Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Cem Töreni

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

Cem Töreni

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:30

CEM TÖRENİ

Bugün Tunceli bölgesinde hüküm süren inancın, Kızılbaş Aleviliği olduğunu; bölgedeki cem törenlerinden de anlamaktayız. Son yıllardaki incelemeler de gösteriyor ki Dersim Aleviliği gerçek Türk Aleviliğidir. Tunceli bölgesinde yaptığım çalışmalar göstermektedir ki buradaki Alevilikle Tokat'taki, İzmir'deki ve hatta bizzat incelediğim Bulgaristan'daki Aleviliğin hiçbir farkı yoktur. Bu iddiamız, boşuna değildir.

Bizden önce Bulgaristan'da 1983 ve 1985'te araştırma yapan Prof. İrene Melikoff; buradaki Aleviliğin Anadolu'daki ile aynı olduğunu dile getirmiştir:

"Bulgaristan'da resmi olarak kabul edilmiş 90 bin kadar Kızılbaş vardır; fakat sayı daha da mühim görünüyor; çünkü çoğu, Kızılbaş olduğunu itiraf etmemektedir. Bu Kızıl-başların inançları, Türkiye Türkiye Alevilerininkinden farklı değildir."

Prof. Melikof başka bir yerde de şöyle demektedir:

"Ali'nin tanrısallığına inanır, 12 İmam'a ve Kerbela şehitlerine dini bir saygı gösterirler. Sufilik cilası altında bir güneş inanışının (culte) kalıntısı apaçık görünür durur. Kızılbaş topluluğunun yapılanışı, aşağı yukarı Anadolu Alevilerininkiyle aynıdır."

Minorski; Kürtler adlı kitabında; Ali'nin tanrısallığına inanan Kürtlerden söz ederken; bunların Sivas-Tunceli hattında bulunduklarını işaret eder ve anlattıkları da Prof. Melikoff'un Bulgaristan Türklerini tanımlarken yaptığı tariflere benzemektedir.

Bölgeden yetişen araştırmacı Ali Kaya'nın çalışmaları da Tunceli kültürünün ve inancının gerçek Türk kültürünü yansıttığını gösteriyor. Onun Tunceli'de tespit ettiği cem töreni; tıpkı Kızılbaş Türklerin törenidir.

Anlatımı şöyledir:

"Ayin-i Cem'e gelenler ikişer, dörder cem evinin kapısından içeri girerler, gelirlerken de her grubun elinde niyaz adı verilen (meyve, çörek, kuruyemiş adı verilen lokmayla pirin huzuruna çıkarlar. Pirin huzuruna gelen kişiler, eli kuru boş, abdestsiz, taharetsiz ve bedhuy ile gelmezler. Şeriat ehli oldukça ellerini bağlayıp nazarda dururlar. Pirin gülbetık duasından sonra, gelen kişi, pirin elini öperek gösterilen yere oturur. Bütün cemaat toplandıktan sonra mürşit veya pir ta-rafından 12 hizmetçi tutulur. Hizmetçilerin her birine ayrı ayrı gülbenkle dua edilerek ödevleri verilir.

Bu hizmetçiler şunlardır:

Kapıcı, çırakçı, halife, aşçı, niyazcı, saka, selman, İznikçi, çavuş, zakir ve kurbanadır. Kapıcı güvenliği sağlar, çavuş ayin-i cem'i gözler. (...) Zakirlik (saz çalan) görevini, pir üstlenir. Pir sazını eline alır. Nesimi'den, Pir Sultan'dan, Hatayi'den Virani'den, Noksani'den, Hacı Bektaş'tan deyiş ve ozan nefeslerini söyler, söylerken de herkes can kulağıyla dinler, Tanrı'ya yakarışlar, dualar edilir.

Bir dinlenmeden sonra saki su ve dem dağıtır. İkinci kez Hak sedaları ortalığı çınlatır. İki imamların, Allah- Muhammed-Ali'nin adları geçen deyişler ve nefesler söylenir. İmam Hüseyin, İmam Hasan adına yazılan deyişler söylenerek gözyaşları akıtılır. Pir'in/mürşidin verdiği bir dua ile cem sonunda okunan dua ile cem törenine son verilir. "Allah, Allah!... Allah, Muhammed, Ali... Pirimiz, üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli saklaya, bekleye, göre, gözete; neyleyim, nideyim, dedirtmeye... Hastalara şifalar, dertlilere devalar, evlat isteyene hayırlı evlatlar, devlet isteyene hayırlı devletler ihsan ederek, deryada-denizde, top, tüfek ağzında, sahrada, çölde, girdapta kalıp da "Ya Ali canımıza yetiş!" diyenin canına imdadına yetişsin, darda, buğda koymasın... Cemi cümle ümmet-i Muhammed ile, eşimizin, dostumuzun, talibimizin, muhibbimizin ağız tadlarını bozmaya; elem, keder vermeyerek, daim bugünlere çıkmamıza nasip ve mukadder eylesin...
Ya Rabb-el-alemin! Envar-ı aşikan, nusret-i piran, mürşid-i sufiyan, kutb-ül arifin, Hazret-i Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli ve kasi-ül Keramat-ı zahir ve batın Es-Sultan Seyyid Hıdır Abdal bin Karaca Ahmet Sultan bin Es-Seyyid Nureddin Seyyid-i sadatların hürmetlerine, hayırlı huzur ve refahları ihsan eylesin!
Ali'nin inayetinden, Muhammed'in şefaatinden mahrum koymayarak, alimlerin, pirlerin şefaatiyle yarlıgasın (kutsa-sııı). Nur-ı Nebi, Kerem-i İmam-ı Ali, Pirimiz, üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli gerçekler demine Hü!... "

Cem evinde yemekler (lokma) dağıtılır ve yüksek sesle Dede şu gülbengi okur:

"Allah Allah!... Muradımız hasıl ola. Dileğimiz kabul ola. Yüzünüz ak ola. Hak- Muhammed -Ali sırrını sıfat eyleyesiniz, hayırlı hizmetinizde şefaat bulaşınız. Emeklerimiz zaya gitmeye. Pir divanında utanmayasınız. Darından, didarından, cemalinden ayrılmayasınız. Gönüldeki muratlarınız Şalı-t Merdan Ali'dir. Yarabbi borçlarımızı ihsan adaletler eyle. Hastalarımıza şifalar eyle. Dertlerimize derman eyle. Abdestimiz alınmış ola. Namazımız kılınmış ola. Kabeyi Şerifi Beytullalı yazılmış ola. Cemi cümleyi hürmetine bağışla yarabbi!"

Dede, semah dönenlere şu duayı verir:

"Bismişah Allah Allah...
Akşamlar hayrola. Hayırlar fethola. Şerler defola. Hizmetleriniz kabul, muratlarınız hasıl ola. Hazır cem erenlerinin nur-ı cemallerine aşk ola. On sekiz bin alemle birlikte mümin, müslim cümle can kardeşlerimizi Muhammed-Ali katarından ayırmaya. Ehl-i Beyt'e, neseb-i İmam Hüseyin'e nail eyleye. Yuh münküre, kötüye, lanet Yezid'el Rahmet Eyl-i Beyt'i sevenlere, haksızlığa karşı duranlara, zalimin zulmüne boyun eğmeyenlere. Tecellanız, tevallanız, yüzünüz ak ola.
Dil bizden, nefes Hihikar Hacı Bektaş Veli'den ola. Gerçeğin demine Hm.. "

Görüldüğü üzere; buradaki cemin yürütülmesi, cemde okunan dualar (gülbanglar) Türkiye'nin diğer bölgelerindekilerle aynıdır.
Bu bölgedeki Aleviler de "dedeler-talipler" biçiminde ikiye ayrılmıştır. Talip; talep eden; dededen, iman, iyi ahlak ve bilgi isteyen insan konumundadır. Dede o ham varlığı cem töreni ile pişirerek olgunlaştırır; toplumun içine katar. Talipler; kendi aralarında müsahiplik (kardeşlik) düzeni oluşturmuşlardır. Cem eski Türklerdeki kurban törenlerinin devamı ise müsahiplik de kan kardeşliğinin İslam kılıklı bir devamından ibarettir.

Tuncelili Ali Kaya'nın bu gözlemleri; bölgede 100 sene önce yapılan gözlemlerin neredeyse aynıyla tekrarı gibidir. İngiliz H. Riggs de 1911'de bir seyidin evinde böyle bir ceme tanık olmuş; orada "Hak Lokması" yediklerini tespit etmiştir.

Bingöl-Tunceli hattındaki Aleviliği derinlemesine inceleyen M. Şerif Fırat, bu bölgedeki Aleviliğin; Anadolu'nun diğer yerlerindekilerle tıpatıp aynı olduğunu ortaya koyuyor.

Aşağıdaki Alevilik anlatımı; özlü biçimde; bütün Alevilerin görüşünün dile getirilmesidir:

"Alevi ve Bektaşilerin itikadına göre, dünya var olmaz-dan önce yeşil kandildeki Bezm-i Elest'te (İlk ruhlar toplantısı) Hak-Muhammet-Ali arasında olan bu erser-ı ezeli; Peygamberin zuhurunda meydana çıkmış ve Miraç yolundan sonra, Muhammet-Ali'nin aralarında konuştukları gizli sırdan "Şia-Dost" mezhebi şeklinde; Muhammet- Ali yaranları arasında yayılmış, Ehl-i Beyt'i Peygambeleri ile beraber buna kırk kişi iştirak etmiştir ki bunlara "Kırklar" denilmiştir.

Kırklar gizli cemlerinde engür ezerek şerbetini bade yapmışlar ve aşk-ı ilahi ile mest olup varlıktan geçmişler; bunların Kırk'ı bir, biri Kırk olup birliğe ve hakka erişler ve ölmeden önce ölüp Hakk'ın didarını (yüzünü/sırrını) görmüşlerdir.

Kırklar ceminin başı Muhammet-Ali imiş. Bunlarda şöhret, şehvet, nefis kalmadığı için kendi aralarında zahiri taattan (biçimsel ibadetten) el yumuş (vazgeçmiş), hakikatte Hak ile Hak olmuşlardır (Tanrı ile buluşmuşlardır).

Peygamberin vefatından sonra bu mezhep, Alevilik adı atında İmam Ali'nin yaranları (dostları) ve talipleri (bağlıları) arasında kökleşmiş; bu mezhep saltanattan uzaklaşarak İmam Ali; İmam Hasan ve Hüseyin tarafından "batın" ve aşk-ı İlahi (Tanrısal aşk) yoluyla yürütülmüş; beşinci imam olan Cafer-i Sadık tarafından Caferi mezhebi adını almıştır. Alevilik; bu mezhebin yanında Ehlibeyt'in tarikati olarak kalmış; İmam Cafer, Kuran'ın batın (iç/öz) manası olan "ledün" ilmini, mezhebinin esasına yerleştirmiş; bu ilimden ve Alevilik esrarından tasavvuf ve vahdet-ı vücud (varlığın birliği/Her şeyin Tanrı'dan ibaret olduğu) inanışını meydana çıkarmıştır. Bu mezhebin tasavvufla karışık olan, şeriatın ahkamı (hükümleri) İranilere, Şia ve Caferi mezhebi şeklinde geçmiş, yalnız tasavvuf ve Alevilik esasına dayanan Caferi ve Alevi yol, Türkistan'a ve Türklere geçmiştir.

Aslında Hak-Muhammet-Ali sevgisi olan tasavvuf ve vahdet-i vücuddan çıkan Alevilikte; şeriat, tarikat, marifet, hakikat adlı Dört Kapı ile bu kapıların edep ve erkanından olan Kırk Makam vardır. Talibi (birey, bağlı kişi) bu kapılara götürecek bir tarikat rehberi, pir ve mürşit vardır. Bu yolda ilk önce şeriat babında (kapısında) ilim tahsil edilir ve Hak-Muhammed-Ali sevgisi yürekte yerleştirilir. Şeriat köprüsünden tarikate geçilir. Burada rehber, pir ve mürşit tutulur. İkrar verilir, nasip alınır. Talip dünyadan geçer, marifet kapısında irfana erer; oradan hakikat şehrine girer. Hakikat, Hak-Muhammet-Ali'ye vasıl olur. Tanrı ile birleşir; "fenafillah" (Tanrıda yok oluş) ve "bakabillah" (Tanrı'da varoluş) olur. O can, dünyada imtihanını başarı ile verdiği için ona manevi ölüm yoktur. Ölürken don değiştirir; vahdet aleminde (Tanrı ile bir oluş) aleminde; arş ve kürste seyran eder (dolaşır);her yerde hazır ve nazır olur."

Bingöl Tunceli Alevilerinin bu Alevilik anlayışı; bütün Anadolu ve Balkan Alevileri arasında temel kabul olarak yaşamaktadır.
Bu bölgedeki Alevilik uygulamaları da diğer bölgelerde geçerli olan ve Türk kimlikli ulular tarafından geliştirilen Aleviliğin aynısıdır.

Şerif Fırat'ın tespitleri bu gerçeği bir kez daha ortaya koymaktadır:

"Varto'daki Aleviler; Zazaca konuştukları son çağlarda bile kurdukları ayin-i cem meydanlarında Türkçe söyleşir, bu meydanlarda Türkçe şiir, nefes, mersiye, koşma, deyiş, gülbenkler birbirini kovalar; ayin-i cem manzarasında eski Türk ataların birçok adet ve inanışları göze çarpardı.
Ayin-i cemde ince sazların ötüşü ve çeşitli makamlarda okunan Türkçe, deyiş, nefes ve gülbenklerin bir Türk edeb-erkanı içinde gönüllere verdiği ruh sevgisi, insanları vecde (coşkuya) sürükler, ilahi ve insani sevgiler, milli ve ruhani birlik burada kendini gösterir, "Kırkımız bir, birimiz kırk" gibi bir bütünlük ve bol sevgive yol kanunu üzerine bütün canları bir ve müsavi gören adil bir hak ve haklı bir hürriyet vardı.

Herkes yerinde diz çökmüş, derin bir sessizlik içinde cemde okunan Abdal Pir Sultan, Kaygusuz Abdal, Şah Hatayi, Genç Abdal, Seyrani, Dertli gibi birçok Türk ozanlarının deyişlerini dinliyor; sıra bunların adlarına geldi mi; sağ elini göğsüne koyarak niyaz ediyorlardı.

Ayin-i cem, herhangi bir büyük oda veya ev damında yapılırdı. Bu evin en üst yerinde Pir için bir post serilir; pir, postuna geçer otururdu. Ayin-i ceme gelenler, ikişer dörder olarak, bir sini üzerine koydukları bir niyazla (çörek, meyve gibi) meydanın ortasına gelerek rükua gelir gibi eğilir; baba'dan Türkçe bir gülbenk duasını alır; niyazı niyazcıya telim ederek babanın önünde diz çöküp elini niyez eder, boş bulduğu bir yere oturur. Ayin-i ceme gelenler bu suretle meydana gelerek sıra halinde, edeb ve erkanla otururlardı. Bazen meydana nasip almış kadınlar da gelir, meydanın bir tarafından saf kurarlardı. Ceme gelen her kadın ve erkek bir yol ve hakikat kardeşi sayılır, yoldan çıkan, kocasına uymayan veyahut zina ettiği işitilen kadın ve yol yezitliği yapan, iftira atan ve nikahlı kadın kaçıran, zina yapan erkek ceme alınmazdı.

Ayn-i cem meydanlarında kapıcı, yoklamacı, çirağcı, ciğerci, niyazcı, süpürgeci, saki, zakir, haberci, nöbetçi, Selman gibi on iki hizmetçi (Pir ile birlikte 12; RZ) vardı. Bu hizmetçiler pirden birer Türkçe gülbenk duasıyla vazifelerine tayin edilirlerdi. Bundan sonra baba, Türkçe bir gülbenk ile çırağı yakar; sazı, kendisi veya zakire verir; bütün cem "Edep-erkan!" nutkuyla dize gelir; ayin-i cem başlardı. Bütün cem susar, derin bir aşk içinde, zakirin okuduğu Türkçe deyişleri ve sazını dinlerdi."

Her Şey Türk İşi

Tunceli ve Bingöl bölgesindeki inançlardan birisi olan ruhun ölümsüzlüğü inanı; bilindiği gibi Asya kaynaklı olup o bölgeden Türkler eliyle Anadolu'ya kadar aktarılmış; bu topraklarda da Türk kimlikli Aleviler tarafından yaşatılmıştır.

Bu inanışın bölgede çok etkili olduğu anlaşılıyor:

"Bu halk dahi Anadolu'daki Alevi-Bektaşiler gibi ibadetlerini Türkçe yapmış, ayin-i cem meydanlarında öz Türkçe nefes, koşma, deyiş ve gülbenk okumuşlardır. Aynı zamanda bu halk eski Türk ataların birçok adetlerini bu tarikat içinde bir inan haline getirmiş, mesela Palas Kalmuklarından kalan "tenasüh" faslına inanmışlardır.

Bu inana göre:

İnsanlar imtihan ve seyran için ervah (ruhlar) aleminden bu dünyaya gelir; bu fanide (geçici dünyada), her türlü bekasız (kalıcı olmayan) ve aldatıcı eşyadan ve kötülükten ve nefsin mekrinden (pisliğinden) sakınarak ve bir mürşid-i kamilin (usta öğretmenin) eteğinden utarak kendi nefislerini karanlıktan kurtarırlarsa ve benliklerini atarak Tanrı'yı öz yüreklerinde görürlerse, böyleleri ölmez. Don değişir. Çünkü onlar sağlığında ölmüşler, aşık, maşukla birleşip Hakk'ı özlerinde görmüşler; onların batın (iç) gözleri açıktır, her an Cemal-i İlahi'yi (Tanrısal güzelliği/yüzü) görürler. Onlar Hak'la birleşmiş ve kendilerini unutmuşlardır. Böyle bir can dünyadan göçeceği gün, gözlerini kapar, ölümü taklit eder; uyur. Ruh, fani olan cesedi terk ederek ayrı bir ceset ve canlı mahlukun gözlerinden kayıp olup (dalıp) batına (içe) geçer; bir anda yıldızları, ayı güneşi, arş ve kürsü gezer dolaşır, her yerde hazır ve nazır olur... Toprağa gömülen ceset bile Hak yolunda dünyada eridiği için çürümez. Su gibi erir, toprağa ve asıl mayasına karışır.

Dünyadaki imtihanını vermeyen, nefse ve şeytana uyup Hakk'ın buyruğunu yerine getirmeyen, nefsini karanlıktan kurtarmayan; eline, diline, beline mukayyet olmayan bir adam, bu dünyada hayvan-ı natık (konuşan hayvan) gibi yaşar. Yeryüzündeki insanları ve batın ruhlarını inciten bu adam, Hakk'ı burada göremediği için kör ve hayvan suretlidir. O ölürken ruhu bir hayvana girer, cesedi derhal çürür, işlediği suçlara göre bu azap devresini geçirir; ruhu hayvandan hayvana geçer, azap müddeti bitince ikinci bir defa yine insan kalıbında dünyaya gelir. Eğer bu ikinci gelişinde kendisini tanır, gördüğü azabı hatırlar ve özünü idrak eder de Hakk'a dönerse bağışlanır, ölürken bir insan olarak "erenler"e erer. Eğer kendini idrak edip Hakk'ı görmese bu ikinci ölümünde bütün ebedi hayatın sonuna kadar hayvan sıfatına girer; ruhu kalıptan kalıba geçer dolaşır."

Ali Allahilik

Türkmen Kızılbaşlağının "sır" kabul edilen en önemli özelliği, Hz. Ali'nin bir tür Tanrı sayılmasında saklıdır. Aleviler bunu şeklen kabul etmez görünseler de işin aslı Ali'nin Tanrısal bir nitelik taşıdığına olan inançta yatar. Bu inancın temelinde, ruh ölümsüzlüğü ve ruhun dolaşmasına ve bedenleşmesine olan inanç da bulunmaktadır. Alevi sohbetlerinde ve cemlerde anlatılan pek ünlü bir söylenceye göre Hazreti Ali öldüğünde, yüzü örtülü bir Arap gelmiş; onun tabutunu deveye yükleyip alıp götürmüştür. Oğulları onun önüne geçip ısrar ile yüzünü açtırdıklarında bu Arab'ın Ali olduğunu görmüşler; onun aynı zamanda tabutta olduğuna da tınıklık etmişlerdir.
Aynı öykü Hacı Bektaş Veli'nin vefatı üzerine de kurgulanmıştır.

Bu durum Alevi-Bektaşi edebiyatına çok açık ve pek geniş biçimde yansımıştır.
Şah Hatayi (Şah İsmail) bir devriyesinde "Be erenler be gaziler/Gelen Murtaza Ali'dir." derken ruhun bedenden bedene geçtiğini anlatıyordu. 19. Yüzyıl Alevi edebiyatının büyük isimlerinden Hilmi Dedebaba; "Tuittum aynayı yüzüme/Ali göründü gözüme" dizelerinde de aynı şeyi söylüyordu.
Anadolu Alevileri; Ali'yi Tanrılaştırırken; onu eski Tanrıları olan Gök Tanrı'ya benzetmişlerdir. Prof. İrene Melikoff'un bu tespiti; Alevi şiirindeki tespitlerle de uyuşmaktadır.

Ali'yi tanrılaştıran ozanlar; Türk ozanlarıdır. Bunların en önemlileri; 7 Ulular içinde yer alan Virani ile Yemini'dir.
Yemini Baba, Faziletname'de Ali'den olağanüstü bir kişilik olarak ( Tanrısal) söz etmektedir. Virani Divanı'ndaki şiirler de açıkça gösteriyor ki Yemini'nin çağdaşı bu ozan da Ali'yi bir tür Tanrı gibi anlatmaktadır. Bunlar 16. yüzyıl başındaki Kızılbaşların görüşüdür.

19. yüzyıl Alevi ozanlarından Derviş Ali bu isimlendirmeyi açıkça yapmıştır:

"Yeri göğü arş ü kürsü yaratan Men Ali'den başka Tanrı görmedim Yaratıp kulunun kısmetin veren Men Ali'den başka Tanrı görmedim."

Yine Sabahat Akkiraz'ın okuduğu Çorumlu Sefil Ali'ye ait, o çok bilinen naad da Alitanrıcılığını açıkça yansıtır:

"Şahı Merdan coşa geldi sırrı aşikar eyledi Yağmuru tadıran menim deyi ol Ömer'e söyledi Oldem şimşek yalabıyup yedi sema gürledi Hem sakidir hem bakidir nuru rahmandır Ali Hem ciğer pare-i zöhre nuru çeşmim Haydarı"

İşte bu anlayış, bütün Aleviler arasında şu veya bu ölçüde yayılmıştır. Aynı durumun Tunceli'de olduğunu Minorski'nin 1915'teki tespitleri ortaya koymuştu. Bu geleneğin halen Tunceli'de yaşadığını biliyoruz.

Buna ilişkin çok ilginç bir gelişme şöyle olmuştur:

Çemişkezek'te 2006 yılında bir cemevi açılır. Burada düzenlenen cem törenine ilçenin müftüsü ve imamlar da davet edilir. Törenden sonra imamlarla seyitler arasında dinsel tartışma yaşanır. İmamların, seyitlere Kuran'dan ayetler vererek hücum edip namaz, oruç, hac gibi konuları öne çıkarmaları gerginliğe yol açar. İmamların küstahça tavırları ve ısrarları üzerine toplumun sevdiği ve dindar bildiği 50 yaşlarındaki birisi mikrofonu ele geçirir. Bu kişi, sakin biçimde büyük bir Hz. Ali portresinin önüne gider ve tok bir sesle, "Ali, Allahtır!" der ve bütün tartışmayı bitirir.

İşte bu Ali'nin Tanrılığı düşüncesi; eski Türk Tanrısı Gök tanrı inancının bölgede sürdüğünü gösteren önemli örneklerden birisidir. Bu durum; Tunceli halkının Türklüğünü gösteren bir kanıttır.

Tunceli bölgesinin bugün tamamen Türk kültürü ile dolu olduğunu gösteren bulgular hayatın diğer alanlarında da karşımıza çıkmaktadır. Ali Kaya'nın aktardığı bilgiler pek boldur. Örneğin Tunceli'de büyüklerin küçüklere ettikleri dualar; Türk toplumunun ortak dualarındandır.

Tunceli türküleri; Türk halk müziğinin bir kolundan başka şey değildir. Tunceli bölgesinde de Türk halk kültürünün parçası olan maniler pek yaygın biçimde kullanılmaktadır. Yöredeki bilmeceler, fıkralar, atasözleri Türk kültürünün ürünüdür.
Bölgeden derlenen uyku duası, kurban duası, niyaz duası, lokma duası hep Türkçedir.

Bölgedeki Hızır inancı bütün Türklerin ortak inancından başka bir şey değildir ve kökü İslam öncesine kadar uzanmaktadır.
Ayla, yıldızla, yağmurla, ateşle, rüzgarla, çocukla, misafirle ilgili inançlar diğer Türk topluluklarının inancı ile tamamen örtüşmektedir.
Dersim'de ev, evlilik, ölüm, ölü ardından yapılan törenler, kirvelik, sadece Alevilerle sınırlı olmayıp bütün Türk toplumu ile tam benzerlik göstermektedir.
Bölgedeki efsaneler, ocaklıklar, adak yerleri hep eski Türk yaşamının devamı biçiminde yaşayıp gelmiştir.

Kürtlerde Cem Yoktur

Görüldüğü üzere; Tunceli-Bingöl hattındaki Aleviler arasındaki cem; Türk Aleviliğinin cemi ile aynıdır. Kürt sayılan aşiretler arasında cem yoktur. Çünkü onlar; Sünni ve Şafii'dirler. Bu da Kürtlerle Alevi Türkmenleri ayrı ayrı yapılanmaya yöneltmiştir. Kürt kökenli araştırmacılar da bu gerçeği vurgulamışlardır. Örneğin, "Oysa Türkmenlerle Kürtler, mezhep ayrılığı, yani Türkmenlerin Şii (Alevi) oluşları nedeniyle sürekli bir anlaşmazlık içindeydi."85 tespiti bu gerçeğin altını 80 yıl kadar önce çizmiştir.
Anadolu Alevileri; ibadette, cami ve namaz yerine, cemevi ve cemi tercih etmeleridir. Kürt bölgelerinde bunun tarihsel bir kökü oluşmamıştır.

Minorski'nin ve diğer araştırmacıların da ortaya koydukları üzere; Kürt aşiretlerin büyük çoğunluğu Müslüman; yine Müslüman Kürtlerin büyük çoğunluğu Sünniliğin Şafii mezhebindendir:

"İnanç bakımından Kürtlerin çoğunluğu Müslüman olup Sünnidirler. (...) Türklerin Hanefi ve Kürtlerin çoğunluğunun Şafii mezhebinden olması bile ustaca kullanılınca düşmanlıklara ve olaylara neden olabilirdi"

Rus diplomat Minorski, Şafii-Hanefi ayrılığını bile Kürtleri ayaklandırmada bir araç gibi görürken; bölgede oynanan oyunların dış yüzünü de bize göstermiştir. Çatışma; elbette ki Şafiilerle Aleviler arasında çok daha sert olmuştur. Alevilik (Kızılbaşlık) bunlara göre kafirliktir. Elbette ki cem yapmak da küfrüdür. Kürt mollalarından veya şeyhlerinden hiçbirisinin cemden söz ettiği ve ona meşru gözüyle baktığı görülmemiştir. Zaten Kürt geleneğinde de cem yoktur.

Aleviliğin temel öğelerinden "dolu" da Kürtler içinde bilinmeyen bir semboldür. Cemde sunulan dolu geleneği; eski Türklerde; beylerin hakana bağlılıklarını anlatan yemin geleneğinin devamıdır. Zaten içki; Kürtlerde kesinlikle haram kabul edilir. Böyle bir anlayışın doluyu benimsemesi mümkün olamaz.
Cemlerdeki diz üstü oturuşu da eski Türkler döneminde çok kesin olan ve beylerin hakan karşısında oturuşunu temsil eden geleneğin devamıdır. "Alp oturuşu" denilen bu biçimin kaynağını Prof. Emel Esin kaynaklardan göstermiştir.

Alevi (Kızılbaş) toplulukların 7 Ulular diye kabul ettiği 7 büyük ozan vardır:

1. Seyyid İmadeddin Nesimi
2. Şah Hatayi (Anadolu Aleviliğinin temel direği sayılır. İran'da Safevi Devleti'ni kurmuştur. Şiirleri Türkçe ve Farsça'dır. Cem'de temeldir.)
3. Fuzuli
4. Yemini
5. Virani
6. Pir Sultan Abdal
7. Kul Himmet

Bütün Alevilerin 7 Ulular diye kabul ettiği ozanların hiçbirisi Kürt değildir; bunların Kürtçe yazılmış şiirleri de yoktur.

Tunceli bölgesinde eskiden beri işte bu uluların deyişleri, nefesleri okunmuştur. Orada; bunların benzeri tek bir şiirin bulunduğu gösterilemez.
Anadolu Aleviği'nde evliya (veliler) olarak kabul edilen isimler arasında da hiç Kürt kimlikli birisi yoktur. Alevi ulularının büyük olarak kabul ettiği isimler; ya Ehlibeyt soyundan olanlardır ya da Türk kimlikli isimlerdir.

Kadın-erkek birlikteliği de Alevi toplumunun temel özelliklerindendir. Buna bağlı olarak da tek eşli evlilik egemen durumdadır. Bu olguyu Kürt toplulukları içinde görmek mümkün değildir.

Çokkarılı evlilik sistemi bugün Kuzey Irak'taki aşiretler arasında yeniden yasal hale getirilmiştir.
Bunun gibi kültürel öğelerin yan yana getirilmesiyle oluşan Alevi kültür iklimi ile Kürt kültürünün benzerliği bulunmamaktadır.

Ocak Geleneği

Tunceli bölgesinin Türk iklimi olduğunu gösteren bir başka örnek de burada yaygın olan "ocak" geleneğidir. Anadolu Aleviliğinin temellerinden birisi olan ocak geleneği; eski Türklerin sosyal örgütlenme biçimlerinden birisidir. Sivil biçimli ocakların bütün Türk dünyasında yaygın olduğu bilinmektedir. Modern tıbbın gelişmediği veya ulaşamadığı kırsal alanlarda; hastalar şifa için ocak kabul edilen ailelere veya belli tekkelere giderlerdi.

Dersim bölgesinde bugün bile şu ocaklar yaşamaktadır:

Ağzı Eğrilen Ocağı; ağzı eğrilen (çarpılan) kişilerin şifa için gittiği bir yerdir. Tutma Ocağı; romatizmalıların ocağıdır. Horşirik Ocağı; içi sarı su dolu kabarcıklardan oluşan cilt hastalığına iyi geldiği belirtilen ocaktır. Ocaklı kadın; hasta çocuğu böğürtlenlerin altından geçirir ve ocağın suyu ile çocuğu yıkar. Ayrıca da kendi yaptığı bir merhemi sürer.

Yel Ocağı; bir tarafına yel girmiş (sancı tutmuş) kişilerin sağaltıldıkları ocaktır. Karıncalık Ocağı; kollarında şark çıbanı veya lira büyüklüğünde kaşıntılı kabarıklar çıkanların okunduğu ocaktır. Çaktırma Ocağı, horozcuk hastalığından sesi kısılanların şifa aradığı yerdir. Nakıs Ocağı da aniden ağrı tutanların gittiği ocaktır.

Bu ocağa giden hasta ile ocak sahibinin konuşması şöyledir:

Ocakçı: Neye geldin?

Hasta: Nakısım var urdurmağa (vurdurmaya) geldim.

Ocakçı: Ururum inşallah. El benden sebep Allah'tan. (Bir eline 15 cm çapında bir tahta parçası diğer eline de ocak maşası alır. Sol eli tuttuğu tahtayı ağrıyan yere koyar. Sağ elindeki maşayı da tahtaya yakın tutarak sorar:) Nereden geliyorsun?

Hasta: Burada bir nakıs var urabilir misin?

Ocakçı: Ururum.

Hasta: Uramazsın.
(Bu konuşma birkaç kez tekrarlanır.)

Ocakçı: Uram ki göresin Allah'ın izniyle.
(Bu sözlerden sonra ocak sahibi, maşa ile tahtaya üç kez hafif hafif vurur ve "Allah'ın izniyle geçer" der.) Yukarıdaki alıntıda geçen, "urmak" sözcüğü; öz Türkçe olup bugün kullandığımız vurmak sözünün aslıdır. Bu bile; Tunceli'nin en has Türkçe konuşulan yerlerden birisi olduğunu göstermeye yeter.

Ocak açısından; Düzgün Baba da önemli bir şifa merkezi kabul edilir ve oraya gidilip kurbanlar kesilir. Çocuğu olmayanlar çocuk; hastalar da dertlerine şifa dilerler. Sultan Baba denilen (Tacik/Tazik) Celaleddin Harzemşah'ın yattığı kabul edilen tekke de bir ocak gibi şifa dilenen ocaklardandır. Hozat Karacaköy'deki Saru Saltuk'un babasının pabucunun bulunduğu kabul edilen Karaca ziyaret de felçli hastaların gittiği ocaklardandır. Mazgirt'teki Çoban Baba türbesi de çeşitli dileklerin dilendiği bir ocak kabul edilebilir. Pülümür'ün Ağasenli köyündeki Kale Sipe (Beyaz İhtiyar) kutsal sayılan ve dilek dilenen yerlerdendir. Bune Ocak Hozat'ın Düzpelıt (Bornek) köyünde olup cilt hastalıkları için makbul bir ocaktır. Elazığ Karakoçan'ın Delikan köyündeki Şeh Sabum Ocağı da mucize merkezi kabul edilir. Ayrıca türbesi denizler üstünde olduğu varsayılan Hızır Aleyhisselam için de bir ocak kabul edilmiştir.

Tunceli'de ayrıca; bu ocak tipinin İslami hale getirilmiş biçimleri de yaşamaktadır.

Bu 4 önemli ocak şunlardır:

- Baba Mansur Ocağı;
- Celal Abbas Ocağı,
- Derviş Cemal Ocağı,
- Sarı Saltuk Ocağı.

Bu ocağın başkanları; seyit kabul edilmektedirler. Lakin ocakların da kendi içinde derecelendirilmeleri mevcuttur. Bu bölgede mürşidin, Hacı Bektaş Veli kabul edilmesi; zaten Tunceli'nin Türk kimliğini göstermek açısından en önemli kanıtlardan birisidir.

Bilgiler, belgeler, halen var olan hayat tarzı ve insan anlayışı açısından Tunceli insanının Kürtlerle bir ilgilerinin bulunmadığı açıktır. Buna karşın; bölgenin egemenleri tarafından buranın masum halkı; Kürtçülük adına kullanılarak felakete itilmişlerdir. Bunu yapanlar da Kürdistan hayaliyle hareket eden Kürtçü kişiler ve örgütler olmuştur.

Kaynakça
Kitap: DERSİM İSYANLARI VE SEYİT RİZA GERÇEĞİ
Yazar: Rıza Zelyut
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir