Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlılarda Sınıflar Üstü Devlet ve Ordu Teorisi

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlılarda Sınıflar Üstü Devlet ve Ordu Teorisi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Nis 2011, 00:58

H. KIVILCIMLI'NIN OSMANLILARDA SINIFLAR ÜSTÜ DEVLET VE ORDU TEORİSİ

(Proleter Devrimci AYDINLIK, sayı: 32, 2 Mart 1971)

Geçen sayımızda, H. Kıvılcımlı'nın ordunun «devrimde vurucu güç» olduğu iddiasının dayandığı tarih tezi üzerinde genel olarak durduk. Bu sayımızda, Osmanlı toprak sistemi, Osmanlı devletinin doğuşu ve Osmanlı ordusu meselelerini, Kıvılcımlı'nın iddiası açı-sından ele alacağız.
İlk önce, Kıvılcımlı'nın, Osmanlı toprak düzeninin «sınıfları lâfla değil, fiilen kaldırdığı» iddiası üzerinde durmalıyız. Çünkü bu görüş, Osmanlı toplumunda (Hikmet Kıvılcımlıya göre Fatih devrinin sonuna kadar) ezen-ezilen ayrımının olmadığını, ordunun eski göçebe geleneğini sürdürerek halka hizmet ettiğini ve padişahların «halkın emrinde sorumluluk taşıdığını» iddia etmeye kadar varıyor.

Daha ilk bakışta, Kıvılcımlının iddiasının çürüklüğü apaçık gözüküyor:

Devlet var, sınıflar yok. Devlet var, ordu var, fakat toplumda baskı yok. Tam bir BARIŞ hüküm sürüyor. Devlet sahibi padişah, «halkın emrinde». Devletin ordusu halk için kendini FEDA ediyor. (H. Kıvılcımlı, Tarih, Devrim, Sosyalizm, s. 186)
Kişinin aklına, peki DEVLETE ne gerek vardı diye sormak geliyor.

KANDAŞ ÖRGÜTLENMEDEN ASKERİ DEMOKRASİYE

Gerçek, Kıvılcımlı'nın belirttiği gibi miydi? Türkler 11. yüzyıldan itibaren Batıya ve Anadolu'ya göç etmeye başladılar. Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin doğuş dönemleri olan 11. - 15. yüzyıl Türkiye tarihi, toprak üzerinde özel mülkiyetin gelişmesi, sınıf çelişmelerinin keskinleşmesi, feodal topluma has sınıfların belirginleşmesi ve feodal devletin kurulması tarihidir.
Orta Asya'da kabileler halinde yaşayan Türkler içinde, daha Batıya göç etmeden önce bir sosyal farklılaşma başlamıştı. Göçebe Türk topluluklarında, hayvanların otladığı meralar üzerinde özel mülkiyet yoktu. Fakat sürüler belli kişilerin elinde toplanmaktaydı ve bu sürü sahipleri çobanların emeğini sömürüyordu. İbni Fadlan adlı Arap seyyahı, 920'de Oğuzlar arasında on bin at ve yüz bin koyun sahibi kimselere rastladığını yazıyor.

Engels şöyle diyor:

«Barbarlığın orta aşamasında, çoban halklar arasında, sürü belirli bir büyüklük kazanınca, davarın, kişisel İhtiyaçlar üzerinde sürekli bir fazlalık sağlayan bir mülk haline geldiğini görüyoruz.» (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 232)

Toprak özel mülk halinde değildi. Çünkü Marks'ın belirttiği gibi, «Göçebe çoban kabileler arasında (...) toprak, doğanın öteki şartlar gibi, ilkel sınırsızlık içinde görülmektedir (...) Bu halklar, toprağı kendi mülkiyeti sayar ama hiç bir zaman bu mülkiyetin sınırlarını tesbit etmez (... ) Burada mülk edinilen ve yeniden üretilen, toprak değil sürüdür; toprak, her konaklanıldığında ortaklaşa kullanılır.» (Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şekilleri, s. 96)
Sürüleri özel mülkiyetleri altında toplayan ve çobanların emek gücünü sömüren sürü sahipleri, göçebe demokrasinin organlarını da ellerine geçirdiler. Engels, «Askeri şef, konsey, halk meclisi: İşte gentilice örgütlenmenin (kandaş örgütlenme), bir askeri demokrasi olmak için dönüşmüş bulunan organları bunlardır.»

diyor ve devam ediyor:

«Askeri - çünkü savaş ve savaş için örgütlenme, şimdi kamu hayatının düzenli görevleri haline gelmiştir. Servet sahibi olmayı hayatın başlıca gereklerinden biri gibi gören halklarda, komşuların serveti tamah uyandırır (...) Eskiden sadece bir zorbalığın öcünü almak, ya da daralan bir toprağı genişletmek için yapılan savaş, şimdi sadece yağma için yapılır ve sürekli bir sanayi kolu durumuna gelir.»

Ve Engels, barbar toplulukların yağma savaşına karşı koymak için uygar toplulukların inşa ettiği «surların hendeklerinde, kandaş örgütlenmenin kuyu gibi mezarının açıldığını» belirtiyor (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 230-231) Yağma savaşları, «askeri şeflerin» ve etraflarındaki «ast-şeflerin» iktidarını arttırdı. Artık askeri şeflerin haleflerinin aynı aile içinden seçilmesi bir görenek haline gelmişti. Askeri şeflik, zamanla bir soyun gasbettiği bir «veraset» oldu. Bu suretle kandaş örgütlenme organları «halk içindeki köklerinden yavaş yavaş kopmakta» ve kendi zıddına dönüşmektedir. (Engels, aynı eser, s. 231) Türk topluluklarının da geçirdiği bu değişiklik, kandaş ör-gütlenmenin bir askeri demokrasi halini almasıdır. Nedir bu ikisi arasındaki zıtlık?
Kandaş örgütlenme, kabilelerin kendi işlerini öz gürce düzenlemeleri esası üzerine kurulu bir örgütlenmeydi. Bu örgütlenmenin organları halk iradesinin araçlarıydı. Toplum içinde bir farklılaşma söz konusu değildi.

Askeri demokrasi ise, komşularını yağma etmiş ve ezme esası üzerine kuruluydu. Bunun sonucu olan . askeri demokraside askeri şefler ve etrafındaki şefler, «kendi öz halkına karşı bağımsız tahakküm ve baskı araçları haline geldiler.» (Engels, aynı eser, s. 231)

Bütün bunlar nasıl mümkün oldu? Engels'in Marks'a da atıf vererek belirttiği gibi, «servete karşı duyulan susama» kandaş topluluk üyelerini «zenginler ve yoksullar halinde» ikiye bölmüştü. Aynı kandaş topluluk içinde mülkiyet farkı doğmuştu. Bu mülkiyet farkı, kandaş topluluk üyeleri arasında menfaat zıtlıkları yaratmıştı. Eskiden mevcut olan menfaat birliği, yerini menfaat zıtlıklarına bırakmıştı. (Engels, aynı eser, s. 231)

Bütün bu izahlar, Türklerdeki gelişmeyi de anlatmaktadır: Sürülerin belli ellerde toplanması; sürü sahiplerinin, aynı zamanda, çözülen kandaş topluluğun yerini alan askeri demokrasideki askeri şefler olması; ve bu askeri şeflerin, başka toplulukları yağma ederek zenginleşme amacı yanında, «kendi öz halkına karşı bir baskı ve tahakküm» kurmaları.
Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı devleti, kendi içinde farklılaşmaya uğramış ve Engels'in sözünü ettiği askeri demokrasi şeklinde örgütlenmiş göçebe topluluklarının, belli bir toprağa hâkim olması ve feodalleşmesiyle kuruldular ve geliştiler.

SELÇUKLULARDA FEODAL DEVLETE SIÇRAYIŞ

Anadolu'ya gelen iki önemli göç dalgası, iki büyük devletin doğmasıyla sonuçlandı. Bunlardan Anadolu Selçuklu Devleti, Büyük Selçuklu Devleti örneğine göre kurulmuştu. Her ikisi de, köylünün emeğini sömüren feodal hâkim sınıflar haline gelen eski göçebe aristokrasisinin kurduğu devletlerdi. Daha sonra gelişerek Osmanlı toprak sisteminin oluşmasına yol açan Selçuklu iktâ sisteminin yaygınlaşması, toplumun feodalleşmesini ifade ediyordu. Sultanın hizmet karşılığında arazi verdiği iktâ sahipleriyle, bu arazi üzerinde üretim yapan köylüler arasındaki ilişkinin, feodal karakter kazandığını görüyoruz. İktâ sahibi (muktai), başında Selçuklu Sultanı bulunan egemen sınıfın temsilcisiydi. İktâ topraklarına bağlı köylü ise, esas üretici durumundaydı. Ordu, devlet mekanizması, merkezi ve yerel yönetim, hepsi belli bir gelişme içinde bu sisteme dayandı. Sultan, şehzadeler, ordu komutanları ve iktâ sahipleri arasındaki ilişkiler feodalleşti. İktâlar babadan oğula intikal etmekteydi. (Osman Turan, Selçuklu Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, s. 220) İstihsalin artması halinde iktâ sahiplerinin gasbettiği ürünün de artması (aynı yerde), iktânın feodal karakterini ortaya koymaktadır. İktâ sisteminin kurucusu Nizamülmülk, «Siyasetname»sinde, kuvvetli hükümet ve köylüye yumuşak muamele esas (arının Selçuklu feodal devletine ilke olmasını istiyordu. Feodal egemen sınıfın köylü üzerindeki sömürüsü üzerine kurulan devlet, kuvvetli olmak zorundaydı. Köylüye yumuşak muamele esası ise, Kıvılcımlı'nın Osmanlılar için belirttiği «sosyal adalet» veya «sınıfların kalkması» olayı değildir. Köylünün yeniden üretim yapabilmesi ve feodal devlete isyan etmemesi için alınacak bir tedbir olarak önerilmektedir.

Askeri demokrasi şeklinde örgütlenmiş göçebe toplumların feodal devlete sıçrayışı, büyük sınıf mücadeleleriyle oldu. Feodal devletin başında bulunan sultan ve toprakları tasarruf edip feodalleşen kabile beyleri, göçebe Türkmenleri zorla toprağa yerleştirmeye ve baskı altına alarak devlete bağlamaya çalıştılar. Göçebeler bu gelişmeye direndiler. Eski toplum sistemini devam ettirmek istediler. Feodalleşmeye karşı zaman zaman ayaklandılar.

Sağcı tarih yazarı Osman Turan, Selçukluların feodalleşmesini şöyle anlatıyor:

«Türkmen beylerine, mensupları (askerleri) ile birlikte oturup devlete hizmet edecekleri bu iktâlar verilirken, bu vasıta ile devletin feodal bünyesi de yalnız yüksek seviyede bir hâkimiyet esasına değil, bütün memleketlere yayılmış oluyordu.» (Aynı eser, s. 220)

Daha sonra kurulan Anadolu Selçuklu ve Osmanlı devletlerine göre, Büyük Selçuklu devletinin merkezi karakteri daha zayıftı. «... Kendilerine geniş vilâyetler verilen emirler, iktâları dahilinde maiyyetlerinde çok defa bin askerin üstünde bir kuvvetle küçük bir hü-kümdar gibi idiler.» (Aynı eser, s. 220)

Bu durum, bazı eyaletlerin ve iktâların bağımsızlaşmalarına yol açmıştır. Hattâ büyük emirler kendi adlarına hutbe okutuyorlardı. Kutulmuşoğulları, bundan yararlanarak Anadolu'da Büyük Selçuklu devletinden bağımsız bir devlet kurdular. Anadolu Selçukluları devletinde, feodal merkezi otoriteyi temsil eden sultanlar, iktâ topraklarını daha küçük tuttular. Bu durum, toplumun feo-dal karakterini ortadan kaldırmaz. En büyük feodal olan sultanın, otoritesini güçlendirmek ve küçük feodal beyleri kendine iyice bağlamak için aldığı bir tedbirdir. İktâlara 12. yüzyıldan itibaren tımar da denmeye başlandı. Selçuklularda feodal büyük toprak mülkiyetini de görüyoruz. Sultan, yakınlarına, vezir-vüzera-ya, başarılı komutan ve uçbeylerine emlâk ihsan etmekteydi. Emlâk ihsan edilen kimse, tam bir serbest tasarruf hakkına sahipti. Büyük arazi mülkiyetini geliş-tiren diğer bir iki kurum ise, malikâne-divani sistemi ve vakıflardı. Bütün bunlar, Selçuklu toplumunun sınıf karakterini ortaya koymaktadır. Gelişme, göçebeliğin çözülüp feodal toplumun gelişmesi yönündedir. Feodal karakterdeki toplumun ortaya çıkardığı devlet, feodalitenin halk üzerindeki, yâni köylüler ve göçebeler üzerindeki baskı aracıdır. Bu baskı, merkezi orduyla sağlandığı gibi, feodal beylerin de halkı baskı altında tutan askeri gücü vardı.

Herkesin silâhlı olduğu ve savaştığı kabile toplumunun yerini feodal bir devlet almış ve eski kabile üyelerini de bu devlete itaat ettirecek, Engels'in terimi ile bir «kamu gücü» teşkilâtlandırılmışlar. Bu kamu gücü, sultanların köle muhafızlarından oluşan hassa ordusu yanında, ücretli yaya ve atlılarla sipahilerden oluşuyordu. Sultan en çok kölelerden meydana gelen hassa ordusuna ve ücretli askerlere güveniyordu. Göçebe savaşçılığının ve onun geleneklerinin mezarı, eski göçebe şefleri olan yeni feodal egemen sınıflar tarafından kazıldı. Zamanın feodal hâkim sınıflarının ideolojisi olan Yüksek İslâm Düşüncesine, Sünniliğe karşı, ezilen sınıflar, yâni köylüler ve göçebe Türkmenler, Batıni mezheplerinin bayrağı altında toplandılar. Göçebeler, feodalleşmeye karşı çıkıyorlar, otlağın eskisi gibi ortaklaşa mülkiyet altında olmasını istiyorlar ve sosyal eşitliğe yöneliyorlardı. Köylüler de feodal sömürü altındaydılar. Batıniliğin bir kolu olan Babailik, büyük halk isyanlarına bayrak oldu. Baba İshak etrafında toplanan Türkmen göçebeler ve köylüler, egemen feodal güçleri titrettiler. Görüldüğü gibi, göçebe bir topluluğun çözülüp feodal bir devletin kurulmasında, feodal devlet göçebe gelenek ve göreneklerini sürdür-müyor, aksine onu ezmeye çalışıyordu. Çünkü göçebelerin askeri demokrasisi, bir sosyal farklılaşmaya dayandığı halde, gene de bütün topluluk üyeleri silâh tutmakta ve savaşmaktaydı. Eşitçi kandaş toplumun gelenek ve görenekleri, halk iradesini temsil eden organlar, vs., hâlâ devam etmekteydi. Oysa, askeri demokrasinin çözülüp feodal devletin kurulmasıyla, ezen sınıfların devletinin emrinde ve toplumdan ayrı bir kamu gücünün doğması gerekti. Engels, bir toplumun tarihinde büyük bir SIÇRAMA olan devletin doğusuyla beraber, ortaya çıktığını belirtiyor. (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 239)

«... Bizzat silâhlı güç halinde örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücü kuruluşunun»

Selçuklu devletinin doğuşuyla beraber, göçebelerin silâhlı güç halinde örgütlenmesiyle, yâni kabile savaşçılığıyla aynı şey olmayan bir kamu gücü, ezen sınıfların emrinde bir ordu meydana gelmiştir. Kabile savaşçıları bu ordunun can düşmanıydı. Çünkü yukarıda belirtildiği gibi, feodalleşme, göçebe direnişi yok edilerek ilerliyordu. H. Kıvılcımlı'nın Osmanlı ve Selçuklu ordusu içinde devam ettiğini söylediği göçebe gelenekleri, toplumun feodalleşmesini dizginliyordu.
Selçuklu devleti de, şimdi ele alacağımız Osmanlı devleti de, bu dizginlerden tamamen koparak, göçebe direnişini iktisadi, sosyal, kültürel, askeri her alanda yok ederek güçlendi.

OSMANLI DEVLETİNİN DOĞUŞU: GÖÇEBE DEMOKRASİSİNİN SONU

13. yüzyıldaki Moğol istilâsı, Anadolu'daki feodal gelişmeyi krize uğrattı. Feodal Selçuklu sultanlarının yenilmesi ve feodal baskının kalkması, feodaliteye karşı direnen akımı güçlendirdi. Türk kabileleri bağımsız beylikler kurdular. Feodalitenin Sünnilik mezhebine karşılık göçebelerin ideolojisi olan Şiilik canlandı. Feodal Yüksek İslâm Kültürünü benimseyen ve göçebe göreneklerini terkeden Konya Selçuklu Sultanlarının hâkimiyetlerinin yıkılmasıyla, Türk göçebe gelenek ve görenekleri, göçebe kültürü canlandı. Meselâ, Karaman beyliği Türkçeyi resmi dil olarak ilân etti.

Selçuklu hâkimiyetinin yıkılmasından sonra ortaya çıkan beyliklerden Osmanlıların bir devlet halini alması da, göçebelerin askeri demokrasisinin bir ileri aşamaya sıçraması olayıdır. Osmanlı devletinin doğuşu ve gelişmesi, askeri demokrasi ile feodal toplum arasındaki çelişmenin çözülmesi tarihidir.
Feodal sistem, askeri demokrasiye galebe çaldı. Kendi iktisadi, siyasi, sosyal, kültürel, askeri sistemini hâkim kıldı.

Ortaçağın halk şairlerinden Muhyiddin Abdal'ın dediği gibi:

«Eski sürüldü gitti Geldi yenisi yendi»

H. Kıvılcımlı'nın Osmanlı devleti ve ordusu içinde devam ettiğini söylediği göçebe gelenek ve görenekleri, belli bir gelişme içinde SÖKÜLÜP GÖTÜRÜLDÜ. Onun yerine, feodal devletin halktan ayrı ve halkı baskı altına alan ordusu kuruldu. Osmanlılar, fethettikleri Bizans topraklarında, belli bir gelişme içinde kendi feodal sistemlerini kurdular.

Engels, «Roma illerinin efendisi bulunan Cermen halkları» için şöyle diyor:

«... fethettikleri yeri bir düzene koymak zorundaydılar. Ama Romalı kitleler ne kandaş gruplar içine kabul edilebilirdi, ne de bu gruplar vasıtasıyla egemenlik altına alınabilirlerdi.» (Aynı eser, s. 214)

Osmanlı gelişme döneminde, iki düşüncenin çatıştığını görüyoruz. Biri, Hıristiyanları köle etmek, Müslüman yapmak veya kılıçtan geçirmek şeklinde özetlenebilecek gazi ideolojisidir. Diğeri, Selçukluların feodal kültürünün etkisiyle ortaya çıkan ve Hıristiyan köylüyü köylü olarak bırakıp yarattığı ürünün feodal ilişkiler içinde gaspedilmesine dayanan Yüksek İslâm ideolojisidir. Feodalleşmeyi temsil eden ve onun siyasi otoritesi olan Osmanlı beyleri, tabiatıyla ikincisini benimsediler ve fethettikleri Bizans topraklarında feodal bir sistem kurdular.

Selçuklu feodal kültür geleneğinin uç beyliklerinde temsil edilmesi sebebiyle, Moğol istilâsından sonra bir süre, beyliklerde göçebe şeflerinin ve gazilerin, dolayısıyla askeri demokrasinin egemenliği kendini kuvvetle hissettirdi. Ne var ki, bizzat bu göçebe şefleri ve maiyetleri toprağa sahip oldular. Göçebe askeri demokrasisinin yağma esası yerine köylüyü vergiye bağlayan yeni bir sistem geliştirdiler.

Daha Osman Gazi zamanında feodal bir toprak aristokrasisisi doğmaya başlamıştı. Beyin akrabalarına, Türkmen beylerine ve askeri şeflere miri artı/i vn rilmekteydi.

MİRİ TOPRAK DÜZENİ KAMU MÜLKİYETİ MİYDİ?

Hikmet Kıvılcımlı, miri arazi sisteminde özel mülkiyet olmadığını, bu toprakların «bütün Müslümanların ortak malı» olduğunu söylemekte (Tarih, Devrim, Sosyalizm, s. 184} ve ordunun niteliğiyle ilgili görüşlerini de buna dayandırmaktadır. Oysa, miri toprak sistemi, toprağa hâkim olan feodal aristokrasinin toprak üzerinde çalışan köylüyü sömürmesi esasına dayanıyordu. Köylünün yaşaması ve yeniden üretim yapması için gerekli ürün köylüye bırakıldıktan sonra, çeşitli vergilerle gaspedilen artı ürün egemen feodal sınıf içinde pay ediliyordu. Köylü toprağa bağlıydı ve sultan tarafından dağıtılan miri topraklar da miras yoluyla babadan oğula geçiyordu. Aşıkpaşazâde Tarihi, daha Osmanlı devletinin ilk kuruluş yıllarında, miri toprakların (daha sonra tımar denir) babadan oğula geçtiğini söylüyor. Bu tesbit bazı tarihçiler tarafından şüpheyle karşılanmaktadır. Ancak, daha Selçuklular zamanında iktâların silâh taşıyan oğullara veraset yoluyla intikal ettiğini biliyoruz. Tarihçiler, Osmanlılarda da tımarların, 15. yüzyılın ikinci yarısından sonra kaideten babadan oğula geçtiğini söylüyorlar. Kaldı ki, tımar dışındaki özel emlâklerde ve malikâne-divanilerde veraset başından beri söz konusudur.

Bütün bu sebeplerle, miri toprakların «bütün Müslümanların ortak malı» olması, yalnız sözde kalmaktaydı. Gerçek: Müslüman ve Hıristiyan çoğunluğun toprak üzerinde çalışması ve üretim yapması, Müslüman ve Hıristiyan bir azınlığın, yâni feodal beylerin ise köylünün emeğini sömürmesidir. Devletin ortaya çıkış sebebi de budur.

H. Kıvılcımlı diyor ki:

«Osmanlı, kılıca sarılıp yıktığı her Tekfurun (Bizans derebeyinin) yerine geçmeyi, toprak beyi olmayı, tekfurlaşmak, gâvurlaşmaktan da daha iğrenç bir
alçaklık ve şerefsizlik sayıyordu.

MİRİ TOPRAK düzeni prensiplerini yayma aşkıyla dopdoluydulaı .» (Tarih, Devrim, Sosyalizm, s. 184)
H. Kıvılcımlı'nın bu sözü, eski göçebe toplumunu sürdürmek isteyen göçebeler için doğru, fakat OSMANLI için yanlıştı. Çünkü, Osmanlı, toprak beyi olmak, tekfurlaşmak, feodalleşmek istiyordu. Göçebelerin «şerefsiz» saydığı bu tutum, zamanın feodal İslâm değerleri açısından şerefli idi. Göçebe Türkmenlerle feodalleşen Osmanlı devleti arasındaki çelişme, iktisadi sebeplere dayanan bir kültür, gelenek ve görenek zıtlığından geliyordu. Osmanlı devleti, göçebeleri iskân etmek, bunları feodal sistemin boyunduruğu altına almak, onları feodal sisteme uydurmak istiyordu. Göçebeler ise, eski hayatlarını, ekonomilerini, gelenek ve göreneklerini sürdürmek istiyorlardı. Bu yüzden, Osmanlı tarihi boyunca kanlı sınıf savaşları oldu, yüz binlerce insanın kanı aktı.

Asırlar sonra göçebe Türkmen kahramanı Dadaloğlu'na:

«Hakkımızda DEVLET etmiş fermanı Ferman padişahın, dağlar bizimdir»
dedirten çelişme de aynıdır.

FEODAL İLİŞKİLER KABİLE SAVAŞÇILIĞININ MEZARINI KAZDI

Kıvılcımlı, Osmanlı beylerinin, göçebe şefliğini terkedip DEVLET sahibi olmalarını bir kenara itiyor. Yeni oluşan feodal sistemin hâkim sınıfının, bu feodal sistemle taban tabana zıt olan göçebe ekonomisinin değerlerini ve kültürünü sürdürdüğünü ve savunduğunu söylüyor. Fakat başka bir yerde H.Kıvılcımlı, «ülkücü alplikten TOPRAK beyliğine kayan bir sınıf» tan söz ediyor. (Tarih, Devrim, Sosyalizm, s. 189) Bu tesbit, göçebe toplumun askeri şeflerinin ve bir kı MİM savaşçılarının «Bizans derebeylerinin yerine geçtiklerinin (tekfurlaştıklarının)» tesbitidir. Hattâ çoğu manian Bizans derebeyleri, İslâmlığı kabul ederek Osmanlı feodal hâkim sınıfının bir parçası haline gelmekte ve eski toprakları üzerindeki hâkimiyetlerini sürdür-mektedirler. Ünlü Mihaloğulları ve Evrenosoğulları buna misaldir. Evrenos'a 1386'da hediye edilen arazi fermanında, «Allah, resulü ve onun vekili adına sana bağışladım» denmektedir.

Görüldüğü gibi, H. Kıvılcımlı'nın sözünü ettiği «ülkücü alpler» (kabile savaşçıları), feodal toplumun toprağına gömülmektedir. Feodal toprak beyleri, yeni toplum ilişkileri içinde doğan bir sınıftır. Toprak beyinin eskiden ALP olması bir şey ifade etmez. Çünkü toprak beyi, eski göçebe şefinin veya kumandanının NİTELİK değiştirmesiyle ortaya çıkmıştır. Süleyman Demirel bugün nasıl İslâmköylü bir köylü değilse, hâkim sınıfların baş temsilcisi ve köylülerin düşmanı ise, eski göçebe şefleri olan feodaller de Yüksek İslâmı benimseyerek feodalitenin savunucusu ve göçebeliğin düşmanı olmuşlardır. Arada önemli bir NİTELİK SIÇRAMASI, bir DEVRİM vardır. «Eski sürülüp gitmiş, gelip yenisi yenmiştir.» Bu tarihi sıçrama, şüphesiz tarihi olarak bir AN, bir insan hayatı için ise UZUN BİR ZAMAN içinde olmuştur. Zıtların amansız mücadelesi, çeşitli davranış ve kurumları etkilemiş, geçiş döneminin çelişmeli karakteri, Osmanlı devletinin bütün kurumlarına, gelenek ve göreneklerine, sistemin bütününe yansımıştır. Bu sebeple, H. Kıvılcımlı'nın yaptığı gibi. bu kuruluş dönemindeki çeşitli kurum ve gelenekleri TARİHİN GELİŞME YÖNÜNDEN, GİTTİKÇE GALEBE ÇALAN ÇELİŞMENİN GELİŞME YÖNÜNDEN soyutlayarak ele alırsak, yanlış hükümlere varırız. Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında, tarih feodalizm yönünde gelişmekteydi. Çelişmenin galebe çalan tarafı, feodal ilişkilerdi. Göçebe askeri demokrasisinin mezarı kazılıyordu. Feodal Osmanlı kılıcı önünde dize gelmeyen veya kılıçtan geçirilmeyen göçebelik ise, dağlara kaçıyordu.

H. Kıvılcımlı, Marksist olmayan modern Türk tarihçileri gibi, miri arazi sisteminde, toplumdaki çeliş melerden bağımsız sınıflarüstü bir kurum niteliği görmektedir. Tabii bunun sonucu olarak, devlet ve ordu da sınıflar-üstü bir karakter kazanmakta, ortaya burjuva tarih anlayışı çıkmaktadır.

SİPAHİ «MİLLET FEDAİSİ» Mİ

H. Kıvılcımlı'nın, kendisine toprak verilen dirlikçiyi, yâni tımar sahibi sipahiyi «millet fedaisi bir halk memuru (şövalyealp)» (Tarih, Devrim, Sosyalizm
s. 186) olarak görmesi de bundan gelmektedir. Hangi mantık, Kıvılcımlı'yı bu hükme götürüyor?
1 — «Dirlik düzeni, toprak düzeninde sınıfları lâfla değil, fiilen kaldırmıştır. Çünkü miri toprağın mülkiyetine kimse sahip değildir.» (Tarih, Devrim, Sosyalizm, s. 185)
2 — «Çiftçiler, işleyen köylülerdir. Dirlik düzeninde dirlikçiler (sipahiler) işleten durumunda olmakla birlikte, her iki zümre de sosyal sınıf sayılmaz. İki taraf da işlenen toprağın mülkiyetine sahip değildirler.»
3— Bu sebeple dirlikçiler, bir «millet fedaisidir». (Tarih, Devrim, Sosyalizm, s. 186) «Savaş zamanı: Çiftçiler tarım işleriyle rahatça uğraşırken, dirlikçi ilk çağrıda atını silâhını kapıp sınır boyunda ölüme gider.» (Aynı yerde)
4 — Padişah ise «Fatih'in son çağına kadar... halkın emrinde sorumluluk taşıdı».
H. Kıvılcımlı'yı sınıflar-üstü devlet, sınıflar-üstü padişah, sınıflar-üstü sipahi ve sınıflar-üstü ordu tahliline götüren mantık budur. Kıvılcımlı, köylü (reaya) ile feodal hâkim sınıf arasındaki çelişmeyi o derece örtbas etmektedir ki, «çiftçiler tarım işleriyle rahatça uğraşırken dirlikçi ilk çağrıda atını silâhını kapıp sınır boyunda ölüme gider» demektedir (altını biz çizdik).

Dirlikçi, kimin için ölüme gitmektedir, kimin fedaisidir? Köylü için mi? Hayır, Osmanlı feodal despotluğunun genişlemesi, savunulması ve feodal sömürünün devamı için. Çünkü küçük bir feodal olan dirlikçinin menfaatleri, Osmanlı feodal sistemine bağımlı kılınmıştır.

«Türkiye'de ordu, yâni «silâhlı adamlar»: Hem devlet kurmuşlar, hem memleketi işletip yürütmüşlerdir.» (Sosyalist, sayı: 6, Başyazı)
diyen Kıvılcımlı, devleti kuranların, yâni egemen sınıfın temsilcisi olan dirlikçilerin, aynı zamanda «halkın fedaisi» olduğunu yazabilmektedir. Halkı ezmek ve «halk fedailiği» bağdaşır nitelikler olmasa gerekir. Kıvılcımlı'nın sözünü ettiği «memleketin işletilmesi», feodal sömürünün işletilmesinden başka bir şey değildir.
Merkezi feodal despot olan Osmanlı padişahının en büyük pay aldığı sömürüde, dirlikçi nisbeten aza kanaat etmekte (Tarih, Devrim, Sosyalizm, s. 186) ve nisbeten yoksul bir şövalye, küçük bir feodal karakterini taşımaktadır. Dağıtılan tımarların az gelir getirmesi, sipahiyi (dirlikçiyi) merkezi otoriteye daha sıkı bağlıyordu. Çünkü sipahi, sultanın emrinde katıldığı savaşta ekonomisini düzeltme imkânlarına sahipti. Fatih'in büyük toprak aristokrasisini geriletmesi ve küçük feodallerle olan ittifakının temelinde yatan şuydu: Merkezi devlet, küçük aristokrasinin (Osmanlı şövalyeleri = sipahiler) desteğiyle toprak tekeli üzerinde tam tasarruf iktidarını garanti altına almaya, iç ve dış politikada daha geniş bir hareket serbestisi kazanmaya yönelmiştir.

«SOSYAL ADALET» DEĞİL, FEODAL SÖMÜRÜ

Görüldüğü gibi, ortada Hikmet Kıvılcımlı'nın sözünü ettiği bir «demokratik sosyal adalet» yoktur.

Feodal merkezi karakterde bir imparatorluk olan Osmanlı devletinde, Fatih'in aldığı tedbirler, merkezi feodnlllc yi güçlendirmek, eyaletlerdeki büyük feodalleri zayiflatmak yönünde olmuştur. Köylü üzerindeki sömürünün kalkması söz konusu değildir. Osmanlı feodalitesi, Batı feodalitesinden farklı özelliklere sahiptir. Ancak Hikmet Kıvılcımlı, bu özellikleri abartarak, sınıflar-üstü bir toprak sistemi, devlet, ordu ve padişah olduğunu ileri süren «orijinal» bir tez inşa etmiştir. Hikmet Kıvılcımlı, «dirlik düzeninin sınıfları lâfla değil, fiilen kaldırdığını» söyledikten sonra, dili sınıf demeye varmadığı için, «toprak üretiminde iki bölük insandan» (altını biz çizdik) söz ediyor. Bu iki bölük, çiftçiler ve dirlikçilerdir.

Hikmet Kıvılcımlı, çiftçiyi «bir çift öküzle sürülebilecek kadar toprağı işlenebilen hür ekinci» olarak tarif ediyor. Ve çiftçinin, «işlediği toprağın mülkiyetine: Müslümansa. bütün Müslümanlardan her biri kadar sahip» olduğunu söylüyor. Böylece, feodal boyunduruk altında olan köylü, toprağın «bütün Müslümanların ortak malı» olduğu iddiasıyla, kamu mülkiyetine sahip olan her Müslümandan biri olarak gösterilmektedir. Oysa gerçek böyle değildir. İslâm Hukukunda kamu mülkiyeti altında gösterilen toprak, gerçekte feodal hâkim sınıfların tasarrufu altındaydı. Toprak üzerinde çalışan köylüye reaya denmekteydi. Reayanın güdülen anlamına gelmesi, bir de güdücünün yâni hâkim sınıfın bulunduğunu gösteriyor. İslâm olsun, Hıristiyan olsun, Osmanlı hâkimiyetindeki köylüler üç aşağı beş yukarı eşit durumdaydı. Rum köylüler gibi, toprağa yerleşen Türk köylüler de feodal baskı ve sömürü altındaydı. Reaya toprağa bağlıydı, çiftliği terkedemezdi. Reaya toprağı işlemek ve hâkim sınıflara belli bir rant vermek yükümü altına girmişti. Toprağı terkeden köylülerin devletin kolluk kuvvetleri (subaşılar) tarafından eski yerine iadeleri ferman ediliyordu. Köylü, Kıvılcımlı'nın iddia ettiği gibi «hür» değildi, toprağa bağlıydı. Yâni: SERF'ti. Köylünün, toprağın sahibi olarak gözüken devlete, yâni egemen sınıflara verdiği rant, ürün şeklindeydi. Sömürü esas olarak ürün-rant'a dayanıyordu. Emek-rant (angarya) sözde yasaklanmıştı. Bununla beraber, özellikle savaş zamanlarında devlet reayaya angarya yüklemekteydi. Ayrıca, feodal beyler kendi hassa topraklarında, reayadan angarya istemekteydi. Reaya dışında, sultanın ve büyük komutanların haslarında çalışan esirler vardı ki, bunlara da ortakçı-kullar denmekteydi. Ortakçı-kullar da feodal boyunduruk altındaydı.

Görüldüğü gibi, dirlik feodal bir karakter taşımaktadır ve Osmanlılarda üretim ilişkileri feodal yönde gelişmiştir. Ancak, Osmanlıların feodalleşmesi süreci içinde Avrupa ülkelerinden farklı bazı özelliklere rastlanmaktadır. Devletin arazi tekeline sahip olması ve bu suretle vergi ile rantın birleşmesi, bu özelliklerdendir. Ne var ki, daha en baştan itibaren Osmanlılarda toprağın devlet tekelinde olması katıksız değildir. Özel mülk sahipleri, ilk fetih yıllarından itibaren görülmektedir.

Kıvılcımlı da, Yıldırım Beyazıt döneminde «dirlik-düzeninin derebeyileşmesini» kabul etmektedir. Yıldırım Beyazıt dönemi (1389-1402), tabiatıyla gökten inmemiştir. Bu dönem, Osman Gazi'den beri gelişen feodalizmin en olgunlaştığı dönemdir. Timur akınının uğrattığı krizden sonra, Fatih döneminde Osmanlı feodalitesi yeniden olgun karakterini kazanmıştır.

Kıvılcımlı, Osmanlı devletini, Osmanlı padişahını ve Osmanlı ordusunu sınıflar-üstü gösterirken, «sahip» kelimesinin Arapçada koruyucu (Tarih, Devrim, Sosyalizm, s. 185-186) anlamına geldiğine işaret etmekte ve dirlikçileri halkın koruyucusu olarak göstermektedir. Unutmamalı ki, bütün feodal toplumlarda, derebeylerinin halkı başka feodallere karşı «koruma» yükümlülüğü vardır! Köylüyü koruduğunu iddia eden bir sömürü düzeni kuran feodaller, köylülerin sınıf düşmanı olmuştur. Feodal sömürünün derecesi, ayrı bir araştırma konusudur. Ancak, meselâ Osmanlılarda feodal sömürünün Bizans'a göre daha az ağır olması, sömürünün varlığını ortadan kaldırmaz. Kaldı ki, birçok tarihçi, Osmanlı toplumunda kuruluş döneminde reayanın verdiği ürün-rantın çok yüksek olduğunu belirtmektedir. Bu sebeple, köylünün çalışma şartları çok ağırlaşmıştı ve yeniden-üretim ciddi surette tehlikeye girmişti. Bu durum, üretimin yükselmesini olumsuz yönde etkilemiş ve üreticiye ancak asgari yiyecek maddesini bırakmıştır. Oysa bütün feodal toplumlarda olduğu gibi Osmanlı devletinde de yeniden-üretim masrafları, sömürene değil, üreticiye yüklenmişti. Üretici olan reaya bundan güçlük çekiyordu.

SOSYAL BARIŞ DEĞİL, SINIF SAVAŞI

Hangi derecede olursa olsun Osmanlı devletinde reaya üzerindeki sömürü ve baskıyı, büyük köylü isyanları da kanıtlamaktadır. Ezilen köylü yığınları, Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, feodal baskılara karşı omuz omuza isyan ettiler. Bu isyanlar, özellikle feodal devletin zayıfladığı zamanlarda çok güçlendi.
Türkiye'de feodalleşme, 13. ve 15. yüzyıllardaki iki Moğol istilâsıyla krize uğramıştır. Her iki akın da, göçebe ve köylülerin zayıflayan feodal devlete karşı güçlü savaşlarına yol açtı. Selçukluların son zamanlarındaki Babai isyanlarının sözünü etmiştik. Aynı şekilde, Yıldırım Beyazıt ordusundaki göçebe geleneğine bağlı askerlerin Timur tarafına geçmesi de, kendi sınıf tutumlarını almalarıydı. Feodal bir despot olan Yıldırım Beyazıt'ın 1402 savşında Timur'a yenilmesi, Anadolu'daki anti-feodal güçleri canlandırdı. Büyük köylü ve göçebe isyanları oldu. Bu isyanlar, hâkim oldukları bölgelerde bir süre için Hıristiyan ve Müslüman köylülerin eşitliği, toprakların ortaklaşa ekilmesi ve ürünün ortaklaşa kullanılması esaslarını gerçekleştirdi. Daha sonra bastırılan meşhur Börklüce ve Torlak Kemal ve Şeyh Bedreddin isyanları, feodaliteye karşı şiddetli sınıf savaşlarıydı. Büyük bir halk önderi olan Börklüce Mustafa ortadan kaldırılıp isyan bastırıldıktan sonra, halk isyanının bir süre yönettiği topraklar tekrar Osmanlıların eline geçti. Sipahilere dağıtılarak feodal sistem yeniden kuruldu.
Bütün bu isyanlar, Osmanlı devletinin kuruluşunda sınıfların ortadan kalkmadığını, sınıflar arasında sosyal barış değil, sınıf savaşı olduğunu gösteriyor.
Bu sınıf savaşının bir tarafında feodal hâkim sınıflar vardı. Feodal hâkim sınıflarla uzlaşmaz menfaat çelişmeleri olan göçebeler ve köylüler ise, anti-feodal güçleri meydana getiriyordu.

OSMANLI DEVLETİ: FEODALİTENİN BASKI ARACI

Engels diyor ki:

«Devlet... daha çok, belirli bir gelişme aşamasında olan toplumun bir ürünüdür; devlet, toplumun, önlemekte âciz kaldığı uzlaşmaz karşıtlıklar içinde bölündüğünün, kendi içinde çözümlenemez bir çelişme içine girdiğinin itirafıdır.» (Aynı eser, s. 238)

Lenin ise, Engels'in bu sözünü şöyle özetlemektedir:

«Devlet, sınıf çelişmelerinin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir.» (Devlet ve İhtilâl, s. 13)

Ve gene Lenin devam ediyor:

«...Her devlet, ezilen sınıf aleyhine yöneltilmiş özel bir baskı gücüdür. O halde, hiç bir devlet, ne özgürdür ne de halk içindir.» (Devlet ve İhtilâl, s. 29)
H. Kıvılcımlı da, bir yandan Osmanlılarda kandaş demokrasinin yerini devlet alıyor demekte (Tarih, Devrim, Sosyalizm, s. 166), diğer yandan ortaya çıkan devletin halkı koruduğunu, sınıfları ortadan kaldıran bir toprak sistemi kurduğunu söylemektedir. Gene Kıvılcımlı, «eski kandaş demokrasinin yok edilip müstebit tek kişinin toplumun üzerinde sivriltilmesinin»

kandaş toplum için «cinayet» sayılacağını belirtiyor (aynı yerde). Hem de, bu cinayeti işleyen Osmanlı devletinde kandaş demokrasi gelenek ve göreneklerinin sürdüğünü söylüyor; Bu iddia ile, Kıvılcımlı'nın Osmanlı tarihçisi Naima'dan naklettiği gerçek arasındaki tutarsızlığın izah edilir yanı yoktur. Naima,
«Saltanat ve devlet kurulurken 'asabiyet-i sabıka' (= geçmişin kandaş tutkunluğu) bir yana bırakılmadıkça başarı kazanılamıyacağını»
anlatmaktadır. (Tarih, Devrim Sosyalizm, s. 170) İşte Osmanlı devleti, «geçmişin kandaş tutkunluğu», kandaş demokrasinin kültürü «bir yana bırakılarak», hattâ ezilerek kurulmuştur. Saltanat ve devletin kuruluşu, böyle başarılmıştır. Osmanlı beylerinin daha Osman Gazi zamanında göçebe geleneğine yüz çevirdiklerinin hikâyesini, bizzat Kıvılcımlı anlatmaktadır. «Tarih, Devrim, Sosyalizm» kitabının 165. sayfasındaki ince yazıyla dizilmiş hikâyeler, Kıvılcımlı'nın belirttiği «sosyal adalet gücünü» değil, Osman Gazi'nin göçebe geleneklerine yüz çevirdiğini kanıtlamaktadır.

Osmanlı ordusunun kuruluşu da göçebe geleneklerinin terkedilmesiyle olmuştur. Engels'in belirttiği gibi, kandaş topluluk, toplumun sınıflara bölünmesiyle paramparça oldu. Yerine devlet geçti. (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 237) Yeni doğan devlet, eski toplumun iktisadi yapısını olduğu gibi, kültürünü, gelenek ve göreneklerini de parçaladı; en azından kendi yapısı içinde devam ettirmedi. Naima'nın da belirttiği gibi, yeni doğan devlet, «sadık ve huluskâr olduğu tecrübe edilen istidatlı kimesneleri işin başına getirip... askerlerin ve hizmetlilerin (memurların) maaşlarını genişletmek» (Tarih, Devrim, Sosyalizm, s. 171)

prensibini benimsemek zorundaydı. Bu ne demektir? Yeni doğan devletin bürokrasisi ve ordusu, devlete ve dolayısıyla onun iktisadi, sosyal, askeri, kültürel sistemine sadık olacaktır. Bu sadakat yalnız kişilerde değil, eski toplumun kurumlarında, gelenek ve göreneklerinde de aranır.
Hâkim sınıflar, kurdukları devletin ve sistemin yeni yapısına uymayan eski kültüre, eski gelenek ve göreneklere karşı savaş açarlar, onları yok etmek için amansız baskı uygularlar. Osmanlı devletinin ve ordusunun kuruluşunda da böyle olmuştur. Osmanlı devletinin dayandığı silâhlı baskı gücü, Yeniçeri ve Sipahi teşkilâtları olmuştur. Askeri demokrasilerdeki, silâh kullanan herkesin savaşa gitmesi sisteminin kaldırılması gerekiyordu. Çünkü askeri demokrasideki sosyal farklılaşma, tam bir sınıf ayrılığına dönüşmüştü. Ezen sınıflar, silâhlı gücü tekellerinde toplayarak devleti ve sömürüyü yaşatmak durumundaydılar.

OSMANLI ORDUSU: FEODALİTENİN

SİLÂHLI BASKI GÜCÜ


Engels diyor ki:

«Devlet, kendini meydana getiren yurttaşlar topluluğundan ayrı özel bir kamu gücünün varlığını gerektirir...» (Aynı eser, s. 136)

Engels'in sözünü ettiği «özel kamu gücü»nü, Yeniçeri ve Sipahi teşkilâtları meydana getirdi. Daha Orhan Gazi zamanında, Alaeddin Paşa, cihad ve fetih için yeni bir yaya askeri kurulmasını salık vermekteydi. Çünkü yeni kurulan feodal devletin ilerlemesi, göçebeleri de baskı altına alacak, feodal devlete sadık bir ordunun kurulmasını gerektiriyordu. Yaya ve müsellem ordusunun kurulması ve savaş zamanında ücret uygulanması böyle başladı. Yayalar barış zamanında vergi ve yükümlülüklerden muaf olan bir toprağın geliri ite geçiniyorlardı.

Ordunun esas feodal karakterini kazanması, Yeniçeriliğin kuruluşu ite oldu. Yeniçeri teşkilâtı, içte Türkmen kabilelerinin savaşçılarına karşı feodal devletin en güvenilir askeri gücüydü. Yeniçeriler harp esirlerinden devşirmeydi. Bu sebepte akrabalık bağı (kan bağı) yoktu. Üstelik Yeniçeriler üretimden kopuktu, halkla da bağı yoktu. Bu vasıflarıyla Yeniçerilik, feodal merkezi otoritenin halkı ve kabile savaşçılığını baskı altına alması için biçilmiş kaftandı.

Lenin diyor ki:

«Özel silâhlı adam müfrezelerinden söz etmek hakkına sahibiz; çünkü her devlete özgü kamu gücü, silâhlı halkla, 'halkın bağımsız silâhlı örgütlenmesi
ile... artık doğrudan doğruya aynı şey değildir.»
(Devlet ve İhtilâl, s. 16)

Yeniçerilik teşkilâtı için de durum budur. «Osmanlı devletine özgü kamu gücü», askeri demokrasi zamanındaki «silahlı halk»tan artık tamamen ayrı bir şeydir.

Hal böyle iken, bakalım Kıvılcımlı bu konuda ne diyor:

Osmanlılık, söz yerindeyse, ilkel sosyalist toleransının, göçebe demokrasinin yarattığı Yeniçerilik vurucu gücü ile kurulmuş bir devlet ve imparatorluktur. Osmanlı ordusu, kapitalist ordusu gibi ekonomi hayatından ve toplum üretiminden koparılıp halktan sanıldığı kadar tecrit edilmemişti.» (Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi, s. 18)

Gene Kıvılcımlı, «ilk Türk ordusu, gündelikçi işçi ve teknisyenler yığınıydı» diyor. Böylece, feodal merkezi otoritenin silâhlı gücü olan Yeniçerileri, «tarihteki işçi sınıfı» olarak görüyor. (Aynı yerde)

Feodal devletin dayandığı ikinci silâhlı güç olan Sipahileri (dirlikçileri) ise daha önce ele almıştık. Sipahi Ocağı da, kabile savaşçılığını yok etmek için, feodalleşmenin motoru olan Osmanlı merkezi otoritesi tarafından kuruldu. Sipahiliğin eski kandaş toplumun geleneğini sürdürmediğini gösteren bir kanıt da, Hıristiyan Sipahilerin varlığıdır. Osmanlılar, fethettikleri yerlerde çoğu zaman küçük feodal beylere dokunmuyorlar, onları Hıristiyan Sipahi yapıyorlardı. Bu suretle küçük feodal mülkiyeti koruyorlardı. Kandaş topluluk tarihe karışınca, etnik farkların yerini sınıf farkları almıştı. Artık Müslüman olsun Hıristiyan olsun bütün feodaller aynı saftadır. Sipahiler, sultanın dayandığı askeri kuvvetlerden birini meydana getir-mektedir. Hıristiyan ve Türk Sipahiler, gene Hıristiyan veya Türk olan köylünün emeğinin sömürülmesinden pay almaktadır. Bunların menfaatleri, kendilerine tımar veren padişaha bağlanmıştır. Sipahiler, köylüye karşı feodal egemen sınıfın bir parçasıdır. Sınıf mücadele-sinde her zaman feodal baskı gücünü temsil etmişlerdir. Meselâ, Timur yenilgisinden sonra, Yıldırım Beyazıt'ın şehzadeleri arasındaki mücadelede Sipahilerin tutumunu ele alalım. Şehzade Musa Çelebi'nin atalarının göçebe geleneğine sarılması ve göçebe savaşçılarına dayanarak anti-feodal bir tutum göstermesi karşısında, Musa Çelebi safındaki Sipahi ve müsellemler Mehmet Çelebi tarafına geçmiştir. Çünkü Mehmet Çelebi, babasının feodal devletini ihya etmeye çalışıyordu. Sipahilerin menfaati feodaliteden yanaydı. Musa'nın başına geçtiği gaziler Hıristiyanların kılıçtan geçirilmesi tezini savunurken, feodaller buna karşı çıkıyordu. Çünkü feodal sömürü için köylü emeğine ihtiyaç vardı. Hıristiyan köylülerin kılıçtan geçirilmesi, üretimin esas gücünü ortadan kaldırıyordu.

KIVILCIMLI MARKSİZMİ «TASHİH» EDİYOR

Kıvılcımlıya göre, Türk ordusuna «adamakıllı devrimci bir gelenek ve görenek» kazandıran (Sosyalist sayı: 6, Başyazı) tarih tezinin eleştirisini özetlemiş olduk. Görüldüğü gibi bu tez, sınıflar-üstü devlet, sınıflar-üstü ordu fikirlerini savunmaktadır. Devletin, ordunun ve «Fatih'in son çağına kadar halkın emrinde sorumluluk taşıyan padişahın» sınıflar - üstü olarak gösterilmesi, bu tezin burjuva tarih anlayışını temsil ettiğini gösteriyor. Bunun sonucu olarak Kıvılcımlı, sınıf savaşını değil, sınıflar arası uzlaşmayı, sosyal ba barışı savunmaktadır. «Halkın emrinde» olan padişah, «halkın fedaisi» olan Sipahi ve «demokratik sosyal adaletçi düzen» anlayışı buradan gelmektedir.

Kıvılcımlı, bütün bunları «orijinal» bir tarih teziyle açıklıyor. Bu «orijinallik» Marksizm-Leninizmin devlet ve ordu tahlilinden ayrılmada kendini göstermektedir. Bu «orijinallik», bugün «devrimci vurucu gücün daha özel karşılığı» olan «proletarya aydınları» deyiminin açıklanmasında da kendini gösteriyor. Kıvılcımlı diyor ki:

«Böyle bir bölük insan Türkiye'de vardır, gerçekliktir. Bize düşen, o gerçek olayın teorik kavranılışı ve yorumu olur.» (Halk Savaşının Planları, s. 191)
Kıvılcımlı, Tarihi Materyalizmle bağdaşmayan tarih tezinde de bu işi yapmaktadır. Osmanlı devletinin ve ordusunun sözümona sınıflar-üstü karakteri bir «gerçek» olarak gösteriliyor. Kıvılcımlı'ya düşen ise, o «gerçek» olayın teorisini yapmak olmuştur. Lenin, bir kısım ideologlar için, «devlet'i sınıflar arası bir uzlaşma organı olarak çıkartacak biçimde, Marks'ı 'tashih' ederler» diyor. (Devlet ve İhtilâl, s. 14) Kıvılcımlı da bu İdeologlardandır. Türkiye tarihi ile ilgili olarak Marks'ın devlet ve ordu teorisini «tashih» etmekle, Marksizm Leninizme karşı bir sınıf tavrı içindedir. Kıvılcımlı'nın tarih tezi, Leninizmin Türk tarihi ile ilgili olarak gözden geçirilmesi, revizyona tâbi tutulması olmakladır. Bu gözden geçirme, elbette devlet ve ordu tahlili ile sınırlı kalamazdı. Kıvılcımlı, Stalin'i aşağılamaya çalışan tutumu ile, «devrim» anlayışıyla, modern revizyonizmle uzlaşması ve Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesini inkâr etmesiyle, parti anlayışıyla, Marksizm-Leninizme karşı bir sınıf tavrı içindedir.

ORDUNUN ANLAMINI GENİŞ EMEKÇİ YIĞINLARINA KAVRATALIM

Tarihte sınıf savaşı yerine sınıfları uzlaştırma tezinin savunulması, kaçınılmaz olarak bugünkü sınıf mücadelesinde de kendini gösteriyor. Devletin baskı gücü olan ordu «Vurucu güç» ilân ediliyor. Türkiye'de «Ordunun Rolü ve Anlamı» üzerinde geçen sayımızda durduk. Kıvılcımlı'nın «göçebe savaşçılığı geleneğini sürdürüyor» dediği ordu, bugün bütün teçhizat, ikmal ve istihbaratıyla emperyalizme ve NATO'ya bağımlı bir ordudur. Her sınıf mücadelesinde işçiler ve köylüler karşılarında devletin baskı güçlerini buluyorlar. Bunun sayısız örneklerini, yalnız son iki yıllık sınıf mücadelesi tarihinde, İŞÇİ-KÖYLÜ'den izleyebiliriz.
Kıvılcımlı, «vurucu güç» ilân ettiği ordunun «açtığı yoldan» devrim olacağını yayıyor. Gislaved Fabrikası duvarlarını buldozerlerle yıkan askeri birliklerin «açtığı yoldan» fabrikaya toplum polisi girmiş ve işçilere saldırmıştır.

Halkın devrimci mücadelesi, hâkim sınıfların devlet mekanizmasını ve baskı güçlerini parçalar. Halkın devrimci mücadelesi ilerledikçe, hâkim sınıf orduları içinden birçok unsur halkın saflarına katılır. Ancak bu, her ülkenin devrim pratiğinde görülür. Hâkim sınıfların ordusunun parçalanması ve içinden birçok unsurun halkın saflarına geçmesi başka bir şeydir. Ordunun «devrimde vurucu güç» gösterilmesi ise tamamen başka bir şeydir ve gerçeğe aykırıdır. Lenin bunu birçok yerde esaslı surette açıklamıştır.

Ordu konusundaki burjuva teorilerini yalnız Kıvılcımlı savunmuyor. Türkiye'deki her türden reformcu ve revizyonist de bu görüştedir. Dünyada ise, modern revizyonizmin ideologları aynı anti-Marksist tezi yayıyorlar. Modern revizyonistler, bu tezle, halkın devrimci gücünün hâkim sınıfların devlet mekanizmasını parçalamasını, işçi ve köylülerin devrimci iktidarının kurulmasını inkâr etmekte ve devrime karşı çıkmaktadırlar. Devrim yerine, burjuva aydınlarının öncülüğünde «barış içinde» kapitalist olmayan yoldan sosyalizme geçiş aldatmacasını yayıyorlar.

Ordunun devrimciliği konusunda yayılan hayaller, halkın devrimci gücüne güvenmek yerine, burjuva kurumlarına bel bağlamayı savunuyor. İlkel sosyalist toplumun gelenek ve göreneklerinin hâkim sınıfların devleti içinde hâlâ yaşadığı teorileri ise, buna bilimsel kılıf vazifesi görmektedir. Oysa minarenin kılıfla gizlenecek tarafı yoktur. Bunu milyonlarca emekçi sınıf mücadelesi içinde görüyor.

Şiddetlenen sınıf mücadelesi, özellikle bugün Marksist devlet teorisine daha sıkı sarılmamızı gerektiriyor. Bazı aydınlar, «ordunun rolü ve anlamı konusundaki proleter devrimci görüşleri doğru buluyoruz ama» diyorlar, «şimdi bunu söylemenin zamanı değil, faşist saldırının artmasına yol açarız». Bu teslimiyetçi görüşü yıkmalıyız. Faşist tehdit ve saldırı, Marksizmden taviz vererek önlenemez. Marksizmden taviz vermek, halkın davasından taviz vermektir. Şiddetlenen sınıf mücadelesi şartlarında Marksist devlet teorisine daha sıkı sarılmalıyız. Böylece gerçeklere sarılmış oluruz. Marksist devlet ve ordu anlayışını bütün halka daha iyi kavratmalıyız. Böylece devrim yolunda ilerlemiş oluruz.

Faşist tehditler, burjuva devlet görüşlerinin gün ışığına çıkması ortamını yaratıyor. Bu da bize şunu öğretmektedir: Faşizmle mücadele ederken, teslimiyetçilikle mücadeleyi bir an bile bırakmamalıyız. Ordunun devrimciliği tezleri, kişiyi burjuvazi ile işbirliğine, sınıflar arası barışa götürür. Ordunun ne olduğunun doğru olarak tesbiti ise, bizi işçi-köylü yığınlarıyla daha sağlam bağlar kurma yolunda ilerletir. Sınıf mücadelesinde önümüzde iki yol var: Hâkim sınıflarla uzlaşmak, ya da tek güveneceğimiz güç olan devrimci halk yığınlarını örgütlemek. Birincisi burjuva yoludur, ikincisi proletarya.

Kaynakça
Kitap: Kıvılcımlı'nın Burjuva Ordu ve Devlet Teorisinin Eleştirisi
Yazar: Doğu Perinçek
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir