki İlhanlılar ve Azerbaycan, bağımsızlıklarını kaybettiler. Venedik'le ilişki hâlinde olan Şeyh Üveys'in oğlu Ahmed, Hristiyan bir başpiskoposun ikamet ettiği başkent Sultaniye'yi terk edip, Bağdat'a kaçmak zorunda kaldı. Kafkasya'nın alt kısımlarındaki eski Büyük Ermenistan; Erivan, Tiflis, Nahcivan ve Cilan ile24 birlikte Timur'un eline geçti. Erzincan'ın Müslüman-Ermeni hükümdarı Mutahharten'in elinden Van'ı aldı. Mutahharten, Tanrı tarafından gönderilen belaya boyun eğdi. Timur'un hükümranlığını kabul etmek istemeyen Karakoyunluların lideri, kısa bir süre sonra kendine başka bir ikamet bulmak zorunda kaldı. Timur, surlan önündeki Kanigul Ovasinda değerli, altınla dolu ipek ve brokardan yapılmış otağlarını açmaya alışık olduğu Semerkant'ta 1389 yılında, saray bilginlerinin şiirleri unutulmasa da asıl rolü bol yemeğin ve içkinin oynadığı zaferlerden birini kutladı.

Timur, Osmanlı tarihinde Kosova savaşının ve I. Bâyezid'in sahil boylarındaki hükümdarlara ve Germiyanoğulları ile Karamanlılara karşı yaptığı seferlerin cereyan ettiği üç yılı, Toktamış'ı kaçmaya zorlayan Rusya seferi ile geçirdi. I. Bâyezid, Avrupa'da Tırnova'daki Bulgarlar ve Mircea'nın Eflaklan ile uğraşırken, Doğu'nun Türk Hanı Timur, Rusya'dan döndükten hemen sonra İran bağımsızlığının son kalıntılarının üzerine yürüdü. Muzafferîlerin yiğit Mansur Bey'i ile yapılan bir muharebe sırasında Timur'un hayatı tehlikeye girdi. Timur, 1392 yılında bu sefer Esterâbâd'a saldırdı ve Haşşaşi tarikatının yuvası olan Alamut'u yok etti; Hemadan'ı aldı ve Ahmed Celayir, Kürdistan Dağlarinı terk etti. Dicle Nehri'ni takip ederek Bağdat'a kadar varan Timur, bu şehre merasimle girdi. Toktamış karşısında bir kez daha zafer kazandı ve Moskova bir kez daha ateşe verildi. Azak Denizi kıyılarındaki büyük Ceneviz kolonisi Tana'da acımasızca yapılan tahribat, Bati da Franklar arasında uzun yıllar boyunca unutulmadı. Timur, ancak 1396 yılında Semerkant'ta inşa ettirdiği camilerin minarelerini, medreseleri ve sarayları ve sayısız otağlarla bezenmiş Zerefşan Ovası'nı tekrar gördü. Bu, Osmanlıların Niğbolu'da savaştıkları yıldı . Venedikliler, daha 1394 yılı Temmuz ayında I. Bâyezid ile "Tatarların Hanı" arasında düşmanlıklar çıkacağından emindi ve baskı altındaki Bizans İmparatoru'nu bu haberle teselli ediyorlardı, ama bu haberin doğruluğu için zaman henüz erkendi. 1399 yılında beklenen savaş hâlâ başlamamıştı. Aksine Timur Hindistan'a yönelmiş ve Belh'ten yola çıkarak, büyük çabalar ve kahramanlara özgü bir dayanıklılıkla Hindukuş'un yüksek dağlarını aşıp, Afganistan'daki Kabil ve Sultan Mahmud'un yönetimi altındaki Delhi'de Ganj Nehri'ne kadar herkese gücünü göstermişti.

1399 yılında geri döndükten sonra, batıya yönelik büyük bir sefer beklentisi başlamıştı. Timur, kendisini sadece dünya üzerinde ulaşabileceği yere kadar hırsını doyurmak için Allah tarafından gönderilen "Allah'ın kulu" olarak değil, Türk halkının da gerçek ve tek temsilcisi olarak görüyordu. Yörüklerin bol paçalı şalvarları içinde, başında yüksek keçe başlığı ile tam bir Türk gibi giyinirdi; ordusu, geneleksel Türk silahları olan ok ve
yaylarla silahlanmıştı22. Sarayı'nda sadece Türkçe konuşulur ve Türkçe yazı yazılırdı. Saf Türk kanı taşıyan soyu ise henüz Hristiyan hanedanlarının kanı ile bozulmamıştı. Cengiz Han'ın eski kanunlarını içeren "Yasa" adlı kitabını, Kur'an'dan bile daha değerli tutar ve takip ederdi. Ordusu, eski geleneklere göre Onbaşılar, Yüzbaşılar ve tümen ağaları olan Binbaşılar komutasında 10, 100 ve 1000 askerden oluşan birliklere ayrılmıştı. Burada da üst komuta bir beylerbeyinin elinde idi ve devletin işleri (Divân beyleri, dilekçe ve arzlarla ilgili Arz Beyi gibi) beyler ve (dört) vezir tarafından yürütülüyordu. Timur'un Tatarlan, tıpkı Bâyezid'in Osmanlıları gibi tuğun altında savaşıyorlardı. Tamamen Türk olan bu devlet, ayrıca Osmanlıların hâlâ bazı yönlerden kaba kalmış devletinden daha zengin, hatta daha medenileşmişti. Bursa'da herşey eskisi gibi sade tutulurken, Semerkant ve Keş'de birçok ev ve otağda, sadece savaş sırasında düşmanları bile hayrete düşüren ipek kumaşlara, brokarlara, değerli kilimlere, masif altından mobilyalara, altın tabaklara, değerli taşlarla bezenmiş küçük eşyalara rastlanırdı ve Bizanslılar bile bu görkemi ve zenginliği tarif etmeye kelime bulamazlardı. Türkistan'da beyaz Tebriz mermerinden devasa camiler inşa ettirilip, güzel porselen çinilerle süslendi. Suriyeli ve Hintli mimarlar, burada her zaman iş buldular. Medreselerde, dünyaca ünlü hocalar ders verdi. Osmanlı sultanı, ikinci derece sanatçılarla ve daha az tanınmış hoca ve yazarlarla yetinmek zorunda kalırken, büyük Timur'un çevresini birçok şair ve yazar sarıyordu.

Karşılaştırıldığında Osmanlılar ne kadar da küçük görünüyordu! Buna rağmen, Türk soyunun Kur'an'ı sadece yüzeysel olarak takip eden dejenere olmuş evladı; Rum topraklarının sultanı Fırat sınırını geçmeye, Hanın vasallannı kaçırmaya, Hanın düşmanlarına sığınma hakkı vermeye ve gücünü Hanın gücü ile kıyaslamaya cüret ediyordu. Timur'un intikam seferi, belli bir süre sonra yapılmışsa, bunun tek sebebi Hanın menfaatlerinin geniş bir alana yayılmış olmasındandı.

Timur'un asıl amacı hiçbir zaman yeni düzenlenmiş sürekli bir devlet kurmak değildi. Aksine, ganimete hiçbir zaman sırt çevirmeyen, ancak ilk aşamada ün kazanma hırsını doyurmayı amaçlayan ve hiçbir durumda herhangi bir hakareti veya meydan okumayı cevapsız bırakmayan Türk ideallerini temsil ediyordu. Bağdat'tan Mısır'a kaçmış olan Ahmed Celayir, Mısır Memlûk Sultanı Berkuk'un sarayına sığınmıştı. Berkuk da Timur gibi yükselen bir nevzuhur idi ve yükselişinin birçok yönü Timur'un yükselişine benziyordu. Gençliğinde, 14. yüzyılın ortalarında Emir Yelboğa'nın kölesi olan Berkuk, sonunda kurnazlığı ve hırsı ile tüm rakiplerini yenmeyi veya öldürtmeyi başarmış ve genç sultanı tamamen avuçlarının içine almıştı. Devletin tüm işlerini o yönetiyordu. Kısa bir süre sonra kendisine karşı ayaklanan düşmanlarının saldırılarından sadece kıl payı kurtulduktan sonra, Suriye'ye gelmiş ve burada eski hamisi ve onun danışmanına karşı savaştı. Son önemli muharebeden önce sultanın yanına çağrıldı ve bu muharebenin başanlı bir şekilde sonuçlanması ile yeni tahtını sağlamlaştırdı. Artık hiçbir rakipten korkmak zorunda kalmayınca, Kahire'de "palmiye dallan ve büyük bir sevinçle" karşılandı. Çerkeslerin ve devşirmelerinin desteği ile - Halep'teki temsilcisi Timur'un varışından kısa bir süre öncesine kadar Selanikli bir Rum'du. Türkmen Timur'a boyun eğemezdi ve Mısır'a sığınan asil bir kaçağı teslim edemezdi. 1394 yılında tekrar Suriye'ye geldi ve Fırat Nehri kenarına gelmiş rakibi ile hakaret dolu mektuplarla yazıştılar. Timur, kendisiyle övünerek harap ettiği şehirlerden, tecavüze uğrayan kızlardan, esir alınan erkeklerden ve gökyüzündeki yıldızların sayısı kadar büyük ordusundan bahsederken, taf5 giymiş eski bir köle olan Berkuk, bu mektupları yazan kişinin "yaptıkları bir krala değil, ancak şeytana yakışan aşağılık bir düşmandan başka bir şey olmadığı ve zaferin savaşçıların sayısına değil, Allah'ın isteğine bağlı olduğu" cevabını verdi. Bütün bunlara rağmen, savaş yine de başlatılmadı. Berkuk, Halep ve Şam'ı ziyaret edip, savunmaya hazır hâle getirdikten sonra gönül rahatlığıyla Kahire'ye geri döndü. Timur, ancak Berkuk'un 1399 yılındaki ölümü üzerine henüz genç olan oğlu Ferec, Mısır ve Suriye'yi çok zayıf bir elle yönetmeye başladıktan sonra kendi gücünün yanında varlık göstermemesi gereken bu büyük devleti yerle bir etmeye karar verdi.

Timur, bu niyetle 1400 yılının bahar aylarında, Berkuk taraftarları ile Mintaş, Nasirî ve Arap boylarının lideri Nair arasında geçen iç mücadeleler yüzünden zayıflamış olan Suriye üzerine yürüdü. Ekim ayında İran birlikleri Fırat Nehri'nin çizdiği sınıra geldiler. Burada önce Fırat geçişini güvence altına almak için Kalatü'r-Rum Kalesi'ni zapt ettiler. Ordu, Behisni ve Antep üzerinden yoluna devam etti. Malatya, direnmeden teslim oldu. Ancak, sıra nüfusu kalabalık ve güzel Halep Şehri'ne geldiğinde, daha önce adı geçen Selanikli devşirme Domordeks el Kassiki, Şam, Trablus, Humus ve Hama emirlerinin birliklerini topladı ve 30 bin savaşçısı ile Timur'un karşısına çıktı. Ancak büyük bir coşku ile ilerleyen Çerkesler ve Suriyeliler, Timur'un adamları tarafından çember içine alınıp, öldürüldü veya esir alındı. Hanın savaşçıları bunun üzerine terk edilen Halep'e girdiler. Uzun süre direndikten sonra nihayet güçlü kale de teslim oldu. Zafer kazanan Timur'un Kahire'ye gönderdiği ulaklar, genç Ferec'ten büyük bir tazminat ve devletin sınırları içerisinde Timur adına sikke bastırma ve tüm camilerin minarelerinden adına hutbe okutma hakkını istediler. Bu talepler tabii ki şiddetle reddedildi ve Ferec, seçkin ve demir zırhlar giymiş 40 bin memlûk ve topraklarındaki yerlilerden oluşan bir ordu ile Suriye'ye geldi ve Şam önlerinde savaşa hazır İran fatihi ile karşılaştı.

Muharebe, 1401 yılının ilk haftasında yapıldı ve sadece Timur'un iki ay önce Halep önlerinde yaptığ?5 savaşın bir tekrarı idi. Kahire'ye giden büyük yolu tıkanan genç Mısırlı sultan, birkaç kaçakla birlikte geri dönmek için Beyrut'a yöneldi. Suriye'nin, bütün Frank güçlerine ait tüccarların, yerleşimlerin ve konsolosların bulunduğu en zengin şehri olan Şam, Timur tarafından işgal edildi ve müstahkemliğiyle tanınan Şam Kalesi de sadece birkaç gün dayandı. Eski Moğol geleneklerine göre, şehir sakinlerinin varlıkları titiz bir şekilde defterlere işlendi. Timur, kendisine ayrıca 1 milyon 600 bin dirhem ödenmesini istedi ve sadece kendi sikkeleri gibi saf gümüşten bastırılmış olanları kabul edeceğini ekledi. Daha sonra tiranlara layık bir ironi ile bu büyük paranın sadece ordusunun bir bölümü olan Çağataylılara yettiğini ve Horasan'dan gelen birliklerle kendi adamlarının da memnun edilmesi gerektiğini iddia etti. Zavallı bölge insanları sonuç olarak Timur'un çekilmesi için de para ödemek ve kendi evlerini, bahçelerini ve mallarını para karşılığında geri almak zorunda kaldılar. Timur, mümkün olan tüm baskı araçlarını kullanarak son paralarına da sahip olmak için adamlarını bölge insanlarının üzerine saldı ve işe yarayan tüm insanlar köle olarak karargâha getirildikten sonra, özellikle metal işleri olmak üzere her türlü zanaatın gerçekleştirildiği bu bahtsız şehrin ateşe verilmesini emretti. Alevler, üç gün boyunca semaları aydınlattı ve haftalarca henüz sönmemiş kalıntılara rastlandı. Sadece şehir önlerinde birkaç Frank'ın evi tahripten kurtulmuş ve şehir 30 yıl sonra bile tekrar tam olarak inşa edilememişti. Timur, ancak tüm erzaklar bittikten sonra 1401 yılı Mart ayında parlak bir zaferin kazanıldığı ve büyük cinayetlerin işlendiği bu yerden ayrıldı. Venedikliler, bu hadiseler üzerine kendini Şam'daki ticaret kolonilerini daha güvenli kayalık bir ada olan Tortosa'ya aktarmak zorunda hissetti.

Bu hadiselerden önceki sonbahar aylarında I. Bâyezid, büyük rakibinin ve en güçlü düşmanının muhtemel bir saldırısına karşı hazırlıklı idi. Arnavut Coia Zaccarias'a kadar bütün Avrupalı vasalları yanına çağırmıştı . Ancak karargâhta geçirilen kışın yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışan İran hükümdarından beklenen büyük" sefer yerine, Osmanlılar sadece Ermenistan'da taşkın bir hayat süren oğlu Miranşah'ın düşmanlıkları ile karşılaştılar. 1401 yılı bahar aylarında Miranşah, Erzincan'ı aldı ve Timur'un hükümdarlığını tanımaya zorladığı Sivas'a kadar ilerledi. Bâyezid'in en büyük oğlu Ertuğrul, ikameti olan bu önemli ve büyük şehrin savunması sırasında öldü ve babası, tek bir ağıtta her iki kayıp üzerine duyduğu acıyı birleştirdi . Ankara'ya kadar uzanan bölgenin tamamı artık İranlıların elinde idi. Şehrin yeni beyi ve Ertuğrul'un küçük kardeşi Mehmed, düşmanlarının üzerine yürüdü, ama büyük bir mağlubiyete uğradı. Cenevizli Maioco, I. Bâyezid'in filo kurmak için gerekli tedbirleri almasından sonra kendi menfaatleri için kaygılanan ve Boğaz'ın Asya yakasında bulunan Güzelcehisar civarlarındaki yerlerin hâlâ Galatalılar tarafından rahatsız edilmekte olmasına rağmen, bir barış anlaşmasını görüşmek üzere sultana elçiler göndermiş olan Avrupa'daki ticaret Cumhuriyetlerine , doğudaki durum değişikliklerini bildirdi. Bunun üzerine Timur'a Venedik, Cenova, Bizans İmparatoru, Galata Podestası ve Haçlı Seferi temsilcisi ve Hristiyan tarikatının koruyucusundan çok Cenova'nın hükümdarı olara kabul edilmesi gereken Fransa Kralı adına hareket etmeye yetkili kılınan bir Dominiken ve ikinci bir kişi elçi olarak gönderildi. Ağustos ayının sonunda, Timur'un "hasattan hemen sonra" I. Bâyezid'in üzerine bizzat yürüyeceği haberi ile geri döndüler. Moğol Hanı, resmen imparator vekili VII. Ioannes'a bir mektup göndermişti . Aynı zamanda, sultanla yapılan barış görüşmeleri de başarılı bir sonuç vermeye başladı: Doğu sınırında bulunan Beyazid'in yokluğunda Bursa'da vekili olarak hüküm süren annesi, yıllık 5 bin altın karşılığında imparatora elinden alınan yerleri geri vermeye söz verdi. Ancak daha önce de dediğimiz gibi, Hristiyan güçler Timur'un tavsiyelerini dinlemişler ve Osmanlılar ile geçici olarak hiçbir anlaşma yapmamışlardı.

Kış boyunca Bursa'da kalan Bâyezid, 1402 yılı baharında muhtemelen kısa bir süre önce tekrar geri alınan Sivas'a gitti. Avrupa'da Tuna Türkleri ile yine savaş hâlinde olan Mircea'nın muhtemel bir saldırısına cevap vermek üzere, yeterli sayıda birlik bıraktı. Gelibolu'da ise düşman saldırılarını karşılamak ve sultanın Rumeli'ne dönüşünü güvence altına almak üzere dokuz kadırga ve birkaç gemi hazır bulunduruldu . Timur, Sivas'ı ikinci kez eline geçirdi ve yeni seferine ancak yazın devam etti. Bâyezid ise Anadolu şehirlerinin harap edilmesini ve kovulan hanedanların tekrar eski yerlerine getirilmesini her ne pahasına olursa olsun engellemeye, yavaş yavaş ve büyük zorluklarla bir araya getirilmiş devletin bütünlüğünü korumaya kararlı idi. Bâyezid, Tokat yolunu denetim altında tuttuğu için Timur, Kayseri üzerinden Ankara'ya yönelmek zorunda kaldı.

Ordular, iki ay boyunca Ankara'nın kuru ve susuz ovasında hareketsiz beklediler. Tıpkı Timur'un Suriye'ye ilk gelişinde olduğu gibi, ulaklar iki karargâh arasında hakaret dolu mektuplar taşıdılar: Bâyezid'in, Timur'a sürgüne gönderdiği ilk karısını tekrar geri almasını tavsiye ettiği; Timur'un ise buna cevaben rakibinin zayıflığı ile dalga geçtiği söylendi. Bizanslı Halkondil'e göre, Timur hor gördüğü Osmanlı Sultanindan savaşçıları için tereyağı ve çadırlar, 2 bin deve, haraç, sadece kendisi tarafından bastırılan sikkelerin tanınmasını, bütün camilerde kendi adına hutbe okutulmasını ve babalarının sadakatinin bir göstergesi olarak Bâyezid'in oğullarından birinin rehin olarak gönderilmesini talep etti . 28 Temmuz'da nihayet beklenen büyük savaş başladı. Aynı dönemde Şam'da ve Mısır Sultaninin topraklarında yaşamış olan İtalyan bir yazar, Osmanlıların nihai mağlubiyetlerinin sebebini sulamak üzere götürülen atlarından çoğunu çaldırmalarına bağlamakta idi. Niğbolu'da esir alınan Alman Schiltberger'e göre ise Akkoyunlu birliklerinin düşmanın tarafına geçmesi ile Osmanlıların ordusu zayıflamıştı; liderleri olan Müslüman-Ermeni Mutahharten, eski hükümdarı Timur'a karşı savaşmak istememişti. Ayrıca Timur'un Hindistan'dan getirmiş olduğu zırhlı fillerin de Osmanlı karargâhında dehşet saçtığı söylendi. Nedeni ne olursa olsun, Bâyezid'in birlikleri sonunda geri çekilmek zorunda kaldılar; tıpkı 1396 yılında olduğu gibi, sultan bir tepenin üzerinde piyadelerinin, asil sipahilerinin ve 5 bin yeniçerinin demir gibi direnci ile dayanmaya çalıştı. Ancak, Timur'un sanki günlük işlerini yapıyorlarmış gibi; bir Bizanslının ifadesi ile "yorulmayan karıncalar misali", sessiz ve dur durak bilmeden ilerleyen askerleri sayıca çok üstündü. Sırp Prensi Stefan, "siyah demire" bürünmüş 5 bin şövalyesi ile devletin onurunu ve eniştesi olan hükümdarının özgürlüğünü kurtarmaya boşuna çalıştı: Önlerindeki Tatar safları, mızrak darbeleriyle atları telef etmek üzere açıldı. Özellikle Timur'un karargâhında bulunan Karamanlılar ve en başta Aydınoğulları olmak üzere Bâyezid tarafından yerlerinden edilen Anadolu beylerine tâbi olan Türkler intikam hırsı ile yanıp tutuştular ve düşmanın saflarına geçtiler. Osmanlıları da Timur'un ordusunda bulunan kendi hanedan mensuplarından birinin varlığı ile - I. Murad tarafından gözleri dağlanıp, öldürülen Savcı Bey'in oğlu ile - şaşırtmayı başardılar. Böylece Osmanlıların yaptığı savaşlar arasında ilk kez yeniçerilerin çemberi kırıldı ve hepsi dört bir yöne dağıtıldı.

Bâyezid'in oğullarından genç Mustafa, savaş sırasındaki katliamda hayatını kaybetti . Diğer oğullan Süleyman, Mehmed ve İsa, kaçmakta olan kendi eyaletlerinin askerleriyle birlikte sürüklendiler. Yerinden hareket edemeyecek durumda olan gut hastalığının pençesindeki yaşlı sultan, Timur'a esir düştü. Heybetli Arap atından indirilip, Timur'un çadırına kadar gideceği basit bir ata bindirilirken, kendisine "İn atından Bâyezid ve gel! Timur, seni çağırıyor!" diye seslendiler . Birkaç gün sonra sultanın oğlu Musa da babasının esir olarak tutulduğu çadıra getirildi. Osmanlı Devleti'nin en büyük beyleri esir düşmüştü: Ali Paşa, Vezir Timurtaş ve oğlu Yahşi ile Firuz Ağa. Haremağalarının başı olan Koca Firuz'un başı kesildi.

Timur, burada sekiz gün dinlendikten ve Karaman Beyliğini eski Karaman Beyi'nin oğullarından birine emanet ettikten sonra, Kütahya üzerinden denize doğru hareket etti. Germiyan Beyliği'nde tekrar Yakup Bey'i başa getirdi. Sinop'tan acilen gelen İsfendiyar Bey'e, Kastamonu'nun tamamı geri verildi; İlyas Bey, ikinci kez, insanları Sisam Adası'na kaçan Balat'ın hakimi oldu ve Ayasuluk da onun yönetimi altına girdi. Böylece eski beylerin hepsi tekrar önceki yerlerine yerleştiler. Bursa, Timur'un torunu Muhammed Sultan Mirza tarafından yağmalandı, eski Bizans ganimetleri tekrar başkaları tarafından alındı. Han'ın diğer komutanları ise Anadolu'nun başka yerlerini yağmaladılar43. Ganimet olarak toplanan birçok zenginlikleri barındıran İznik, İzmit, Edremit, Assos, Bergama ve Manisa şehirleri Tatarların surları önünde belirdiğini gördüler. Aziz Pierre Kilisesi'nde yerli Hristiyanların sadakatinden en az Efes, Nif ve Tire'dan buraya kaçan Hristiyanların sadakatinden şüphelenen ve İzmir'de mahsur kalan Rodos Şövalyeleri, limanları taşlarla kapatılıp, derin kale çukuru cesetlerle dolup taşınca teslim olmak zorunda kaldılar. Hristiyanların dostu olarak bilinen Timur, kaledeki birliğin canına kıymadı ve onlara saygı gösterdi, ama bu bile daha sonra Rumların, kafatasları ile zafer anıtları kurulmuş olan esirlerin kaderini ve şövalyelerin sadece kaçarak bundan kurtulmuş olduklarını dehşetle anlatmaktan alıkoymadı. Ayrıca, fatihler ülkeden ayrıldıktan sonra hiçbir çocuk, köpek ya da kuş sesinin duyulmadığı ülkenin tamamen yağmalanıp, harap edildiği anlatıldı. Herşey sistematik ve acımasızca "balık avmdaki gibi" götürülmüştü. Midillili Gattilusio'ya ait Eski Foça ve Ceneviz kolonisi Yeni Foça bu gibi örneklerden korkarak, muhtemelen büyük paralar vererek kısa bir süre sonra tâbi olacaklarını ilan ettiler. Gattilusio, fatihlerin Timur'un yeğenlerinden biri olan komutanını karşılamaya bile gitti.

Devasa ordunun tüm birimleri nihayet Efes'te veya Balat'ta toplandı. 30 gün boyunca burada verilen büyük ziyafetlerle zafer kutlandı. Karlar altında yürütülen seferlere alışık olan Han, eski Karya'daki Milas Şehri'ne geldiğinde kışın tam ortası idi ve hava çok soğuktu. Timur ayrıca Denizli ve Frigyalı Karesi Beyliğinde görüldü. Artık ataları tarafından kurulan devletin ve hayatını adadığı eserinin çöküşüne dayanacak gücü kalmayan yiğit savaşçı Bâyezid, burada Akşehir'de hayata veda etti. Allah'ın gönderdiği bela ise nihayet Karaman devleti ve Kayseri üzerinden Ermenistan ve Gürcistan'a hareket ederek çekildi. Timur, yaşlı gözleri ile sonunda batıdaki denizin mavi sularını da görmüştü: Ancak gözlerindeki ateş hâlâ sönmemişti ve
Anadolu'dan çekildikten sonra başka cüretkâr teşebbüslerde bulundu46.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu - 1300-1451 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir