Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Selçuklu Devletinin Son Dönemi

Burada Anadolu Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Selçuklu Devletinin Son Dönemi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Haz 2011, 00:36

SELÇUKLU DEVLETİNİN SON DÖNEMİ

Horasan'da hüküm süren son Büyük Selçuklu Sultanı olan Mahmud, 1160'lı yıllarda, merkezi Hive'de olan Harezmşah İI-Arslan bu zayıf prensi kandırmayı başardı. Türklerin anayurdu Maveraünnehir, Uygur [Karahıtay] Hanı'na aitti ve Harezmşah daha güçlü olan doğulu komşusuna yılda 30 bin Dinar vergi ödüyordu. Ancak, 1164 yılında ölen İl-Arslan'ın oğlu ve ikinci halefi Tekiş, mevkiini tehlikeye atmadan sınırlarını beklenmedik bir hızla genişletmeyi bilmişti ve İran Selçuklulan arasındaki mücadeleleri, daha sonra boyun eğdireceği Haşşaşilerin direncine rağmen, ülkenin tamamını ele geçirmek için kullandı. Onun halefi Muhammed Kutbeddin, bu genişleme yüzünden tâbi olduğu Uygurlar'a karşı bağımsızlığını ilan edebileceğini düşündü. Önce Uygurlular'dan destek alarak Gurlulardan Herat Şehri'ni aldıktan sonra Uygurlulara karşı savaşarak Buhara ve Semerkant'ı fethetti. Mağlup olmuş ve küçük düşürülmüş, Türkistan'ın birçok şehri tarafından yalnız bırakılmış büyük Uygur Hanı Kurhan, kırılmış gücünü devralacak hiçbir mirasçı bırakmadan ileri bir yaşta öldü.

Uygur Devletinin tamamen çökmesinden güç alarak, adına methiyeler dizenler tarafından "En Güçlü" anlamına gelen "Cengiz" adıyla çağrılan Moğol Hanı Timuçin yavaş yavaş batının kalabalık ve verimli topraklarına doğru yola çıktı. Hakkında daha sonra oluşan efsanelerde genç bir prens olarak tanıtılmasına rağmen, sadece şansı yaver giden bir kişiydi ve hiçbir atası ve hakkı olmadan eşkıya ve kervan rehberi olarak Gobi Çölü'nde yaşayan ve kelime dağarcığı Türkçe'ye çok benzeyen kendi dillerine sahip olan vahşi toplulukları yönetiyordu. Katı disiplin ve Moğolların, yasalarını oluşturan "Yasa"ya göre, basit köleler olarak malları ve mülkleriyle birlikte tâbi oldukları hana karşı kayıtsız şartsız itaat ve idarede kusursuz bir düzen, Moğolların en büyük devlet sanatı ve bilgeliği idi. Bunun dışındaki herşeyi, İslâm dinini ve Arapça yazıyı daha sonra yendikleri Türklerden öğrendiler. Katı disiplinleri ve milyonları birlik içinde hareket ettirme yetenekleri, Moğollara yorgun İranlılar, İran'daki Müslüman devletler ve Farsça konuşan, Fars edebiyatı okuyan, hattâ Farsça isimler bile tercih eden (Keyhüsrev ve Keykubad, İran'da İmparator Justinian zamanında hüküm süren ünlü krallar Hüsrev ve Kubad'ı akla getiriyordu), cesaret, savaş ve sağlıklı devlet konuları açısından Bizans kültürüne esir düşerek daha da diplere dalan, en üst tabakaları İranlaşmış olan Türklere karşı büyük üstünlükler sağladı.

Uygurların bir bölümü, acımasızca cezalandırabileceği gibi, krallara yakışır bir şekilde ödüllendirebileceğini de gösteren Cengiz Han'a anında tâbi oldular. Yaşlı Kurhan Han'ın felaketinde en büyük rolü oynayan ve hem Haçlılar, hem Hristiyan gezginlerin bir Nestûrî, bir "Rahip Johann" olarak gördükleri Uygur boyunda bir Türk önderi olan Küçlük, fethettiği yerlerin ardından bağımsızlığını da kaybetti. Bundan sonra Cengiz Han ve oğulları Çağatay, Ögedey, Cuci ve birçok başka yetenekli komutanın yönetimi altındaki Moğol ordusunun tamamı, hanın Karakurum'daki merkezinden Maverünnehir'deki başkentlere doğru yola çıktı. Önce güçlü Otrar kalesi kuşatıldı ve uzun süren bir savaştan sonra alındı; Harezm veziri, kendi hükümdarına ihanet etmişti (1218). Kahramanca çarpışmasına rağmen Hocend de aynı kaderi paylaştı, ardından Nur kalesi ve ünlü Buhara kenti alındı. Han, ordusuna karşı her direnci, kendisine karşı yapılmış bir hakaret olarak kabul ediyordu ve bunu kesinlikle affetmiyordu. Cengiz Han, oğullarından birinin eşliğinde Buhara'nın ünlü "Cuma Camii'ne" atının üzerinde girdi ve kendisine burasının mağlupların sarayı değil, dini bütün olanların kutsal yeri olduğu hatırlatılmasına rağmen, kutsal mihrabın üzerine atları için saman döktürdü. Şehir, barbarca talan edildi ve şehirliler bu kaba kâfirlerin alaylarına ve küçümsemelerine maruz kaldılar. Korku içindeki şehir haklı için Moğol Hanı, büyük Atilla gibi "Tanrının Kırbacı idi". Buhara, Han'ın gözleri önünde yakıldı ve halkı, doğudaki uzak illere sürgün edildi. Semerkant'ın durumu da bundan iyi değildi: Binlerce İranlı ve Türk, Moğolların kılıçları altında hayatlarını kaybettiler. Eski Belh, neredeyse tamamen yerle bir edildi; Herat ve Merv, düşmanların hızlı ilerleyişini durduramadı.

Moğolların öncüleri İran'a girdiler. Alp Arslan ve Melikşah gibi büyük sultanların anıları ile dolu Selçuklu başkenti Rey; güller şehri İsfahan; Şiraz, Tebriz ve Gürcistan bölgeleri ok, kılıç ve demir mızraklarla silahlanmış zırhlı barbarların girişini ve geçişini izledi. Yine Çin usulüne göre özenle tutulan listelere buradaki bütün ganimetler tek tek kaydedildi. Şehirlerde, zapt edilen malları korumak üzere kısa sürelerle birer Moğol birliği bırakıldı ve bütün mallar, idareci olarak Moğol bir Daroga'nın (vali) idaresine verildi.

Son Harezmşah, önce Astrabad'a, oradan da Hazar Denizi'nde küçük bir adaya kaçtı ve ülkesinin kaderi henüz belli olmadan, 1220 yılında burada öldü: Cengiz Han'ın öncüleri geldiğinde, mezarına götürüldüler. Oğlu Celaleddin, babasının ölümünden sonra işgalcilere karşı öyle yiğitçe savaştı ki, İranlılar ve Türkler karşılarında anayurtlarındaki efsanelerden birinde adı geçen yeni bir Rüstem bulduklarına inandılar.

Ama bütün çabaları, yerlilerin tüm direnci gibi başarısızlıkla sonuçlandı. Ülke, doğudan gelen kâfirlerin eline düştü ve yerli halkın büyük bir çoğunluğu, Moğol İmparatoru tarafından yönetilmeye alıştılar. Ayrıca Moğol hükümdarlarına karşı ayaklanmanın doğurabileceği sonuçları çok iyi biliyorlardı, zira işgalciler hiçbir ayaklanmayı affetmiyor ve direnen herkes yasada öngörülen acımasız cezaya çarptırılıyordu. Moğol fetihlerinin "abideleri" olan tahrip edilmiş şehirlerin ve insan kemiklerinden oluşan tepelerin görüntüsü, aklı başında olan herkese uyarı olarak yetiyordu.

Selçukluların yardım etmesini ummak boşunaydı: Son Harezmşah'ın mücadelesini kendi mücadeleleri olarak benimsemek yerine, uzun zamanlardan beri soydaşları ile yapılan savaşlara alışık olan Selçuklular, Harezmşah Celaleddin'e karşı Ermenistan bölgesindeki sınır için savaşmışlardı. Böylece farklı uluslara ait insanlardan oluşan tebaa, Cengiz Han'ın ve oğullarının imparatorluğunda sakin ve umutsuzca hayatlarına devam ettiler.

Cengiz Han, 1226 yılındaki ölümünden birkaç ay önce, geri dönmüş olduğu Çin'deki karargâhında kurultayı topladı ve çok hızlı bir şekilde fethetmeyi başardığı toprakları oğullan arasında dağıttı: Türklerin anayurdum! Çağatay'a, Harezm ve Yukan Kafkasya'yı Batu'ya ve İran'ın tamamını, çok kısa bir zaman sonra ortadan kaybolacak olan Tuli'ye verdi. Cengiz Han'ın, hiçbir dine ve ırka iltimas geçmeme, aksine hepsine aynı muameleyi gösterme ve her eyaletten uygun bir miktarda vergi alma prensibine sadık kaldılar ve bu sistem, Moğollardaki gelişmenin en önemli nedenlerinden biri kabul edildi. Batı'da, Çağatay'ın 1242 yılında ölümünden beri, mevkiini doğudan üzerine gönderilen Bisü'ye karşı sürekli olarak savunmak zorunda kalan Moğol hükümdarı Kara Hülagu hüküm sürüyordu. Bu hükümdar Haşşaşinlere boyun eğdirmişti ve zamanla İran'ın bütün eyaletleri ona hak ettiği saygıyı gösterdi.

Gerek İran'da, gerekse komşu bölgelerde boyun eğdirilen Türklere idarede büyük görevler verilmişti. Bu sayede Mesud Bey, Türkistan valisi olmuş ve soydaşlarından bir çoğu önemli mevkilere yükselmişti. Hülagu'nun Moğol İmparatoru Kubilay tarafından 1263 yılında Batı hükümdarı ilan edilen oğlu Mübarek Şah, o dönemlerde Müslümanlığa geçmiş ve gerçek bir Türk'ten ayrılamaz hâle gelmişti. Hatta, Selçuklular ve Harezmşahlar zamanında her yerde İran'ın etkisi hissedilirken, gelirken çölden birçok Türkmen'i de beraberinde getiren Moğollar sayesinde, artık Türk dil ve geleneklerinin tekrar yaygınlaşmaya başladığı söylenebilir.

Anadolu'da aynı biçimde dil ve moda konusunda bir değişim başladı:

Sultan I. Alaeddin Keykubad döneminde yaşayan ünlü şair Celaleddin-i Rumî sadece Farsça yazmıştı ve görkemli bir saray hayatına sahip olan Sultan Alaeddin'in kendisi Fars edebiyatının en büyük destekçileri arasında gösterilirdi. Türk dili, ancak Moğollar geldikten sonra kullanılmaya başlandı. Buna göre Moğollar, Türklüğü daha önce de bahsettiğimiz gibi İran kültürünün onlarda bıraktığı izlerin üzerine yeni bir Bizans kültürü tabakası ile kapatmaya başlayan medenileşmiş Selçuklulardan daha iyi korumakta idi.

Bizanslılar, İran'daki Türkleri yenen; Bağdat'taki halifenin ağzına eritilmiş altın döken at suratlı; kaba derilerden yapılmış kirli kürkler içinde gezen ve temizlenmemiş koyun bağırsakları ve insan etiyle beslenen "Tatarların" gelişine dair haberleri dehşetle karşıladılar. Ama topraklarını bu vahşi Tatarlara karşı korumak için yeterince araca sahiptiler. Tatar Hanı'nın Bizans İmparatoru'na gönderdiği elçiler, uzun ve yorucu yollardan geçirilip, İznik'e vardıklarında, karşılarına mümkün olduğunca sert görünmeleri emredilen askerler çıkartıldı ve imparator, onları elinde kılıcı, yüzü peçeli bir şekilde tahtta oturarak karşıladı.

Bizans, Moğollara vergi ödemeyi vaat etti. Bunun dışında, nasıl daha önce Moğollar kadar hoş tutulmayan Türk sultanlarına nüfuzlu Rum ailelerinin kızları ile evlenme izni verilmişse, Cengiz hanedanı mensuplarının Almelik'teki merkezlerine nüfuzlu ailelerin kızlarını eş olarak vermeye hazırdırlar. İmparator Mihail'in Hülagu Han ile sözü kesilen kızı Maria, hanın aniden ölmesinden sonra onun yerine geçen Abaka tarafından aynı saygı ve onurla karşılandı ve başka bir kişiyle de olsa akrabalık bağı kuruldu. Tuna boylarında hüküm süren Tatar Nogay'a da imparatorun kızlarından biri verildi. Yine Maria adında başka bir Bizans prensesi, gönüllü ya da gönülsüz, Harbende Han'ın eşi olarak "Moğolların Kraliçesi" oldu. Batılılarda olduğu gibi, doğudaki Hristiyanlar da elçi olarak dindar rahipleri tercih ediyorlardı, zira bayrakları altında birçok Nestoryen barındıran Moğollar, onlara özel saygı gösteriyorlardı . Abaka'nın eşine, Konstantiniyye'nin ünlü Pantokrator Manastırı'nın baş Papazı eşlik ediyordu. Tatarlara yapılabilecek bir diğer hizmet, Karadeniz dolaylarında sürdürdükleri köle ticaretini desteklemekti. Bütün bu vaatler işe yaradı ve Moğolların Bizans'ı istilası engellendi. Sadece 13. yüzyılın sonlarına doğru bir kez İznik'in en kaba barbarların eline düştüğü haberi yayıldı, ama sonra bunun doğru olmadığı anlaşıldı .

Moğollar ve Türkler, etnik olarak aynı kökenden gelmekte idi ve yürüttükleri siyaset temelde birbirinden çok farklı değildi. Buna rağmen, Anadolu'daki Türklerle böyle iyi ilişkiler kurulamıyordu. O dönemlerde Türklerin büyük bir çoğunluğu artık Moğolların hükmü ve hizmeti altına girmişti. Gıyasettin ve ondan sonra gelenler, Moğolları ya kaçıracak ya da onlara boyun eğecek, daha doğrusu Moğollu Damgalara (valilere) yer açmak için ortadan kaybolacaklardı.

1242 yılında yapılan büyük Tatar seferiyle Moğol Han'ı Erzurum Şehri'ni de barındıran Ermenistan'ın tamamını ele geçirdi. Gıyaseddin, Erzincan'da büyük bir mağlubiyete uğradı; Sivas-Kayseri hattı ve Ankara-Amasya hattı yitirildi ve Selçuklular, vergi ödemeye ve her yıl atlar, av köpekleri ve altın işlemeli brokar elbiseler vermeye zorlandılar. Türklerin, toplanan bütün değerli eşyaları bir parça ekmek için takas etmeye Rumlara geldikleri kıtlık yıllarında bile Selçuklu Sultanı yeterince zenginliklere sahipti: 1248 yılında Fransa Kralı IV. Louis'nin karargâhında, sultamın altın külçelerinden ve şahane çadırlara sahip olan subaylarının zenginliğinden hayranlıkla bahsedilirdi.

Moğolların ikinci kez saldıracaklarına dair rivayetler asılsız çıktı; hanın adamları, kaçak Harezmşahları takip edip, yok etmek için Suriye'ye yöneldi . Selçuklu Sultanı bu esnada Rum İmparatoru'nu ittifak yapmaya ikna etmek için Trablus'a geldi. Ama beklenen savaş çıkmamasına rağmen, Türk-Moğol sınırı huzura kavuşmadı. Düşman, topraklarını gittikçe daha da genişletti ve Tatarların bir kez işgal ettikleri yerler, bir daha bırakılmayıp, Çin hesaplama prensiplerine göre değerleri tespit edildi ve kullanıldı Selçuklular, sürekli meydana gelen küçük savaşlar için birçok Hristiyanı da hizmetlerine aldılar ve gelecekte Bizans tahtına çıkacak olan Mihail Paleologos bu Hristiyan birliklerinden birinin başında savaşa girdi.

Selçuklu devleti, Selçukluların savaşçı olarak eski ünlerini tekrar şahlandıracak bir meydan muharebesi yapılamadan dağıldı. Sarayında kendi adamları tarafından öldürülen, zayıf kişilikli II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in en büyük iki oğullarından büyüğü, II. İzzeddin Keykavus, hükümdara tâbi olduğunu gösteren hilatı almak üzere küçük kardeşini Moğol hükümdarına göndermek zorunda kaldı. Tatar karargâhına vardıktan kısa bir süre sonra Selçuklu şehzâdesi, vasal olarak Gujik Han'ın seçimine katıldı. Seçilen yeni Moğol Han, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in ikinci oğluna Selçuklu tahtını verdi. Tahtı elinden alınan II. İzzeddin Keykuvas gibi] -IV. Rükneddin Kılıç Arslan da Rum bir annenin oğlu idi; Türkiye Selçukluların veziri ise bir mühtedi idi. Bu vezirin, kardeşler arasındaki taht mücadelesi yüzünden bozulan Selçuklu Devleti birliğini tekrar geri getirme çabaları başarısız oldu, ama Moğollardan bu arada biri Ermenistan; diğeri de merkezi Konya olmak üzere doğuda ve batıda iki Selçuklu devleti oluşturma izni aldı. Devletin bölüşülmesinde avantajı yine elinde bulunduran II. İzzeddin Keykavus, hanın defalarca talebi üzerine, diğer kardeşi II. Alaeddin Keykubad'dan onu Moğollar huzurunda temsil etmesini istedi, ancak II. Alaeddin Keykubad, Moğollarla buluşmak üzere çıktığı yolda hayatını kaybetti.

II. İzzeddin Keykavus ve IV. Rükneddin arasındaki taht mücadelesi devam etti. Bu mücadeleye Moğol liderleri, Kürt beyleri ve İsaak Dukas Murtsuflos yönetimi altında yardımcı Bizans birlikleri de katıldı. Sultanlardan daha büyük olanı (II. İzzeddin Keykavus), daha önce babasının Trablus-Şam'a gitmesi gibi, yardım istemek üzere Sard'a geldi ve bunun karşılığında kısa süreliğine Menderes kıyılarındaki Denizli'yi verdi. Buna rağmen II. İzzeddin Keykavus, düşman kardeşleri huzuruna çağıran hanın kararıyla kardeşiyle yer değiştirmeye ve kardeşine tâbi olmaya zorlandı. Onuru kırılan II.

İzzeddin Keykavus, eskiden Danişmendlilere ait olan topraklardaki Ermeni-Türk Eyaletini terk etti ve bu sefer Hristiyan olan annesi, eşleri ve çocukları ile ikinci kez Bizans İmparatoruna sığındı. Bundan sonra, önce İznik'te, sonra da Konstantiniyye'de Paleologların müttefiki olarak kaldı. Bu arada ailesi şehre yerleştirilirken, kendisi Moğollara karşı iyi görünmek isteyen Bizanslılar tarafından gözaltında tutuldu . Selçuklu Sultanı artık ellerini Hristiyan kiliselerinin kutsal suyunda yıkıyor; onu Hristiyan olarak gördükleri için Bizanslı ruhanî liderler tarafından hediye edilen muskaları taşıyor ve Müslümanlara yasak olan domuz etinin tadına bakıyordu. Ancak, yemeğini her gün Enez Limanı'nda esir olarak Tatarları düşünerek yemek zorunda kaldı.

Asya'da kalan kardeşi IV. Rükneddin Kılıç Arslan ise bu esnada hanın Moğol temsilcisinin gözetimi altında, tıpkı bugün İngiliz subaylarının gözetimi altında yaşayan Rajalar gibi yaşadı. Sonunda Moğol hükümdarının temsilcisi tarafından boğazlanarak öldürüldü ve henüz dört yaşında olan oğlu III. Gıyaseddin Keyhüsrev tahta geçirildi (1267).

Enez'de yaşayan II. İzzeddin Keykavus bu arada, imparatorun sefere çıkmasını fırsat bilerek, Bulgar hükümdarı ile anlaşıp, Palaeolog'a karşı bir ayaklanma planladı. İmparator, akıllı düşmanlarından kurtulmayı başardı, ama suçlu olan sultanı serbest bırakmak zorunda kaldı. Sultan, önce Tuna kıyılarındaki Moğolların hükümdarı Nogay'a sığındı, oradan da Rus Tatarlarının merkezi olan Saray'a geçti. Ölümünden sonra oğlu II. Mesud, burada kaldı. Mahmud'un kardeşi ise Hristiyan olarak Konstantiniyye'de yaşamına devam etti ve asıl adı olan Melik yanında Hristiyan Konstantin adını taşıdı; II. İzzeddin Keykavus'un ayrıca bir kızı da vaftiz oldu. Eski kahramanlardan Süleyman Şah'ın zürriyetinin kaderi işte bu idi. Bazı Türkler tarafından tekrar hükümdarlığa getirilmek istenen Melik ya da Hristiyan adı ile Konstantin, sonunda ona karşı olan bir grup tarafından başı kesilerek öldürüldü. Kardeşi II. Mesud, daha şanslı idi. Kuzeni III. Gıyaseddin Keykavus'tan, zaman içerisinde alay konusu olmuş Selçuklu tahtını almayı başardı; 1297 yılında ayaklanan Türk beylerinin isyanını bastırmaya çalışırken öldü. Bizanslı Şahinbaşı İbrahim Paşa tarafından götürüldüğü Nif'te ziyaret ettiği İmparator Andronikos'tan boşu boşuna yardım istedi. II. Mesud'un ölümünden sonra birkaç yıl daha iki Selçuklu'dan bahsedilir; bunlar daha sonra Moğollar tarafından öldürüldü. Sadece I. Alaeddin Keykubad zamanında Türkler tarafından alınan Sinop'ta, diğer kolları bir bir yok olmuş bu hanedanın bir kolu, Mesud oğlu Gazi Çelebi altında hüküm sürüyordu.

Selçuklu gücünün çökmesi, Anadolu'da yerleşik ona bağlı bütün Türk boylarının yok olduğu anlamına gelmiyordu. Aksine, Moğol hükümdarlığı altında Oğuz boyundan birçok Türk, şehirlerde, kalelerde ve illerde hüküm sürüyordu. Halep'te, Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında yapılan çifte evlilikle Selçuklularla akraba olan bir hanedan başta idi. Mısır'da Eyyubîler'in hükümdarlığı sona ermiş olsa bile onların yerini alan Memlûklar devleti genelde Türk emirleri tarafından yönetiliyordu ve günlük yaşamlarının birçok yönü Türk kültürünün tamamının bir resmini çizmeye yarıyordu. Anadolu'da, Türklerin sadece "korkak" boyları Moğol baskısına boyun eğmişti; "hayatlarını hançerle kazanmaya alışık olan yiğit Türkler" dağlara sığınmışlardı.

Dağlarda tekrar eski eşkıyalık günlerine döndüler ; artık Bizans'a ait hiçbir kale güvenlikte değildi ve her gün imparatorlar ve sultanlar arasında anlaşmalarla çizilen sınırlar ihlal ediliyordu. Eşkıyalar, birçok kale, hatta manastırlarda saklanacak güvenli yerler buldular. Menderes kıyılarındaki Tralles Şehri'nde, Strovilo ve Stadiotrachia bölgesindeki Kaistron'da bey gibi davrandılar; Rumlar koyun ve öküz sürüleri için onlara boşu boşuna zengin ve verimli otlaklar vermeye çalıştılar; sakin köylüler ve çaresiz keşişler Menderes Nehri'nin kıyılarını yavaş yavaş terk etmeye başladılar . Çetelerin etki alanı Türkler tarafından Balat adı takılan eski Miletos'a kadar gitti. Eskiden küçük savaşlar için burada kullanılan ve güçlü birer okçu olan Makedonyalılar, ehilleştirilmiş birçok Türk gibi tekrar Avrupa yakasına dönen imparator tarafından Bulgarlara ve Epirlilere karşı yapılan savaşlarda kullanıldı. Rahatsız edici düşmanlan yok etmek için Anadolu'ya gelen cesur despot Ioannes, başarısız oldu. Eski Tralles Şehri'nin yerine, oraya gönderilen Prens Andronikos, adını taşıyacak bir Androkinopolis ya da Paleologopis kurmaya ve binlerce Rumu buraya yerleştirmeye çalıştı. Eşkıyaların lideri büyük komutan Libadarios'u yenmeyi, surları uzun süren kuşatmalardan sonra tekrar yıkmayı ve insanları öldürmeyi başardı. Bizanslı yüksek bir subay olan Parakoimomenos Nostongos, Nyssa Şehri'nde mağlup oldu.

Foça'da, veliahtı için eş aramaya Ermenistan'a giden imparator, Türk deniz korsanları tarafından esir alındı. Lidya ve Kelbianon'a komutan olarak atanan Filantropenos, büyük ordusunun içinde Girit'ten gelen oldukça güçlü savaşçılarına rağmen, başarılı olamadı. Aynı Filantropenos, daha sonra Türklerin desteğiyle ayaklandı. İmparator'un vergi memurlarının baskısından bıkan köylüler de Müslüman saflarında savaşmayı yeğlediler. Rum isyancı nihayet mağlup oldu, gözlerine mil çekildi ve Libadarios, Lidya'yı Bizans İmparatorluğu'na bağladı. Bunun bir sonucu olarak, Türkler, Rodos Adası'nın karşısındaki kıyıyı işgal ederken, yeni komutan Ioannes Tarhaniotes ve Philadelphia Piskoposu arasında savaş başladı.

İmparator I. Andronikos (1282) zamanında durumlarda herhangi bir iyileşme görülmedi. Gediz nehri kenarındaki Manisa'da Türk topluluklarına rastlanıyordu. Bunun üzerine Bizans veliahtı tehdit altındaki bu bölgeye geldi, ama kısa bir süre sonra kendisine bağlı Tuna Eflakları, yani Romenler tarafından yalnız bırakıldı, zira Rus Tatarları ile kısa çatışmalara alışık olan bu birliklere göre Anadolu seferi fazla uzun sürmüştü. Bir aydan diğerine Elfaklar güzel sözler ve paralar yardımıyla orada tutuldu. Nihayet, kış aylarında veliaht Mihail Manisa'daki karargâhtan ayrıldı ve geri dönüş yolunda, geceleri dağlarda yaktıkları ateşleri tüm tepelerden görülen Türkler tarafından takip edildi. Bölgedeki insanların bir kısmı imparatorun ordusuna sığınırken, diğerleri Bergama, Edremit ve Lapseki şehirlerine ya da Bizans aristokrasinin yazlık evleri ile ünlü Büyükada dışındaki diğer adalara kaçtı. Çaka Bey zamanında olduğu gibi, adaların yakınında yerleşik Türkler filolar kurmuşlardı. Bu filolar şimdi kuzeyli soydaşlarına destek olmak üzere ortaya çıktı ve Türklerin gemileri Rodos, Sakız, Sisam ve Kerpe Adalarının etrafındaki sularda görüldü, hatta Siklat Adalarına kadar geldiler. Aynca Bozcaada'yı da ele geçirdiler.

Daha sonra Manisa'da eski Bizans mareşallerinden Attaleiotes bağımsızlığını ilan etti; onu, Assos'ta Mahrames adında biri izledi ve sadece Moğol Hanı'mn kesin emri olduğu için Türkler tarafından rahat bırakılan Alaşehir'deki durumun da aynı olduğu tahmin edilmekte idi. Kont Roger'in yönetimi altındaki Navareseler ve Katalanlar, Eflakların yerine imparatorluğunu savunucuları olarak Anadolu'ya götürülmeleri de işe yaramadı; Trablus, Türklerin eline düştü. Bu eyaleti savunabilmek için Kont Roger, Efes, Birgi, Alaşehir ve Sakız, Midilli ve Limni adalarından yüksek paralar almak zorunda kaldı. Öd eme yapmak istemeyen Manisa, imparatorun paralı askerlerine yiğitçe direndi.

Tüm bu hadiseler Türklerin saldırısını hızlandırmıştı. Moğol hükümdarının ölümünden sonra Alaşehir yeniden kuşatma altına alındı. Yerlileri, Skiros'a sığınan Sakız Adası, barbarların eline düştü. Edremit ve Foça, Cenevizli bir serüvenci olan Manuel Zaccaria'nın bu bölgelerde şap çıkartmak üzere buraya yerleşmiş olması sayesinde kurtuldu; Taşöz Adası yine aynı Cenevizli'ye aitti. Durum o kadar çaresizdi ki, basit bir korsana Bizanslı bir büyük Amiralin rütbesi verildi. Han'ın, Anadolu topraklarında huzuru sağlamak için akrabalarından birini göndereceğine söz vermesine rağmen, Efes kaderinden kaçamadı ve alındı; yerlileri öldürüldü ya da Tire'ye götürüldü . Rodos Adası ise sadece Konstantiniyye'de "Hristiyanlık Kardeşleri" olarak bilinen Rodos Şövalyeleri tarafından alındığı için kurtuldu54. Ada, resmi bir sözleşme ile kendilerine verildiği takdirde, Türklere karşı 300 savaşçı göndermeyi önermişlerdi.

Dağlardan inmiş olan Güneyli Türkler, artık karışık bir soyağacı göstermeye gerek duymayan emirlerin veya beylerin emri altında idi. Onlar, tebaalarını yeni Moğol sistemine göre değil, eski Selçuklu sistemine göre yönetiyorlardı. Baş komutanların tüm haklarına ve yetkilerine sahip değildiler, aksine verdikleri emirlerin yanında geleneklerle gelen yasaları da uygulamak zorundaydılar, ama fethettikleri ve yönettikleri bölgelerin çoğu onların adını taşıyordu.

Bu emirlerden biri, tarihçi Pachymeres tarafından "Alisyras" olarak tanıtılan Alişîr'di. Moğol hanı büyük Kazan Han'ın ölümünden sonra Alaşehir'i kuşattı ve güçlü surlarla çevrili bu şehri almayı başardı. Germe ve Kırkağaç'ta Bizans İmparatoru'nun Eflak birliklerine karşı savaşan Türk birliklerinin komutanı idi. Bir seferinde, ülkeden kaçıp, kendisi gibi bir emir olan komşusuna sığınmak zorunda kaldı, ama kısa bir süre sonra geri döndü ve Menderes kenarındaki Tripolis'i alarak, bütün akınlarını buradan düzenlemeye başladı. Eski başkent Konya, baştan beri elinde idi, ama O, eski onurlu Selçuklu Sultanı ünvanını almaya kalkışmadı. Rodos Adası'nın karşısına kadar uzanan Antiochetta bölgesi yine ona aitti. Yeni Türk devletinin en önemli limanı olan Alanya'da memurları gümrük vergilerini topluyordu . Nüfusu genelde Türklerden oluşan Karaman, Ermenek ve Larende Sıradağları'nın ötesinde kuzeydoğuda, Türklerin Alaşehir dediği büyük Rum şehri Philadelphia ve Aksaray gibi, I. Kılıç Arslan zamanından kalma Selçuklu şehirleri onun yönetimi altında idi.

Alişîr'in tebaasına, merkezleri olan Karaman Şehri'ne göre Karamanlılar dendi ve daha sonra 14 şehir ve 150 kaleden oluşacak güçleri yüzünden Alişîr'den sonra gelen Kapadokyalı beyler, Avrupalılar tarafından "Büyük Karamanlılar" olarak anılacaklardı. Anadolu'nun iç bölgelerine yerleşen bu Türk beyi, 14. yüzyılda atları sarı ve yeşil örtülerle süslenmiş binlerce atlıya sahip olacak ve kuşatmalar sırasında Rum kökenli makinelerden oluşan araçlar kullanacaktı.

Karaman Beyliği'nin güneybatısında, Lampron Şehri'ndeki Letunidler gibi bir dizi Küçük Ermenistan prensleri; Haçlı Seferleri'nden sonra da Sis'te bir kral hüküm sürüyordu. Sis'teki Katolik olan Ermeni Kralı Hetum, daha sonra Minorit rahiplerinin elbisesini giydi ve Peder Johann adını aldı. Ermeniler, artık eskisinden daha güçlüydüler ve liman şehri Korikos (Korgos), batılıların uğrak yeri hâline geldi, ama 14. yüzyılın başlarında başkentlerini ateşe veren Suriye ve Mısır Araplarının saldırılarına maruz kaldılar.

Alişîr'in sahip olduğu bölgelerin kuzeyinde Türk Teke beyi Antalya Limanı'm ve yakınında birkaç yeri eline geçirmişti. 14. yüzyılın ortalarında sahip olduğu yerlerin "12 şehir ve 25 kale"63 olduğundan bahsediliyordu; ama Türk komşularına göre Teke Beyi "fakirdi".

Sakarya Nehri'nin güneyinde, Ankara ve Amasya krallıklarının yerine geçen Germiyanoğullan, adını başka bir Türk beyinin yerleştiği Kütahya dolaylarındaki eski Germiyan Şehri'nden almıştı. Karamanlı komşuları için tehdit oluşturacak kadar güçlü olmalarına rağmen, Germiyanoğulları Beyi'nden, 14. yüzyılın karmaşalarında nadiren ve çok daha sonraları bahsedilir.

Antalya Körfezi'nin diğer kıyısında bulunan Likya sahillerinin kuzeyinde eski Karya Uygarlığı'mıP bulunduğu yerler, Germiyanoğulları Beyi gibi tarih sayfalarında çok daha sonraları yer alan Menteşe Bey'in yönetiminde idi. Tarihçi Pachymeres, bu beyin varlığını kabul eder, ama ondan bir Karamanlı olarak bahseder. Rumlar, Libadarios tarafından yönetilen Tralles Şehri'ne saldırısı sırasında ona Palpakis adını verdiler. Tralles Şehri'ni yerle bir eden Menteşe Bey, kuşatma altındaki şehirden kaçıp, kendisine sığınan Hristiyanları öldürten ve zaferini Moğol usulüne göre her yeri kan gölüne çevirerek kutlayan acımasız bir barbardı.

Alanya'ya yerleşen, Katalanlar zamanında Bizanslılardan Sard Şehri'nin yarısını talep etmiş olan Alanya Beyi'nin bağımsızlığı uzun sürmedi.

Menteşe beyinin isyancı damadı Sasan Bey (Şehinşah), Aziz John'un bir kilisesinin, Türkler tarafından Ayasuluk adı verilen ve italyanlar tarafından "Alta Logo", yani "Yüksek Yer" diye çevrilen bu adı taşıyan zengin ve eski Efes Şehri'ni yönetirken, büyük ve zengin İzmir Şehri ile Balat dolayları Aydın Beyi'ne aitti. Sasan Bey'in ölümünden sonra şehir Aydınoğulları tarafından alındı ve Rum nüfusu ya öldürüldü ya da Tire'ye götürüldü.

Türk adı Manisa olan ve Katalan birliklerinin saldırısına direnen Manisa, Saruhan Bey tarafından zapt edildi.

Kısmen ülkede yerleşik, kısmen Moğol ordusu ya da Moğol hükümdarlığı sırasında yerleşen Türkmenlerden gelen Türkler, Kuzey Anadolu'ya yerleşmişlerdi.

Beylerinden bazıları Bizanslılar ile iyi ilişkiler yürütüyor, hatta zaman zaman Bizans'ın hizmetine bile giriyordu. Asya ve Anadolu için çok önemli ve değişken olan bu yılları anlatan tarihçi Pachymeres, dul eşi Melanudion'da Filantropenos tarafından esir tutulan bir Selim Bey'den; Bizans sarayında şahincibaşı olan İbrahim Paşa'dan ve Hristiyanlığa geçerek izmit'e komutan atanan, kızı da Süleyman adında bir beyle evlenen Moğol asıllı bir komutandan bahseder. O dönemin diğer beylerinin yanında başka Türk topluluklarından da bahsedilir; Karadeniz'de kısa bir süre için Kutluk Kaim (Aksak Kaim) diye adlandırılan biri hüküm sürüyordu. Bizans ordularında, önceki gibi kendi komutanları altında çarpışan Turkopol diye anılan Türk asıllı Hristiyanların yanında, halktan gelen ve sadece "Türk" denen askerler vardı. Epir'de komutanlarının adından Rimpsan diye bahsediliyordu. Atar adında biri, Misia'da eşkıya başı olarak geçimini sağlıyor ve Lüblüce Şehri'ni rahatsız ediyordu; yardıma çağrılan Algomabarlar daha çetin eşkıyalar çıktılar ve bahtsız insanlan, işbirliği yaptıkları Atar'ın birlikleriyle baş başa bıraktılar.

Midilli Adası'nın karşısında, Laminses olarak da adlandırılan Kalames80 adında bir Türk, ölümünden sonra, yeni yüzyılın ilk 40 yılında hâlâ hayatta olan oğlu Karesi Bey'e bıraktığı bir beylik kurmuştu. Karesi Bey, imparator Mihail zamanlarında henüz Bizans'a ait olan Bergama Şehri'nde hüküm sürüyordu . Edremit ve Midilli Adası, 14. yüzyılın ilk yarısında henüz Bizanslıların elinde idi, tıpkı Foça'nın Cenevizli hükümdarın elindeooolması gibi; ancak bu dönemden sonra, gerek Edremit, gerekse Balıkesir, Mahran ve Kızılca Karesi Bey'i tarafından ilhak edildi. Bizans Imparatoru'nu Foça'da esir alanlar, yine bu Karesi Bey'in denizcileri idi.

Aslında Bizans İmparatorluğu'nun sınırını çizmesi gereken Sakarya Nehri'nden sonra başlayan Karadeniz kıyılarından Paflagonya'ya, oradan Konstantiniyye'deki Paleologun akrabası olan, Trabzon'daki Komnenoslu "Laz hükümdarın" yönetimi altındaki bölgelerin başladığı yere kadar uzanan bölgeler, Umur Bey'in idaresinde idi.

Kromna, Amasra, Tios ve Ereğli henüz Bizans İmparatorluğu'na aittiler, ancak memurlar, askerler ve tüccarlar bu bölgelere sadece Karadeniz üzerinden gemiyle ulaşabiliyordu, zira karayolundan tüm bağlantıları Sakarya Nehri kenarında konuşlandırılan sınır askerleriyle tamamen kesilmişti. Türkler, akınları sırasında Trabzon dolaylarına kadar geldiler. Batı'ya doğru Umur Bey, Karadeniz ve Akdeniz arasındaki bölgeyi yeni bir "iskit çölüne" çeviren, merhametsiz talanların sorumlusu idi. Prens Andronikos ve Prens Konstantin, yanlarında imparatorun kendisi ile birlikte İskenderiye Patriği'nin eşliğinde Umur Bey'le savaşmak üzere Anadolu'ya inmek zorunda kaldılar, ama geçtikleri talan edilmiş ıssız bölgelerde erzak bulmak o kadar zorlaşmıştı ki, İmparator Mihail, aslında yemeği olan bozuk ekmeğini yaptığı fedakarlıkların göstergesi olarak Konstantiniyye'ye gönderdi . Sakarya Nehri boyunca kaleler ve setler kuruldu, ama Umur Bey'in adamları, Bizans'a ait bu bölgelerin bahtsız insanlarının malına mülküne el koymak için yine de bir yol buldular. Bulgaristan tahtında hak iddia eden sahte Lahanas gibi bir serüvencinin, tehlikeli Türklere karşı gönderilmesi de sürekli bir başarı getirmedi. Soydaşları olan Menteşeoğulları, Bizans sahillerini ateşe verirken, Umur Bey'in adamları da Karadeniz kıyılarını yağmaladılar.

II. İzzeddin Keykavus'un oğlu II. Mesud (Melik Mesud), Moğol Hanı Argun'un (1284-1291) izniyle merkezi Konya olan devleti tekrar canlandırma düşüncesiyle Enez'den Anadolu'ya geldiğinde, karşısında Umur Bey ve yedi oğlunu buldu. Umur Bey, Moğol hükümdarının huzuruna çıktı ve Melik Mesud'a karşı savaşma izni istedi; ancak Selçukluların yasal mirasçısı ve Umur Bey arasında barış imzalandı ve Paflagonya'da hüküm süren Umur Bey, genç Selçuklu'ya tâbi olmayı kabul etti. Yaşlı bey, Türk geleneklerine göre barış ziyafetine katılmak üzere Melik Mesud'un yanına geldiğinde, sarayın adamları tarafından öldürüldü. Yedi oğlundan sadece ikisi onunla aynı kaderi paylaşmaktan kurtuldu: Ali ve o dönemde Bizans'ta esir tutulan Nasreddin. Ali kaçtı ve kendine birçok taraftar toplayarak babasının katiline savaş açtı; Melik Mesud savaş sırasında atından düşüp hayatını kaybetti ve böylece Umur Bey'e karşı işlediği suçun cezasını çekti. Bu zaferden sonra Ali, tüm Paflagonya bölgesinin hükümdarı oldu ve Sakarya Nehri'nin gerisindeki araziler, yine Türkler tarafından talan edildi92. Bu esnada Ereğli ve diğer limanlar henüz Bizans'ın elinde idi93, ama bunların dışındaki tüm Mezopotamya bölgesi Türklere boyun eğmek zorunda kaldı94. Nihayet, Ereğli halkı da Trakya topraklarındaki Silivri'ye kaçtı ve yerlerini Türklere bıraktı9/\

Umur Bey hanedanının yerine daha sonra başka bir Türk hanedanı geçti. Osman Bey'in uzun bir süre önce başlayan hikâyesi, Paflagonya beylerinin hikâyesi ile birleşti ve daha zayıf olan Umur oğlu Ali mağlup oldu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Anadolu Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir