Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türk Boylarının İslamiyet Öncesi Tarihi ve Devlet Oluşumları

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Türk Boylarının İslamiyet Öncesi Tarihi ve Devlet Oluşumları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Haz 2011, 23:30

TÜRK BOYLARININ İSLAMİYET ÖNCESİ TARİHİ VE DEVLET OLUŞUMLARI

Eğitim alıp Avrupalılaşanları dışında günümüze kadar Türkler, vatan olgusu hakkında hâlâ açık ve etkili bir telakkiye sahip değildirler. Halktan bir Türk, sadece Müslüman olduğunu, ailesi ve mal varlığı; köylü ise sahip olduğu toprakla birlikte Osmanlı hükümdarına ait olduğunu bilir ve "Türk" adını sevmez. Yabancılar bu adı kullandıklarında, buna tıpkı bir Fransız'ın kendisine "Welscher" [İtalyan, Fransız ve İspanyolların topluca adı] veya bir Romen, kendisine "Wallache" [Eflâklı] dendiğinde gösterdiği tepkiyi gösterir ve bunu hakaret sayar. Bugünkü Türklerin asıl tarihi, İslâm'a geçiş ve Asya'da süregelen şamanizmin ortadan kalkması ile değil, Osmanlıların ortaya çıkması ile başladı. Ancak o zaman dağınık yaşayan ve barbar diye nitelendirilen Türklerden - Hun Türklerinden - kendini soyutlayan yeni bir halk ortaya çıktı. Bugünkü Türkler, kendilerini Osman tarafından kurulan bir devlette, Osman'ın soyundan gelenlerin mutlak hakimiyeti altında yaşayan Müslümanlar olarak görüyorlar; bu da onlara yetiyor. Osman Bey'in hilalli bayrağı altında yürütülen ve kazanılan savaşların hatırası, bir boya ait olma duygusunun, soylarının asaletinin, vatan toprağının güzelliğinin ve bunların kökünde yatan tüm örf ve âdetlerin yerini tutmaya yetiyor. O dönemlerde yaşayan Türk bilginleri, İslâm'ın baştan sona gelişimi ve kendi dinleri ile bağlantılı herşeyi araştırmayı görev sayarlardı. İktidarda bulunan bir topluluğun bütün yaşantısını ve bu topluluk tarafından kurulan devleti kendi kişiliğinde birleştiren sultanların kahramanlık öykülerini, güzel ve asil Arapça kelimeler ve süslü Farsça edebi tabirlerle anlatmaktan çok büyük zevk alırlardı. Onlar için bu tarih, parçası oldukları toplumun geçmişi idi. Türk tarihini anlatmak için, görkemli isimler taşıyan, askerî yetenekler aşıladıkları ve lider yapıp fethedilmeyi bekleyen "tembel" dünyaya gönderdikleri bir sürü çocukları ve torunları olan "uzak akrabaları" hakkındaki masumane masallardan başka bir şeye ihtiyaç duymazlardı.

Türk halkının en eski atası hakkında daha sonraki Osmanlı tarihçileri şöyle derler:

Kara Han, -tabii o zamanlar bir hanlık mevcut değildi- sayısız sürülerinin arasında, etrafında savaşçı akrabaları ve yakınları, hizmetinde sayısız köle ile birlikte Or-tag ve Kür-tag Dağları'nın eteklerinde yaşardı. Yazın, Karakum'un büyük ve kumlu bozkırlarını geçerek dağlara çıkardı.

İlk büyük hanın bu ülkesini Vambery adındaki gezginin bilimsel seyahatlerinden ve Rusların bu fakir ve uzak bölgeleri fethetmelerinden sonra tanımaya başladık. Çok büyük bir nehir olmayan ve coğrafyacılara göre teorik olarak dünyayı bölen Ural Nehrinden Balkaş Gölü'ne, Hazar Denizinden tepeleri Çin sınırını çizen sıradağlara, son Sibirya yamaçlarından Buhara ve Afgan Sıradağları'na kadar bozkırlardan, çöllerden ve genelde insanların çabaları ile verimli hâle getirilen seyrek vahalardan oluşan geniş bir ülke yatıyordu.

Bu ülke farklı isimlerle anılıyordu:

Hazar Denizi ile garip şekilli, sürekli değişen Aral Gölü arası çobanların ve eşkıyaların "üst yurt" bölgesi idi. Bunun üst kısmında Kırgız kabileleri, kimi çoban, kimi çölde avcı, ebedi savaşçı ve kan davası güden ya da diğer kabilelerin zengin obalarına saldıran huzursuz eşkıyalar olarak geziyorlardı. Kırgızların günlük hayatı, düşman takibinden ve sürüleri ile değerli atlan ele geçirmek için gece karanlığında yapılan saldırılardan oluşuyordu. Aral Gölü'nün güneyinde bulunan bugünkü Ceyhun (Amu Derya) nehri kıyılannda asil ve feodal düşünceye sahip savaşçı bir halk olan Özbekler; Ceyhun deltasında ise taşıdıkları kara kalpaklardan dolayı "Karakalpaklar" diye adlandırılan bir halk yaşıyordu. Sürüleri, insanları, elbiseleri, herşeyi renklere göre ayırıyor ve buna göre adlandınyorlardı. Özbeklere ait Şiva bölgesi ile Karakum'un İran sınırındaki sıradağları arasında kırmızı gömlekleri, sivri uçlu kürk başlıkları ve önleri yukarı doğru kalkık çizmeleri ile Türkmenler; Moğollara benzeyen Kırgız kardeşleri ile aynı hayatı sürüyorlardı. Ceyhun Nehrinin alt sağ kıyısından itibaren, İngiltere ve İrlanda Krallığı büyüklüğünde bir çöl olan Kızıl Kum Çölü başlar ve doğuda Seyhun (Sir Derya) Nehrine paralel olarak Aral Gölü'ne yönelen Ceyhun Nehrine kadar uzanır. Kırgızlar, işte burada hüküm sürerlerdi. Güneyde, nehrin aynı kıyısında Buhara Emirlikleri yatıyordu. Altındağ'ın eteklerinde ise Çin geçitlerinin yönünde eskiden Arapların astronomi bilimleri merkezi olan ve Timur'un mezarının burada bulunmasından dolayı Batı Asya halkları için kutsal sayılan, dünyaca tanınmış efsanevi Semerkant şehri görülüyordu. Batı medeniyeti kaynaklı bir isim olan Türkistan, sadece gelişen şehirler ile bezenmiş, güneybatıdaki küçük bir bölgeyi temsil ediyordu. Aslında Türk boylarının asıl vatanları ile diğer geniş bölgeler arasında önemli bir fark yoktur, zira toprak, her yerde aynı idi. Kurumuş denizlerin zemini olan derin kumlar, sadece güneşin kavurduğu sarı renkte büyük ve düz bir alan olarak görülmez, aksine bozkırların soğuk rüzgarları her yerde dalgalar yaratır. Eskiden burada bulunan deniz, sanki kesin çizgilerle ayrılmış gibi durur ve nadiren de olsa kara veya sarı çölün içinde yüksek kum tepeleri görülür ve kum, genelde taşlaşmış gibi çukurlara ve tepelere yayılır. Kırgız ve Türkmen bölgelerinde yaşayan savaşçılar ve eşkıyalar burada saklanmak için bolca yer bulurlar.

Nadiren sert olan zemin, genelde beklenmedik yarlardan oluşur ve sadece bu bölgeyi çok iyi tanıyanlar kendilerini güvende hissedebilirler. Doğa, bu bölgede sonsuz çatışmalar, bitmek bilmeyen küçük savaşlar, saldırılar, yağmacılar ve kahramanlıklar için zemin hazırlayarak sanki evlatlarının lehine çalışmıştı. Yazın su bulmak neredeyse imkânsızdı, zira küçük nehirler kumda kurur ve çoğu zaman sadece küçük bir çukur, nehrin nereden aktığını gösterir. Güneşin altında parlayan büyük göllerde yazın bir damla bile su bulunmaz ve kızgın güneş, sayısız tuz kristallerinde kırılır. Sadece kervan yollarında ara sıra seyahat edenlere ve deve veya eşek kervanlarına, berrak ve içilebilir su sunan derin kuyular görülebilir. Bu kuyuların yerini bilmeyenler, yok olur giderler. Hiçbir ülke, yabancılar için Türkmenistan kadar kapalı bir kutu değildi ve hiçbir ülke yerlilerini bu kadar koruyamaz. Ancak hiçbiri de içinde yaşayan insanların gücünü bu kadar zora koşamaz.

Kara Han'ın oğlu Oğuz Han'ın evi, sadece Türk efsanesinde geçer. Gerçekte ise muhtemelen sadece kabilesi (Kibitka, Kara-iu ya da Kara Oğuzlar) ile birlikte konakladığı yerde, kısa zaman sonra tekrar bozulup, başka bir yere götürülen bir otağı vardı. Otağlar, en eski zamanlardan beri Türklerin tek evleri olmuştu. Soğuk kış günlerinde otağlar herhangi bir çukurda birbirine bitişik olarak kurulurlar ve ağaçtan bir iskelet üzerine

keçeden bir kaplama serilirdi. Yazın kullanılan ince perdelerin yerine ilave keçe parçaları ile yeni perdeler asılırdı. Zenginlerin ve liderlerin otağları, alçak yatakların ve kaba divânların yanında değerli halılar ve nadir silahlarla süslenir ve bu süslemeler, pazardan alınmak yerine daha çok ganimet olarak toplanırlardı. Bu, Türkmen ve Kırgız ülkelerinde şimdi olduğu gibi beş yüz yıl önce de böyle idi. Çölün soğuk rüzgarları titizlikle birbirine dikilen keçe duvarlara rağmen hissedilirdi ve bu ağaçsız bölgede, gerçek bir ateşin karşısında ısınmak mümkün değildi. Odun yerine başka maddeler kullanılırdı ve yiğitler, günlerini koyun veya kısrak sütünden hazırlanan kımız içerek geçirirlerdi. Basit enstrümanlardan yabani müzikler yükselirdi. Türk hanlarına ve kimi zaman Ebu Müslim gibi Türkler üzerinde hüküm sürmüş olan başka milletlerin önderlerine övgüler yağdıran methiyeler ve kahramanlık öyküleri sevinçle dinlenirdi. Oyunları kaba ve kimi zaman zalimce idi. Biri, dişlerinin arasında bir kemik tutar, bir diğeri de dişleri ile bu kemiği diğer oyuncunun ağzından almaya çalışırdı ya da canlı bir koyunun bacakları bedeninden kopartılırdı. Kadınlar ve çocuklar bu faaliyetler ve zaman geçirmek için oynanan oyunlar sırasında kürklere sarılmış olarak bir kenarda otururlardı. Bugünkü Türkmenler hâlâ aylarca böyle yaşarlar ve hiç şüphesiz, ataları da çok farklı yaşamamışlardı.

İlkbaharla birlikte dağlardan hızlıca eriyen karların suları akmaya başlardı. Sadece birkaç hafta içinde ülkenin tamamı mucizevi bir şekilde bambaşka bir görüntüye bürünür ve geldiği gibi yine hızla yok olan bir bitki örtüsü belirirdi. Yamaçlar, uzaktaki vadiler, o dönemlerde henüz suni olarak sulanmayan vahalar (kanal ve bent sistemleri ancak 8. yüzyılda Arapların fethinden sonra daha eski olan İran'ın nüfuzu altında inşa edilmeye başlanmıştı) birden ota bürünürdü. Laleler, süsen çiçekleri, badem ağaçları ve başka bitkiler ortaya çıkardı. Göllerde ve göllerin etrafındaki ağaçlıklarda yaşam bundan sonra başlar ve çöllerde yaşayan küçük hayvanlar, akrepler, örümcekler, yılanlar, kaplumbağalar, kertenkeleler, yeşil karıncalar hareketlenir; ovalarda yörükler toplanan samanları yakar ve dağların çıplak tepeleri alışık olmadıkları bu ışıkla kızıla boyanırdı. Koyun ve keçi çobanları bitki örtüsünün yeşile döndüğü tepelere doğru yola çıkar ve yukarıdaki göçebe hayat böyle başlardı. Savaşa ve ganimete meraklı gençler ise aynı zamanda ağır yükler taşıyan, İran'dan veya Çin'den gelen kervanlara veya düşman boylarının konakladığı yerlere doğru yol alırlardı. Bazıları de asker olarak komşu ülkelerin hükümdarlarının hizmetine girerlerdi. Hemen hemen her aileden daha küçük olan erkek çocuklardan biri, şansını isimsiz bir atlı süvari olarak yeni bir "baba", bir "anne", yeni bir vatan, para, mücevher ve itibar kazanmak için yola çıkardı. Cermenlerin çok eski zamanlardaki yaşamlarından da bilinen bu durumlar, aynı şekilde sayısız üyelerden oluşan ailelerini besleme kaygısına düşen Türklerde de görülüyordu. Kervanlar, ya siyah giysili göçebelerden korkarak hareket edecek ya da büyük paralar vererek, herşeye rağmen böyle bir ticarette güvenilir ve dürüst davranan tanınmış bir liderin ve onun adamlarının hizmetlerine başvuracaklardı . İslâmiyet'e geçişten önceki zamanlarda ve Arapların gelişinden sonraki ilk yüzyıllarda şehirlere yapılan saldırılar olağandışı değildi; aksine yağmacı çobanların alışılmış ekmek parası kazanma yollarından biri idi.

Çin'de Kaşgar'dan, Turan'daki -aslında daha önceleri Türk- Buhara'ya kadar uzanan ticaret yolunun kenarında kurulu büyük şehirlerde ve pazarlarda, bol kazancın kokusunu alan başka bir ırk daha yaşardı:

Bunlar, yüksek alınları, güzel açık gözleri, dolgun yanakları ve güçlü, enerjik çeneleri olan beyaz ırktan barışçıl, disiplinli ve çalışkan İranlılardı. Buraya ne zaman göçtüklerini belirlemek imkânsızdı. Evleri, muhtemelen Hindistan topraklarında yetişen ürünleri ve Çin'in çok değerli ipeğini, batıdaki Roma İmparatorluğu'na ulaştıran bu ticaret yolunun kendisi kadar eski idi. Bu barışçıl göçmenler, ticaret erbabları ve onlar kadar kalabalık olan ve yılda birkaç kez bu bereketli topraklarda buğday, arpa, pamuk, darı, dura, yonca ve baharat ile bitki hasat eden köylüler, Turanlılara karşı haklı bir korku ve şüphe duyarlardı. Ancak, yakınlarında yerleşik Türkler de vardı ve bunlar da bugün barışçıl olarak bilinen Sardların atalan ile aynı zanaatı yürütürlerdi. Buhara, o dönemlerde yine önemli bir şehir olan Beykent gibi, Türkçe bir isimdir ancak bunun, nüfustaki değişiklik yüzünden Türkleşmiş İran kökenli bir isim olması düşünülemez. Aksine, ezelden beri düşman olan bu iki kavmin; göçebelere ait demir silahların, deri eşyaların ve görkemli eyerlerle mücevherlerin satışa sunuldukları pazarlarda, barış içinde bir arada bulunduklarını varsaymak zorundayız.

Sonbaharda yine eşkıyaların ve yağmacıların saldırıları başlardı. İki tarafta da savaş çığlıkları atılırken gecenin sessizliği yine köpek havlamaları ve çalınan koyunların melemeleriyle bölünürdü. Değişken ve tehlikelerle dolu geçen bir yılın son eğlenceleri idi bunlar, zira İran'a ve Çin'e doğru çıplak tepelere yağan ilk kar, göç zamanının geldiğini gösterirdi. Aynı coğrafi şartlar Karpatlar'da, Pindus'ta, Balkanlarda ve İspanya Sıradağları'nda da geçerlidir. Sadece burada yaşayan ırklar farklı idi.

Efsanelerde anlatıldığına göre, Oğuz Han Kuran'da adı geçen İbrahim Peygamberle aynı dönemde yaşamış. Ancak Oğuz Han'la ilgili tek kaynak, Reşidüddin Fazlullah'ın 13.-14. yüzyıllardan kalma bir eseridir. Doğu'nun şiirsel kahramanlarına özgü bir şekilde tüm Türkistan'ın onun hükümdarlığı altına girdiği anlatılır; gerçekte ise fetih çok yavaş ilerlemiş ve uzun süreli olmamıştı. Bir gün, Oğuz Han'ın mecazi isimler taşıyan altı oğlu, avdan olağandışı bir av ganimeti getirmişlerdi: Bir yay ve üç ok. Bilgin babaları, bunları oğulları arasında bölüştürdü ve oğullardan üçü birer ok, diğer üçü de üçe bölünen yayın birer parçasını aldılar. Oğuz Han, daha sonra son nefesinde, hüküm sürdüğü ülkeyi yine bu örneğe göre dağıttı. Topraklar, şehirler, sürüler, atlar ve mücevherler altı parçaya ayrıldı ve Oğuz Han'ın her oğlu halkın altıda birini aldı. Bunlar daha sonra hüküm sürecek Oğuzların, Selçukluların ve Osmanlıların atalan idi.

Türk tarihinin ilk dönemi aslında hiç de bu masumane hikâyelerde anlatıldığı gibi değildi ve Türklerin gerçek tarihi bilgin, sevgi dolu ve mirasına sahip çıkılması yönünde kaygılar taşıyan babanın aldığı tedbirlerle farklı yönlere dağılan, ama birlik içinde hareket eden bu kavimlerle başlamamıştı. Aksine, birbirine bağlı olmayan bu kavimler farklı boylara mensuptu ve bu boylar, kazanç, onur, intikam gibi hırslar veya yabancıların politikaları yüzünden birbirleriyle hükümdarlık için sürekli savaştılar. Hüküm sürenler zaman zaman değişti ve kaybedenler bozkırlara veya sonsuzluğa uzanan topraklara çekildiler. Boylar birbirlerini takip ve yok ettiler. Türklerin, daha doğrusu kuzeyde ve güneyde, doğuda ve batıdaki göçebelerin olaylı, çok hareketli, canlı, aynı zamanda tekdüze ve amaçsız tarihini, işte bu iç savaşlar ve buğday ile altına sahip komşu ülkelere, İranlılara, Çinlilere ve doğuda Çin İmparatorluğu'nun kuzeydeki Amur sınırının ötesinde yerleşik Moğollara karşı yapılan seferler oluşturur.

Bu tarihin büyük bir kısmı artık unutulmaya başlandı. Türklerin, çok eskiye dayanan tarih kaynakları olmadığı gibi, bugüne kadar bulunan en eski kitabe ancak 732 yılına aitti.

Bundan neredeyse üç yüzyıl sonra, 1069 yılında Türk dilinin ilk önemli eseri, en saf doğu lehçesi olan Uygurca'da yazıldı:

Vambery tarafından keşfedilen ve Kaşgar'da yaşayan bir Türk tarafından kaleme alınmış etnik şiirsel bir eser olan Kutadgu-Bilik,
yani "Mutluluk Bilgisi"4. Turan ülkesinde İslâmiyete geçişten önceki yüzyıllarda Tibet'e özgü Peghu yazısı çok kısa zamanda Arapça ile değiştirildi ve günümüze kadar ne yazık ki ulaşamayan yazılar da kullanıldı.

Türk tarihinin başlangıcı için birkaç dayanak noktası bulmak için İran, Çin ve Doğu Roma tarih kaynaklarına bakmak gerekir. İran kaynaklarında sadece Cemşit'in, kendi yurtlan, gelenekleri ve kültürleri olmayan, bozkırlarda yaşayan ve Gûz veya Giz5 diye adlandırılan barbarlara karşı kahramanlıklarının anlatıldığı şiirsel sözlü hikâyeler vardı, ancak bu gibi hikâyelerde tarihi açıdan hiçbir bilgi muhafaza edilememektedir. Hunların, Avarların, Kazakların, Peçeneklerin, Kumanların, daha sonra Tatarların - ki bunlar, aslında Moğolların yönetimi altındaki Türklerdi - soyundan gelen ataları, Avrupa bozkırlarının da ötesinde, Bizanslılara tamamen yabancı bir ülkede Kafkasların eteklerinde yaşadıkları için Bizanslı tarihçiler, bu komşularına hiç önem vermemişlerdi. İleride göstereceğimiz gibi, Türklerin adı Bizanslıların ve Rumların tarihinde ilk kez Avarların döneminde, başlarındaki "Büyük Hanlar" ile birlikte geçti.

Batılılar için tamamen yabancı olan o yüzyıllarda Türklerin gerçek gelişimi hakkında öğrenmemiz gereken herşeyi Çin tarih kaynaklarından öğrenebiliriz. Ancak, Çinlilerin hanedanlıklara göre sıralanmış kronolojileri, tarih yazımından tamamen mahrumdur. Tann yerine konulan imparatorun yaşam hikâyesini kaleme alan resmi tarihçiler, hiçbir zaman başka halklar hakkında bilgi almaya gerek görmemişler ve birkaç bin barbarın faaliyetlerini dikkate alıp, tarafsız ve objektif olarak gelecek nesillere aktararak küçülmek istememişlerdi. Rum'un, dilini anlamadığı bir "barbaros"; İbrani'nin, anlaşılmaz sesler çıkaran bir "zomzom" dediği göçebe boylarının adını bile doğru yazmaya özen göstermemiş, bu yüzden Türk kabilelerinin, boylarının ve kavimlerinin iç dünyasına ışık tutmaya gerek görmemişlerdi. Çin İmparatorluğu vekayi yazarlarının bize Türkler hakkında, düşünce yapılarına uygun olarak verebilecekleri tek bilgi şu kategorileri kapsar: Boş ve anlamsız isimler; duygusuz ve yalın şekilde anlatılmış savaşlar; hüküm süren bir grup yerini başka bir gruba bıraktı; imparatorluk sınırlarının barbar "çakallar" aleyhine olarak genişletilmesi ve bunlar, inatçı3 Saksonyalılar nasıl ki Şarlman tarafından katledilmişse Pan-ç'ao adında biri tarafından katledilir. Daha sonra Roma'daki sınırları koruma sistemine benzer bir şekilde büyük setler (Çin Şeddi) kurulur. Bu setleri kendi ırkından insanlara karşı savunmak üzere, ehilleştirilmiş barbarlar (Ongutlar) hizmete alınır. Ayrıca, başbuğa boyun eğdirildiğinden; bu başbuğa affedici ve tüm halkların hükümdarı Çin İmparatoru tarafından, hemen başka bir isim verildiğinden ve bir atabeyinden, bir "Tengri Kut" ya da Çinli bilginlerin deyişi ile bir "Çen-Jin", yani bir Gök Tanrı yaratan "medeni" bir ünvanın verildiğinden bahsedilir. Bunun dışında Budist rahiplerin sakin vaazlarıyla sarfettikleri gayretler, tıpkı Winfried ve İrlandalı atalarının putperest olarak yaşayan Cermen dünyasında gösterdikleri faaliyetlere benzer.

Şimdi Çinlilerin bu karmaşık bilgilerinden anlaşılır bir şeyler çıkartmaya çalışalım.

Öncelikle Çinli tarihçilerin yazılarında birçok kez "isyancı kölelerden" bahsedilmektedir: Yüzyıllarca kuzeyde bulunan Tunguzlu Yüe-çilerin hükümdarlığı altında pek bilinmeyen bir hayat süren Çian-jün, Çiun-jü veya Hsiung-nulardan. Bunlar daha sonra Mete adında bir Han tarafından kurtarıldı ve Mete Han onların başına geçti. Ancak, bu han altında da yine paralı askerler olarak, Tanrı'nın temsilcisi diye taptıkları Çin
hükümdarının, yani "Göklerin Oğlunun" hizmetindeydiler ve Çin'in sınır boylarını rahatsız ettiler0. İmparatorluğun, bugünkü Pers ve Rus kalelerine benzeyen kalelerinin komutanları olan Hsiung-nuları emir altına almaya çalışırlar ve zaman zaman intikam almak ve onları cezalandırmak için seferler düzenlerler. Çin'in tacı üzerinde hak iddia eden küskünler ve Çin'e sadık olmayanlar, Roma İmparatorluğu'nda da barbar halklarla karşılıklı ilişkilerde sıkça görüldüğü gibi, bu barbarlara sığınırlar ve Hsiung-nular bu misafirlerden birçok yeni haber ve bilgi aldıkları gibi Nan-lu geçitlerinin güneybatısında vahaların çok olduğu bölgelerde kilden hafif evler yapmayı öğrenirler.

Fakir, ama hareketli olan barbarlar ile medeni yaşayan zengin ve tembel insanlar arasındaki barışçıl3 ilişkilerin uzun sürmesi mümkün değildi ve MÖ II. yüzyılda asırlık düşmanlara karşı savaş başladı. Onlarca yıl süren sıcak savaştan sonra ortaya çıkan açlık, imparatorun işine gelir ve Hotan ve Kaşgar bölgelerini elinde tutan Güneyli Türkler, Hoan-ho nehri kenarında bulunan Çin İmparatoru ile "sonsuz barış" yapmak zorunda kalırlar. Çin ordularının desteğiyle artık medenileşmiş Türkler, kuzeyde Beyazkum, Karakum ve Sarıkum çöllerinde ve Güney Sibirya'da Amur kıyılarında yaşayan kardeşlerine saldırırlar. Amur kıyılarındaki boylar tamamen ilhak edilip ortadan kaldırılarak, Amur hattı sağlamlaştırılır. Bu hattın ötesinde Türkler ile tıpkı Cermenler ve Slavlar arasındaki ilişkilere benzer ilişkiler içinde olan Tunguzlar ve Moğollar yuvalarından çıkarlar. Çıplak Altay Dağları'nda ve etrafındaki verimli topraklarda yaşayan bu boylar, yavaş yavaş Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin kıyılarındaki çöllere sürgün edilirler. Günlük yaşamın çetin şartlarına karşı savaşmak zorunda olan bu insanlar, bu dar alanlarda da tüm güçlerini toplayacak ve dünyayı değiştirecek misyonlarına hazırlanacaklardır.

Güney Türkleri, o dönemde kendi soylarından olan diğer Türk boylanın katlederek kendi sonlarını da hazırladıklarının farkında değildiler. Artık her yerde Çin'in ve Tibet'in etkileri altında kalmaya başlamışlardı. Başbuğlar, ağaç çubuklar üzerine yazı yazmak ve mızrak ucu ile imzalamak yerine Türk dilini Pehlevi harfleriyle yazmayı alışkanlık hâline getirmişlerdi. Her yerde var olduğuna inanılan şeytana tapınma ve buna bağlı olarak Şamanizm inancı devam etmesine rağmen, beş element olan toprak, ağaç, ateş, su ve demire olan inanç yavaş yavaş unutulmaya başlandı. Banşçıl ve sevgi dolu Buda'nın yeni ve daha ulu dini, disipline isteyerek boyun eğen bu halk tarafından kolay ve hızlı bir biçimde benimsendi. Bu bölgenin güneydoğusundaki köylülerin (Tarancıların) çoğu Buda'ya tapınmakta idi. Beykent, Araplar tarafından fethedildiğinde değerli incilerle bezenmiş büyük gözlü Hint Tanrısı'nın som altından yapılmış resmi, orada yaşayan İranlıların ve Türklerin tapınaklarında bulunmuş ve bu ucuz putların halk tarafından satın alındığı pazar yerleri uzun süre hatırlarda kalmıştı .

Bundan sonra Güney Türkleri, kararlı bir biçimde saldırıldığı takdirde, bağımsızlıklarından kolaylıkla vazgeçen bir topluluk olarak görülmeye başlandılar. Hsiung-nu Devleti'nin son izleri 5. yüzyıla kadar izlenebilmesine rağmen, bu devlet M.Ö. 216 yılında hanlarının esir alınması ile çöktü.

Güney Türkleri, ılımlı Hristiyan dinini kabul etmeye varacak kadar uysallaştırılmışlardı. 334 yılından itibaren Türkistan'ın merkezi noktası olan Merv'de Nesturi inancından bir piskoposun varlığı görülüyordu. 420'lerde bu piskopos, sadece Türkler için değil, büyük Çin devletinde Hristiyanlığa yeni geçen tüm insanlar adına metropolit derecesine kadar yükseldi. İpek ticaretiyle uğraşan tüccarlar ve bu bölgede yaşayan Keşkuşanlar da Hristiyanlığın yayılmasına katkıda bulundular. 6. yüzyılın başlarında (503 - 520) Herat ve Semerkant'ta iki piskopos daha yaşıyordu. Bizans İmparatorluğu'nda ve Fars teokrasisinde takip edilen ve zulümle karşılaşan Nesturîlik (Hristiyanlık), inancına yönelik saldırılardan kaçmak için bu uzak ülkelere sığındı. Kerayitler, hatta Çinliler bile Hristiyanlığa geçtiler. Karakurum Hanlarindan birinin 8. yüzyılda (718) din adamı rolünü üstlenmeye çalıştığı görüldü. Bu Han, aynı zamanda bir Türk boyunun ilk ve tek Hristiyan hükümdarı idi.

Güney Türklerinin çöküş dönemlerinde, Kuzey Türkleri vahşi çöllerde yine canlanmaya başladılar. Bunlardan bir kısım - Juan-Juanlar (Avarlar) veya Moğollarla karışmış ve belki de Moğol hanedanlığının hükmü altında İtil ve Yayık (şimdiki Volga ve Ural) nehirleri kıyılarında yaşayan Hsiung-nular (ya da Hiyong-nular) - hükümdarları Atilla komutasında, Hun adını Tuna Nehri'ne, Ren Nehri'ne ve İtalyan Padus'una kadar taşıdılar. Moğolların ten rengine sahip, diğer putperestler, sadece Güney Türklerine ait bölgelere saldırdılar. Hunlar gibi onlar da koyu tenli, çekik gözlü, ince sakallı ve şişmandılar ve kısa boyunları vardı. Çinlilerin taktığı "Hsiung-nu" adını Volga, Tuna ve Theis nehirleri kenarındaki kardeş boylarına bıraktılar. Kendileri, Çince "Tepeli Dağların Adamları" (Altay Dağları silsilesinde) anlamına gelen "Tu-kiu"lar olarak Türk adını taşımaya devam ettiler. Bu yeni boy, Çinliler tarafından Thu-men (Bumin) diye adlandırılan değerli bir başbuğ tarafından zafere götürüldü. Bu başbuğ, Çin'in karışık dönemlerini lehine kullandı ve kısa zamanda Türklere ait bütün bölgelere hükmedecek bir hanedanın kurucusu oldu. Bumin'in halefi, Han veya Kağan ünvanını taşıyan oğlu İski idi. O, göçebelerin ve aynı zamanda Tarancı olarak adlandırılan ve askerî açıdan yeteneksiz şehirli İranlıların hanı idi. Bu hanedandan üçüncü bir hükümdar daha yetişti: Han ünvanını layıkıyla taşıyacak olan Nev Han.

Bu tarihten itibaren artık Avrupalı bir kaynak, birinci asırda hüküm süren hanın tarihine ve Çin etkisi altında kalmış olsa bile gerçek Türk tarihine bakmamıza olanak sağlamakta idi. 6. yüzyılda Bizanslı Menandros'a ve diğer Rum tarihçilere göre, bu Han kendini "Yedi Irkın Hakimi" olarak adlandırıyordu. Ama bu, gerçekten yedi ırk üzerinde hüküm sürdüğü için değil, yedi sayısının doğulularda uğurlu sayıldığındandı. Bütün düşmanlarını karşısına çıktıkları her yerde yendiği haberlerini ilan etmek üzere elçilerini İran'a, Çin'e ve batıdaki Roma İmparatoru'na gönderdi. Bu hana gönderilen yabancı bir elçi, hanın otağı veya kilden yapılmış evinin önünde - bilindiği üzere Buhara, İslâmiyet öncesinden kalma idi - siyah ve kırmızı giysiler içinde savaşçılar, altından arabalar ve altın ile mücevher kaplı yularlar taşıyan inekler gördüğünü anlatır. Her yere en güzel ipekler serilmişti ve hanın evinde yedi yüz kadın yaşıyordu. Han, Kuzeyli Türk olarak putperestlikten vazgeçmemişti ve Ceyhun nehri civarındaki Eftalitler ve vahalarda yaşayan kavimlere karşı zafer kazanan halkı, tıpkı hanları gibi Budizm ve Hristiyanlık propagandalarından nefret ediyorlardı. Onların Tanrıları hava, mavi gökyüzü, yani Gök Tanrıları - Arapların Allah'ına eşit olduğunu düşünen Thraklı Türkler gök tanrılarını hâlâ unutmamışlardır- ateş, sonra toprak ve Ceyhun'un kutsal suyu idi. Bizanslı elçilerden beşinci element4 olan demir hakkında ise bir şey öğrenemiyoruz. Kurban olarak atlar ve öküzler sunuluyordu. Hanın ya da Kağan'ın çevresinde alınlarında ateşin simgesi ile dolaşan Hintliler bulunuyordu ki, Bizanslı elçi bu ateş işaretinde kutsal haçı gördüğüne inanıyordu.

Tu-kiular 568 yılında Persliler ile savaş halindeydiler. Bunun nedeni, hanın ve Pers Kralı'nın aynı derecede ipek ticaretiyle ilgilenmeleri idi. İran'da o dönemde Türk ipeği yakıldı ve Türk elçilerine zehir ikram edildi. Adının anlamı "Düzenleyici" olan İstemi Han ve onunla savaşa katılan üç soydaşı, alışık oldukları biçimde intikam almaya kalktılar ve Alanların ve Oğurların topraklarından geçen Kafkasya yolunu geçmek zorunda kalan adamları, Konstantiniyye'deki imparatorun huzuruna çıktılar. Bu elçilere karşılık, başlarında Rum Zemarkos'un bulunduğu başka bir elçi grubu gönderildi.

Romalılar ve Türkler arasındaki siyasi ilişkiler işte bu dönemde başladı ve her iki hükümdara karşı isyanlar çıkartan Avarlar yüzünden devam ettirildi. Ama kaynak eksikliğimiz olduğundan bu konuyu daha fazla takip etmemiz mümkün değildi.

Bumin Han'ın devleti uzun vadeli olmadı. Bu yeni Türk devletini yöneten Han, daha ilk yıllarda çeşidi vahaların savaşçılarını yöneten ve Semerkant, Beykent ve Yarkent'te oturan Tarhanlarla sürekli savaş hâlinde idi. Bizans'a bu haberler Zemarkos tarafından getirildi. Hainler, Horasan ilinde Kağanın Türkleri ile sürekli olarak rahatsızlıklar yaşayan Pers hükümdarı ile işbirliği yaptılar ve askerî yardım yapmamakta ve ipek, kürk, hayvan, hatta altın para ve gümüş akçelerden oluşan yıllık vergileri vermemekte ısrar ettiler. Kısa zamanda
değişik kanatlarda isyanlar başladı10.

Bu arada Tu-kiular tarafından kurulan devlet, 572 yılında ölen Mu-kan (Mugan) zamanında önce iki, sonra dört parçaya ayrıldı. Bunun üzerine gerek halkın durumuna ve ihtiyaçlarına, gerekse coğrafi konuma uygun olarak Doğu Hakanlığı ve Batı Hakanlığı oluşturuldu. Türk birliği bu kez de gerçekleştirilemedi ve Türklerin doğuda sahip oldukları topraklar yine Çinlilerin eline düştü.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir