Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Anadolu Selçuklu Devleti

Burada Anadolu Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Anadolu Selçuklu Devleti

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Haz 2011, 00:07

ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ

Doğuda, iki taraf arasında yapılan bir sözleşme sadece imzaları ve mühürleri ile anlaşmayı yapan her iki taraf hayatta olduğu sürece geçerli idi, hatta bu durumda hükümdarın karakteri de esas alınırdı. Komşusunun "babası", "kardeşi", "oğlu" olur, ama ölümünden sonra tüm ilişkiler geçerliliğini kaybederdi. Her iki ülke birbirlerine yine düşmanca yaklaşmaya başlardı. Ölenlerin yerine geçenler yeniden anlaşma yapmak zorunda kalırlar ve aile bağlarına uygun olarak yapılan bu yeni anlaşmalar taraflar arasındaki ilişkileri düzenlerdi.

Bizanslılar, asker kökenli cesur İmparator Romanos Diogenes'in bahtsızlığını, esir alındıktan sonra tahttan indirmek ve geri döndükten sonra gözlerine mil çektirerek cezalandırmak için kullandıklarında, Anadolu yine Türklerin akınına uğradı. Yeni imparator genç Mikail Dukas her ne kadar vadedilen 1.000 altın tutarındaki yıllık vergiyi ödeyebilecek durumda bile olsa yine savaş çıkardı, zira "kardeş" ilan ettikleri Romenos'un yukarıda adı geçen zulümle tahta geçen halefine karşı ne Alp Arslan, ne de oğlu ve mirasçısı olan Melikşah herhangi bir yükümlülüğe sahip olduklarım düşünmüyorlardı. Aksine, kendilerini katillerden ve onlar tarafından tahta getirilen yeni imparatordan ölüme terk edilen "kardeşlerinin" intikamını alacak kişiler olarak görüyorlardı.

Böylece batıya yeni bir akın düzenlendi, ama bu akını anlayabilmek için sınır boylarındaki durumu biraz açmak gerekir.

Çok önceleri fethedilen [1065] Ani Şehrinde o sırada Selçuklu Sultanı tarafından bu mevkilere getirilen İranlı ve Kürt emirler hüküm sürüyordu1 Dicle Nehri'ne kadar yerleşmiş olan Kürtler, Anadolu'nun diğer insanlarından bugün bile çok farklı idi. Keskin hatlı, büyük ateşli gözlere sahip güçlü erkekler hâlâ geleneksel kıyafetlerini taşırlar: Dizlerine kadar uzanan kısa etekler, uzun ve geniş kollar, baldırlara doğru daralan kırmızı veya mavi renkte bol pantolonlar, beyaz renkte geleneksel yüksek keçe başlıklar, uzaklardan bile fark edilen parlak sarıklar ve kıvrımlı kırmızı renkli binici pabuçları. Dağlarda yaşayan ve eşkıyalıkla geçinip, daha zayıf insanların hayatını hiçe sayan bu halktan eskiden olduğu gibi bugün de korkulur. Hızlı atlarının üstünde, ellerinde mızrakları ile kalabalık bir hâlde dağlardan aşağı indiklerinde ürkek Hristiyan köylüler eksiden olduğu gibi bugün de saklanabilecekleri yerlere kaçtılar. Selçuklu Sultanı ise savaşta çok değerli olan bu halkın yardımını garantiye almıştı.

Batı'daki şehirlerin çoğunda Türkler tarafından tayin ve müsamaha edilen Ermeni krallar oturuyordu. Bu krallara, II. Basil'in sayısız Ermeni aileyi naklettiği Sivas ilinde de rastlanıyordu. Rum İmparator'un emri üzerine Katoiikos da bir süre Sivas'ta kalmıştı . Daha sonra Monomakhos zamanında kurulan ve I. Kaçik (I. Gagik-Abas)'in bir zamanlar yönetim merkezi olan, Kayseri yakınlarındaki Ermeni kolonisi Bizu'da görüldüler. Son olarak da başka bir piskopos yerleşim merkezi olan Samandağ'da bulunuyorlardı5. Bu zayıf ve itaatkar Selçuklu vasalları, artık yönetimsiz kaleler ve pazar yerleri üzerindeki hükümdarlıklarını genişletmek için mevkilerini kullanmayı çok iyi bilmişlerdi. Bagratunî diye anılan bu halk, Bizanslıların nüfuzunu, dinini ve Rum dilini her yerde yok etmeye çalıştı.

Kilikya topraklarında yerleşik Ermeni liderleri her ne kadar Bizans İmparatorluğu'na tâbi olsalar da Bizans'a karşı sadakatleri şüpheli idi. Sayıları çok yüksekti, ama hiçbir şey yapabilecek durumda değildiler. Bu Ermeni liderleri arasında Lampron, Tarsus, Mamestia, Paperon, Sasun, Fars, Kaysun, Daron, Zoik ve Bir kalelerinde fakir bir hayat süren Rupen hanedanından Konstantin, Pasun, Oşin, Hatum oğlu Toros, Kogh-Vasil, Diyaşat oğlu Mamigonyanlı Ablasad, onun akrabası Tornik, Apelkharip, Ligos ve Oşim'in halefi ve damadı olan Sahak sayılabilir. Genelde herhangi bir küçük bölgenin kısa zamanda tekrar ortadan kaybolan krallarıydılar.

Rumlarda Kataturios adıyla anılan, Antakya Dükü Ermeni Kaçatur, gerek mevkiinin zorluğu, gerekse Ermeniler arasında Bizans İmparatoru'na ve Ortodokslara karşı yerleşen nefret yüzünden Suriye'nin unutulmuş bu köşesinde Türklerin menfaatlerini gözetiyordu . Son nefesine kadar Romanos'un taraftarı kalmasına ve yeni imparatorun birliklerine mağlup olmasına rağmen, Antakya (Antiochia) şehrini ve bölgesini elinde tuttu, ancak 1072 yılında Bizanslı bir elçi tarafından öldürüldü . Yine uzun yıllar Malatya'da komutanlık yapan ve Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde, özellikle Honi ve Maraş'ta sayısız Ermeni patrikhaneler kuran Ermeni Philaretos, Kaçatur'la aynı politikayı izledi ve Kaçatur'un Antakya'daki halefi oldu. Maraş'ta kendi Ermeni patrikhanesini kurdu. Ama Filaret'in hükümdarlığı daha sonraki bir zamana, 11. yüzyılın seksenli yıllarına denk gelmekte idi. Ondan önce asil bir aileden gelen imparatorluk subaylarından biri, öldürülen Kaçatur'un yerine geçti. Onun adı burada sadece Ermenilerin gücünü ve nüfuzunu belirtmek için kullanılmıştır.

Birinci Haçlı Seferi'nden sonra mevkilerini kısmen devam ettiren ve ancak bir sonraki yüzyılın başlarında ortadan kaybolan bu müttefikler sayesinde, Türkler Ermeni Dağlarindan Kilikya'daki Toros Dağlarina, Dicle Nehri'nden Akdeniz'e kadar rahat bir saldırı hattı kazanmışlar ve bu hattı kısa bir süre sonra kullanmaya başlamışlar ve ilk akınlarında Anadolu'nun uçsuz bucaksız vadilerine kadar ilerlemişlerdi. Bu akınların lideri bilinmediğinden, tanınmış bir komutanın ya da Selçuklu hanedanından bir şehzâdenin emri altında yapılan büyük çaplı bir akın olmadığı düşünülmekte idi. Alp Arslan'ın 18 Eylül 1072 tarihindeki ölümünden sonra artık İran Selçuklu Hakanlığının sürekli ve emin ilerleyişine dur demenin zamanı gelmişti. Bu tarihlerde, Bizanslı bir tarihçi Türklerin artık basit eşkıyalar olarak değil, efendiler olarak hareket ettiklerini belirtmişti.

İmparator Mihail en cesur Komnenoslerden ve aynı adı taşıyan eski Komnenos Kralı'nın yeğeni olan İsaak'ı doğuda tehlike altındaki sınırların savunucusu olarak tayin ederken, durum buydu. İsaak'a, doğu birliklerinin bağımsız Domestikosu ünvanı verildi, ama çoğunlukla Franklardan oluşan askerleri barbar Norman Ursel de Bailleul liderliğinde isyan ettiler. Komutan İsaak, acınacak bir hâlde Kayseri harabelerinde kalırken, Ursel cesaretini göstermek için Malatya civarındaki kâfirlerle savaşa girmek üzere yola çıktı. Yine hiç hazırlıksız yakalanan Bizanslılar, düşmanlarının bütün hareketlerinden haberdar olan Türklere karşı savaşmak zorunda kaldılar. İsaak esir alındı ve o dönemde kayırıcıların ve entrikacıların elinde olan Bizans sarayı para ödeyerek onu geri almak zorunda kaldı. Mağlup komutanın daha sonra imparator olan kardeşi Aleksios önce Pafloganya'ya kaçtı ve oradan Ankara'ya geçti. İsaak serbest bırakıldıktan sonra Komnenoslu iki kardeş yolda birbirlerine rastladılar ve utançla Konstantiniyye'ye döndüler. Yolculukları sırasında bütün yolların Selçuklu birliklerinin elinde olduğunu gördüler ve yollarına devam edebilmek için çatışmak zorunda kaldılar. Türkler, en fazla 100-200 kişilik savaşçı grupları hâlinde ganimet toplamak üzere etrafta geziniyor, köyler ya da şehirler para ödemedikleri takdirde sayısız esir alıyorlardı. Bu düzenli bir savaş değildi. Tarihçi Bryennios, imparatorlukla Ermenistan Dağları ve Fırat arasında hüküm süren büyük Selçuklu Devleti arasında o dönemde henüz barış olduğunu açıkça belirtir. O zamanki saldırılar, bugünkü Kürt saldırılarına benzemektedir.

O dönemlerde Anadolu'nun verimli toprakları Bizans metropolünü besliyordu. Frigya tepeleri zengin bağlarla çevrili idi; güneşli kıyılarda zeytinlikler uzanıyordu; her köşeye dut ağaçları dikiliyordu, her yerde bol verimli incir ağaçları vardı ve kuzeyde, Trabzon ve Giresun'da, heybetli fındık ve kiraz ağaçlan görülebiliyordu. Bu muhteşem güzellikteki yarımadayı her yönden bölen sayısız sıradağlarının tepeleri ve yamaçlarını yerli sedir ağaçlarından, güçlü meşe ve çınar ağaçlarından, kayın ağaçlarından, Alp güllerinden ve açelyalardan meydana gelmiş eski ormanlar süslüyordu. Bu, kolayca vazgeçilecek bir toprak değildi. O dönemin kötü günlerinde bile bu buğday deposunun, imparatorluk deniz kuvvetlerinin bütün ihtiyaçlarını karşılayan bu bölgenin, sadece Rum ve Ortodoks illerden oluşan bu toprakların bütün kuvvetlerle savunulması gerektiği anlaşılmıştı. Türklerin, Tanrı tarafından kâfirleri ve Bizans düşmanlarını cezalandırmak üzere gönderilen cezalandırıcılar olduklarını düşünme zamanı çoktan geçmişti. Honaz'ın zapt edildiğini bildiren haber üzerine atılan nara şimdi daha da güçleniyordu. Düşman artık imparatorluğun en sadık ve değerli insanlarının, dini bütün olanların arasında idi.

İmparator'un amcalarından biri olan rütbe düşkünü Caesar, başarısız olan Komnenos soyundan İsaakios'un yerine Anadolu'daki orduların başına geçti. Gururla hareket etti, ama kısa bir süre sonra daha Sakarya Nehri'ni bile geçemeden, bu bölgelerde Normanlara benzer macera dolu bir politika güden zeki Urselius'un eline düştü. Urselius, beklenmedik bu başanya sevinerek, mağlup prensi, karşı imparator hâline getirdi. Caesar Ioannes Dukas ise kaderinin bu şekilde dönmesine karşı koyamadı; hatta Urselius'un böyle bir öneri getirmesini bile sağlamış olabilirdi. Bizans sarayı ise bu ünlü ve kendileri için tehlike hâline gelmiş esiri Konstantiniyye'ye geri getirmek için Türklerin yardımına başvurmaktan çekinmedi.

Artuk adında bir bey, iyi bir bedel karşılığında yardımını sundu: Türk tarafından alınmış hiçbir ünvanı, rütbesi veya görevi yoktu. O, sadece Urselius'un Müslüman bir benzeri idi. Latin Urselius her ne kadar çatışmayı kazandıysa da barbarları o kadar hırslı bir şekilde takip etti ki, sonunda o da Caesar Ioannes gibi esir düştü. Ancak, esaretini çok da büyük bir şanssızlık olarak görmedi ve para vererek özgürlüğünü satın aldı. Küçük savaşların çıkmasına çok uygun olan bu bölgelerde Turkopoller ve Frankopoller arasında yine çatışmalar çıktı.

Bunun üzerine, soydaşı Artuk Bey gibi iyi para ödeyen "Rum" elinde şansını denemek üzere doğudan Tutuş Bey geldi. Urselius ve Tutuş Bey arasında, ustaca yürütülen göstermelik pazarlıklar başladı. Sonuçta Tutuş Bey, pazarlık sanatındaki üstünlüğünü gösterdi. Henüz genç yaşta olan Aleksios Komnenos kendisine yakalanan inatçı Frank için vaat edilen parayı ödedi, ama hayli pahalıya çıkan Urselius'u Konstantiniyye'ye götürürken başka Türk reislerinin komutasında etrafta dolaşan çeteler tarafından rahatsız edildi.

Bu gelişmeler imparatorluk için ne kadar üzücü olursa olsun, gerçek ve sürekli bir Türk fethinin hiçbir izine rastlanamamakta idi. Düşmanlar sadece kısa zaman sonra ganimetlerle yüklenmiş olarak ortadan kaybolmak üzere ortaya çıkıyorlardı. Asıl yurtları hâlâ Ermenistan Dağlarinın arkasındaki bölge idi. Bu esnada Anadolu'dan Suriye'ye geçilen bölgede aslında Suriyeli bir sınır dükü olan Antakya Dükü Komnenoslu İsaak da güneybatı bölgesinde savaşını sürdürüyordu . Muhtemelen Suriye asıllı olan Antakya Patriği'nde kendine yandaş bulamadı. İsaak'a göre patrik, ülkenin ve dinin düşmanları ile işbirliği yapmakta idi. Bu yüzden İsaak onu Konstantiniyye'ye geri göndermenin yollarını aradı, ama patriğin geri gönderilmesi üzerine, yüzyıllardır kavgacılığı ile ünlü Antakya halkı ayaklandı ve küçük düşürülen patriği geri istediler. Onlar, en üst mevkideki -imparatorluk memuruna karşı düşmanları yardıma çağırabilecek vasıftaydılar. Ama aynı halk, İsaak daha sonra Türklere mağlup olup, esir düştüğünde serbest kalması için para topladı.

Sadece Antakya'da değil, Batı Asya'nın Bizans İmparatorluğu'na bağlı tüm şehirlerinde eski Cumhuriyet ruhu tekrar canlandı. Anadolu'daki kaleler çok uzun zaman önce imparatordan savunma amacıyla konfedere pentapol ve heksapoller hâlinde büyük topluluklar oluşturma izni almışlardı. Honaz dolaylarında ve yine önemli bir şehir olan Konya dolaylarında böyle gruplar vardı, ama eski kiliseleri ve değerli eşyaları barındıran bu zengin şehirler son zamanlarda Türk liderleriyle anlaşmaya gitmenin daha avantajlı olacağı görüşündeydiler. Civarlardan geçen veya saklanan eşkıyaların liderlerine belirli bir para ödeyerek şehirlerde bulunanlar için güvenlik ve civardaki bölgeyi tarım ve hayvancılık için kullanma hakkını satın alıyorlardı. Böyle zorlu durumlar, Bizanslıların Avrupa'daki sınır bölgelerini kaybetmeye başladıkları zamanlardan bilinmekte idi. 11. yüzyılın Asyalıları, Türk beyleri ile tıpkı Bizans İmparatorluğu'nun batı bölgelerindeki Ren ve Tuna nehirleri kenarındaki Avrupalıların 4. ve 5. yüzyıllarda gotik kralları ile yaptıkları anlaşmalara benzer anlaşmalar yapıyorlardı, zira imparatorluk ordusu Anadolu'da sadece göstermelik olarak kalmıştı ve ancak küçük başarı elde ettiği zamanlar geçici olarak eski gücüne kavuşuyordu. Sadece deniz kıyıları gerçek anlamda imparatorluğa bağlıydı, zira donanma bu sularda hâlâ gücünü koruyordu. Antakya'da bir Bizanslı dükün barındırılması, sadece Bizans Donanması'nın daha küçük araçlarının Asi Irmağı'na (Orontes deltasına) girebilmesi içindi.

Ülkedeki insanların Türklere karşı sergiledikleri dostane eğilimleri de üzücü bir işaretti. Rum köylüler başlangıçta her ne kadar şikâyette bulunmuşlar ve imparatorluk memurlarından yardım istemişlerse de kısa bir zamanda uzakta Konstantiniyye'de bulunan imparatorun onları kurtarmasının mümkün olmadığını anladılar. Ezelden beri yürüttükleri çiftçiliği yapmaları engellenenlerden çoğu, başka bir işle uğraşmaya başladılar ve devletin yüksek amaçlarına karşı anlayıştan yoksunluk; bütün gücü ellerinde tutan vergi memurlarına ve acımasız derebeylerine karşı beslenen derin nefret ve bir zamanlar verimli olan ülkeye gittikçe yayılan felaketler, fakirleşen köylüleri ister istemez işgalcilerin müttefiki hâline getiriyordu. Yerlisi olduğu için Anadolu'daki durumları çok iyi bilen Antalyalı Tarihçi Mikail, bu şekilde işbirliğine zorlananların, halklarına ve dinine karşı ihanet etmelerini kınamaktadır.

İmparatorluk ordusu artık sadece bir taraftan iyi beslenmiş Konstantiniyyeli askerlerden ve diğer taraftan gönülsüz, isteksiz köylü milislerden oluşan renkli bir topluluk hâline gelmişti. Bu yüzden daha önemli teşebbüsler için başkentin elit birlikleri kullanılmaktaydı. Liderler, imparatorluk tacını ele geçirmeye çalışıyorlardı. Anadolu'nun başında bulunan bir komutan, Avrupa'da ayaklanan bir isyancı ile aynı zamanda isyan bayrağını çekti. Yaşlı Nikephoros Botaneiates, düşmanlarına üstünlük sağlayabilmek ve tahtı genç Mikail Dukas'ın elinden alabilmek için uzun zaman önce Konstantiniyye'ye yerleşmiş bir Türk olan Chrysoskulos (Türk adıyla Kurt veya Kavurd) ile işbirliği yapmakta sakınca görmedi. Gerçek İmparator Mikail Dukas da farklı değildi. Bu görevleri yerine getirecek başka Türklerle anlaşma yaptı ve Alp Arslan'ın yeğeni olup, Rey şehri önlerindeki savaşta ölen, Suriye Selçuklularından Şamlı Kutalmış'ın iki oğlu ile anlaşma yaptı. Bizans böylelikle iki değerli ve görünüşte mütevazı müttefike sahip oldu. Her Rum hükümdarın aslında bu iki Selçukluyu kendi taraflarına çekmek için yeterince nedenleri vardı: Onlar Sivas ve Kayseri'den deniz kenarındaki Kalkedon ve Chrysopolis'e kadar gelmişler ve gözlerini Konstantiniyye'ye dikmişlerdi. Bütün ticaret yollarında onlardan korkuluyordu ve kimsenin onları bulması, cezalandırması veya yok etmesinin mümkün olmadığı harabelerde, tahrip olmuş kiliselerde ve terk edilmiş kalelerde saklanıyorlardı.
Deniz kıyıları boyunca yayılmışlardı. Tüccarlar, artık bu bölgelerden geçip Bizans'a gitmeye korkuyorlardı.

Tecrübeli bir komutan olan ve Anadolu'yu çok iyi bilen Botaniates, Türklerin en iyilerini kendi tarafına çekmeyi bildi. Hediyeleri ve Bizanslılaştırılmış bir barbarın rolünü oynayan Kürd'ün ikna gücü, Mikail tarafından kazanılan Selçuklu Süleyman Şah ve Mansur'un askerlerinin taraf değiştirmelerine neden oldu.

Nikephoros, İznik'e imparator olarak girdi. Türk müttefikleri yanında idi ve Nikephoros, İznik'i Mihail'e ihanet eden Selçuklu beylerine teslim etti. Tabii, şehrin hükümdarları değil, sadece komutanları oldular.

Ama başsız kalmış Türk savaşçılarının akın etmesiyle yerlerini daha da sağlamlaştırdılar. İmparator Nikephoros bu iki beyi Avrupa'ya kadar yanında götürdü ve onların cesareti, ok kullanmaktaki ustalıkları ve görünüşleri ile vahşi savaş naralarının Trakyalı düşmanları üzerinde yarattığı dehşet sayesinde birçok savaş kazandı . Böylece düz burunlu esmer yüzler, cüretli binicilik örnekleri, sadaklar ve Türklerin tuhaf müzikleri Bizanslılar için günlük hayatın bir parçası hâline geldi. İznik'teki bu Türkler, İran'daki Selçuklu Sultaninin yöneticilerinden, Musul, Halep, Şam veya Kudüs'teki Suriyeli emirlerinden biri değildiler. Onlar sadece Rum elindeki taraflara hizmetlerini daha iyi sunabilmek için karargâhlarını vatan topraklarından çok uzaklara kuran bir ordunun liderleriydiler. Şimdilik tek istedikleri paraydı ve beyleri, paralarını kim veriyorsa o idi. Botaniates'in önünde, tıpkı gerçek beylerinin huzurunda durdukları gibi - en derin saygı anlamına gelen eller göğüsleri üzerinde birleştirilmiş durumda - duruyorlardı.

İznik'te yerleşik Türklerin hizmetleri artık tahtta oturan imparatorlar ve taht üzerinde hak iddia edenler için vazgeçilmez hâle gelmişti. Kommenoslann eniştesi olan Nikoforos Melissenos, Botaniates'e başkaldırdığında da Türklerin yardımına başvurmuştu ve fethedilen kalelerin ve şehirlerin birlikleri yine Türklerden oluşmuştu. Kardeşinden daha fazla yaşayan Süleyman Şah, İznik komutanı olarak kaldı ve burada 14. ve 15. yüzyıllarda Ragusa'daki Bosnalı prenslerin mevkilerine benzer bir mevkie sahip oldu. Askerî haklarını ayrıca yakınlardaki Eskişehir üzerinde kullandı, ama hadım olmasına rağmen hiç de zayıf biri olmayan Protovestaios Ioanness Melissenos'un isyanını bastırmak ve Türklerin Anadolu'daki mevkilerini elinden almakta başansız oldu. Selçuklu Süleyman Şah adı geçen şehirlerdeki komutanlık mevkiinde kaldı ve kısa bir zaman sonra, yaklaşık 1081'lerde Erdek (Kyzikos) Şehrinde de koruyucu olarak karşılandı . Bu sayede Hristiyanlaşmış Türk paralı askerler (Turkopoller) Bizans'a karşı yeni bir gözetleme noktasına sahip oldular.

Komşu şehir İzmit, çok uzun süre dayanamadı. Türklere ait dört şehrin Rumca adları Türkler tarafından Türkçeleştirildi: İznik, Eskişehir, Aydıncık ve İzmit. Şehir surları içinde yerleşik olmasalar ve aslında Türk yönetimi tanınmamış olsa bile bu şehirler üzerinde gerçek hüküm sahibi olanlar onlardı. Süleyman Şah, İznik içine yerleşmemiş, aksine şehir yakınlarında bahçesi olan bir sarayda oturuyordu. Rumlar ona kıskançlıkla "Bütün Doğu'nun hükümdarı" da deseler, bu büyük Türk hükümdar herhangi bir devlet kurmamıştı. Sultan ünvanı sadece Selçuklu olması sebebiyle yakıştırılıyordu, ama Suriye'deki sultanların sultanı gibi "Ulu Hakan" denmiyordu. Anadolu'da Selçuklu hanedanına mensup bu sultana her zaman itaat etmeyen başka hükümdarlar da vardı. Bu hükümdarlardan, beylerden veya valilerden birkaçı şöyle idi: Kamires, Migidenos, daha sonra Suriye'de Urfa'yı fethetmeyi başaran Bozan ve Süleyman Şah'ın bir seferinde İznik'te vekil olarak bıraktığı Ebu'l-Kasım . Kendi amaçları için çalışan bir başka hükümdar, muhtemelen Kara Tegin, zekice planlanmış savaş stratejileriyle doğuda Karadeniz kıyılarında bulunan Sinop'u fethetti ve şehirle birlikte eline geçirdiği imparatorluk hazineleri ile zengin ve bağımsız bir kral hâline geldi.

Bizanslılar, tekrar geri alınan Honaz bölgesi dahil olmak üzere, İç Anadolu'daki tüm kalelerin sahibiydiler. Komutanları Diabatenos ve Burtzes, imparatorluğun sadece Anadolu'daki yerlerini rahatsız edilmeden yönetiyorlardı .

Türkleri tamamen bölgeden çıkarma çabaları başarısızlıkla sonuçlandı. Büyük çabalar sonucunda asıl deniz kıyısı temizlendi ve küçük Drakon Çayı sınır olarak belirlendi. O dönemin Bizans İmparatoru Aleksios Komnenosos, bu "misafirleri" imparatorluk menfaatine yürütülecek savaşlarda kullanılabileceğini tekrar hatırladı ve Kral Robert [GuiskardJ'ın Normanlarına karşı Türkleri yine müttefik olarak kullandı. Türkler bunun üzerine Adriyatik Denizinde Dıraç (Durazzo)'ta Batılı şövalyelere karşı büyük avantajlar elde ederken görüldüler.

Süleyman Şah'ın gücü bir kez daha yayılacakmış gibi görünüyordu. Daha önce adı geçen Ermeni asıllı Antakyalı Filaret'in kendi oğlu ile arasında düşmanlık çıkmıştı. Oğlu 1084 yılında Süleyman Şah'ı şehre çağırdı. Süleyman, Türk hükümdarlığına alışık Suriye topraklarına diğer Selçuklu beylerinden farksız bir şekilde geldi, ama bu gelişi Melikşah gibi güçlü bir sultanın kardeşi ve vekili olan Tutuş'in nefretini üzerine çekti ve Süleyman, Tutuş tarafından sultana başkaldıran isyancı olarak ilan edildi. Silahlı çatışmalar meydana geldi ve Antakya ile Halep arasındaki bölgede meydana gelen muharebede Anadolu'dan uzak kalan Süleyman Şah mağlup oldu. Ne kaçmak, ne de teslim olmak istedi. Kalkanının üzerinde sakince oturarak ölümünü bekledi, belki de utancına kendi hançeriyle son verdi(1085).

Tutuş ise uzaktaki Bizans İmparatoru'na barış teklif etti. Selçukluların başı olan sultanın temsilcisi olarak Tutuş'la yeni bir Türk-Bizans anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre Bizans'ın hizmetinde bulunan Türk birlikleri küçük şehirlerden ve kalelerden çekildi. Kara Tegin Bey, Sinop'u boşalttı. Konstantiniyye'de sevinç o kadar büyüktü ki, Bağdat'tan bu haberle gönderilen ve Gürcistanlı bir Hristiyan annenin oğlu olan Çavuş, Ahyolu valiliğine atandı ve bunun karşılığında vaftiz olmayı kabul etti . Bundan sonra bu bölgelere düzensiz bir biçimde yayılan Türkleri kimse tutamazdı. Kürt stiline göre yapılan talanlar devam etti. Bizanslı bir tarihçi, onlardan İranlı Türkler veya Kürtler olarak bahsetmektedir. Süleyman Şah'ın eski askerleri, tıpkı Süleyman Şah gibi sultan ünvanını almayı düşündüler. Eski valisi Ebu'l-Kasım ve onun kardeşi Ebu'l-Gazi şanslarını denediler ve Ebu'l-Kasım, süvarileriyle Ege Denizinin kıyılarına kadar ulaştı, ama Bizanslılarla yaptığı anlaşma uzun sürmedi. İmparator Aleksios'nin Franklarla birlikte üzerine saldığı, muhtemelen Ermeni asıllı komutan Tatikios, İznik'te onları yenmeyi başardı. Batılı şövalyeler, uzun mızrakları hafif silahlarla donatılmış Asyalıları Ebu'l-Kasım'ı İznik'e kadar geri püskürtmeyi başardı.

İmparatorluk güçleri tam barbarların bu güçlü kalesini tekrar ele geçirme sevincini yaşarken, Porsuk adında bir komutanın emri altında [Sultan Melikşah'ın büyük oğlu] Berkyaruk'un askerleri çıkageldi. Bizanslılar, İzmit'e kadar geri çekilmek zorunda kaldılar. Porsuk, kısa bir süre sonra tekrar geri döndüğünde Anadolu'daki tüm yerler tekrar, küçük bir balıkçı filosu kurup, Sakız Adasinı işgal etmeyi başaran Ebu'l-Kasım'ın yönetimine geçti. Sakız Adasimn işgali üzerine, Süleyman'ın bütün gücüne ve bağımsızlık duygusuna sahip olan Ebu'l-Kasım'ı ortadan kaldırmak için Bizans orduları tekrar geldiler. Balıkçı tekneleri yakıldı ve Franklar bu sefer de büyük avantajlar yakaladılar, ama Porsuk'un tekrar sahneye çıkması ile tüm avantajlarını kaybettiler.

Bunun yerine övgü, hediye ve görkemli davet politikaları kullanılmaya başlandı. İmparatorluk subayları Bizans sahillerini tahkim edip, sefalet içinde kalmış bu illerin korunması için başka tedbirler alırken, kaba ve saf Türkler, Bizans başkentinin görkemli eğlencelerine daldılar. "Sebastos" ünvanı ile onurlandırılan İznik komutanına (Ebu'l-Kasım) büyük Konstantin'in tiyatrosunda yapılan gösteriler, at yarışları ve av partileri sunuldu. Çirkin suratlı komutan, çeşitli süslerle bezenmiş asil bir at üzerinde sayısız insanlarla dolup taşan ana yollardan geçti. Bizans'ın savunmaları tamamlandıktan sonra Anadolu'ya dönmesine izin verildiğinde ise imparatorluk kadırgaları ona eşlik etti. Büyük, ama oldukça pahalı bir onur!

Ebu'l-Kasım bundan sonra Bizanslıların dostu olarak kaldı. Önceki yüzyıllarda tıpkı Germenler, Islavlar ve Turanlı ataları gibi, o da Bizans İmparatorluğu'nun ne kadar ihtişamlı ve güçlü olduğunu anladı. Kutsal imparatora saygısını sunmuş ve bu esnada Konstantiniyye surlarının ne kadar kalın ve güçlü olduğunu görmüştü. Aynı zamanda başkentteki eğlencenin ve insanı sakinleştiren şarabın tadını da almıştı. Binlerce yıl öncesine dayanan Roma kültürünün ihtişamı, bütün enerjisini yok etmişti. Türkler Anadolu'dan çıkartılmamışlardı, zira imparatorluğun onları Anadolu'dan çıkartmaya ihtiyacı da kalmamıştı: Onları, tıpkı Franklar, Almanlar ve putperestlikten vazgeçmemiş olan Peçenekler gibi itaatkar paralı askerler olarak çok iyi kullanılabilirdi. Yeni imparatorun marifeti sayesinde Türk sorunu ortadan kaldırılmıştı . İzmit ve İznik üzerinde imparatorluk bayraklarının sallanması ve yabancıların Roma'nın iki başlı kartal arması altında, hükümdarları tarafından savaşta kullanılmadıkları zamanlarda sakin kaldıkları sürece imparatorluğun onuru9C yeterince korunmuştu.

Sultan Melikşah ise kardeşinin Süleyman üzerindeki zaferini kullanmaya ve Anadolu'da hainlerin yerine güvenilir ve sadık valiler atamaya kararlı idi. Komutan Porsuk, önce İznik'i almak için yola çıktı, ama şehrin eski zamanlardan kalan güçlü surlarını geçemedi. Sultan, onun yerine Suriye'de değerli hizmetleri bulunan Bozan'ı gönderdi. Ama alınması güç ve Ege sularından yakındaki göle hiçbir tehlikeyle karşılaşmadan giren gemilerle beslenen bu şehir, ona da direndi. Bunun üzerine komşu Bizans şehrine haber gönderildi ve banşı muhafaza etmek ve Anadolu ile Antakya'daki eski kaleleri tekrar kazanmak istiyorsa prenseslerden birini Melikşah'ın en büyük oğlu Berkyaruk ile evlendirmesi gerektiği haberi iletildi. Bizanslılar, uzun zamandan beri bu gibi önerileri kendilerine tanınan süreyi uzatarak nazikçe geri çevirmesini öğrenmişlerdi ve bu sefer de aynı taktiği uyguladılar. Ermeni Kurtikios tarafından zengin hediyelerle gönderilen elçiler, Türkleri boş sözlerle oyaladılar.

Ebu'l-Kasım, Hristiyanların onu sultanın gazabından koruyamayacağını çok iyi biliyordu ve Melikşah'ın övgüyle bahsedilen vicdanına seslendi. On dört yük hayvanı, Türkler tarafından uzak Rum ellerinde edinilen zenginlikleri İsfahan'daki saraya taşıdı ve Ebu'l-Kasım affedildi, ama Anadolu'ya geri dönerken Bozan'ın emrinde bulunan İranlı askerler tarafından öldürüldü.

Ebu'l-Gazi, bu esnada İznik'te kalmıştı ve Bizanslılar büyük zenginlikler vaat ederek şehri satmasını istemişlerdi. Ama Ebu'l-Gazi'nin hükümdarlığı çok uzun sürmeyecekti, zira Sultan Melikşah'ın 1092 yılındaki ölümünden sonra Süleyman Bey'in oğulları uzun yıllar süren esaretlerinden kaçmayı başardılar. Büyük oğlu Kılıç Arslan yiğit babasının mirasını devralabilecek güçte idi ve Ebul Gazi gibi zayıf biri onu engelleyemedi. Bizanslılar ise buna göz yummak zorunda kaldılar.

Kılıç Arslan, hiçbir zorluğa rastlamadan sultan ilan edildi. Kendisine bağlı bütün Türkleri İznik'e getirdi ve o ana kadar tamamen Rumlardan oluşan bu şehre sayısız Türk kadın, erkek ve çocuk yerleştirdi. Amacı, başkent ilan ettiği bu şehrin karakterini değiştirmek, imparatorun haklarını inkâr etmek değil, sadece savaşçılarının sadakatinden emin olmaktı, zira kısa bir süre sonra başka Türklere ait olan Malatya'ya saldırmak üzere yola çıkacaktı.

Babası Süleyman gibi Kılıç Arslan da kendini sadece bu küçük Anadolu beyliğinin, İznik'in sultanı olarak görmüyordu. Onun hedefi daha yüksekti. Selçuklu olarak en az Tutuş gibi bir "Melik", Batinin Meliki olmak istiyordu. Bu amacına ulaşabilmek için Çavlı gibi bazı İranlılarla müttefik olması, Antakya'yı zapt etmesi, Urfa'yı alması, Tuğtegin'in hükmettiği Halep ve Şam'ı fethetmesi ve Musul'a fatih olarak girmesi gerekiyordu. Ege Denizine küçücük bir kıyısı ve Türkler bölgeye girdikten sonra kalenin tepesinde gerektiğinden fazla Bizans bayrağının dalgalandığı fakirleşmiş birkaç şehrin onun için ne önemi olabilirdi ki?

Diğer beylerin de bu esnada bağımsızlıklarını ilan etmek ve yayılma politikalarını tek başlarına sürdürmek için yeterince fırsatları vardı. Erdek, Apollonias ve Manyas (Poimanenon)'da, çekiç biçiminde yarımada olarak denize uzanan bu sahil şeridiyle Türklerin İzmit Gölü ya da burada kaybolan Apollonias Kalesi yüzünden Apolyont Gölü (Ulubat Gölü) diye adlandırdıkları büyük göl arasındaki bölgede İlhan Bey hüküm sürüyordu. Yanında, Rumların Skaliarios diye adlandırdıkları başka bir komutan daha vardı. İlhan Bey uzun yıllar boyunca, Marmara Adaları ile bağlantılı olması yüzünden önemli olan bu ili tekrar geri almayı deneyen imparatorluk ordularına direnmişti ve Türklerin alt edilmesi için bir imparatorluk filosu ve birkaç ordu gerekmişti. Latinler de ona karşı kullanılmış ve nihayet geri kazanılan Erdek'te Humbert'in bir oğlu başa geçti. Bütün umudunu kaybeden İlhan Bey, Bizanslıların huyunu çok iyi biliyordu ve bu yüzden imparatorluk hizmetinde bulunan diğer Türk askerleri gibi Hristiyanlığa geçmekte hiç tereddüt etmedi. Aynısını Normanlara karşı savaşırken Dıraç surları önünde hayatını kaybeden Skaliarios da yapmıştı. Bir süre sonra Ege'nin bu bölgesinde Kamires'in idaresi altındaki Türkler ortaya çıktı ve İzmit'i tehdit etti, ama göl kenarında kurulan bir kale sayesinde tehlike atlatıldı.

Selçuklu hanedanına mensup olmayan, ancak çok daha önemli ve gerçek bir kişiliğe sahip olan bir bey vardı: Çaka Bey. Halktan bir Türk olan bu bey, Bizans ordusunda paralı asker olarak görev yapmıştı.

İmparator:

Botaniates ona "Protonobilismos" ünvanını vermiş, ancak İmparator Aleksios onu Konstantiniyye'deki mevkiinden ayrılmaya ve Türk olarak yaşamına geri dönmeye zorlamıştı. Peçenek krizi sırasında, o dönemde limanı Rum balıkçıların bir barınağı hâline gelecek kadar bakımsız olan İzmir'i zapt etti. Civardaki köylerin çoğu vergilerini Bizanslı vergi memuruna değil, ona, Çaka Bey'e ödedi. Büyük bir donanmaya sahipti ve bu donanma sayesinde artık sadece adları kalmış olan ünlü limanları zaptetmeyi başardı. Kısa zamanda Klazomen (Urla yakınlarında bir kasaba olan Klazomenai) ve Foça'nın hükümdarı hâline geldi. Sakız Adası'nı, büyük ve güçlü Methymne kalesi dışında fethetmeyi başardı. Midilli Adası da artık ona aitti ve adanın yerlileri tarafından adı Yalvaç'a (Galabatzes)'a dönüştürülen kardeşi tarafından yönetildi. Sisam Adası ile birlikte birçok başka ada da İzmirli Çaka Bey'i hükümdar olarak tanıdı.

Bütün adalar isyana çok yatkındı: Türk'ün uzanamadığı yerlerde hemen Bizanslı bir subay, kendini bağımsız prens veya kral ilan ederdi. Aynı dönemde Rapsomates Kıbrıs'ta hüküm sürüyordu ve Karikios, Girit Adası'nı yönetiyordu. Bu şartlar altında Çaka Bey, göz diktiği Avrupa yakasına geçmeyi planladı, ki bunu gerçekleştirebilmiş olsaydı, Osmanlıların Avrupa'daki tarihlerini 200 yıl daha hızlandırmış olurdu. Çanakkale Boğazı girişindeki Aydos (Abidos) Şehri'ni kuşattı. Türk tarafında ise mevkiini kızını Sultan Kılıç Arslan'la evlendirerek sağlamlaştırdı. Çaka Bey'in komutasındaki Türkler diğerlerinden daha fazla medeni bir hayata alışmışlardı. Rum diline vakıftılar ve Bizans İmparatoru'na saygı gösteriyorlardı. Orduları, hem at üstünde, hem de yerde savaşabilen düzenli birliklerden oluşuyordu. Kalelerdeki birlikler, surları ıslak deriler, bezler ve Bizans tarafından kullanılan başka savunma araçları ile ateşle saldıran düşmanlara karşı koruyorlardı. Bizanslıların donanma sanatlarına da aşinaydılar. Toplum hayatında yan Bizanslaşmış bu Türkler sadece soydaşlarının bağımsız hayatını almakla kalmamış, Kuran'da yasak olan şarabı da severlerdi ve Çaka Bey, İslâmın hilalli bayrağı altında Müslüman olmasına rağmen47, İzmir tepelerinde bugün de görülen bağlarda elde edilen güzel şaraplara hayır demezdi.

Bizans İmparatoru, denize hakim olan bu tehlikeli Türkü başından atma çabalarında başarılı olamadı. Rum askerler Sakız Adası'nda ve Midilli Adası'nda İzmirli Türklere karşı çarpışıyordu, hatta Çaka Bey'in İzmir'e çekilmesini bile sağlamışlardı. Anlaşmalar yapıldı, ama bunlar da çok uzun sürmedi, zira Çaka Bey'in imparatora vaat ettiği gibi "eve dönmesi" mümkün değildi. Rum savaş taktiklerine yabancı olmayan bu zeki barbar, Franklara ve Peçeneklere karşı da direndi. Düşmanları birçok kez ona savaş açtılar, ama bu savaşlardan utançla geri döndüler. Düşmanlarını gene yakalayamamışlardı. Çaka Bey, Rum tebaasına da gereken ilgiyi gösteren ve canlarını mümkün olduğunca bağışlayan vicdanlı bir hükümdardı. Onları diğer şantajcılara karşı koruyordu. Midilli Adası'ndan çekilmeye zorlandığında, Rum yerlilerini gemileriyle İzmir'e götürüp, Anadolu kıyılarında hüküm sürdüğü Sterea'ya yerleştirmek istemişti.

Bizans'ın doğrudan Kılıç Arslan'a başvurma düşüncesi bir daha başarılı oldu. Kılıç Arslan, sahil kıyılarının ve adaların hükümdarı Çaka Bey'i çağırdı, yedirdi içirdi ve sonra da hançerleyerek öldürttü . Bizans İmparatoru ve Türklerin yasal hükümranı olarak kabul edilen Kılıç Arslan arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre İznik, Selçuklu Sultanina, eşlerine ve çocuklarına kaldı.

Haçlı Seferleri'nin başlangıcında İzmir'de ve Ayasuluk (Efes)'ta Kılıç Arslan'ın hükümranlığını kabul eden üç ayrı sultan hüküm sürüyordu:

İbn Çaka, Tanrıbirmiş ve Maraş. Sakız ve Rodos Adaları Türklerin mülkiyetinde idi50. Sadece Midilli Adası Bizans ellerinde idi ve denizler sakindi. Bu taraftan hiçbir saldırı beklenmiyordu.

Türklerin akınları birkaç yıl için gerçekten de durmuştu. Trabzon'un isyancı kontu Taronit Gregor, Sivas'taki Ermeni asıllı Türk Danişmend beyinden yardım istedi, ama boşuna. Asi kont, kısa bir zaman sonra imparatorun Latin askerleri tarafından yakalandı ve Konstantiniyye'de esir edildi. Sinop'taki Türk beylerinin sürgün edilmesinden ve Trabzon'daki hadiselerden sonra Karadeniz'in bütün sahilleri Bizans'ın yönetimi altında girdi .

koruyordu. Midilli Adası'ndan çekilmeye zorlandığında, Rum yerlilerini gemileriyle İzmir'e götürüp, Anadolu kıyılarında hüküm sürdüğü Sterea'ya yerleştirmek istemişti.

Bizans'ın doğrudan Kılıç Arslan'a başvurma düşüncesi bir daha başarılı oldu. Kılıç Arslan, sahil kıyılarının ve adaların hükümdarı Çaka Bey'i çağırdı, yedirdi içirdi ve sonra da hançerleyerek öldürttü. Bizans İmparatoru ve Türklerin yasal hükümranı olarak kabul edilen Kılıç Arslan arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre İznik, Selçuklu Sultanina, eşlerine ve çocuklarına kaldı.

Haçlı Seferleri'nin başlangıcında İzmir'de ve Ayasuluk (Efes)'ta Kılıç Arslan'ın hükümranlığını kabul eden üç ayn sultan hüküm sürüyordu:

İbn Çaka, Tanrıbirmiş ve Maraş. Sakız ve Rodos Adaları Türklerin mülkiyetinde idi50. Sadece Midilli Adası Bizans ellerinde idi ve denizler sakindi. Bu taraftan hiçbir saldırı beklenmiyordu.

Türklerin akınları birkaç yıl için gerçekten de durmuştu. Trabzon'un isyancı kontu Taronit Gregor, Sivas'taki Ermeni asıllı Türk Danişmend beyinden yardım istedi, ama boşuna. Asi kont, kısa bir zaman sonra imparatorun Latin askerleri tarafından yakalandı ve Konstantiniyye'de esir edildi. Sinop'taki Türk beylerinin sürgün edilmesinden ve Trabzon'daki hadiselerden sonra Karadeniz'in bütün sahilleri Bizans'ın yönetimi altında girdi .

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Anadolu Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir