Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kurtuluş Savaşı hakkında Kısa Bir Tarihçe

Burada Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Tarihi ve Kurtuluş Savaşı'mız hakkında konular bulabilirsiniz

Kurtuluş Savaşı hakkında Kısa Bir Tarihçe

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 20:14

Kurtuluş Savaşı hakkında Kısa Bir Tarihçe

Kurtuluş Savaşı, Türkiye halkının emperyalizme ve onun emrindeki dahili güçlere karşı verdiği bir direnme savaşıdır. Türkiye'yi ve Ortadoğu'yu paylaşma ihtirasıyla yanan emperyalist ülkelere karşı, insanlık tarihinin verdiği kutsal direnme mücadelelerinin ilkidir. Kurtuluş Savaşı, ezilen uluslar adına Türkiye halkının emperyalizme ilk ve güçlü şamarıdır. Bu yüzden Kurtuluş Savaşını dünyadan ve o dönemin şartlarından ayrı düşünmek mümkün değildir.
Sömürgeci Avrupa'nın emrinde bir padişah ve şürekası, onu destekleyen bir avuç menfaat çevresi...
Türkiye halkının alınterini ve bağımsızlığını peşkeş çekenler sarayda harem hayatına devam etmekte; ulus sefil, yaklaşan düşman pençesinin korkusuyla ümitsiz ve aç...

İstanbul hükümetinin ulusun egemenliğinden anladığı, kendisinin hükümet olarak yaşamasıdır. Bağımsızlık unutulmuş ve emperyalist ülkelerin yurdu işgali normal karşılanır olmuştur. Her gün yeni antlaşmalar imzalanmakta ve bunlar Osmanlı Devleti'nin bekası adına, bağımsızlık adına ve kurtuluş adına yapılmaktadır. Söz sahibi idareciler ve para babaları yaşamalarına devam etmekte ve rahatları uğruna bağımsızlığı ayak altına almayı reva görmektedirler.
Emperyalist saldırganlar, peş peşe padişahın ve onun emrindeki kukla hükümetin izniyle Türkiye'yi işgal etmekte... Halk, açlık, sefalet, ümitsizlik içinde kıvranıyor, teşkilatlanma ve direnme ferdi çıkışlardan ileri gidemiyor. Padişah ve çevresi halkın direncini kırmak ve saldırgan emperyalistleri iyi göstermek için her çareye başvurmaktadır.

Kurtuluş Savaşını anlayabilmek için, o dönemdeki Türkiye halkının durumunu, iç ve dış düşmanların politikalarını ve yine Türkiye halkının nasıl örgütlendiğini bilmek gerekir. Emperyalizme ve emrindeki güçlere karşı kimler çıkmıştır? Hangi sınıf ve tabakalar ne oranda katılmışlardır? Bilmek gerekir. Aksi halde, Kurtuluş Savaşı gerçek değerini kazanamaz ve mücadelenin bayraktarlığını yapan kişi ve örgütlerin önemi belirtilemez. Onun için Kurtuluş Savaşını olaylar zinciri içinde dost ve düşmanın tutumlarını hesaba katarak, mücadele önderlerinin belgeleriyle açıklamak şarttır.

Birinci Emperyalist Dünya Savaşı sonunda saldırgan emperyalistler, askeri başarıları oranında yeni sömürgeler elde etmeyi başardılar. Osmanlı Devleti bunlardan biriydi. Uzun yıllar boyu İngiltere, Almanya, Fransa ve Amerika ile her alanda antlaşmalar imzalayan Osmanlı Devleti, ekonomik, askeri ve politik alanda yarı-bağımlı durumdaydı. Ve bu yapısı ile Dünya Savaşından sonra istilacı güçlerin karargahı durumuna geldi. Dünyayı kontrolü altında tutan emperyalist ve sömürgeci ülkeler Osmanlı Devleti üzerinde de aynı emellerini gerçekleştirdiler.

Padişah ve İstanbul hükümeti yabancı sermayenin çıkarlarını koruyan jandarma durumundaydı. Hükümet, ülkeyi kurtarmak bir yana, düşmanla bir olarak ulusal mukavemeti kırmaya başladı. Bütün bunlara rağmen, emperyalist ülkelerde istila ve barbarlığa meydan veren milliyetçilik akımı, sömürge ve yarı-bağımlı ülkelerde kurtuluş mücadelelerine yöneliyor, hem dış hem de iç düşmanlara karşı ulusal direnmelere yer yer rastlanıyordu. Osmanlı Devleti de bu devletlerden farklı değildi. Kapitalizmin Avrupa'da gelişmesiyle doğan devrimci mücadele onu da etkiliyordu. Padişah ve hükümeti emperyalist güçlerle tam bir ittifak halindeydi, ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü gözetmesi beklenemezdi.

Hükümet dışında da bazı güçler değişik emperyalist ülkelerin çıkarlarına hizmet ediyor, bazıları Amerikan mandasına sığınmayı teklif ediyordu. Devlet o kadar parçalanmıştı ki, devrin en akılcı yolu olarak "sınırları bütün, bir sömürge ülke" olma tezi ehvenişer kabilinden savunuluyor ve destek buluyordu. Bütün bu çırpınışların dışında bağımsızlığı bayrak edinmiş kişi ve küçük gruplar çaresizlik içinde bocalıyor ve ferdi çıkışlarla düşüncelerini uygulamaya çalışıyorlardı.

İşte Kurtuluş Savaşımız böyle bir ortamda Mustafa Kemal ve arkadaşlarının öncülüğünde gelişen ve bu kadronun çıkışıyla güçlenip başarıya ulaşan bir mücadeledir.

Haklı olarak şunu belirtiyoruz:

19 Mayıs 1919, saldırgan emperyalistlere ve onların emrindeki iç düşmana karşı, Mustafa Kemal önderliğinde, Türk halkını örgütlemek için Kurtuluş Savaşının politik anlamda başlangıcıdır.

19 Mayıs 1919, emperyalizme, padişahlığa, hükümete ve köhnemiş devlet yapısına karşı Mustafa Kemal ve arkadaşları önderliğinde yürütülen devrimin başlangıcıdır.
19 Mayıs 1919, Ulusal Kurtuluş Mücadelesi için Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, halkın silahlı gücü ve öncüsü olarak harekete geçişidir.

Bütün bunları, Mustafa Kemal, Samsun'a ayak bastığı zaman şöyle dile getiriyordu:

Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendini kurtaramaz.
Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez.
Oysa, Türk'ün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyi.
Öyleyse "Ya istiklal ya ölüm".

İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır.
İnancı ve politik görüşü bu şekilde açıkça anlaşılan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Kurtuluş Savaşı süresince halkı nasıl örgütlediklerini ve hangi şartlar altında mücadele verdiklerini olayların akışı içinde inceleyelim.
Mustafa Kemal'in Anadolu'ya geçişi ile başlayan örgütsel ve politik çalışmanın genel karakterlerini ortaya koyan Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ortaya çıkan genel sonuçları bilmek gerekir.

Erzurum Kongresi'nde karara bağlanan tüzük ve bildiri şöyleydi:

1. Ulusal sınırlar içinde bulunan yurt parçaları, bir bütündür, birbirinden ayrılamaz.
2. Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesine ve işlerimize karışmasına karşı ve Osmanlı hükümetinin dağılması halinde ulus birlikte direnecek ve savunacaktır.
3. Yurdun ve bağımsızlığın korunmasına ve güvenliğin sağlanmasına İstanbul hükümetinin gücü yetmezse, amacı gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri Ulusal Kongrece seçileceklerdir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi temsilciler kurulu yapacaktır.
4. Ulusal gücü etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak temel ilkedir.
5. Hıristiyan azınlıklara siyasal üstünlük ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez.
6. Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul olunamaz.
7. Millet Meclisi'nin hemen toplanmasına ve hükümet işlerinin, Meclis denetiminde yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır.

Bu tüzük ve bildirinin ışığında Sivas'ta kongre toplayan Şark-i Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin çalışmaları sonucunda elde edilen netice şuydu:

1. Şark-i Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin adı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olarak değiştirildi.
2. "Temsilciler Kurulu Doğu Anadolu'nun bütününü temsil eder" sözü yerine, "Temsilciler Kurulu yurdun bütününü temsil eder" sözü kondu.
3. "Nasıl olursa olsun, yurdumuza girmeyi ve işimize karışmayı, Rumluk ve Ermenilik örgütleri kurma amacıyla yapılmış sayacağımızdan elbirliğiyle savunma ve direnme ilkesi kabul edilmiştir" sözü yerine "Nasıl olursa olsun yurdumuza girmenin ve işimize karışmanın ve özellikle Rumluk, Ermenilik örgütleri kurma amacını güden davranışların durdurulması için elbirliğiyle savunma ve uğraşma ilkesi kabul edilmiştir" sözü kondu.
4. "Osmanlı hükümetinin yabancı devletlerin baskısı karşısında buraları yani Doğu illerini bırakmak ve buralarla ilgilenmemek zorunda kaldığı anlaşılırsa yönetim, siyasal, askerlik bakımlarından nasıl davranılacağının belirtilmesi ve saptanması" sözü yerine, "Osmanlı hükümetinin yabancı devletler baskısı karşısında yurdumuzun herhangi bir parçasını bırakmak ve orası ile ilgilenmemek zorunda kaldığı anlaşılırsa yönetim, siyasal, askerlik bakımlarından nasıl davranılacağının belirtilmesi ve saptanması" sözü yer aldı.

Erzurum ve Sivas Kongreleri sırasında, kongrede görev alan delegeler arasında Amerikan mandası isteyenlerin durumu dikkati çekiyordu. Bu delegeler, gerekçe olarak "yabancı destek olmadan yurdun bütünlüğünü korumak mümkün değildir..." diyor, Amerika güdümünün kabulünü güçlü bir devlet kurma anlamında kullanıyorlardı. Amerika ise boş durmuyor, yetkili kişilere ve Mustafa Kemal'e kadar giderek amaçlarının gerçekleşmesine çalışıyordu. Fakat Sivas Kongresi kararıyla bu tez kesin olarak reddediliyordu. Amerikan mandası isteyenlerin arasında komutanlar, üst dereceli idareciler ve toprak ağaları da vardı. Oysa daha birkaç ay önce, İzmir işgal edilmeden, 11 Mayıs 1919'da Amerikan zırhlısı Arizona ve dört destroyer gelip İzmir Limanı'na demirlemiştir. Burada Yunan ordusu ile çıkarmayı görüştükten sonra, bir kısmı işgale katılmış, geri kalanları ise İngiliz gemileriyle İstanbul'a doğru yola çıkmıştır. Diğer taraftan, Yunanistan, İzmir'i işgal etmeden önce İngiliz Başbakanı Lloyd George, Amerikan Başbakanı Wilson'u haberdar etmiş ve onayını almıştır. Böylece Amerika, bir taraftan da kurtuluş mücadelesine hayatı pahasına katılmış yurtseverleri satın almaya çalışıyordu.

Yine o zaman Miralay olan İsmet İnönü, 27 Ağustos 1919 tarihinde Kazım Karabekir'e yazdığı mektupta şöyle diyordu:

Eğer Anadolu'da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde Amerikan milletine müracaat edilse pek ziyade faidesi olacaktır deniliyor ki, ben de tamamiyle bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan bir Amerikan murakabesine tevdi etmek, yaşayabilmek için yegane ehven çare gibidir.
Fakat Amerika'nın çalışmaları fayda getirmedi. Kongrelerde her türlü manda ve sömürgeciliğe karşı çıkılarak ulusal egemenliğe dönük kararlar alındı.

Politik yönü askeri yönden ağır basan, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin sonunda seçilen Temsilciler Meclisi'nde bulunan üyeler şunlardır:

1. Mustafa Kemal (Üçüncü Ordu Eski Müfettişi),
2. Rauf Bey (Bahriye Eski Nazırı),
3. Raif Bey (Erzurum Eski Milletvekili),
4. İzzet Bey (Trabzon Eski Milletvekili),
5. Servet Bey (Trabzon Eski Milletvekili),
6. Şeyh Fevzi Efendi (Erzincan'da Nakşi Şeyhi),
7. Bekir Sami Bey (Beyrut Eski Valisi),
8. Hacı Musa Bey (Mutki Aşiret Reisi).

Bu kişilerden Mustafa Kemal'le birlikte mücadeleye devam eden sadece Rauf Bey ve Bekir Sami Bey'dir.
Bu arada Sivas Kongresi'ne İstanbul Tıp Fakültesi'nden Hikmet Bey isminde bir öğrenci delege olarak gönderilmiştir.

Kongrede Amerikan mandası tartışılırken Hikmet Bey şöyle diyordu:

"Pcışcım, murahhası bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya istiklal davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun, şiddetle red ve takbih ederiz. Farzımuhal manda fikrim siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal'i (vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı) olarak adlandırır ve tel'in ederiz."

Bu sözleri Mustafa Kemal şöyle cevaplandırıyordu:

"Evlat, müsterih ol, gençlik ile iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz ekalliyette kalsak da mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez, ya istiklal ya ölüm!"

Erzurum ve Sivas Kongrelerinden çıkan genel sonuç şudur:

Delegeler, şeyhler, toprak ağaları, aşiret reisleri ve milletvekilleridir. Gençlik adına da bir kişi katılmıştır. Bazı delegeler, yapıları gereği Amerikan mandasında ısrar etmişler ve kongre sonrası çalışmaları bırakmışlardır.

Fakat Mustafa Kemal, bu ortamda dahi inancını şiddetle savundu ve Erzurum Kongresi'nde ulusların kendi kaderlerini tayin ilkesini dile getirerek bütün ezilen ulusların mücadelelerine ışık tutacak şekilde ifade etti.

"Milletlerin kendi mukadderatlarını kendilerinin tayin ettiği bu tarihi devirde hükümet merkezimiz de millet iradesine boyun eğmek zorunda dır. Çünkü, millet iradesine dayanmayan herhangi bir hükümet heyetinin kendince aldığı kararları, milletçe itaate şayan bulunmadıktan başka, dışarıda da itibar görmediği ve görmeyeceği şimdiye kadar geçmiş hareket ve sonuçlarla sabit olunmuştur."

Kısaca belirtmek gerekirse, iki kongrenin sonunda beliren politik düşünce şudur:

1. Emperyalist ülkeler, onların emrindeki İstanbul hükümeti ve bunların emrinde olan güçlerin dışında kalan ulusun tamamını ör-gütleyerek mücadele etmek.
2. Gerekirse ayrı bir meclis ve ayrı bir hükümet kurmak.
3. Uğrunda mücadele edilecek vatanın sınırlarını tayin etmek,
4. Ülkenin bağımsızlığını elde etmek için yurt çapında silahlanmak ve ordu teşkil etmeye çalışmak.

Mustafa Kemal'in politikası, ne pahasına olursa olsun Kurtuluş Savaşını yürütmek ve hiçbir ülkenin himayesini kabul etmeden ülkenin bağımsızlığını elde etmektir.

Yurdumuzu işgal eden emperyalistlere karşı yer yer dernek ve silahlı teşkilatlar kuruluyordu.
Aydın bölgesinde ulusal kuvvetler, yani Kuvayı Milliyeciler Yunanlıları durdurmaya çalışıyorlar, İstanbul'daki Karakol Cemiyeti faaliyetlerini Bursa'ya kaydırıyor ve düşmana karşı mücadeleyi güçlendirmek için Ulusal Kurtuluşa yardım eden güçler birleşmeye doğru gidiyorlardı.

Yunan ordusu İzmir'i işgal ettiği zaman, eşraf ve ağa takımı işgalcileri güler yüzle karşıladılar ve evlerine Yunan bayrakları asarak memnuniyetlerini bildirdiler. Bu arada İzmir'i işgal eden Yunan ordusuna tek ve ilk tepki Hasan Tahsin isminde bir sosyalistten gelmiştir. Hasan Tahsin, Yunan bayrağını taşıyan bayraktarı vurduktan sonra kendisi de şehit olmuştur. Oysa o zaman eşraf ve tüccar, Yunanlılara karşı çıkmayı kardeş kavgasına ve kan dökülmesine meydan vermek şeklinde niteliyorlardı.

İşgal sırasında İzmir'e giren Yunan Ordusu Komutanı Albay Zafiriu'nun duvarlara yapıştırdığı bildirilerde şöyle deniyordu:

Müttefiklerimizin izniyle hareket eden Yunan hükümetinden aldığım emir gereğince İzmir ve civarını işgale başlıyorum. İşgalin gayesi, mevcut yasaların iyice korunması suretiyle bütün ahalinin refahını sağlamaktır.

Burada "müttefiklerimiz" sözünden, başta Amerika olmak üzere İtilaf Devletleri kastedilmektedir.
İngilizlerin İstanbul'da Meclisi basarak dağıtmaları ve bir kısmının Malta'ya sürülmelerinden sonra, milletvekilleri ve subaylardan bir grup Ankara'ya gelerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni kurdular.

Padişahın emriyle, ulusal mukavemeti bastırmak için Aznavur Ahmet, Anadolu'da isyan ederek harekete geçti. Fakat Kuvayı Milliyeciler tarafından bastırıldı. Meclisin ilk kuruluş döneminde henüz nizami bir ordu yoktu, askeri alanda mücadele Çerkez Ethem ve ona bağlı çetelerin önderliğinde yürütülmektedir. Çerkez Ethem komutasındaki kuvvetler nizami ordu kurulana kadar gerek Yunan ordusunu durdurmada ve gerekçe iç isyanları bastırmada büyük kahramanlık göstermişlerdir. Çerkez Ethem, Ege Bölgesi'nde düşmana yardım eden ağa ve eşrafa karşı da mücadele ederek halkı örgütlemektedir. Son zamanlarına doğru on beş bin kişiyi bulan gücüyle nizami ordu kurulana kadar Kurtuluş Savaşının Ege Bölgesi'ndeki silahlı gücü olmuştur.

Mali sorunları halletmek için millici güçlerin yaptığı eylemler şunlardır:

1. İzmir Valisi Rahmi Bey'in oğlu kaçırılarak elli bin altın karşılığında serbest bırakıldı.
2. Dağılmış Osmanlı ordusunun silah ve cephanesine el kondu.
3. Düşmana yardım eden, ekmek ve tuzla karşılayan eşraf ve ağalardan para alındı.
4. Demirci Mehmet Efe, Bozdoğan Ziraat Bankası'ııdaki paraya el koydu.

Kuvayı Milliyeciler mali ve askeri ihtiyaçlarını bu yolla karşılarken Mustafa Kemal de Ankara Osmanlı Bankası'nın bir buçuk milyon lirasına el koymuştur.
TBMM Ankara'da açıldıktan sonra, Türkiye'de Kurtuluş Savaşını yürüten güçlerin meşru meclisi durumuna geldi. Ankara hükümeti ise Kurtuluş Savaşının resmi hükümeti durumundaydı. Halkı örgütlemeye devam ediyor ve yurdu işgal eden emperyalist güçlere karşı direnme hızlandırılıyordu.

Emperyalist ülkeler, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının durumunu bildikleri için Ankara hükümetine yaklaşmak istiyor ve onu kendileri için tehlikeli buluyorlardı. Ankara hükümeti bu ortamda askeri zafer elde edilmeden siyasi ağırlık kazanmanın imkansız olduğunu biliyordu. Bu yüzden bütün çabalar, ordu teşkiline ve askeri alana kaydırılarak Kurtuluş Savaşı başarıldı.

Ankara hükümetini, ilk görüşmelerin 1919'da başladığı Sovyetler Birliği tanıdı. 1917'de Çarlığın devrilmesinden sonra kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Çarlığın saldırgan, emperyalist politikasına ve Birinci Emperyalist Dünya Savaşına karşı çıkıyordu. Devrim hükümeti, doğu sınırlarımızdaki askerlerini çekmiş ve Anadolu'daki mücadeleye yardım etmek için her türlü çabayı göstermiştir.

1919 Haziranında Albay Budyenni başkanlığında bir Sovyet heyeti, Havza'da Mustafa Kemal ile buluşarak, genel durumu görüştü. Bu buluşmada Budyenni emperyalizme ve onun emrindeki Ermeni ve Pontus teşkilatlarına karşı olduklarını bildirerek, Kurtuluş Savaşımızı destekleyeceklerine, gerekli silah ve parayı vereceklerine dair teminat verdi. Mustafa Kemal, emperyalist ülkeler, Ermeni ve Pontus meselesinde Sovyetler'le aynı fikirde olduğunu beyan ediyordu. Bu olumlu ilişkiler, savaş süresince ve daha sonra da devam etmiştir. Ankara hükümeti ile ilk uluslararası antlaşmayı yine Sovyetler Birliği yaptı. Bu antlaşma ilk olması ve mahiyeti bakımından önemlidir.

Kaynakça
Kitap: Savunma
Yazar: Deniz Gezmiş
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kurtuluş Savaşı hakkında Kısa Bir Tarihçe

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 20:14

Türkiye-Rusya Muhadenet Akitnamesi

Bu antlaşma, 16 Mart 1921 tarihinde Moskova'da TBMM adına Yusuf Kemal Bey, Rıza Nur Bey ve Ali Fuat Paşa, Sovyet hükümeti adına Çiçerin ve Celal Korkmazof tarafından imzalanmıştır. Antlaşmanın önsözünde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı tanınmakta, emperyalizme ve saldırıya karşı olan siyasetleri gereği doğal dayanışmaları açıklanmaktadır.

Önemli maddeleri şöyledir:

1. Misakı Milli sınırları kabul edilmekte ve TBMM'nin tanımadığı milletlerarası hiçbir belgeyi Sovyetler de tanımadığını beyan etmektedir.
2. Boğazlar bütün milletlerarası ticaret gemilerine açık olacak ve kesin statüsü Karadeniz'de sahili olan devletlerin katılacağı bir konferansta alınacak kararlar, Türkiye'nin kesin egemenliğine ve Türkiye ile hükümet merkezi İstanbul'un güvenliğine hiçbir şekilde zarar verici nitelikte olmayacaktır.
3. Taraflar arasında bundan önce imzalanmış bütün antlaşmalar feshedilmekte ve Çarlıktan kalma bütün mali ve diğer konulardaki taahhütlerinden Türkiye'nin sorumlu olmadığı Sovyetler'ce kabul edilmektedir.
4. Türkiye'deki kapitülasyonların tümünün kaldırılması kabul edilmektedir.
5. Taraflar kendi ülkelerinde diğerinin hükümetini devirme amacını güden teşekküllerin kurulmasına ve çalışmasına müsaade etmeyeceklerini açıklamaktadır.

Yine 1921 Martında Afganistan'la da bu mealde bir antlaşma Moskova'da imzalanmıştı.
Sovyetler Birliği, antlaşma metnindeki tutumunda ciddi ve kararlıydı. Nitekim Londra'da 1920'de Sovyetlerle İngilizler arasında imzalanan ticaret antlaşması sırasında İngiltere Başbakanı Lloyd George bu antlaşmaya Sovyetler'in Kemalistlere yardım etmeme

şartını koydurtmak istemiş, fakat Sovyetler bunu reddetmiştir. Ayrıca, 1920 yılında Sovyetlcr'in Ankara hükümetine bir milyon Rus altını yardımları olmuştur.
Kurtuluş Savaşı dönemindeki Türkiye-Sovyet ilişkilerinin karakterini anlamak önemlidir. Bütün emperyalist ülkelerin barbarca saldırdığı bir ortamda, tek dost ve yardım elini uzatan ülke Sovyetler Birliği'dir.

22 Aralık 1920 tarihinde TBMM adına Mustafa Kemal, Sovyetler Birliği Hariciye Komiseri Çiçerin'e şu notayı gönderdi:

Komiser Yoldaş,
Aynı düşmanlar aleyhinde mücadele edildiği ve Batı emperyalistlerinin baskılarına karşı milletlerin hürriyeti prensibi birlikte savunulduğu cihetle TBMM hükümeti, kendisini bilindiği üzere Sosyalist Federatif Rusya Cumhuriyeti'nin bir tabii müttefiki sayıyor. Bunun içindir ki, Rusya ile haberleşmek imkanı tekrar kurulur kurulmaz Rusya ile münasebete ve Doğu işlerini ilgilendiren bilumum meseleleri görüşmek üzere hükümet, gerekli yetkiyi taşıyan delegelerini tayinde gecikmek istememiştir. İnkar edilemez ki, mutlu sonuçlar doğurabilecek bir işbirliğinin asıl şartı, iki millet arasında tam bir karşılıklı güvenin kurulması maddesi olup, ancak siyasi münasebetlerin tam bir açıklıkla aydınlanmasına bağlıdır.

diye başlayan notanın diğer bölümlerinde Sovyetlcr'in Ermenistan, Gürcistan hakkındaki görüşleri, Sovyet-İngiliz Antlaşması'nın mahiyeti soruluyor ve Türkiye-Amerika ilişkileri hakkında bilgi veriliyordu. Çiçerin cevabında, Ermenistan ve Gürcistan meselesinin iki tarafın isteğine uygun bir şekilde çözümleneceğini, Türkiye ile Rusya arasına antlaşmazlık sokmak isteyen düşmanların buna muvaffak olamayacağını ve her iki hükümetin Avrupa'da takip edeceği siyaseti birbirine danışarak yürütebileceğini ifade etmişti.

Karşılıklı iyi niyet ve dostlukla ilişki kurduğumuz ve Kurtuluş Savaşından sonra da yardıma devam eden Sovyetler Birliği, belirli güçler tarafından kasıtlı olarak düşman ilan edilmiş, fakat varlığımızı tehdit eden emperyalist ülkelerin yaptıkları unutularak hepsi temize çıkarılmıştır.
Kurtuluş Savaşı devam ederken, mağlup olacaklarını anlayan İngiltere ve Fransa politik yönden imtiyaz elde etmeye çalışmışlar, fakat başaramamışlardır. Amaçları, sömürüyü devam ettirmek ve Türkiye'nin bağımsızlığına son vermektir. Bütün talepleri, Ankara hükümeti tarafından reddedilmiş ve askeri zaferden sonra yurdumuzu terk etmek zorunda kalmışlardır.

Mustafa Kemal konuşmalarında bunu şöyle dile getirmiştir:

Umumi Harp, Türkiye Halkı üzerinde de tabii tesirini yaptı ve arzuya şayan bir anlayış ve yücelme meydana getirdi. Zalimler, Türkiye Halkını imha etmek istiyorlardı. Ulusu yıkıcı baskı altında tutan adaletsiz bir idare de bunlarla işbirliği ettiğinden, ulus hem harici hem de benliğine darbe vuran dahildeki idareye karşı ayaklandı. Bunun neticesi olarak mukadderatını eline aldı. Ulusumuzun bugünkü idaresi, hakiki mahiyetiyle bir halk idaresidir. Bu sosyal hareketler bütün beşeriyetin zihninde değişiklikler yaratmıştır. İnsanlığa müteveccih fikir hareketi, er geç muvaffak olacaktı. Bütün mazlum milletler, zalimleri bir gün nıalıvü perişan edecektir.

Sadece biz söylediğimiz için tehlikeli ve bölücü karşılanan Türkiye Halkı terimi, görüyoruz ki, sadece biz değil, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal tarafından da kullanılmıştır. Atatürk'ü bilmeden Atatürkçü geçinenler, şayet onun birkaç sözünü okusalardı, bu sözün anlamını öğrenebilirlerdi.
Kurtuluş Savaşımızda, emperyalizmle mücadele eden güçler, değişik taktikler kullanmışlardır. Mücadele, dış düşman ve onun emrindeki hükümetin çıkardığı iç isyanlara karşı yürütülmüştür.

1. İstanbul'da İngilizlere karşı, Karakol ve Müdafaa-i Milliye öncülüğündeki, şehir gerillasının ağırlık kazandığı mücadele yürütülmüştür. Diğer taraftan, görevleri, Anadolu'ya malzeme, donatım ve adam kaçırmak olmuştur. Bu örgütler, sivil güçlerin de bulunmasına rağmen, subayların ağırlık kazandığı teşkilatlardır.

2. Ege Bölgesi'nde Yunanlılara karşı yürütülen mücadele, önceleri dağınık bölgesel çete savaşı, sonra örgütlü çete savaşı ve sonunda nizami ordu savaşı şeklinde yürütülmüştür. Zaferi tayin eden mücadelenin ağırlığını nizami ordu mücadelesi teşkil etmiştir.

3. Güneyde Fransız saldırganlara karşı, Antep, Maraş, Urfa bölgelerinin yerli halkı, çete savaşına başlamış, daha sonra belirli oranda subay kadrosu katılmasına rağmen, esas başarı yerli halkın kendi çabasıdır.

4. Karadeniz Bölgesi'nde, Rum Pontusçuları Amerikan yardımıyla ayaklanmış ve ayaklanma, sivil çetelerin ve ordunun mücadelesiyle bastırılmıştır.

5. Doğu Anadolu'da, Ermenilerin bağımsız bir Ermenistan için Amerika'dan destek alarak çıkardıkları iç isyan, sivil halk ve ordu tarafından bastırılmıştır.

6. Padişahın emriyle, Anadolu'da ulusal mukavemeti kırmak ve güçleri bölmek için başlatılan isyanlar, Kuvayı Seyyare tarafından bastırılmıştır.
Bu arada, Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgelerinde çıkan iç is-yanlardaki Amerikan etkisini belirtmek gerekir.

1919 yılı başlarında ABD Dışişleri Bakanlığı, Senato Komisyonu Başkanlığı ve Harbord heyetinin Türkiye hakkında görüşü şuydu:

1. Boğazlarda milletlerarası statüye bağlı bir devlet.
2. Doğu Anadolu'da bir Ermenistan devleti.
3. Orta Anadolu'da Türkiye devleti kurulacak ve bu üç devlet de büyük bir devletin himayesi altında bulunacaktır.

Burada bahsedilen büyük devlet bizzat kendisidir. Emellerini gerçekleştirmek için ABD ciddi çalışmalara girmiş, yöneticileri satın almağa, gazeteci, subay, diplomat ve danışmanlar göndermiştir. Türkiye'deki Amerikan kolejlerini cephane depoları haline getirmiş ve gönderdiği 14 bin misyoner, 50.900 misyoner yardımcısı ve 286 yabancı misyon elemanı ile yurdumuzu kendi sömürgesi yapmak için bütün gücü ile çalışmıştır.

Kurtuluş Savaşı, subay ve aydınlar öncülüğünde, köylüler, işçiler, esnaf ve zanaatkarların omuz omuza yürüttükleri bir mücadeledir. Silah altındaki ordunun belkemiğini ve çetelerin hemen hemen tamamını köylüler teşkil etmiştir. Toprak ağaları, şeyhler, tefeciler ve İstanbul hükümetinin Anadolu'da görevli devlet memurlarının büyük bir kısmı mücadeleye katılmamış veya karşı çıkmıştır. Savaşa katılan güçlerden subay, aydın ve esnaflar örgütlü, işçi ve köylüler ise örgütlü değildir. Oysa savaşın bütün yükünü köylüler çekmiştir. İşçiler İstanbul'daki yabancı şirketlerde grev ve işgaller yaparak mücadeleye katkıda bulunmuşlardır.

Meclisin yapısına bakınca da aynı manzara görünür. Milletvekilleri Osmanlı Meclisi'nin milletvekilleri olup, kökenleri itibariyle ağa, şeyh ve eşraf kesimindendir. Nitekim Kurtuluş Savaşı dönemindeki bütün Meclis çalışmalarında ve anlaşmazlıklarda bu açıkça görülür. Mustafa Kemal'in çevresinde devamlı sağlam bir milletvekili kadrosu bulunmasına rağmen, yabancı devlet çıkarlarını temsil eden milletvekillerine de rastlamak mümkündür.
Hariciye Vekili Bekir Sami Bey başkanlığındaki bir heyet, Londra Konferansı'na gönderilmiştir. Orada İngiltere, Fransa ve İtalya Başbakan ve bakanlarıyla yapılan görüşme ve antlaşmalar, Ankara hükümeti tarafından kabul edilmemiş ve Bekir Sami Bey, Hariciye Vekilliğinden atılmıştır. Ankara hükümetinin bu antlaşmaları tanımamasının nedenini bilmek için antlaşmaları kısaca açıklamak gerekir.

Türkiye ile İngiltere arasındaki antlaşma önerisine göre:

Türkiye elinde bulunan bütün İngiliz tutsakları geri verecek, buna karşılık İngiltere de elinde bulunan Türk tutsakları bize verecektir. Yalnız Türk tutsakları içinde, Ermenilere ve İngiliz tutsaklarına kıyım yapmış, ya da kötülük etmiş olduğu öne sürülenler geri verilmeyecektir.

Mustafa Kemal, bu antlaşmanın kabul edilmeme sebebini şöyle açıklıyordu:

Hükümetimiz, elbette böyle bir antlaşmayı imzalayamazdı. Türk uyrukluların, Türkiye sınırları içindeki iş ve davranışı üzerinde, yabancı bir hükümetin yargılama hakkını onaylamak gibi olurdu.

Fransa ile Türkiye arasındaki antlaşmaya göre:

Fransa ile Türkiye arasında çarpışmalara son verilecek silahlar bırakılacak ve güvenliği temin edecek olan kuvvetler arasına Fransızlar da alınacaktı. Elazığ, Diyarbakır ve Sivas illerindeki iktisadi teşebbüslerle, Ergani madenlerinin işletilmesi konusunda Fransızlara üstünlük tanınacaktı.

Mustafa Kemal'in bu antlaşma hakkında söylediği tek şey ise şu olmuştur:

Hükümetimizce bu antlaşmanın da kabul edilmemesinin nedenlerini saymaya gerek yoktur sanırım...
İtalya ile imzalanmış olan antlaşma da aynı şekilde olduğu için Ankara hükümeti tarafından kabul edilmemiştir.
1920 yılında açılan TBMM ve Ankara hükümetini, Avrupa önce tanımamış ve yok etmeye çalışmıştır. Ne var ki, Kurtuluş Savaşı başarıya yöneldikçe, emperyalist ülkeler Ankara hükümetini hesaba katmak mecburiyetinde kalmışlardır. Londra Konferansı bu amaçla tertiplenmiş, ancak sonuç alınamayınca Fransa, Franklen Buyen'i bizzat Mustafa Kemal'le görüşmek üzere Ankara'ya göndermiştir.

Mustafa Kemal bu görüşme hakkında şunları söylüyor:

... Üzerinde en çok durulan madde, yabancılara verilmiş ayrıcalık haklarının kaldırılması, bağımsızlığımızın tam olarak tanınmasıyla ilgili madde oldu. Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin özüdür. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlış işler yüzünden, ulusumuz sözde bağımsızdı, ama gerçekte bağımlı buluyordu. Tam bağımsızlık demek elbette siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür... gibi konularda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir.
Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir... Biz bunu sağlamadan ve elde etmeden barışa ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz.

Görünüş ve yöntem bakımından antlaşma yapabiliriz. Barış yapabiliriz, ama tam bağımsızlığımızı sağlamayacak olan bu gibi barışlar ve antlaşmalarla ulusumuz hiçbir zaman canlılığa ve huzura erişemeyecektir. Belki silahlı çarpışmasını bırakarak yıkıma sürüklenmeye yol açmış olacaktır. Eğer ulusumuz bunu kabul etseydi, bunu kabul edecek nitelikte bulunsaydı, iki yıldan beri savaşmak hiç de gerekli değildi...

Bu görüşmeden sonra, Fransa ile olumlu bir antlaşma imzalandı. Daha sonra diğer emperyalist ülkeler de Ankara hükümetine yaklaşmaya başladılar. Fakat kesin askeri zafer sağlanmadan yapılan bütün girişimler yarım kalmıştır. Asıl sonucu tayin eden, düşmanın yurttan atılmasından sonra imzalanan Lozan Barış Antlaşması olmuştur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1919-1923: Türk Kurtuluş Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir