Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Abdullah Çatlı'nın 1990-1996 Yılları Arasındaki Faaliyetleri

Turgut Özal ve Kenan Evren'in Türkiye'miz içinde kurduğu Amerikan örgütlenmesi Tansu Çiller ile birlikte dahada güçlendirildi.

Abdullah Çatlı'nın 1990-1996 Yılları Arasındaki Faaliyetleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 04:04

Abdullah Çatlı'nın 1990-1996 Yılları Arasındaki Faaliyetleri

"İstanbul'da, Dördüncü Levent'te ev tutulmuştu. 9 Mayıs - 21 Mayıs arası bu evde kaldık. Sonra Bahçelievler'e taşındık. Adresi herhalde, Koza 27 numaraydı. Abdullah 1990-92 yıllarındı işsizdi. Laleli-Aksaray'daki arkadaşlarının yazıhanelerine gidip otururdu.

"Fransa'dan büyük parayla dönmüştüm. Orada sosyal yardımda aldığımız parayla geçindik, Ali Bey'in getirdiklerini biriktirmiştim. O dönemde bu parayla geçindik."

Abdullah Çatlı Türkiye'de ilk "resmi" adımını, 25 Nisan 1990 tarihinde attı. "Mehmet Özbay" kimliği ile İstanbul Beşiktaş Kaymakamlığı Nüfus Müdürlüğü'nden, 201-150837 seri numaralı nüfuz cüzdanını aldı.

Sahte nüfuz cüzdanı Çatlı'ya ilk rahat nefesini aldırdı

Ardından sürücü belgesi geldi...
18 Mayıs 1990 tarihinde Konya Selçuk'daki Özel Hodaloğlu Sürücü Kursu'na yine "Mehmet Özbay" kimliğiyle başvurdu.
Buradan 24 Eylül 1990 tarih ve 622125 C seri nolu (90-18) 1568 numaralı sertifikaya, 11 Aralık 1990 tarihinde Konya Cumhuriyet Savcılığı'ndan sabıkası olmadığına dair aldığı belgeyi ekleyip, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne müracaat etti.
Müracaatının aynı günü, yani 18 Aralık 1990 günü ehliyet sahibi oldu. Fotoğrafının bulunduğu ehliyet, E sınıfı, G 680465 seri ve 879592 numaralıydı...
Tek tek aldığı kimliklerle kendi sorununu kendisi halletti.

Peki, ya okula başlayacak olan kızları hangi kimlikle kaydedilecekti?

"Eşime dedim ki, benim soyadım Çatlı, çocukların soyadı Çatlı, biliyorsun çocuklar tahsil yapmak zorunda. Bir problem çıkar mı? Bana dedi ki, 'Hiç çekinmeyin, problem çıkmaz.' Ben üsteledim, 'İstersen boşanalım, ben kızlık soyadımı alayım, çocuklar da benim soyadımı alsın, okula öyle devam etsinler,' dedim. 'Hayır, kesinlikle gerek yok, rahatız,' dedi."

"Türkiye'ye dönünce babam beni Saint-Benoit, Fransız kolejine yazdırdı. Doğru düzgün Türkçe bilmiyordum. İlk gün okula beni babam götürdü. İstiklal Marşı çalındı, sonra herkes sınıflara gitti. Babam da benim sınıflara doğru gittiğimi görünce, bahçeden ayrıldı. Birden aklıma geldi. Peki, bana adımı sorarlarsa ne diyecektim? Yani biz şimdi hangi soyadını almıştık. Hemen eve koştum, babama sordum. Çatlı soyadını kullanacaktım.
"Babam Çatlı soyadında çok ısrar ederdi. Bize sık sık, 'evlenseniz de soyadınızı değiştirmeyeceksiniz,' derdi. Babam sert görünüşlü biriydi. Ancak şaka yollu bize takılmadan da edemezdi: Bana bazan 'Adile Naşit', bazan da 'İnatçı Keçi' derdi. Okul çıkışı beni almaya gelirdi, tüm kız arkadaşlarım ona hayrandı."

"idealist" Çatlı"

Abdullah Çatlı kendini güvenceye aldıktan sonra, eski arkadaşlarıyla sık sık buluşmaya başladı. Bu arada birçok "silah arkadaşı" cezaevinden çıkmıştı.
İstanbul'da sık sık toplantılar yapılıyordu.

Çatlı toplantılarda hep aynı sözleri tekrarladı:

"Bizim arkadaşlarımıza eziyet eden Zeki Kaman, Dürüst Oktay gibi polislerle, Nurettin Soyer gibi askeri savcılardan kesinlikle intikamımızı almalıyız."

Ülküdaşları Çatlı'nın geçmişlerde yaşayan bu sözlerini şaşkınlıkla dinliyorlardı.
Ancak kısa bir zaman sonra Çatlı da, ülküdaşları gibi Türkiye'nin yeni dönemine ayak uydurdu, toplantılarda şirketler kurarak para kazanmanın yollarını tartışmaya başladı...

Toplantıların bir önemli gündemi de, yeraltı dünyasına giren ülkücülerle ilişkiye geçmekti.
Ancak Türkiye'de güç olabilmek için siyaseten kuvvetli olmak gerektiğine hepsi inanıyordu...
İşte bu sohbetlerden biri basına yansıdı.

Haftalık 2000'e Doğru Dergisi'ne, MİT antetli, MİT Müsteşarı Korgeneral Teoman Koman imzalı (Sayı: 32.42.44/00-116) bir "bilgi notu" geldi.
İlk bakışta, bu "bilgi notu'nun da, daha önce sık sık medya kuruluşlarına gönderilen sahte MİT mektuplarından bir farkı yoktu.
Ama "bilgi notu"ndaki iddiaları bugün tekrar okuduğunuzda hiç de yabana atılır olmadığını görüyordunuz;

"7 Ekim 1990 günü Ankara'da siyasi organizasyonun il başkanlarıyla yapılan toplantının akabinde; ülkücülerin İslami kesimin önde gelen isimlerinden Muhsin Yazıcıoğlu ve Mustafa MİT'in zaman zaman kendilerine yakın buldukları ülkücülerle yaptıkları sohbetlerde, Genel Başkan Alpaslan Türkeş'in Genel Başkanlık'tan kendi isteği ile ayrılması gerektiğini, genç ve dinamik bir başkana ihtiyaç duyulduğunu, bu adayın kendisi (Muhsin Yazıcıoğlu) olduğunu, yine Muhsin Yazıcıoğlu, Muharrem Şemsek, Mustafa Mit ve GKSOD eski Genel Başkanı Metin Tokdemir ile birlikte ABD Büyükelçiliği'nde CIA mensubu olarak görev yapan bir şahısla (ismi belirlenemedi) görüşme yaptıkları ve bu görüşmede; kendilerinin CIA denetiminde çalıştığını bildikleri 'Gladio (Roma Kılıcı)' olarak anılan antikomünist gizli örgütün tüm NATO ülkelerindeki Neofaşist gruplarla işbirliği yaptığının kesin olduğunu; 12 Eylül öncesi Türkiye'de MHP yöneticileri ile irtibatlı olduklarını, son günlerde meydana gelen olaylar sebebiyle ülkücü taraftarlarının işbirliği yapmak istedikleri hususunu ifade etmişlerdir. Arzederim."
Bu bilgilerin ne kadarı doğru henüz bilinmiyor. Bilinen bu toplantıların o günlerde sık sık yapıldığı...

Burada bir noktaya daha işaret etmek gerekiyor: Abdullah Çatlı'nın cezaevinden kaçtığı tarih ile tetikçi ülkücülerin cezalarını çekip cezaevlerinden çıkış tarihleri de, ne tesadüftür ki aynıydı...

ANAP kulisinde

Artık sahte kimliklerle yaşamak istemeyen Abdullah Çatlı, Türkiye'ye geldiği 1990 yılı başında ANAP'taki eski ülkücü arkadaşlarıyla sık sık görüştü.
Ankara'ya geldiğinde ANAP Ankara Milletvekili ve TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Alpaslan Pehlivanlı'nın Meclis'teki odasına gidip sohbet ediyor, meclis lokantasında yemek yiyordu.

Çatlı'nın ANAP'lı Pehlivanlı'nın yanına sık gitmesinin nedeni, Adalet Komisyonu Başkanı eski ülküdaşının, kendisine, bir türlü kurtulamadığı Bahçelievler katliamı davasında yardımcı olmasıydı...

TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Pehlivanlı, bu konuda elinde bir yetkisi olmadığını söylüyordu her seferinde. Fakat sonunda Çatlı için bir umut ışığı doğdu.
Yakında ANAP kongresi yapılacaktı. Eğer Yıldırım Akbulut Genel Başkanlığı kazanırsa, Alpaslan Pehlivanlı büyük bir ihtimalle Adalet Bakanı olacaktı.
Çatlı'ya söz verdi, "Adalet Bakanı olursam, söz, o zaman senin için bir şeyler yapacağım!"

Abdullah Çatlı bu nedenle gece gündüz demedi, ANAP kongresi öncesi kulis yaptı. Delegelerin neredeyse üçte birini oluşturan eski ülkücü arkadaşlarından, Yıldırım Akbulut'u desteklemelerini istedi. Çatlı kulis çalışmalarını Kadir Aksoy'un Ankara Dedeman Oteli'nin yanındaki Büklüm Sokak'taki bir dairede sürdürdü.
Ancak Çatlı'nın isteği olmadı, ANAP kongresini Mesut Yılmaz kazandı.

Kongre günü Abdullah Çatlı, ablasının hasta olduğunu, bu nedenle eniştesiyle Nevşehir'den Ankara'ya geldiğini öğrendi.
Ankara'da nerede kaldıklarını öğrenmek için eniştesinin Ankara'da oturan kardeşini telefonla aradı. Tesadüf, orada kalıyorlardı. Eniştesine telefonda, "Evin numarasını vermeyin, sadece hangi sokakta olduğunu söyleyin, ben sizi bulurum," dedi.

Öyle de yaptı: Akşam 21.30'da eve telefon etti: "Evin bulunduğu sokaktayım, beş dakika sonra dairenin ışıklarını birkaç kez yakıp söndürün, ben nerede olduğunuzu anlarım."

Evin lambaları yakılıp söndürüldü Ve abla kardeş yıllar sonra buluştular.
Abdullah Çatlı, bir yandan hükümette olan bir partinin kongresinde kulis yapacak kadar rahat davranıyor, öte yandan akrabalarıyla buluşurken gizlilik yöntemlerine başvuruyordu. Neden?

Bu, olsa olsa Çatlı'nın bu tür gizli işleri sevmesinden ve alışmış olmasından ileri geliyordu.
Eniştesi ve ablasını ertesi gün alıp İstanbul'a götürdü. Şehrin en güzel yerlerinde ağırladı.

Eniştesi o günleri şöyle anımsıyor:

"Vallahi bir yemeğimizin faturası bile benim memur maaşımdan fazlaydı. Hatta hiç unutmam, o kadar para veriyoruz, israf olmasın diye tüm yemekleri son lokmasına kadar yemeğe çalışırdım. Abdullah yakınları için parayı hiç esirgemeyen biriydi."

Haluk Kırcı ile yeniden buluşuyorlar

Abdullah Çatlı çok para harcıyordu. Bu paranın kaynağı neydi? Ticaret olabilir miydi?
18 Temmuz 1991 tarih ve 2819 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi'nde yayınlanan şirketin kurucuları arasında kendisi yoktu ama onu temsilen kardeşi Zeki Çatlı vardı.

Yıllar sonra, 1989 yılında şartlı tahliye ile cezaevinden çıkan Haluk Kırcı'yla yine bir araya gelmiş, birlikte ticarete soyunmuştu. Şirketin kurucuları arasında Bahçelievler Katliamı'na katılan bir isim daha vardı: Ahmet Ercüment Gedikli.
Şirketin adı: Promesse Tıbbi Malzeme ve Tekstil Sanayii Ticaret Limited.

Ortaklar şu isimlerden oluşmuştu:

a) Ali Rıza Önen. TC uyruklu. Çağdaş Yapı Koop. G. Blok, A Kapı. Kat 2 Ümraniye-İ stanbul.
b) Uğur Akbaş. TC uyruklu. San Yakup Mah. Yeni Cami Sok. No. 31 Adana.
c) Zeki Çatlı. TC uyruklu. Kapucubaşı Mah. Menekşe Sok. No. 3/5 Nevşehir.
d) Ahmet Ercüment Gedikli. TC uyruklu Kozyatağı Oyak Evleri A Grup No. 6/11 Erenköy-İstanbul.
e) Haluk Kırcı. TC uyruklu. Ali Ravi Cad. No. 73/3 Erzurum.

Annesini ve babasını daha öğrencilik yıllarında kaybeden; Erzurumlu arkadaşlarının "Esmeray," Ankara'daki ülküdaşlarının "İdi Amin," adıyla tanıdığı Haluk Kırcı, yoksul bir ailenin yedi çocuğundan biriydi. 10 yıl kaldığı cezaevinde harçlığını hep ülkücü arkadaşlarından aldı.
12 Eylül 1980'den önce eli kanlı olan birçok arkadaşı gibi, 12 Eylül'den sonra "vicdanının sesini dinleyip" İslamiyeti keşfetti.
Cezaevinde kendisini okumaya veren Haluk Kırcı, "davaya katılan gençlere" eski deneyimlerini anlatmak için "Genç Arkadaş" adlı bir kitap yazdı. Cihad Yayınları'ndan çıkan kitabın birinci baskısı, 1991 yılının Ocak ayında yapıldı.

"Çağırımız İslam'da diriliştedir" diye yazan Haluk Kırcı, 198 sayfalık kitabında; ülkücülerin nasıl örgütleneceği, şehir gerillası taktiklerinden nasıl ders alınacağı, itaatsizliğin önüne nasıl geçileceği, üniversitelerde solcularla nasıl mücadele edileceği ve kitle iletişim araçlarından nasıl yararlanılacağını bir bir yazıyordu...

Namık Erdoğan

Ancak Haluk Kırcı da cezaevinden çıktıktan sonra tıpkı Abdullah Çatlı gibi bu görüşlerini hemen değiştirip para kazanmanın yollarını aramaya başladı...
Haluk Kırcı sağlık sektöründe ilk önemli ihalesini Şişli Etfal Hastanesi'nin temizlik işini alarak yaptı. Daha sonra Sağlık Bakanlığına ameliyat önlükleri ve eldivenleri sattı.

Sağlık Bakanlığı'nın "köşebaşlarında" hep eski ülkücü arkadaşları vardı. Çatlı ve Kırcı, zamanla Bakanlığa tıbbi malzeme satan ıtriyat firmalarına da aracılık yapmaya başladılar. İyi para kazanıyorlardı.
İşler iyiydi. Ama Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı Namık Erdoğan ihalelerde birtakım "dümenler" döndürüldüğünü anlamıştı. Üstelik aldığı tehditlere rağmen olayın üzerine gidiyordu.
Bu namuslu bürokrat, 9 Mayıs 1994 tarihinde akşam saat 20.00 dolaylarında Ankara Selanik Caddesi'ndeki Numuneliler Lokali'nden ayrılıp özel arabasıyla evine giderken kaçırıldı. Cesedi, Kırıkkale yakınında, Kızılırmak Nehri'nin kenarında bulundu!

Sultan Tekstil

Ortakları arasında gözükmese de, Abdullah Çatlı'nın kurduğu ikinci şirket, Aziz Dal, Mehmet Şirin Durmuş ile birlikte kurdukları Sultan Tekstil'di...
Kanarya Yolu Güvercin Caddesi 13/3 Küçükçekmece İstanbul, adresindeki Sultan Tekstil'in perde arkasında Yaşar Öz vardı.
Yaşar Öz, sektöre yabancı biri değildi, İngiltere'de tekstil işleriyle ilgilenmişti. Abdullah Çatlı'ya tekstil işine girmesini Yaşar Öz önermişti. Zaten resmi olarak gözükmemesine rağmen şirketin gerçek ortakları arasında, Serpil İpek, Aydın İpek kardeşler, Haluk kırcı, Meral Çatlı gibi isimler de vardı.
Gökçen ve Meral Çatlı bu şirketi şöyle anlattılar:

"Babam, Haluk (Kırcı) abi ile birlikte ticaret kursuna gittiler. Ancak babam bir süre sonra bıraktı, Haluk abi devam etti. Haluk abi babamdan daha yırtıktı, yani ticareti daha iyi beceriyordu. Babam ağır bir insandı. Kot işine girdiler, ancak belli sayıda kot üretmek gerekiyordu, yapılamadı."
"Sultan Tekstil 1991 yılında kuruldu, 1995 yılında iflas etti. Şirketin ortakları, kocam, ben, Haluk Kırcı, Aydın İpekli ve Serpil İpekli kardeşlerdi. Bu iki kardeşin, babaları ölünce aralarında sorun çıktı. Aslında önceleri işler iyiydi, ameliyat elbisesi, eldiven filan yapıp satıyorduk, ancak sorun çıkınca şirket battı. Kocam şirketten BMW otomobil alıp hissesini devretti."

Şirket iflas etmişti, ancak Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı ikilisi, bu süre zarfında İstanbul'da "başlarını sokabilecek" birer ev aldılar.
Çatlılar, 1992 Eylül'üne kadar Bahçelievler'deki evlerinde kirada oturduktan sonra, 1992'nin Eylül ayında İstanbul'un en lüks semtlerinden biri olan Florya'da dubleks bir daire alıp, zevkli ve pahalı bir biçimde döşediler.

Haluk Kırcı da Avcılar'da dubleks daire aldı. Nikah şahitliğini dönemin Erzurum Valisi Mehmet Ağar'ın yaptığı eşi Vesile, kızı Hazal'la mutlu bir yaşam sürdüren Haluk Kırcı, Avcılar Sanayi Sitesi'nden bir de işyeri sahibi oldu.
Biri yurt dışında 6 yıl, diğeri Türkiye'de 10 yıl cezaevinde yattı. Bir araya geldiklerinde şirket kurabilecek parayı hemen buldular. Şirketlerinin mali durumu iyi değildi. Buna rağmen altlarına pahalı arabalar çekip, dubleks lüks daireler almışlardı.
Paranın kaynağı neydi? Ticaret olmadığı belliydi.

Nevzat Bor 1970'li yıllarda Abdullah Çatlı'nın sağ koluydu. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi.
Çatlı cezaevinden kaçıp Türkiye'ye geldiğinde yardımına ilk koşan kişilerden biri Nevzat Bor'du.
Ama ticaret bu iki eski dostun arasını açtı.

1992 yılında Çatlı ve Kırcı Orta Asya'ya 400 bin dolarlık şeker ihraç etmek için, Nevzat Bor'un bölgedeki ilişkilerinden yararlanmak istediler.
Nevzat Bor, iki eski arkadaşına kefil oldu. Hatta Çatlı ve Kırcı parayı peşin aldılar. Ancak gel zaman git zaman şekerler bir türlü bölgeye gönderilmedi.
Bu olay üzerine Nevzat Bor, Çatlı ve Kırcı'ya darıldı ve bir daha hiç konuşmadı!
Ticarette bu kadar başarısız olan Çatlı-Kırcı, sahi bu paraları nereden buluyorlardı? Paranın kaynağı ticaret olamayacağına göre acaba neydi? Yoksa uluslararası bazı ihaleler mi?

Mantık yürüterek bulmaya çalışalım:

Çatlı Uğur Mumcu'yu arıyor


Abdullah Çatlı, 6 Haziran 1992 tarihinde Mehmet Özbay adını vererek Cumhuriyet Gazetesi'nin Ankara bürosundan Uğur Mumcu'yu aradı. Uğur Mumcu'yu bulamadı ama "Zırhlı araç yolsuzluğuyla ilgili görüşecektim," şeklinde mesaj bıraktı.

Aradan yıllar geçti, MİT görevlisi Mehmet Eymür, 24 Temmuz 1997'de İstanbul DGM'de görülmekte olan Susurluk Davası'nda ifade verdi. Bu ifadesinde, "Uğur Mumcu'ya Abdullah Çatlı'nın Türkiye'de olduğunu ve kullanılmakta olduğunu söylediğini" anlattı. Eymür, Mumcu'ya "bu kullanılmaya karşı olduğunu" da belirtmişti.
Bu ifade üzerine bir açıklama yapan Uğur Mumcu'nun ağabeyi Ceyhan Mumcu, "Eymür'ü, Çatlı'nın nasıl kullanıldığını ve mesai arkadaşlarını tek tek açıklamaya," davet etti.

Bu açıklamadan sonra Ceyhan mumcu ile Mehmet Eymür arasında bir telefon görüşmesi geçti. Görüşmede Eymür, Ceyhan Mumcu'ya:

"Abdullah Çatlı'ya resmi görev verilmesine hep karşı çıktım. Ama arkasında ikisi Bakan düzeyinde olmak üzere birçok siyasi vardı. Gücümüz yetmiyordu. Bu yüzden bu durumu Uğur Mumcu da dahil olmak üzere herkese haber verdim. DGM'de söylediğim budur, tutanaklara doğru geçti, incelerseniz görürsünüz" dedi.

Eymür bu arada ilginç bir bilgi de verdi:

"Zırhlı araç yolsuzluğuyla uğraştığı için Uğur Mumcu'ya suikast yapılacağına dair bir ihbar almıştık. Uğur Mumcu'ya haber verdik ve bu suikastı biz önledik" dedi.

Uğur Mumcu'ya "zırhlı araç yolsuzluğu" yüzünden suikast yapılacağı haber alınıyor.
Abdullah Çatlı Uğur Mumcu'yu arayarak "zırhlı araç yolsuzluğuyla ilgili görüşecektim" diyor.
Çatlı'nın zırhlı araç alımlarıyla ne ilgisi vardı? Uğur Mumcu'yu bu konuyla ilgili olarak araması bu çetrefilli işlerin neresine düşüyor?
Bu soruların yanıtlanmasını zamana bırakıyoruz ve tekrar Çatlı'nın İstanbul günlerine dönüyoruz.

"Şahin Ekli"

26 Şubat 1992 tarihinde Abdullah Çatlı, "Şahin Ekli" sahte pasaportuyla yurt dışına çıkarken, havaalanındaki kontroller sırasında yakalandı. Hemen havalimanındaki Teknik Büro Asayiş Şube Müdürlüğü'ne götürülüp parmak izi alındı: Parmak izi, 1900322 numara ile İstanbul Emniyet Müdürlüğü kayıtlarına geçirildi.

Bu kayıtlarda, Malatya 1957 doğumlu, Haydar ve Fahriye'den olma, Malatya Çavuşoğlu köyünde oturan Şahin Ekli'nin fotoğraf bölümünde siyah kazaklı, siyah ceketli, numaralı gözlüklü Abdullah Çatlı'nın fotoğrafı vardı.

Abdullah Çatlı'nın 27 Şubat 1977 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde "52804" sicil numarasıyla bulunan dosyasında da parmak izi vardı.
Ancak emniyet teşkilatı henüz bilgisayar teknolojisine geçemediği için(!) iki parmak izi karşılaştırılamamıştı.
Sahte pasaportla yurt dışına çıkmak isteyen Abdullah Çatlı hemen serbest bırakıldı.

Nedeni, "yukarıdan, üst düzeyden" birinden telefon gelmesiydi!.. Peki, Çatlı neden yurtdışına çıkmak istemişti?
Yurt dışına gitme isteğinin, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde yapılan kadro değişikliği ile ilgisi var mıydı?
Çatlı, "Şahin Ekli" sahte pasaportuyla yakalandığında Necdet Menzir henüz 13 günlük İstanbul Emniyet Müdürü'ydü ve Menzir kendi ekibini İstanbul'a getirmeye başlamıştı. Yani İ stanbul Emniyeti'ndeki kadrolar değişiyordu.
Peki, Necdet Menzir'den önce İstanbul Emniyet Müdürü kimdi? Mehmet Ağar! O tarihte Mehmet Ağar'ın tayini İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden Erzurum Valiliğine çıkmıştı!

Basamakları hızlı tırmanan emniyetçi

Emniyet tarihinde merdivenin basamaklarını Mehmet Ağar kadar hızla tırmanan belki de başka hiçbir polis yoktu.
31 Ekim 195l'de doğdu.
Babası dönemin ünlü emniyet müdürlerinden Zülküf Ağar'dı. Babasını genç yaşta kaybetti. Polis yetimlerine verilen bursla önce Haydar Paşa Lisesi'ni, ardından Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi.
Üniversitedeki dönem arkadaşları arasında PKK lideri Abdullah Öcalan da vardı!..
Ağar'ın üniversitedeki adı "Pike"ydi ve Çin'in efsanevi lideri Mao'ya hayrandı.

Mesleğe "tepe üstü dalış" yaptı. Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Şubesi'nde komiser muavini olarak polisliğe ilk adımını attı. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün koruma görevlisi oldu. Kaymakamlık sınavını kazandı, Torul ve Delice'de kaymakamlık yaptı. Dayanamadı, 1980 yılında baba mesleğine döndü, İstanbul Emniyet Şube Müdür Muavinliği'ne naklen geçti. Siyasi Şube Müdür Yardımcısı oldu. İlk "deneyimini" 70'li yılların ünlü emniyet müdürü Şükrü Balcı'nın yanında kazandı. 1981 yılında personel Şube Müdürü, bir yıl sonra da Asayiş Şube Müdürü oldu. 3 yıl 8 ay sürdürdüğü bu görevinde, İstanbul'un yeraltı dünyasını yakından tanıma olanağını buldu. 1984 yılında İstanbul Emniyet Müdür Yardımcılığı'na getirildi.
37 yaşında, 1988'de Ankara Emniyet Müdürü oldu.

1990 yılında, yani Abdullah Çatlı'nın İsviçre'deki cezaevinden kaçıp İstanbul'a geldiğinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü koltuğunda oturuyordu. İki yıl sonra Erzurum Valisi, ardından hemen Emniyet Genel Müdürü oldu.
24 Aralık 1995 seçimlerinde DYP Elazığ milletvekili olarak meclise girdi. ANAP-DYP koalisyon hükümetinde Adalet Bakanı, ardından kurulan RP-DYP koalisyon hükümetinde İçişleri Bakanı yapıldı.

Saflar değişiyor

1980 yılında yurt dışına çıkarken MİT'le yakın ilişkisi olan Abdullah Çatlı, dönüşünde tıpkı ideolojik safı gibi, sırtını dayadığı gücü de değiştirdi.
Abdullah Çatlı artık MİT'in değil, Emniyet'in adamıydı.
Zaten MİT içinde de büyük değişiklikler olmuş, Hiram Abas, Mehmet Eymür ekibi tasfiye olmuştu.
Yıldızı parlayanlar ise İstanbul eski Emniyet Müdürü Şükrü Balcı'nın "iki çömezi" Mehmet Ağar ve Ünal Erkan'dı...
Emniyet içinde, 17 bin üyeli Pol-Der'li sol görüşlü polislerin hepsi teşkilattan çıkarılmış, tüm kilit noktalara 2 bin üyeli Pol-Bir'li ülkücü polisler yerleştirilmişti.
1980'li yıllarda Türkiye'deki dengeler, askeri darbe sonucu kesintiye uğramış, 90'lı yıllarda yeniden şekillenmeye başlamıştı.

1974 yılında İstanbul Ülkü Ocakları Başkanlığını yapmış Abdullah Kederoğlu, Çatlı'nın hemşerisiydi. Çatlı'nın yurt dışından geldiği günlere ilişkin bir tesbitini anlatıyor:

"Abdullah önceleri Mehmet Ağar'a çok karşıydı. Türkiye'ye geldiğinde hep onun hakkında atıp tutardı. Ancak kısa bir süre sonra da birlikte oldular."
Abdullah Çatlı'nın, Mehmet Ağar'ı sevmesinde hemşerisi Abdullah Kederoğlu'nun payı vardı.
Kederoğlu'nun, Nevşehir'de görev yaparken tanıdığı ve dost olduğu İbrahim Şahin, Çatlı'nın Türkiye'ye geldiği yıllarda İstanbul'da Özel Hareket Şube Müdürlüğü görevini yapıyordu.

Çatlı, hemşerisi aracılığıyla, önce İbrahim Şahin'le, daha sonra da Şahin'in aracılığıyla Mehmet Ağar ile tanıştı ve İstanbul Emniyet Müdürü Ağar'ı çok sevdi!
Çatlı o günlerde ticareti de sevmeye başlamıştı...

GSC Tekstil

GSC Tekstil: Gökçen, Selcen Company (veya Çatlı).
Abdullah Çatlı yeni kurduğu şirketin adını, kızların baş harflerinden seçti...

Ali Rıza Gürcan Caddesi, Park Sokak, Arın Apartmanı 5/1 Merter İstanbul adresindeki şirketin ortakları arasında şu isimler vardı:

Mehmet Özbay, Efraim Barut ve Turgay Maraşlı.

Abdullah Çatlı bu kez "Mehmet Özbay" adıyla, şirketin kurucuları arasında yer aldı.
Binanın mülkiyeti Efraim Barut'a aitti. Macaristan'a tekstil ürünleri ihraç ediyorlardı.
"Eşimin 1994'de Almanya'ya ve 1995'te Macaristan'a gittiğini biliyorum. Diğerleri (ABD-İngiltere) doğru değil. İki Mehmet Özbay var. Bu söylenen seyahatleri öteki Mehmet Özbay yapmış olabilir. Macaristan'a kumaş, etek vb. ticaret için giderdi."
Abdullah Çatlı, eşi Meral Hanım'ın dediğine göre, 1994 ve 1995 yıllarında iki kez yurtdışına çıktı. Peki, Çatlı yurtdışına hangi pasaportla gitti?
Şahin Ekli sahte pasaportuyla 26 Şubat 1992 tarihinde yakalanmıştı.

Artık daha dikkatli olması gerekiyordu. Çatlı da işin kolayını buldu.

Yeşil pasaport aldı:

14 Eylül 1994 tarihinde, "Mehmet Özbay" adına Emniyet Genel Müdürlüğü Yabancılar ve Hudut İltica Dairesi Başkanlığından aldığı, TR- A245202 seri numaralı "yeşil pasaport" Abdullah Çatlı'nın işini kolaylaştırdı.

Çatlı, yurtdışına çıkışta vize gerektirmeyen ve yalnızca 1'inci, 2'nci ve 3'ncü dereceli devlet memurlarına verilen yeşil pasaporta da, yine çeşitli entrikalarla sahip oldu. "Mehmet Özbay" adına Maliye Bakanlığı'ndan, 1'inci kadro derece Maliye Müfettişi olduğunu gösterir belge almıştı: Sahte kimlikle, sahte kadro!
Maliye Bakanlığındaki geleneğe göre, maliye müfettişleri yeşil pasaport taleplerini Teftiş Kurulu'na yapıyorlardı. Ancak, "Mehmet Özbay" adına alınan yeşil pasaport için Teftiş Kurulu'na hiç başvuru olmamıştı. Bu uygulama Maliye Bakanlığı tarihinde ilk kez görülüyordu. O halde Mehmet Özbay'a (yani Abdullah Çatlı'ya) Maliye Müfettişi belgesini kim vermişti?

Biri vermiştir herhalde; yoksa Başbakan Tansu Çiller ailesine yakınlığı ile bilinen dönemin Maliye Bakanı İsmet Attila verecek değil ya!
On küsur yıldır polisin aradığı, cezaevi firarisi, Türkiye'de sıradan vatandaşların ulaşamayacağı kimliklere ne kadar da kolay sahip oluyordu!
Kim vardı, Abdullah Çatlı'nın arkasında?

Gerçek Mehmet Özbay

Suruçlu "pasaportzede" gerçek Mehmet Özbay da, o tarihlerde İstanbul'daydı.

Abdullah Çatlı'nın "yaşamını kolaylaştıran" şu Mehmet Özbay'ın kimliğini de bir öğrenelim:

Şanlıurfa Suruçlu. Doğum tarihi: 16.10.1964 Köyü: Bellik (eski adı Kırmit Mezrası)
Adı: Mehmet Soyadı Özbay. Baba adı: Mevlüt, ana adı: Fatma, Cilt no: 037/01, sıra no: 33, birey sıra no: 22
Medeni hali: Bekar, dini: İslam.

Özbay ailesi 1976 yılında, Şanlıurfa'dan, Birecik'in Meydan Mahallesi'ne taşınmış.
Ağabeyleri Salih Özbay, Birecik Orman Fidanlık Müdürlüğümde, İbrahim Özbay ise Birecik Kelaynak Kuşları Üretme Çiftliği'nde çalışıyor. Ağabeylerinin söylediğine göre, kardeşleri Mehmet Özbay 14 yıldır Londra'da yaşıyor. Sadece babası vefat ettiğinde, birkaç yıl önce gelmiş ziyaretlerine...
Ancak bizdeki bilgiler farklı...

Gerçek Mehmet Özbay, Abdullah Çatlı'nın GSC Tekstil'deki ortağı Turgay Maraşlı ile birlikte Ataköy Atrium'da "Pizzadays" adında bir pizza dükkanı açtı.
Turgay Maraşlı, aslında her iki işyerinin de göstermelik ortağıydı. Asıl ortak Abdullah Çatlı'ydı.

Yani sahte ve gerçek Mehmet Özbay ortaktılar! Pizza dükkanını birkaç ay sonra hemen devrettiler.
Gerçek Mehmet Özbay, 1994 yılında İstanbul Bahçeşehir'de Emlak Bankası Mensupları Emekli ve Yardım Vakfı tarafından, "şahsına yapılan davetle" bir dükkan kiraladı. Davet aynı zamanda Mehmet Özbay'ın Urfalı hemşerileri Drej Ali (Ali Yasak) ile akrabası Nihat Yasak'a da yapılmıştı. Hemşerileri Yasak'lar, gazete büfesi ile un mamulleri satan dükkanda hizmet verirken, Mehmet Özbay da, "Cafe Citron" adıyla bir işyeri açtı. Ancak burayı da kısa bir süre sonra iyi bir paraya devretti.

Türkiye'de hemen herkes gerçek Mehmet Özbay'ı merak ediyor. Ama herhalde Emlak Bankası Mensupları Emekli ve Yardım Vakfı, gerçek Mehmet Özbay'ı yakından tanıyor ki, adına davetiye çıkarıp dükkan kiralamasına yardımcı oluyor.
Gerçek Mehmet Özbay, Soli Ovadya adlı yabancı bir kadınla da, Japet şirketini kurdu. 1993'den 1995'e kadar, Japet, yapa yapa bir tek Alarko Holding'in Alkent Sitesi'ndeki örnek dairesinin dekorasyonunu yaptı.

Yoksa Mehmet Özbay bu işyerlerini yurtdışına çıkışlarında ticari vize almak için mi kurmuştu?
Çünkü "Mehmet Özbay" adıyla yurtdışına 122 defa çıkış yapıldı. Bunun kaçını Çatlı, kaçını Özbay yaptı?
Emniyet Genel Müdürlüğü'nün kayıtlarına göre Abdullah Çatlı 21 defa giriş çıkış yaptı. Demek ki Mehmet Özbay da 101 kez gidip gelmişti.
Sık sık yurtdışına çıkan gerçek Mehmet Özbay ne tür bir ticari iş yapıyordu? Neredeyse her üç ayda bir pasaportunu kaybeden Mehmet Özbay, neden bu kadar çok yurtdışına çıkıyordu?

Çevresinde bıraktığı izlenime göre oldukça varlıklı gözüken Mehmet Özbay gelirini nereden sağlıyordu? Uyuşturucu kaçakçılığı veya karapara aklanmasıyla bir ilgisi var mıydı?

Mehmet Özbay ile Çatlı tanışıyorlar mı?

Kitapta buraya kadar yazılanlar, sahte pasaport olayında bir gerçeği ortaya koydu:
Sahte pasaportu kullanan ile pasaportun gerçek sahibi birbirini tanıyorlar.
Ama Abdullah Çatlı ile Mehmet Özbay ilk günlerde birbirlerinden habersizler. Tanıdıkları ortak isim, Yaşar Öz.
Söylendiğine göre, Çatlı ve Özbay daha sonraki günlerde tanıştılar ve birbirlerini çok sevdiler...

Meral Çatlı, 22 Ocak 1997 tarihinde TBMM Susurluk Komisyonu'na verdiği ifadede ilginç bir olay anlatıyor:

"İstanbul Ataköy'de bir yazıhane kiralandı. Eşim, oraya gidiyor, orada çalışıyordu. Derken eşime bir haber geldi. 'Büro basılacak,' diye. Yani emniyete, 'O büroda Abdullah Çatlı çalışıyor,' diye ihbar gitmiş. Emniyet de eşimi uyarıyor, 'İhbar var, dikkatli olun,' diye. Yani söylemek istediğim eşim devletten birileriyle görüşüyordu. Yoksa niye uyarılsın?"

Bu olayın başka bir pencereden görünüşünü ise, dönemin İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı, kitabın yazarlarına anlattı:
"İstanbul istihbarata, yani bize bir ihbar mektubu geldi. Mektupta, Abdullah Çatlı adlı kaçak birinin Ataköy'de bir evin zemin katında büro tutup bazı işler yaptığı yazıyordu. Ben araştırılması için ilgili daireye yazı yazdım. Arkadaşlar gidip bakmışlar, büro mu, ev mi ne olduğu belli olmayan bir yer. Günün her saatinde, gece gündüz belli adamlar gelip gidiyormuş büroya. Biz buranın çek senet işleriyle ilgili bir yer olduğunu düşündük. Bakırköy emniyetine yazı yazdık. Onlar da gidip bakmışlar, öyle bir zamanda gitmişler ki adamlar da tam büroyu taşıyormuş. Orada Ali Ünal, sonradan araştırdım Çankırılıymış, diye biri varmış. Polislere, Fransa'ya tekstil ihracatı yaptığını söylemiş. Tam bilmiyorum ama gerçek Mehmet Özbay da oraya gelip, 'büro benim,' demiş. Bu olay 1993 yılında geçiyor. Zamanı şu nedenle söylüyorum, büroya gelip giden Audi marka araba Sami Hoştan'ın adına; büronun telefon numarası da Turgay Maraşlı'nın adına kayıtlıydı. Bence her zaman öyle olmuştur, sahte kimlikli kişi ile gerçek kimlikli kişi birbirini tanır.
Gerçek Mehmet Özbay ile Mehmet Özbay adını kullanan Abdullah Çatlı birbirlerini tanıyorlardı."

Hem o kadar iyi tanıyorlardı ki, aynı uçakla seyahat bile etmişlerdi! 25 Eylül 1997'de Yeni Yüzyıl gazetesinde çıkan bir haberde şöyle deniyor:

"Abdullah Çatlı ile Mehmet Özbay'ın zaman zaman İstanbul'da ve yurt dışında bir araya geldiklerinin saptandığını belirten yetkililer, devlet dairelerinde Abdullah Çatlı ile ilgili bazı sorunlar çıktığında gerçek Mehmet Özbay'ın ilgilendiğini belirttiler. Çatlı ile Mehmet Özbay'ın her ikisinin de 'Mehmet Özbay' adına düzenlenmiş kimlik ve pasaport kullandıkları ve üç kez aynı gün ve aynı uçakla yolculuk yaptıkları anlaşıldı."

Gerçek Mehmet Özbay yakalanıp da, "Gel bakalım kardeşim Mehmet Özbay, in misin, cin misin bir anlayalım. Durmadan pasaport kaybediyormuşsun, bu kayıp pasaportlar da hırsızın uğursuzun eline düşüyormuş. Kimliğini kullanarak suç işleyenlerden şikayetçi misin? Şikayetçiysen bugüne kadar neden şikayet etmedin? Şikayetçi değilsen niye değilsin? Bunlarla bir ortaklığın mı var?" diye sorulamadı.

Yakalanıp yargı önüne çıkarılsa belki de karanlıkta kalmış birçok faili meçhul olayı açığa çıkaracak olan Mehmet Özbay hakkında bugüne kadar tutuklama kararı çıkarılmadı. Hakkında yapılan tek işlem, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün Londra Büyükelçiliğine gönderdiği bir yazıyla, Mehmet Özbay'ın bazı soruları cevaplandırması isteği oldu. Büyükelçiliğin Mehmet Özbay'ı bulup da bu soruları sorabildiğini sanmıyoruz. Çünkü Özbay, Susurluk kazasından sonra evini değiştirdi ve izini kaybettirdi.

Çatlı asker kaçağı

Abdullah Çatlı, İstanbul'da "yeni bir yaşama" ayak uydurmaya çalışırken, Nevşehir'deki ailesine hâlâ mahkemelerden "arandığına" ilişkin resmi yazılar geliyordu.
Örneğin 18 Ağustos 1993 günü gelen evrak Nevşehir Askerlik Şubesi'ndendi. Abdullah Çatlı yoklama kaçağıydı ve hemen askerlik şubesine başvurması gerekiyordu!..

Asker kaçaklığından aranıyordu ama Çatlı aslında "askerliğini" yapıyordu...

Gökçen Çatlı şöyle diyor:

"Babamın siyasi görüşleri Turgut Özal'a yakındı, ANAP'lıydı. ANAP'tan tanıdığı eski arkadaşları vardı. Onları ziyarete giderdi."
Abdullah Çatlı'nın Turgut Özal'a hayranlığı nereden geliyordu?

Çatlı'nın Türkiye'ye geldiği 1990 yılında, Özal artık eski gücünde değildi. 1987 yılında patlayan birinci MİT Raporu'ndan sonra "MİT'i sivilleştirme," dolayısıyla Hiram Abas'ı MİT'e "patron" yapma planı suya düşmüştü. Üstelik Özal "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmuştu." MİT'in başına, Özal'a karşıtlığı ile bilinen Korgeneral Teoman Koman getirilmişti.

Özal'ın kamuoyunda da imajı giderek bozuluyordu. 1989 yerel seçimlerinde ANAP'ın oyu yüzde 21'e inmişti.
"Köşeye sıkışan" Özal, "devletin sinir merkezlerinden" istihbarat alamıyordu. Bu nedenle bürokrasi ve emniyetteki güvendiği isimlerle "özel bir büro" kurdu.
Bu "özel büro" Cumhurbaşkanı olarak yaşama veda eden Turgut Özal'dan sonra lağvedildi mi, yoksa görevine devam etti mi?
Lağvedildiği söyleniyor.

Ancak aradan uzun zaman geçmeden yine bir "özel örgütten" bahsedilmeye başlandı: Çiller Özel Örgütü!

- Dönemin DYP Genel İdare Kurulu üyesi Manisa milletvekili Tevfik Diker bu "özel örgüt" ile ilgili bir anısını aktarıyor:

"Bekir Altınok tarafından Sosyal İstihbarat teşkilatı kurulmasına yönelik bir rapor hazırlandı. Genel İdare Kurulu üyesi olduğum için, rapor bana da geldi. Rapor Çiller ailesine ulaştırıldı. Aile bu fikri Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar ile Amerikalı danışmanları Jay Kriegel'e inceletti. Daha sonrası hakkında bilgim yok. Ama bu rapordan yola çıkılarak zaman içinde Çiller Özel Örgütü kurulduğu duyumlarını aldım."

Bu "özel örgütün" emniyet ayağı Mehmet Ağar mıydı? Başbakan Tansu Çiller o günlerde MİT'in başına Ünal Erkan'ı niçin getirmek istiyordu? Bu "özel büro" içinde Abdullah Çatlı'nın olmadığı düşünülebilir mi?
Hem de cebine silah ruhsatı konmuş Çatlı!..

Çatlı'ya silah ruhsatı

Abdullah Çatlı "Mehmet Özbay" adıyla, 2 Ekim 1993'te İstanbul Valiliği'ne müracaat etti ve can güvenliği olmadığı gerekçesiyle silah taşıma ruhsatı talep etti.
Bu da bir "tesadüftür" diyelim; Abdullah Çatlı'nın silah ruhsatı almak için başvurduğu tarihten 15 gün önce de, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, koruculuğu kabul eden DYP milletvekili Sedat Bucak'a 1500 silah vermişti.

Kimdir bu Sedat Edip Bucak?

Sedat Edip Bucak, İsmail Hakkı Bucak'ın oğlu. 1960 Siverek doğumlu. Endüstri Meslek Lisesi mezunu. Amcası Mehmet Celal Bucak'ın ölümünden sonra aşiretin reisi oldu. İki dönemden beri DYP milletvekili.

Bucak aşireti Güneydoğu'da Şeyh Sait İsyanı'ndan bu yana devletin yanında politika güdüyor. Zaza olan aşiret, Demokrat Parti (DP) zamanından bu yana TBMM'nde temsilci bulunduruyor. Aşiretin merkezi Siverek'te 700 gönüllü, 300 geçici köy korucusu var.
1993 yılında Sedat Bucak koruculuğu kabul edince dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar ve Olağanüstü Hal Bölge Valisi Ünal Erkan ile oldukça samimi bir ilişki içine giriyor.

Milletvekili Bucak, Abdullah Çatlı'yı bu ilişkiden dolayı tanıyor.
Söylenenlere göre, Ağar, koruculuğu yeni kabul eden Bucak'a, o günlerde fazla güvenmiyordu. Çatlı'yı, Bucak aşiretini kontrol için görevlendirmişti!
Bucak aşiretinden bazıları bu ilişkileri onaylamadı.

Adnan Bucak, amcaoğlu Sedat Bucak'ı medyada sık sık eleştirdi:

"Sedat, aşiretimizin kurallarına maalesef uyamadı. Aşiretimizi, Cudi Paşa'nın, Osman Paşa'nın, Hasan Oral'ın, Mehmet Celal Bucak'ın yönettiği gibi yönetemedi. Sedat toy ve cahil. Ben onun yerinde olsam, Mehmet Ağar'la Abdullah Çatlı'yla arkadaşlık yaptığım zaman oturup düşünürüm. Bu insanlarla birlikte yol yürüyebilir miyim, yürüyemez miyim?

"Çatlı'nın adını geçen yaz (1996) Siverek'e gittiğimde duydum. Reis diyorlardı. Kim olduğunu sordum. Abdullah Çatlı'dır, Sedat Beyin iyi arkadaşıdır dediler. Ben tanımıyorum deyince, o seni iyi tanıyor dediler. Adını unutmayayım diye yazmak istedim, uyardılar, o mimli biridir, ismini yazıp yanında taşıma dediler."

Abdullah Çatlı, Bucak sayesinde birçok Urfalı dost edindi. Bunlardan biri de "Drej Ali" olarak tanınan "Ülkücü Baba" Ali Yasak'tı.
Ali Yasak, 1958 Şanlıurfa doğumlu. Türk. Esnaf bir ailenin çocuğu. Şanlıurfa Eğitim Enstitüsü'nde okudu. Öğrencilik yıllarında solcu bir öğrenciyi vurmaktan 4 ay ceza yedi. Kaçtı, yakalandı. İki yıl cezaevinde kaldı. Çıktıktan sonra o dönemde, Apocularla (PKK) savaşan Bucaklara yaklaştı. Güvenlerini kazandı. 1979 yılında Hukuk Fakültesi'ni kazanıp İstanbul'a gitti.

O yıllarda M. Ali Ağca'nın, Abdullah Çatlı'nın da gittiği "Küllük" ve "Marmara" kahvelerinden çıkmadı.
12 Eylül döneminde Ankara'da İnci Baha'nın (Nabi İnciler) yanında çalıştı. Drej Ali'yi İnci Baba'ya tavsiye eden, baş fedaisi Siverekli Nihat Ağırmatlı idi.
1984 yılında bağımsız çalışıp kendi işini kurmak istedi.

Eminönü Belediye Başkanı Tahir Aktaş'tan kahve yeri istedi, aldı: Derviş Aile Çay Bahçesi. Sonra kahve sayısını artırdı...

Zeytinburnu-Bakırköy Regata sınırına kadar olan bölgeyi "denetimi" altına aldı. Ataköy'de bulunan kafeteryasına isim olarak, Sicilya'nın en ünlü mafya ailesi olan Carleone'nin adını verdi:

"Carleone Cafe!"

Eski patronu İnci Baba ile İstanbul darphane inşaat ihalesi yüzünden silahlı çatışmaya girdi. Ülkücü dava arkadaşı Feridun Öncel'i bacağından vurdu. Araya Şanlıurfa milletvekilleri girip, Drej Ali ile İnci Babayı barıştırdılar.

1990 yılından sonra Ülkücü Baba olarak ünlendi. Tansu Çiller hükümetlerinde işlerini iyice büyüttü. Örneğin, dönemin Tarım ve Köy İşleri Bakanı hemşerisi Necmettin Cevheri sayesinde başta Azerbaycan, Romanya olmak üzere canlı hayvan ticareti yaptı.
Bir ara tekstil işine girdi.

Sonra, Refah Partili Belediyelere, Romanya'dan getirdiği çift katlı otobüsleri kiraladı. Çatlı, Korkut Eken'i ne zaman tanıdı?
Abdullah Çatlı, Türkiye'ye döndükten sonra sadece aşiret reisleri, ülkücü babalarla arkadaşlık kurmadı. Çevresinde oldukça "renkli mesleklerden" insanlar da vardı. Bunlardan biri de özel harp uzmanı emekli Yarbay Korkut Eken'di...
Çatlı, özel harpçi Korkut Eken'i ne zaman tanıdı?

İşe Korkut Eken'in biyografisinden başlayalım:

1945 Ankara doğumlu. 1965 yılında Kara Harp Okulu'ndan mezun oldu. Hep, komando tugayı, hava indirme tugayı gibi özel birliklerde görev yaptı. 1974 yılında Kıbrıs'taki savaşa katıldı.
Adaya paraşütle inen ilk ekip içinde yer aldı. 1978 yılında Özel Harp Dairesi'ne girdi. Özel birliklerin komutan yardımcılığına kadar yükseldi. ABD, Almanya ve İngiltere'de gayrinizami harp kurslarına katıldı.

12 Eylül 1980'den bir ay sonra şeriatçılar tarafından kaçırılan Diyarbakır THY uçağına ilk müdahaleyi Korkut Eken komutasındaki özel harpçiler yaptı.
1982 yılında polis özel timlerini eğitti.
Hiram Abas ve Mehmet Eymür'ün isteği üzerine, ordudan emekliliğini isteyerek 1987 yılında MİT'e girdi. Mehmet Eymür'ün yardımcısı olarak Güvenlik Daire Başkan Yardımcısı oldu.

Korkut Eken bu görevi sırasında, başta Tarık Ümit olmak üzere yeraltı dünyasının birçok ismiyle tanıştı, dost oldu.
Abas ve Eymür'ün, Korkut Eken'i MİT'e getirmelerinin nedeni, herhalde istihbarat faaliyetlerinde kullanmak değildi. Eken gibi gayrinizami harp uzmanı bir kişi MİT'e niye alınırdı? Amaçları, MİT'i operasyonel bir teşkilat haline getirmekti.
Abas ve Eymür, Korkut Eken'in yetiştireceği MİT elemanları ile gerektiği zaman operasyonlar yapmayı planlıyorlardı.
Bu yapılanmayı dönemin Başbakanı Turgut Özal da biliyordu. Zaten istekleri, "MİT'in sivilleştirilmesi" değil, Hıram Abas'ı teşkilatın başına getirerek, MİT'in işlevini daha aktif hale getirmekti.

Başarılı olamadılar. Birinci MİT Raporu'ndan sonra, Hiram Abas-Mehmet Eymür ve Korkut Eken MİT'ten "atıldı."
Bu bilgilerden sonra başa dönüp sorumuzu yineleyelim: Korkut Eken ile Abdullah Çatlı ne zaman tanıştı?
Korkut Eken, TBMM Susurluk Komisyonu'nda ve İDGM'de aynı sözleri tekrarlıyor: "Çatlı'yı 1987-88 yılında tanıdım."
Bu tarihte tanımasına olanak yok. Çünkü Abdullah Çatlı o. tarihlerde İsviçre'de hapiste.
Peki, Korkut Eken niye ısrarla bu tarihi veriyor ve arkasından hemen ekliyor: "Ben Çatlı'yı, Mehmet Eymür sayesinde tanıdım."

Yoksa Korkut Eken, eski can yoldaşı Eymür'e gizli kapaklı bir mesaj mı veriyor:

"Beni konuşturmayın, eğer konuşursam, 1978-1982 yıllarını anlatırım."

Hani o, yeraltı dünyası-MİT-ülkücü ilişkisini...

Korkut Eken ile Mehmet Eymür, 1990 yılında birlikte Antalya Varsak'ta Polar Buz Fabrikası'nı işletmeye açtılar...
Abdullah Çatlı sık sık ziyaretlerine geliyordu. Muhtemelen eski günleri yad ediyorlardı !
Çatlı, Papa Suikasti'yle ilgili bazı bilgiler vermek istediğini söylediğinde. Korkut Eken dönemin MİT İstanbul Bölge Başkan Yardımcısı, şimdiki Dış İstihbarat Daire Başkanı Şenkal Türker'i aradı. Ancak "ilgilenmiyoruz" yanıtını aldı.

Çatlı, buradan, eski dostları Eymür ve Eken'in bir zamanlar ki güçlerinin kalmadığını anladı. Zaten iki eski dost da artık birbirlerine düşman olmuşlardı.
Korkut Eken ile Mehmet Eymür'ün arası, buz fabrikasının hisseleri yüzünden açılmıştı.
Korkut Eken Ankara'ya dönüp BOTAŞ'ta çalışmaya başladı. Maddi sıkıntı içine düşmüştü.
Korkut Eken, 2 Ağustos 1994 tarihinde, İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Bekir Aksoy ile Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'ın isteği, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe'nin onayı ile "danışman" görevi alarak özel tim elemanlarını eğitti. Bu tarihten sonra Mehmet Ağar'ın yanından hiç ayrılmadı.

Başbakan Tansu Çiller'in sık sık özel timcilerin eğitim gördükleri kampları ziyaret ettiği, Mehmet Ağar ile Korkut Eken'in birbirine yaklaştıkları o günlerde, Türkiye'de ilginç gelişmeler oluyordu.

Öldürülecekler listesi

Başbakan Tansu Çiller, 4 Kasım 1993 tarihinde İstanbul Holiday Inn Oteli'nde ilginç bir açıklama yaptı: "Türkiye, milis hareketi niteliğine dönüşmüş ve yaygınlaşmış bir terör hareketiyle karşı karşıyadır. PKK'nın haraç aldığı işadamları ve sanatçıların isimlerini biliyoruz, hesap soracağız."
O günlerde bu açıklama fazla önemsenmedi.

Çiller'in ne kadar "ciddi" olduğu iki ay sonra anlaşıldı:

Medyada sık sık adı, "PKK'ya yardım eden işadamları" arasında geçen, Kürt mafyasının ünlü ismi Behçet Cantürk, 14 Ocak 1994'te kaçırılıp öldürüldü.
Behçet Cantürk, şoförü Recep Kuzucu'nun kullandığı zırhlı, kurşungeçirmez otomobiliyle evine giderken, İstanbul'un en işlek yollarından Bağdat Caddesi'nde, üzerinde polis sinyal lambası bulunan sivil iki otomobil ile yolu kesildi. "Polis" yazan yelekleri, ellerinde otomatik kısa namlulu makinalı silahları ve telsizleri bulunan sivil kişiler, Cantürk ve şoförünü otomobilleriyle birlikte alıp bir bilinmeze götürdüler.
İki ceset bir gün sonra Sapanca Kırkpınar yakınlarındaki henüz hizmete açılmamış bir dinlenme tesisinin arka bahçesinde bulundu. Cantürk'ün kafasına tek kurşun, kaçmaya çalışan şoför Kuzucu'nun kafasına iki, göğsüne 5 kurşun sıkılmıştı.

Tarih 28 Mart 1994.

İstanbul Aksaray'daki oto galerisi, polis yelekli, otomatik silahlı, telsizli sivil polislerce basıldı. İçeride oturanlardan Fevzi Aslan ve Salih Aslan'a, "bizimle emniyete geleceksiniz" dediler. Liceli Fevzi ve Salih Aslan'ın cesetleri, Kınalı Sakarya TEM otoyolunda Hendek gişelerinin bir kilometre uzağında tarla içinde bulundu. Fevzi Aslan'ın şakağına tek kurşun, yeğeni Salih Aslan'ın ise vücuduna üç kurşun sıkılmıştı.
Behçet Cantürk ile Fevzi Aslan'ı öldüren silah aynıydı.

3 Haziran 1994.

Yüksekovalı Savaş Buldan, Hacı Karay ve Liceli Adnan Yıldırım, İstanbul Çınar Oteli'nin Casino'sundan çıkarken, daha önceki her iki olayda olduğu gibi, polis yelekli, otomatik silahlı ve telsizli sivil kişilerce kaçırılıp Bolu, Yığılca, Hacılar Köyü yakınlarında öldürüldüler. Buldan'a iki el, Yıldırım'a ve Karay'a birer el kurşun sıkılmıştı.

Kaçırılıp öldürülenler bunlarla sınırlı değildi:

1994 yılında ardı ardına faili meçhul cinayetler işlendi:


25 Ocak 1994: Liceli Sefa Erciyes Ankara'da kaçırılıp öldürüldü.
25 Şubat 1994: Liceli avukat Yusuf Ekinci Ankara'da kaçırılıp öldürüldü.
11 Kasım 1994: Behçet Cantürk'ün avukatı Medet Serhat ve şoförü İsmail Karaalioğlu'nun otomobili çapraz ateşe tutuldu. İkisi de öldü.
14 Aralık 1994: Avukat Faik Candan Ankara'da kaçırılıp öldürüldü.
Medyada "Kürt mafyasının önemli isimleri" olarak gösterilen ve PKK'ya yardım ettiği iddia edilen bu kişileri kaçırıp öldürenler kimdi? Ve kimdi bu kişilerin çoğundan öldürülmeden önce haraç isteyenler?
Haraç istendikten sonra öldürülenler sadece Kürtler değildi...
Türkiye'de yaşayan azınlıklardan da haraç alınmaya başlanmıştı. Haraç miktarı kişi başına 500 bin dolardı!

Bakın ne ilginç olaylar yaşanıyordu:

Mateo Almaslino azınlık bir Türk vatandaşı. İstanbul Çırağan Oteli'ndeki odasında Abdullah Çatlı'nın ekibinden ülkücü Ertuğrul Özgül tarafından elleri, ayakları bağlandıktan

sonra tehdit edildi. Alnına dayalı susturucu takılmış tabanca zoruyla, Fors Altın Döviz şirketindeki hisselerini otel odasında devretti.
Mateo Almaslino olayın peşini bırakmadı. Durumu gidip İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne anlattı. İlgilenmediler. Savcılığa gitti. Dava İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nde sürüyor.

Herkes Almaslino kadar şanslı değildi. Nesim Malki şanssız azınlıklardandı, öldürüldü.
Azınlıklar haraç vermekten bıkıp, konuyu Cumhurbaşkanı Demirel'e açtılar. Ancak Susurluk kazasından sonra biraz olsun rahatladılar...
Mehmet Ağar yardımı!

Konuyu fazla dağıtmadan, kaldığımız yere, Abdullah Çatlı'nın silah ruhsatını nasıl aldığına dönelim.
Çatlı'nın silah ruhsatı isteğinin İstanbul Valiliği'nce incelenmesi uzun sürdü.
Valilik, yaklaşık 8 ay sonra, 14 Haziran 1994 tarihinde, Çatlı'nın yani "Mehmet Özbay"ın ruhsat almaya uygun olmadığına karar verdi.
Kararın altında dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu'nun imzası vardı.
Ancak Çatlı'nın güçlü koruyucuları vardı. 20 gün sonra, 4 Temmuz 1994 günü, "İçişleri Bakanlığı onayı'yla, Abdullah Çatlı'ya silah taşıma ruhsatı verildi.
Valiliğin vermediğini kimler hangi metodlarla vermişti?

Çatlı'nın yardımına dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar yetişmişti:

"Emniyet Genel Müdürlüğü Uzmanı" kimliğini imzalayıp verdi.
Ağar'ın imzasının bulunduğu kimlikte, Çatlı'nın fotoğrafının yanında; "Yandaki açık kimliği ve fotoğrafı bulunan Mehmet Özbay, Emniyet Genel Müdürlüğü'nde uzman olarak çalışmakta olup, silah taşımasına İzin verilmiştir," deniliyordu.
Deneyimli bir emniyet görevlisi Mehmet Ağar, "görevini kötüye kullanma" suçunu işlemeyi bile göze alarak, bu sahte uzmanlık belgesini Çatlı'ya niçin verdi?
Diyelim Çatlının, Mehmet Özbay olduğunu bilmiyordu! Peki, bu "gerçek" Mehmet Özbay kimdi ki, ona böyle bir sahte belge verip altını imzaladı?
Abdullah Çatlı veya Mehmet Özbay, silah taşımasa ne olurdu?
Yoksa Çatlı, devlet adına kurşun mu sıkıyordu?

Eğer öyleyse bu kurşunlar, kimlere sıkılıyordu?
Sahte "Emniyet Genel Müdürlüğü Uzmanı" kimliği, sadece Abdullah Çatlı'ya da verilmemişti.
Bunlardan tam 50 adet düzenlenmiş ve 32'si dağıtılmıştı.. Tesadüf bu ya! (Artık tesadüfün bu kadarına da kanıt denir!)
Abdullah Çatlı, Mehmet Ağar'ın milletvekili seçilip Bakan olduğu, 29 Mart 1996 tarihinde "silah taşıma ruhsatı"nı aldı.

4 Temmuz 1999'a kadar geçerli olmak üzere verilen, 500560 nolu silah ruhsatını cebine koyan Çatlı, Ankara'da oturan Mehmet Çakır'ın ABD yapımı beyaz renkli Baretta (9 mm çaplı, L53461Z seri nolu) tabancasını taşımaya başladı.
Abdullah Çatlı'nın silah sahibi olması için çevrilen entrikalar bu kadarla bitmiyordu. Çatlı silah ruhsatı almak için adres olarak, Mecidiyeköy Polis Karakolu'nun üstündeki polis lojmanını gösterdi!

Tekrar başa dönüp soralım: Abdullah Çatlı 1990 yılında Türkiye'ye geldi.
Silah almak için neden, 21 Ekim 1993 tarihine kadar bekleyip, bu tarihte silah ruhsatı başvurusunu yaptı?

İddia şu:

"Abdullah Çatlı, sahte bir kimlikle silah ruhsatını Mehmet Ağar'ın İstanbul Emniyet Müdürlüğü döneminde almıştı. Mehmet Ağar, adı mafyaya da karışmış 189 karanlık kişiye silah ruhsatı verdi. Erzurum Valiliği'ne gidince İstanbul'da Necdet Menzir'in istemiyle hakkında soruşturma açıldı. Ancak bu 189 kişinin dosyaları birdenbire ortadan kayboluverdi. 189 kişiden biri de Abdullah Çatlı'ydı!"
Dosyalar kaybolduğu için bu iddianın doğruluğu galiba hiçbir zaman kanıtlanamayacak...
Ancak tüm çıplaklığıyla ortaya çıkan başka olaylar da var. Bunlardan biri de, Mehmet Ağar'ın Yaşar Öz'e neden kol kanal gerdiği...

Yaş ar Özün silah ruhsatı ve uzman kimliği

Yaşar Öz, sahte pasaportla Türkiye'den İngiltere'ye kaçak Türk sokma işini sürdürüyordu...
12 Ocak 1994 tarihinde Adana Şakirpaşa Havalimanında Metin Bozdoğan, "Hakkı Mercan" adına düzenlenmiş sahte pasaportla yakalandı.
Hakkı Mercan kimlikli şahıs ifadesinde, sahte pasaportu parayla Yaşar Öz'den aldığını itiraf etti.
İstanbul polisi 31 Ocak 1994 tarihinde Yaşar Öz'ün ikamet ettiği Ataköy 7-8 Kısım L-9/A Blok Daire 6 adresine baskın yaptı.

Evde yapılan aramada; Yaşar Öz adına düzenlenmiş TR-A228576 seri numaralı yeşil pasaport, Tank Ümit adına düzenlenmiş TR-A220307 seri numaralı yine yeşil pasaport, Eşref Çuğdar adına düzenlenmiş Yaşar Öz'ün fotoğrafının yapışık olduğu B sınıfı sürücü belgesi ve yine Yaşar Öz fotoğraflı (Abdullah Çatlı'ya verilenin benzeri) silah taşıma izin belgesi bulundu:

"Belge hamili Yaşar Öz, Genel Müdürlüğü'müzde teknik danışmanlık hizmeti yürüttüğünden bahisle, ülkemizde bulunduğu süre içerisinde silah taşımaya izinlidir."
İmza: Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar!

Yaşar Öz'ün evinde ayrıca çeşitli çapta silahlar da vardı:

Smith Wesson marka 9 mm çaplı seri numarası silinmiş bir tabanca;
30 calibre markası ve seri numarası belirsiz bir toplu tabanca;
MKE yapısı 9 mm. çapında 43 adet mermi.
Yaşar Öz gözaltına alındı.

Olayın bundan sonraki gelişmelerini TBMM Susurluk Komisyonuna ifade veren dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir'den (23.1.1997) dinleyelim:

"İlginç bir şey oldu. Daha arkadaşlar merkeze gelmeden.
Mehmet Ağar yardımcım Mestan Şener'ı arayıp, 'O kişiyi biz kullanıyoruz. Yakında önemli bir operasyona katılacak. Pasaport ve diğerlerini biz hazırladık. Bütün o belgeleri bize yollayın. Yaşar Öz'ü de serbest bırakın' diye talimat vermiş. Ve böylece Yaşar Öz elini kolunu sallaya sallaya emniyetten ayrıldı. Biz ayrıca bir yazı yazarak evde ele geçen belgeleri bir kuryeyle, (Komiser Levent Sevinç-y.n) Ankara'ya Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'a gönderdik"

Necdet Menzir, Yaşar Öz'ün serbest bırakılmasından bir süre sonra İstanbul'da Mehmet Ağar'la karşılaştıklarını belirterek, aralarında geçen bir konuşmayı nakletti:

"Kendisine, 'Bu Yaşar Öz olayı nedir' diye sordum. O da bana, 'Çok gizli bir operasyonda istihbarat için kullanıyoruz' yanıtını verdi."
"Çok gizli bir operasyon" neydi?

Örneğin, bu olayın geçtiği tarihlerde kaçırılıp öldürülen "Kürt işadamaları'yla, bu "Çok gizli operasyonun" bir ilgisi var mıydı?
Sorunun yanıtını vermeden, Yaşar Öz ile Mehmet Ağar'ın dostluğunun ne zaman, nasıl başladığına bir bakalım...

Ağar, Yaşar Öz tanışması

Yaşar Öz, dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar ile nasıl tanıştığını ve "çok gizli operasyonlara" nasıl katıldığını, 4 Nisan 1997 tarihinde Radikal Gazetesi muhabiri Ümran Safter'e şöyle anlattı:

"1993 yılının Aralık ayında Ankara'da bir iş görüşmemiz vardı. Tarık Ümit ile birlikte Ankara'ya gittik.

İşimizi erken bitirdikten sonra Tank Ümit, Yaşar, gel seni Emniyet Genel Müdürümüz Mehmet Ağar ile tanıştırayım,' dedi. O günden sonra defalarca Mehmet Ağar ile yüz yüze ve telefonda görüştük. Tarık Ümit'e olan güvensizliğimden dolayı bu görüşmeleri Tarık Ümit'ten sakladım. Ağar'a da söylememesini rica ettim. Yüzeysel başlayan dostluğumuz daha sonraları Mehmet Ağar'ın benden yurt dışındaki bazı operasyonlara katılmamı istemesiyle devam etti. Ve ben o operasyonlarda bilfiil bulunarak başarıya ulaşmasını sağladım."

Allah Allah, neydi durmadan gevelenen bu "çok gizli operasyonlar"?
Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar organize ediyor, sahte pasaport düzenleme üstadı Abdullah Çatlı'nın akrabası Yaşar Öz gerçekleştiriyor.
Neydi, neydi acaba?...

Sakın bu operasyon, 1993 Mayıs'ında Asil Nadir'in Londra'dan KKTC "ye kaçırılması olmasın?
Operasyonda Abdullah Çatlı'nın başını çektiği, Rıfat Yıldırım, Nihat Barlas, Tayfun İner ve Mikail Göleli gibi 70'li yılların tetikçi ülkücüleri de kullanılmış olabilir miydi?

Olabilir.

Örneğin Mikail Göleli'nin biyografisine baktığınızda, bunun olabilirliğinden hiç kuşkunuz kalmıyor:

İğdırlı. 7O'll yıllarda Ankara Abidinpaşa semtinin tetikçi ülkücülerinden 12 Eylül 1980'den sonra yurtdışına kaçtı. İki yeşil pasaport, bir hususi pasaport taşıyor.

Pasaportlarda kullandığı isimler:

"Rıza Savcı"; "Mihael Göleli";."Rıza Savı".

25 Mart 1992 tarihinde Brüksel'de Avenue Louise'de Le Picotin adlı diskotekte uyuşturucu madde ile yakalandı.
4 Nisan 1987 tarihinde Brüksel'de silahlı çatışmalarda 2 kişiyi yaraladı.
İkinci MİT Raporunda uyuşturucu kaçakçısı olarak tanıtılan Sami Hoştan İle çok samimi. Belçika'da biri uyuşturucu kaçakçılığı olmak üzere iki suçtan aranırken 1995 genel seçimlerinde MHP İğdır listesinin birinci sırasından milletvekili adayı oldu. İğdır'da en çok oyu almasına rağmen MHP ülke barajını aşamadığı için seçilemedi.

Asil Nadir'in kaçırılışında MİT'in parmağı Olup olmadığı tartışılabilir. Tartışmasız bilinen ise, MİT'in 1983 yılında Asil Nadir ile ilgili hazırladığı raporda, "Türkiye'ye girmesi tehlikeli olabilir," demesiydi.
Asil Nadir 1984 yılında Türkiye'ye MHP'ye yakınlığıyla bilinen Milli Güvenlik Konseyi Üyesi Tahsin Şahinkaya'nın çabalarıyla girmişti.
Asil Nadir 1993 yılında ülkücü-emniyet işbirliği ile KKTC'ye kaçmıştı.
Ama biz henüz sorumuza yanıt bulabilmiş değiliz.
Neydi Yaşar Öz'ün de içinde bulunduğu bu "gizli operasyonlar"?

Azerbaycan darbesi

Yoksa bu "gizli operasyonlardan biri 15 Mart 1995'te Azerbaycan'da yapılan darbeyle mi ilgiliydi?

Azerbaycan darbesi nedir, önce ona bakalım:

Sovyetler Birliği'nin parçalanması Kafkasları kan gölüne çevirmişti.
Halklar birbirine düşmüştü. Çeçen, İngus, Gürcü, Abhaz. Rus, Ermeni, Azeri birbirine düşman olmuştu...
90'lı yılların başında, Ermeni saldırılarının artması ve Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ'da sürekli toprak kaybetmesi sonucu, Halk Cephesi muhalefetine dayanamayan Cumhurbaşkanı Ayaz Muttalibov Moskova'ya kaçtı.
Yapılan seçimleri Halk Cephesi lideri Ebulfeyz Elçibey kazandı.
Toprak kaybının önüne Elçibey de geçemeyince, Halk Cephesi'ni güçlendirmek için, Türkiye'nin de onayıyla, Nahcıvan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev Azerbaycan'a getirilerek Meclis Başkanı yapıldı.

Aliyev'in gelmesi soranları çözmedi. Ermenilerle savaş ve iç istikrarsızlık Azerbaycan'da hep çeşitli kuvvetlerin ayaklanmalarına neden oldu. Ordu Başkanı Suret Hüseyinov'un ayaklanması ise Elçibey'ın sonunu getirdi.
Kaçıp kendi köyüne sığınan Elçibey'ın yerine Haydar Aliyev getirildi.
Azerbaycan'da yeni bir dönem başlamıştı. Yeni yönetim, batılı petrol şirketlerinin Hazar petrolleri üzerindeki inisiyatifleri dizginledi. Petrol konusunda Türkiye, Rusya ve İran'ı da hesaba katan dengeler kurdu. İç savaşı durdurdu.
Ancak Elçibey taraftarlarının boş durmaya hiç niyetleri yoktu.

Elçibey'in temsilcisi Ali Kerimov ABD'ye gitti. Washington'da Ulusal Güvenlik Konseyi'nde ABD'nin Eski SSCB topraklarındaki ülkelerden sorumlu Strobe Talbott'un yardımcısı James Collins ile görüştü.
Elçibey'in temsilcisi Kerimov, ABD Savunma Bakanlığı Azerbaycan Masası Sorumlusu Sharman Garnett gibi bazı isimlerle görüşmeler yaptıktan sonra Türkiye'ye geldi.

Kerimov Türkiye'de dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve Devlet Bakanı Ayvaz. Gökdemir İle yemek yedi. Amerikada'ki temaslarıyla ilgili bilgiler verdi.
ABD zaten Azerbaycan'la birkaç yıldır oldukça yakından ilgiliydi.

1992 yılında MegaOil adlı bir Amerikan şirketi Bakü'de büro açarak petrol işi yapıyordu Oysa ABD petrol endüstrisi kaynakları bu şirketlerin varlığından haberdar değillerdi.

İşin ilginç yanı, şirkette çalışan İlimlerin hayli dikkat çekici biyografilere sahip olmasıydı.
Şirketin ortaklarından General Harry Aderholt, ABD hava kuvvetlerinden emekliydi. "Özel savaş teknikleri uzmanı" yeşil bereli bir komutandı.
Şirkette özel savaş uzmanı bir diğer isim ise General Richard Secord'du.
General Secord, Nikaragua'da Sandinista Gerillalarına karşı kirli savaş yürüten Contra güçlerine para sağlamak için, İran'a silah satarken yakalanan, "trangate Skandalı"nın birinci adı Albay Oliver North'tan sonra gelen ikinci isimdi.
Tıpkı MegaOil gibi, kurdukları paravan şirketler The Enterprise kanalıyla birçok karanlık olay tezgahlamışlardı. ABD Başkanı Ronald Reagan'ın en güvendiği subay Oliver North'un gücü öylesine büyümüştü ki, 2 havaalanı, 5 uçağı, 20 pilotu, gemisi, binlerce askeri silahı ve bir yığın yavru paravan şirketiyle "küçük bir devlet" durumuna gelmişti.

Özel harpçı Aderholt ve Secord'un Vietnam savaşından tanıdıkları Hava Komando Albay Tom Mc Grevey bazı Türkler'e yakın bir isimdi.
Çiller Ailesi'nin Amerika'daki The Hampshire Hotel'inin müdürüydü.
Emekli Albay Mc Grevey, komutanı Richard Secord ile Özer Çiller'i Amerika'da bir kokteylde tanıştırdı.
Özel harpçı General Secord bu tanışmadan önce mi, sonra mı bilinmez, 25 adamı ile birlikte, ikisi Bakü'de olmak üzere 4 kampta Türkiye'den giden gençlere ve Azerilere özel savaş eğitimi veriyordu.

Sadece eğitim vermiyor, aynı zamanda silah satıyordu.
Zaten asıl işleri buydu; paravan şirketler kanalıyla alınan silahları savaş halindeki ülkelere satmak!
Tıpkı 1970'li ve 80'li yılların, Henri Aslanyan'ı, Bekir Çelenk'i gibi...
Nizamı Alem Ocakları ve Ülkü Ocakları Türk gençlerini Azerbaycan'a savaşmaya götürüyorlardı. Bu kamplarda sadece Azerbaycan için değil, Çeçenler, Afganlılar için de savaşçılar yetiştiriliyordu.

Kaynakça
Kitap: Reis: Gladyo'nun Türk Tetikçisi
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Abdullah Çatlı'nın 1990-1996 Yılları Arasındaki Faaliyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 04:05

Kampta eğitilenlerin çoğunluğu Elçibey taraftarlarıydı. Gazeteci-yazar Enis Berberoğlu'nun kitabında yer aldığına göre Elçibey Abdullah Çatlı ve ülkücülerle ilgili olarak Yeni Ufuk gazetesi muhabiri Çetin Agaşe'ye konuşmuştu:

"Abdullah Çatlı'yı tanımıyordum. Ben Mehmet Özbay adında bir adamı tanıyordum. Bakü'de olduğum zaman bir Azerbaycan Türkü, bana birisini getirdi. Mehmet Özbay diye tanıştırdı. Niye geldiğini sordum.

"Eğer Çatlı ise Allah rahmet eylesin. Dediler ki buradaki kamplarda döğüşçü yetiştirecek. Ermenistan'a karşı askerleri eğitecek. Ben de dedim ki; 'Madem Türkiye'den gelmişsiz, o zaman önlerde olma, çünkü seni öldürebilirler. Ben bunu istemiyorum. Sen bizim askerlerimizi eğit, onlar vuruşsunlar; sana bir zarar gelmesin.' Dört buçuk ay kadar askerlerimizi eğitti, daha sonra Türkiye'ye döndü. O günden sonra onu bir daha görmedim."
Bunlar aynı zamanda darbe hazırlığına girmişlerdi.
Darbecilerin sayısı ABD ve Türkiye'de bir dizi görüşme gerçekleştiren Ali Kerimov'la sınırlı değildi.

Çatlı adı dergilerde

Ortada daha ne ikinci MİT Raporu ne de Susurluk kazası vardı. Ama Abdullah Çatlı adı basında yer almaktaydı.

Aydınlık dergisi 4 Mayıs 1996 günü Azerbaycan darbesiyle ilgili olarak şu bilgileri verdi:

"Haydar Aliyev darbesinin tertipçilerinden İçişleri Bakan Yardımcısı Ruşen Cevadov ile Ankara Stad Oteli'nde Mehmet Ağar, Kemal Yılmaz, İbrahim Şahin, Korkut Eken görüşmüşler ve darbeye karar yermişlerdir."

"Tansu Çiller'in bilgisi dahilinde planlanan darbe, İstanbul'daki ülkücü mafya ile Doğu Anadolu'daki Özel Tim Müdürü (İbrahim Şahin) tarafından yönlendirildi. İstanbul'daki ülkücü mafya ile hükümet arasındaki koordinasyonu yine ülkücü olarak bilinen (Komando Ayvaz) Devlet Bakanı Ayvaz Gökdemir'in sağladığı bildirildi.

"Darbe planı Ayvaz Gökdemir'in bilgisi dahilinde İstanbul ülkücü mafyasının şimdiki lideri Abdullah Çatlı'ya havale edildi. Çatlı da özel tim müdürü İbrahim Şahin'i arayarak, Azerbaycan'daki özel polis örgütü OMON komutanlarından, içişleri Bakan Yardımcısı Ruşen Cevadov ile ilişki kurdurdu. Ülkücü olarak bilinen İbrahim Şahin'in Abdullah Çatlı aracılığıyla aldığı talimatları anı anını Ruşen Cevadov'a bildirmesiyle plan geliştirildi. Bu amaçla Çatlı'nın Türkiye'den bir grup güvenilir adam ve büyük miktarda para gönderdiği belirtiliyor."

Bu güvenilir adamlar içinde, Abdullah Çatlı, Yaşar Öz, Drej Ali gibi, operasyonlara katılmaları için "özel kimlikler" verilen daha başka kaç ülkücünün ismi vardı?
Kimi olaylar vardır ki, "şüyuu vukuundan beter" olur! Azerbaycan darbesi başta olmak üzere; bu gibi karanlık ilişkilerde kullanılan "piyonlar" artık 70'li yıllarda olduğu gibi MHP'den seçilmiyordu.

"Yeni kaynak", Büyük Birlik Partisi'nin gençlik örgütü, Nizamı Alem Ocakları'ydı!
70'li yıllarda eli silah tutan ülkücülerin hemen hepsi artık Muhsin Yazıcıoğlu'nun Büyük Birlik Partisi'ndeydiler.
Muhsin Yazıcıoğlu ile Abdullah Çatlı bir ara birbirlerine küsmüşler ancak yeniden barışmışlardı. Sık sık görüşüyorlardı. Ama yine de aralarının iyi olduğu söylenemezdi. Söylenenlere göre, Yazıcıoğlu eğer hukuki sorunlarını çözerse, Çatlı'nın genel başkanlık koltuğunu elinden alabileceğinden korkuyordu.
Yazıcıoğlu, bu durumda Çatlı'nın önce Nizamı Alem Ocakları'nın başına geçeceğini, oradan da BBP liderliğine atlayacağını tahmin edebiliyordu.
Muhsin Yazıcıoğlu ile Abdullah Çatlı arasında, "devletin gücünü arkasına alma" yarışı vardı.

Buna bir örnek olarak, Yazıcıoğlu, dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'ın, "Nizam-ı Alem Ocakları içinde bazı gençler radikal islamcı İBDA-C örgütüne sempati duyuyor, bunları tasfiye edin" sözlerini hemen yerine getirmiş, güvenilirliğini" göstermişti...

Enver Altaylı yine sahnede

Azerbaycan darbesinin planlayıcılarından biri de Enver Altaylı'ydı.
Enver Altaylı'nın kim olduğunu bir daha anımsayalım: 1963 yılında Harp Okulu'ndan atıldı Dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu tarafından MİT'e alındı 70'li yıllarda MHP'nin yayın organı olarak bilinen Hergün Gazetesinin Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. MHP'nin Federal Almanya'daki kilit ismiydi.
O yıllarda Alman istihbaratının en önemli ismi Dr. Kannapin ve CIA ajanı Ruzi Nazar ile yakın ilişki içinde olduğu artık herkesçe biliniyor Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra CIA tarafından Özbekistan Başkanı islam Kerimov'un yanına danışman olarak konduğu belirtiliyor.
Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra özellikle Türk Cumhuriyetlerde "eski MHP"li CIA'ya yakın birçok isim "danışman" adıyla görev aldı.
Neden?

Çünkü 70 yıl Sovyetler Birliği'nde barış ve kardeşlik içinde yaşayan Ortaasya halklarında, ABD'ye karşı hâlâ büyük bir antipati vardı. ABD bu nedenle Ortaasya'ya Türkiye kartıyla (Türk - İslam Sentezi'yle) girmek istiyordu...
ClA'nın Ortadoğu Dairesi Başkanı Graham Fuller, "Türkiye artık yurtta sulh cihanda sulh politikasını bırakmalıdır. Komşular arasındaki ihtilaflara karışmama gibi 70 yıl öncesinin stratejileri artık son bulmalıdır. Türkiye, Ortadoğu'da, Balkanlar'da ve Kafkaslar'da aktif olmalıdır. Kriz bölgelerine müdahale etmelidir," diyordu.
CIA şeflerinden Fuller bunun ideolojik alt yapısını da hazırlamıştı Türkiye yenidünya düzenine ayak uydurmak istiyorsa Kemalizm'i bir kenara bırakmalı, islamla barışmalıydı!

CIA'nın bu görüşleri 90'lı yılların başında sağcı ideolog Aydın Yalçın'ın başında olduğu Forum dergisinde telaffuz edilmeye başlandı. Arkasından kendilerini "2. Cumhuriyetçi" olarak lanse eden bazı köşe yazarları bu fikirleri yazmaya başladılar. Sonunda bu görüşler, Turgut Özal, Tansu Çiller dönemlerinde devlet içindeki bazı "özel kişiler" tarafından yaşama geçirilmeye başlandı. Tıpkı Azerbaycan'da, Afganistan'da olduğu gibi...

Çatlı-Altaylı kavgası

Azerbaycan darbesi fiyasko ile sonuçlanınca Abdullah Çatlı, gönderilen paraları Enver Altaylı'dan geri istedi. Aralarında sert tartışmalar çıktı. Hatta bir iddiaya göre, Altaylı, örtülü ödenekten kendisine verilen paralan Azerbaycan'da dağıtmadığı için darbe başarısız olmuştu!

Enver Altaylı'nın adı, Afgan lideri Raşit Dostum'a, Çeçen lider Cahar Dudayev'e yapılan para ve silah yardımlarında da geçti.
Görünen o ki, Enver Altaylı CIA'nin Ortaasya ayaklarından biriydi...
Enver Altaylı'yla sık sık görüşen dönemin Başbakanı Tansu Çiller'in Dış Türkler koordinatörü Kamil Yüceoral'ın da Azerbaycan darbesiyle bir ilgisi var mıydı?

Sorunun yanıtı Yüceoral'ın biyografisinde gizli:

Çiller'in danışmanı Kamil Yüceoral da, Altaylı gibi asker kökenli. Ancak o, Harp Okulu'nu atılmadan bitirebildi. Deniz Yüzbaşısı iken emekli oldu.
ABD'de "Green Card" sahibi. Bu kartla rahatça sahip oldu. Çünkü kayınpederi Özbek asıllı bir ABD vatandaşıydı. Görevi de oldukça önemliydi: SSCB dağılmadan önce, ClA'nın Rusya sorumlusuydu.

Diplomat olmamasına rağmen kırmızı pasaport taşıyan Yüceoral, örtülü ödeneğin dış Türkler'e dağıtımında neredeyse tek yetkiliydi.
Dış Türkler Koordinatörü Yüceoral, başbakanlığın ek binasında Çiller'in ABD'li danışmanları Jay Krigel, Bob Square ve İngiliz David Barchard ile "mesai" yapıyordu. Zaten Çiller'i de DYP Genel Başkanlığına ABD'nin tanınmış mason tanıtım şirketi Maris Home Office hazırlamıştı.
Ayvaz Gökdemir "aforoz" edildi.

Türk devletinin bilgisi olmadan Ortaasya'da CIA adına birtakım illegal faaliyetlere giren bu "özel kişiler"in marifetleri, başka bir araştırma kitabının konusu olabilecek kadar zengin.

Bu yüzden biz yine konumuza, Azerbaycan'daki karanlık ilişkilere dönelim.
Plana göre, Çeçen lider Cahar Dudayev'den de asker ve silah yardımı alan Cevadov, Haydar Aliyev'in Pakistan dönüşü havaalanında öldürülmesinden sonra yönetime Elçibey adına el koyacaktı.

Bu oyunu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel bozdu. Demirel, darbe bilgisini Aliyev'e iletti, Pakistan'daki İslam Konferansı zirvesine katılmasını önledi. Çünkü darbe, Aliyev'in dönüşünde, havaalanında suikast yapılmasının ardından başlayacaktı.
Aliyev gerekli önlemleri aldı, bu sırada çıkan çatışmalarda 400 kişi öldü. Darbeye karışan Türk vatandaşlarından Ferman Demirkol bizzat Demirel'in devreye girmesi sonucu serbest bırakıldı.

Demirkol sonra Türkiye'ye döndü. Azerbaycan'dan Türkiye'ye dönemeyenler de vardı: Darbe girişimi sırasında ölen 23 ülkücü ve Nizamı Alemci, Azeri mezarlığına defnedildiler!

Ayrıca Kenan Gürel gibi Avusturya vatandaşı gözüken bazı karanlık kişiler de hâla Azerbaycan cezaevinde yatıyorlar.
Devlet Bakanı Ayvaz Gökdemir Azerbaycan'daki darbeyle ilişkisi olmadığını sık sık tekrarladı.
Azerbaycan'daki darbenin bastırılmasından sonra, Türk yetkilileri, başta dışişleri bakanları olmak üzere, Başbakan Çiller ve Cumhurbaşkanı Demirel sık sık Ortaasya'ya gittiler.

Başbakan Çiller 1995 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında iki kez Ortaasya gezisine çı ktı . Yanında hep aynı isimler vardı: Eşi Özer Çiller, Yalım Erez, Mehmet Ağar ve Ayvaz Gökdemir.

Demirel o günlerde Türkmenistan'a yaptığı geziye Dışişlerinin uyarısını dikkate alarak Ortaasya'dan sorumlu Devlet Bakanı Ayvaz Gökdemir'i götürmedi.
Başbakan Çiller ise Ortaasya gezilerine Ayvaz Gökdemir'i götürdü. Ancak Temmuz 1995 tarihindeki gezide ilginç bir olay oldu. Türk heyeti Başbakan Çiller başkanlığında Özbekistan'dan Azerbaycan'a geçerken, Ayvaz Gökdemir "nedense" Azerbaycan'a gitmedi. Türk heyetini iki gün Özbekistan'da bekledi.
Ayvaz Gökdemir, askeri darbenin bastırılmasından sonra ne hikmetse Azerbaycan'a hiç gidemedi.
Peki, Azerbaycan darbesini organize edenlerin amacı neydi?

ABD'nin hesabı başkaydı. Hazar petrollerinin rezervi toplam 178 milyar varil! Bu da tam 4 trilyon dolara tekabül ediyor. Ortada bu kadar büyük petrol olunca Kafkasya ister istemez "kurtlar sofrası"na dönüyor. Boru hattının geçeceği tüm bölgeler istikrarsızlaştırılıyor. Çeçenler silahlandırılıyor. Sadece Aliyev'e değil, Gürcistan Devlet başkanı Eduard Şevardnadze'ye de darbe girişimi yapılıyordu!..
Bölgedeki istikrarsızlık ABD'ye yarıyordu!

Kanadalı kaçakçı da bulunan telefon numarası

Ancak bizdeki bazı aklıevvellerin hesapları başkaydı. Çete, Azerbaycan'da kukla bir yönetim kurup, silah ve uyuşturucu işini kontrol altında tutmak istiyordu!

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra "Altın Hilâl" denilen Afganistan, Pakistan, İran'dan gelen uyuşturucular artık Kafkaslar güzergâhını kullanıyordu. En önemli üslerden biri de Azerbaycan Nahcivan'dı. Bu kanaldan Türkiye'ye giren uyuşturucular, Hollanda ve Almanya'ya gidiyordu. Uyuşturucudan elde edilen paralar ise Kazakistan ve KKTC'de aklanıyordu!

Çete büyük paralar peşindeydi.

Binlerce kilometre uzaktaki kaçakçılarla bile işbirliği yapılıyordu. Strateji grubunun haber bülteni "Gündem"e göre, Kanada'nın Toronto bölgesindeki bir posta kutusunda yakalanan esrardan hareket eden Kanada polisi, Bert Samuel Davison adlı bir Uyuşturucu kaçakçısına ulaştı. Davison ifadesinde, esrar sevki-yatını David Dingwall isimli adamının Organize ettiğini itiraf etti Kanada polisi bu kez Dingwall'ı yakaladı. Esrar dağıtıcısının üzerinden birtakım irtibat telefonları çıktı. Telefonlar arasında Türkiye'den de 90-312¬4170476 numaralı telefon vardı. Kanada Emniyeti'nin Viyana'da görevli narkotik ataşesi D.A. Dommbos, A sınıfı gizliliğe sahip UIPI-7074 nolu yazıyla 31 Ekim 1995 tarihinde durumu Emniyet Genel Müdürlüğü'ne bildirdi. Sonuç şaşırtıcıydı: Bu telefon numarası Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü'nün faks numarasıydı! Dönemin Başbakanı Tansu Çiller'in Özel Kalem Müdürü Akın İstanbulluoğlu kullanıyordu bu numarayı!..
Emniyet Genel Müdürlüğü 16 Şubat 1996 tarih 48-080 nolu yazıyla gönderdiği yanıtta, "Söz konusu telefonla sözü edilen kişilerle hiçbir görüşme yapılmamıştır," denildi...

Uluslararası çalışan çete mensupları, bazen komşu ülke vatandaşlarının bile gözünün yaşma bakmıyordu:

Uyuşturucu kaçakçısı iki İranlı

İki İranlı; Lazo ve Simko adlarıyla tanınıyorlar. Lazo; Lazem Nazım Esmaeili, Simko; Askar Simitko.
Bu iki isim, 90'lı yıllarda İstanbul'un yeraltı dünyasında oldukça popüler olmaya başladı. İran'dan getirdikleri baz morfinleri İstanbul'da satıyorlardı.
Sadece 1994 yılında yaklaşık 9 ton baz morfin getirdikleri söyleniyordu.

Dünyanın en önemli uyuşturucu pazarlarından olan İstanbul pazarına öyle herkes elini kolunu sallaya sallaya giremezdi.
Hele iki İranlının, piyasaya o kadar büyük miktarda baz morfin sunup, fiyatları düşürmesine kimse izin vermezdi.
Ancak bu iki İranlıya kimse bir şey yapamıyordu. Lazo ve Simko sırtlarını güçlü bir yere dayamışlardı.
Arkalarındaki dayanak o kadar güçlüydü ki, PKK Marmara Sorumlusu Osman Tim, Bekaa'daki Mahsun Korkmaz Akademisi için bağış istemeye kendilerine geldiğinde, Osman Tim'i ihbar edip yakalatmışlardı.

Söylenenlere göre iki İranlı MİT'e istihbarat veriyorlardı. Yani MİT ajanıydılar!
Ama bu iki İranlı bir gece esrarengiz bir biçimde kaçırıldı.

14 Ocak 1995 akşamı saat 21.30 sularında Ataköy Polat Rönesans Oteli'ndeki Emperyal Gazinosu'na giden İranlı Lazo ve Simko, sabaha karşı 03.45 dolaylarında gazinodan çıkıp, Mercedesle evlerine giderken, yol üzerinde bulunan biri tepe lambalı Renault marka araç başta olmak üzere 3 araçtan oluşan, "polis" yelekli, elleri otomatik silahlı ve telsizli, sivil polis ekibi görünümündeki şahıslar tarafından durduruldu.
Tıpkı bir yıl önce kaçırılan Behçet Cantürk olayında olduğu gibi...

"Arama var;" deyip, iki İranlı Mercedesten indirildi. Arama sonrası sivil polis görünümündeki şahıslar tarafından kendi otomobilleri de dahil olmak üzere alınıp bir bilinmeyene doğru götürüldüler...

"Kürt işadamlarını" kaçırıp öldüren sivil polis görünümündeki çete yine işbaşındaydı...
28 Ocak 1995 tarihinde iki İranlının, Lazo ve Simko'nun cesetleri İstanbul Silivri'de Kerev deresi içinde tabanca ile kurşunlanmış, kulakları kesilmiş ve işkence görmüş vaziyette bulundu.

Cesetlerden anlaşıldığına göre, iki İranlı öldürülmeden önce işkence yapılarak sorgulanmışlardı.
Lazo ve Simko 15 Ocak günü kaçırıldı, cesetleri 28 Ocak'ta bulundu. Otopsi raporunda cesetlerin bir gece önceden dereye atıldığı belirtiliyordu. O halde İranlılar en az 10 gün işkenceli sorgulamadan geçirilmişti.
Bu sorgulama sırasında Lazo ve Simko'dan öğrenilmek istenen neydi? Öğrenilmek istenen, iki İranlının banka hesap numaraları mıydı?
Acaba İranlıların banka hesaplarından o günlerde yüklüce para çekildi mi?
Çekildiyse, kim çekti? Paraları çeken Simko'nun ağabeyiydi. Peki, çekilen para kime teslim edilmişti? İki İranlının kaçırılıp öldürülmesinden 46 gün sonra, o da esrarengiz bir biçimde yok edilen Tarık Ümit'e mi?

Tarık Ümit'in tehlikeli oyunu

Tarık Ümit'in ilginç kimliğini üçüncü bölümün sonunda ayrıntılarıyla incelemiş, Abas-Eymür ekibinin Birinci MİT Raporu'nu hazırlarlarken en çok bilgiyi Tarık Ümit'ten aldıklarını görmüştük.

Tarık Ümit yaşamı boyunca hep ikili oynayacağı bu tehlikeli oyundaki ilk adımı bu olayla attı. Üstelik Hiram Abas ve Mehmet Eymür'ün suçladığı "patronu" Dündar Kılıç aleyhine mahkemelerde tanıklık etti. Dündar Kılıç da cezaevinden çıkınca Tarık Ümit'i vurdurttu.
Hiram Abas, Mehmet Eymür ve Korkut Eken MİT'ten tasfiye edilince, Tarık Ümit, bu üçlü ile ilişkisini hiç kesmedi.
Eymür ve Eken bu fabrikasındaki yüzde 8flik bir hisse yüzünden birbirleriyle kavga edip ayrıldıklarında bile Tarık Ümit her ikisini de telefonla arayıp hal hatır sormayı ihmal etmedi.

Korkut Eken, BOTAŞ'ta müfettişlikten sonra Mehmet Ağar tarafından Emniyet Genel Müdürlüğü kadrosunda danışman olarak göreve başladığında, ilk iş olarak Ağar'la Tarık Ümit'i tanıştırdı.

Mehmet Eymür'ün "kaleleri" birer birer Mehmet Ağar'ın eline geçiyordu!
Tepede yeni ekipler oluşturulurken, MİT'le yakın ilişkide olan yeraltı dünyasının bazı isimleri, ülkücüler tarafından tek tek vurulmaya başlandı:
26 Aralık 1992'de Şehmuz Daş, 31 Aralık 1992'de Osman Ayanoğlu öldürüldü.
MİT'in yeraltı dünyasındaki egemenliği, yavaş yavaş yerini yeni oluşturulan polis-ülkücü ittifakına bırakıyordu.

Tank Ümit'in çevresi kadar "ticari hayatı da" oldukça renkliydi:

KKTC First Merchant Bank, İstanbul'da Umtaş İnşaat ve Ticaret A.Ş, Ümsan A.Ş. ile yine İstanbul'da STC İthalat ve İhracat Ltd. ve Gentaş İnşaat ve Ticaret A.Ş.'nin sahibiydi.

Panama'daki Norbank ve Kemotrain adlı taşımacılık şirketinde hisseleri vardı.
Yeraltı dünyasında uluslararası kaçakçı olarak biliniyordu!.. Örneğin, 11.06.1976 tarihinde Almanya'da Dortmund Eyalet Mahkemesi tarafından uyuşturucu ticareti yapmak suçundan iki yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. İtalya'nın Trieste şehrinde uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yaptıklarından şüphe edilerek gözaltına alınan sanıklarla ilgili olarak 30.07.1981 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nce ifadesi alındı. 1986 yılında Almanya'nın Düsseldorf kentinde sahte ABD doları bozdurmaya çalışırken yakalandı.

Tarık Ümit'in dosyası hayli kabarıktı. Ancak dosyasında hep olumsuzluklar yoktu! Bir dönem İstanbul ilinde en yüksek vergi verenler listesinde 20'nci sıradaydı! Kara parayla gelen vergi rekoru...

Çetedeki köstebek

Bu kısa bilgilerden sonra gelelim Tank Ümit'in esrarengiz bir biçimde ortadan kaldırılmasına.

Bu konuda en ayrıntılı bilgi Susurluk kazasından önce Aydınlık dergisinde yayınlanan MİT Raporunda var:

"Tarık Ümit 28 Şubat 1995 tarihinde Ankara'da görüştüğü güvenilir tanıdıklarına bir hafta kadar önce İstanbul'a kendisine gelen Mehmet Ağar'ın ekibinden polis memurları Ayhan Akça ve Ziya'nın (Bandırmalıoğlu), Dündar Kılıç'a yönelik bir eylem yapma teklifinde bulunduklarını, kendisinin böyle bir eylem neticesinde olayın kimler üzerinde kalacağını bildiği için yardımcı olamayacağını bildirdiğini, bunun üzerine Dündar Kılıç'tan vazgeçip listede adı bulunan Cahit Kocakaya isimli uyuşturucu kaçakçısına yönelik bir çalışma yapmasını kendisinden istediklerini, bunu kabul ettiğini, bunun üzerine evinde kalan Ayhan ve Ziya'nın operasyonda kullanılmak amacıyla beyaz bir Reno çaldıklarını ve halen Reno otomobilin plaka işiyle uğraştıklarını belirtmiştir. Tarık Ümit o gün 18.30 uçağıyla Ankara'dan İ stanbul'a hareket etmişti.

MİT raporuna ara verip bazı saptamalar yapalım:

1- Tank Ümit yine ikili oynamaya başlamıştı. Ankara'da hakkında itiraflarda bulundu.
Yani Tarık Ümit, çetedeki köstebekti.
2- Nedir bu itiraflar: "Kürt işadamlarıyla başlayan esrarengiz cinayetler serisi Dündar Kılıç'la sürecektir."
3- Ancak Tarık Ümit "benim üzerime kalır" diye eski ortağının öldürülmesine karşı
çı ktı .
4- Demek ki, Tarık Ümit de, bu öldürme işlerine girmiş ki, adını verdiği iki emniyet görevlisi kendisine böyle bir teklifi götürmüşler.
Tarık Ümit'in öldürme olaylarına girdiğini, kendisini büyüten amcası Dr. Cemalettin Ümit de kabul ediyor: Cemalettin Ümit, Meclis Susurluk Komisyonu'na verdiği 30.01.1997 tarihli ifadesinde bakın neler anlatıyor: "Devlete zararlı bazı insanların yok edilişinde, özel olarak Savaş Buldan'ın yok edilişinde Tarık'ın işin içinde olduğunu sanıyorum. Çünkü Savaş Buldan'ın cesedinin bulunduğu yeri Tarık'tan başka bir polisin (Amca Ümit, polis olduğunu nereden biliyor?-yn) bileceğini sanmıyorum. Tarık son zamanlarda bazı arkadaşlarına 'Ben bu insanların arasındayım, ama daha fazla bunlarla çalışmam mümkün değil: Yedikleri halt bini geçti, ciddi olarak uyuşturucu kaçakçılığı yapıyorlar. Bütün ikazlarıma, ısrarlarıma rağmen mani olamadım. Notere gidip bütün bu bildiklerimi tespit ettireceğim,' diyordu."

Tarık Ümit'in "noteri" MİT'ti!

5- Diğer öldürülme olaylarında olduğu gibi tepesinde polis lambası bulunan otomobiller çalınarak bu cinayetlerde kullanılmaktadır.

6 Tarık Ümit'in güvenerek bilgiler verdiği eski dostuyla; daha sonra konuya ilişkin rapor yazan kişi aynı MİT görevlisidir.
7- Bir soru: Tarık Ümit'in güvendiği bu MİT görevlisi; daha önce yıllarca beraber çalıştığı, Mehmet Ağar'la "kanlı bıçaklı olan" ve 1993 yılında tekrar MİT'e dönen Mehmet Eymür olabilir mi?

Tarık Ümit ortadan kaldırılıyor

Sorunun yanıtını kitabın ileri bölümlerine bırakıp kaldığımız yerden MİT Raporu'na devam edelim:

"2 Mart 1995 günü öğlen saatlerinde ayni tanıdıklarını telefonla arayan Tarık Ümit, Mehmet Ağar'la telefonda konuştuğunu, bayramdan sonra kendisini ziyaret edeceğini, Ankara'dan gelecek olan Korkut Eken ve arkadaşları ile buluşacağım belirtmiştir. Tarık Ümit'ten bir daha haber alınamamıştır."
Tarık Ümit, güvendiği MİT görevlisine artık her attığı adımı; Ağar'la telefon görüşmesini bile söylemektedir.

Rapora devam:

"Tarık Ümit'in kaybolduğu 2 Mart 1995 günü son olarak cep telefonundan saat 19.21'de Ayhan Akça ve Ziya (Bandırmalıoğlu) isimli polis memurları 0532 321 16 75 numaralı cep telefonu ile aramışlardır. Tanıdıkları Tarık Ümit'i en son Bağdat Caddesi'ndeki Divan Pastanesi'nin lokanta bölümünde saat 20.30 sularında yemek yerken görmüşlerdir. Tanıdıkları ile konuşan Tarık Ümit daha sonra lokantaya gelen ve yemeğinin bitimine kadar masasında oturan Ayhan Akça ve Ziya (Bandırmalıoğlu) isimli polis memurları ile birlikte Divan Pastanesi'nden ayrılmış ve kendisinden o saatten sonra bir daha haber alınamamıştır."

Çok "bilinmeyenli" bir denklem: Cep telefonunu polis memurlarına veren Avşar Kederoğlu Nevşehirlidir.
Ağabeyi Abdullah Kederoğlu 70'li yıllarda İstanbul Ülkü Ocağı Başkanlığı'nı yapmıştır. Her iki Kederoğlu da Abdullah Çatlı'nın yakın arkadaşıdır.
Avşar Kederoğlu, son derece lüks beyaz Cherokee jeepini kullanması için Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Hareket Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin'e vermişti.
Abdullah Kederoğlu da kullanması için bir dairesini, Tarık Ümit'in yanında son olarak görülen özel timci Ayhan Akça'ya vermişti.
Ayhan Akça, İbrahim Şahin'in korumasıydı.

Dönelim tekrar rapora:

"Tarık Ümit 1994 yılı başına kadar Emniyet Genel Müdürlüğü'ne bağlı bu grup ve kaçakçılık Dairesi ile birlikte çalışmış, bir yandan uyuşturucu kaçakçısı Kürtler hakkında bilgi toplarken, bir yandan da uyuşturucu madde yakalanmasına yardımcı olmuştur. Bazen faaliyetlere bizzat katılan Tarık Ümit'e bu faaliyetleri sırasında kullanılmak üzere bizzat Mehmet Ağar tarafından pasaport dahil tüm olanaklar sağlanmış, hatta kendisine Mehmet Ağar imzalı özel bir belge ile 34 ZU 478 nolu plaka verilmiştir. Verilen bu belgede '34 ZU 478 nolu plaka, bu araca can güvenliği nedeni ile verilmiştir. Mehmet Ağar' ibaresi bulunmaktadır. Keza grup tarafından Tarık Ümit aracılığıyla ilişkiye geçilen Nurettin Güven ve Yaşar Öz isimli uyuşturucu kaçakçılarına da Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yeşil pasaport verilmiş, vize almalarında ve yurtdışına çıkmalarında kolaylıklar sağlanmıştır."

Rapordan çıkan sonuçlar:

1 öldürülecekler listesini hazırlayanlar Tank Ümit'in verdiği bilgilere göre sıralama yapmışlardır.

2) Rapor açıkça Mehmet Ağar'ı hedef almaktadır.
Mehmet Ağar, Tarık Ümit'e de, tıpkı Abdullah Çatlı ve! Pasaport almasının sağlamıştır.
4) İlk kez karşımıza çıkıyor: Ayrıca bir de otomobilin aranmaması için belge icat edilmiş! Bu da Tarık Ümit'e verilmiştir.
5) Uzman belgesi; silah taşıma belgesi ve yeşil pasaport, eski bir ülkücü olan, ancak 1980'den sonra hayali ihracat sanıklarından, yeraltı dünyasının tanınan isimlerinden Malatyalı Nurettin Güven'e de verilmiştir.
6) Soru: Abdullah Çatlı, Yaşar Öz, Tarık Ümit, Nurettin Güven çetenin elemanları mıdır?

"Nimet paylaşma"

Sorunun yanıtı MİT Raporu'nda var:


"Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'a bağlı özel ekip, çoğunluğu kaçakçılardan oluşan 50 kişilik bir liste hazırlamış, listedeki bu şahısların bazılarından muhtelif tarihlerde ceman 30-40 milyon doları bulan miktarda para almışlardır. Para hesapları Korkut Eken tarafından pay edilip, bazen özel banka hesaplarına yatırılmıştır. Böylece bunların uyuşturucu kaçakçılığına da göz yumulmuştur. Bu organizasyonun belli bir kısmında rol alan ve Korkut'la çok samimi bir ilişki içinde bulunan Tarık Ümit, kendi Ford marka arabasını Korkut Eken'e hediye etmiş, ancak sonra menfaat ilişkilerindeki uyuşmazlıklar dolayısıyla araları açılmıştır. Daha sonra Korkut Eken, Tarık Ümit vasıtasıyla tanıdığı ve özel ekip için Emniyet Genel Müdürlüğü'nün bilgisi ve onayı dahilinde Menemen'de bomba-silah konusunda eğitime tabi tuttuğu Cavit isimli bir şahsı Tarık Ümit'i öldürmek üzere talimatlandırmış ve adı geçene silah vermiştir. Cavit, Tarık Ümit'e gelip bunu anlatmıştır. Korkut Eken ayrıca Tarık'ın Cihangirdeki bürosuna telefon ederek orada bulunan Ali isimli büro görevlisine, Tarık'a söyle bizi sattı, kendisi de satılıktır. Bunun hesabını bana verecek,' şeklinde tehditte bulunmuştur. Ayrıca Abdullah Çatlı ve adamları Tarık Ümit'i öldürmek üzere araştırmalar yapmış, bu gruptan iki kişi evine kadar gelip tetkikte bulunmuşlardır, Tarık Ümit yakınlarına bunun üzerine Düzce'ye gidip korunmak üzere bazı tedbirler aklığını, İstanbul'a bazı yakınlarını getirdiğini belirtmiştir: Ancak Tarık ve Korkut daha sonra Mehmet Ağar'ın devreye girmesiyle olaydan bir hafta kadar önce barışmışlardır."

MİT Raporu'nda buraya kadar yazılanların, aslında, dünyanın birçok ülkesinde yaşanan yeraltı dünyasının "nimetlerini" kapmaya yönelik çatışmalardan bir farkı yok. Bu çatışmalar bazen iki "baba", bazen devlet görevlileri ile mafya, bazen de iki farklı devlet gücünün arasında cereyan ediyor.
Ancak devlet olanakları ile "çeteye ekip yetiştirmek için bomba ve silah eğitimi verilen bir kampın" kurulmasına dünyada ilk kez, Türkiye'de tanık olunuyor!

Hanefi Avcı ne diyor?

Peki, çete, silah ve bomba konusunda eğittiği bu vurucu gücü nerede kullanacaktı?
Tarık Ümit bu sorunun yanıtını MİT görevlisine anlatıyor.

Rapordan:

"Tarık Ümit, Korkut Eken ile ihtilafı sırasında, yakınlarına, bu grup tarafından, kendisi hakkında asılsız birtakım iddiaların ortaya atıldığını, bütün sorunun asıl görevi mafya ve terör ile mücadele olan bu grubun, zaman içinde bu amaçtan uzaklaşarak maddi çıkar ve politik güç elde etme çabası içine girmiş olmasından kaynaklandığını, bu grubun belli mafya, liderlerini pasifize edip. Kendi adamlarını iktidar yapmaya çalıştıklarını belirtmiştir."

Tarık Ümit de bu oyunun bir parçasıydı. Ne oldu da çeteden koptu? Daha sonra neden MİT'e gidip bildiklerini anlattı?

Kitabın yazarları bu soruyu Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı'ya da sordu, işte Avcı'nın yanıtı:

"Tarık Ümit, Behçet Cantürk vb. öldürünce, çeteden habersiz bazı kişilerden 'adınız listede, ben sizi kurtarayım,' diye 4 milyon mark para toplamış. Çete bundan haberdar olmuş parayı almak için tehdit etmişler. İşte o günlerde Tarık Ümit de daha önce birlikte çalıştığı Eymür'ün yanına gidiyor, tekrar birlikte çalışıyorlar.

Bu arada Ümit bildiklerini Mehmet Eymür'e anlatıyor

"Tarık Ümit kaçırıldığında Mehmet Eymür hemen, o dönemde Emniyet Genel Müdürü olan Ağar'ı arıyor, adamının bırakılmasını istiyor. Şimdi sormak gerekir, niye emniyet istihbaratı aramıyorsun da Ağar'ı arıyorsun? Eymür-Tarık Ümit ilişkisinde Kıbrıs'taki First Merchant Bank Off Shore önemlidir. Eymür bankaya ortaktır."

Buraya bazı eklemeler de biz yapalım: Tank Ümit'in KKTC'deki 3 milyon dolar sermayeli, Suudi destekli First Merchant Bank'ın önemli ortaklarından biri de, yukarıdaki bölümlerde ayrıntılarıyla okuduğunuz Vatikan'daki bazı bankalardı.
Tüm bu bankaların ortak özelliği kara para aklamalarıydı.

"Telefon diplomasisi"

MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu'na Tarık Ümit'in kaçırılmasıyla ilgili şu bilgileri verdi.
"Divan Pastanesinde otururken, Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Hareket Daire Başkanı İbrahim Şahin'in koruması Ayhan Akça yanına gelmiş ve İbrahim Bey seni bekliyor,' demiş. Daha sonra İbrahim Şahin'in evine gitmiş. Ardından ortadan yok oldu. Arabası bulundu Yaptığım araştırma sırasında, bize gelen bilgiler doğrultusunda Tarık Ümit'in Çatlı'nın elinde sorguda olduğunu öğrendim. Bunun Üzerine o dönemde Emniyet Genel Müdürü olan Mehmet Ağar'ı aradım Çatlı'nın Ümit'i sorgulamakta olduğu bilgisini aldığımı Ağar'a Söyledim. Ağar bunun üzerine bana, 'Olur mu öyle şey, ben şimdi İbrahim'i (Şahin) arıyorum. Hemen ilgilenip bıraktırıyorum' dedi. Ben Şahin'i de aradım. Kendisi bana, 'yok öyle bir şey' demedi. 'Bıkarız, tamam' demekle yetindi. Ben o zaman Ümit'in ellerinde olduğunu anladım."

Mehmet Eymür Komisyon'da anlatmı yordu. Ancak Ağar'a telefonda tam olarak şunları söylemişti: "Abdullah Çatlı Tank Ümit'i bıraksın, ya da bıraktırın, ben teminat veriyorum, bir daha Tank Ümit, Abdullah Çatlı'nın işlerine karışmayacak yahut o alana girmeyecek."
"O alanın" ne olduğu net değil: Uyuşturucu piyasası mı, silah kaçakçılığı mı, haraç mı? Belki de hepsi!

Mehmet Eymür'ün Susurluk Komisyonu'na verdiği ifadede MİT Raporu'nu kimin yazdığını da ortaya çıkarıyor:

"Bu olaydan bir süre önce Tarık Ümit yanıma gelmişti. Emniyet ile arası açıktı. Tarık bana, 'Özel timden bazı polisler geldi. Dündar Kılıç işini benimle birlikte yapmak istediklerini söylüyorlar. Beni bu işte kullanmak istiyorlar', dedi. Hatta o özel tim polisleri ile yanımda da görüştü. Kılıç'a operasyon yapacaklarını öğrendim. Tank Ümit'e 'Sen bu işlere girme' dedim, uyardım."

Meclis Komisyon üyeleri soruyor:

"Siz Tarık Ümit'i Çatlı sorguluyor bilgisini alıyorsunuz, neden hemen Ağar ve Şahin'i arıyorsunuz?"

Eymür soruyu soğuk bir ses tonuyla yanıtlıyor:

"İlişkide olduklarını biliyordum."

Şu sorulmuyor: Madem biliyordunuz, bunu açıklamak için 2 Mart 1995 tarihinden (İkinci MİT Raporu'nun açıklandığı) 21 Eylül 1996 tarihine kadar niye beklediniz?
Zaten İkinci MİT Raporu'nda "Buradaki bilgiler 30 Mart I995" tarihine kadar olan süreci kapsıyor," deniyor. Tercüme edersek, Tarık Ümit'in verdiği bilgileri kapsar demek istiyor.

Bundan sonraki tarihler MİT Raporu'nda niçin yok?
Bu ilişkiyi tek bilen MİT değildi Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbaratı da biliyordu.

Hanefi Avcı Meclis Susurluk Komisyonuna 4 Şubat 1997 tarihinde şunları anlattı:

"Emniyet içerisinde, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'a bağlı özel Harekat Dairesi'nde İbrahim Şahin'in başkanlığında bir grup polis, Korkut Eken'e bağlı bir grup sivil insan, geçmişte yatmış çıkmış ülkücü insan; bunlar birleştirilerek bir grup oluşturuldu. Aynı şekilde MİT'te Mehmet Eymür'e bağlı bir kısım Özel Harpçi subaydan oluşan, yine aşırı ülkücü ve marya dediğimiz insanlardan oluşan bir grup var. Yine JITEM'de de ayrı bir grup var."
İşin ucunda para var.

Durum yavaş yavaş aydınlanıyor. İşin ucunda para var

Tarık Ümit çeteye "kazık" atmak istiyor, çete de parasını istiyor! Çete parasını Tarık Ümit'ten alabildi mi?

Önce MİT Raporu'ndan kısa bir alıntı daha yapalım:

"Tarık Ümit'in kaybolmasından sonra medyada 'Behçet Cantürk ve Savaş Buldan'ın yakın arkadaşı', "Dündar Kılıç'ın ortağı", 'MİT Muhbiri' şeklinde takdim edilen Tarık Ümit'in Abdullah Çatlı ve ekibi tarafından sorguya tabi tutulduğu, 6-7 Mart 1995 tarihi itibariyle sağ olduğu, uyuşturucu ve silah kaçakçısı Sami Hoştan'ın (Arnavut Sami) çiftlik evinde alıkonduğu, Abdullah Çatlı'nın olayın olduğu tarihlerde evine birkaç gün boyunca hep sabaha karşı geldiği, kimseyle görüşmediği tespit edilmiştir.
"Kaybolma olayından sonra Tarık Ümit'in yalnız yaşadığı Kızıltoprak'taki evinde hiçbir dokümanın bırakılmadığı, telefon rehberlerinin dahi alındığı öğrenilmiştir."

Saptama:

1) MİT Raporu diyor ki: "Tarık Ümit kaybolunca, onu kaçıranlar tarafından medyaya
'Behçet Cantürk ve Savaş Buldan'ın yakın arkadaşı' vs. şeklinde haber sızdırılarak olay
başka bir yöne çekilmeye çalışılmıştır.. "

Saptama:

2) Tank Ümit tıpkı İranlılar gibi sorgulanmıştır, muhtemelen işkence yapılmıştır. Saptama:
3) Çete de, MİT de, Tarık Ümit'in evine girip "bir şeyler" aramıştır. Bilgi:
Aslında o günlerde Tarık Ümit'i kimlerin kaçırdığı bellidir.
Meydan Gazetesi muhabiri Ahmet Akpak, 21 Mart 1995 tarihli haberinde olayı ayrıntılarıyla yazdı:
"MİT'le işbirliği yaptığı belirtilen işadamı Tarık Ümit'in liderliğini Abdullah Çatlı'nın yaptığı ülkücü mafya tarafından kaçırıldığı belirlendi."
Gazete haberin yanına Abdullah Çatlı'nın bir de fotoğrafını koyup altına, "İşadamı Tarık Ümit'i, liderliğini Abdullah Çatlı'nın yaptığı ülkücü mafya üyelerinin kaçırdığı belirlendi" diye yazmış.
Çete medyanın bir bölümüne dezenformasyon yaparken, MİT de olayın doğrusunu yine bazı medya mensuplarına yazdırıyordu.

Gazete haberinde küçük bir ayrıntı daha veriliyordu:

"Jandarma İstihbarat teşkilatı (JİTEM) yaptığı çalışmalar sonucunda, Tarık Ümit'in öldürülmediğini, gizli bir yerde tutulduğunu ve bu arada hesabından 4 milyon mark çekildiğini belirledi."

Uyuşturucu kaçakçısı ülkücüler

Behçet Cantürk'le başlayan kaçırılıp öldürme halkasına Tarık Ümit de eklenince yeraltı dünyasında panik yaşanmaya başlandı.
Behçet Cantürk, Savaş Buldan - Adnan Yıldırım infazlarında yeni bir yöntem uygulanmıştı: öldürülecek kişi önce gözaltına alınıyor, infazcılarına iyice gösteriliyordu.

Havali ihracatçı. Uyuşturucu kaçakçısı, Malatyaspor eski Başkanı Nurettin Güven, Behçet Cantürk'ün cenaze töreninde gözaltına alınınca, sıranın kendisine geldiğini hemen anladı. Apar topar yurtdışına kaçtı.
Nurettin Güven Londra'da 21 Nisan 1994 tarihinde "yeşil pasaportla" yakalandı. Çantasında ayrıca, "Selahattin Âydınalp" ve "Ali Erdal" adına düzenlenmiş iki hususi pasaport ile iki silah vardı. Nurettin Güven'in çantasında tıpkı Abdullah Çatlı, Yaşar Öz gibi Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar tarafından verilen "silah taşıma" belgesi bulundu.

Nurettin Güven 1957 Malatya doğumluydu. Yani M. Ali Ağca, Oral Çelik, Mehmet Şener, Yalçın Özbey ile hemşeri ve aynı kuşaktandı. Sıkı ülkücüydü. 1976 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi'ni kazandı ama bitiremedi. Öğrencilik yıllarında tıpkı hemşerisi M.Ali Ağca gibi kaçak marlboro sattı. Babasının ısrarıyla Malatya'ya döndü, ayakkabı satıcılığı yaptı. Ancak MHP ile ilişkisini memleketinde de sürdürdü. Sonra tekrar İstanbul'a döndü. Yeraltı dünyasına girdi.
Nurettin Güven'in yakalandığında yanında bir hemşerisi vardı: Hamit Gökenç.
Elindeki belgelere göre Gökenç, Hollanda'nın Amsterdam kentinde oturuyordu.

Hamit Gökenç ismini ikinci bölümden anımsayacaksınız; Mehmet Ali Ağca yurt dışına çıkarken ona Nevşehir'de pasaportunu veren, Malatya'da Nevzat Yıldırım'ın öldürülmesi olayında Oral Çelik'in suç ortağı olan ülkücü öğretmen.

Ülkücü Gökenç, Oral Çelik'in "timinde" görevliydi! Zamanla Hamit Gökenç de yurt dışına çıkmış ve uyuşturucu piyasasına girmişti. O da Malatyalıydı. O da ülkücüydü. Nurettin Güven ile Malatya'dan tanışıyorlardı. O günlerde Oral Çelik, Nurettin Güven, Hamit Gökenç iyi arkadaştılar.
Yıllar Oral Çelik'i kendilerinden uzaklaştırdı.

İki ülküdaş yollarına lidersiz devam ettiler.
Nurettin Güven ve Hamit Gökenç, 1993 Kasım ayında Fransa polisi tarafından 29 kilo eroinle Calais'de yakalanacakken şans eseri kurtuldular. İngiltere'ye kaçtılar. Nurettin Güven'in adı, 17 Mart 1994 günü Kuzey Londra'da öldürülen Mehmet Kaygısız cinayetine de
karıştı.

İngiliz Scotland Yard ile South East Regional Crime Squad yetkililerinin raporuna göre, "Ülkücü Nurettin Güven ile Ülkücü Hamit Gökenç, Türkiye'den Kuzey Avrupa ülkelerine yönelik uyuşturucu trafiğinin önde gelen iki ismi ve yöneticisiydi.
"Kardeş kardeş" uyuşturucu kaçakçılığı yapan ülkücüler, daha sonra birbirlerine düşman oldular.

Azerbaycan'a kaçıyorlar

Meydan Gazetesi'nde çıkan Tank Ümit'i Abdullah Çatlı'nın kaçırdığına dair haberin yarattığı tek panik yeraltı dünyasında değildi. Haber, çetede de telaşa yol açtı.

Meclis Susurluk Raporu'ndan:

"Olay İstanbul Jandarma Alay Komutanlığınca soruşturulmuş, özel ekipten Haluk Kırcı ile polis memuru Ayhan Akça Jandarmaca yakalanmış, ancak daha sonra Emniyet Genel Müdürlüğü'nden yapılan baskılarla serbest bırakılmışlardır. Yakalama olayı üzerine özel ekipte büyük bir telaş yaşanmış, ekip dağıtılmış, Abdullah Çatlı Ankara'ya getirtilmiş ve polislerden birinin evinde korumalı olarak kalmaya başlamıştır. Korkut Eken görevle Güneydoğu'ya yollanmış, ekip mensuplarının Azerbaycan'a yollanmaları ve bir müddet ortadan kaybolmaları kararlaştırılmıştır."

Çok sayfalı kalın raporlar her okuyucunun gözünü korkutur. Üstelik bu raporlarda gereksiz o kadar çok bilgi vardır ki!
Bu kalın raporlar bilgi vermez değil, verir ama okuyucuya çok eziyet çektirir. Çünkü önemli bilgileri hep satır aralarında aramak gerekir. Ara ki bulasın!
İşte böyle raporlardan biridir, TBMM Susurluk Komisyonu Raporu.

Yukarıda satır arasında ne diyor:

"Ekip mensuplarının Azerbaycan'a yollanmaları Kritik bil cümle bu Neden '
Tarık Ümit ne zaman kaçırılıyor: 2 Mart 1995.
Azerbaycan darbesi ne zaman 15 Mart 1995.
Diyeceksiniz ki, kardeşim bu işi yapacak adam oraya darbeden birkaç gün önce mi gider? Gitmez. Ama şurası şaşırtmamalı, darbenin tarihi 15 Mart derken, bu tarih, Aliyev'in darbeyi önleme tarihidir.
Yani Aliyev tarihi öne almıştır.
Susurluk Raporu şunu gösteriyor: Azerbaycan İçişleri Bakan Yardımcısı, Özel Polis Örgütü'nün (OMON) şefi Cevadov ile Çatlılar ilişki içindedir. Çünkü başları sıkıştığında Azerbaycan'a rahatlıkla gidebilmektedirler!..

Provokasyonun amacı

Tarık Ümit'ten bir daha haber alınamadı. Öldürülüp bir yere gömüldüğü tahmin ediliyor. Ondan geriye, 4 Mart 1995 tarihinde Silivri İlçesi Kılıçlı Köyü yakınlarında bulunan otomobili kaldı.

Tarık Ümit'in otomobili Jandarma bölgesinde bulunduğu için, olayı Jandarma Astsubay Ahmet Altıntaş araştırdı.
Tarık Ümit'in kaçırıldığı pastane ise, polis mıntıkası içindeydi. Bu nedenle İstanbul Ataköy Polis Karakolu'nun da araştırma yapması gerekiyordu. Ama nedense polisler Tarık Ümit'in kaçırılmasına "duyarsız" kaldılar.

Polis Tarık Ümit'in kaçırılmasıyla ilgili değildi. Fakat MİT ve JİTEM el ele verdi.
Tarık Ümit'in yakın dostu Mehmet Eymür de Astsubay Altıntaş'a yardım etti.

Titiz araştırmaları sonucu, o akşam özel timci Ziya Bandırmalıoğlu'nun kullandığı cep telefonunun sahibi Avşar Kederoğlu gözaltına alındı.
Astsubay Altıntaş'ın peşlerinde olduğunu öğrenen özel timciler Ayhan Akça ve Ayhan Çarkın, Astsubay ile Ataköy Polis Karakolu'nda buluşmayı kararlaştırdılar. Görüşme yapılırken, karakolu telefonla arayan İbrahim Şahin, Astsubay Altıntaş'a, "Sen kim oluyorsun, bu polisler hakkında araştırma yapıyorsun?" diyerek onu tehdit etti...

Kıran kırana bir kapışma vardı...
Önce MİT'in iki adamı; İranlı Simko ve Lazo, arkasından yine MİT'e yakınlaşan Tarık Ümit öldürüldü. Çeteler arası savaş kanlı sürüyordu.
Mehmet Eymür, telefonla Tank Ümit'in kızını arayarak, "Babanı Abdullah Çatlı, Sami Hoştan ve Haluk Kırcı kaçırdı. Bu hususta hemen basına açıklama yap. İlgili yerlere dilekçeler ver. Ayrıca babanın kaçırılmasında Korkut Eken'in de rolü var. Ona güvenme," diyordu.
Bu arada Tarık Ümit'in amcası Cemalettin Ümit, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'a mektup yazarak, yeğenini Korkut Eken ile İbrahim Şahin'in kaçırdığını belirtti. Mektuba yanıt verilmedi.

Araştırmasını derinleştiren Jandarma Astsubay Ahmet Altıntaş, Tarık Ümit'in kaçırılması olayıyla daha fazla ilgilenemeyecekti. Çünkü...
Alevi vatandaşların oturduğu İstanbul Gazi Mahallesi İsmetpaşa Caddesi'ndeki Yavuz, Doğu, Dostlar ve Öntaş kahvehaneleri 12 Mart 1995 günü saat 20.45'te silahla tarandı...

Taksi'den açılan ateş sonucu 61 yaşındaki Alevi Dedesi Halil Kaya yaşamını kaybetti. 15 kişi yaralandı.
Kahveleri tarayan 34 TCJ 86 plakalı ticari taksi kısa bir süre sonra bulundu. Şoför Mesut Efe otomobilin bagajında elleri ayakları bağlı, boğazı kesilmiş olarak bulundu.

70'li yıllardaki Balgat, Piyangotepe semtlerindeki kahve tarama olaylarını anımsatan bu katliam sonucu İstanbul karıştı.
Aleviler yıllardır gördükleri baskılar sonucu zaten çok öfkeliydiler. Gazi Mahallesi'ndeki kahve taramalar ise sanki bu öfkenin patlamasını ister gibiydi.
Olayın duyulması üzerine İstanbul'un çeşitli semtlerindeki aleviler de Gazi'ye akın etti. Binlerce insan polisle karşı karşıya getirilmişti.
Olaylar üzerine, İçişleri Bakanlığı'nda "Güvenlik Masası" kuruldu. İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Bekir Aksoy, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, Danışman Korkut Eken gibi isimlerden oluşan kurul olayları dakika dakika izledi!..

Başta alevilerin önde gelen isimleri olmak üzere mahallenin yaşlıları öfkeli kalabalığı yatıştırdılar. Büyük çoğunluk evlerine geri döndü. Küçük bir grup ise mahalledeki Cemevi'nin önünde ateş yakarak, sabaha kadar bekleyip cenaze için hazırlıklar yapmaya başladı. Ortalık sakinleşmişti...
Ne olduysa gece saat 03.45'te oldu. Polis panzerinden Cemevi'nin önünde bekleyenlere ateş açıldı. Mehmet Gündüz, şakağından vurularak öldü. Ve bundan sonra şiddet her şeye hakim oldu. Çıkan olaylarda, çoğunluğu polis kurşunuyla olmak üzere toplam 21 vatandaş yaşamını kaybetti.
Olayların başlamasına neden olan kahveleri kim taramıştı? Olaylar tam yatışmışken Cemevi'nin önünde bekleyenlere kim ateş açmıştı?
Bazı yayın organlarında, Özel timci Ercan Ersoy ve Ayhan Çarkın'ın Gazi Mahallesi olaylarında yer aldıklarının fotoğrafları gösterilerek, olaylarla ilgili olabilecekleri yorumlan yapıldı.

Rusya'da teslim olan itirafçı Rahim Muhammed, Gazi Mahallesi olaylarının planlayıcısı olarak Korkut Eken'in adını verdi. "Yeş il"
Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkan Vekili Hanefi Avcı ise, Gazi Mahallesi'ndeki kahvelerin Yeşil kod adlı "Mahmut Yıldırım" tarafından tarandığını açıkladı.

Emniyet görevlisi Avcının, Yeşil'in adını ortaya atması ilginçti. Devlet görevlisi Avcı açıkça, provokasyonu devlet tarafından kullanılan Yeşil'in yaptığını söylüyordu.

Emniyet Müdürü Avcı, provokasyonun yapılma nedenini "Tarık Ümit olayıyla ilgilenen JİTEM'e ders vermek" olduğunu açıklıyordu.
Binbaşı Ersever gibi Hanefi Avcı da, bir dönem Diyarbakır ve çevresinde kullandıkları Yeşil'i hiç sevmiyordu.
Hanefi Avcı , Yeşil'in Mehmet Eymür'ün adamı olduğunu iddia ediyordu.

Konuyu "Aristo mantığı"na göre anlamaya çalışalım:

Tarık Ümit, Mehmet Eymür'ün adamıdır.
Mehmet Eymür, Yeşil'i kullanmaktadır.
O halde Yeşil, Tarık Ümit olayının araştırılmasına karşıdır!
Elbette yanlış. Mehmet Eymür, Jandarmanın Tarık Ümit olayını araştırmasını niçin engellemek istesin? Avcı'nın buna da yanıtı hazır: "Yeşil o zaman karşı grubun adamıydı!" Karşı grup dediği, Mehmet Ağar, Korkut Eken, Abdullah Çatlı...
Aslında işin özü şuydu: Devletin güvenlik güçleri, JİTEM, MİT, Emniyet, birbirine düşman olmuştu. Kendi çıkarları için onlarca kişiyi ölüme götürecek provokasyonlar yapmaktan da geri durmuyorlardı!..

Gazi Mahallesi'ndeki olaylar nedeniyle Jandarma Astsubay Ahmet Altıntaş, Tarık Ümit olayını araştıramaz hale geldi. Kısa bir süre sonra da Güneydoğu'ya tayini çıktı.

Öte yandan, gözaltındaki Avşar Kederoğlu da Gazi olaylarının başladığı gün, "iş yoğunluğu" gerekçesiyle serbest bırakıldı!..
Gazi olayının perde arkasında kalmış esrarengiz bir başka yönü daha vardı: Demirel olayların olduğu gün İslam Konferansına katılmak için Pakistan'a gitmişti. Geziyi yarıda kesip dönmesi istendi. Reddetti.

Anımsayınız, Demirel, Aliyev'i arayarak Pakistan'a gelmemesini istemiş, kendisine yapılacak operasyonu haber vererek Azerbaycan darbesini önlemişti.
İ nsan düşünmeden edemiyor; Yoksa Gazi Mahallesindeki provokasyonla, Aliyev'e yapılacak darbenin bir ilgisi mi vardı? Aliyev'e destek veren Türkiye, kendi içine mi döndürülmek isteniyordu! Veya istikrarsızlaştırılan bir Türkiye'nin Ortaasya'da kendi inisiyatifi ile politika izlemesi mi istenmiyordu?

BAYSA

Çatlı'yı sadece Azerbaycan'daki petrol ilgilendirmiyordu, Türkiye'deki petrol işine de burnunu sokmuştu.
Irak-Türkiye Ham petrol Boru Hattı'nın 1990 yılında Körfez Savaşı sebebiyle ve BM kararlarıyla kapatılmasından sonra BOTAŞ Ceyhan Bölge Müdürlüğü'nde bulunan petrol depolama tankları bakıma alınmıştı.
Tanklarda biriken binlerce tonluk petrol çamurunu (sludge) satmak için 9 Mart 1995 tarihinde Baysa A.Ş firmasıyla sözleşme imzalandı.

Ancak diğer şirketler, daha yüksek fiyatlar vereceklerini bildirerek BOTAŞ'tan ihale açılmasını istediler.
BOTAŞ, Baysa ile yaptığı sözleşmeyi feshetti. 4 Nisan 1995 tarihinde ihale açacağını bildirdi.

Belirtilen tarihte ihale yapıldı ama daha yüksek fiyat vereceklerini söyleyen şirketler, nedense Baysa'nın daha önce verdiği fiyatın üstüne çıkamadılar.
İhaleyi ikinci kez yine Baysa kazanmıştı.
İhaleyi kazanan Baysa'nın yönetim kuruluna yeni bir isim getirilmişti: Mehmet Özbay, yani Abdullah Çatlı.
Diğer şirketlerin Baysa'nın verdiği fiyatın üzerine çıkamamasında herhalde Çatlı'nın epey rolü olmuştu.
Ancak ihaleyi kazanmakla iş bitmiyordu. Bu petrol atığının sanayide kullanılabilmesi için malın İzmit'e götürülmesi gerekiyordu. İzmit'te depoya ihtiyaçları vardı.
Abdullah Çatlı yine ilişkilerini harekete geçirdi. İbrahim Şahin'in koruması özel timci Alper Tekdemir'in kardeşi Şahin Tekdemir'in tanıştırdığı Hadi Özcan'ı arayarak, "Bize acilen bir depo lazım," dedi.

Hadi Özcan 1954 İzmit doğumlu, eski bir ülkücüydü. 70'li yıllarda Sapanca Kırkpınar Ülkü Ocağı Başkanlığını yapmıştı.
Bir ara cezaevine girmiş, çıktığında hem yeraltı dünyasıyla hem de uyuşturucuyla tanışmıştı.
90'lı yıllarda İzmit çevresinde ülkücü baba diye nam salmıştı. Abdullah Çatlı ile Hadi Özcan petrol işini yapmaya başladılar.
Abdullah Çatlı, Hadi Özcan sayesinde İzmit'te o zamanlar Jandarma Alay Komutanı olan Albay Veli Küçük ile tanıştı.
Çatlı, Yeşil'le de bu sayede tanışmış oldu.

Tuğgeneral Küçük, İzmit'te görev yaptığı sırada, Hereke, Düzce, Sapanca üçgeninde Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Adnan Yıldırım gibi bazı faili meçhul cinayetlerin meydana gelmesi ve başta Abdullah çatlı ile ilişkisi yüzünden Genelkurmayca soruşturmaya uğradı ve
aklandı.

Çatlı'nın Tuğgeneral Küçük ve dolayısıyla Yeşil ile arası bir zaman sonra açıldı. Çünkü Çatlı ekibi, diğer grubun adamı Hadi Özcan'a "kazık atmak" istemişlerdi.
1500 ton petrol atığı İskenderun Demir Çelik'e satılmıştı. İlk sorun bu işten elde edilen paranın paylaşımında çıktı.

Ülkücü Hadi Özcan "emeğinin" karşılığını almak istiyordu. Ancak diğerleri Hadi Özcan'ı "sömürmek" taraftarıydı:

"Bana bir haftalık süreli çek vereceklerini söylediler. Ankara'ya gittim, kapısında Bucak A.Ş, yazan üç katlı binadan içeri girdim. Milletvekili Sedat Bucak ile Haluk Kırcı'nın da bulunduğu büroda, benim hakkım olan 6 milyar yerine, bana gözdağı verilerek 500 milyon vermek istediler. Tepki gösterip münakaşa ettim. Verilen parayı almadım ve aramızda soğuk bir savaş başladı. Hem öldüreceklerini düşünerek, Kocaeli Emniyet İkinci Şube Müdürü Kamil Toprak'la dolaşmaya başladım."

Oysa iki eski ülkücü, Çatlı ve Özcan ortaklık günlerinde ne güzel "işler" peşinde koşacaklarını konuşmuşlardı: "İran ile Irak sınırındaki bil nehirden 2 bin tonluk motorla kaçak petrol çıkarılıp, açık denizlerde 50 bin tonluk gemilere yüklenerek, oradan İngiltere'ye götürülüp satılacaktı. Karşılığında ya silah ya da para alınacaktı. Bu organizasyonu Çatlı'ya söylediğimde işin üzerine atlamıştı. Halen bu işi ortağı Ahmet Baydar kendi hesabına yapıyor."
Çatlı, ülküdaşı Özcan'ın bulduğu depoları sadece petrol artıkları için kullanmadı. Boru hatlarından "kelepçe" tabir edilen yöntemle petrol çalıp bunları İzmit'e götürüp bu depolara koyuyorlardı. Aslında "kelepçe" işini daha önce Kürtler yapıyordu. Çatlı ile Özcan ittifak yaparak İzmit piyasasından Kürtleri sildiler. Kolay kazanılan para iki ülküdaşı birbirine düşman etti...
Ama Baysa şirketi Çatlı'ya aşkı da getirdi.

Gonca Us

Abdullah Çatlı, iş ortağı Ahmet Baydar'ın sevgilisi Arzu Yaman'ın üvey kız kardeşi Gonca Us'u çok beğenmişti.
İzmirli Gonca Us, 1990 yılında Manisa Spor Akademisi'ni bitirdikten sonra öğretmen olmak için Milli Eğitim Bakanlığı'na başvurdu. Ancak tayini Kahramanmaraş Pazarcık Ortaokulu'na çıkınca öğretmenliği bıraktı.
Uzaktan bir akrabası sayesinde Kuşadası'nda Onura Oteli'nin kumarhanesinde krupiyer olarak iş hayatına atıldı.
Aynı yıl Kuşadası'nda yapılan sinema güzeli yarışmasında ikinci oldu.
Güzelliği sayesinde Özel Holiday Havayolları İzmir bürosunda trafik memurluğu görevine başladı.
Sık sık İstanbul'daki ablası Arzu Yaman'ı ziyarete giden Gonca Us, bu gezilerin birinde Abdullah Çatlı ile tanıştı.
Dörtlü sık sık yemeğe çıkmaya başladı...

Gonca Us, sevgilisi Çatlı'nın evli olduğunu biliyordu. Bu nedenle sürpriz bir karar verdi. 16 Aralık 1994 tarihinde, bir yolculuk sırasında tanıdığı ve bir aylık flört ettiği Can Apa ile evleniverdi. Apa Ofset sahibi Can Apa, daha önce Şehnaz Dilan ve Serpil Çakmaklı'yla birer evlilik yaşamıştı. Gonca ile yapacağı evlilik üçüncü olacaktı.

Bu evlilik bir yıl sürdü. Gonca Us evini terk edip, yine Abdullah Çatlı'nın yanına geldi. Can Apa'ya İstanbul 9'uncu Asliye Hukuk Mahkemesi'nde boşanma davası açtı.

Meral Hanım bu ilişkiyi biliyordu ve "olgun" davranıyordu:

"Gonca Us'un varlığından haberdardım. Kocamın dostuydu. Öyle bir insanla mücadele etmeye gerek duymadım. Demek ki kocamın ihtiyacı var diye düşündüm, çünkü kocam gençliğini yaşayamamıştı. 2,5 yıl göz yumdum. Önceleri arkadaştılar. Biz eşimle karı-koca ilişkisini aştığımız için böyle küçük bir şeyi önemsemedim. Kocam bu konuda bana karşı dürüst davranmıştı. Dışarı çıkışlarında Gonca Us ona eşlik ediyordu. 'Mehmet bana neden soğuk davranıyor?' diye sorduğunu duydum, Gonca Hanım da, Ahmet Baydar da, Arzu Yaman da onu Abdullah Çatlı olarak tanıyorlardı. Faal bir kızmış. Kocamın gerçek kimliğini öğrendikten sonra duygusallığa girdi. Beni incitmedi. Kaza olayından sonra onun gençliği için üzüldüm.
Gonca hanım benimle tanışmak istiyordu. İki kez telefon açtı, konuşmadan kapattı. Ben daha sonra Arzu Hanım'a 'açıp açıp kapatmasına gerek yok, eğer kocam mutluysa ben aradan çekilirim, dedim"
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Abdullah Çatlı'nın 1990-1996 Yılları Arasındaki Faaliyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 04:05

Sünnet düğünü

Tank Ümit'i kimin kaçırdığı ve "yok ettiği" henüz ortaya çıkmadı. Ama Tarık Ümit'in kaçırılmadan önce Divan Pastanesi'nde görüştüğü iki kişinin özel timciler Ayhan Akça ve Ziya Bandırmalıoğlu olduğu tanıklarca ifade ediliyor.

Ne garip rastlantı:

3 Eylül 1995 tarihinde İstanbul Yenikapı "Avrasya" adlı müzikholde iki çocuğun sünnet düğünü yapılıyor. Düğün sahipleri, Ayhan Akça ve Ziya Bandırmalıoğlu!
Peki, çocukların kirvesi kimler?

Özel Hareket Daire Başkan Vekili İbrahim Şahin ve Abdullah Çatlı!
Çocuklara kimlerin kirvelik yapacağı Ankara'da Milletvekili Sedat Edip Bucak'ın yazıhanesinde kararlaştırılıyor.
Kirvelik kolay iş değil, düğünün masraflarını karşılayacaksınız.
Nitekim Abdullah Çatlı türkücü Selahattin Alpay'ın 400 milyonunu, salon masraflarının da 300 milyonunu karşılıyor. 1995 yılına göre oldukça yüklü para! Gerçi paranın bir bölümünü de Haluk Kırcı veriyor.

Gelelim konuklara: Özel timciler Ayhan Çarkın Ercan Ersoy, Oğuz Yorulmaz, Enver Ulu, Ömer Kaplan.
Haluk Kırcı ise Bucak aşiretinin elemanları ile bir başka masayı paylaşmaktadır.
İçkilerin su gibi içildiği düğünde İbrahim Şahin ile Abdullah Çatlı'nın karşılıklı göbek atmaları düğündekiler tarafından hayranlıkla izlendi.
Çatlı ve çevresi düğün dernek gezmeyi çok seviyorlardı. Çatlı ailesi Drej Ali'nin (Ali Yasak) kardeşi Mehmet Yasak'ın düğününde de bulundular. Aynı düğünde Meral Akşener ve ailesi de vardı. Düğünde bol bol fotoğraf ve video çektirdiler.
Yakın arkadaş oldukları bilinen bu "ekibin" 24 Aralık 1995 genel seçimlerinde de Elazığ'a giderek DYP milletvekili adayı eski Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'a destek verdikleri yazıldı.

Başında Çatlı'nın bulunduğu ekip, özel uçakla Elazığ'a gidip Beritan Oteli'nde kalmışlardı. Çatlı'nın 70'li yıllarda ülkücülerin kalesi olarak bilinen Elazığ'da etkin olacağı düşünülerek şehre getirilmişti. Ancak Çatlı propaganda döneminde kalabalık bir araç konvoyuyla Medan ilçesine giderken Elazığ çıkışında bir araçla çarpışarak kaza yaptı. Ölen ya da yaralanan olmadığı için olay hemen kapatıldı. Bu olaydan sonra Çatlı'nın deşifre olacağından korkulduğu için İstanbul'a geri gönderildi.
Her günleri o sünnetteki kadar eğlenceli geçmiyordu. Çoğu zaman gergin saatler yaşıyorlardı...

Manukyan'ın şoförü

Matild Manukyan'ın adını Türkiye'de bilmeyen yoktur. Medya karşısına zaman zaman vergi rekortmeni olarak çıkan Manukyan genelev patroniçesidir!
62 yaşındaki bu yaşlı kadın, 27 Eylül 1995 tarihinde saat 03.00 sularında, İstanbul'da Abide-i Hürriyet caddesi Hattat Sokak 1 nolu Huzur apartmanının önünde, 34 ECN 70 plakalı otomobilinden tam inerken meydana gelen patlamada ağır yaralandı. Otomobilde bulunan şoför Mehmet Urhan ile koruması Necati Akça yaşamını kaybetti.

Patlamanın ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü Manukyan'ın otomobiline bombalı suikast girişiminde bulunulduğunu belirtirken, Emniyet Genel Müdürlüğü doğalgaz patlaması sonucu bir kaza olduğunu açıkladı!

Doğrusu, otomobile bombalı bir saldırının gerçekleştirildiğiydi.
Peki, 62 yaşındaki genelev patroniçesinden ne istenmekteydi?
ANAP Manisa milletvekili Tevfik Diker'e göre hedef Manukyan değildi. Hedef, Özer Çiller'in İstanbul Bankası Genel Müdürlüğü döneminde özel kuryeliğini yapan Mehmet Urhan'dı.

Mehmet Urhan, İstanbul Bankası'nda müstahdem olarak çalışmıştı. Aynı zamanda bankanın genel müdürü Özer Çillerin özel işlerini takip etmişti.
İşin ilginç yanı, halen sürmekte olan İstanbul Bankası'nın batırılmasıyla ilgili davada Özer Çiller aleyhine ifade veren tek kişinin, saldırıda öldürülen Mehmet Urhan olmasıydı!

Milletvekili Diker, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'ın, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne konuyla ilgili olarak baskı yaptığını da iddia ediyordu.
Mehmet Urhan'ın öldürülmesi olayı muhalefet milletvekillerince Meclis'e getirilmek istendi. Ancak Refahyol hükümeti tarafından reddedildi.
Garip bir rastlantı, nerede esrarengiz bir olay olsa altından Çiller ailesi çıkıyordu!
9 Ocak 1997 tarihli Radikal Gazetesi, Manukyan'a yapılan saldırıyı Abdullah Çatlı'nın planladığını yazdı.

Çatlı'nın şoförü

Genelev patroniçesi Manukyan'ın şoförü olur da, Abdullah Çatlı'nın olmaz mı? Adı Habip Aslantürk'tü. 1971 İstanbul doğumlu, ilkokul mezunuydu. Çatlı, Habip'in en çok soyadını seviyordu: "Aslantürk"

Önce Sultan Tekstil'de muhasebe işlerinde çalıştırdı, daha sonra Baysa'ya aldı. Botaş'taki işlerini Habip Aslantürk takip ediyordu.
Daha sonra çok güvendiği bu gence şoförlüğünü yaptırdı.

Şoför Habip Aslantürk, patronu Çatlı ile yaşadığı o günleri hiç unutamıyor:

"Saza, söze, eğlenceye çok düşkündü, İstanbul Yeşilköy'de Balıkçı Hasan'a Orfoz Restaurant'a, Etiler'deki barlara çok giderdi. Zaman zaman yurtdışına çıkardı. Uçakla gittiği için beni götürmezdi, iki cep telefonu vardı. Ancak bu telefonların 5-6 kartı vardı, bu kartlardan ikisi benim üzerimeydi, ikisi de Baysa'nın diğer şoförü Çetin Babayiğit'in üzerine kayıtlıydı.

"Ben önce Sultan Tekstil'de çalıştım, işlerimiz iyiydi, hatta İstanbul Ticaret Odası şirkete başarı belgesi verdi. Kot pantolon işi yapmak için kredi almak istedik, ancak koşullarımız uymadığı için vermediler. Daha sonra ben Baysa'ya geçtim.
"Mehmet Ağabey (Çatlı) çok zengindi. Hatta biz kendi aramızda bu kadar serveti, bu genç yaşında nasıl elde ettiğini zaman zaman konuşurduk. Kendisinin altında BMW, hanımının Honda, kızının da Suzuki otomobil vardı. Haluk Kırcı şirkette, Sultan Tekstil'de ithalat ihracat müdürlüğü yapardı. Sahte isim kullanmazdı.
"Mehmet Ağabey, Gonca hanımla Ataköy'de birlikte yaşıyordu. İzmir'den uçakla geldiğinde havaalanından ben alıyordum.
"Mehmet Beyin, çok değişik arkadaşları vardı; Batı Trakya'da Türk asıllı milletvekili Sadık Ahmet ile samimiydi. Ankara'ya gittiğimizde mutlaka milletvekili Sedat Bucak ile Sazak'ların şirketi Yüksel İnşaata uğrardık. Bir keresinde beni otomobille Ankara'yı gönderdi Kendisi bir İngiliz'le birlikte uçakla Ankara'ya geldi.
Kimdi bu İngiliz, bilmiyorum İkisini de Sedat Bucak'ın yazıhanesine götürüp bıraktım. Sonra arabayı da bırakıp İstanbul'a otobüsle döndüm."

Uyuşturucu operasyonu

Türkiye'de uyuşturucu piyasasını 20 Kürt aile elinde bulunduruyordu...
1990 yılındaki Körfez Savaşı'ndan sonra BM kararıyla Irak'a ambargo uygulanması, Türk ekonomisini alt üst etmişti. Ambargonun birkaç yıl uygulanacak olması, Türkiye ekonomisinde çok önemli açıklar meydana getirecekti.
"Devlet büyükleri" düşündüler ve uyuşturucuya "yol" vermeye karar verdiler. Ancak bu işin yine Kürt ailelerce yapılması, Kürtlerin büyük güç olmaları istenmiyordu.
O halde ne yapılacaktı?

Önce yolları kesildi:

15 Aralık 1992'de 3,1 ton baz morfin taşıyan Kısmetim 1 gemisine operasyon yapıldı. Gemi personeli uyuşturucuyu denize attı. Bu arada gemi de battı.
30 Aralık 1992. 34 T 0264 ve 34 FN 042 plakalı iki TIR Sarp Sınır Kapısı'ndan girerken yakalandı. TIR'larda 1 ton 387 kilo baz morfin vardı.
11 Ocak 1993'te Pakistan'dan gelen Lucky S gemisine Marmaris'te baskın yapıldı. 15 ton baz morfin ele geçirildi.
Türkiye tarihinde bu kadar büyük uyuşturucu operasyonları yapılmamıştı.
Arkasından faili meçhul cinayetler geldi.

Uyuşturucu ticareti yapan Kürt ailelerin önemli isimleri tek tek yok edildi: Behçet Cantürk, Salih Aslan-Fevzi Aslan, Savaş Buldan, Adnan Yıldırım...
Arkasından yine Kürt kökenli İranlı; Simko ve Lazo...
Sonuçta uyuşturucu piyasası ellerine geçti...
Ancak bir sorun vardı. Türkiye'ye rahatlıkla soktukları uyuşturucuyu yurtdışına satamıyorlardı. Çünkü yurtdışındaki uyuşturucu trafiğini Kürtler yönetiyordu. Bunların ise Kürtlerle kuracakları bağlantıları yoktu!

Ülkücü Rıfat Yıldırım, Tuncelili olduğu için Almanya'da Kürtlerin izniyle biraz iş yapıyordu. Biraz da Belçika'da Mikail Göleli.
Ancak bunların yaptıkları iş, çok küçük miktardaydı.
Ülkücü Nurettin Güven ise ekipten korkup, kaçmıştı...
İngiltere'de piyasaya girmek için oldukça sert silahlı mücadele verdiler. Birçok Türk ve Kürt faili meçhul cinayete kurban gitti. Fakat piyasaya giremediler.
Bazı Kürt aileleriyle işbirliğine girmek istediler. Ancak bu aileler kendilerine "Çaş" (Hain) denmesinden korktuklarından ve ayrıca bunları artık güvenilmez bulduklarından işbirliğine yanaşmadılar.
Türkiye üzerinden ayda 4-6 ton arası uyuşturucu Avrupa'ya gidiyordu. Bunların çoğu baz morfin, bir bölümü de Türkiye'de işlenen eroindi.

Cirosu 2,5 milyar dolardı!

Sıkışmışlardı. Üstelik uyuşturucu yurt içinde yığıldığı için fiyatı da giderek düşüyordu.
Hemen yurt dışına açılmaları gerekiyordu. Denediler. En güvenilir yer ABD idi. Kürtler henüz o piyasaya hakim olmamıştı.

Yaşar Öz'ün başı dertte

Yaşar Öz, Mehmet Ağar'ı tanıdıktan, onunla epey samimi olduktan sonra; 1995'in son günlerinde bakın Amerika'da ne zorluklar yaşadı.
New York'ta 1,2 milyon dolarlık 10 kg eroin pazarlamak isterken ABD'nin narkotikle mücadele örgütü DEA (Drug Enforcemenl Agency) İle ABD Gümrük Bürosu ajanlarına yakalanmaktan kurtuldu.

Operasyonun nasıl gerçekleştiği ise bir film öyküsü gibiydi:

- 6 Aralık 1995. Yer New Jersey Newark Havaalanı. DEA adına çalışan bir muhbir (kod adı CI) ve Gümrük Bürosu ajanı (kod adı UC/1) Yaşar Öz ve Öz'ün adamları Erdal Aydın, Mehmet Ercengiz ve "Mike" denen Metin Dokur adlı kişiyle buluşurlar. Yaşar Öz ve adamları buluşma yerine Virginia ZPR 3979 plakalı Chrysler minibüsle gelirler. DEA ajanı, muhbirin New York'taki kontak noktası ve eroini satın alacak kimsenin aracısı rolünü oynamaktadır. Tanışma sonrası, Erdal Aydın ile Gümrük Bürosu ajanı iş görüşmelerini New York'ta Grand Hyatt Oteli'nde sürdürmeye karar verirler. DEA tarafından gizlice banda alman bu görüşmede Erdal Aydın, eroinlerin bir hafta önce Metin Dokur tarafından İstanbul'dan ABD'ye getirildiğini söyler.

- 7 Aralık 1995. Yer New York, Le Mardi lokantası. Gümrük Bürosu ajanı, DEA'nın ajanını (Kod adı UC/2), güya tanımıyormuş gibi, önce muhbirle, arkasından da "oltaya takılan" Erdal Aydın'la tanıştırır. Para konusu görüşülür. İki ajan çantalarındaki 200 bin doları Erdal Aydın'a gösterirler. Aydın, satışın ertesi gün beşer kilodan olmak üzere iki parti halinde yapılacağını ve kilosuna 120 bin dolar istediklerini belirtir. Bu konuşma da ajanlar tarafından banda alınır.

- 8 Aralık 1995. Yer New York'ta Kebab House adlı lokanta: DEA'nın muhbiri ve Erdal Aydın, Virginia'dan uçakla geldiğini söyleyen Yaşar Öz ile buluşurlar. Buluşma sonrasında hep birlikte Grand Hyatt Oteli'ne giderler. Burada ajanlarla konuşulur ve Yaşar Öz eroin satışının hafta sonundan önce yapılamayacağını söyler.

- 11 Aralık 1995.
Muhbir, Yaşar Öz'le telefonda konuşur ve alıcıların 12 Aralık saat 14.00'te New York'ta eroini teslim almaya hazır olduklarını bildirir. Yaşar Öz ilk teslimin 2 kg. olacağını söyler.

- 12 Aralık 1995. Yer Manhattan Grand Hyatt Oteli.
Saat 16.00'da muhbir ve Erdal Aydın ile Mehmet Ercengiz otelin lobisinde buluşurlar. Bir süre sonra Ercengiz oteli terk edip Grand Central tren İstasyonuna gider. Az sonra Aydın ile muhbir birlikte bir beyaz torbayla otelden ayrılırlar. Otelin karşısındaki sözde alıcılara ait olan DEA'nın arabasına doğru giderler. Aydın arabanın bagajını açar ve torbayı bırakıp otele döner. Çevredeki ajanlar bagajdaki torbanın içine bakıp eroin olduğunu anlayınca otele baskın yaparlar. Ancak tesadüfen olayı uzaktan gören Yaşar Öz kayıplara karışır. Arkadaşları soluğu, New York'ta Park Row Cezaevi'nde, Yaşar Öz ise sahte pasaportla ABD'den çıkıp Türkiye'de alır.

Yaşar Öz, ABD'de başarısız olmuştur!
Yine ne varsa "eski ilişkilerde" vardı.

Aydınlık dergisi 13 Nisan 1997 tarihli sayısında ilginç bir iddia ortaya attı:

"12 Eylül 1980 öncesinde PKK'nın Hilvan sorumlusu Pilink kod adlı Mehmet Milli ile Sedat Edip Bucak 1996 yılında Romanya'da görüştü.
Pilink İsveç pasaportu taşıyordu. Sık sık başta Romanya olmak üzere Balkanlar'a gidip geliyordu. Milletvekili Bucak'la yaptıkları görüşmenin konusu, Balkanlar'daki uyuşturucu trafiğini ele geçirmekti. Anlaşmalarına göre, Balkanlar'daki işlerin başında Pilink bulunacak, Drej Ali Türkiye ayağını organize edecekti."

Haber tekzip edilmemişti.
Üstelik haberi doğrulayacak belirtiler de vardı: Bucaklara ait Altaylı Köyü, Alsancık Mezrası, Narlıkaya Mezrası ile Divan mezrasında 1996 yılının Mayıs ayında, eroinin hammaddesi olan 2 milyon 262 bin 188 kök dişi hint keneviri yakalanarak imha edilmişti.
Zaten ikinci MİT raporu ne diyordu: "Ayrıca grubun teröristlere karşı faaliyette bulunma görünümünde Almanya, Hollanda, Belçika, Macaristan ve Azerbaycan'a gidip gelmekte, uyuşturucu kaçakçılığı yapmaktadır."

Fransa Uyuşturucu Jeopolitik Gözlemevi'nin Kasım 1996 tarihli bülteni, Türk uyuşturucu şebekelerinin Balkanlar'daki faaliyetlerine dikkat çekti. Bültene göre, üç dört yıldan beri, Rusya'nın güneyinden; Ukrayna, Moldavya, Romanya ve diğer Balkan ülkelerinden İstanbul'a yapılan bavul ticaretinin gelişmesi, uyuşturucu nakliyatında değişikliklere yol açmıştı.

Haluk Kırcı yakalanıyor

O günlerden bir gün Haluk Kırcı da Yaşar Öz gibi "son anda" kurtarıldı...
25 Ocak 1996 günü İstanbul Asayiş Şube infaz masası ekipleri şüphe üzerine Haluk Kırcı'yı yakaladılar.
Gayrettepe'deki Asayiş Şube'sine getirdiler.

Haluk Kırcı'nın üzerinden Mehmet Ağar imzalı "Kişiye Özel" bir yazı çıktı: "Şahsın emniyet camiasına yardımcı olduğu ve herhangi bir olayda kendisine yardımcı olunması" isteniyordu.

Ancak "kendini bilmez" bazı emniyet görevlileri ! Kırcı'nın üzerinden çıkan "Emniyet kimliğine" aldırmadan, olayı, 1 Şubat 1996 tarihinde İstanbul Küçükçekmece Cumhuriyet Savcılığı'na bildirmişlerdi. Savcılık da Kırcı'nın ilamını Ankara'dan aynı gün istedi. Savcı bir yazı da Asayiş Müdürlüğü'ne yazarak, Ankara'dan yanıt gelene kadar Kırcı'nın nezarethanede tutulmasını istedi.
Haluk Kırcı nezarethaneye konmadı.

Dönemin Asayiş Şube Müdürü Sedat Demir, Kırcı'yı kendi odasında kabul etti. Birlikte yemek yediler. Zaten Kırcı polisler için yabancı biri değildi. Emniyet Aksaray'a taşındıktan sonra yemeklerini Kırcı'nın Sofram adlı lokantasından getirtiyorlardı.

Bundan sonrası biraz karışık:

İster bürokratik nedenlerden deyiniz, ister işin savsaklanmasından, savcının Ankara'dan istediği bilgi 25 gün sonra gönderildi.
Haluk Kırcı 24 Kasım 1995 tarihinden beri aranıyordu.
Savcılık Emniyet'ten Haluk Kırcı'yı istedi.

Asayiş Şube Müdürlüğü savcılığa yanıt verdi: Haluk Kırcı 1 Şubat günü gözaltına alındığının 6'ncı günü, yani 1 Şubat günü saat 17.15 sıralarında kaçmıştı!
Kırcı oldukça sıkı korunan Asayiş Şube'den elini kolunu sallaya sallaya çıkıp gitmişti.
Haluk Kırcı'nın polisin elinden kurtulmasında, nikah şahidi Mehmet Ağar'ın bir rolü var mıydı acaba?
Bilinmez. Ancak Küçükçekmece Savcılığı Asayiş Şube Müdürü Sedat Demir hakkında suç duyurusunda bulundu.
Görevde ihmali görülen üç polis hakkında dava açıldı.
Sonuç: Emniyet Müdürü Demir hakkında takipsizlik kararı verildi. Diğer üç polis de beraat etti.

Çatlı ailesi Kıbrıs'ta tatilde

Abdullah Çatlı "yoğun işlerden" bunalmıştı. Oyak-Oytur Turizm Ticaret A.Ş.'den, 26 Nisan-1 Mayıs 1996 tarihleri arasında KKTC'ye Kurban Bayramı'nda düzenledikleri tur için dört kişilik yer ayırttı: Mehmet Özbay, Meral, Gökçen ve Selcen Çatlı adlarına.
Meral Çatlı anlatıyor: "Ailece 1996 yılında kurban bayramına Kıbrıs'a gittik. Kocam daha önce Kıbrıs'a gitmişti. Bana hep Jasmine Court Otel'i övmüştü. Ben de kadın arkadaşlarla birlikte bir kez Kıbrıs'a gitmiştim.

Aslında o kurban bayramında bizim Kıbrıs'a gitmemiz de sürpriz oldu, yeri Sami Hoştan kendisi için ayırtmıştı, ancak yakın bir akrabası ölünce onun yerine biz gittik. Sami Hoştan'ın Silivri'de yazlığı var, oraya gideriz, oradan tanırım. Çok tatile giderdik, bütün güneyi gezdik."

Çatlı ailesinin Kıbrıs gezisi hayli ilginç olaylara rastgeldi. Çatlı havaalanının VIP Salonu'nda KKTC Karate ve Tekvando Federasyonu Başkanı Eyüp Zafer Gökbilen tarafından karşılanmıştı. Ülkücü Gökbilen Kıbrıs'ta kısa zamanda çorbacılıktan otel ve gayrimenkul zenginliğine ulaşmıştı. Okullarında ülkücü gençlere karate dersi verdiriyordu.

Çatlı havaalanında TAJ 150 plakalı Mercedes bir taksi ile otele götürüldü. Otelde hemen o akşam kumarhaneler kralı Ömer Lütfü Topal ile buluştu. Topal'ın Oscar Casino'nun sahipleri Faruk ve Sami Çika'ya borcu vardı. Çatlı arabuluculuk yaptı.
Çatlı ailesi iki ayrı odası, mutfağı, oturma odası olan Jasmine Court Oteli'nin 424 numaralı süit dairesinden sık sık telefon ettiler.
Çatlılar İstanbul Florya'daki komşularını 0.212. 6638083 nolu telefondan birkaç kez aradılar. Çünkü siyam kedilerini komşuları Fatma Kurtoğlu'na bırakmışlardır. Kedilerinin sağlığını soruyorlar.

Ne garip rastlantı; Abdullah Çatlı'nın birkaç yıl kullandığı "Hasan Kurtoğlu" kimliğindeki soyadı, komşularının soyadıyla aynıydı!
Çatlı ailesi Kıbrıs'tan sadece kedilerini bıraktıkları komşularını aramıyordu:
Jasmine Court Oteli'nin 424 numaralı süit dairesinden, 0.384. 2132858 nolu telefonu çevirerek Nevşehir'deki babalan Ahmet Çatlı'yı üç kez aramışlardı. 28 Nisan günü saat 20.15; yaptıkları ilk telefon görüşmesi tam 5 saat 30 dakika sürdü. Diğerleri daha kısa süreliydi.
0.384. 2136117 nolu telefondan Nevşehir'deki akrabaları Nihat Aydoğan'ı; 0.532. 3229694 nolu telefondan Turgay Maraşlı'yı iki kez aradılar.

Bu arada iki de esrarengiz telefon görüşmesi var:

0.532. 2445791 nolu telefon Osman Özer'e aitti. Dört kez aramışlardı. Adres İstanbul Büyükçekmece Atatürk Mahallesi, Kordonboyu Cad. Albustras Parkı no 11. Ancak adrese gidilip bakıldığında boş arazi gözüküyor.
0.532. 2610852 nolu telefon Murat Aydın adına kayıtlı. Adres, İstanbul, Mecidiköy Kuştepe Leylak Sokak, Murat Han Apartmanı, Blok no 18. Bu adreste de Murat Aydın diye biri oturmuyordu!

Abdullah Çatlı Kıbrıs'ta hem tatil yaptı hem iş. Las Vegas Limited Şirketi'nce işletilen Palm Beach Oteli kumarhanesinin işletmesinin yüzde 50'sini arkadaşı Sadettin Gündoğan'a aldı.
Son yıllarda KKTC'de iki sektör oldukça hızlı gelişme gösteriyordu: Bankacılık ve kumar.

Ancak her isteyen kumarhane açamıyordu. Abdullah Çatlı ve ekibinden izin alınması gerekiyordu. İznin faturası oldukça yüksekti. Binlerce dolarla ifade ediliyordu. Haracı vermeyen Kıbrıslı işadamı Öner Kaan, Jasmine Court Oteli'nin kumarhanesi için 1,5 milyon Sterlin masraf etmişti. Açılışa birkaç gün kala kumarhanesi yakıldı. Casinoyu daha sonra Ömer Lütfü Topal alıp işletti.
Abdullah Çatlı'nın, KKTC'de Asil Nadir ile tanışıp dost olduğu söyleniyor...
Ne de olsa Asil Nadir'in İngiltere'den kaçışında eski ülkücü arkadaşları görev almıştı.
Çatlı, Asil Nadir'in eski eşi Ayşegül Nadir'le de dosttu!..

Celal Akbulut emekli bir polis. İstanbul'da Emniyet Amirliği, Mali Şube Müdür Yardımcılığı ve Emniyet Müdürü Necdet Menzir'in Özel Kalem Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 18 Kasım 1996 tarihinde Avustralya'da yayımlanan Turkish Report gazetesine şu demeci verdi: "Ayşegül Nadir'in kaçakçılık suçundan kurtarılması için Asil Nadir, Mehmet Ağar'a 300 bin dolar gönderdi!"
Çetenin bir kolu da tarihi eser kaçakçılığı yapıyordu. Hakkari, Bitlis, Van, Kars, Malatya, Amasya, Kayseri ve Çanakkale'de kaçak kazı yaptırıyorlardı. Elde edilen tarihi

eserler İstanbul Bakırköy'de bir ülkücünün bürosunda satılıyordu!
Kazı yaparken Çanakkale'de iki kez yakalandılar. Ancak onları kimse durduramıyordu.

Çok üstlerine gelinirse hemen silaha sarılıyorlardı:

Magosa yolu üzerindeki 1520 yıllık St. Barnabas Kilisesi (aynı zamanda müze olarak kullanılıyordu) 14 Mart 1996 gecesi kimliği bilinmeyen bir grup tarafından soyuldu. Soyguna katı lanların KKTC'nin istihbarat örgütü Sivil Savunma Teşkilatın'dan olduğu söyleniyordu. "Kıbrıs'ın MİT'i" ile Abdullah Çatlı'nın yakın ilişkisi olduğu da iddia ediliyordu.

Bu olayı araştıran "Kıbrıs'ın Uğur Mumcu'su" lakaplı gazeteci Kutlu Adalı, 7 Temmuz 1996 akşamı Lefkoşe'de evinin kapısının önünde vurularak öldürüldü. Cinayeti, TİT (Türk İntikam Tugayı) üstlendi ve cinayet "faili meçhul" olarak kaldı. Ama Adalı'yı vuran kurşunların Uzi marka bir silahtan çıktığı kesinleşti.
Kıbrıs polisinin kayıtlarına göre Abdullah Çatlı ailesiyle yaptığı tatilden iki ay sonra "yavru vatana" bu kez de Gonca Us ile gelmişti. 5 Temmuz tarihinde giriş yapan Çatlı sekiz gün kaldıktan sonra Kıbrıs'tan ayrılmıştı.
Kutlu Adalı'nın öldürüldüğü tarihte Kıbrıs'ta bulunan Abdullah Çatlı'nın cinayetle bir ilgisi var mıydı?
Hiçbir delil yoktu...

Mehmet Ali Yaprak kaçırılıyor
Tarih 25 Mayıs 1996. Saat 23.30.
Yeraltı dünyasında, "Dünyanın en büyük coptagon tüccarı" olarak tanınan, uyuşturucu kaçakçısı olduğu iddiasıyla defalarca mahkeme önüne çıkmış Mehmet Ali Yaprak, Gaziantep'teki evine girerken, elleri silahlı, polis gömlekli 10-12 kişilik bir grup tarafından arabasından alınarak kaçırıldı.
Şanlıurfa-Siverek taraflarında bir mezraya götürüldü. 6 gün sorgulandı. Yaprak'tan "vergi" istendi. Miktarı önce 15-20 milyon Mark. Daha sonra pazarlık sonucu bu miktar 3 milyon Marka kadar indi.

Anlaşma gereği 3 milyon Mark üç taksitle ödenecekti. Anlaşma sağlanınca, cebindeki 70 bin Mark, 40 milyon TL ile kredi kartlarına el konan M.Ali Yaprak, Hilvan İlçesi girişinde serbest bırakıldı
M Ali Yaprak'ın kaçırılmasının duyulması üzerine Gaziantep Emniyet Müdürlüğü soruşturma başlattı. 9 şüpheli isim tespit ettiler: Haluk Kırcı, Müfit Sament, Turgay Maraşlı, Hüseyin Efe, Yaşar Efe, Ali Maraşlı, Ali Aydın Öztekin, Salih Özdal.
Şüpheliler hakkında bazı deliller de bulunmuştu.

M.Ali Yaprak'ın kaçırılmasında kullanıldığı iddia edilen 27 PH 151 plakalı Şahin marka otomobilde, şüpheliler arasında adı geçen Müfit Sament'in parmak izi vardı.
Turgay Maraşlı'nın annesi Zekiye Maraşlı, olayın olduğu tarihte oğlunun Haluk Kırcı isminde bir arkadaşı ile İstanbul'dan Gaziantep'e geldiklerini ve daha sonra Urfa'ya gittiklerini söyledi.

Sonunda Gaziantep Cumhuriyet Savcısı Akın İnal, konuya ilişkin yeterli delil elde edilemediği için sanıklar hakkında 15.11.1996 tarihinde takipsizlik kararı verdi.
Susurluk Komisyonu, takipsizlik kararında kendisinden beklenen gerekli titizliği göstermediği ve soruşturmayı eksik sonuçlandırdığı kanaati doğduğundan Gaziantep Cumhuriyet savcısı Akın İnal hakkında Adalet Bakanlığı'nca tahkikat açılmasını istedi.
Yaprak'ı kaçırıp sorgulayan ve fidye pazarlığı yapanlar arasında Abdullah Çatlı var mıydı?
Onun olup olmadığı bilinmiyor ama Sultan Tekstil ve GSC Tekstilden ortakları Turgay

Maraşlı ve Haluk Kırcı'nın bulunduğu biliniyor.
Turgay Maraşlı aynı zamanda gerçek Mehmet Özbay'la Ataköy Atrium'daki "Pizzadays"in ortağıydı. Ağustos 1996'da evinden apar kopar ayrılmıştı ve bil daha kendisini gören olmamıştı.

Telefondaki kişi

12 Kasım 1996 tarihinde isim vermeden telefonla arayan bir şahıs Soner Yalçın'a, M.Ali Yaprak'ın kaçırılmasıyla ilgili ilginç mi ilginç bilgiler verdi.
"Mehmet Ali Yaprak dünyanın en büyük coptagon üreticisidir. Coptagonu Kıbrıs'ta üretiyor. Ortağı Kıbrıs'ın iki numaralı devlet adamı D.E...
M.Ali Yaprak 1984-95 yılları arasında büyük servet edindi. Orpit adlı bir şirket kurdu. İstanbul Global Turizm, havayolu şirketi, Antalya ve Alanya'da tatil köyleri, İstanbul'da villa inşaatları vb. işlerine girdi. Çok göze battı. Çok parası olduğu için kaçırıldı. Yapraklar asıl 1991 yılında büyüdüler. O dönemde Gaziantepli ülkücü Akif Baytaz'la ortak oldular. Yapraklar'ın Romanya'da imalathanesi var. Yaprak amblemli coptagon hapı üretiyorlar. Suudi Arabistan'da kellesi kesilen Fevzi Dana Yapraklar'ın adamıydı. Aynı işleri Ürdün'de de yapıyorlar. Hap işinde devamlı Ortadoğu'ya çalışıyorlar.

"Bundan beş yıl önce İstanbul'da, Sarıyer Kazıklı Yol'da, Kilisli Kıvırcık'ın yani Mehmet Kasar'ın Fuat Paşa Yalısı'nda, bir tarafta Savaş Buldan, Hacı Karay (ikisi de kaçırılıp öldürüldü.-yn.) diğer yanda Arnavut Sami (Sami Hoştan) M.Ali Yaprak, Akif Baytaz, bir hakemin başkanlığında bir araya geldiler. M.Ali Yaprak'ın Savaş Buldan'a 2,5 milyon Dolar borcu vardı. Ödeme planı konuşuldu.

1993 yılında M.Ali Yaprak'ın İstanbul'daki imalathanesi basıldı. 250 milyon Dolarlık mal yakalandı. M.Ali Yaprak polisle pazarlık yaptı. Bu işte ismi geçmemesi için 1 milyon Dolar rüşvet verdi. 1 milyon Dolarla M.Ali Yaprak kurtuldu. Ama ortağı Akif Baytaz içeri alındı. Bundan sonra ortaklık bozuldu, araya düşmanlık girdi, Akif Baytaz, ülkücü arkadaşlarına yakı nlaştı Abdullah Çatlı ile ilişkisi bundan sonra başladı.
"Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve İstihbarat Daire Başkanlığı, Kilis ülkücü Akif Baytaz'dan iş istedi. Yani ihbar istedi. Ülkücü Baytaz, eski ortağı M.Ali Yaprak'ın 100 bin coptagon'unu yakalattı.

"İbrahim Şahin 1996 yılının birinci veya ikinci ayında M.Ali Yaprak'ı Adana otobanında kaçırttı. Yani Çatlılar Yaprak'ı kaçırmadan daha önce, Yaprak kaçırılıp fidye alınmıştı. İlk kaçıran ekip Yaprak'ın elini asitin içine soktu. Daha sonra Almanya'da tedavi gördü. Çünkü şeker hastasıydı ve yaraları bir türlü iyileşememişti.

"Çatlı, Korkut Eken ve İbrahim Şahin'in yolları sonra ayrıldı. Birbirlerinden koptular. Ayrılık pazar payından oldu.
"M.Ali Yaprak kaçırıldığında Mehmet Eymür, Gaziantepli mimar Haluk Koral'ı arayarak Yaprak'a, Abdullah Çatlı, ülkücü Yahya Efe'nin ismini verdi. Ekim 1996 tarihinde Gaziantep'te M.Ali Yaprak'ın bağ evinde Mehmet Eymür, Mimar Haluk Koral ve M.Ali Yaprak yemek yediler.
"Geçtiğimiz günlerde uyuşturucu yakalatan Yüksekovalı Hurşit Han'ın malını ispiyon eden M.Ali Yaprak'tır. Hurşit Han'ın ortağı Kapalıçarşı'da Azer döviz bürosu sahibi İranlı Lokman Kutsi'dir.

"Kaçırılma olayı nedeniyle Mehmet Ağar ile M.Ali Yaprak, birbirlerine diş bilediler. Mehmet Kasar (Kıvırcık denilir), Mehmet Ağar ile M.Ali Yaprak'ı barıştırdı. Bu işe aracılık edenler Celal Doğan ile Ali Şen'dir.
"Savaş Buldan, Adnan Yıldırım ve Hacı Karay kaçırıldıklarında 1 milyon Dolar istediler: Vermedikleri için öldürüldüler."
Telefonda kimliğini vermeden birtakım iddialarda bulunan bu kişinin verdiği inanılması zor bilgilerin ne kadarı doğruydu?
"Vergi tahsildarlığı"

Ortada kesin gerçekler var:

Yeraltı dünyasının isimleri kaçırılıp para alınıp serbest bırakılıyordu. Abdullah Düşünmez Yüksekovalıydı.
İstanbul Ramada Oteli'nden çıkarken Doğan marka otomobile zorla bindirilip kaçırıldı: Abdullah Düşünmez, "Beni kaçırıyorlar!" diye feryat etti ama kimse oralı bile olmadı. Çünkü yanındaki kişilerin üzerinde polis yelekleri vardı.

Abdullah Düşünmez'in kafası otomobilin arka koltuğuna sokuldu, birkaç saat sonra araba durdu. Yüksekovalı Düşünmez indirildi, başka bir otomobile bindirildi. Artık gözleri de bağlanmıştı. Otomobilin sarsıntısından tali bir yola girdiklerini anladı.
Otomobil birkaç saat sonra durdu, gözleri bağlı Yüksekovalı Düşünmez'i üç kat yerin altına indirdiler. Soyun dediler. Soyundu.
"Senin hakkındaki kararı bu telefon verecek," dediler. "İşkence faslı" başlamadan telefon çaldı. Telefonu açan kişi, karşıdakine hep, "Tamam reis," diyordu.
Telefondaki kısa konuşmadan sonra, "Korkmana gerek yok, sen Liceli değilsin," dediler. "Devlete vermediğin vergiyi bize vereceksin, hepsi bu kadar," diyerek 300 bin Mark istediler.

Abdullah Düşünmez hemen kabul etti. Ve onu getirdikleri gibi tekrar götürdüler. Ancak Ramada Oteli'nde değil, Beşiktaş Polis Karakolu'nun önünde bıraktılar!
Abdullah Düşünmez şimdi ailesiyle birlikte İspanya'da yaşıyor. Nasıl kurtulduğuna ise hâlâ şaşıyor!

Senar Filmcilik, Özel Fırat Havayolları, Zargos İnşaat, Gürpınarlı A.Ş. gibi birçok şirketin sahibi Kürt işadamı Senar Turgut da yurt dışına çıkmak zorunda kalanlardan.

Herkes onlar kadar şanslı değildi. Senar Er'in babasını kaçırıp fidye istediler. Ödedi, ancak hâlâ babasını arıyor!..
Haraç için sadece Kürt işadamları tehdit edilmiyordu...
Refahyol Hükümeti 29 Haziran 1996 tarihinde kuruldu. Ancak Hükümet'in güvenoyu alıp almayacağı o günlerin bir numaralı gündem maddesiydi.
Özellikle bazı DYP milletvekilleri Refah Partisi ile koalisyon yapılmasına karşı çıkıyorlardı.
Koalisyonun kurulmasını sağlayan iki önemli isim Yalım Erez ve Mehmet Ağar hükümetin güvenoyu alması için var güçleriyle çalışıyorlardı.
O günlerin gazeteleri hükümete ret oyu verecek bazı DYP milletvekillerinin tehdit edildiğini yazdılar.
Tesadüf bu ya, Abdullah Çatlı bu kritik günlerde Ankara'daydı!
Refahyol Hükümeti'ne destek veren DYP milletvekili Sedat Bucak'ın misafiriydi...

Ömer Lütfü Topal cinayeti

Adı: Ömer Lütfü Topal.
Namı: Fındıkzadeli Ömer.
Malatyalı, 1942 doğumlu. Genç yaşta, "taşı toprağı altındır" deyip İstanbul'a gelenlerden. Fındıkzade'de tombalacı olarak işe başlayan ve barbut oynatan, daha sonra 1970 yılında aynı semtte Emperyal adlı bilardo salonunu açan Ömer Lütfü Topal 20 yıl içinde kumarhaneler kralı oldu.

1990 yılından itibaren:

Mersin Hilton Oteli,
Antalya Grand Oteli,
İstanbul Ceylan Inter Continental Oteli,
Antalya Seven Seas Oteli,
Antalya Lara Ofo Oteli,
İstanbul Akgün Oteli,
İstanbul Polat Ronessance Oteli,
İstanbul Topkapı Eresin Oteli,
Bodrum Park Resort Oteli,
Aydın Kuşadası Onura Oteli,
Antalya Saray Regency Oteli,
İstanbul Hyatt Oteli,
Adana Seyhan Oteli kumarhanelerinin işletmelerini almıştı.

Ayrıca Kıbrıs'ta Asil Nadir'in Oteli Jasmine Court casinosunun da sahibiydi.
Amacı kısa zamanda Ortaasya'ya açılmaktı. Bu nedenle bölgede ilk kumarhanesini Türkmenistan'da açtı.
Neredeyse Fenerbahçe kulübünün sosyal tesislerine bile kumarhane açacaktı. Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ Fenerbahçe Yönetim Kurulu üyesiydi. Hasan Özaydın'ın Başkanlığı döneminde kulübün sosyal tesislerine casino yapılması teklifini götürdü. Teklif kabul görürse, kumarhanenin işletmesi Kocadağ'ın tanıdığı Ömer Lütfü Topal'a verilecekti. Ancak Fenerbahçe teklifi reddetti.

Kumarhanelerin hepsine aynı adı vermişti: Emperyal!

Kuşadası ve İstanbul Boğaz'da yüzlerce dönümlük arazilere sahip olan Topal, Roto Menkul Değerler şirketi ile borsaya girdi.
1977 yılında Belçika'da uyuşturucu madde kaçakçılığından 5 yıl hapis cezasına mahkum oldu. 1981 yılında Belçika'dan ABD'ye iade edildi. Amerika'da da 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Türk Hava Yolları'nın yerüstü hizmetlerini özelleştirmesi üzerine HAVAŞ'a en yüksek fiyatı, 100 milyon Dolan vermesine rağmen "THY'yi kullanarak uyuşturucu ticareti yapacak" endişesiyle ihale kendisine verilmedi.
Uyarıyı 23 Şubat 1995 tarihinde Türk Dışişleri Bakanlığı'na yapan ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'ydi.
Ömer Lütfü Topal 90'lı yıllarda Türkiye'nin en fazla nakit parasına sahip kişisi olarak ünlenmeye başladı.

Tarih 28 Temmuz 1996. Saat: 22.30

Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfü Topal, Aliço diye bilinen ortağı Ali Fevzi Bir ile görüştükten sonra Polat Oteli'nden ayrıldı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Abdullah Çatlı'nın 1990-1996 Yılları Arasındaki Faaliyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 04:06

Saat 23.30.

İstanbul Sarıyer İlçesi Köydere Caddesi Tazeceviz Sokak'ta, 34 BTG 96 plakalı Mercedes otomatik silahlarla tarandı.
Araçta bulunan Ömer Lütfü Topal açılan ateş sonucu delik deşik olmuştu.
Olay yerine gelen polisler, cinayet mahalline bırakılmış 2 adet Kalaşnikof marka otomatik silah, bu silahlara ait şarjörler, 47 adet dolu, 9 adet boş kovan buldular.

Görgü tanıklarının ifadelerine göre, saldırganlar 34 KN 288 plakalı araç ile kaçmışlardı.
Saldırganların kaçtıkları otomobil kısa bir sürede İstinye Karakolu'nun önünde bulundu. Araçta, 9 mm çapında Uzi marka makinalı tabancalara ait 1 adet şarjör, 9 mm çapında MKE yapısı İzz marka 9 adet mermi 7.62X39 mm çapında 27 adet fişek bulundu.
Uzi marka silahın şarjörü bulunmuş ancak silah bulunamamıştı. Herhalde saldırganlar bu suikast silahını yanlarında götürmüşlerdi.
Saldırganların kaçtıkları otomobil üzerinde yapılan araştırmada, aracın 24 Nisan 1995 tarihinde Ankara'da çalınmış olduğu ortaya çıktı. Asıl plakası 06 V 7550 idi.
Ömür Lütfü Topal'ı kim, niçin öldürmüştü?

Ömer Lütfü Topal da tıpkı Behçet Cantürk gibi öldürülmeden önce aynı sözü tekrarlıyordu çevresine:

"10 milyon Dolan verdik, havaleyi yaptık. Kelleyi kurtardık, artık beni koruyacaklar, beni öldürmeyecekler."

Cantürk ve Topal, binlerce, milyonlarca Dolar, Mark verip isimlerini öldürülecek işadamları listesinden sildirmişlerdi!

Öldürülen Savaş Buldan da, Adnan Yıldırım da öldürülmeden önce yakınlarına şunları söylüyorlar:

"MİT'ten geldiler, 600 bin Mark istediler. Parayı verirseniz adınızı öldürülecekler listesinden sildiririz dediler. Buldan ve Yıldırım parayı verdiler. Peki, bu parayı kimler almıştı?

Bu soruların yanıtını bilsek bile veremeyiz. Çünkü kitap yayına hazırlanırken, başta Özel Hareket Daire Başkan Vekili İbrahim Şahin, Emniyet Genel Müdürlüğü Danışmanı Korkut Eken, özel tim elemanları Ayhan Çarkın, Oğuz Yorulmaz, Ercan Ersoy, Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Mustafa Altunok, Enver Ulu İstanbul DGM'de yargılanıyorlardı.
Dava henüz görülmekte olduğu için, biz sadece TBMM Susurluk Meclis Araştırma Komisyonu'nun raporundan birkaç paragraf vermekle yetineceğiz.

Bucak'ın koruma isteği

Susurluk Komisyonu raporundan önce birkaç noktayı alt alta sıralamakta yarar var: 28 Temmuz 1996. Ömer Lütfü Topal öldürüldü. Cinayetten üç gün sonra: 1 Ağustos 1996.
Ankara Emniyet Müdürlüğü 154792 sayılı yazıyla Ankara'da sık sık görülmeye başlanan Abdullah Çatlı'nın yakalanması için tüm Türkiye'deki emniyet birimlerine teleks mesajı çekti. Mesajda, Çatlı'nın sık sık Ankara'ya geldiği, Shareton Oteli'nde kaldığı belirtiliyordu. Bu arada Ankara Emniyeti de Çatlı'yı yakalamak için kendi içinde küçük bir birim oluşturdu.
Bugün, üst düzey emniyet görevlileri, "Biz 70'li yılları bilmeyiz, Çatlı adını unutmuştuk," vs. sözler sarfediyorlar, ancak Çatlı adı daha medyaya manşet olmadan emniyet telekslerinde görülüyordu.

Aynı gün.
Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün tüm illere Abdullah Çatlı'nın yakalanması için teleks çektiği gün, TBMM Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak, "TBMM antetli kağıda" 6 özel tim görevlisinin adını yazarak özel korumasına verilmelerini istedi.
Kimdi bu özel timciler?
Ercan Ersoy, Enver Ulu, Oğuz Yorulmaz, Mustafa Altıok, Ayhan Çarkın, Ömer Kaplan.
Özellikle istenmeleri için ne gibi bir sicilleri vardı?

Ayhan Çarkın, Ömer Kaplan, Oğuz Yorulmaz, Ercan Ersoy yargısız infazlar yaptıkları iddiasıyla, çeşitli mahkemelerde yargılanıyorlardı. Enver Ulu ise çek tahsil ederken yakalanıp, 6 ay görevinden uzaklaştırılmıştı.
Böyle bir sicile sahip özel timciler, DYP Milletvekili Bucak'ın isteği üzerine bir gün sonra derhal korumasına verildiler...
Milletvekili Bucak, Söylemezler Ailesi ile kan davalı oldukları için koruma istediğini söylemişti. Ancak Söylemezler ile kavgaları 1994 yılından beri sürüyordu. Üstelik Milletvekili, Bucak'ın koruma istediği tarihte Söylemezler'in hemen hepsi yakalanıp cezaevine konmuştu!

Milletvekili Bucak'ın isteği çok acele yerine getirildi. Ama özel tim elemanlarının o kadar acelesi yoktu! Özel timciler sık sık İstanbul'da görülüyorlardı.
Söylenenlere göre bu özel timciler, Milletvekili Bucak'ın değil, yakalanması için teleks çekilen Abdullah Çatlı'nın korumalığına başlamışlardı!
"İşler" karışınca Milletvekili Bucak'ın yanına geldiler...
Ayhan Çarkın'ın 24 Ağustos'ta; Ömer Kaplan, Mustafa Altıok ve Enver Ulu'nun 27 Ağustos'ta Bucak'ın korumalığına başladıkları biliniyor.
Oğuz Yorulmaz ve Ercan Ersoy henüz Bucak'ı korumaya başlamamışlardı ki, İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından 27 Ağustos'ta İstanbul'da gözaltına alındılar.

Gözaltına alınma

Bir iddiaya göre ülkücü Tevfik Ağansoy, Ömer Lütfü Topal'ı kimlerin öldürdüğünü İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şubesine bağlı Cinayet Büro Amirliği'nin 214 40 33 nolu telefonuna 25 Ağustos günü ihbar etti.

İhbara göre, kumarhaneler kralı Ömer Lütfü Topal, özel timci polisler, Ayhan Çarkın, Ercan Ersoy, Oğuz Yorulmaz ile Topal'ın Sheraton Oteli kumarhanesinin ortaklan Ali Fevzi Bir ile Sami Hoştan'ın da aralarında bulunduğu bir grup tarafından planlanarak öldürülmüştü.
Ülkücü Tevfik Ağansoy'un 28 Ağustos 1996'da öldürüldüğü akşamın bir gün öncesinde, 27 Ağustos'ta, özel timciler Ayhan Çarkın, Ercan Ersoy ve Oğuz Yorulmaz'ın İstanbul emniyetince gözaltına alınmış olmaları, çok tuhaf bir rastlantıydı.

Bundan sonraki gelişmeleri Ayhan Çarkın'dan dinleyelim:

"Önce tokalaştık, sonra bize, 'kamuoyunda polise baskı var, biz bu yüzleşmeyi yapmazsak yarın başka türlü şeyler çıkar' dediler. Bir odaya gidip oturduk. Bir iki saat sonra sıkıldık. Ne olacaksa olsun diye çıkıştık. 'Durun müdürümüzden bilgi bekliyoruz' dediler. Bilgi (İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Bilgi Ünal. yn) kimse onları bekliyormuş. Tamam deyip oturduk. Bir müddet sonra 'müdür seni görmek istiyor' dediler. Bir başka odaya geçtik. 15-20 kişi vardı. Silahımı almak istediler. Vermek istemedim. Odadakileri sordum, teşhis için bulunduklarını söylediler. Ben bu hokkabazların sekizini tanıyorum diye bağırdım. Silahımı vermek istemeyince zorladılar. Öldürürüm sizi diye bağırdım. Tamam deyip sakinleşirdiler. Bir süre sonra üç kişiyle birlikte iki sivil şahıs daha geldi. Sivil şahısların adresini vermiyorum, onları yüce yargı belirlesin. Sivil derken bana göre polis değil. Hiçbir polisin bu kadar ukalaca davranacağını tahmin etmiyorum. Beni onlar sorguladılar.

İbrahim Şahin'i tanıyor musun?' dediler. Tanıdığımı söyledim. Savaş Buldan, Behçet Cantürk, Medet Serhat, Yusuf Ekinci, Tarık Ümit, Yener Kaya, Nesim Malki, Vedat Aydın'ın öldürülmesine hatta Gazi Mahallesindeki olayların başlamasına sebep olarak beni gösterdiler. Ben kahve tarayıp alevi dedesini öldürmüşüm."

Devlet çeteden haberdar

Hemen araya girip bir tespit yapalım: İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde Ayhan Çarkın'ı sorgulayan MİT elemanları, Mehmet Eymür tarafından gönderilmişlerdi.
Bilgi: Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu ile Mehmet Eymür çok eski arkadaştılar. Birinci MİT Raporun'nun hazırlanmasında Kemal Yazıcıoğlu'nun çok büyük katkısı olduğu söylenir. Kemal Yazıcıoğlu da tıpkı Mehmet Eymür gibi, Mehmet Ağar'ı hiç sevmez!..

Ayhan Çarkın'ın anlatımlarına devam edelim:

"Doğu ve Güneydoğu'da bir sürü olay saydılar. Kürdistan Ulusal Meclisi'nin üyeleri dediler. 'Onları biliyorsan bunu bana sorma, siz kime hizmet ediyorsunuz?' dedim. Kim bu o... çocukları, kim bunlar, kime hizmet ediyorlar diye sordum. 'Kardeşim sakin ol, bunlara kimsenin bir şey dediği yok. Biz birbirimizi biliyoruz. Fakat siz başka bir güce hizmet etmişsiniz dediler. Hangi güç olduğunu da söylediler. Siyasi güçmüş bu. Yahu siyasi güce hizmet etmeyen yok ki. Herkes siyasi güce hizmet eder, kimmiş bu siyasi güç dedim. O zamanın Başbakanı Tansu Çiller, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, İbrahim Şahin. Onların güdümünde Türkiye'de terörle mücadele amacıyla özel tim oluşturuluyor. Bu tim illegal faaliyetlerde bulunuyor. Bunun, timin finansörlüğünü de Özer Çiller yapıyor. Bu güce hizmet ettiğinizi herkes biliyor. Fakat şimdi aynı güç rapor hazırlıyor dediler. Ben hangi güçmüş o deyip Cumhurbaşkanı Demirel'den Başbakan Tansu Çiller'e, Mehmet Ağar'a kadar hepsine küfür savurdum.
"Bana tam 91 tane cinayet yüklediler. Ama 'Bunları biliyoruz, bunları yalayıp yuttuk. Bunlara kimsenin diyeceği bir şey yok. Bir kere de gidip 'kendimiz için yapalım' deyip, 'Ömer Lütfü Topal'ı öldürdünüz' deyince tepem attı."

Özel timci Ayhan Çarkın'ın İstanbul emniyetindeki sorgusu 28 Ağustos 1996 tarihinde yapılıyor. MİT elemanları, özel timci Çarkın'a "Siz siyasi bir güce hizmet ediyorsunuz" deyip dönemin Başbakanı Tansu Çiller, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'ın adını veriyor.
MİT elemanlarının bu isimleri telaffuz ettiğinde daha ortada İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek'in açıkladığı ikinci MİT Raporu yok. Perinçek raporu 21 Eylül 1996'da, yani özel timcilerin sorgusundan bir ay sonra açıkladı.

Buradan çıkan sonuç şu: MİT, Çiller Özel Örgütü'nün adını İP lideri Perinçek'ten önce telaffuz ediyor.
Devlet, kendisini ele geçirmeyi amaçlayan bir çetenin varlığından haberdardır.

Şarjörde Çatlı'nın parmak izi

Üç özel timci MİT görevlilerinin katıldığı sorguda ifadeleri alınırken ilginç gelişmeler olur.
Ama biz önce Susurluk Komisyonu raporuna geri dönelim: "Ömer Lütfü Topal isimli kişinin öldürülmesinde kullanılan silahın şarjöründe Abdullah Çatlı'nın parmak izi bulunmuş ve Abdullah Çatlı'nın bu olaya iştirak etmiş olduğu bu somut delil ile tespit edilmiştir.

Ömer Lütfü Topal kumarhanelerden büyük paralar kazanmaktadır. Sami Hoştan ve Ali Fevzi Bir isimli şahıslar da Ömer Lütfü Topal'ın İstanbul'daki bir kumarhanesinin ortaklarıdır. Bu kişiler ihbar üzerine üç polis memuru (A.Çarkın, E.Ersoy, O.Yorulmaz) ile birlikte Ömer Lütfü Topal'ın cinayet zanlıları olarak gözaltına alınmışlardır. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü'nde gözaltında bulundukları sırada, daha ilk saatlerden itibaren Sedat Edip Bucak, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğüne defalarca telefon açarak bu kişileri gözaltından kurtarmaya ve araştırmanın genişletilmesini engellemeye yönelik girişimlerde bulunmuştur. Araştırmanın birinci günü henüz tamamlandığında ise, İbrahim Şahin'in bizzat İstanbul'a gelmesi ile bu kişiler apar topar İstanbul Emniyet Müdürlüğümden Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü'ne götürülmüş ve orada kısaca ifadeleri alınıp yüzeysel bir inceleme ile yasal olmayan bir uygulama sonucu serbest bırakılmıştır."

Susurluk raporu soruyor:

"Daha önce birçok emniyet görevlisi gözaltına alındı, sorgusu yapıldı. Şimdi ne oldu da bu kişiler, üstelik Sami Hoştan ve Ali Fevzi Bir sivil iken alınıp Emniyet Genel Müdürlüğü'ne götürüldüler?"

Sorunun yanıtını herhalde devam etmekte olan dava sonuçlanınca Devlet Güvenlik Mahkemesi verecek. Ancak biz gözaltına alınan üç özel tim elemanı ile kumarhaneler kralı Topal'ın iki ortağı Sami Hoştan ile Ali Fevzi Bir'in İstanbul'dan Ankara'ya nasıl getirildiğini yine Susurluk Komisyonu Raporu'ndan okuyalım:
"Bu kişiler hakkında İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nce araştırma devam ettiği sırada dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, Emniyet Genel Müdürü'nün bilgisi dışında Genel Müdür Yardımcısı Halil Tuğ'u İstanbul'a göndererek gözaltına alınan memurların neden alındığını sordurmuş, daha sonra da bizzat İstanbul'a gelerek Vali Bey'in bilgisi dışında İ stanbul Emniyet Müdürü ile görüşmüş ve polislerle ilgili bir delil olup olmadığını sormuş, Emniyet Müdürü'nün herhangi bir delil olup olmadığını sormuş, Emniyet Müdürü'nün herhangi bir delil olmadığını söylemesi üzerine Ankara'ya gönderilmelerini istemiş, bundan sonra Özel Harekat Daire Başkan Vekili İbrahim Şahin'i görevlendirerek adı geçen polis memurlarının ve iki sivil şahsın Ankara'ya getirilmesini emretmiştir. İbrahim Şahin de yanına bir komiser ve iki polis memuru (Komiser Yusuf Yüksek, polis memurları Uğur Şahin ve Şahin Arslan. yn) alarak İstanbul'a gelmiş ve İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Bilgi Ünal'la görüşerek söz konusu polis memurlarının ve sivil kişilerin kendilerine teslimini istemiş, adı geçenleri gazetecilerin görmemesi için Çamlıca turnikelerinin dışında tutanak karşılığında teslim alarak Ankara'ya götürmüştür."

Şahinle Eken'in yolları ayrılıyor

Çamlıca turnikelerinde saat 23.00'teki teslim sırasında, özel timci polisler karşılarında İbrahim Şahin'i görünce, "Bizi öldürmeye mi geldin?" deyip kaçma teşebbüsünde bulunduktan söyleniyor. Özel timciler herhalde gecenin karanlığından korkmamışlardı!
İbrahim Şahin ile Korkut Eken'in birbirleriyle kavga ettikleri ve bu nedenle ekip arkadaşlarının ikiye bölündükleri anlatılıyor.

Ekip şöyle bölünmüştü:

İbrahim Şahin'in yanında Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu gibi özel timde halen görev yapan polisler vardı.
Adı geçen diğer özel timciler, Çatlı ve Korkut Eken karşı ekiptendi.

Kocaeli Çetesi'nin lideri ülkücü Hadi Özcan da bu ayrılığı doğruluyor:

"İbrahim Şahin'le, 20 yıllık arkadaşı Musavvat Dervişoğlu vasıtasıyla Ankara'da bir otelde buluştuk. Abdullah Çatlı'ya ne kadar çok iyilikte bulunduğumu anlattım. Ancak Çatlı'nın beni yakalatmak ve öldürmek için neler yaptığını söyledim. İbrahim Şahin'den yardım istedim. O da bana, 'Onun Allah belasını versin. Hiçbiri ile görüşmüyorum,' dedi. İbrahim Şahin'le İstanbul'da ikinci kez buluştuğumuzda da bana yine benzer sözleri tekrarladı."

Benzer sözleri dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkan Vekili Hanefi Avcı da bu kitabın yazarlarına söyledi:

"Aslında İbrahim Şahin ile özel timcilerin arası açılmıştı. Özel timcilerden bazıları başka yerlere tayin ettirilmişti. 1995'in 6'ncı ayında özel timciler geri plana çekilmişlerdi. İbrahim Şahin çok para harcıyorlar, çok dikkat çekiyorlar diye onlara kızıp tayinlerini çıkarmıştı. Dikkat ederseniz özel timciler Ömer Lütfü Topal olayı nedeniyle gözaltına alınıp tekrar serbest bırakıldıklarında, onları İstanbul'daki köprüde İbrahim Şahin bekliyor.
Bu polisler korkuyorlar, 'Bizi öldürmeye mi geldin. Yoksa kafamıza sen mi kurşun sıkacaksın,' deyip kaçıyorlar. Yani birbirlerinden bu kadar korkuyorlar. Şimdi bir dava nedeniyle yakınlaştılar."

Bu ayrılığı Mehmet Eymür de doğruluyor:

"Çatlı o tarihlerde işi azıtmıştı. Kimse laf geçiremiyordu. Çatlı beni bile görevden aldıracağını söylüyordu. Yani iş çığırından çıkmıştı. Son zamanlarda bu nedenle Çatlı ile İbrahim Şahin'in aralan açıktı. Çatlı bu nedenle Bakanlığa ve Mehmet Ağar'a gitmişti."

Gerek Haluk Kırcı'nın gerekse Abdullah Çatlı'nın İçişleri Bakanlığı'na geldiğini o dönemdeki bazı bürokratlar reddetmiyorlar. İlginç bir yanıt veriyorlar: "İçişleri Bakanlığı'na her zaman her tür isim gelir. Gelmemesi tuhaf olur. Biz bunları gördüğümüzde herhalde istihbarat getirdiler diye düşünürüz."
İstihbarat getiren kişi hiç kendisini bu kadar açık açık gösterir mi?

İbrahim Şahin de doğruluyor

Telefon kayıtlarında da İbrahim Şahin'in diğer ekipten kimseyi aramadığı ortaya çıkıyor.

Bu ayrılığın izlerini İbrahim Şahin'in 7 Ocak 1997 tarihinde Susurluk Komisyonu'na verdiği ifadede de kolaylıkla bulabiliyoruz:


"Ayhan Çarkın, Oğuz Yorulmaz, Ercan Ersoy evvelce Özel Harekat Daire Başkanlığı emrinde çalıştılar. 1995 yılının Nisan ayında ayrıldılar. Ercan Ersoy İzmir'e, Ayhan Çarkın ve Oğuz Yorulmaz İstanbul'a tayin oldular. Ayrıldıktan sonra bunlarla hiçbir şekilde görüşmem olmadı. Hele Ercan Ersoy'la hiç olmadı. Zaten Ercan Ersoy özel harekattan çıkarıldı. Özel harekatta görevli polis memurları nereye tayin olurlarsa olsunlar mutlaka Özel Harekat Daire Başkanlığı'nın görüşü alınır. Milletvekili Sedat Bucak'a koruma olarak verilen memurlarla ilgili olarak benden bir görüş sorulmadı. Normalde sorulması gerekirdi."
İbrahim Şahin ayrılıklarının tarihini de veriyor: 'Nisan 1995'den sonra görüşmedim' diyor. Halbuki 3 Eylül 1995 günü Çatlı ve özel tim polisleriyle göbek attığının fotoğrafları bile yayınlandı. Herhalde heyecandan tarihleri karıştırdı; 1996 diyecekti, 1995 dedi.
Ayrıldığı doğru da, tarihi acaba neden yanlış söylüyor?

Ömer Lütfü Topal cinayetiyle ilgili olarak da ilginç bir yorum yapıyor:

"Müsaade ederseniz ben de bir yorum yapayım. Şimdi Ömer Lütfü Topal zannediyorum evinin yakınında, arabasının içinde iki silahla öldürülmüş olarak bulunuyor. İşin burası çok ilginç; çapraz ateşle öldürülüyor, silahlar orada bırakılıyor. Cinayetin işlenişi, silahların orada bırakılışı bu işin profesyonel insanlar tarafından yapıldığını gösteriyor. Şimdi bundan sonra tam tezat bir işlem yapılıyor. Cinayette kullanılan araba biraz ileriye bırakılıyor. Arabanın içerisinde özellikle ameliyat eldiveni, bir uzi silah ve şarjörü bırakılıyor. Yani bu işi bu kadar profesyonelce yapan insanlar aracın içine uzi silahı bırakıyor. Burada amaç, özel timi karalamaktır. Uzi silahlan sadece özel timde var. Uzi silah bu nedenle arabaya bırakılıyor. Üstelik Uzi silahını yanınızda taşımak kolaydır ama arabaya bırakıyorlar. Sonra cinayet işliyorsanız uzi silahla, işlersiniz. Niye kalaşnikov ile işlediniz? Yol ortasında arabayı kurşunluyorsunuz, o arabayı beklerken, o kaleşi mi yoksa uzi'yi mi saklamak kolaydır. Uziyi daha rahat saklayabilirdi. Bir mesaj verilmek istendi."

M.Ali Yaprak'ın kaçırılmasıyla ilgili olarak telefonla bilgi veren şahıs da, İbrahim Şahin ile Çatlı ve Eken'in yollarının ayrıldığını söylemişti. Bu nedenle M.Ali Yaprak iki kez, önce Şahin ekibi daha sonra da Çatlı grubu tarafından kaçırılmıştı!

Susurluk kazasına kadar neredeyse can düşmanı olanlar daha sonra barıştılar. İbrahim Şahin, bir yıldır görmediği özel timci polisler Ercan Ersoy ve Ayhan Çarkın ile komisyonda ifade vermeden 3 gün önce Ankara Eryaman'da ortak bir dostlarının evinde bir araya geldi. Yine İbrahim Şahin, bundan bir gün önce de, Korkut Eken ile Ankara'da Cinnah Caddesi'nde bir büroda buluştu.

Bu görüşmelerde Meclis Susurluk Komisyonu'nda neler söyleyeceklerini kararlaştırdılar.
Susurluk skandalı, aralarına düşmanlık giren grupları yeniden birbirine kenetlemişti...

Siverek hatırası

Bir kez daha komisyon raporuna dönüp, sözü edilen bazı ilginç ilişkilere de bir göz atalım:

"Ö. Lütfü Topal'ın öldürülmesine iştirak ettiği somut delillerle saptanan Abdullah Çatlı ile bu olayın zanlıları olarak gözaltına alınan ve aynı zamanda Ö.Lütfü Topal'ın ortakları olan Sami Hoştan ve Ali Fevzi Bir, Milletvekili Sedat Bucak ve onun yukarıda isimleri yazılı korumaları uzun süreden beri tanışmaktadırlar ve sık sık bir araya gelmektedirler. Keza bu kişilerin hemen hepsi İbrahim Şahin ile de tanışmakta ve onlarla da ilişkili bulunmaktadırlar. Ömer Lütfü Topal'ın öldürüldüğü günlere tekabül eden zaman diliminde ve ayrıca bu olaydan önceki ve sonraki günlerde Abdullah Çatlı, Sedat Edip Bucak, Sami Hoştan, Ali Fevzi Bir'in, Sedat Edip Bucak'ın korumaları ile yoğun ve dikkat çekici şekilde telefon görüşmeleri yaptığı tespit edilmiştir. Ömer Lütfü Topal'ın öldürülmesinin birkaç gün öncesinde, Abdullah Çatlı, Sami Hoştan, Ali Fevzi Bir ve Sedat Edip Bucak'ın korumaları Siverek'te Sedat Bucak'ın ikametgâhında toplanmışlardır. Adı geçen bu kişilerin böyle bir olay etrafında yoğun görüşme, beraberlik ve dayanışma içersinde bulunmaları, özel kasıtla hareket ettikleri kanaatini oluşturmaktadır."
Sami Hoştan ve Ali Fevzi Bir, Abdullah Çatlı ve özel tim görevlileri ile milletvekili Bucak'ın Siverek'teki evine giderek ortaklan Ömer Lütfü Topal'ın öldürülmesinin "acısını azaltmaya" çalıştılar. 1996 yılının Temmuz sonu-Ağustos başında Bucak'ın Siverek'teki evinde fotoğraf çektirdiler. Ama nedense objektife çok neşeli pozlar verdiler. Bu pozlar herhalde arkadaşları Ömer Lütfü Topal'ın suikasta kurban gitmesinin verdiği şok yüzündendi! Yoksa daha birkaç gün önce suikasta kurban giden ortakları Ömer Lütfü Topal'ın ardından kahkaha atarak fotoğraf çektirirler miydi?
Konuyla pek ilgisi yok ama aklımıza gelmişken yazalım. Yeraltı dünyasında bir söz vardır: Sağ kolu sol kola kestirmek. Bu nedenle yeraltı dünyasında kimse en yakınındaki isimlere bile güvenmez.

Ömer Lütfü Topal'ın ölümünden sonra Topal ailesi gazetelere şu ilanı verdi:

"Vekalet İlanı: Murisimiz Ömer Lütfü Topal 28.07.1996 tarihinde vefat etmiş olup, sağlığında vermiş olduğu tüm vekaletnameler ölümle son bulmuştur. Ölümünden evvel murisimiz Ömer Lütfü Topal'dan alınan bütün vekâletnamelerle yapılan işlemler geçersiz olup, buna rağmen işlem yapanların yasal sorumluluğu bulunduğunu, gerek vekillerin gerek üçüncü şahısların bizlerden hiçbir hak talebinde bulunamayacaklarını, bundan dolayı hiçbir sorumluluk kabul etmeyeceğimizi ve haklarında işlemlerin yapılacağını ilanen bildiririz. Ömer Lütfü Topal mirasçıları: Elif Lütfiye Topal, Serdar Murat Topal, Ebru Zeynep Topal'a velayeten Safiye Belli, Emir Ömer Topal'a velayeten Birsu Hilal Altıntaş, Ömer Lütfü Topal'a velayeten Birsu Hilal Altıntaş."
Topal Ailesi bu ilanı, Topal'ın ortaklarının casinolar üzerinde hak talep etmemesi için vermişti...
Peki, Ömer Lütfü Topal'ın öldürtülme nedeni neydi?

ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz 24 Aralık 1996 günü Susurluk Komisyonu'na, Ömer Lütfü Topal cinayetiyle ilgili önemli bilgiler verdi:
"Sedat Bucak'ın amca çocuğu olan Fatih Bucak isimli bir şahıs, (Milletvekili Sedat Bucak'tan önce aşiretin reisi olan Mehmet Celal Bucak'ın büyük oğlu), Milli İstihbarat Teşkilatı'na (MİT) başvurarak ifade vermek istediğini söylemiştir. Fatih Bucak bu ifadesinde Sedat Bucak'ın bu cinayeti azmettirdiğini ve bu cinayetin arkasında, o kumarhane sahibinden alınacak 6 milyon Dolarlık bir haracın etkili olduğunu, Sedat Bucak'ın şu an korumasını yapan özel timcilerin bu işle görevlendirildiğini, Abdullah Çatlı'nın bizzat bu olayın içinde olduğunu söylemiştir. Bütün bunlara ilaveten de, Sedat Bucak'ın Ankara'daki milletvekili lojmanında ve özel bürosunda 100'den fazla kalaşnikov tüfeğin bulunduğunu, milletvekili dokunulmazlığından istifade ederek, bu yerleri silah deposu haline getirdiğini bildirmiştir. Bu kişi kendisine can güvenliği sağlanırsa bunları adliyeyle paylaşacağını da söylemiştir."

Susurluk skandalı patlak verdikten sonra 11 Aralık 1996'da Çankaya Köşkü'nde bir araya gelen siyasi parti liderlerinin zirve toplantısında, Başbakan Necmettin Erbakan da, "Bucak Aşireti'nin Başkent Ankara'da bazı barlardan, gece kulüplerinden zorla haraç aldığını söylüyordu.

Telefonlar, telefonlar...
Abdullah Çatlı:
1996'nın Temmuz-Eylül ayları arasında; Ömer Lütfü Topal'ın ortaklan Sami Hoştan'ı 30 kez; Ali Fevzi Bir'i 32 kez;
Ayhan Çarkın'ı Haziran-Ağustos 1996'da 19 kez;
Ercan Ersoy'u Haziran-Ekim 1996'da 22 kez;
Enver Ulu'yu Ağustos-Ekim 1996'da 6 kez;
Oğuz Yorulmaz'ı Haziran-Ağustos 1996'da 39 kez;
Mustafa Altınok'u Haziran-Temmuz 1996'da 23 kez;
Ve daimi arkadaşı Haluk Kırcı'yı Temmuz-Eylül 1996'da 32 kez aradı.
Telefon kayıtları, kimin kiminle arkadaş olduğunu ve bu arkadaşlığın ne zamandan başladığını ortaya çıkarması açısından oldukça önemlidir.
Abdullah Çatlı 26 Aralık 1994-24 Ocak 1995 tarihleri arasında; Korkut Eken'i 16 kez, İbrahim Şahin'i 13 kez, Sedat Edip Bucak'ı 4 kez, özel timciler Ziya Bandırmalıoğlu'nu 2 kez ve Ayhan Akça'yı 3 kez aramıştı.

Abdullah Çatlı eski ülküdaşı BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu ile de sık sık telefonla görüştü.
2 Temmuz 1996 günü BBP Genel Merkezi'nden iki kez, 22 Temmuz'da bir kez aradı. 2 Temmuz günü Çatlı, Yazıcıoğlu'nun eşi Gülfer Yazıcıoğlu adına kayıtlı telefonu da iki kez aramıştı.

Çatlı, Muhsin Yazıcıoğlu'nun özel kalemi Serdar Özdağ adına kayıtlı telefonu Temmuz ve Ağustos aylarında 23 kez aramıştı.
Özdağ, Topal davasının savcılık ifadesinde cep telefonunu Haluk Kırcı'ya sattığını söyledi, bunu duruşmalarda da yineledi. Özdağ "kaş yapayım derken göz çıkarıyordu": Aranan Çatlı ile ilişkisini gizlemeye çalışırken, aranan Kırcı ile ilişkisini ele veriyordu. Üstelik Topal davasına Kırcı'nın adını da katmış oluyordu.

Unutulmuş isimler de var

Çatlı'nın cep telefonuyla aradığı isimler arasında kimler yoktu ki; MHP milletvekili Sadi Somuncuoğlu, DYP'li Ayvaz Gökdemir; Metin Günyol, Reşat Altay...
Son iki isim karanlıkta kalmış bazı olayları yeniden anımsamamıza yol açıyor. Metin Günyol adını bu kitabın geçtiğimiz bölümlerinde görmüştük. MİT Dışilişkiler Dairesi'nin şefiydi ve "Mete Bey" kod adıyla başta Abdullah Çatlı olmak üzere bazı ülkücüleri çeşitli olaylarda kullandığı söyleniyordu.
Reşat Altay ise şimdi Niğde Emniyet Müdürü. Çatlı tarafından cep telefonuyla arandığında ise İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele bölümünde. Bu görevde iken Çatlı ile beş kez görüşmüş. Dahası da var: Tarihe "16 Mart katliamı" adıyla geçen, 1978'de İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin üzerine bomba atılması ve 6 kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylar sırasında da, olay yerinde görev başında. Bombacıyı kovalamak isteyen polisleri engellediği öne sürülüyor. Halen devam etmekte olan davanın "görgü tanığı" konumunda.
Hep Abdullah Çatlı arkadaşlarını arayacak değil ya, arkadaşları da Çatlı'yı arıyor.

Çatlı'nın telefonları 1996 yılının Temmuz ayı sonlarında hiç susmadı:

28 Temmuz 1996 günü öldürülen Ömer Lütfü Topal'ın cinayet zanlısı olarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nce gözaltına alınan özel timci Oğuz Yorulmaz;
29 Temmuz 1996 günü Abdullah Çatlı'yı 4 kez, 25-26-27 ve 29 Temmuz 1996 günleri Haluk Kırcı'yı 11 kez,
Korkut Eken'i 29 Temmuz 1996'da 4 kez aramıştı.
Yine Ö.Lütfü Topal'ı öldürdüğü iddiasıyla gözaltına alınan özel timci Ercan Ersoy, 26¬27 Temmuz 1996'da Haluk Kırcı'yı 5 kez,
Çatlı'yı da 26 Temmuz'da bir kez aramıştı.

İstanbul polisinin gözaltına aldığı, Emniyet Müdürlüğü'nce Ankara'da serbest bırakılan özel timcilerden Ayhan Çarkın, 27-28 Temmuz 1996'da Abdullah Çatlı'yı 4 kez aramıştı:

Bir de "İdi Amin" kod adlı Haluk Kırcı'ya bakalım; o günlerde kimleri kaç kez aramış:
25-29 Temmuz 1996'da Çatlı'yı 26 kez;
25-27 Temmuz 1996'da Ayhan Çarkın'ı 7 kez;
25-27 ve 29-30 Temmuz 1996'da Oğuz Yorulmaz'ı 11 kez.

Telefon olaylarına Susurluk Komisyonu'ndan bir not düşmeden geçmeyelim:

Özer Çiller - Sami Hoştan görüşmesi

Komisyon üyesi ANAP milletvekili Yaşar Topçu, komisyon raporuna koyduğu muhalefet şerhinde telefon trafiğine ilişkin bilgi veriyor:

"Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller'in eşi Özer Çiller'in Sami Hoştan ile yaptığı telefon görüşmelerinin detaylarını tespit eden Telekom görevlisini görevden alan Ulaştırma Bakanı (DYP'li Ömer Barutçu yn), denetimi kaybetmemek ve bu ilişkileri kapatabilmek için gerekli her türlü tedbiri alarak komisyonumuzun istediği birtakım telefonlara ait detay görüşmelerini göndermemiştir. Komisyon da bu konu üzerinde durmamış ve gerekli araştırmayı yapmamıştır."

Bir not da Uğur Dündar'ın Hürriyet Gazetesi'nin 17 Kasım 1996 tarihli köşesinden ekleyelim:

"Sami Hoştan'ın gerek milletvekili Sedat Bucak, gerekse Abdullah Çatlı'yla yakın dost oldukları biliniyor. Aynı Hoştan Sheraton Kumarhanesinin işletme sorununun çözümü için kı sa bir süre önce Ankara'ya giderek Turizm bakanı Bahattin Yücel'le görüşmüş. Bu görüşmeyi sağlamak için kumar sektörünün içindeki (Dört kumarhanenin işletme hakkını almıştı) İstanbul Yeniköylü dazlak bir yalı sahibi (Çiller Ailesinin yalı komşusu Mehmet Üstünkaya) aracılık yapmış."
Bu telefon trafiğinde Ömer Lütfü Topal'ın adı hiç gözükmüyor. Oysa Kumarhaneler Kralı Topal bu çevre ile yakın ilişki içindeydi.
Örneğin, 28 Nisan 1996 günü ortağı Hikmet Babataş'ın Bodrum Regata Oteli'nde öldürülmesinde kimlerden yardım görmüştü?
Artık çok iyi biliniyor ki, Ömer Lütfü Topal, Çatlı ailesi ile 26 Nisan-1 Mayıs 1996 günleri arasında Kıbrıs'ta beraberdi.
Bodrum'daki otelde cinayet işlendikten sonra özel timci Ercan Ersoy, duruma el koymak için İzmir'den kalkıp Bodrum'a gitmişti.
Eski dostların arası nedense sonradan açılmıştı.

Aslında ortaya şöyle bir manzara çıkıyor:

"Birileri" uyuşturucu ticaretinde birlikte iş yaptıkları, haraç aldıkları kişileri öldürüp piyasayı ele geçirmek istiyorlar. Aynı nedenle kumarhaneleri de tekellerine almak için "Kumarhaneler Kralı"na da suikast düzenliyorlar...
Şu telefon trafiğine bir daha dönelim. Yalnız bu kez alanı daraltalım. Örneğin, tesadüfi bir gün seçelim. Bakalım o gün arkadaşlar cep telefonlarıyla birbirleriyle kaç kez görüşmüşler?

Hangi günü seçelim? Haydi, Topal'ın öldürüldüğü 28 Temmuz 1996 tarihi olsun:

"Telekom kayıtlan üzerinde bilirkişilerin yaptığı incelemeye göre, Abdullah Çatlı cinayetin işlendiği gece Beylerbeyi, Levent, Okmeydanı, Laleli ve Kozyatağı semtleri arasında seyir halindeydi. Ömer Lütfü Topal yaklaşık 23.30'da öldürüldü. Çatlı, 0.532 232 78 51 numaralı telefonu ile şu görüşmeleri yaptı:
-Çatlı araç içinden saat 23.24'de bir kez özel timci Ercan Ersoy'u, bir kez Topal'ın ortağı Ali Fevzi Bir'i aradı.
-23.35'te özel timci Oğuz Yorulmaz'ı bir kez aradı.

-Aynı dakikalarda Çatlı'yı (Yazıcıoğlu'nun özel kalemi) Serdar Özdağ iki kez, Oğuz Yorulmaz üç kez, Ercan Ersoy bir kez, Ali Fevzi Bir üç kez aradı.

Serdar Özdağ, ne diyordu:

"Cep telefonumu Haluk Kırcı'ya sattım."

Mahkeme Özdağ'ın söylediğini doğru kabul etti ve onu tahliye etti.

Bu durumda, yani telefon o tarihte Kırcı'da ise, "Serdar Özdağ" adının yerine "Haluk Kırcı" adını koyarak Topal iddianamesini yeniden okumak gerekiyor:

"Serdar Özdağ'ın (Haluk Kırcı'nın) saat 22.04'de Yeşilyurt semtinden (Topal'ın öldürüldüğü yer) Oğuz Yorulmaz'ı aradığı, daha sonra Beşiktaş, Çeliktepe, Maslak Yolu ile olay yerine geldiği, olay saatlerinde Ali Fevzi Bir, Abdullah Çatlı, Oğuz Yorulmaz ile müteaddit defalar görüştüğü, 23.32 sıralarında (olayda kullanılan otonun terk edildiği) İstinye mevkiinde Oğuz Yorulmaz'ı aradığı... "

Kumarhanelere giriş yasağı

Yukarıdaki telefon trafiğini Ömer Lütfü Topal cinayetiyle ilişkilendirmek ne kadar "haksızlık" olacaksa;
İçişleri Bakanı Mehmet Ağar'ın Topal'ın öldürülmesinden sonra, Türkler'in kumarhanelere girişini yasaklayan genelgesini, tüm valiliklere göndermesinin suikastla bağlantısını kurmak da, o kadar "haksızlık" olur!..

24 Kasım 1996 tarihli Tempo Dergisi'nde "Casino fiyatları kimin için sıfırlandı" başlığı ile verilen haberde, dönemin İçişleri Bakanı Ağar'ın genelgesiyle ilgili olarak Talih Oyunları Mahalleri İşletenler Derneği Başkanı Erhan Akbulut'un görüşleri alındı.

"- Kumarhanelere Türkler'in girmesini yasaklamak kimin fikriydi?
- Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar'ın.
- Ağar'ın bu tür genelge çıkarma yetkisi var mı?
- Aslında yok. Biz de bunun için dava açtık. Casinolara yasalar yoluyla verilmiş haklar, bir bakanın genelgesiyle alınamaz. Bakanın tamamen kişisel inisiyatifiyle çıkardığı bir genelge.
- Yasalar Bakanların kişisel fikirleriyle çıkartılabiliyor mu?
- Olmaması gerekirdi, ancak oldu, Genelgeyi Turizm Bakanlığının engellemesi gerekirdi ancak engellemedi. İlginçtir. Casinolarla ilgili yasaklama kararları Bakan Yücel'in (Turizm Bakanı Bahattin Yücel-yn.) inisiyatifiyle alınmıyor. Bahattin (Yücel) Bey bu dönemde biraz sessiz kaldı. Kendisi de bu yasaklamanın kendi inisiyatifinde olmadığını çeşitli konuşmalarıyla ifade etti.
- Bu sizin fikrinize göre yalnızca Mehmet Ağar'ın özel genelgesi...
- İsim vermek istemiyorum ama bu o dönemin İçişleri Bakanı'nın kişisel kararıydı.

Kanuna uymayan kişisel bir karardı, tabii başka bir niyeti yoksa...

- Bu genelgenin sektöre maliyeti nedir?
- Milyarlar hatta trilyonlar.

Genelge yüzünden şu anda casinoların değeri sıfır noktasına indi. Dört ay önce 1 trilyon lira olan casino devir ücreti bugün sıfır noktasında:

O nedenle casinolar tek tek el değiştirmeye başladı. Aralık ayı sonunda ödenmesi gereken yüklü miktarda, 15 milyara yakın vergi borçları bulunuyor. Bunu ödemekte zorlanan casinolar yok fiyatına satılıyor!

Tempo Dergisi dönemin Turizm Bakanı Bahattin Yücel'e de Ağar genelgesini sordu. Yücel'in yanıtı hayli ilginç:

"- Casinolara Türkler'in girişini yasaklamak kimin fikriydi?
- Bu İçişleri Bakanlığı'nın genelgesidir. Kamu güvenliğinin sarsıldığı gerekçesiyle alınmış bir karardı.
- Sayın Ağar bu yasaklamayı getirirken sizden fikir aldı mı?
- Hayır almadı. Yalnızca bir yazıyla başvurdu. Vatandaşların şikayette bulunduğunu, o nedenle valilere İller İdaresi'nin verdiği yetkiyi kullandıracağını söyledi.
- Turizm Bakanı olarak sizin bu genelgeye karşı koyma yetkiniz var mıydı?
- Hayır yoktu. Kamu güvenliğinin sarsılması konusu İçişleri Bakanlığı'nın tasarrufudur.
- Kamu güvenliği aniden mi sarsılmış? Kritik bir dönemde genelge çıktı, Ömer Lütfü Topal vurulmuştu. Siz casinoların gelirlerini büyük ölçüde etkileyecek genelgeler yayınlamıştınız, ancak ardından casinoların değerlerini sıfıra indiren bu yasaklama geldi...
- Hemen ardından alınmadı, Ömer Lütfü Topal yanılmıyorsam 28 Temmuz'da vuruldu, bu karar 1 Ekim'de alındı.
- Size bu garip gelmedi mi, yoksa siz de casinoların kamu güvenliğini sarstığını mı düşünüyorsunuz?
- Doğrusunu isteneniz kamu güvenliğinin sarsıldığını söylemek çok muğlak bil kavram, soyut bir kavram. Kamu güvenliğinin bozulduğunu kabul edip yetkisini kullanan valiler var, yetkisini kullanmayan valiler var."

Çatlı Erdek'te

Çatlı ve arkadaşları için Ömer Lütfü Topal cinayeti bir dönemeç olmuştu. Artık eskisi kadar rahat değillerdi. İlginç gelişmeler oluyordu. Üç özel timci arkadaşları İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde MİT tarafından sorgulanmıştı.
24 Ağustos 1996 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğü Abdullah Çatlı'nın Ankara Sheraton Oteli'nde olduğunu öğrendi. Çatlı Otelde Brunei'den gelen bir heyetle silah satımı konusunda görüşme yapıyordu. Ancak polisler Çatlı'nın yanında özel timciler olduğunu öğrenince operasyondan vazgeçtiler. Zaten Çatlı'nın da polis kimliği taşıması operasyonun riskini çok artırıyordu. Kimse "üstten" gelecek bir baskıyla karşılaşmak istemiyordu.
Ortalık karışıyordu. Çatlı bu kez Erdek'e tatile gitti.

Ancak orada da başını belaya soktu.
31 Ağustos 1996'da saat 16.00 sıralarında Erdek Körfezi Çuğra Mevkiinde Lucky John Douglas adlı tekneden havaya ateş açtığı için ihbar üzerine yakalandı.
Yanında sevgilisi Gonca Us vardı. Teknede yapılan aramada bir adet Baretta marka tabanca, üç adet şarjör ve bir adet Reöhm marka kurusıkı silah bulundu.
Üzerinde Mehmet Özbay kimliği ve 1996 yılında aldığı silah taşıma ruhsatı vardı. Teknenin kendisinin olduğunu söyleyen Çatlı'nın, meskun mahalde ateş etmek gerekçesiyle, parmak izi alındı ve Erdek Cumhuriyet Savcılığı'na sevkedildi.

Ancak Çatlı ve Gonca Us'un savcılığa girmeleriyle çıkmaları bir oldu. Çünkü Ankara'dan "çok önemli bir yerden" telefon gelmişti. Telefondaki bu "önemli şahıs" Çatlı ve yanındaki hanımın soruşturmaya uğramadan serbest bırakılmalarını istiyordu. Çatlı serbest bırakıldı, silahı da geri verildi.

Tekne ile ilgili ilginç bir bilgi vardı: Eski adı Day by Day olan teknenin ilk sahibi de öldürülen Ömer Lütfü Topal'dı.

Ve Oral Çelik Türkiye'de

Oral Çelik Fransa'daki cezaevinde beş yıl sakladığı gerçek kimliğini Mayıs 1993'te söyledi. Ve Türkiye'ye iadesini istedi. Savcılar bu isteğe şaşırdı: "Ama sizi Türkiye'de asarlar!"

Oral Çelik oralı bile olmadı, tek isteği vardı, Türkiye'ye gitmek. Ocak 1996'da İ sviçre'ye gönderildi.
14 Eylül 1996'da ise İsviçre, Türkiye'ye iade etti.
Oral Çelik'in iade edilmesinde dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar'ın bir etkisi oldu mu?

Meral Çatlı bu konu hakkında şöyle konuştu: "Eşim, Oral'ın dönmesini çok istedi. Araları çok iyiydi. Endişelenme, her şey ayarlandı, beraat edeceksin. Türkiye'ye dönmende bir sakınca yok dedi"
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Abdullah Çatlı'nın 1990-1996 Yılları Arasındaki Faaliyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 04:06

Oral Çelik Türkiye'ye dönünce önce kendisine avukat bulundu:

Avukat, yargısız infaz yaptıkları gerekçesiyle yargılanan özel timcilerin avukatı İlhami Yelekçi'ydi.
Oral Çelik iki davadan yargılanacaktı.
Birincisi, Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi'yi öldürme suçuna iştirak etmek.
İkincisi, 7 Haziran 1979 tarihinde Malatya'da Turan Emeksiz Lisesi öğretmeni Nevzat Yıldırım'ı öldürmek.
Abdi İpekçi olayının görgü tanığı Çelik'i "teşhis edemedi." İstanbul 4. Ağır Ceza mahkemesi yeterli delil olmadığı için Oral Çelik'in tahliyesine karar verdi.
Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ise daha ilginç bir durum ortaya çıktı: Oral Çelik Türkiye'ye gelmeden önce öğretmen Nevzat Yıldırım davasıyla ilgili tüm delilleri, sanık ve tanık ifadelerini kapsayan ana dosya kaybolmuştu!
Sonuçta, Avrupa cezaevlerinde toplam 10 yıl hapis yatan ve Avrupalı savcı ve yargıçların dönerse "idam edileceğinden" endişelendikleri Oral Çelik, Türkiye'de 129 gün içinde özgürlüğüne kavuştu!

Kırklareli E tipi Cezaevinden, "Başbakanlık Özel Araç Giriş Kartı" taşıyan 34 FVB 34 plakalı Mercedes 500 SEL marka otomobille alınıp İstanbul'a götürüldü.
Oral Çelik İstanbul'da, Rıfat Usta'nın Yeri'ne götürüldü. Burada ülkücü Mehmet Gözen ve Drej Ali'nin yeğeni Ali Şeker tarafından verilen iftara katıldı.
Oral Çelik TV kanalları ve gazetelere konuşmak için 50 milyon dolar istedi.
Abdullah Çatlı sadece Oral Çelik'in hukuki durumuyla ilgilenmiyordu.

Avukat Can Özbay'a haber gönderip, "Ağabey, ben Bahçelievler davası için teslim olsam, tutuklanmadan yargılanmam mümkün mü?" diye sorup durumunu öğreniyordu. Tutuksuz yargılanmasının imkansız olduğunu öğrenince bu kez, "Ağabey sen bir hakim bul. Ona de ki, 'Bu davayı hallet, biz seni Yargıtay'a gönderelim,' Ben o hakimin Yargıtay'a tayinini kesin yaparım," diyordu.

Abdullah Çatlı bu gücü kimden alıyordu? Adaletin terazisi kimlerin eline geçmişti?

İkinci MİT Raporu

Ancak adaletin terazisini eşitlemek için çabalar da yok değildi.
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek 21 Eylül 1996 günü partisinin İstanbul İl Merkezi'nde düzenlediği basın toplantısında 2'nci MİT raporunu kamuoyuna açıklıyordu.

Tıpkı birinci MİT raporunda olduğu gibi, rapor yine bazı yayın organlarını dolaşmış kimse yayınlamaya cesaret edememiş ve sonunda yine Perinçek tarafından kamuoyuna açıklanmıştı.

MİT raporundaki bilgiler Mart 1995 öncesi olayları kapsıyordu.
Yani Tarık Ümit'in yok olduğu tarihten önceki olayları. Anlaşıldığı gibi rapordaki bilgileri Tarık Ümit MİT'e, yani Mehmet Eymür'e vermişti.
Rapor, iki İranlı Askar Smitko ve Lazım Esmaeili cinayetini, Tarık Ümit'in kaçırılması olayını ayrıntılarıyla anlatıyordu.

"Emniyet Genel Müdürlüğü'nce PKK ve Dev Sol'a karşı faaliyetler için kullanılıyor görüntüsü ile özel bir suç grubu teşkil edilmiştir. Tehdit, gasp, haraç, uyuşturucu kaçakçılığı, cinayet gibi suçların içinde olan bu grup genellikle ülkücülerden teşekkül etmiştir. Grup doğrudan Emniyet Genel Müdür Müşaviri Korkut Eken tarafından sevk ve idare edilmektedir. Grup üyelerine Emniyet Genel Müdürlüğü'nce 'Polis' hüviyeti ve 'Yeşil Pasaport' verilmiştir. Bahsi geçen grup, teröristlere karşı faaliyetlerde bulunma görünümünde Almanya, Hollanda, Belçika, Macaristan ve Azerbaycan'a gidip gelmekte, uyuşturucu kaçakçılığı yapmaktadır. Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Hareket Daire Başkanlığı'nda görevli polis memurları Ayhan Akça, Ziya ve Semih bu grupla birlikte çalışmakta ve aynı zamanda grubun himayesini sağlamaktadır."

MİT Raporu Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'ın ekibini de isim isim açıklıyordu: "Grubun başlıca isimleri şunlardır:

1. Abdullah Çatlı:_Ahmet-Remzi ve oğlu. 1965 Nevşehir doğumlu. 1977 Ülkü Ocakları Derneği Ankara Şube Başkanı, 1978 Ülkü Ocakları 2'nci başkanı. 1978'de Ankara Bahçelievler'de 7 TİP'linin öldürülmesi olayı sanığı. Mehmet Ali Ağca'nın kaçırılışına yardım, 1982 cinayetten aranma, 1984 eroin ve silah ticaretinden aranma, Papa suikastının planlayıcısı olduğu, idama mahkum, uyuşturucu kaçakçısı. İş telefonu: 0 212 5993740/41, ev telefonu: 0 212 5732900 (yeni ev numarası: 0 212 6637946) cep telefonu 0 532 3127363, iş adresi Sultan Tekstil Küçükçekmece Kanarya Yolu, Mehmet Özmen (veya Özbey) adına kimlik taşımaktadır. Polis kimliği ve yeşil pasaportu vardır. Bordo Audi marka bir otomobil kullandığı bilinmektedir.
2. Haluk Kırcı: Baba adı Şükrü, ana adı Hafize. 1958 Erzurum doğumlu. Ankara Eğitim Enstitüsü terk. ÜGD militanı. Ankara'da cinayet olayına karıştığı, Ocak 1979 itibariyle Ankara Mamak Askeri Cezaevi'nde tutuklu olduğu, 12.4.1988'de idama mahkûm edilmiş. Cep telefonu: 0 532 2158085 (Sofra Gıda Sanayii Değirmencioğlu Sok. No: 1, Üsküdar-Acıbadem, Lokanta adresine kayıtlı.)
3. Abdurrahman Buğday (veya Bulday), Baba adı Süleyman, 1959 Elazığ-Palu doğumlu, Malatya Atatürk Lisesi mezunu. 20.9.1977 tarihinde Malatya'da mühendis Hüseyin Tuluk'u öldürdüğü, 20.12.1979 tarihinde şoför Şahverdi'yi öldürdüğü, 3.12.1979 tarihinde Malatya'da Baki Kulaksız'ı öldürdüğü, Barbaros İlkokulu öğretmenlerinden eski TÖB-DER üyesi Bektaş Mutlu'yu öldürdüğü 1987 itibariyle Almanya, Hollanda, Fransa'da Türk Kültür ve İbadet Derneği'nde faaliyet gösterdiği.
4. Sami Hoşnav (Arnavut Sami): Dev-Sol ile ilişkili, özellikle İspanya, Hollanda ve Kolombiya bağlantılı uyuşturucu kaçakçılığı yapıyor, Ataköy Galcria'da Natural ayakkabı mağazasının sahiplerinden ve İstanbul Sheraton Oteli Gazinosunun ortaklarından grubun finansörü.
5. Sedat Peker: 1983 itibariyle Almanya'da 1992 itibariyle İstanbul'da ülkücü faaliyetler;
6. Mehmet Gözen: Nurettin Güven'in bacanağı; Ülkü-Bir derneği üyesi; kaçakçılık suçundan aranma.
Bu grup; Ali Yasak (Drej Ali), Urfa Siverekli Bucak Aşireti mensupları, yeraltının tanınmış kişileri ve muhtelif kademedeki polislerle yakın ilişkiler içindedir."
İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, İP lideri Perinçek'in basın toplantısından birkaç saat sonra MİT raporundan haberdar oldu. Haberi kendisine ulaştıran gazeteciye raporu; "ıvır zıvır şeyler" diye değerlendirdi.

Çatlı tedirgin oluyor

Raporun yayınlanmasından sonra Çatlı'nın nasıl bir tedirginliğe kapıldığını Meral Hanım'dan dinliyoruz:
"MİT raporu yayınlandıktan sonra eve iki kez telefon geldi. Abdullah Çatlı'yı soruyorlar. Küçük kızım Selcen 'burada öyle biri yok' diyor. Dergide çıkan (Aydınlık) telefon numaralan doğruydu. İki cep telefonu vardı ama değişik numaraları çoktu. Kartı değiştirip değişik numara kullanıyordu.

Özel telefonlarının bile bilinmesinden endişe etmişti:

'Sen yurt dışına çık; ben çocuklarla kalayım" dedim. Kabul etmedi. Ben de kendisiyle yurt dışına çıkmak isterdim ama artık çocuklar büyümüştü. Okula gidiyorlardı. Ancak kendisi de bizi bırakıp yurt dışına gitmedi. Sonra da 'kader' dedi.
"İzleniyordu ve bundan emindi.

"MİT raporundan sonra, arabanın içine esrar bırakıp tarayacaklarına dair ihbarlar da geldi. Dergide haber çıktıktan sonra bana bir gün 'Arkadaşlar haber verdiler, beni tarayıp üzerime de eroin koyacaklarını' dedi. Kimler diye sorduğumda, 'insanlara güven olmuyor, canım dediğin canevinden vuruyor,' dedi."

Çatlı'nın evinin önündeki bomba

Abdullah Çatlı'nın Florya'daki evine sadece esrarengiz telefonlar gelmiyordu...
22 Ekim 1996 günü sabahı saat 07.40 sıralarında Çatlılar'ın oturduğu sokakta bir telaş vardı.
Emniyet görevlileri, kaldırım üzerine bırakılmış, MKE yapısı pimi çekilmiş el bombasının kimler tarafından konulduğunu araştırıyorlardı.
El bombası pimi çekilip sokağa atılmış ancak patlamamış mıydı? Yoksa patlamayacağı bilinerek, mesaj vermek için mi oraya bırakılmıştı?
Meral Çatlı'ya sorduk: "Bomba olayı ölümünden iki hafta kadar önce oldu. Ekim 1996, saat 17.15'ti. Her zamanki gibi eve gelmeden önce telefon etmişti. Çoğunlukla gece yansı 03'te, 04'te gelir, karanlıkta. Apartmanın garajında o saatte bütün arabalar için yeterli yer olmadığından kapının önüne parkediyor, yani her zaman parkettiği yer belli. O gece iki arabayla geldiler. Diğer arabayla birlikte kendi geldiği arabayı da şoföre verip gönderdi. Yani iki araba da geri gitti. Sabahleyin arabasının çıktığı yerde bomba bulundu. Kapıcı görmüş. Bütün apartmanda panik yaşandı. Bomba uzmanları gelip etkisiz hale getirdiler. Sonra apartmandakilere sorular sordular. Abdullah bununla çok ilgilenmişti, ısrarla 'sadece bize mi geldiler yoksa herkese mi sordular' demişti... Sonra bu bomba olayı kapatıldı. Her zaman çelik yelek giyerdi. İki yıldır yelekle geziyordu. Ölümünden önceki gidişinde 'rahatsız ediyor' diye giymedi, eve bıraktı. Belinde romatizma ve siyatik ağrıları vardı, Paris hapishanesinden kalan. Oradayken çok spor yaparmış. Ama son zamanlarda yapmıyordu."
Kızı Gökçen de babasının sıkıntılarını hissetmişti: "Babam son zamanlarda kendine daha az dikkat ediyordu. Saçlarına da aklar düşmeye başlamıştı. Ancak bize sıkıntılarını hiç yansıtmazdı."

Konumuz buradan Çatlı'nın alışkanlıklarına doğru değişmişti:

"Babam Camel (soft) sigarası içerdi. Çocukluğunda sigara içerken babasından çok dayak yemiş. Benim sigara içtiğimi öğrenince biraz kızdı ama daha sonra, 'sert sigara içme, bana söyle ben alayım' dedi.

"Şarkıcı Yaşar Özel'i sevdiği doğrudur. Şarkı da söylerdi. Bizim yanımızda fazla içki içmezdi. Sadece arkadaş ortamlarında biraz içerdi. Balığı çok severdi, balıkla rakı içerdi. Neskafe'yi de severdi, neskafeye Paris'te alıştık.
"Maç seyrederken bira içerdi. Koyu Beşiktaşlıydı. Maçlarını kaçırmazdı.
"Babam bizi öyle kucağına alıp sık sık sevmezdi. Ancak son günlerinde nedense bize daha fazla yakınlaşır olmuştu. Gece yarısı bile gelse, odamıza girip bizi öpüp koklamaya başlamıştı. Çok az konuşurdu, bizimle de sadece 'dersler nasıl' falan diye konuşurdu. Ancak, o günlerde babam sanki değişmişti."

Ölüme giden yol

27 Ekim 1996. Günlerden pazar.
DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Edip Bucak 06 AC 600 plakalı 500 SEL Mercedes ile Ankara'dan İstanbul'a geldi.
Yanında şoförü Abdülgani Kızılkaya ve korumaları Ercan Ersoy, Mustafa Altınok ve Enver Ulu vardı. Şoförü olmasına rağmen otomobili İstanbul'a kadar kendisi kullandı.

Hep birlikle İstanbul Hilton Oteli'nin yedinci katına yerleştiler. Bucak kendisine bir diğerlerine de iki oda tuttu.
Ziyaretlerine önce Abdullah Çatlı geldi. Çatlı'nın hemen arkasından Bucak aşiretinden Seyit Ahmet, Fevzi adında bir emlakçıyla Bucak'ın yanını geldi.
Emlakçı Fevzi, Milletvekili Bucak'a, Altınoluk, Burhaniye çevresinde bazı arazilerin tapusunu gösterdi.
Sedat Bucak'ın özelliğidir, gece geç saatlere kadar oturur, bir sonraki gün ise öğleden sonra ancak kalkar.
O gün de öyle oldu. Çatlı Bucak'ın yanından ancak gece yarısını epey geçe, ertesi gün buluşmak üzere ayrıldı. Çatlı çoğu zaman İstanbul'a gelen Milletvekili Bucak'ın yanından kolay kolay ayrılmazdı. Çoğu zaman o da otelde kalırdı. Ancak şimdi kalkması gerekiyordu. Çünkü bir gün sonra belli bazı arsalara bakmak için Ege kıyılarına gideceklerdi.

Çatlı Florya'daki evine giderken otelde gördüğü bir şişe şarabı, sepetini çok beğendiği için eşine hediye aldı.
"Yola çıkmadan önce Milletvekili Bucak'la otelde buluşmuşlardı. Oradan bana, böyle antika şeyleri sevdiğimi bildiği için, orijinal bir sepet içindeki şu bir şişe şarabı getirdi.

"Pazartesi 14.30'da çıktı. Daha önce Sedat Beyle telefon görüşmesi yaptılar. Evden çıkarken bazı özel eşyalarını aldı. Bu arada tenis raketlerini ve malzemelerini de aldı. Zaten Sedat Beyle sık sık tenis oynarlardı."

Çatlı gezi için malzemelerini hazırlarken, Sedat Bucak korumalarıyla birlikte (Drej) Ali Yasak'a yeğeni Nihat Yasak'ın ölümü nedeniyle başsağlığına gitti. Bucak, Dolmabahçe'de bir kahvede Drej Ali ile çay içip sohbet ederken, yanlarına Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ da geldi.
Birlikte çaylar içildi.

Drej Ali dışında hep birlikte Hilton Oteli'ne döndüler.
Bu arada evinden eşyalarını getirmiş olan Abdullah Çatlı da, Sedat Bucak ve Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ ile birlikte sohbete başladı.
Sohbetin baş konusu Hüseyin Kocadağ'ın Emniyet Müdürlüğü'ne getirilmesi için temaslarda bulunulması ve ilişkilerin zorlanmasıydı.
Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ ile milletvekili Sedat Bucak'ın dostluğu, Kocadağ'ın Siverek'te emniyet amiri olarak görev yaptığı günlerde başlamıştı.
Peki, aranan Abdullah Çatlı Emniyet Müdürü Kocadağ ile ne zaman tanışmıştı?

Bu konuda ilginç bilgiler var, sıralayalım:

1. Abdullah Çatlı, Mehmet Özbay sahte kimliği ile silah taşıma ruhsatı almak üzere başvurduğunda dönemin İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ'dan referans almıştı!
2. Özel timci Mustafa Altınok İstanbul DGM Cumhuriyet Savcılığı'na verdiği ifadede, 1,5 yıl önce (1994) Hüseyin Kocadağ ile Abdullah Çatlı'yı İstanbul Ataköy'de Şark Sofrası isimli lokantanın karşısındaki bahçeli kahvede birlikte otururlarken gördüğünü söyledi.
3. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı fezlekesinde Emniyet Müdürü Kocadağ ile Çatlı'nın Susurluk kazasından önce milletvekili Bucak'ın da katıldığı İstanbul Hilton Oteli'nde bir toplantı yaptıkları yazıldı.
4. Abdullah Çatlı Ekim 1996'da cep telefonundan Hüseyin Kocadağ'ı 9 kez Halk Polis Karakolu lojmanından ve Çengelköy karakol üstünden aramıştı. Kocadağ'ı ayrıca üç defa da görev yaptığı Kemalettin Eröge Polis Okulu Müdürlüğü'nden aramıştı.
5. Abdullah Çatlı Ekim 1996 tarihinde Ankara Merkez Bankası santralini de 5 kez aramıştı. Aradığı kişi M.T. adlı bir bayandı. Bankada Hüseyin Kocadağ'ın sevgilisi çalışıyordu. Yani Çatlı, Kocadağ ile "ailece" görüşüyordu! Çatlı Ankara'ya geldiğinde M.T.'nin Gaziosmanpaşa'daki evine gidiyor, Kocadağ ile birlikte rakı içiyordu.

İlk durak Yalova

İstanbul Hilton Otelindeki buluşmadan sonra Hüseyin Kocadağ tekrar İzmir'de buluşmak üzere Bucak ve Çatlı'nın yanından ayrıldı.
Yolculuk ekibine İstanbul'dan Çatlı katılmıştı. Sayıları 6'yı bulmuştu. Bu nedenle bir otomobil daha gerekiyordu. Bucak bu işi hemen çözdü. 96 VCT 61 plakalı Mercedesi buldu.

İlk durak Yalova'ydı!

Şoför Abdülgani Kızılkaya, Bucak ve Çatlı 06 AC 600 plakalı Mercedes'e korumalar ise diğerine bindiler.
Feribotla Yalova'ya geçtiler.
Yalova'da Sami Hoştan ile buluştular. Konuğu oldular.
Çatlı'nın belinde siyatik ve romatizma vardı. Yalova'daki termale girmeyi bu nedenle çok istemişti.
Yalova Turban Tesisleri'nde dinlendiler.

Çatlı eşi Meral'e telefon etti. Duygusal bir konuşma yaptılar.
Çünkü Abdullah Çatlı evden çıkmadan önce kızı Selcen'e hitaben 8 sayfalık bir mektup yazmıştı.
Çatlı mektupta, "Avrupa'yı hoplattım. Türkiye'yi hoplatacak gücüm var. Ama o kadar yalnız hissediyorum ki kendimi," diyordu.

Çatlı'nın bu duygusal telefon görüşmesinden hemen sonra, Bucak'a da telefonla acı bir haber verildi. Yakın arkadaşı Ali Aydınlıktan'ın oğlu tabanca ile intihar etmişti.

Bucak haberi aldıktan sonra, "Hemen başsağlığı dilememiz gerekir. Bu nedenle yarın sabah erkenden İzmir'e gidelim dedi.
Ancak Bucak yine geç kalktığı için öğleden sonra İzmir'e gitmek üzere yola çıkıldı.
Bu kez 06 AC 600 plakalı Mercedesin şoför mahallinde Çatlı vardı. Yanında ise Bucak oturuyordu. Şoför Abdülgani Kızılkaya diğer Mercedes'e geçmişti.
Önce Burhaniye'ye uğradılar. Emlakçı Fevzi ile buluşup araziye baktılar. Milletvekili Bucak oldukça büyük bir arazi istiyordu. Baktıkları toprak da oldukça büyük sayılırdı. Ama beğenmediler.

İzmir'e geldiklerinde Türkiye'de en fazla kumarhaneye sahip Sudi Özkan'ın Balçova'daki Princess Oteline yerleştiler. Yerleştikleri odaların tümü Milletvekili Bucak adına kaydedildi.
Otelde tanıdık simalar da vardı.
Örneğin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar'ın eşi ve kızı da, babalarının İstanbul Asayiş Şube Müdürü iken tanıdığı "Kumarhaneler Kralı" Sudi Özkan'ın bu otelinde kalıyorlardı.

Otele inince Bucak ile Çatlı ayrıldılar. Çatlı Gonca Us'u otele getirmek için çıktı. Bucak ve ekibi ise başsağlığı için hemşerilerine gittiler. Gece geç saatte otele döndüler.

Çatlı'yı sabah kahvaltısında gördüler, tabii yanındaki Gonca Us'u da.
Öğleye doğru uyanan Bucak'a korumaları Ercan Ersoy ile Enver Ulu, "Efendim biliyorsunuz ikimizin de evi İzmir'de. Sayın Bakanımız Ağar'ın eşini ve kızını korumak için otelde korumalar var. Zaten siz de hemen otelden çıkmayacaksınız. Biz eve kadar gidip gelebilir miyiz?" diye izin istediler.
İzin verildi. Otelde kalan Bucak ve Çatlı, İçişleri Bakanı Ağar'ın hasta olan kızı Yasemin'e (Oda numarası 13/76) geçmiş olsun ziyaretinde bulundular.
Bu arada Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ uçakla İzmir'e gelmişti.

Evine giden özel timci koruma Ercan Ersoy telefonla arandı. Hüseyin Kocadağ'ı havaalanından alıp getirmesi için görevlendirildi.
Kocadağ beklenirken Bucak ayakkabı siparişi için Zapçıoğlu Mağazasına gitti. Ayağına uygun ayakkabıyı sadece burada bulabiliyordu. Çünkü ayaklarının biri 37, diğeri 38'di.

Emniyet Müdürü Kocadağ havaalanından otele gelirken, "Ercan, otele gitmeden önce bir yakınım beni bekliyor, ona bir merhaba diyeceğim" dedi.
Önce Emniyet eski Müdürü Tamer Kırklar'ın İzmir Çankaya semtindeki Kırklar Sigorta Şirketi'ne uğradılar. Sonra hep birlikte Güzelyalı semtindeki Deniz Restaurant'a gittiler. Ancak Kocadağ burada fazla kalmadı, Bucak ve Çatlı'nın yanına gitti.
Ekip giderek kalabalıklaşıyordu.

Burhaniye çevresindeki arsalara bakıldıktan sonraki durak Kuşadası'ydı.
Kuşadası'nda Onura Oteli'ne yerleştiler.
Bu otelin casinosunu Ömer Lütfü Topal işletiyordu.
Otelin Gonca Us için de anlamı vardı: Krupiyer olarak bu otelin casinosunda bir müddet çalışmıştı.
Onura Oteli'nde kalmalarının tek nedeni Gonca Us'un anılarını tazelemek değildi. Abdullah Çatlı Onura Oteli'nin casinosunun işletmesini almak istiyordu...
Kuşadası'nda iki gün kaldılar. Bu süre boyunca hep arazileri incelediler. Selçuklu bir emlakçı çeşitli araziler gösterdi. Pamucak bölgesinde topraklara bakıldı. Beğenilmedi.

Söke'ye gidildi. Beşparmak Dağı'nın yamacında 5 bin dönümlük bir bağ vardı Denizden uzak olduğu için orayı da beğenmediler.
Tesadüf bu ya, 1996 yılının ilkbaharında dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar da Söke'nin Serçin Köyü'ne (Beşparmak Dağı ile Bafa Gölü arası) gelip toprak bakmıştı.
O günlerde kumarhanelerin aynı ABD'deki Las Vegas örneğinde olduğu gibi belli merkezlerde toplanması tartışılıyordu. Bazı yorumlara göre, arazilere bu nedenle bakılıyordu.

Milletvekili Bucak ise kendisinde ve ailesinde guatr hastalığı olduğunu, Ege havasının bu hastalığa iyi geldiğini, bu nedenle oralarda arazi baktıklarını söyledi. Oysa Bucak'ın Kuşadası Davutlar'da yazlığı vardı. Ege'de, hastalığına iyi gelecek bir yerde olan bu yazlık evine o güne kadar bir kez olsun gitmemişti.

Ölüme birkaç saat kala

3 Kasım 1996.
Yola sabah çıkacaklardı. Bucak'ın geç kalkması yüzünden Onura Oteli'nden ancak 16.30'da ayrılabildiler.
İstikamet İstanbul'du.

Bucak arkadaşlarını Ankara'ya davet etti. Kocadağ özel bir işi olduğunu söyledi.
Gonca Us'un ise iki gün sonra boşanma davası vardı. Bu yüzden Çatlı da İstanbul'a gidelim diye ısrar etti.
06 AC 600 plakalı Mercedesi Hüseyin Kocadağ kullanıyordu. Yanında Bucak oturuyordu. Arkada ise Çatlı ile Gonca Us vardı.
Selçuk'ta mola verip yemek yediler.

Oldukça keyifli bir halleri vardı, devamlı gülüyorlardı.
Bir mola da Manisa'daki bir benzin istasyonunda verdiler. Çay içtiler.
Yola çıktıklarında Hüseyin Kocadağ otomobili o kadar süratli kullanmıyordu. Korumalar önde gidiyor, kendisi arkadan geliyordu.
Ancak Susurluk yoluna çıkınca, Kocadağ, önündeki kamyon konvoyunu tehlikeli bir biçimde sollayarak korumaları da geride bırakıp sürat yapmaya başladı.
İbre 230 kilometreyi gösterirken, Bucak, Kocadağ'ı uyardı. Kocadağ, "Yoksa korkuyor musun?" diye espri yaptı. Bucak da yolu görmemek için koltuğuna iyice gömüldü.

Ve ne olduysa bu sözlerden birkaç dakika sonra oldu.
Ve ölüm
Saat 19.30.

Hasan Gökçe yönetimindeki, 20 RC 721 plakalı kamyon, mola verdiği BP benzin istasyonundan karşı şerite geçmek için kontrolsüz olarak yola çıkınca olan oldu.
Emniyet Müdürü Kocadağ kamyonun kasasına 230 km. hızla çarptı.
Birkaç dakika sonra olay yerine gelen korumalar şok oldular.
Kamyon şoförü ve benzinlikte çalışan birkaç kişi Mercedesin başına toplanmışlardı. Mercedesin kapıları açılmıyordu. Sadece arka sağ kapıyı açabildiler.
Önce Çatlı'yı dışarı çıkardılar. Yandaki tarlaya yüzükoyun koydular.
Ağzından kan geliyordu. Yüzü kanlar içerisindeydi. Kolları ve bacakları kırılmıştı.
Yaşıyordu. Ancak yüzünden oluk oluk kan akıyordu.
Devamlı "Allah!" diyordu.

Gonca Usu da çıkarıp Çatlı'nın yanına koydular.
Gecenin karanlığına rağmen, Gonca Us'un sol ayak bileğindeki altın zincir parıldıyordu...
Sonra Hüseyin Kocadağ'ı çıkardılar. Vücudunda sağlam kemik kalmamıştı. Ölmüştü.
Bu arada kamyon şoförü Hasan Gökçe bayıldı. Onu da Çatlı ve Gonca Us'un yanına koydular.
Bucak'ı telaştan bir türlü bulamıyorlardı. Dışarı mı fırladı diye aranırlarken, otomobilin kı rı lmamış olan sağ cam mikalinden elini gördüler.
Bucak torpido gözünün altına sıkışmıştı. Üzerine hava yastığı geldiği için görememişlerdi.
Bucak'ı çıkarmak için Mercedesi halatla kamyonun altından çektiler ve bundan sonra çıkarabildiler. Bu kadar küçük yere sıkıştığı için vücudunda hiç kemik kalmamıştır, ölmüştür diye asfaltın üzerine bıraktılar.
Yaşam belirtisi olan tek kişi Çatlı'ydı.

Ercan Ersoy, Çatlı'yı kendi kullandığı Mercedese koyup hastaneye götürdü.
Sedat Bucak ile Gonca Us olay yerine gelen steyşın bir oto ile hastaneye götürüldüler.
Kocadağ da yine olay yerine gelen özel bir otomobil ile Susurluk'taki hastaneye getirildi.
Çatlı ve Gonca Us yolda ölmüşlerdi.

Yaşayan tek kişi Bucak'tı. Bucak önce Balıkesir'e oradan da helikopterle İstanbul'a götürüldü.
Kazadan birkaç dakika sonra olaydan haberdar olan Sami Hoştan hemen ortağı Ali Fevzi Bir'i telefonla arayarak durumdan haberdar etti. İki ortak Susurluk'a gitmek üzere İstanbul Boğaz Köprüsü çıkışında buluştular. "Reis'i kaybettik" diyerek birbirlerine sarıldılar...

Otomobilden çıkanlar

Kaza yapan Mercedesteki eşyalardan sadece beyaz bir çantayı Abdülgani Kızılkaya aldı. Özel timci Enver Ulu otomobilin başında bırakılmıştı.
Zaten kazadan 15 dakika sonra da jandarma olay yerine gelmişti.
Susurluk ilçe Jandarma Bölük Komutanlığına mensup askerler, yaptıkları aramada Mercedesin içinden neredeyse bir cephanelik çıkardılar:
-Mercedesin arka koltuğu üzerinde 2 adet, biri Saddam adı verilen Tang marka tabanca, diğeri Milletvekili Bucak'ın adına ruhsatlı Sig Sauer marka tabanca (U 544265);
-Yine arka koltukların önünde paspasların üzerinde 2 adet MP-5 tabanca (C19952-
C21995);

-Mercedesin arka sağ kapı cep kısımında Çatlı'nın Mehmet Özbay adıyla aldığı ruhsatlı, beyaz renkli Baretta tabanca (L 53461 Z);
-Araç içerisinde ön iki koltuğun arasında Hüseyin Kocadağ adına ruhsatlı Baretta tabanca (B 17890 Z);
-Arka koltukların kol dayama bölgesinin içinde bulunan sürgülü çekmece şeklindeki yerde, 1 adet 22 calibre Baretta marka tabanca ile içerisinde 8 adet mermisi bulunan şarjör ile 2 adet susturucu bulundu.
Tabancaların üçü ruhsatlıydı.
Peki diğer dört tabanca? Onların ruhsatı yoktu!
Ruhsatsız tabancaların yanında 2 adet de susturucu vardı.
Çoğunlukla suikastlerde kullanılan susturucular Mercedeste ne arıyordu.

Ya mermiler:

-20 adet 22 calibre çapında fişek;
-175 adet 9x9 mm çapında muhtelif marka fişek;
-5 adet 9x19 mm çapında oyuk çekirdekli mermi (darbe tesiri çok güçlü olduğu için özel olarak imal ediliyor), otomobilin içinde;

-Ayrıca Mercedes'in bagajında, Nike marka spor çanta içerisinde üzerlerinde Emniyet Genel Müdürlüğü, Ankara, Turkey yazan, 100 adet (5 kutu) 5.56 mm çapında mermi:

-Bond tipi çanta içerisinde 22 calibre tabanca mermisi ve 13 adet 7.62x54 mm çapında biksi tabir edilen fişek vardı.

Baretta kimin?

Ruhsatsız tabancalardan 22 calibrelik Baretta tabancanın ucu susturucu takılması için değiştirilmişti.
Mercedesin gizli bölmesinde bulunan Baretta'nın "yaşam öyküsü" hayli ilginçti:
A 92571 U nolu Baretta, ünlü şirket Hospro tarafından Türkiye'ye satılmıştı. Silah Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Hareket Daire Başkanlığı'na orijinal ambalajı ile teslim edilmişti.

15 Kasım 1994 tarihinde de Baretta kuvve kayıtlarına geçirilmişti.
Mercedeste Özel Hareket Daire Başkanlığı'na mensup kimse olmadığına göre bu silah orada ne arıyordu? Kazadan sonra yapılan araştırmada daha önce kuvve kayıtlarında görülen Baretta'nın kayıtlarda olmadığı ortaya çıktı. Ayrıca İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuarında yapılan incelemede Baretta'nın her ne kadar namlusu üzerinde A 92571 U seri numarası yazsa da, tabancanın namlusunda A 06421 seri numarası vardı. Yani Baretta'nın namlusu değiştirilmişti.

Neden?

Eğer bir tabancanın namlusu değiştirilirse, onun daha önce nerelerde kullanıldığı öğrenilemez de onun için!
Abdullah Çatlı tabancaların namlusunu değiştirmeyi yıllar önce öğrenmişti.
24 Ekim 1984'de Paris'te 460 gram eroinle yakalandığında, evinde bulunan Baretta tabancanın daha hızlı ateş edebilmesi için horoz mekanizmasını değiştirdiği ortaya çıkmıştı.

Mercedesteki Baretta Çatlı'nın mıydı?

Mercedesten çıkan silahların öyküsü bunlarla sınırlı değil.
Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ'ın B 17890 Z seri numaralı 9 mm'lik Baretta marka silahının da sicili hayli ilginçti: Silah 1978 yılında İtalyanlar tarafından Zaire'ye satılmıştı. Ancak ne olmuş, nasıl olmuşsa silah Güneydoğulu bir kaçakçının eline geçmişti. Emniyet Müdürü Kocadağ da Diyarbakır'da görev yaparken silahı bu Güneydoğulu kaçakçıdan 1988 yılında almıştı. Kocadağ bu silaha ruhsat da almıştı. Ancak Olağanüstü Hal Bölgesi dışına çıkarmama şartıyla!
Türkiye'de birtakım kişilerin üzerinden emniyet kayıtlarında gözükmeyen silahlar çıkıyordu. Tıpkı PKK itirafçısı Mustafa Deniz'in üzerinden çıkan gibi...
1965 doğumlu Mustafa Deniz bir dönem PKK içinde bulundu. Yakalandı, itirafçı oldu. Cezaevinde yatarken sık sık dışarı çıkarılıp PKK'ya karşı operasyonlarda kullanıldı.

Bu arada kendisine JİTEM (Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele) Diyarbakır Grup Başkanı Binbaşı Cem Ersever ve Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Hanefi Avcı tarafından L-27507 seri nolu Browning marka tabanca ile "silah taşıma belgesi" verildi.
Mustafa Deniz'e verilen Browning tabanca da, tıpkı Mercedesten çıkan Baretta gibi emniyet kayıtlarında gözükmüyordu!
Yaşar Öz'ün evinde ele geçirilen tabancaların da emniyet kayıtları yoktu!
Bunlar bilinenler, ya bilinmeyenler? Kimlerin belinde kaydı olmayan ne kadar tabanca var?
Milli Güvenlik Kurulu'nun Kasım 1996 toplantısında 41 adet suikast silahının kayıp olduğu konuşuldu.
Mercedesten çıkan diğer silahlar, Tang (Saddam) ve MP-5'ler hakkında hiç bilgi alınamadı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Abdullah Çatlı'nın 1990-1996 Yılları Arasındaki Faaliyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 04:07

Silahlar üzerinde parmak izi tespiti yapılamadı. Çünkü olay mahallinde parmak izi tespit edilmeden silahlar toplanmıştı:

İsrail'den gelen silahlar

İbrahim Şahin sık sık İsrail'e gidiyordu. Neden?
Örnek verecek olursak, Susurluk kazasından önce son üç ayda üç kez İsrail'e gitmişti. Son gittiğinde yanında eski bir Bakan da vardı.
Eski Hakan'ın, İbrahim Şahin'le İsrail'de ne işi olabilirdi?
Eğer silah alımı varsa, neden Türk devleti adına yetkili bir isim değil de eski bil Milli Savunma Hakanı İsrail'e gönderiliyordu?
Diğer bir durumda, özel sektör adına böyle bir alışveriş varsa, devlet görevlisi İbrahim Şahin'in, eski bir Hakan'ın yanında ne işi var?
Şahin ve eski Bakan İsrail'de kimlerle görüştüler? Örneğin; İsrail Dışişleri Bakanlığı'nda ikinci adamlığa kadar yükselmiş, MOSSAD başkan yardımcılığı görevini yürütmüş David Kimche ile görüşmüş olabilirler mi?

Üstelik ortak dostları da var: Azerbaycan'daki paravan şirket Mega Oil'in özel harpçi Generali Richacd Secord ile David Kimche Ortaasya'da ortak çok işler yapmışlardı: İran'a birlikte silah satmışlardı. Afgan mücahitlerine Stinger füze satışını birlikte gerçekleştirmişlerdi.
David Kimche Azerbaycan'la da yakından ilgiliydi. Bakü'de yazlığı bile vardı.
Bir yanda Özer Çillerin tanıdığı Amerikalı Richard Secord, diğer yanda İbrahim Şahinin tanıdığı İsrailli David Kimche!
Yoksa bu dörtlünün hepsi birbirini tanıyor muydu?

25 Ağustos 1996 tarihinde Aydınlık'a konuşan bir General, "El altından İsrail'den silah alımı başladı. Bunu kim ayarlıyor: Özel örgüt ve Özer Çiller," diyordu.
Ne karışık işler.

Gelin de çıkın içinden:

Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu, Milletvekili Bucak'ın Mercedesinden çıkan silahlarla ilgili olarak İçişleri Bakanlığından bilgi istedi.

Bakanlık, Emniyet Genel Müdürlüğü aracılığıyla 24 Ocak 1997 tarihinde komisyona şu yazıyı gönderdi:

"İngiltere'de (RegİSteifed I H'fıee: Tornington House 811 High Road London N 12-8JVV) adresinde yerleşik Hospro firmasınca 08.11.I993 tarihli hibe dilekçesine istinaden aşağıda cins ve miktarı yazılı silahların hibesi makamca kabul edilmiştir. Aşağıda cins ve miktarı yazılı silahların 23.12.1993 tarihi ile 15.06.1994 tarihleri arasında söz konusu Hospro firması tarafından hibe ve bedelsiz olarak İsrail'den gönderilmiş, gümrükten çekim işlemlerini müteakip kuvve kayıtlarımıza alınmıştır. Bahse konu silahların tamamı Özel Harekat Dairesi Başkanlığının taleplerine istinaden (14.10.1994/39/269) ve (19.10.1994-47/297) sayılı tesellüm belgesi İle ayni daireye zimmetle teslim edilmiştir."
23 Aralık 1993 ile 15 Haziran 1994 tarihleri arasında İsrail Hospro şirketinden Türkiye'ye bedelsiz verilen silahların dökümünü de sıralayalım
100 adet 5.56 mm Galli Tüfek.
20 adet 7.62 mm Galli Tüfek,
100 adet 9 mm Jeriko 028 Otomatik tabanca, 60 adet 9 mm Jeriko 94/1 5 otomatik tabanca,
100 adet 9 mm. Uzi otomatik tabanca,
90 adet 9 mm. Mikro Uzi otomatik tabanca,
40 adet 9 mm. Uzi seyyar dipçikli tabanca,
50 adet 9 mm. Uzi sabit dipçikli tabanca hibe edildi.
İsrailli şirket bu kadar silahı "karakaşımıza, kara gözümüze hayran olduğu için mi,"
verdi?

Hayır!..
İş hemen anlaşıldı. Susurluk Komisyonu'na verilen bilgiler doğru değildi!
Şirket silahlan hibe etmemiş, satmıştı!
Evet, hibe gösterilen silahlar Türkiye'ye satılmıştı!..
Silahları teslim alan Özel Harekat Daire Başkan Vekili İbrahim Şahin'di. Üstelik silahların teslimi de yine kuşkulu bir biçimde yapılmıştı. Silahlar 6 ayrı gümrük kapısından parça parça geçirilmişti.
Peki, bu esrarengiz İsrail silahlarını Türkiye'ye satan kimdi?
Satan "yabancı" biri değildi; Türk vatandaşı Ertaç Tinar.
Ailesi İstanbul'da oturuyordu. Ancak Ertaç Tinar ve şirketleri devamlı ülke ülke dolaşmaktaydı.
Örneğin, Hospro önce İngiltere'deydi. Şimdi Fransa'daki Domaines des Perseides Route de Crassy, Lyon 01220 adresinde.
Şirketin sermayesi 100 pound!..

Milyonlarca dolarlık iş yapan bir şirketin sermayesi neden bu kadar az?
Bu kitabın okurları, artık okuya okuya bıktılar; paravan şirketlerin nasıl uyuşturucu, silah kaçakçılığı yaptığını.

Üstelik Özer Çiller ve Mehmet Ağar'ın yakın arkadaşı Ertaç Tinar'ın paravan şirketi Hospro öyle güvenilir bir şirket de değil- Güvenilmez olduğu 8 Temmuz 1997 tarihli Resmi Gazete'de yazıyor:

"Emniyet Genel Müdürlüğü'nün ihtiyacını karşılamak amacıyla 1984 mali yılında 2886 sayılı Devlet İhale Kanununun 51'inci maddesinin (p) fıkrasına istinaden pazarlık usulü ile 1089 adet SG 540 Model Tüfek ve aksesuarı Hospro firmasından satın alınmış olup, firma taahhüdünü sözleşme hükümlerine göre yerine getirmediğinden hakkında yasal işlem yapılmıştır. Türkiye'de bir yıl müddetle bütün ihalelere katılması yasaklanmıştır."
Tinar'ın dostları ne kadar güçlüyse, ona binlerce dolarlık silahı pazarlık usulüyle veriyorlar!
Hadi tüm bunlar yine de yasal görünüyor. Ya "hibe" edildiği söylenip satılan silahlar?
Soru bir: Özel Harekat Dairesine verilen bu silahların parası Türkiye Cumhuriyeti bütçesinin hangi kaleminden karşılandı?
Bilinmiyor. Ancak 1994 yılında örtülü ödenekte büyük bir artış olduğu da bir gerçek.

Soru iki: Bu silahların Antalya'daki Özel Harekat Merkezi'ne verildiği bilinmiyor. Peki, şimdi bu silahlar nerede?

Dönemin Emniyet Genel Müdürü silahlar konusuna açıklık getirdi:

"3-5 silah kayıpsa ne olmuş yani!"

Bu silahlar kuvve kayıtlarına kaydedilmedi diyelim, peki İsrail'den satın alınan diğer silahların akıbeti belli mi?
Örneğin 8 Aralık 1993 tarihinde İsrail'den,
10 adet Ruger kısa tüfek,
10 adet Baretta tabanca
8 adet Remington model av tüfeği,
5 bin adet Buchshoi kovan,
5 bin adet Lock Buster av tüfeği kovanı,
100 adet Uzi yarı makinalı tabanca,
100 adet 9 mm tabanca 4 adet Magnuın tüfek
10 bin adet Magnum fişeği,
5 bin adet Cal. Fişeği satın alındı.
Bunlar da Özel Harekat Dairesi'ne verildi.

Susurluk kazasından sonra Mercedesin içinden çıkan silahlardan biri de A 92571 U seri numaralı 22 kalibre İtalyan yapımı Baretta marka tabancaydı.
Tabanca Ocak 1994 tarihinde İsrail'den satın alınmıştı. Baretta da, yukarıda yazdığımız silahlar gibi Özel Harekat Dairesi'ne teslim edilmişti.
Ancak gelin görün ki, Mercedesten çıkan Baretta tabanca Emniyet Genel Müdürlüğü kuvve kayıtlarında gözükmüyor!
Baretta tabanca kaydedilmemiş, ya diğerleri? O konuda henüz bir araştırma yapılmadı!..
Haksızlık etmeyelim, susurluk skandalı patlak verdikten sonra İçişleri Bakanlığı Müfettişleri, silah kayıtlarının sağlıksız olduğunu belirlemelerinden sonra İsrail'e gidip firma kayıtlarını incelemek istediler.
Ne yazık ki, dönemin Çiller ailesi yakını İçişleri Bakanı Meral Akşener, müfettişlerin İ srail'e gitmesine izin vermedi!
"Birileri" Türkiye'yi kullanarak silah ticareti mi yapıyor?

Bu silahlar nerelerde kullanılıyor?

Sadece silah değil, örneğin helikopter alımlarında da Özel Harekat Dairesi'nde görevli üst düzey emniyet müdürleri gibi birtakım devlet görevlileri, vatan-millet-bayrak için komisyon alıyorlar mı?

Ne ararsan var

Mercedeste ne ararsan vardı. Sahte plaka bile bulundu.
34 NUL 63 numaralı bir çift plaka İstanbul Hep-İş Otopark İşletmeleri Ltd. Şirketi adına kayıtlıydı. Plakanın Doğan marka bir otomobilin üzerinde olması gerekiyordu. Ama Mercedesin bagajında bulunmuştu.
Doğan otomobilin ve şirketin sahibi Ali Akçiçek adında Siverekli biriydi.
Akçiçek de plakasının Mercedeste ne aradığına bir türlü akıl erdirememişti!
Mercedeste 3 adet cep telefonu bulundu.

0 532 2754453 numaralı cep telefonu BAYSA şirketinde çalışan Ali Alptekin adına kayıtlıydı. Telefonu muhtemelen Abdullah Çatlı kullanıyordu.
0 532 2633601 numaralı cep telefonu Osman Tosun adına kayıtlıydı, Tosun, Milletvekili Bucak'ın şoförlüğünü yapıyordu. Cep telefonunu Bucak taşıyordu.

0 532 3125255 nolu cep telefonu ise Hüseyin Kocadağ'ındı.
Bagajdaki Nike marka çantadan; 7 takım erkek elbisesi, 8 erkek ayakkabısı, 2 tenis raketi, 3 top, 1 torba kirli çamaşır çıktı.
Bond çanta içerisinde, "Sedat Bucak" adına 50 adet kartvizit, erkek eşofman takımı, ışıldak feneri, 2 traş makinası, 2 erkek losyonu ve 10 adet Hilton yazılı küçük şampuan kutusu vardı. Gonca Us'un çantasında 5 adet tam milli piyango bileti vardı. Makyaj malzemelerinin yanında bir adet erkek Cartier marka güneş gözlüğü, bir adet kordonu olmayan Zenith marka saat, altın zincir, altın kolye ve erkek saati vardı

Gökçen Çatlı kitabın yazarlarına şöyle demişti:

"Ölümünden sonra babamın ceplerinden Selcen'le bana aldığı hediyeler çıktı. Bana gümüş köstekli saat, Selcen'e kolye almıştı."

Mercedeste ne aradığı şimdiye kadar anlaşılamayan ilginç belgeler de vardı.
Örneğin TBMM Araç Giriş Kartı bulundu. 06 BMR 15 plakalı araca ait bu kart TBMM Başkan Vekili Uluç Gürkan'a aitti. Gürkan epey zaman önce bu kartını kaybetmişti. Herhalde Milletvekili Bucak TBMM Giriş Kartı 'nı bulmuş ama Gürkan'a vermeyi unutmuştu!
Mercedesten bir de, Sedat Bayyiğit adına düzenlenmiş Erciyes Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu geçici mezuniyet belgesi çıktı.

Kokain

Kazada ölen emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ ile Abdullah Çatlı'nın üzerinden çıkanlar epey gürültü kopardı.

Kocadağ'ın üzerinden;

Yapı Kredi Bankası Visa Kartı, VakıfBank Bankomat, Fenerbahçe Spor Kulübü Üye Kartı, Fatih Kaymakamlığından verilmiş silah taşıma ruhsatı, Vakko kartı, Hill Side Kulüp Üyeliği Kartı. Yanında jelatin içindeki küçük poşette çıkan tozlar oldukça merak uyandırdı. Merak sonunda giderildi, Kocadağ yanında Hacı Bektaş'tan alınmış toprak taşıyordu.

Buna karşılık Çallının üzerinden çıkan toz hiç de toprağa benzemiyordu.
Beyaz kağıt içerisinde 0.33 gram ağırlığındaki toz kokaindi.
Abdullah Çatlı'yı kokaine kim alıştırmıştı?
İ ki eski ortak; Sami Hoştan ile Ömer Lütfü Topal'ın Türkiye'deki kokain piyasasını ellerinde tutan iki kişi oldukları biliniyordu. Çatlı bu iki isme de çok yakındı. Acaba Çatlı'yı kokainle bu ikili mi tanıştırdı?

Bagajda bulunan fotoğraf makinasındaki filmler basıldığında ortaya çıkan manzaralar kokain kadar etki yaptı.
1996 Temmuz ve Ağustos aylarında Sedat Bucak'ın Siverek'teki evindeki fotoğraflarda Abdullah Çatlı, Sami Hoştan, Ali Fevzi Bir ve özel timci korumalarla birlikte oldukça neşeli görünüyordu. Çatlı'nın ayrıca Gonca Us ile samimi pozları da vardı.

Kaza haberi duyulur duyulmaz İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, "Hüseyin Kocadağ Çatlı'yı yakalamış ve teslim etmeye götürüyordu," diye demeç verdi.
Bir düşünün, Emniyet Müdürü Kocadağ yanına Milletvekili Bucak'ı da almış son model lüks Mercedes ile 18 yıldır aranan Çatlı'yı teslim etmeye götürüyor! Öyle kelepçe filan da yok hani... Çatlı'nın yanına sevgilisi de verilmiş, arabanın arkasında keyif çatıyorlar. Kim uyardıysa uyardı da, Ağar bu sözünü çok çabuk düzeltti, "Ben öyle duymuştum," dedi.

Bazı çevreler de "Kaza değil suikast" iddiasını getirdi, yada ima etti.
Ama İstanbul'a getirilen Mercedes üzerinde yapılan tetkiklerde otomobilin ayak frenleri ve ABS fren sisteminde hiçbir bozukluk yoktu. Mercedese sabotaj yapılmamıştı.

O kadar hızlı giden Mercedesin önüne saliselerle ölçülebilecek bir zaman diliminde kamyon çıkarmak biraz zor olsa gerek!
Sonunda doğduğu yerde "Abdullah'ın en sevdiği yemek etli biber dolmasıydı. Evde ne zaman onun için biber dolması yapılsa başına bir iş gelirdi. Döneceği günü biliyorduk. Bu nedenle yine kendisine etli biber dolması hazırlamıştım. Biz Abdullah'ı beklerken, arkadaşımın hanımı, İbrahim Sungur'un eşi ikbal Hanım kaza haberini verdi. Onlara telefon açılmış, Yani o akşam biz kazayı telefonla öğrendik."

Abdullah Çatlı'nın Türk bayrağına sarılı tabutu 4 Kasım 1996 günü doğduğu şehir olan Nevşehir'e getirildi.
Bir gün morgda bekletildi Burada parmak izi alındı.
5 Kasım günü ise 5 bin kişinin katıldığı bir cenaze töreni yapıldı. Törene eski ülküdaşları BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve partisinin bazı milletvekilleri ile gençlik örgütü Nizamı Alem Ocakları'nın mensupları katıldı.

MHP'den Mustafa Mit, Şevket Çetin, Türkmen Onur gibi birkaç eski ülküdaşı dışında pek kimse yoktu.
Ülkücü Babalar; Drej Ali, Sedat Peker, Feridun Öncel, Nihat Akgün, ülküdaşlarını son yolculuğuna uğurlamak için gelmişlerdi.
Başta Bahçelievler cinayeti olmak üzere çeşitli olaylardan hâlâ aranan bazı firari ülkücüler de cenaze törenindeydi.
Nevşehir'de o gün ne de çok lüks otomobil vardı!..

Bir dönemin ülkücü gençliğinin "yeni ülküsü" artık Mercedes'tiL
Devlet Hastanesi morgundan alınan Çatlı'nın cenazesi tekbir sesleri arasında, Kurşunlu Camii'ne getirildi.
Meral Çatlı, iki kızı Gökçen ve Selcen ile cenaze törenini avlu dışında demir parmaklıklar arkasından izledi. Kardeşi Zeki Çatlı hemen imamın arkasında namaza dururken, cami dışında ki bir grubun İstiklal Marşını söylediği duyuldu.

Bu arada bir grup bildiri dağıttı:

"Onu herkes öğrenmeye çalıştı, ama kimse- anlamaya gayret etmedi. Çatlı 40 yaşındaydı. Turan ülkesi kadar büyük bir akrep ısırmıştı beynini. Ümmet coğrafyası kadar geniş bir kor düşmüştü yüreğine. Yıllar var ki ülkemiz örtülü bir savaş içinde. Çatlı bu savaş içinde yan tuttu. Yan tutmakla kalmadı, risk aldı, bedel verdi.
Kılıç gibi savaştı, onurlu bir ömür sürdü. Hakka yürüdü."

Bildirideki, "Kılıç gibi savaştı" cümlesi herhalde tesadüfen yazılmıştı.
Gladio. Türkçe'de "Kılıç" demekti!

Öğle namazını takiben toprağa verileceği Necdet Ersan Mezarlığına eller üzerinde götürüldü.
Kızı Gökçen kortejin en başında, babasının çerçeveli fotoğrafını taşıyordu...
Mezarlıkta Haluk Kırcı, Sami Hoştan, Ali Fevzi Bir gözyaşlarına engel olamadılar.
Abdullah Çatlı'nın naaşını mezara ülkücü babalardan Drej Ali indirdi.
Abdullah Çatlı Nevşehir'de doğmuş ve yine Nevşehir'de toprağa verilmişti.
40 yıllık yaşamına ne çok esrarengiz olay sığdırmıştı...

Bu 40 yılı kitabın yazarlarına özetleyen yine Meral Çatlı oldu:

"Eşim yaşamının önemli bir bölümünde sürekli arandı, değişik isimlerle dolaştı.
Nevşehir'e hep kendi adıyla dönmek isterdi. Öyle de oldu... "
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1993-1996: Cumhuriyetimizin 5. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir