Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yargı Operasyonu, 1. Cumhuriyetin Sonu ve Polis Devleti

Burada Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi'nin Nasıl Siyasallaştırıldığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Yargı Operasyonu, 1. Cumhuriyetin Sonu ve Polis Devleti

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 04:19

YARGI OPERASYONU, 1. CUMHURİYETİN SONU VE POLİS DEVLETİ

6.1- Savcı İlhan Cihaner olayı

İsmailağa tarikatını ve Fethullah Gülen cemaatini soruşturan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in 17 Şubat 2010 tarihinde, hukuk ve yürürlükteki yasa hükümlerinin açıkça ve büyük bir kabalıkla çiğnenerek tutuklanması, Türkiye'nin içinden geçtiği tarihsel dönemecin niteliğini net şekilde ortaya koyması bakımından önem taşıyordu.

Liberallerin de desteğini alan AKP-Cemaat koalisyonu, Cumhuriyet'in ilerici birikimini (bu her ne kadarsa) tasfiye etmek, İslamcı gericiliği bir suç olmaktan çıkarmak, aklın ve bilimin yol göstericiliğinin yerine teolojik literatürü geçirmek, zaten çok sınırlanmış olan laikliği yeni bir tanımlamayla ortadan kaldırarak seküler yaşam alanlarını daraltmak ve nihayet ılımlı bir İslam rejimini inşa etmek için çok kritik bir hamle daha yapmış görünüyordu.

ABD emperyalizmi ve AB'nin açık desteğini alan AKP-Cemaat koalisyonu, geri dönüş eşiğini aşmak ve yeni bir kuruluş ideolojisini yerleştirmek için "sivil" darbe sürecini ısrarla yürütüyordu. İslamcıları ve muhafazakarları bir yana bırakalım, sağ ve sol liberaller se bu İslamo-faşist darbe sürecini bize "demokratikleşme" diye yutturmaya kalkışıyordu.

Yargı erkini yeniden formatlamaya çalışan AKP iktidarı, devleti "tam olarak" ele geçirme sürecinde önünde engel olarak gördüğü kurumlan tasfiye etmek, olmazsa etkisizleştirmek için siyasal şidde! kullanmaktan (polis terörü, soruşturma, gözaltına alma, tutuklama vb.) kaçınmıyordu.
Yüksek Yargı kurumlarını ele geçirerek, yargının tamamını yeni rejimin ilkeleri temelinde yapılandırmak isteyen AKP iktidarı, gizlemediği bu hedefine de 12 Eylül 2010 referandumdan sonra ulaşacaktı. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın Savcı Cihaner'in tutuklanmasından hemen sonra (18 Şubat 2010) düzenlediği basın toplantısındaki sözleri, hükümetin bu niyetini hiçbir yoruma yer bırakmayacak şekilde açıkça ortaya koyuyordu. Arınç, "Millet adına yetki kullanan kurumlar (burada yargı) hukuka ve milli iradeye uygun davranmalıdır" diyordu. Arınç'ın "milli irade" kavramıyla kastettiği şeyin AKP'ye verilen oylar ve mevcut iktidarın temsil ettiği anlayış ve/veya ideoloji olduğu açıktı.

İktidar Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in tutuklanma sürecini, çok uzun süredir üzerinde çalıştığı ve yargı bağımsızlığını tamamen ortadan kaldırarak yargı erkini hükümetin (yürütmenin) denetimine sokacak "Yargı Reformu Yasa Tasarısı"nı Meclis'ten geçirmek için bir fırsat olarak değerlendirmeye çalışıyordu. Nitekim, 18 Şubat 2010 tarihli Zaman gazetesinin manşeti bu hazırlığı açıkça ortaya koyuyordu; "Hukuka darbe kabul edilemez, yargı reformu kaçınılmaz oldu!"

Bülent Annç da yukarıda sözünü ettiğim basın toplantısında aynı görüşleri tekrarlayacaktı.

6.2- Darbe hukuku ve yeni DGM'ler

Birinci sınıf yargıçlar ile başsavcıların ancak Yargıtay tarafından soruşturulup yargılanacağına dair açık hükümler bulunmasında karşın, Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir başsavcının daha kıdemsiz ve dolayısıyla yetkisiz, ve fakat özel olarak yetkilendirilmiş bir savcının (Osman Şanal) emriyle gözaltına alınması ve bir ilin adliye binasının basılması açık bir hükümet terörüne işaret ediyordu.

AKP iktidarı, özel yetkilendirilmiş savcılıklar ve mahkemeler yoluyla Devlet Güvenlik Mahkemeleri'ne (DGM) benzer özel ve faşizan bir yargılama ve soruşturma sistemi kurmuştu. Ortada yargı organına paralel, "Özel Yetkili Savcılıklar ve Mahkemeler" den oluşan ikinci bir adliye sistemi vardı.

Bu arada "gizli tanık" uygulaması ile de itirafçılık yasal bir zemine oturtularak kurumsallaştırıyordu.
Savcı İlhan Cihaner'in tutuklanmasında yaşanan hukuk dışı gelişmeler üzerine, henüz yapısı değiştirilmemiş Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) duruma müdahale ederek, Özel Yetkili Erzurum Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal ile birlikte dört savcının yetkilerini kaldırması, yüksek yargı organlarının iktidara karşı direnmeye çalıştığını göstermesi bakımından önem taşıyordu. Ancak bu çabalar sonuç vermeyecek ve 12 Eylül 2010 referandumunda yüzde 58 oranında "evet" oyu alan hükümet, başta HSYK olmak üzere, bütün yüksek yargı kurumlarının yapısını değiştirecekti.
Bağımsızlığı zaten sınırlı olan HSYK, yeni anayasal düzenleme ile Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) benzeri bir yapılanmaya dönüştürülecekti.
Bilindiği gibi RTÜK üyeleri partilerin milletvekili sayılarına/oranlarına göre belirlenen kontenjanlar üzerinden Meclis tarafından seçiliyor. Buna göre RTÜK Üst Kurulu üyeliklerinin çoğunluğu iktidar partisi tarafından belirleniyor.

Dolayısıyla, benzer şekilde Yargıtay ve Danıştay üyelerinin bir bölümünün de Meclis tarafından (dolayısıyla çoğunluk partisi tarafından) seçilmesi, kalan bölümünün de Cumhurbaşkanı tarafındaıl atanması, yüksek mahkemelerin bağımsızlıklarının tamamen ortadan kaldırılması anlamına geliyor.
Durum böyle olmasına karşın, başta dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Cemaat sözcüleri ve yandaş gazete yazarları HSYK kararını "yargıya darbe" diye sunmaya çalışıyordu. Savcı Cihaner'in tutuklanması ve cezaevine konulması yargıya darbe olmuyor, ama tanımlı görev sınırlanın aşan bir savcının yetkilerinin tamamen yasal prosedüre uygun olarak kaldırılması ise "yargıya darbe" sayılıyordu.

Tekrar etmekte yarar var; bu darbe sürecinde, Polis Teşkilatı -ki artık silahlı bir politik parti gibi hareket ediyor- ve AKP'li Adalet Bakanlığı'nın denetimine giren yargının bir kanadı (özel yetkili savcılıklar ve mahkemeler aracılığıyla) etkin şekilde kullanılıyordu.

Şimdi tabloyu daha net şekilde görebilmek için, Savcı Cihaner'in tutuklanmasına giden süreci hatırlamakta ve sistematik şekilde bir kez daha özetleyip çözümlemekte yarar var;

1- Erzincan'daki görevine 2007 yılının Temmuz ayında atanan Savcı İlhan Cihaner, görevdeki ilk yılında İsmailağa Cemaati hakkında soruştumıa başlatıyor. Erzincan Valiliği'nde rutin olarak düzenlenen aylık asayiş toplantılanndan birinde Emniyet Müdürü, ilde dini cemaatlerin taban genişletme faaliyeti yürüttüğünü belirtince, Başsavcı Cihaner de polislere bu grup hakkında ayrıntılı bir inceleme yapmaları yönünde talimat veriyor. Ancak Polis'in bu görevi etkin şekilde yerine getirmediğini gören ve bilgi sızdığını tespit eden Cihaner, polisin yanısıra İl Jandarma Alay Komutanlığı'na adli soruşturma, MİT Erzincan Bölge Başkanlığı'na da konu hakkında araştırma emri veriyor. (Cumhuriyet savcıları adli bakımdan polis, jandarma ve MİT'in amiri durumundadır.)

2- Jandarma ve MİT'ten gelen araştırma raporlarında İsmailağa Cemaatine bağlı Medine Vakfı'mn Erzincan ve ilçelerinde çocuklara yasadışı yatılı din eğitimi verdiğinin tespit edilmesi üzerine (oysa polis daha önce böyle bir bulguya rastlamadığını bildirmiş) Savcı Cihaner cemaat mensuplarınA yönelik bir dizi operasyon yapılması için emir veriyor. Cihaner'in başlattığı soruşturma sırasında 17 vakıf ve demeğe yapılan jandarma ve polis baskınlarında 26 kişi gözaltına alınıyor. Cihaner'in başlattığı soruşturma, kısa süre sonra Fethullah Gülen Cemaati, Süleymancılar ve Menzil Cemaati adlı grupları da içine alarak 19 ili kapsayacak şekilde genişliyor. Şüpheli sayısı 235'e yükseliyor.

3- Bu gelişme üzerine Savcı Cihaner'i Adalet eski Bakanlarından ve işbaşındaki AKP hükümetinin Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek arayarak soruşturmayı durdurmasını istiyor. Konunun kamuoyuna yansıması üzerine Cemil Çiçek bu olayı doğruluyor ve "sadece bilgi almak için aradım" diyor. İktidar partisine mensup bazı milletvekillerinin de yine bu dönemde Cihaner'i arayarak, "bu işlerle uğraşmasının tehlikeli olacağını" söyledikleri belirtiliyor. Bu da yetmiyor ve Başsavcı Cihaner'i Adalet Bakanı Sadullan Ergin de arayarak baskıyı sürdürüyor.

4- Ancak Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı bu baskılara karşı direnerek, soruşturma sırasında edinilen bilgilerden hareketle 19 ili kapsayan bir operasyon için hazırlığa girişiyor. Şüpheliler arasında İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu da bulunuyor. Operasyon sırasında Fethullah Gülen hakkında da yeni bir dava açılabileceği belirtiliyor.

5- Bu hazırlık üzerine, İslamcı ve yandaş medyada üst üste haberler çıkmaya başlıyor. Altında Albay Dursun Çiçek'in "ıslak" imzasının bulunduğu iddia edilen "İrtica ile Mücadele Eylem Palanı"nın Erzincan'da Başsavcı İlhan Cihaner tarafından Jandarma ve 3. Ordu Komutanlığı ile koordineli şekilde yürürlüğe konulduğu iddia ediliyor.

6- Bu gelişmenin ardından Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal, İsmailağa cemaatinin silahlı bir yapılanma olduğunu, bu nedenle soruşturmanın katalog suç (ağır suç) kapsamına girdiğini, dolayısıyla cemaate karşı düzenlenecek operasyonun ve yürütülecek soruşturmanın kendî yetki alanında bulunduğunu ileri sürerek dosyanın Erzurum Savcılığı'na devredilmesini istiyor. Savcı Şanal bu iddiasını imzasız bir ihbar mektubuna dayandırıyor. Böylece Erzincan ile Erzurum arasında yetki tartışması başlıyor.

7- Cihaner ise, ihbarın sahte olduğunu, imzasız bir mektubunun hukuki değer taşımadığını ve davanın Erzurum'da görülmesini isteyen kişilerce gönderildiğini iddia ediyor. Cihaner, HSYK'ya verdiği ifadede de cemaatlere yönelik aramalar yapılacağı sırada Erzurum Özel Yetkili Savcılığı'nın dosyayı kendisinden istediğini, bazı Adalet Bakanlığı müfettişlerinin de dosyayı Erzurum'a göndermesi yönünde telkinde bulunduklarını söylüyor. Cihaner, "Soruşturmanın benden alınmasına anlam veremediğim için Erzurum Savcı'sını aradım. Bana 'Böyle bir soruşturma yapılıyor, benim niye haberim yok' diye çıkıştı. Ben de böyle bir yükümlülüğüm olmadığını belirttim" diyor.

8- Yetki tartışması, İsmailağa ve Gülen Cemaatine dönük soruşturmanın Cihaner'in elinden alınmasıyla sonuçlanıyor. Böylece Erzurum Özel Yetkili Savcısı Şanal'ın cemaatin "silahlı örgüt olduğu" tezi, sözkonusu tarikatları operasyonlardan kurtarıyor. Dosya Erzurum'a gider gitmez gözaltındaki cemaat üyeleri, haklarındaki suçlamalara dair deliller dahi toplanmadan salıveriliyor.
Erzurum Savcılığı sadece 7 kişi hakkında dava açıyor. Örgütlerin silahlı olmaması nedeniyle bu dava da beratla sonuçlanıyor.

9- Cemaatlere karşı soruşturma başlatan başsavcıya karşı, AKP'li Adalet Bakanlığı harekete geçiyor.
Bakanlık, Cihaner hakkında, soruşturmayı iki sene Bakanlığa bildirmediği ve yetkisini aştığı gerekçesiyle tam 26 yıl hapis istemiyle dava açıyor. Cihaner'e karşı hazırlanan iddianamede, "adliye lojmanının bahçesine kameriye yaptırarak imar kirliliğine yol açmak" gibi suçlamalar da bulunuyor.
Böyle bir davada komik kaçacak "imar kirliliği yaratma" iddiası, her ne yolla olursa olsun Cihaner'in tasfiye edilmek istendiği anlamına geliyor.

10- Bu arada Erzurum Özel Yetkili Savcılığı, tam da yandaş ve İslamcı medyanın ileri sürdüğü gibi, "İrtica ile Mücadele Eylem Planı"nın Erzincan'da uygulamaya geçirildiği iddiası ve Ergenekon örgütlenmesi şüphesiyle bir soruşturma açıyor. Bu soruşturma kapsamında Savcı Cihaner'in verdiği emir gereği cemaatlerle ilgili rapor hazırlayan MİT Bölge Başkanı ve iki MİT mensubu tutuklanıyor. Yine Başsavcı Cihaner'in emriyle Cemaatiere yönelik operasyonları yürüten dönemin Jandarma Alay Komutanı Kıdemli Albay Recep Gençoğlu ile Erzincan Jandarma İstihbarat Şube Müdürü bir binbaşı, bir üsteğmen ve iki astsubay, "Ergenekon terör örgütüne üye olmak" suçlamasıyla tutuklanıyor. 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk de ifade vermek için savcılığa çağrılıyor.

11- Nihayet 17 Şubat 2010 tarihinde, Başsavcı İlhan Cihaner Erzincan'da yürütülen Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınıyor. Cumhriyet tarihinde ilk kez bir başsavcı, bir başka savcının emriyle gözaltına alınmış oluyor. Dahası özel yetkili bir savcının emriyle, yine cumhuriyet

tarihinde ilk kez bir adliye basılıyor. Başsavcı çıkarıldığı mahkemece tutuklanıyor. Yapılan itiraz, "yargılamada yetki tartışmasının sonuçlanmadığı" gerekçesiyle reddediliyor.

12- Sonuçta Yargıtay yargılama yetkisi kendisinde olduğu için dosyayı Erzurum'dan istiyor. Özel Yetkili Erzurum Savcılığı, dosyayı önce İstanbul'da Ergenekon soruşturmasını yürüten 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne ardından da Diyarbakır'a gönderiyor. Böylece başsavcı Cihaner adeta ""ibret-i alem" için 5 ay hapiste tutuluyor.

13- Nihayet dosyayı Yargıtay ele geçiriyor. Davaya dosya üzerinden bakan Yargıtay 11. Ceza Dairesi, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinde "Ergenekon terör örgütüne üye olmak" suçlamasıyla yargılanan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in ve tutuklu diğer 9 sanığın koşulsuz tahliyesine 18 Haziran 2010 tarihinde karar veriyor.

6.3- İkinci Cumhuriyetle doğru

AKP iktidarı herkesi dinliyor, bütün ülkeyi takip ediyor, dosyalar oluşturuyor, şantaj operasyonları düzenliyor, rant dağıtıyor, çeşitli yöntemlerle insanları "satın" alıyor, olmazsa "tehdit" ediyor. Ekonomik zor araçlarının yetersiz kaldığı aşamada polisi devreye sokuyor, siyasal şiddet kullanmaktan kaçınmıyor.

Polis sistem içinde güç kazanmayı sürdürüyor. Emniyet Teşkilatı'na yeni alınan personelin tamamına yakınının iktidar yanlısı, dahası İslamcı kesimlerden oluştuğu belirtiliyor. Yeni alınan personelle birlikte Emniyet Teşkilatı yaklaşık 230 bin kişilik büyük bir silahlı kuvvet haline geliyor. Bir karşılaştırma için belirtelim; Jandarma'nın mevcudu yaklaşık 170 bin kişidir.

AKP iktidarı dönemindeki en büyük skandallardan biri de Yargıtay'ın, İstanbul Adliyesinin ve özel olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin'in dinlediğinin ortaya çıkmasıydı. Bu gelişme tam anlamıyla bir suçüstü durumuydu. Türkiye'nin İslamo-faşist bir rejime doğru hızla kaydığının somut bir kanıtıydı.

AKP ve Recep Tayyip Erdoğan ekibinden bir "demokrat" çıkarmaya çalışan liberaller, garip bir devlet-sivil toplum karşıüığı/çelişmesi üzerinden bütün bir süreci, hatta tarihi açıklamaya çalışıyordu.

Tıpkı Demokrat Parti (DP) ve onun Adnan Menderes'in kişiliğiyle özdeşleşen liderliğinden bir "demokrasi" efsanesi çıkarılmaya çalışılması gibi. Bugün de AKP ve Recep Tayyip Erdoğan'ul -şahsında aynı şey yapılmak isteniyordu.

Oysa DP ve Menderes, Türkiye'de Cumhuriyet aydınlanması ve birikimine karşı Osmanlıcı bir restorasyonun, bir karşı devrimin simgesidir. DP bir sivil diktatörlük partisidir. Türkiye'yi NATO'ya sokan siyasi iradedir. Öyle ki, bugün ismi Ergenekon denilen ve ne olduğu belirsiz yapılanmayla özdeşleştirilmeye çalışılan Kontrgerilla örgütlenmesini, Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla 1954'te kuran da DP iktidarıdır.

Süleyman Demirel ve Adalet Partisi (AP) ise tipik bir sağcı, muhafazakar Soğuk Savaş örgütlenmesidir. Dini ve gericiliği toplumu yönetmek ve muhalefeti bastırmak için siyasal bir araç olarak kullanmaktan kaçınmamıştır. Bu yanıyla yer yer faşizan çizgiye de savrulan, dahası buna açık olan bir partidir.

Turgut Özal, 24 Ocak kararları diye bilinen neo-liberal ekonomik kararlarının mimarı ve 12 Eylül rejiminin başbakan yardımcısıdır. Öyle ki, Turgut Özal kendisini Başbakanlık Müsteşarı ve Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşar Vekili yapan AP iktidarına bile ihanet ederek 12 Eylül darbesinin içinde yer alan birkaç sivil politikacıdan biridir. Ancak, darbe hükümetinin bu başbakan yardımcısı ve bu dönemde izlenen ekonomik politikaların mimarı olan Özal'dan liberaller, nasıl olmuşsa şapkadan tavşan çıkarır gibi bir "demokrat" çıkarmayı başarmıştır.

İslamcı ve liberal tarih yazıcıları tarafından DP ve Bayar-Menderes, AP ve Süleyman Demirel, ANAP ve Turgut Özal ve nihayet AKP ve Recep Tayyip Erdoğan çizgisi, Türkiye'de demokratikleşmenin ekseni olarak sunulmaktadır.

Kurgu basittir; Amerikan sosyolojisi bakışıyla merkez-çevre ya da devlet-sivil toplum çelişmesi üzerinden bütün bir tarih yeniden kurgulanmaktadır. Yeni muhafazakar tarih yazımı milat (doğuş/başlangıç) olarak 1950'yi almaktadır.

Üstelik öyle bir milattır ki bu, bütün Soğuk Savaş dönemindeki gericilik, despotizm, politik hoyratlık, milliyetçi saldırganlık, siyasi katliamlar ve faşizm için sorumluluk iktidarda olmayan güçlere, mağdurlara, sol Kemalistlere, hatta büyük bir utanmazlıkla genel olarak sol'a yüklenmektedir.
Güncel gerçek şudur; Türkiye'de 1950'de başlayan ve bütün bir Soğuk Savaş dönemi boyunca devam eden karşı devrim sürecinin artık finaline gelindiğini söylemek mümkündür. Birinci Cumhuriyet büyük ölçüde sona ermiştir. Türkiye bu dönemi bitiren bir darbe sürecinden geçmektedir. Artık İkinci Cumhuriyet inşa edilmektedir.

Ancak bu darbe bilinen, yani Soğuk Savaş dönemine özgü bir politik müdahale ve klasik bir yeniden yapılandırma operasyonu değildir. Başka bir anlatımla komünizme karşı değil, insan aklına, pozitif bilime, burjuva aydınlanmacılığına, cumhuriyetçiliğe, moderniteye ve her türden halkçı-sol muhalefete karşı bir saldırıdır.

Kendi geleneklerine ihanet eden, dahası felsefi anlamda ve tarihsel bakımdan bu geleneğin çok da farkında olmayan bir sınıfın, cumhuriyet burjuvazisinin bir tür intiharıdır bu.

6.4- Askeri vesayet rejimi mi, polis devleti mi?

Türkiye 2011 yılının daha ilk çeyreğini tamamlamadan son yılların liberal efsanesi de çöküyor galiba. Hani şu AKP iktidarının askeri vesayete son verdiği, hatta "muhafazakar bir devrimin" gerçekleşmekte olduğu (ne demekse) ve dolayısıyla Türkiye'nin demokratikleştiği yolundaki yaygın efsane...
Öyle ki, "muhafazakar devrim" saçmalığı bir yana (bilimsel ve tarihsel bakımdan böyle bir devrim olamayacağı gibi terminolojik bakımdan da böyle bir kavram kullanılamaz) bu iddia bir dönem neredeyse resmi görüş haline geliyordu. Bu teze itiraz edenler ise acımasızca eleştiriliyor, hatta bir linç girişimiyle karşı karşıya kalarak darbeci, asker yanlısı ve Ergenekoncu ilan ediliyordu.
Arkasını utanmazca iktidara ve yükselen yeni güçlere yaslayan bu sağlı-sollu bu liberal güruh, kendi özel tarihlerinin yanısıra kendi hayatlarına da ihanet ediyordu.

Gelgelelim bugüne kadar AKP iktidarına kayıtsız şartsız destek veren liberal cephede, elinizdeki kitabın yayına hazırlandığı günlerde giderek netleşen bir çözülme gözlemleniyor. Demokratikleşme yolunda hukukun bile gerektiğinde çiğnenebileceği görüşünü savunacak kadar çığırından çıkan bu liberal güruhun kimi mensupları "acaba" diye soruyorlar; "askeri vesayetten kurtulalım derken tek parti diktatörlüğüne mi gidiyoruz?"
Orduyu sivillerin otoritesine tabi kılmadan ve hukuk içine çekmeden gerçek anlamda bir demokratikleşmeden söz edilemeyeceğini de belirten bu çevreler, Türkiye'nin "sivil faşizme" ya da "İslamo-faşist" bir dikta rejimine doğru gittiği şeklindeki görüşleri ise, en hafif deyimle abartılı buluyorlardı.

Onlar için önemli olan askeri vesayet rejiminin yıkılmasıydı. Gerisi teferruattı...

Gidişattan utangaç şekilde de olsa şüphe etmeye başlayan Nuray Mert gibi bazı liberal yazarlar -ki bunlar AKP iktidarı için meşruiyet ve toplumsal rıza üretiminde önemli bir rol oynamıştı- diğerleri tarafından hemen Ergenekoncu ilan edildiler.
Ancak küçük bir farkla... Onlar "Soft Ergenekoncu" idi. Bu "yumuşatma" sıfatına karşın söz konusu liberal aydınlar suçlama karşısında dehşete düşmüş görünüyorlar.

Ne var ki, Türkiye solunda bile, daha dün birlikte oldukları arkadaşlarını, politik ve felsefi sicillerini çok iyi bildikleri grupları ya da partileri sırf olan biteni farklı değerlendiriyorlar diye darbeci, Ergenekoncu, Genelkurmayın adamı/partisi diye insafsızca ve utanmazca suçlayanların bulunduğu bir ortamda, liberal mahallede "Soft Ergenekoncu" olmak açık bir kayırma diye de yorumlanabilirdi.

Şimdi son yılların şu moda kavramı "vesayet" üzerinde biraz duralım.
"Vesayet" hukuki bir kavram, "koruma" ve "himaye" gibi anlamları var. Örneğin, yakınlarını kaybetmiş ve korumaya muhtaç küçük çocuklar için, eğer kendilerine miras da kalmışsa mallarını/parasını yönetmek ve diğer yasal işlerini yürütmek amacıyla hukuk mahkemeleri tarafından bir "vasi" tayin edilir. Aynı uygulama yasal hakları sınırlanmış mahkumlar ve ağır hasta kişiler için de yapılır. Vasiler genellikle birinci derecen akrabalar arasından seçilir. Böyle biri yoksa baroya kayıtlı bir avukata da görev verilebilir. Vasi onu tayin eden mahkeme tarafından denetlenir. İşte bu uygulamaya "vesayet kurumu" denir.

Durum böyle olunca, politikanın diline aktarılan "vesayet" kavramının "askeri" nitelemesiyle birlikte Türkiye'de bir karşılığının olduğu açık. TSK'nin Cumhuriyetin kurucu kuvveti ve modernleşme projesinin öncüleri arasında bulunmaktan gelen sistem içindeki ağırlığı bilinmektedir.
Bu konumu nedeniyle, koruması ve himayesine aldığı devlet ve toplum adına, "milli çıkarları" ve "tehditleri" belirlediği, buna karşı önlemler aldığı ve herkes adına düşündüğü vb. sır değildir.

TSK'nin bu gücü Soğuk Savaş boyunca daha da arttı. Kurucu ideolojinin taşıyıcısı olarak kendisini rejimin ve sistemin koruyucu ve kollayıcı gücü olarak gören TSK'nin bu konumuna, başlangıçta (sermaye birikim sürecinde) sınıf mücadelesini ve toplumsal muhalefeti karşılama kapasitesi sınırlı

bulunan burjuvazinin de esastan bir itirazı yoktu. Soğuk Savaş döneminde komünizme karşı mücadele için geliştirilen ve kapitalist ülkelerin kendi vatandaşlarının bir bölümünü "düşman" olarak görmesine yol açan, "Dolaylı Saldırı Doktrini" TSK'nin dokusunu yeniden oluşturan etkenler arasındaydı.
Evet bu anlamda Türkiye'de bir askeri vesayetten söz edilebilirdi. Ancak, son çözümlemede egemen sınıflar bloğunun bir bileşeni olarak değerlendirilebilecek olan TSK'nin konumu abartılarak bilinçli olarak saptırıldı. Öyle ki, TSK egemen sınıflardan, sermaye düzeninden, kapitalizmden, emperyalist sistemden bağımsız ve bunların üzerindeki bir güç gibi tanımlandı. Tarihe, siyaset bilimine, sosyolojik gerçekliğe ve nihayet ekonomik ilişkilere aykırı ve bilim dışı olan bu değerlendirme; esas olarak burjuvazinin, daha çok da yükselen yeni burjuvazinin egemenliğini gizleyen bir rol oynadı.

Çünkü, silahlı da olsa TSK nihayetinde bürokratik bir kast olmanın ötesine geçemezdi. Sermaye (ve diğer sınıflar) karşısında görece özerk bir yapıya ve konuma sahip olsa da askere bir sınıf rolü yüklemek, dahası onu bir sınıf gibi değerlendirmek gerçeklere ve sosyal bilimlerin tümüne aykırıdır.
Tam burada TSK'nin yakın tarihine kısaca göz atmakta yarar var. TSK, Soğuk Savaş döneminde kendi ülkesini işgal eden anti-komünist bir iç savaş örgütüne dönüşmüştür. Bu dönemde Cumhuriyet'in başlangıç ilkelerinden ve ulus kurucu-ulusal kurtuluşçu geleneğinden önemli ölçüde kopmuş v(? tutuculaşmıştır. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri faşist darbeleriyle kendi içindeki ilerici kanadı tasfiye ederek, kurumsal bakımdan milliyetçi-muhafazakar bir karakter kazanan TSK, ulusal olma niteliğini de büyük ölçüde yitirmiştir. NATO ordusu olan TSK Amerikancı bir karakter kazanmıştır.
Bu nedenle, "NATO'dan çıkalım" diyen generallerin tutuklanmasına TSK komuta kademesinden ciddi bir tepki gelmemiştir.

Bütün bir Soğuk Savaş döneminde Türk sağı ve gericilikle içiçe olan TSK, sola ve yurtseverlere karşı savaşmıştır. Hiyerarşi dışına çıkan kimi gelişmeleri/çıkışları dışında tutarsak eğer, TSK'nin ülkeyi neredeyse 60 yıldır kesintisiz yöneten sağcı ve muhafazakar iktidarlarla esastan hiçbir sorunu olmamıştır. Tam tersine bu iktidarlarla büyük bir uyum içinde çalışmıştır.

Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliğine karşı konumlanan, başka bir anlatımla kendisine Kurtuluş Savaşı sırasında yardım eden dostlarına karşı, ülkesini işgal eden batılı emperyalistlerle birlikte olan TSK, NATO üzerinden, deyim uygunsa "Amerikan vesayeti" altına girmiştir.
Ancak Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte TSK'de bir anlamda misyonsuz kalmış, bu dönemde reaksiyoner bir karakter kazandığı için tehdit algısında da boşluğa düşmüştür. Yeni dönemde TSK'nin sistem içindeki eski dominant konumuna artık ihtiyaç kalmamıştır.

Bunun üzerine TSK, 28 Şubat 1997'de rotasını yeniden belirlemeye çalışarak Cumhuriyet'in kuruluş varsayımlarına bir dönüş denemesine girmiştir. Bu kapsamda Milli Güvenlik Siyaset Belgesi yeniden düzenlenerek komünizm baş tehdit olmaktan çıkartılmış ve irtica (etnik ayrılıkçılıkla birlikte) birinci sırada ve öncelikli tehdit olarak değerlendirilmiştir.

Ancak, Türkiye'de gecikmiş olarak Soğuk Savaş'ı bitirmeye dönük olan bu restorasyon girişimi kesintiye uğrayarak başarılı olmamıştır. ABD'nin denetimine giren 28 Şubat süreci, geleneksel İslamcı partinin parçalanarak, emperyalizmle uyumlu bir siyasal oluşumun gelişmesine yataklık yapmıştır. Bu oluşum AKP'dir. Süreci kesintiye uğratan en önemli faktör de AKP iktidarıdır. Deyim uygunsa AKP, 28 Şubat'ın çocuğudur.
NATO'nun ikinci büyük ordusu olan TSK'ye eski gücü ve etkinliğiyle artık ihtiyaç duyulmaması, askerin bütün bir Soğuk Savaş boyunca arkasında olan ABD ve diğer batılı emperyalist ülkelerin desteğini geri çekmesine yol açmış, bu durum ordunun sistem içindeki konumunu temelinden sarsmıştır. Türkiye'yi bir ılımlı İslam ülkesi olarak bölge için model haline getirmek isteyen ABD ve Batı ile AKP'nin hedefleri arasındaki örtüşme, TSK'nin gücünü kırma ve sermayenin ideolojik doksunu dönüştürme sürecini hızlandırmıştır.

2000'ler Türkiye'sindeki çatışmanın esasını bu durum oluşturmaktadır.
Bugün TSK geriye çekilirken iktidar bloğunun bileşenleri de yeniden belirleniyor. Servetten ve iktidar daha fazla pay isteyen muhafazakar ve İslamcı taşra sermayesi yükselirken -ki AKP'nin dayandığı iç dinamik esas olarak bu sınıflardır- alanı daralan laik sermaye kesimleri bu partiyle uzlaşıyor.
Zaten laik ya da muhafazakar, büyük sermayenin ihtiyaçlarına uygun neo-liberal politikaları hayata geçiren AKP, giderek bu sınıfın tamamının desteğini sağlıyor.

AKP- Cemaat (Fethullah Gülen Örgütü) koalisyonu Türkiye'nin dönüştürülme sürecinde siyasal zor, baskı ve operasyon aygıtı olarak polisi ve neredeyse tamamını ele geçirdiği bürokrasiyi kullanıyor.
Dolaysıyla Türkiye, askeri vesayet rejiminden kurtuluyor denilirken bir polis devleti kuruluyor. İdeolojik olarak İslamcılaşan polis, TSK'yi dengeleyecek ve etkisizleştirecek bir "silahlı kuvvet" olarak sistem içinde yeniden konumlandırılıyor. Bir İslamo-faşist rejim kuruluyor. 2011 Türkiyesi'nde İkinci Cumhuriyet bu anlama geliyor.

Öyle ki, artık bu tez bir hipotez olmaktan çıkmış ve somut bir olgu haline geliyor. Mustafa Sönmez bu konuda somut veriler ortaya koyuyor.
"Son 4 yılın bütçelerine bakın. Maliye verilerinden aktarıyorum: Askerin bütçedeki payı yüzde 6,5'ten 5'e gerilerken, emniyet hizmetlerinin özelleştirilmesine rağmen, polis bütçesinde 2006 sonrası azalma yok. Polis bütçesi 2006'da askerlerinkinin yüzde 67'si iken 2009'da 86'ya çıkmıştır."

Bu tabloya göre, polise genel bütçeden ayrılan pay neredeyse TSK'nin tümüne ayrılan paya yaklaşmış durumda. Yani Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri ile Jandarma Genel Komutanlığı'na ayrılan toplam bütçe, polise ayrılan payın biraz üzerinde. AKP iktidarı tarafından Emniyet Genel Müdürlüğü ve Milli İstihbarat Teşkilatı'na (MİT) ağır savaş silahları ithal etme hakkı ve yetkisini veren yasal düzenlemenin yapıldığı da hatırlanırsa, tablo daha iyi görülecektir.

Bütçede yer alan güvenlik harcamalarının dışında, ayrıca çeşitli kurumlar ve fonlar aracılığıyla başta özel güvenlik kuruluşları olmak üzere çeşitli baskı aygıtlarına milyarlarca lira para aktarılmaktadır. Bu olgu da göz önüne alındığında, polise ülke kaynaklarından ayrılan payın askere ayrılan payı aştığını belirtmek abartılı olmayacaktır.

Yine Mustafa Sönmez'in aynı yazıda işaret ettiği gibi, Emniyet'in personel sayısı 230 bini aşmış durumda. Bu rakama göre, her 100 kamu görevlisinden 10'u polis. Bu arada, Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtlarına göre, özel güvenlik görevlilerinin sayısı ise 160 bin civarında. Üstelik bu özel güvenlik elemanlarının çoğu çeşidi kamu kurumlarında görevli. Dahası, özel güvenlik şirketlerinin denetimi polise tarafından yapılıyor. Yani özel güvenlik kuruluşları bir anlamda Emniyet'e bağlı.

6.5- Gerçek statüko gizleniyor

Türkiye'yi İslamo-faşist bir rejim doğrultusunda dönüştürmeye çalışan AKP iktidarına, güç ve nüfuslarıyla ters orantılı şekilde büyük destek veren liberaller, hükümetin kimi politika ve uygulamaları karşısında zor duruma düşünce, "majestelerinin muhalefeti" görevini üstlenerek içine düştükleri yüz kızartıcı durumdan kurtulmaya çalışıyorlar.

Başta Hasan Cemal gibi isimler olmak üzere çok sayıda liberal yazıcı, "Elbette AKP hükümetinin de hataları var, onları biz de eleştiriyoruz, ama iktidarın ana yönelimi doğrudur ve desteklenmelidir, çünkü askeri vesayet rejimine karşı demokrasiyi yerleştirmeye çalışıyorlar" şeklindeki görüşlerini sürekli tekrarlayarak genel bir kabule dönüştürmeye çalışıyorlar.
Bu liberal ve İslamcı yazarlar hemen ardından ekliyorlar; "Asıl mücadele edilmesi gereken askeri vesayet rejimidir, onun özünü de askeri bürokratik elit oluşturmaktadır."

Hasan Cemal şöyle yazıyordu:

"Nasıl ki yakın geçmişte gizli gündem, irtica iddialarına katılmadıysam, bugün de Türkiye'nin 'sivil faşizm'e doğru yol aldığını düşünmüyorum. Ama nasıl ki geçmişte, laiklikle ilgili hassasiyet ve kaygılara gereken önemin verilmesini savunduysam, bu bakımdan Tayyip Erdoğan'ı bazı konularda eleştirdiysem, bugün de demokratik hak ve özgürlükler alanında hükümetin yanlışlarını, eksiklerini eleştiriyorum."

Hasan Cemal'in AKP iktidarını ne zaman eleştirdiğini pek hatırlamasak da, kendisi aynı yazısında hemen asıl söylemek istediği konuya geliyor ve ekliyor:

"Demokrasi notu öyle tek pencereden bakarak verilemez. Artılar eksiler ya da kırıklar zamana yayılarak karneye yazılır. (... ) Çünkü bugün yaşanmakta olan, özünde, bir demokrasi ve hukuK4 mücadelesidir; devleti hangi güç yönetir sorusuyla ilgili mücadeledir; seçim sandığından çıkan mı son sözü söyleyecektir sorusunda düğümlenen bir mücadeledir."

Bu teze göre AKP -dünyada örneği görülmemiş bir değerlendirmeyle- iktidardaki muhalefet partisi olarak tanımlanmaktadır. Bu hükümete karşı mücadele edenler ise yine bilim dışı bir yaklaşımla "statükocu" dolayısıyla "gerçek iktidar" sahipleri diye ilan edilmektedir.
Bu "entelektüel" soytarılığı en açık şekilde ifade eden kişi ise Taraf gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan oldu.

Ahmet Altan ise şunları söylüyordu:

"Türkiye'de yapılan en büyük siyasi sahtekârlık nedir biliyor musunuz? İktidardaki partiyi eleştirmeyi 'gerçek muhalefet' olarak sunmak... Bu, iktidardaki partiyi de 'gerçek iktidar' olarak kabul etmeyi getiriyor çünkü. İkisi de yalandır. Doğu dürüst muhalefet yapmaya yüreği yetmeyenler,
iktidardaki partiyi eleştirerek kendilerini 'muhalif' hissetmekten hoşlanırlar."!

Yukarıdaki satırlar AKP iktidarına destek veren, bu partiyi eleştirmeyi neredeyse "demokrasi düşmanlığı" ile özdeşleştiren her soydan liberalin temel tezidir. Yani AKP hatalar yapabilir, örneğin hukuku bile çiğneyebilir, insanları sorgusuz sualsiz tutuklatabilir, herkesi dinleyip fişleyebilir, basını baskı altına alabilir ama özünde doğru yoldadır. Çünkü "askeri vesayet" rejimine karşı demokrasi mücadelesi vermektedir.

Ahmet Altan, "Doğru dürüst muhalefet yapmaya yüreği yetmeyenler, iktidardaki partiyi eleştirerek kendilerini 'muhalif' hissetmekten hoşlanırlar" diyor, iyi mi? Birileri bu liberal meczuba asıl yürek isteyenin AKP ve Cemaati eleştirmek olduğu anlatmalı. Basın ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırıldığı, muhalif gazetecilerin tutuklandığı, sokaklarda adeta bir cadı avının başladığı dönemde kolay olan şey iktidarı değil, askeri eleştirmektir.
Söylenmek isteneni tercüme edersek, tez özetle şöyledir; AKP hükümet olmuş ama iktidar olamamıştır. Gerçek iktidar "derin devleti" de kapsayacak şekilde asker-sivil bürokratik elittir. Mücadele esas olarak devletle sivil toplum ve ekonomik-politik merkezle çevre arasındadır. Bu analizde "sivil toplum", bir sınıf olarak burjuvaziyi de içine alacak genişlikte tarif edilmektedir.

Onlara göre gerçek demokratikleşme de bu çatışmanın içinden gelişecektir. AKP hükümeti, asker-sivil bürokratik elitin iktidar alanını en azından sınırlandırmaya, sivil toplumun, dolayısıyla demokrasinin alanını genişletmeye çalışmaktadır.

Bu analize göre, emek-sermaye çelişkisi söz konusu bile değildir. Çünkü bu moda analiz sınıf mücadelesini yok sayar, tarihselciliği ve toplumsal ilerleme yasasını reddeder. Dolayısıyla hiçbir şekilde sermaye egemenliğini sorgulamaz. Kapitalizme, serbest piyasa ekonomisine, neo-liberal politikalara esastan bir itirazı yoktur. Emperyalizm ya yok sayılır ya da kimi aklıevvellerin yaptığı gibi bir önceki çağa özgü bir olgu olarak kabul edilir. Küreselleşme ise karşı konulamaz ve pozitif bir dinamik olarak sunulur.

Bilimsel bir temele sahip olmayan, dahası basit bir tarih, sosyoloji ve iktisat bilgisinden bile uzak olan bu görüşler medyada durmaksızın tekrar edilerek bir kabule dönüştürülmek istenir. Böylece genel olarak toplum, özel olarak da aydınlar, emekçiler ve elbette solun kimi kesimleri Türkiye tarihinin bu en katı ve sınıf karakteri en açık Amerikancı sermaye iktidarının arkasına takılmak istenir. Böylece AKP iktidarı için toplumsal bir rıza ve meşruiyet üretilmeye çalışılır.

Kaynakça
Kitap: BİR ABD-AKP-CEMAAT PROJESİ ERGENEKON DARBESİ
Yazar: MERDAN YANARDAĞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi Nasıl Siyasallaştırıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir