Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Selçuklu Devleti ve Haçlı Seferleri

Burada Anadolu Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Selçuklu Devleti ve Haçlı Seferleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Haz 2011, 00:26

SELÇUKLU DEVLETİ VE HAÇLI SEFERLERİ

Romanos Diogenes'in başına gelen felaketlerden sonra, 1074 yılında Anadolu'nun Melikşah gibi güçlü bir sultan tarafından fethedilmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalındığında, hadiselere karışmak ve gücünü her yerde ispat etmek için fırsat kollayan Papa VII. Gregor, Doğu Roma İmparatorluğu'nun ve Katolik olmasalar da Hristiyan olan bu insanların savunulması için tedbirler almıştı. Batı'daki Hristiyan toplulukları arasında o ana kadar adı sanı duyulmayan bir ırkın, Konstantiniyye surlarına kadar dayandığını ilan etmiş ve bütün inançlı Hristiyanlardan temsilcisi olduğu Hristiyanlık adına savaşmalarını istemişti. Alman İmparatoriçesi Agnes, güçlü Toskana Kontesi Matilde gibi siyasi müttefiklerini ve sayısız şövalyeyle halktan 40 bin kadar savaşçıyı Konstantiniyye'ye ve oradan tehdit altında bulunan Anadolu'ya götürme düşüncesini besledi. Doğu Roma (Bizans) İmparatoru hiçbir zaman Batı Roma İmparatorluğu'ndan yardım istememişti, ama gezginler Bizans'taki karmaşık durum hakkındaki haberleri Papaya kadar götürmüştü.

Papa, doğuya planlanan seferi hiçbir zaman gerçekleştiremedi; aksine 1081 yılında Normanlarla İmparator Aleksios arasında çıkan çatışmaları seyretmek zorunda kaldı. Ama asil bir aileden gelen gezginlerden biri -1082 yılında seyahatinden dönen Flandern Kontu - Konstantiniyye'de vermiş olduğu söze sadık kalarak kendi ülkesinden 500 Frank'ı, şövalyeyi ve genç hizmetkârlarını Bizans'a gönderdi. Bu birlik, daha sonra İzmit'i almaya çalışırken Ebu'l-Kasım'a karşı savaştı. Aynı zamanda kısa bir süre önce Kuzey İtalya'ya yerleşen ve Franklann bir başka koluna mensup olan Normanlar, haçlı işaretini taşıyan bayraklar altında Napoli ve Sicilya kalelerinde ve şehirlerinde Arap hükümdarlarına karşı savaşıyorlardı. Kutsal savaş güneyde günlük işlerden biri hâline gelmişti ve Bizans Kontu ünvanını taşıyan yeni Normanlı liderin askerleri sürekli bir "Hristiyanlar
Ordusuna" dönüştü .

Selçuklu Sultanini küçümseyen ve ondan nefret eden Haçlı Seferi tarihçileri ve hadiselerin cereyan ettiği yerlere çok uzaktan tanık olduğunu iddia edilen Alman Bernold, VII. Gregor'un halefi II. Urban'm, imparatora karşı kesin üstünlük sağladığı Piacenza kilise toplantısında Türklere karşı yardım dilenmek üzere Bizanslı elçilerin de bulunduğunu anlatırlar. Buna karşın, bu toplantının yapıldığı 1095 yılında, ne artık hayatta olmayan Çaka Bey'in adalar imparatorluğu, ne de Türklerin alışılagelmiş kısa süreli akınları, Konstantiniyye'de alay konusu olan Latinlerden, ne de papanın şereflendirdiği bir toplantıda yardım istemelerini gerektirecek kadar büyük bir kriz yaratmadığı söylenmelidir. Aksine, büyük selefinin batıdaki ideal gücüne ulaşan II. Urbanus'un, kendini doğu ile ilgili planlan da takip etmek zorunda hissettiği düşünülebilir. Ayrıca, Doğu Roma, yani Bizans İmparatoru'nun elçileri papayı herhalde Auvergne'deki Clermont Şehri'ne kadar takip etmemişti, zira II. Urban burada 1095 yılı Kasım ayında Fransa meseleleri ile ilgili bir toplantı daha yapmıştı. Ayın 27'sinde bu şehirden sadece Konstantiniyye'yi değil, uzaktaki Kudüs'ü de düşman elinden, hatta kâfirlerin elinden kurtarmak üzere Birinci Haçlı Seferi yola çıktı. Kendini kâinattın hakimi sayan papa, artık gözlerini daha da yükseklere dikmişti.

Planlanan seferin hedefini tam olarak kimse bilmiyordu. Haçlılar, Kudüs'ün içler açısı halini, Kutsal Mezara yapılan saygısızlığı, orada yerleşik bulunan Hristiyanların takibini ve hacılara karşı gösterilen düşmanlığı sadece genel olarak tasavvur edebiliyorlardı. Papa'nın elçisi Puy Piskoposu Adhemar'ın da bu ülkeler ve insanları, doğunun gelenekleri ve politikaları hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Sadece Normanlar, Aleksios ile yapmış oldukları savaştan cesaret alarak, daha yola çıkmadan ne başarabileceklerini biliyordu. İster Avrupa'da, ister Anadolu'da olsun, yeni feodal mevkiler yaratmak için bazı yerleri işgal edebilirlerdi ve bu hedefe ulaşmak için gerekirse Müslümanlarla veya Bizanslılarla, hatta Latinlerle bile dövüşebilirlerdi. Hedefledikleri herşeye ulaşamasalar bile bu karmaşada herkes onların isteğine göre hareket ediyordu.

Basit ve savaş sanatlarında eğitilmemiş ilk Haçlılar, büyük bir çingene topluluğu gibi Konstantiniyye'ye vardıklarında antipati ve belki de korkuyla karşılandılar. Aklı başında, kendi çıkarlarını düşünen Bizanslılardan bazıları, hayal dünyasında yaşayan bu serserilerin ne işe yarayacağını düşünüyordu. Ayrıca, Konstantiniyye'de Latinlere karşı Türklerden daha fazla nefret beslendiği bilinirdi. İmparator Mihail'in "Frank Ursel'in Türk akınlarını önlemek için herhangi bir yere yerleşmesini görmektense Türklerin Roma'ya ait bölgelere sahip olmasını ve yönetmesini" tercih ettiği bile söylenenler arasında idi. Bizans, baştan sona kadar bu politikayı gütmüştü ve gerçekten de planları için hiçbir zaman imparatordan izin istemeyen ve Amasya veya Niksar'da, Karadeniz sahillerinde dinden çıkmış ganimet düşkünü adamlarının başında tıpkı bir Porsuk, Ebu'l-Kasım veya Çaka Bey gibi ortaya çıkan Ursel, her açıdan Türklerle kıyaslanabilirdi. Tarihçi Anna Komnenosa'nın söylediklerine göre Peçenekler ve Türkler gibi, Latinler de paradan başka bir şey tanımıyorlardı. Sayısız Frank ordularının yollarına çıkan herşeyi yok ederek, hiçbir otoriteye saygı gösteremeden ve boyun eğmeden, kötü şöhretli Normanlarla birlikte yollarda oldukları haberini alınca Bizanslılar da hem kendi güvenliklerinden, hem de mallarının güvenliğinden korkmaya başladılar .

Keşiş Peter'in [Pierre Hermite] birlikleri Konstantiniyye'ye vardığında, bu savaşçıların Anadolu'yu Müslümanların elinden alma amacını taşıyacak bir seferde kullanılamayacakları anlaşılmıştı. Gelenlerin tek derdi, herhangi bir yerde, herhangi bir şekilde kâfirlere karşı savaşmak ve ruhlarının selamete ermesini sağlamaktı. Bizans gemileri ile Türklerin yerleştiği Anadolu kıyılarına geçirildiler. Burada hiçbir dirençle karşılaşmadılar ve imparatorluk tarafından iyi beslenerek birkaç gün Yalova civarındaki kamplarında sakince oturdular. Daha sonra İznik'teki Türklere karşı birkaç akın düzenlediler. Kılıç Arslan'ın sürüleriyle tarlalara çıkan adamlan hemen surlar arasındaki şehre geri döndüler. Yakınlarda bulunan bir kale Hristiyanlar tarafından işgal edildi, ama bu kolay başarılardan dolayı atılan zafer naralan uzun sürmedi. Zavallı adamlar, fethettikleri yerlerin değerini gerçekten bilmiyorlardı. Bizans'tan gönderilen erzakları tükenmek üzere olan ve erzak temin etmeyi başaramayan kaleyi işgal eden birliklerin, Selçuklu Sultaninin hiç beklenmedik bir anda gönderdiği İlhan Bey'in birkaç adamının baskınına uğradığı ve kuşatılıp, öldürüldüğü haberi geldi (Ekim 1096). Asıl orduyu oluşturmayan silahlı Haçlıların bir diğer bölümü, sınır nehri olan Drakon'da onlarla aynı akıbete uğradı. Hristiyanlardan hayatta kalanlar kış boyunca ya Konstantiniyye'de kaldılar ya da Papa'nın kendilerine vaat ettiği gibi, Türklerle yaptıkları bu savaştan dolayı tüm günahlarından arındıklarıyla avunarak kendi topraklarına geri döndüler.

Kış aylarında, başlarında asil ailelere ve kral hanedanlarına mensup kişilerle birlikte Fransa ve Almanya'dan gelen şövalyeler, onları istemeyerek misafir eden Bizans'ın başkentine geldiler. Aralarında herhangi bir başkomutan seçmemişlerdi. Bu yüzden İmparator Aleksios, Roma-Germen İmparatorluğu'na mensup Fransız asıllı, dindar Lorenli Kont Godefroi'yi onların başkomutanı olarak kabul etti. Kont Godefroi'yi kabul etmesinin bir diğer nedeni, bu kontun Anadolu topraklarına girdikten sonra herhangi bir fetih yapacak olması hâlinde, aldığı topraklan Batı Anadolu'daki tüm ülkelerin gerçek sahibi olarak Bizans'a verebilecek biri olması idi. Uzun zamandan beri, Bizans bayrağı altında bir şövalyelik kariyeri yapmak için Konstantiniyye'ye gelen batılı asilzâdeler, kabul merasimleri sırasında, fethettikleri toprakları Bizans'a iade edeceklerine dair yemin etmek zorunda bırakılırlardı. Böylece batılıların sadakati az da olsa güvence altına alınıyordu. Godefroi, Fransızlara özgü kibrine rağmen, imparatorun müttefiki olmayı kabul etmek zorunda kaldı. Normanlı düşmanının büyük oğlu Bohemund'dan 1097 yılı Nisan ayında şehre vardığında da aynı yemin istendi. Haçlı Seferleri'yle daha sonra gelen önemli Hristiyan başkomutanlarından Toulouse Kontu Raymond, Normand Kontu Robert, Blois Kontu ve İngiltere Kralı'nın akrabası Stefan, gönüllü ya da gönülsüz olarak bu yemini edeceklerdi. Stefan, eşine yazdığı mektupta, imparatordan "dünyada eşi benzeri olmayan bir adam" ("hodie talis vivens homo non est sub coelo") olarak bahsederek Haçlıların Bizans İmparatorluğu ile ilişkilerini açıkça
ortaya koydu.

Mayıs ayının ilk günlerinde, Tanrıları adına savaşan Haçlılar üç yüz burca ve "muhteşem güzellikte" surlara sahip İznik önüne geldiler. Bizans stilinde yapılan kuşatma birkaç hafta sürdü. İmparator Aleksios bu esnada Anadolu topraklarında idi ve çadırlarını, İznik yakınlarındaki Maltepe'ye kurmuştu. Diğer taraftan, "başkentinin" alınmasını önlemek için Kılıç Arslan da gelmişti, ama Kont Raymond'un adamlan yeni gelen barbarları dağlara geri çekilmeye zorladılar. Turkopoller, Frankların saflarında cenk ettiler. Yakınlarda bulunan bir filonun başında yine Tatikios vardı. 19 Haziran'da şehir teslim olmak zorunda kaldı, ancak kale burçlarına dikilen Hristiyan bayrağı, Batinin değil Bizans İmparatoru'nun bayrağı idi ve büyük hizmetler veren Franklara tazminat olarak değerli hediyeler verildi. Alınan esirler arasında sultanın eşi de bulunuyordu.
İznik'in yeni Rum komutanı Butumites onu imparatorun karargâhına gönderdi.

Haçlılar, önce Antakya'ya, oradan da uzaktaki Kudüs'e geçmek için İznik'ten yola çıktıktan iki gün sonra Eskişehir dolaylarında tüm güçleriyle bekleyen Kılıç Arslan'la tekrar karşılaştılar. Hristiyanlar burada klasik anlamda büyük bir savaş vermediler. Türkler önce kuzenler Bohemond ve Tankred önderliğindeki Norman öncülere ve Blois ile Flander kontlarına saldırdılar. Ancak Fransa Kralinın kardeşi, güçlü Lotren Kontu, zeki Provanslı Raymond ve Papa'nın elçisi önderliğindeki asıl kuvvet ortaya çıktığında, Kılıç Arslan'ın adamları kaçmak zorunda kaldılar (1 Temmuz). Bu gibi çatışmalar, Türkiye Selçuklu Sultaninin ne kadar zayıf ve organize olmamış olduğunu gösteriyordu .

Haçlılar, hiçbir düşmana rastlamadan yollarına devam ettiler. Burası, aslında hiç kimseye ait olmayan ve yerlilerinin çalışmak için gerek duyduklan huzuru, hediyeler ve yağmacılıklarla edinmek zorunda kaldıkları geniş ve verimli topraklardı. Hristiyanlar, Kapadokya'ya vardıklarında çok önemli bir yere sahip Konya'dan bile vergi toplayan Hasan Bey'in dağınık birliklerine rastladılar. Hasan Bey, İznik'te komşusunun başına gelenlerden dolayı hazırlıklıydı. Bu yüzden onun topraklarında Haçlıların yoluna kimse çıkmadı . Baskı altındaki Hristiyanlar tarafından sevinçle karşılandıkları Konya Şehrinde, Haçlılar ve beraberindeki hizmetlileri Latin haçını taşıyan bayrakları altında Anadolu'yu Suriye'den ayıran dağlara doğru devam ettiler. Yüksek yerlerdeki Ermeni prensleri dağlardan geçen birliklere erzak temin ettiler. Yine önemli bir şehir olan Tarsus, Türk birliklerinden temizlendi. Hristiyanlar ancak Antakya önlerindeki "demir köprüde" tekrar çatışmaya girmek zorunda kaldılar.

Ama ordu, uzun süren yolculuk ve yoksunluklardan dolayı zayıf kalmıştı. Neredeyse bütün atlarını kaybetmişlerdi. Gururlu şövalyeler bile zayıf öküzlerin üzerinde ilerliyorlardı. Süleyman Şah'dan sonra Antakya'nın mülkiyeti kendisine geçen Yağısıyan (Aghusian) Hristiyanlara aylarca direndi. Suriye'deki beylerden yardım istedi, ama boşuna. Ne Halep'te Rıdvan, ne Şam'da Dukak, ne Kudüs'te Sökmen, ne de Selçuklu Sultaninin başkomutanı Kürboğa yardıma gelmediler. Türklerle karşılaştıkları birkaç seferde mağlup olmuş olmalarına rağmen hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan Haçlılar, sonunda şehrin sahipleri olarak bu güzel ve büyük şehre girdiler. Onları bu şehirden tekrar çıkartmak çok zordu ve kendisiyle birlikte halifenin de gelişini görkemle ilan eden Nişapur'daki Büyük Selçuklu Sultanı bile bu işi başaramadı; özellikle de Norman Bohemond gibi, Suriye'nin kuzeyindeki bu başkenti tamamıyla yönetimi altına almayı başarabilen biri varken. Bunun dışında, Bağdat'a karşı her zaman kin beslemiş olan en tehlikeli düşmanı Mısır Sultanı, Hristiyanların bu şehri almasına seviniyordu.

Hristiyan birliklerinin büyük bir bölümü Antakya'dan Kudüs'e doğru yola çıktılar ve 1099 yılı Temmuz ayında Kudüs'ü alarak Kudüs Krallığinın başkenti yaptılar. Urfa'ya, Ermeni Prensi Toros ile kurulan dostluk sayesinde Prens Toros'un öldürülmesinden sonra Kont Baudouin yerleşti (Mart 1098). Kudüs'teki Hristiyanlar birkaç ay sonra Fenike limanlarının çoğunu ellerine geçirdiler ve Suriye'de aldıkları Türklere ait kalelerin sayısı gittikçe yükseldi. İtalyan gemileri, çok uzun zamandan beri ihmal edilen ve fakirleşen bu bölgelere yeniden canlılık kazandırdı.

Antakya'nın alınmasına neden olan hadiseler, sonuçları çok uzun süreli olmasa ve İmparator Aleksios'nin bununla bağlantılı iyileştirme planlar kısa bir zaman sonra sönse bile, Anadolu ve oradaki Türk hanedanlarının gelişimi üzerinde çok önemli bir rol oynamıştı.

Kılıç Arslan, bu hadiselerden sonra Anadolu'da hiçbir zaman eski gücüne kavuşamadı ve son yıllarında İznik'e de dönmedi. Suriye'de yaşamaya devam etti ve 1102 yılında, Lombart'lardan oluşan ikinci Haçlı Seferine karşı, Türklerle Ankara'da yapılan ilk çatışmalardan sonra tekrar savaşmak zorunda kaldı. Anadolu'ya sadece iki kez geldi. Birincisinde Ankara'dan Amasya'ya hareket eden Nevers Kontu'nun yolunu kesmek; ikincisinde Ereğli'de Poytevitleri ve Bavyeralıları yenmek için. Sivas'ta Danişmend Beyi'nin oğlu olan müttefiki Gümüştegin, esir aldığı Bohemond'u Niksar'da esir tuttu. Kılıç Arslan, bu başarılardan sonra Mezopotamya'da çok önemli bir şehir olan Musul'u da ilhak etmeyi başardı. O, artık Batinin gerçek hükümdarı idi ve Büyük Selçuklulara karşı bağımsızlığını ilan etti. Gücünü ilan ettikten kısa bir süre sonra, tıpkı atası Süleyman Şah gibi, bir araya gelen Suriyeli beylere karşı verdiği savaşta (1107) öldü.

Bizans İmparatoru, tıpkı İznik'te olduğu gibi, Antakya önlerindeki Hristiyan karargâhındaki bir temsilci; daha önce de adı geçen Tatikios'u bulundurmakta idi. Daha sonra Tatikios'un silah arkadaşı Tzitas, yeni Haçlılara Suriye'de eşlik etti16. Bohemond'u yükümlülüklerini yerine getirmeye zorlamak için İznik'in eski.

komutanı olan Butumites, Bohemond'a karşı gönderildi ; hem de emrinde imparatorluk donanma filosu ile birlikte . Rumlar, Küçük Ermenistan'ın en önemli limanı Gorigos'u ve Kilikya'daki Silifke'yi almayı başardılar. Ayrıca Gabala'yı ve Suriye'deki Lazkiye (Laodikea)'yi aldılar. Kara birlikleri, Tarsus'u, Adana'yı ve Mamistar'ı işgal ettiler. Ermenilerin tarafına geçen Norman Tankred'in ve Ermeni tahtı üzerinde hak iddia eden arkadaşı Aspietes'in imparatorluk birliklerini ülkeden kaçırma çabaları sonuç vermedi, doğudan geri dönen Bohemond, başarısız olduğu savaştan sonra resmi bir anlaşma ile imparatorun tüm mal varlıkları üzerindeki hakkını tanıdı ve vasalları, imparatorluğa Suriye'de fethettikleri yerlerin mülkiyeti için yemin etmek zorunda kaldılar. İmparator Aleksios, ödül olarak Kilikya (Çukurova)'yı Antakya'dan ayırdı. Suriye'deki birkaç liman da aynı durumda idi ve Bizans İmparatoru, Halep ve Mezopotamya üzerindeki haklarından söz etmeye başladı. Bu arada çok güçlü bir adam hâline gelen Kıbrıs Dükü'nü, Trablusşam için Kont Raymond'un halefinden timar yeminini almakla görevlendirdi24. Suriye'deki vasalların diğer teşebbüsleri İmparator Aleksios'yi pek ilgilendirmedi. Onun hükümranlığını kabul etmiş olmaları ona yetiyordu. Onun gözü, Anadolu'da idi ve burada sadece basit bir vasal ilişkisiyle yetinmeyecekti. O, bu toprakları kendi yönetmek istiyordu.

Ama Aleksios yine de iç bölgelerin tekrar fethini düşünmemişti, zira böyle bir teşebbüs sahip olduğundan daha fazla güç isterdi ve yerel şartlar buna izin vermezdi. Asıl hadise, sahilleri geri kazanmaktı. Bitinya, tekrar imparatorluğun mülkiyetine geçtikten sonra Türkler tarafından daha sonra Aydın olarak adlandırılacak olan Lidya topraklarının fethine geçtiler.

Bizans İmparatoru'nun eniştesi İzmir'i ve Efes'i zaptetti. Mağlup olan Türkler önce Bolvadin'e, oradan da dağlara kaçtılar ve esirler köle olarak Rum adalarına dağıtıldılar. Daha sonra Sard, Alaşehir, Friglere ait Denizli ve Menderes ile Gediz nehirleri arasındaki bölge tekrar Bizans hakimiyetine geçti ve tüm şehirlerin başına tekrar Bizans komutanları getirildi. Aleksios, sanki Antakya üzerine yürümek istiyormuş gibi bir görüntü sergiledi, ama sadece Akşehir'e kadar gelerek, buradaki yerlileri daha sakin bölgelere yerleştirdi. Türkler, bu bölgelerden çıkartılmış ve dağlara kaçmıştı ve giderken arkalarında hiçbir kalıntı, ne insan, ne cami, ne de kültürlerini yansıtacak herhangi bir iz bırakmamışlardı. Her zaman nasıl hızla geri dönmüşlerse, bu sefer de o kadar hızlı bir şekilde kaybolmuşlardı .

Gerçekten kısa bir süre sonra tekrar geri döndüler ve 1109 yılında Kıbrıs Adası'nın karşısındaki liman şehri Antalya'da görüldüler. Adları daha sonra eşkıyaya çıktı ve Bizans valisi saldırıya geçerek, Abidos'tan yola çıkarak Midilli Adası'nın karşısındaki Edremit'e geldi. Çaka Bey tarafından tahrip edilen kale tekrar kuruldu ve kısa bir süre için kaybedilen Alaşehir tekrar Bizanslıların eline geçti. Türkler Lampe'de mağlup oldu ve acımasızca cezalandırıldılar; küçük çocukları bakır kaplar içinde kızartıldı. Halkının intikamını almak için, Selçukluların yerine geçen Kapadokya Beyi ve Kayseri hakimi Hasan Bey büyük bir ordu ile geldi, ama Alaşehir'de kuşatılan Bizanslı vali, kuşatmadan kurtulmayı başardı. Devam eden çatışmalar sırasında Türklerin öncü birlikleri Kelbanios, İzmir, Nif, Kırkağaç ve Bergama'ya kadar geldiler. Böylece Çaka Bey'in hüküm sürdüğü yılların anılan tekrar canlandı.

Selçuklu Sultanı Şehinşah'la Türkler için yeni bir lider doğmuş olmasına rağmen, Bizanslı komutan Konstantin Gabras tehdit altındaki şehirlerin, Bizans İmparatorluğu'nun mülkiyetinde kalmasını sağladı. Bizans İmparatoru, Edremit'e geldi ve burada kısa sürecek bir barış imzalandı.

İran Selçukluları Sultanı artık gücünü İznik'e kadar genişletme zamanının geldiğine karar verdi. Anadolu kıyılarına Horasan'dan bir ordu geldi ve Ulubat Gölü'nün etrafında yine barbar toplulukları gezinmeye başladı. Bu akınlar sırasında, Olimpos Dağı eteklerinde bulunan ve Osmanlıların daha sonra başkenti hâline gelecek Bursa'dan da bahsedilmektedir. Dehşet içinde, askerî açıdan önemli olan Ulubat'ın düştüğü ve anılarla dolu Kyzikos'un alındığı duyuldu. Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar, karargâhını Bizans'ın birçok teşebbüsünün çıkış noktası olan Manyas'a kurdu. İznik Dükü, yeni akınları durdumıayı denedi, ama boşuna.

Aorata'da mağlup oldu ve esir düştü. "Anadolu'daki Türklerin lideri" Muhammed Tapar, imparatora karşı savaşmayı göze aldı. Halep'ten, İran'dan sürekli olarak destek güçler geldi. Türkler tarafından geri alınan Konya, yine başkent hâline getirildi. I. Kılıç Arslan'ın oğlu Şehinşah olarak anılan Melikşah burada oturuyordu . Türkiye Selçukluları Sultaninin yanında, üvey kardeşi Mesud ve Türkçe adı bilinmeyen Monolikos adında bir vezir vardı. Aynı yerde Kuran'ın yasaklarına karşın lüks içinde yaşamayı seven beylere şarap sunan bir şahıstan da bahsedilir, zira Türkiye Selçuklu sultanları da bu dönemde İran'daki akrabalan gibi görkemli bir saray hayatı sürmeye başlamışlardı. Bir zamanlar halkın arasından gelen basit bir şahıs olan Hasan Bey'in (Hasan Katuk) hüküm sürdüğü yerlerde şimdi, yiğit Süleyman Şah ve I. Kılıç Arslan gerçek bir sultan gibi hüküm sürmeye başladı.

Gut hastalığına yakalanmış olduğu için omuzlarda taşınan yaşlı İmparator I. Aleksios, asi sultanın başkentini kısa bir zamanda alacağını ve yok edeceğini ilan etmesine rağmen, İznik Dukalığının sınırlarında çıkamamakta idi. Türklerin karargâhında zayıflığı, hastalığı ve sözde mütevazılığı alaya alınmaya başlandı. Bütün başarıları sadece küçük eşkıya gruplarına karşı elde ettiği zaferlerden oluşuyordu. Bolvadin'de yapılan muharebede imparatorun oğlu Andronikos öldürüldü ve Türkler bir tepeye kadar geri püskürtüldü, ama gece her yerde savaşa hazırlananların yaktıkları ateşler görüldü. Nihayet, savaş alanında barış imzalandı. Şehinşah Melikşah, kendisini savaşa hazır bir hâlde bekleyen imparatorun huzuruna çıktı. Aleksios, tehlikeli ve güçlü Türkler tarafından "İmparator" olarak, eller göğüsler üzerinde selamlandı. Sultan, atından indi ve imparatorun mor ayakkabılarını öptü. İmparator, sultanı elinden tutup, süslü asil bir atın yanına götürdü, bundan sonra kendisine bağlı olacak sultanın omuzlarına bir hilat attı ve ikisi de atlarına binip, ülkeye banş getireceklerini ilan ederek, Bizans İmparatoru ve gururlu Selçuklu Sultanı yan yana at sürdüler. Selçuklu Sultanı kısa bir süre sonra rüyasında aslan hâline gelen fareler gördü ve subaylarından birinin ihanetine uğrayarak, Bizans şehri Tyragion'a geldiğinde bu subay tarafından düşmanlarına teslim edildi. Türklere karşı yapılan bu son seferi hiç beklenmedik bir şekilde kazanan İmparator Aleksios, kurtardığı köleler ve kendisine sığınan köylülerle Konstantiniyye'ye dönerken, Selçuklu Sultanı esir ve gözlerine mil çekilmiş olarak Konya'ya getirildi ve burada Erilemez (Elegmos) adında bir "satrap" tarafından boğularak öldürüldü (1116-1117).

12. yüzyılın ortalarına doğru yeni bir Komnenoslu sahneye çıktı: Ölen İmparator Aleksios'nin oğlu Ioannes.

Amacı, sahil şeritlerini bir Başara (Pikaras) ya da bir Alpikaris stilinde Türklerden arındırmak, Danişmend Beyi'nin oğlunun Kapadokya'da, Büyük Ermenistan Dağlarında ve Sivas ile Niksar şehirlerindeki gücünü yok etmek, Şehinşah Melikşah'ın halefi Mesud'u Türkiye Selçuklu başkenti Konya'dan çıkartmak ve Kilikya'daki Ermeni prenslerine boyun eğdirmekti. Ayrıca, sade bir Bizanslı prens olarak yaşamına devam eden Norman Bohemond ile bağlantıları sebebiyle kısa sürelerle Normanların eline geçen Antakya'yı Prens Manuel için bir gelir kaynağı hâline getirmeyi ve Antakya ile bağımsız Kıbrıs Adası'nı bu prens adına ilhak etmeyi planlıyordu. Bunlarla yetinmeyerek Halep'te eski Hristiyan ve Roma dönemlerini tekrar canlandırmak ve kutsal şehrin gerçek sahibi, "Tanrı tarafından taç giydirilen" imparatorlar Konstantin Heraklios'un halefi olarak Kudüs'e girmek ve orada bulunan Frank komutanı kendisine tâbi bir vasal hâline getirmek istiyordu. Sürekli askerî başarılar ve düşman devletlerinin çökmesiyle dur durak bilmeyen bu imparator, yavaş yavaş tüm hayatını adadığı bu idealini gerçekleştirdi.

İmparator Ioannes, önce her yıl yenilenen akınlarla Anadolu sahillerini eline geçirdi. Önce Lidya topraklarından başladı. Karargâhını Alaşehir'e kurdu, Denizli'yi kuşattı ve eline geçirdi. Savaşın bir sonraki hedefi daha güneydeki Pamfilya toprakları idi. Burada Uluborlu'yu eline geçirip, Antalya'nın iç bölgelerini Bizans İmparatorluğu'na bağladı. Üçüncü sefer, Kastamonu'ya düzenlendi, ama imparatorun askerleri burada, Danişmend Gazi'nin haleflerinden olan ve Kayseri ile Niksar'da, bazı Gürcistan bölgelerinde, hatta Mezopotomya'da bazı yerler üzerinde hüküm süren Mahmud'un ciddi direnciyle karşılaştılar . Mahmud, kendisinden alman şehri derhal geri kazanmayı başardı. Ancak, Mahmud'un ölümü ve ölümünden sonra halefleri ile Konya'daki Türkiye Selçuklu Sultanı Mesud arasında çıkan mücadeleler, Karadeniz'in Trabzon sınırına bitişik bu bölgesinde Bizans'a üstünlük sağladı ve bağımsız kuzeyli dükler burada hain Konstantin Gabras'ın yönetiminde hanedanlar kurdular .

Bizans İmparatoru, bunun üzerine Toros Dağlarindaki Küçük Ermenistan'a göz dikti. Burada Kral Leon Silifke'yi zapt ederek, çok da sabırlı olmayan ve sonunda esir düştüğü Antakyalı komşularını tahrik etmekte idi. Rum birlikleri neredeyse hiç çaba sarf etmeden Mamistra (Mopsuestia/Miusis)'i, Tarsus'u, Adana'yı ve Anazarbe'yi aldılar. Antakya, Komnenoslu Manuel'in ölen II. Bohemond'un kızı ile evlenmesi şartıyla Bizans İmparatoru'na daha önce sunulmuştu, ancak prensesle evlenen Poitou'lu Raymond olmuştu. Raymond, Bizans İmparatoru'nun karşısına silahla çıkmaya cesaret edemedi ve kayınpederi gibi timar yeminini etmeyi yeğledi. Çift başlı kartal, İtalyan tüccarlar tarafından kurulmuş Castelpisano'da dalgalanıyordu ve Halep, İstrion ve Şeyzer önlerinde görülüyordu. Atabey Emir Saltuk'un oğullan esir olarak imparatorluk ordusu ile birlikte götürüldü .

Bu hadiselerden dolayı Danişmendoğullarının hükümdarlığı kuzeyde tekrar tehdit altına girdi. Kış ayları boyunca Bizanslılar, Kayseri'ye karşı hiçbir harekette bulunmadılar, ancak bahar aylarıyla birlikte Bizans birlikleri Likya topraklarında Uluborlu'ya (Süzepolis) vardılar. Kısa bir süre sonra Konya (İkonion) Gölü'nde Beyşehir Gölü Bizans tekneleri görüldü.

Latin asıllı Raymond, Bizans'ın yönetimi altında bir vasal olma utancından kurtulmaya karar verdiğinde Bizans İmparatoru, Raymond'u yok etmek ve Prens Manuel için Antakya'da bir prenslik kurmak üzere Toros Dağları'na geri döndü, ama hiç hesapta olmayan bir tesadüf sonucu imparatorun tüm projeleri suya düştü. İmparator Ioannes, yolculuk sırasında iki oğlu ile birlikte öldü ve Manuel, Konya'da Türklerin yerine Ermenileri ve Latinleri yönetmek üzere imparator ilan edildi (1143).

Manuel Komnenosos Antakya'yı almayı denedikten sonra, arkasından çevrilen entrikaları etkisiz hâle getirmek için Konstantiniyye'ye döndü. Kısa bir süre sonra, bu önemli bölgeleri tamamen geri kazanma rüyasını gerçekleştirmek amacıyla tekrar Anadolu topraklarına ve uzaktaki Suriye'ye geldi.

İmparator Ioannes şehirlerde yerleşik hayat süren veya tarlalarda rastladığı Türklere mümkün olduğunca dokunmamıştı. Eski Roma federal sistemi onlara da uygulanıyordu. İkinci sefer sırasında Türklerin, Bizans İmparatoru tarafından Likya'ya yerleştirildiğinden bahsedilmekte idi. Hristiyan köylüler bu komşulara alışıktılar, hatta Konya civarındaki köylüler, şehri sultan adına savunmaya hazırdılar. Esir alınan Türklerden bazıları soydaşlarının yanına dönmek istemedi ve vaftiz edilmiş veya edilmemiş Türk paralı askerler olarak Bizans hizmetinde kalarak savaşlara katılmayı yeğlediler. Antakya'nın İmparator Manuel tarafından kuşatılması sırasında Bizans birliklerinden biri, Türk Porsuk Bey tarafından yönetilirken, Birinci Haçlı Seferi sırasında İznik dolaylarında Frankların eline düşen Aksuh adında başka bir Türk, Komnenoslu İmparator'un dostları ve sırdaşları arasında idi. Doğu Roma İmparatorluğu bayrağı altında hizmet veren bir başka Türk komutanın adı Pupakis'ti. Türk asıllı diğer bir subay da Hristiyan Ioannes adını taşıyordu. Bunların arasında İsaak adına da rastlanmakta idi. Diğer taraftan, Konstantiniyye'de hüküm süren imparatorluk hanedanına mensup kişiler, Türklerin tarafına geçip, taht mücadelelerinde akrabalarına karşı Türklerden yardım almakta sakınca görmüyorlardı. İmparator Ioannes'in kardeşi İsaak, yardım almak üzere Konya'daki Selçuklu Sultanina başvurdu ve Komnenoslu Prens Ioannes, Latinlerle yaptığı bir kavgadan sonra Türklerin karargâhına giderek, sultanın bir kızı ile evlendi ve Müslüman oldu . Gelecekte tahta oturacak İmparator Andronikos Komnenosos'un ve eşi, imparatorluk hanedanına mensup Konstantin Dasiotes'in bir av sırasında gerçekten bilerek mi, yoksa tesadüfen mi esir düştükleri konusunda ise hâlâ şüpheler vardır.

İmparator Manuel, başkentin güvenliği için Bitinya'daki şehirleri aldıktan sonra, Ulubat'ta yeni bir saray inşa ettirmeye başladığında, Türk savaşlarına da bir son vermiş olmayı umut ediyordu, ancak, Konya'daki Türklerin İsauria'ya ve Thrakesion'a girdikleri haberi geldi. Bununla beraber bu, Sultan Mesud tarafından başlatılmış bir savaş değildi. Aksine o dönemlerde Türkler kendilerini yöneten beylerden başkasını tanımıyorlardı. Buna örnek olarak esir düşen birkaç Türkün, "Ramazan Bey'in yönettiği Ramazanoğullarından" olduklarını söylemeleri buna örnek verilebilir. Manuel, bunu fırsat bilerek bütün suçu Selçuklu Sultaninin üzerine attı, üzerine yürümek için harekete geçti ve Konya Şehri'ni alacağını ilan ederek, savaşabilecek durumda olan tüm Türkleri öldürme emri verdi. Geleneklere uygun olarak büyük bir meydan muharebesine davet edildi. Sultan, Bizanslılardan kaçtığı sırada Batı geleneklerine göre - Manuel, bir Latin-Macar Kralı'nın kızının oğludur - arkasından hakaret dolu bir mektup gönderildi. Türklerin alınması zor başkenti Konya'nın yakında düşeceğini hisseden ve fatihlerin beslenmesi için 2 bin koyun ve birçok öküz hazır tutan sultanın eşi, Komnenoslu Ioannes'in eşi olan kızı ile birlikte muhasara altına alındı. Surların dışındaki Türk mezarların kutsallığı bozuldu ve tahrip edildiler. Manuel, şövalyelik onurunu korumak üzere rakibinin annesinin mezarını son anda zor kurtardı. Norman hükümdarının üzerine yürümek için hazırlık yaptıkları haberi üzerine geri çağrıldı ve geri dönerken, Türkler tarafından rahatsız edildi. Diğer taraftan imparatorluğa bağlı güçler, ellerine geçirdikleri hiçbir Türkün canını bağışlamadılar.

Statüko bazında bir barış imzalandı, ama Bizans Türkleri yine de rahatsız edici unsurlar olarak görüyordu. Alman Kralı Konrad ve Fransa Kralı VII. Louis'nin komutası altındaki İkinci Haçlı Seferi, Manuel'in gönülsüz desteğiyle Anadolu topraklarına vardığında (1147), Sivas'taki Danişmend Beyi onları Eskişehir'de karşılayacak birlikler gönderdi ve yiğit düşmanları tarafından takip edilen öncü Almanlar, büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldılar. İkinci Haçlı Seferini yöneten krallar, güçlerini tekrar bir araya getirdiklerinde Alaşehir üzerinden doğrudan Konya'ya ulaşmanın imkânsız olduğunu anladılar. Atlı süvarilerden korunmak ve yeterince erzaka sahip olabilmek için Haçlıların komutanları, İmparator Manuel'un daha o zamanlar muhtemelen tahkim etmiş olduğu Kırkağaç, Bergama ve Edremit üzerinden sahili takip etmek zorunda kaldılar. Yollan üzerindeki önemli limanlardan İzmir'i ve Efes'i geçtiler. Yorgun ve hasta olan Kral Konrad, Efes'te Bizanslı bir gemiye bindirilerek Konstantiniyye'ye geri götürüldü. Yalnız kalan Fransa Kralı sadece zorlukla, Sultan Mesud'un adamları tarafından sürekli olarak rahatsız edilerek, Antalya'ya kadar ilerlemeyi başardı ve buradan Antakya'ya ulaşmak için deniz yolunu kullanmak zorunda kaldı. Karayolunu kullanarak devam eden Haçlılar ise birkaç hafta içinde Türkler tarafından dağıtıldı.

Hristiyanların barışı bozması, imparator için de önemli sonuçlar doğurdu. Mülkleri elinden alınan Urfa Kontu Raymond, Enneb'de Büyük Nureddin'in savaşçıları tarafından öldürüldü ve Manuel'in, ölen II.

Joscelin'in eşini Latin asıllı Bizanslı Kral Roger ile evlendirme planlan suya düştü. Kilikya'da bulunan Ermeni Kralı Toros, imparatora karşı ayaklandı ve Kapadokyalı Türklerle ittifak kurdu. Kıbrıslı komutanlarda da Türklere doğru bir eğilim görüldü. Komnenoslu Manuel yine şahsen ordunun başına geçerek, büyük bir seferle Anadolu'daki karmaşalara müdahale etmek zorunda kaldı.

Sultan Mesud, ölümle savaşta tanışan veya bir katilin elinden hayatlarını kaybeden atalarının aksine Konya'da sakin bir şekilde öldü. Türkiye Selçukluların dördüncü sultanı olan Mesud, belki de daha fazlasını istemeyecek kadar zayıf olduğu için, sahip olduğu mülkler, aldığı vergiler ve ona ait şehirlerle yetinmişti.

Sadece iki kez bölgedeki kargaşalardan kendine çıkar sağlamak üzere Suriye'ye geçmişt. Mesud'tan önce, öldürttüğü ağabeyi [Arap] de tahta geçmiş ve Amasya, Ankara gibi şehirlerle Karadeniz bölgesine sahip olmuştu, ama bütün bu mülkiyetleri bir devlet hâline getirme çabası ilk kez Mesud'ta görülmüştü. Kaçan Komnenoslu Manuel ile akrabalığı, sakin davranışları, hiçbir zaman ülkelerini sultanın elinden almayı başarabilecek güçte olmasa bile imparatora karşı dikkati ve gösterdiği iyi niyetiyle siyasi alanda çok büyük başarılar göstermişti. Türk göçebeler hâlâ uçsuz bucaksız yaylalarda yaşamayı yeğliyorlardı, ama aralarından bir yönetici sınıfı çıkmıştı. Bizanslılar artık karşılarında, çanlar ve kuyruklarla süslenmiş Arap atlan
üzerinde, daha sonraki paşaların öncüleri olan güçlü komutanlar ve bir imparatorun yanında rahatlıkla at koşturabilecek sultanlar buluyorlardı.
Mesud, ölümünden önce yerine, diğer ünvanı İzzeddin olan oğlu II. Kılıç Arslan'ın geçmesini vasiyet etti! Şehinşah adını taşıyan ikinci oğlu göz ardı edildi. Danişmendli hanedanının damadı olan Yağıbasan'a Karadeniz bölgesi verildi. Kayseri ve Sivas'ta, Mesud'un bir diğer kızı ile evli olan Muhammed'in oğlu Zünnun başta idi.

Kendilerine düşen yerlerden memnun kalmayan üç kardeş arasında taht mücadelesi başladı. Yağıbasan, baştan beri komşu Karadeniz bölgelerine saldırarak Bizanslılara karşı düşmanlık gösterdi. İmparator Manuel ise hemen intikam almak yerine, önce daha önemli bir sefere çıktı ve Frank vasallarına boyun eğdirmek üzere tekrar Antalya'ya gitti. Yolculuğu sırasında Kıbrıs'ın iki isyancı komutanını esir aldı ve Ermeni Kilikya'yı ilhak edip, Konstantin Kalamanos'u buraya komutan yaptı. Bizans imparatoru, Antakya'da Latin asıllı dükü ve patriği arasında hakemlik yaptı ve bunun üzerine Antakya patrikliği tekrar kuruldu. Manuel Komnenosos, en üst makamdaki Latin komutanların, Ermeni isyancıların ve Müslüman hükümdar temsilcilerinin saygı gösterileri altında şehre girdi. Bizans İmparatoru'na saygısını göstermek için Musul Atabeyi Nureddin bütün Hristiyan esirlerini serbest bıraktı (1159). Bir sonraki yıl imparatorun seferi bahanesiyle her yeri soyup talan etme fırsatını kaçırmayan eski ve yeni müttefiklerinden, Türklere karşı ittifak hâlinde hareket etmeleri istendi. Ne de olsa imparatora karşı düşmanlıklar, Konya'daki Türkiye Selçukluları Sultanina bağlı savaşçıların Denizli'ye saldırmalarıyla başlamıştı.

II. Kılıç Arslan'ın Yağıbasan ile mücadelesi yüzünden Bizans'tan yardım istemesi çok uzun sürmedi. II. Kılıç Arslan, resmi bir anlaşma ile bundan sonra idaresine geçmek isteyen şehirleri reddetmeyi ve böylece, üzerlerinde çok fazla baskı yapan ve onlara hiçbir fayda getirmeyen Bizans yönetimi altında kalmalarını sağlamayı vaat ve ayrıca bazı durumlarda askerî yardımda bulunmayı kabul etti.

II. Kılıç Arslan, bunun üzerine, daha önce belki küçük beylerde görülen, ancak o güne kadar hiçbir Selçuklu hükümdarının yapmadığı bir şey yaptı ve dost olarak Konstantiniyye'ye gitti. Tıpkı daha önce Ebu'l-Kasım gibi, II. Kılıç Arslan ("Aksak Arslan") da krallara layık bir muamele gördü, onuruna yemekler verildi, tiyatro ve sirk gösterileri yapıldı. Birkaç gün boyunca, elleri sakat ve ayağı aksak olan II. Kılıç Arslan ve yanındaki Türk büyükleri, her yerde ön plandaydılar. Uçmayı bilen yanındaki dalkavukları, gösterileriyle Bizanslıları şaşırttı . II. Kılıç Arslan bir seferinde imparator Manuel'in yanında Senato'nun ortasındaki büyük ziyafet salonuna gitti ve güçlü bir Hristiyan Prensi gibi, daha alçak bir koltuk üzerinde de olsa, mor renkli Romalı kıyafeti içinde, boynunda altın zinciriyle oturdu. Bu keyifli hali sayesinde, daha önce yapılan barış anlaşmasını daha da avantajlı hâle getirmeye ikna edildi. Artık, Haçlılar gibi sadece imparatorluk adına fetihler yapacaktı. İmparator'un onayını almadan anlaşmalar yapma hakkından feragat etti ve isyancı Türkmenlerin talanlarını durdurmayı vaat etti. Ayrıca Bizanslı komutanları, bundan sonra batıya yapacakları seferler için Türk birliklerini kullanabileceklerdi. Bu birlikler gerçekten de daha sonra Macaristan'a karşı yapılan savaşta görüldüler .

Sultanın asıl amacı, Bizans yardımıyla bütün rakiplerini yok etmekti ve yeni dostlarının Anadolu'da birçok işe burunlarını sokmaları işine yaradı. Suriye'deki Latin hükümdarları esir alan Nureddin'e, vergi toplamak için Megadük ve Büyük Amiral Andronikos Kontostefanos'un deniz yoluyla geçeceği Mısır'a (Dimyat kuşatması), yine başkaldıran Ermeni Prensi Toros'a ve kardeşi ile onun mirasçısı Melias'a karşı Bizans güçlerini ve Rum sınır beyi Kalamanos ile birlikte esir alınan Trablus-Şam ve Antakya kontlan ve isyancı olarak Türklerden yardım isteyen Protostrator Aleksios'u kullandı. II. Kılıç Arslan, zamanını iyi kullanmayı çok iyi bildi ve birkaç ay içinde bütün düşmanlarını yendi. Kendi ordusu ve birkaç imparatorluk birlikleri ile Zünnûn'u Kayseri'den çıkarttı. Yağıbasan, muharebeden önce öldü. Kaçan Zünnûn'u Amasya'ya çağıran Yağıbasan'ın dul eşi öldürüldü ve şehir II. Kılıç Arslan'ın eline geçti. Şehinşah, Çankırı ve Ankara'ya birlikler gönderen ağabeyinden kaçtı . Malatya Emiri, Zünnûn'a kucak açan Bizans İmparatoru'na sığınmak zorunda kaldı. Danişmendlilerin son temsilcisi olarak Malatya'da sadece Zünnûn'un yeğeni İbrahim kaldı.

Selçuklu Sultanı, bu bölgelerde elde ettiği yerleri imparatorluğa verme vaadini çoktan bozmuştu ve imparator bunu Amasya'nın düşmesiyle birlikte acı bir şekilde anlamıştı. II. Kılıç Arslan, Frigya topraklarındaki Denizli'yi alıp, Denizli Piskoposu Solomon'u öldürttüğünde, asıl niyetini şüphe götürmeyecek biçimde ortaya koymuş oldu . İmparator, kendisine sadık kalmayan bu vasalını cezalandırmak için farklı araçlara sahipti. Önce Şehinşah'ı tahtın varisi olarak Konya'ya gönderdi, ama bu deneme başarılı olmadı. Gönderilen birkaç ordu komutanından sonra nihayet, Trabzon ve Ünye (Oinaion) birlikleriyle birlikte hareket eden Sebastos Mihaiî0' Gabras, Paflagonya'ya geldi. Gabras, bu bölgede büyümüştü ve atalarından biri, Theodoros, Trabzon'u bir Türk fatihinin elinden alıp, Türklere karşı yaptığı savaşta Bayburd (Paipert) Kalesi'ninorjfethi sırasında esir alınmış ve işkence edilmişti. Bu yüzden kilise tarafından şehit mertebesine yükseltilmişti. Gabras'tan sonra Bizans İmparatoru, Eskişehir'i tahkim etmek üzere Anadolu topraklarına indi ve tekrar inşa edilen şehre Rum tebaayı yerleştirdi. Diğer kaleler savunma durumuna geçirildiler, ama halk fazla sevinç ve yardımseverlik göstermedi ve bazılarının ceza olarak gözleri bile oyuldu. Ordu ise sultanın savaşçıları ile hiç karşılaşmak istemedi. Bu bölgenin aslında köylüleri olan askerlerin çoğu, firar edip köylerine döndüler ve Gabras, Amasya'nın zaptından vazgeçmek zorunda kaldı.

Büyük bir görkemle ikinci bir sefer düzenlendi. Bu sefer imparatorluk ordusuna Sırplar ve Macarlar da katıldı. Ayasofya'da İmparator Manuel, Meryem Ana'ya dualar etti. Ordunun bir bölümü Niksar'a saldırdı ve şehri almayı başardı, imparator ise tekrar geri alınan Denizli'den hareket etti , önce Honaz'a, buradan da Konya'ya geçti. Miryakefelon (Çardak) yakınlarındaki dar bir dağ geçidinde bekleyen II. Kılıç Arslan, onu durdurdu. Başlarında ünlü komutanlarla gelen düşmanların sürpriz saldırısında, barbar savaşçıların korkunç naralanyla korkmaya başlayan Bizanslılar, büyük kayıplar verdiler. Yine de bu zafer, Bizans ordusunun yok edilmesiyle sonuçlanacak kadar büyük değildi ve Selçuklu Sultanı, yaşlı imparatorun yeni kurulan kaleleri yıkacağına dair sözüyle yetindi. Doğulu geleneklere göre İmparator Manuel onu yenen sultanın omuzlarına altın işlemeli mor bir hilat örttü. Bunun karşılığında sultan tarafından kendisine bir kılıç ve dizginleri gümüşle işlenmiş güzel bir at hediye edildi.

Türklerden sadece zorlukla kurtulabilen imparator, Miryakefelon'dan sonra yapılan bu küçültücü barış anlaşmasının şartlarını tabii ki yerine getirmedi ve kısa bir zaman sonra atabeylerden birinin yönetimi altında Türk birlikleri Frigya'da Menderes kıyılarında görüldü. Onlara karşı gönderilen Bizanslılara mağlup oldular ve atabeyi, Bizans hizmetinde bulunan Ermeni Aspietes'in de ölüler arasında bulunduğu savaş meydanında kaldı. Zaten taraflardan hiçbiri ciddi bir savaşa ne hazırlanmışlar, ne de böyle bir savaşı istemmişlerdi. Rumlar, yiğitçe çoban ve göçebe Türklerle çatıştılar, ama okları en iyi zırhları bile delebilecek güçte olan Türk okçuları karşısında şehir surları içindeki emin yerlerine dönmeyi tercih ettiler. Sadece bir kez artık iyice yorulmuş olan imparator, Claudiopolis'i Türklerin kuşatmasından kurtarmak için Anadolu'ya geldi. Son yıllarında, barbarlara karşı korunmak için Konstantiniyye'nin karşısında, Anadolu tarafında bulunan artık Skutarion (Üsküdar) olarak anılan Damalis, iznik, izmit ve Tarsia'yı tahkim etmekle geçirdi.

Kral Frederik Barbarossa'nın yönetimi altında yapılan Üçüncü Haçlı Seferi, yine Selçukluların bulunduğu bölgelerle temas etti. Almanlar, Alaşehir'e, Menderes kenarındaki Tripoli'ye, komşu Denizli'ye hiçbir engele rastlamadan girdiler ve Miryakefelon'daki Türk saldırısında büyük kayıplar verildi. Kral Frederik, Konya Şehrine girdi, ama şehir teslim olmadı. Bunun üzerine Kral, tekrar Anadolu'ya yöneldi ve burada hayatını kaybetti(1190). Selçuklu Devleti'nin gelişimi için bu dönemin hiçbir önemi yoktu.

İmparator Manuel'in ölümünden sonra, Anadolu'yu çok iyi bilen ve Türkler arasında dostlan olan kurnaz ve kana susamış Andronikos tahtı zorla ele geçirip, imparatorun oğlu Aleksios'yi hunharca öldürttükten sonra, Türkler ve Anadolu'da şansını denemek isteyen herkes için, sürekli tetikte olan sultanın kendi çıkarları için kullandığı sakin ve eşi benzeri olmayan bir dönem başladı. II. Kılıç Arslan ve adamları hem Uluborlu'yu, hem de Kıbrıs'tan gelen gemilerin her zaman demirleyebileceği limanlara, dağların eteklerinde teraslar hâlinde yükselen evlere, Meryem Ana tasvirleri Havari Luka tarafından çizildiği söylenen bir kiliseye sahip, portakal ve limon bahçeleri ve çınar ormanları ile çevrilmiş ünlü Antalya Şehri'ni ele geçirmeyi başardılar. Geçtikleri her yeri kasıp kavuran birlikler, Kütahya'yı yerle bir ettiler. Sultan bir seferinde Trakya'ya kadar uzandı ve burada Rum arazi sahiplerinin sürülerini çaldı . Anadolu'nun diğer bazı illerinde, şehir yöneticileri vicdansız Bizans İmparatoru'nu tanımak istemediler ve imparatorluktan bağımsız olarak Türklerle çok iyi ilişkiler içerisinde olan, küçük devletler kurdular. Alaşehir'de, Vatatzes diye çağrılan Komnenoslu Ioannes ve onun ölümünden sonra iki oğlu Manuel ve Aleksios hüküm sürdüler. Ancak Andronikos daha sonra şehrin insanlarını kendi tarafına çekti ve isyancıları ortadan kaldırdı, ama şehrin yeni komutanı Theodor Mangafas, kısa bir süre sonra kral ünvanını aldı ve üzerinde kendi adı olan gümüş paralar bastırdı.

Komutan, Alaşehir'den kovulduktan sonra, Türk çetelerle anlaştı ve adi bir eşkıya gibi onlarla birlikte Denizli vf1 Honaz'a kadar geldi. Aynı dönemde İznik'te, yine Türklerin yardımıyla İsaak Angelos ve Theodor Kantakuzenos başa gelmişlerdi. Uzun süren mücadelelerden ve Theodor'un ölümünden sonra, İznik Piskoposu halka imparatorluğun yönetimine geçmelerini salık vermiş ve ellerinde mumlarla uzun bir sıra, tirandan af dilemek üzere yola çıkmıştı. Yine Angelos hanedanından gelen üçüncü bir Theodor ise çift surlarla sarılı Bursa'da hüküm sürüyordu. Bursa, çok kısa bir zaman içinde ele geçirildi ve Theodor, gözlerine mil çekilmiş hâlde bir eşeğin üzerinde oturarak, intikam için yapılan katliam sırasında, Türklerden merhamet ve yardım istemek üzere surlardan çıktı. Basilios Hotzas ise gözlerine mil çekilene kadar İzmit dolaylarındaki Tarsia'da hüküm sürüyordu. Piskoposun, mevkiine bakılmadan, Andronikos'un askerleri tarafından gözlerine mil çekildiği Ulubat Şehri'nde isyan bayrakları çekildi. Her yerde imparatorun adamları tarafından kurulan direkler ve darağaçları görülüyordu. Kıbrıs'ta, İngiltere Kralı Aslan Yürekli Rişar'ın Haçlı Seferi ile birlikte gelişine kadar başka bir Komnenoslu prens sahneye çıktı. Bu prensin ortadan kaldırılması için uzaklardan aslan yürekli kahramanın gelmesi gerekiyordu. Kilikya'da sonunda isyan ateşi yanmaya başladı ve Bizans Dükü Manuel Kantakuzenos isyancılar tarafından öldürüldü. Bu karışıklıklar karşısında Anadolu'nun hâlâ Bizans'a ait olduğunu söylemek çor zordu. Anadolu Yarımadası daha çok Konya'daki Selçuklu Sultaninin hükmü veya korkusu altında idi.

II. Kılıç Arslan, 1192 yılında öldü ve babasının izinden giderek, ölümünden önce mirasını cariyelerinden olma oğulları arasında bölüştürdü. En küçüğü Keyhüsrev'e Konya'yı ve Pamfilya topraklarını, kısaca Anadolu'nun yerle bir edilen Kütahya'ya kadar olan tüm iç kısımları ile birlikte "Sultan" ünvanını verdi.

Samsun ve Amasya'nın batısındaki Tokat'ı kapsayan Karadeniz şehirlerini Rükneddin Süleyman'a, yeni fethedilen Malatya, Kayseri ve Şebinkarahisar'ı Kutbeddin'e verdi. Mesud ise Amasya, Ankara ve II. Kılıç Arslan'ın batıdaki son fetlıi Eskişehir'i aldı. Daha II. Kılıç Arslan'ın ölümünden önce hırslı kardeşler arasında taht mücadeleleri başladı. Taht mücadelesine katılanlar arasında tahta ilk geçmeyi başaran Kutbettin oldu. Rükneddin ve Mesud, kendi aralarında birbirleriyle savaşmaya devam ettiler ve Mesud, bu mücadeleyi kaybettiği gibi, Rükneddin babasından kalan mirası da elinden aldı.

Ama Rukneddin'e bu kadarı yetmedi:

Sultanlığı da istedi ve sonunda, başında sarığı, sırtında altın işlemeli elbisesiyle daha önce de Bizans sarayında bulunmuş olan Keyhüsrev'i100 Bizans sarayına sürgün etmeyi başardı.

Kendi aralarında sürekli savaş hâlinde olan Selçuklular, Bizans'a karşı aynı politikayı uyguluyorlardı. "Deli" ya da "Morotheodoros" olarak da adlandırılan Theodor Mangafas, önceleri Keyhüsrev tarafından desteklenirken, diğer kardeşlerin tüm direnmelerine rağmen, daha sonra bazı şartlar altında imparatora teslim edildi . İmparator "Manuel'in sahte bir oğlu", aynı sultandan Türkleri asker olarak hizmetine alma izni aldı. Başlarında Emir "Arsanes" ile yaklaşık 8 bin Türk askeri, bu isyancının bayrağı altında toplandı ve kâfirler, onun yönetimi altında, Baş Melek Mikail'in Honaz'daki kutsal kilisesine girdiler. Aynı zamanda, Andronikos'un yerine geçen İmparator İsaak Angelos zamanında, Ankara'daki Türkler tarafından yine Manuel'in sözde oğlu, sarışın güzeli Pseudaleksios imparatorluğun gerçek sahibi kabul edildi. Angelos hanedanından çıkan ikinci İmparator Aleksios zamanında, isyancı Sebastokrator Ioannes'in oğlu Mihail, Rükneddin'in yanına sığındı.

Selçukluların bu seferlerden elde ettikleri avantajlar az değildi. Keyhüsrev, Pseudalekios'u teslim etmesi karşılığında "5 kantar gümüş ve İstifa'da (Theben) üretilmiş 40 Suriye dokuması" almıştı. Ankara hakimi, bu durumu Dadibra'yı zaptetmek için kullandı. Daha o zamanlar Rumları yeni fethedilen şehirlerden çıkartıp, sur dışına; Türkleri de sur içine yerleştirmeye başlamıştı.

Konstantiniyye'ye giderken Türkler tarafından gasp edilen iki Mısırlı atı yüzünden savaş çıktığında, Sultan birkaç Karya ve Frig Şehri'ni zapt etti ve yine yeni dönem için karakteristik bir özellik görüldü:

3 bin esir bir listeye kaydedildi ve Akşehir'e yerleştirildi. Orada kalmalarını sağlamak için hükümdarları onları beş yıl vergiden muaf tuttu ve bu süre bittikten sonra da sadece küçük bir miktar vergi ödediler. Bunu duyanlar da böyle bir avantajdan yararlanmak isteyince, Türklerin eline yine sayısız şehir geçti. İmparator'un İznik'te, Bursa'da ve son olarak İpsala'da şahsen görünmesi işe yaramadı . Barış sağladıktan sonra Bizans, Konya'ya yine vergi ödedi ve Rükneddin, Bizans'ın deniz korsanı Frangopulos'un yaptıklarına göz yumduğuna dair şikâyette bulunarak, verginin 50 gümüş madeni daha yükseltilmesini sağladı. Türklerin, daha o zaman Konstantiniyye'de bir camileri vardî: ve annesi aslında Hristiyan olan Keyhüsrev, Konstantiniyye'de kaldığı yıllarda ailesiyle birlikte bu camiyi sık sık ziyaret ederdi.

Bütün bu hadiseler cereyan ederken, bunun üzerine bir de Haçlı olarak asıl görevlerini unutan Latinlerin Konstantiniyye'yi fethi eklendi. Flandern Kontu, 1204 yılında Konstantiniyye'de Konstantiniyye İmparatoru olarak tahta çıktı; Montferratlı bir İtalyan, Tesalya Kralı ilan edildi ve bir Venedikliye piskopos asası verildi. Avrupa'nın büyük şehirlerinden gelen şövalyelerin yerini serüvenciler aldı ve Suriye'deki yerlerden daha fazla gelir getiren yerleri, timar altına aldılar. Bizans'ın büyük aileleri, Anadolu'da başkenti tekrar geri almak için hazırlık yapabilecekleri güvenli yerler aramaya başladılar. Trabzon, bağımsızlığını ilan etti ve ünlü Komnenos hanedanına mensup, Manuel'in oğlu ve İmparator Andronikos'un torunu, yeni Trabzon İmparatoru Aleksios, zamanla tekrar Avrupa'ya ve Bizans'a geçme umuduyla imparator ünvanını aldı. Konstantiniyye'de imparator ilan edilmiş olan Theodor Laskaris, İmparator Konstantin Dukas zamanında meydana gelen bir depremde ünlü Ayasofya Kilisesi'ni ve İznik Ruhanî toplantılarının yapıldığı Kutsal Azizler Manastırını kaybetmiş olasına rağmen, güzel ve geniş bir şehir olan İznik'i, yas yılları için geçici ikameti olarak seçti.

Bütün bu hadiseler doğal olarak Bizans İmparatorluğu'nun Avrupa'ya yönelmesi yüzünden uzun zamandır ihmal edilen Anadolu'daki mevkiini tekrar güçlendirmesine yardımcı oldu. İmparatorluk düzeyinde iki rakip, artık gözlerini Anadolu'ya dikmişti. Gerek idareci ve komutan, gerekse birbirlerinin koruyucusu olarak faaliyetleri, halkın imparatorluğa karşı uzun zaman önce kaybettiği güven duygusunu geri getirdi.

Laskaris'in, Anadolu'ya indikten hemen sonra, Andronikis'un kötü muamelelerine maruz kalan "bütün Anadolu şehirleri" tarafından hemen kabul edildiği anlatıldı. îzmit, Lapseki, zengin liman şehri Edremit, Lentiana, Biga, Manyas ve Ulubat gibi Avrupa sahillerine ulaşabileceği önemli şehirlere sahip olmasa bile, Latinler bu te şebbüsü daha baştan engellemişlerdi. Sanayisi büyük gelişmeler gösteren Bursa ve daha sonra fethedilen Neokastron ve Kelbanion; bir anlaşmanın yapılacağı Nif gibi önemli şehirler ve Kırkağaç'tan Bergama'ya kadar bütün bölge, Opsikion114, hatta Kayseri ve komşu adalar onun yönetimi altında idi. Latinlerin Anadolu'da kendilerine daha iyi bir yer edinme çabaları, Kral Baudouin'in cesur kardeşi Heinrich'in tüm seferlerine rağmen başarısız kaldı. Aksine, ilk zamanlarda kendilerine kalan bölgeleri de yavaş yavaA kaybetmeye başladılar, zira Trakya'dan bile birçok insan Laskaris'e sığınmıştı ve Türklere karşı savunmayı daha da kolaylaştırmıştı. İznik Rum İmparatoru Theodor Laskaris ayrıca daha sonra Manuel Godfroi, İsfre gibi Latin ve Ermeni komutanların yönetiminde ikinci İznik Rum İmparatoru Ioannes Dukas zamanında Gelibolu'ya kadar gelen bir donanma kurmuştu.

Tahtta hak iddia eden başka Rum asıllı Ortodokslar, Anadolu'da birçok kaleyi ve şehri işgal altında tutuyor ve çöken imparatorluğun bütün mirasını ellerine geçirmeye çalışıyorlardı. Örneğin Theodoros Mangafas yine Alaşehir'de idi. Manuel Maurozomes , Menderes kıyılarına yerleşmiş ve İznikli Laskaris ile yaptığı savaştan sonra Honaz ve Denizli'yi elinde tutmayı başarmıştı . Aynı dönemde adından da Latin kökenli olduğu anlaşılan Aldobrandino, Antalya'da hüküm sürdü. Rodos ise yine başka bir prense aitti. Karadeniz Ereğlisi'nde Komnenoslu David; Trabzon dışında, İmparator Andronikos tahta çıkmadan önce sahip olduğu Ünye ve Sinop'ta kardeşi imparator Aleksios hüküm sürmekte idi . Samsun'da ise kısa bir süre için Sabas adında biri iktidara geldi, ancak daha sonra Alaşehirli "Deli" Theodor'un akıbetine uğrayarak, küçük "imparatorluğunu" kaybetti ve Gürcistanlıların desteklediği Komnenoslu birliklerden kaçmak zorunda kaldı.

Bu karmaşalar içinde Türkler aslında akınlar yapmak ve sürekli olarak birbirleriyle ve Konstantiniyye'deki Latinlerle savaş hâlinde olan küçük zayıf Rum beylerini yok etmek veya ilhak etmek için çok güzel bir fırsat bulabilirlerdi, ama Selçukluların durumu da Bizans İmparatorluğu'nun mirasçılarından farklı değildi. Din, ırk ve geleneklerdeki farklılıklar yüzünden savaş hâlinde olmak yerine dağılan Türkler, dağılan Rumlarla kendi aralarında kurabildiklerinden daha iyi ilişkiler içinde yaşıyorlardı. Gerek Müslümanlarda, gerekse Bizanslılarda sabit olmayan ve değişken yapıları olan küçük devletler oluşmuştu.

Tahttan indirilen III. Alekisos, Konstantiniyye'den ayrıldığında, uzun zamandan beri bu şehirde yaşayan Selçuklu şehzâdesi Gıyaseddin Keyhüsrev de onun yanındaydı. Hayatı zaferlerle dolu kardeşi ölmüştü ve kaçak Keyhüsrev, zamanının geldiğine karar vermişti: Taht ve kendisi arasında sadece Kılıç Arslan olarak da anılan kardeşinin oğlu İzzeddin duruyordu. Keyhüsrev, mücadeleyi kısa bir süre sonra kazandı ve tahta geçti.

Ama bu Selçuklu Sultanı diğerlerinden farklıydı: En azından dışa karşı Hristiyan dinini almış, din değiştirmesi11 yönünde onu ikna eden Bizans İmparatoru, onu "oğlu" gibi görmeye başlamış, dolayısıyla İmparator Aleksios'nin kızı, İznik'in yeni prensesi Anna, onun için sevilen bir "kız kardeş" hâline gelmişti. Anadolu'ya geldiğinde Keyhüsrev, imparator olduğunu iddia eden Maurozomes'in damadı idi . Laskaris ve Keyhüsrev arasında, deniz yoluyla Antalya'ya gelen ve ilk saldırılar Kıbrıslıların yardımıyla defedilmiş olsa da, sonunda Türklerin eline geçen bu limandan genç Selçuklu dostunun yanına giden zavallı Aleksios için kavga çıktı. İznik İmparatoru ve Konya'nın Selçuklu Sultanı, rakibinin topraklarını işgal etmiş ve akrabalarına saldırmış olan Laskaris tarafından kuşatılan, Menderes kenarındaki Alaşehir'de karşılaştılar. Rum ordusunun 800 Latin askeri Türklerle cenk ederken, iki hükümdar Batı geleneklerine göre ikili mücadeleye girdiler ve Türklerin dehşetli bakışları altında imparatorun kılıcı, Konstantiniyye'de bir zamanlar dost olduğu sultanın başını omuzlarından ayırdı (1211). Zaferin sonucu olarak Laskaris, saygı gösterileri altında İznik'e getirilen ve İznik yakınlarında bulunan Hyakinthos Manastırında sefil bir hayat sürmeye mahkum olan III. Aleksios'u eline geçirdi A. Bu zaferle birlikte Türk-İznik savaşının nedenleri ortadan kalktığına göre, Alaşehir'de hayatını yitiren Keyhüsrev'in, Bizans konularında en az onun kadar bilgili en büyük oğlu ve halefi İzzeddin Keykavus ile barış imzalandı, zira Laskaris, elinden Karadeniz Ereğlisi'ni ve Amasya'yı aldığı Komnenoslu David ve kralın kardeşi ile daha sonraki Kral Heinrich ile yeterince uğraşmak zorunda idi. Yeni sultanın, Komnenosluye karşı sefere çıktığını ve bu esnada Sinop'u aldığını da varsayabiliriz. Antalya, muhtemelen Keykavus'un rızasıyla Bizanslı birlikler tarafından işgal edildi. 1215 - 1217 yılları arasında, imparatorluğun güney sınırını oluşturan bu önemli limanı tahkim etmeye çalıştılar. izmir ise baştan beri, Manisa ve Hagias Theodoros şehirlerini de yöneten I. Theodor'a aitti.

İznik İmparatoru, anlatıldığı gibi, yerleşik Türklerden çok farklı olan ve başlarında hiçbir bey bulunmayan Türkmenler tarafından esir alınıp, sultana teslim edildiğinde Keykavus'un birkaç şehrin kendisine teslim edilmesini istediği de anlatıldı. Sonuç olarak, Türklerle İznik İmparatorluğu arasındaki iyi ilişkiler, yetenekli İznik hükümdarının ölümüne kadar sürdü. Onun yerine tahta geçen Ioannes Dukas ise 1222 yılında Sivas'ta ölen Keykavus'un yerine geçen kardeşi Alaeddin Keykubad'a, Antalya ve Anamur şehirleriyle Frankların Candelore diye adlandırdıkları Alanya'yı, Side'yi, Manavgat'ı, Antakya'yı ve Aziz Nikolas'ın (Noel Baba) hatıraları ile ünlü Derme (Myrrha)'yi kapsayan sahil şeridini kaptırdı.

İmparator ve Selçuklu Sultanı arasında bu esnada cereyan eden bir savaşa dair hiçbir bilgi yoktur. 1237 yılına kadar tahtta kalan Keykubad'ın tek uğraşı, Rumları Anadolu'dan çıkartmak değildi. Bir taraftan, başka bir Türk hanedanına mensup Melikü'l-Eşref'in yeni bir devlet kurma teşebbüsünde bulunduğu Ermenistan'a karşı, doğuda bir sınır oluşturmak ve tıpkı 11. yüzyıllarda atalarının Artuklulara karşı yaptıkları gibi, Ahlat'ta I. Alaeddin Keykubad'a mağlup olan güçlü Harezmşah Mengüberti [Celaleddin Harezmşah]'nin tüm direnmelerine karşın Mezopotamya'ya ayak basmak için çaba gösterdi; diğer taraftan, son fetihlerini yeni Türk beyliği Selahadin'in Mısırlı askerlerine karşı savunmak zorunda kaldı ve bunu o kadar başarılı bir şekilde yaptı ki, Urfa'yı fethetti. I. Alaeddin Keykubad, kısa bir süre sonra öldü . Bütün bu dönem içinde İmparator Ioannes'in yaşadığı Alaşehir ile Konya sarayı arasında dostane ilişkiler yürütülmüştü; hatta Menderes kıyılarındaki sınırda, Alaeddin'in yerine geçen oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev ile imparator arasında, iki devlet arasındaki bağları daha da güçlendirecek bir buluşma gerçekleşti.

Buna rağmen Rumlar tüm geçitleri sürekli olarak gözetim altında tuttular. Köylü aileler sınır boylarına yerleştirildi ve vergiden tamamen muaf tutuldu; başlarındaki adamlar yıllık maaş aldılar. Şehirlerde imparatorluk ordusu için paralı asker tutmak için her yerde subaylar gezinmeye başladı. Bütün kaleler ve şehirler savunmaya hazır tutuldu ve ağızları kurşun mühürlü çuvallarda yeterince erzakla donatıldı , ama İznik imparatorlarından hiçbiri Türklere karşı sefere çıkmak niyetinde değildi. Alınan tüm tedbirlerin ve yapılan hazırlıkların tek sebebi, gerçek bir barış sağlamaktı.

Bu dönemde Türklerle Rumlar arasında ilginç bir kültür alışverişi meydana gelmişti.

Çoğunlukla anneleri Hristiyan olan (1237'de tahta çıkan II. Keykavus'un annesi de Hristiyan'dı. Hristiyan kadınlarla evli olan ve kaçak olarak Hristiyan imparatora sığındıklarında, imparatorun gözüne girmek için vaftiz olmaya razı olup, istediklerini elde ettikten sonra İslâm'a aynı hızla geri dönebilen Türk sultanları, Bizans'ın taklitçileri olarak görülüyordu. Bizans'la ilişkileri, 18. yüzyılda Almanya'daki küçük kontların Fransa Kralı IV. Louis ya da aynı dönemin Tuna beylerinin Konstantiniyye'deki Türk "İmparatorla" ilişkilerine benziyordu. Tıpkı Bizanslılar gibi kırmızı ayakkabılar giyiyor ve bir muhafız alayı eşliğinde geziyorlardı. II. Keykavus'un devlet işlerini Rodoslu iki eski müzisyene danıştığı gibi, dostlarını Rumlar arasında seçmeyi tercih ettiler. Selçuklu başkenti Konya'da, İznik'teki imparatorla sürekli olarak irtibat hâlinde olan bir patriğin yerleşmesine izin verildi. Rum filosunun komutanı olan Nestongos, imparatordan ayrıldığında, sultan tarafından yine aynı görevle hizmet altına alındı. Bizans tahtında hakkı olan kaçak Manuel Paleologos da bir süre misafir olarak sultanın sarayında kaldı . İznik Rum İmparatoru'nun bu nüfuzlu eski subayı, Konya'daki sultan sarayında çok da yabancılık çekmedi. Tıpkı İznik İmparatoru gibi, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in de bir tahtı, belki de bir de şahin yetiştiricisi vardı. Rumların en kötü huylarını alan bu sultan, bu konuda eski dostları olan Bizanslılarının iyi bir öğrencisi idi. Manuel Paleologos, seyislerin ve sultanın, rütbeleri Bizans örneğine göre düzenlenmiş en üst seviyede askerleri olan beylerbeylerinin yanında kendini evindeymiş gibi hissetti. Ayrıca, aynı seviyelerde hükümdarlar arasında adet olduğu üzere, Manuel Paleologos'un taç giyme merasimi gibi İznik'teki yapılan taç giyme merasimleri komşu Konya'ya bildirildi. Hristiyan il idarecileriyle Türk vezirler arasında çok fazla fark yoktu.

Nüfuzlu, saraya yakın Rumlar nasıl imparator tarafından kendilerine hediye edilen yerlerde oturuyorlarsa, Türkler arasındaki nüfuzlu kişiler de ıkta olarak kendilerine verilen yerlerde oturuyorlardı; sultana bağlı Beylerbeyinin "evi" ise Kastamonu'da idi.

Diğer taraftan Türk elçileri, imparatorluk sarayında tanıdık şeylere rastlıyorlardı: Bizans İmparatoru, büyük davetlere Bağdat Halifesi veya eski zamanlardaki emirler gibi kaftanla (veya sarıkla) geldi ; İznik ordusu çavuşlar tarafından yönetiliyordu; muhafız alayının başına bir yüzbaşının getirilmesi de Türk örneğine göre yeniden düzenlenmişti . iznik imparatorluğumun o dönemdeki tesisleri hakkında ne yazık ki çok az şey biliniyor, ama daha sonraları Trabzon hakkında anlatılanlar, herhalde 13. yüzyıldaki İznik'tekilere benzer özellikte idi.

Ortak bir düşmanlarının ilerlemesiyle Türk-Bizans ilişkileri daha da güçlenecekti. Doğu'nun yeni hükümdarları Moğollar, gözlerini şimdi de batıdaki Anadolu'ya dikmişlerdi.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Anadolu Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir