Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

"Ekrad" Terimiminin Sosyolojik Tanımı

Burada Türk Tarihinin Çeşitli Dönemlerinden ve Çeşitli Konularından birlikte anlatılan konular bulabilirsiniz. Ayrıca Türk Kültürü hakkında da Konular bulabilirsiniz

"Ekrad" Terimiminin Sosyolojik Tanımı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:08

"EKRAD" TERİMİMİNİN SOSYOLOJİK TANIMI

Şeyh Hasanlı ve Dersimli aşiret grupları anlatılırken; Osmanlı belgelerinde "Ekrad" terimi geçmektedir. Bu kelime; bu aşiretlerin "Kürtler" olarak nitelendiğini göstermektedir. Halbuki; Tunceli bölgesinin tarihi ve kültürü Kürtlerinkinden farklı; özellikle bulunduğu nokta; Kürtlerin yaşadığı alanın dışındadır.
Kürtlere çok yakınlık gösteren, hatta 1915'te yazdığı Kürtler isimli makalede; Kürtleri açıkça kışkırtan Rus diplomat Minorski, sonradan yazdığı Kürtlerle ilgili ayrıntılı makalede; Dersim bölgesinde bulunan Zazaları; kesinlikle Kürtlerden ayrı göstermekte ve İran kökenli saymaktadır.

"20. asırda Kürtler arasında bu kavme mensup olmayan bir İrani unsurun (Guran-Zaza zümresi) mevcudiyeti ortaya çıkarılmıştır."

Şu saptama da aynı gerçeği başka biçimde tekrar etmektedir:

"Bugün Kürtlerin büyük ekseriyeti Şafii'dir. (... ) Bununla beraber az veya çok Şii vasfı gösteren müfritlik, daha ziyade Kürdistan'ın gerçek Kürt olmayan İran kabileleri arasında taraftar bulmaktadır."

Görüldüğü üzere; Minorski; Tunceli bölgesindeki Zazaları Kürt saymamaktadır.
Öyleyse; Osmanlı kayıtlarında; bu iki aşireti anlatırken kullanılan Ekrad sözcüğünün sırrı nedir?
Ekrad, Arapça Kürt sözcüğünün çoğulunu anlatır. Onun kovulmuş anlamına gelen "karrada"dan tlirediği iddia edilmektedir.
Doğu Anadolu aşiretleri ile ilgili olarak görülen belgelerde; Ekrad sözcüğü, etnik bir terim olarak Kürtleri ifade ettiği gibi; sosyal bir terim olarak göçebe yaşayan bölge aşiretlerini de anlatır.

"Osmanlılar da ekrad tanımlamasını konar-göçer aşiretler için kullanmışlardır. Yavuz Selim zamanında tutulmaya başlanan tahrir defterlerinde ekrat tabiri, Türk olduğu kesin olan birçok konar-göçer Türk aşireti için kullanılmıştır. Sadece birkaç örnek olmak üzere, konar-göçer Kılıçlı, Döğer, Avşar, İğirmidörtlü aşiretleri sayılabilir. Konu ile ilgili olarak yazar Baki Öz, 'Ekrat taifesi, Osmanlıca'da ko-nar-göçer, henüz konar-göçerliği bırakmamış, Kürtleşmiş Türk boylarının adıdır'der."

Bu konuyu Osmanlı kaynaklarını tarayarak araştıran Prof. Yusuf Halaçoğlu, ekrad terimi ile ilgili olarak şöyle diyor:

"Söz konusu Kürt veya Ekrad kelimeleri; 'dağlık alanda yaşayan insan' anlamına geliyor. (... ) Karakeçililerde olduğu gibi; Salurlu dediğimiz 24 Oğuz mensup boy ve Döğer dediğimiz yine 24 Oğuz boyuna mensup boyun da bu bölgede yaşayanlarına tahrir defterlerinde Ekrad denildiğini görüyoruz. 24 Oğuz boyuna mensup Avşarlar da 'Ekrad-ı Receplü Avşarı' olarak kayıtlarda geçiyor. Yani sadece Karakeçililerden değil sözünü ettiğim boylardan da Ekrad olarak Kürtler olarak söz ediliyor. Dolayısıyla buradaki Ekrad, etnik bir mana değil, dağlık alanda yaşayan insanlar anlamını taşıyor.

Bunun sebebini de şöyle ifade edebiliriz:

Bu bölgede, Diyarbekir'den Ege Denizi kıyılarına kadar yaşayan 4800 çadır civarındaki Bozuluş Türkmenleri, Kanuni Sultan Süleyman döneminde büyük bir boy oldukları ve devlete karşı büyük bir güç teşkil ettikleri için küçük cemaatlere, kethüdalıklara bölünüyor. Her cemaatin başına bir kethüda tayin ediliyor ve bu küçük uruklar o kethüdanın ismiyle anmaya başlıyor. Mesela Bozuluş Türkmenlerinden İzzeddünlü Cemaati deniliyor; zira başında İzzettin Bey var. İzzettinli ceaatinin bir bölümü Kilis yöresinde yaşıyor. Orada Türkmen taifesinden gösterilirken, Osmanlı Devleti tarafından ok yapmakla görevlendirilince dağlık alanlara gitmek zorunda kalıyorlar. Çünkü, oku ancak dağlık alanlardaki ağaçlardan yapabilirler. Onlar dağlık alanlara çıkınca, kendilerine 'Ekrad-ı Okçu İzzeddinlü ' denmeye başlıyor. Bu sadece çok açık seçik örneklerden birisidir ama buna benzer pek çok örnek bulunmaktadır. Mesela bu bölgelerde 'Ekrad-ı Türkmenan' ibaresi de çok sık olarak kayıtlarda geçmektedir.

Ne demektir:

Türkmenlerin Kürtleri... Burada yine yukarıdaki örnekle aynı anlamda, Türkmenlerin dağda yaşayan grupları anlatılmaya çalışılıyor."

Etnik Türk ve Kürt terimlerinin tarih içinde nasıl farklı anlamlar kazandıklarını Prof. İrene Melikoff da ayrıntılı biçimde tespit etmiş bulunmaktadır.
"Nasıl Kaşgarlı Mahmut'un gösterdiği gibi "Tat" sözcüğü Müslüman olmayan Uygur'u belirtiyor idiyse Türk de İslam-laşmamış olana deniyordu. Bu sözcüğün etnik anlamda değil sosyal bir anlamda kullanıldığı açıktır. Aynı olgu bugün belli ölçüde, etnik olmaktan çok sosyal bir ayırım anlamı ile kullanılan ve aşiret bağları hala canlı, cemaat dışı (heteredoxe) bir İslam inanışı ile belli bir yaşam tarzını sürdüregelen Anadolulu; anlamında, "Kürt" deyimiyle karşımıza çıkar.
Araştırmalarım, beni, Kurmancı denen ve Kürtler olarak tanınan insanlar arasında kalmaya götürdü. Töreleri; Orta Asya'ya kadar uzanan Türk töreleri idi. Ölümle ilgili adetler; yeni doğanları ve yeni lohusaları basan insan yiyici cin (demone), Al inanışı; şubat ayında, gerçekte, Türklerin 12 Hayvanlı Takvimleri'ne göre eski "yeni yıl bayramları" olan Hızır Bayramı'nın kutlanması, vb...

Sorduğumda, kaynaklarımdan birisi bana, "Soy olarak biz Kürt değiliz, fakat inançlarımızdan dolayı eza gördük, dağlara sığındık, Kürtlere karıştık ve Kürtler olarak adlandırıldık." dedi.

Bunu söyleyen; birçok ayaklanmada etkinliği bulunan tanınmış Kürt aşireti Koçkırı'lardandı. Artık aramızda bulunmayan Ömer Lütfi Barkan'a şüphelerimden söz ettiğim zaman, bana, Koçkırı adının dil yönünden Türkçe olduğunu ve Akkoyunlu, Karakoyunlu vb. adlandırmalarla karşılaştırılabileceğini işaret etti. Bunlar, sahip olunan sürülere göre verilmiş Türk aşiret adlarıdır.

Sonuç olarak; bu boylara verilen Kürt adı; Alevi Kürtler de bulunmakla birlikte, onların tümünün Kürt kökenli olması gerektiğini göstermez. Kürtlerin çoğu, Şafii mezhepten gerçek Sünnilerdir. Alevilere takılan Kqrt lakabı, ancak sosyal bir değer taşır; belli bir yaşam biçimini gösterir; resmi Sünniliğe uymayan, aşiret adetleri hala canlı bulunan ve kendi içlerine kapanmış olarak yaşayan cemaatleri ifade eder.

Kendimizi, dini açıdan senkretizmi, sosyal açıdan cemiyet dışı ve örfe karşı oluşu (marginalite ve anti-conformisme), yerleşmiş düzenin reddedilişi ki, onu resmi gücün hışmına uğratmış bulunan ve her zaman uğratmakta olan budur- ile belirlileşmiş, derin ve eski bir olgunun karşısında bulunmaktayız. "16. yüzyıl arşiv kayıtlarını inceleyen Osman Türkay'ın saptağı oymak, aşiret ve cemaatler içinde; "Türkmen Ekradı Yörükan taifesinden" veya "konar-göçer Türkmen Ekradı taifesinden" gibi oymak veya aşiretlere işaret ediliyor.

Yukarıda geçen "Türkmen Kürtleri Yörükleri" veya "Türkmen Kürtleri" terimleri; etnik anlamda düşünüldüğünde çok saçma gelir. Çünkü "Türk Kürtlerinin Yörük kolu" gibi bir anlam ortaya çıkar ki tarihte hem Türk olup hem de Kürt olan Yörük olmamıştır; bir kişinin tek kökeni olacağından böyle bir durum olamaz da.
Bu yüzden; buradaki anlam; sosyal niteliklidir. Yani Kürt gibi yaşayan Yörüklerden veya Türkmenlerden söz edilmektedir.

Terimlerin; sosyal-siyasal gerekçelerle farklı anlamlar kazanmaları olgusunu, Dersim çevresindeki "Türk-Kürt" kelimelerinin kullanımında da görmekteyiz:

"Sosyal bir vakıa olarak özellikle Alevi Zazalar Sünni Türkmenleri kendilerinden ayırmak için onlara "Türk" derler. Ama bu bir etnik reddi değil, mezhep açısından bir reddi ifade etmektedir. Yani Aleviler; Sünnilere Türk demektedirler. Sünniler de Alevilere Kürt"

Dersim bölgesindeki, hatta bütün Doğu Anadolu'daki Kızılbaş Türkler; burada anlatıldığı üzere, biraz da aşağılamak için, "Kürt" olarak gösterilip damgalanmalardır.
Terimlere farklı anlamlar yüklenmesi, Alevi (Kızılbaş) Türklerin yaşadığı bütün coğrafyalarda karşımıza çıkmaktadır.

Prof. Melikoff, Bulgaristan'da bizzat saptadığı bir anlam aktarılışını şöyle anlatıyor:

"Razgrad yakınındaki (... ) Madrevo Köyü tamamen Kızılbaş'tır. Nüfusu 2000'dir. Caferler ya da Sever, 3300 nüfusludur. Bu köy aradan geçen bir yolla ikiye bölünmüştür ki, bir yanında hepsi Müslüman 1300 nüfus yaşamaktadır. Kızılbaşlar, bunlara 'Türk' derler; fakat onlara göre Türk sözcüğü Sünni anlamdaşıdır."

Anlam aktarılışı denilen bu olayın bir başka örneğini ve açıklamasını yine Prof. Melikof, araştırmalarına dayanarak yapmaktadır. Bu açıklama; bize, Dersim bölgesinde Kızılbaş terimi ile Kürt teriminin nasıl olup da yan yana gelebildiğini göstermektedir.

"(...) 'asi zındık' anlamına elen ve Kızılbaşlık olgusu köken bakımından bir Türkmen olgusu olduğu halde, birçok durumda Kürt'le anlamdaşlaşan Kızılbaş deyiminin yüklendiği horlayıcı anlam olsa gerektir. Günümüzde; Alevi deyiminin giderek Kızılbaş deyimi ile aynı küçümseyici anlama çekilmesi ve gittikçe Kürt sözcüğü ile karışmaya başlaması oldukça şaşırtıcı görünmektedir. Günümüz Türkiyesinde, eskiden Kızılbaş'a yüklenmişken bugün Alevi deyimine yüklenen bir anlam aktarılışı (translation du sens) olgusuna tanık olmaktayız."

Eski kaynaklarda da Kürtlerin göçebe ve barbar gösterilmeleri; onların yaşam biçimlerini anlatmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Yerleşik hayata geçmemiş toplulukların genelde barbar diye nitelendikleri görülmektedir.

Araştırmacılar, bu konuda hemen hemen şu ortak kanıya varmışlardır:

"Kürt sözcüğü, ilk zamanlardan beri göçebenin eş anlamlısıdır. Araplar bu sözü umumi olarak İrandaki bütün göçebeler için kullanmışlardır."

"İlginçtir, dönemin Arap kaynaklarında Kürt kelimesi, bugün kökenleri kesin olarak bilinen değişik etnik gruplar için de kullanılmıştır. Örneğin Horasan'daki Halaçlar dahil buradaki birçok Türk oymağını, göçebe oluşlarından hareketle Arap kaynakları tarafından "Ekrad-Kürtler" olarak adlandırılmışlardır. İstahri de Halaçları, göçebeliklerine bakarak Kürt olarak tanıtmıştır."

Pek çok tarihi belge ortaya koymaktadır ki, Türkmen/Oğuz kökenli birçok boya, yaşam tarzları yüzünden, yani göçebe oluşları nedeniyle Kürt denilmiştir. Bu benzetme; Kürt aşiretlerinin gezgin durumda olmasına yapılan bir gönderme, bir benzetmedir. Bu yüzden de Dersim çevresinde göçebe olarak yaşayan, çapulculukla geçinmeye çabalayan aşiretlere de Ekrad denilmiştir. Bu yüzden; Şeyh Hasanlı ve Dersimli aşiretlerinin etnik kimliğini Kürt göstermek gerçekçi değildir.

Kaynakça
Kitap: DERSİM İSYANLARI VE SEYİT RİZA GERÇEĞİ
Yazar: Rıza Zelyut
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: "EKRAD" TERİMİMİNİN SOSYOLOJİK TANIMI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:09

"KÜRDİSTAN" TERİMİNİN TARİFİ

Bugünkü Türkiye-İran sınırına denk düşen dağlık alanlarda yaşayan Kürt isimli bir kavmin var olduğu tarihsel kaynaklardan anlaşılmaktadır. Değişik aşiretlerden oluşan; tamamen göçebe yaşayan, oldukça vahşi gösterilen ve yağmacılığı bir tür yaşam biçimi gibi gören bu kavmin ağırlığının olduğu bölgeye de Kürdistan denilmiştir. Yalnız, bu Kürdistan terimi yeni kullanılan bir terimdir ve ortaya çıkışı da Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun son zamanlarına denk düşer.

"Selçuklular devrinden evvel Kürdistan tabiri bilinmediği için..."

"Geniş manada merkezi Kürdistana tekabül eden al-Zavzan (zozan Kürtçede yaz otlağı demektir) tabiri müphem bir mahiyet arz etmektedir. Mukaddei, Zavzan'ı, Cezirat İbn Omar'ın bir nahiyesi olarak olarak telakki etmektedir."

Minorski ile aynı dönemde İran'da Rus diplomatı olarak çalışan Bazil Nikitin de Kürdistan kavramını Selçuklular döneminde ortaya çıkmış bir olgu olarak kabul etmektedir.

Nikitin, Kürdistan'ı tanımlamak için, "Kürdün tam dağlı olduğu yolundaki köklü ilkeden hareket etmek"38 gerektiğini vurgularken; Kürt terimi ve hatta Kürdistan ile "dağlı yaşam biçimini" eş hale getirmiştir.

"Kürdistan; siyasal sınırlarla çevrilmiş ve bu sınırlar içinde tümüyle homojen olmasa bile hiç değilse çoğunluğu aynı etnik kökenden gelen bir halkın yaşadığı bağımsız bir devletin adı değildir. Esasen bu ad ancak 12. yüzyılda son büyük Selçuklu Sultanı Sancar zamanında ortaya çıkar. Bu sultan tarafından kurulan ve merkezi, Hemedan'ın kuzeybatısındaki Bahar kalesi olan Kürdistan eyaleti, Zagros sıradağlarının doğusunda, Hemedan, Dinavar ve Kerman-şahan vilayetlerini; batıdan ise Şehrizur ve Sincar vilayetlerini kapsıyordu. 12. Yüzyıla kadar bu bölgeler sadece Cibalül Cezire (ya da Diyarbekir?) adları altında tanınıyordu.

Kürdistan'dan ilk kez Nüzhetül Kulub (Hicri 740 -Miladi 1361 RZ-) adlı eserinde, yazar Hamdullah Mustafa Kazvini söz etmiştir. Doğuda bu eyalet, Azerbaycan'ın kuzeyindeki Irak-ı Acem'le, batıda Irak-ı Arab'la, güneyde ise Kuzistan'la sınırdaştı ve önem dereceleri çok farklı olan 16 ilçeyi içine alıyordu.
(...)Luristan dahil, İran Kürdistanı, 13. yüzyıla kadar, Arapların Cibal dedikleri eyalete aitti.

Daha sonra Türkiye ve Irak-ı Arap Kürdistanı şeklini alacak olan Kürdistan'a gelince, bu bölge Cezire ya da daha dar anlamıyla Diyarbakır eyaleti içinde bulunuyordu. Moğol istilası sırasında İran Kürdistanı dağlık Zagros bölgesini kaplıyordu. (...)sonunda Kürdistan adı İran'da sadece, merkezi Sennah (ya da Sennenduc) olan Ardelan bölgesine verildi.

Ancak çok sonraları 17. Yüzyıl'ın sonuna doğru ortaya çıkan Türkiye Kürdistanı'na gelince; Osmanlı idari coğrafyası Kürdistan Eyaleti adı altında sadece üç liva tanıyordu: Dersim, Muş ve Diyarbekir."

Osmanlı belgelerinde de Kürdistan'ın bugünkü Güneydoğu ile ilgili olarak kullanılmadığı bilinmektedir. Kanuni Sultan Süleyman'ın 1526 yılında Fransa Kralı 1. François'ya yazdığı mektuptan da anlaşılıyor ki Diyarbakır ile Kürdistan denilen bölgenin ilgisi yoktur:

"Ben ki... Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Karanıan'ın ve Rum'un ve Vilayet-i Dulkadiriyye'nin ve Diyarbekir'in ve Kürdistan'ın ve Azerbaycan'ın ve Acem'in ve Şam'ın ve Haleb'in ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medine'nin... nice diyarların sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han'ım"

Mektuptaki diziliş önemli bir gerçeği gösteriyor: Adana-Diyarbakır-Kürdistan-Azerbaycan... Bu dizilişteki Kürdistan da Doğu Anadolu'da, Azerbaycan'ın güneyini işaret etmektedir.

Batılılar; eğer işin içine siyasi hesap sokmadan değerlendirme yaparlarsa; Kürdistan ve Kürtler için; Britanya'nın Irak Valisi Sir Arnold Wilson'ın anlatımındaki gerçeği de görürlerdi:

"Kürdistan terimi, genel anlamda coğrafi bir ehemmiyeti olmayan, müphem (belirsiz) bir terimdir. Bugün, Suriye, Türk ve Irak sınırlarının kesiştiği bölgelerdeki büyük dağlar arasında uzanan vadilerde yaşayan Kürtlerin, ait oldukları aşiret dışında pek fazla birlik ya da bağlılık duygusu yoktur."

Görüldüğü üzere; tarihsel Kürdistan ile bugünkü Kürtlerin yoğunlaştığı alanlar aynı değildir. Bunun sebebi de göçebe olan Kürt boylarının zaman içinde Kuzey Irak hattına doğru yayılmış olmalarıdır. Üstüne üstlük, tarihi belgelerin tümünde belirtildiği üzere; Kürtler; aşiret olmayı aşıp bir halk haline gelemediler.
Bugünkü Diyarbakır'da ve Güneydoğu bölgesinde Kürtler hiçbir zaman çoğunlukta olmadılar. Buraların yönetimi hiçbir zaman Kürtlerin eline de geçmedi. İran ve Doğu Anadolu; İslam öncesi dönemden başlamak üzere Türklerin akınlarına uğradı.

Son olarak gelen Oğuzlarla; bölge Büyük Selçuklu Devleti'nin egemenliğine girdi. Sonra Anadolu Selçukluları; sonra Karakoyunlular, sonra Akkoyunlular, sonra Safeviler ve Osmanlılar Doğu bölgelerinin egemeni haline geldiler. Anadolu'yu ele geçiren Türkmenler; direnen Kürtleri zaman zaman kılıçtan geçirdiler. Suriye ve Kilikya hattına kadar alanlardaki Kürt aşiretlerin başına gelen olaylar böyledir. Örneğin; Diyarbakır'da devlet kuran Artuklu Türkleri; çevredeki Kürt aşiretlerini sindirmişti.

Türkmen devletlerinin ana siyaseti; ele geçirilen yerlere kendi boylarından kitleleri yerleştirmeye dayalıdır. Bu politika gereği; Anadolu'nun doğusu ve güneydoğusu; Kuzey Irak ve Kuzey Suriye yoğun biçimde Oğuz boyları dolduruldu. Örneğin Selçuklular zamanında Konya; Türk boylarının belli bir eğitimden geçirilip başlarına çavuşlar konularak yeni fethedilen ülkelere yollandığı merkezdi. Selçuklulardan sonra da bu Türkleştirme politikasını Osmanlı Devleti aynen sürdürdü.

"Moğollardan sonra rekabet halinde olan Türkmen sülaleleri, nüfuzlarını Kürdistan üzerine yaydılar. Hala pek az bilinen bu devir, Kürtler için büyük ehemmiyeti haiz olmuştur. Karakoyunlu ve Akkoyunlu Sülaleleri, Kürdistan'ın içine kadar nüfuz ettiler; Kürt kabilelerini siyasi ve dini mücadelelere sürüklediler ve büyük ölçüde nüfus hareketlerine sebebiyet verdiler. (... ) Esas merkezleri Diyarbekir olan Akkoyunlular (Bayındır sülalesi) büyük Kürt hanedanlarını ortadan kaldırmak siyasetini ısrarla takip ettiler. (...) Uzun Hasan'ın kumandanları Sufi Halil ve Arabşah; Hakkari'yi zaptettiler. (... ) Cezire tamamen Akkoyun-luların hakimiyeti altına geçti ve buraya Çalabı Bey vali tayin edildi."

1473'te Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet, Akkoyunlu hakanı Uzun Hasan'ı yenince; dağılan askerlerden Kızılbaş olanlar da Ovacık-Pülümür hattından Dersim bölgesine sığındılar.

Akkoyunlu Devleti'nden sonra İran tarafına egemen olan Kızılbaş Türkmenlerin Safevi devleti de Kızılbaş Türkmenleri öne çıkartan tutum içine girdi. Bu süreçte; Kızılbaş boyların bölgede hakim duruma getirilmesi politikası temel alınmıştı.

"(...) Şah İsmail, (...) Bağdad ile Maraş arasındaki bütün topraklan ele geçirdi. İsmail'in Kürtlere karşı siyaseti Akkoyunlu-lannkinden farklı değildi. Şah da onlar gibi Türkmen kabilelerine dayanıyordu. Lakin müfrit bir Şii olduğu için bilhassa Sünni Kürtlere karşı daha fena davranıyordu. On bir Türk reisi, kendini Hoy'da karşıladıkları zaman o, bunların ekserisini hapse attı ve yerlerine Kızılbaş kabilelerinden seçtiği valileri tayin etti. Bu devirden itibaren takriben üç asır zarfında, Kürdistan Osmanlı padişahları ile İran şahlarının harp sahası haline geldi."

Bu dönemlerde; Dersim (Tunceli) diye bir sancak veya eyalet yoktu. Lakin Çemişkezek; Tunceli bölgesinin merkezi konumundaydı. Burası, 12. yüzyılda Selçuklu Türklerinin denetimi altındaydı. Bu gerçek, Şerefname'de yazılı bilgiler arasındadır. Şerefname'de, Çemişkezek hükümdarları anlatılırken, Çemişkezek beyi Melik Şah bin Muhammed'in bağımsızlığa ve tek başına hüküm sürmeye kalkıştığı, bunun üzerine 1202 yılında Selçuklu Süleyman bin Kılıçarslan tarafından öldürüldüğü ve o tarihten sonra da Erzen-i Rum'un (Erzurum eyaleti kastediliyor olmalı) Rum Selçuklularının egemenliği altına geçtiği yazılıdır.

Şeref Han; sözünü ettiği Çemişkezek hükümdarlarının Türk soyundan olduklarını aktarıyor:

"Öte yandan Çemişkezek hükümdarlarının adları da onların Türklerin çocuklarından ve torunlarından olduklarını kanıtlar. Çünkü adlarının hiçbir vesile ile Arap veya Kürt adlarıyla ilgisi yoktur; Arap ve Kürt adlarına hiç benzemez ."

Şeref Han; Çemişkezek ailesine verilen Melkiş isminin de Melik Şah ismini taşıyan öldürülmüş bu beyden gelmiş olacağını vurguluyor ve Osmanlılardan önce de bölgede Bayındırlıların (Akkoyunlular) egemen olduğunu ortaya koyuyor.

Bayındırlı Hasan (Uzun Hasan) bölgeyi ele geçirdiğini şu satırlar gösteriyor:

"Bu Hasan Bey (... ) ünlü Karakoyunlu aşiretinin kollarının güçlülerinden biri olan Hırbendelü kabilesini, istila için Çemişkezek Vilayeti'ne saldırttı. Hırbandelüler, vilayeti, Emir Şeyh Hasan'dan aldılar."

Bu Şeyh Hasan, daha sonra Çemişkezek'i yeniden ele geçirecektir. Şeyh Hasan ve ona bağlı boyların Alevi Kızılbaş olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Şeyh Hasan'ın torunu olan Hacı Rüstem; Dersim bölgesini savaşmadan Şah İsmail'e vermiştir. Hacı Rüstem; ayrıca 1514 yılındaki Çaldıran Savaşı'nda Şah İsmail'in yanında çarpışmıştır. Savaş Sünni Türklerin galibiyetiyle sonuçlanınca Hacı Rüstem, ailesindeki 40 kişiyle birlikte Yavuz Sultan Selim tarafından öldürtülecektir.

Bu ailenin ve çevresinin Kızılbaş Türklerden oluştuğunu gösteren en önemli ikinci kanıt da şudur:

Çemişkezek'ten 1000 kadar aile Şah İsmail'in sarayına gitmiş ve bunlar, Şah'ın Koruma Birliği'nde görev almışlardır.

Bu kayıt şu açıdan önemlidir:

Şah İsmail'in muhafız birliğinde ancak Anadolu'dan gelen Kızılbaş Oğuz boyları alpları görev alabiliyorlardı. Bilinen tarihiyle artık şu gerçek ortadadır: Dersim'in tarih öncesindeki sakinleri kim olursa olsun; buralar; Türkler tarafından göçler yoluyla çok sıkı biçimde doldurulmuşlardır
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Karışık Zaman-Dizinli ve Karışık Konular hakkında Türk Tarihi ve Kültürü Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir