Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Fihi Ma-Fih eserinde Mevlana hakkında bilgiler

Burada Anadolu Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Fihi Ma-Fih eserinde Mevlana hakkında bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 20:53

RAHMAN VE RAHİM ALLAH ADİYLE; ONA DAYANIRIM BEN

1. BÖLÜM


"Bilginlerin kötüsü, beyleri ziyaret eden bilgindir; beylerin hayırlısı da bilginleri ziyaret eden bey. Ne güzel beydir yoksulun kapısındaki bey; ne kötü yoksuldur beyin kapısındaki yoksul."

Halk, bu sözün dış anlamını almıştır. Onlarca bilgin kişinin, bilginlerin kötülerinden olmaması için beylerin tapısına gitmemesi gerektir. Halbuki sözün anlamı, onların sandıkları gibi değildir.

Asıl anlamı şudur:

Bilginlerin kötüsü, beylerden yardım gören, beyler yüzünden düzelen, doğru yolu tutan kişidir. Beyler bana ihsanlarda bulunsunlar, beni saysınlar, bana mevkii versinler kuruntusuyla, onlardan korkarak okumaya başlamıştır da beyler yüzünden işi düzene girmiştir; bilgisizliği bilgiye dönmüştür. Bilgin olunca da onların korkusundan, onların cezasından edep sahibi olur, ister-istemez doğru yolu tutar. Artık ne çeşit olursa olsun, ister görünüşte bey onun ziyaretine gelsin, ister o, beyi ziyarete gitsin, herhalde ziyaret eden odur, ziyaret edilense bey. Fakat bilgin, beyler yüzünden bilgiye sahip olmamışsa, önceden de, sonradan da bilgisi Tanrı için elde edilmişse o başka; balık nasıl sudan başka bir yerde yaşayamazsa, elinden başka bir şey gelmezse bu bilgin kişinin ele yolu-yordamı, ancak doğru yola gitmektir; bu, onun kendi huyundandır. Bu çeşit bilgini yürüten, çekindiren akıldır. Zamanında, bilsinler-bilmesinler, herkes onun heybetinden çekinir; onun ışığından onun aksinden yardım ister. Böylesine bilgin, beyin tapısına gitse bile gerçekte ziyaret eden beydir, ziyaret edilen kendisi. Çünkü herhalde bey, aldığını ondan alır, yardımı ondan görür; oysa beye aldırış bile etmez. O bilgin güneş gibi heryana ışık salar; işi-gücü, herşeye, herkese bağıştır. Güneşte taşları la'l, yakut, inci, mercan haline getirir; toprak dağları bakır, altın, gümüş madeni yapar; toprakları yeşertir, tazeleştirir; ağaçlara çeşit-çeşit meyveler bağışlar. Onun işi, sanatı vermektir, bağışlamaktır. Verir de almaz. Hani Araplarda söylene gelen bir atasözü vardır; "Biz vermeyi öğrendik, almayı öğrenmedik" derler; onun gibi. Hasılı böylesine bilginler ziyaret edilenlerdir, beylerse ziyaret edenler.
Aklıma şu ayeti tefsir etmek geldi. Söylediğim söze uygun da değil amma mademki aklıma geldi söyleyeyim de bitsin-gitsin.

Ulu Tanrı buyurur ki:

"Ey Peygamber, ellerinizde bulunan tutsaklara de ki: Allah, yüreklerinizde hayırlı bir niyet bulunduğunu bilirse size, sizden alınandan daha da hayırlısını verir, suçlarınızı örter. Allah, suçları örten bir rahimdir."

Bu ayetin inişine sebep şudur:

Tanrı rahmet etsin, Mustafa, kafirleri bozmuş, öldürmüş, yağmalamış, birçok tutsak tutmuş, ellerini, ayaklarını bağlatıp getirtmişti. O tutsaklardan biri de, Tanrı razı olsun, amcası Abbas'tı, o da onların arasındaydı. Bütün gece bağlanmış, hiçbir şeye güçleri yetmez, aşağılık bir halde ağlıyorlar, inliyorlardı. Kendilerinden umut kesmişlerdi. Kılıcı, öldürülmeyi bekliyorlardı. Tanrı rahmet etsin, Mustafa, onlara baktı da güldü. Onlar görüyorsun ya dediler, onda da insanlık hali var; halbuki bende insanlık huyu yok diye davaya kalkışmıştı. Davası, gerçeğe aykırıymış. İşte bak, bize bakıyor, bizi bağlanmış, zincirlere vurulmuş bir halde kendisine tutsak olmuş görüyor da seviniyor; tıpkı nefsine uyanlar gibi hani. Onlar da düşmana üst oldular, onları kahrolmuş gördüler mi sevinirler, çalıp çağırırlar.

Tanrı rahmet etsin, Mustafa, içlerinden geçeni anladı da dedi ki:

Düşmanlarımı kahrettiğimi göreyim, yahut sizi ziyana uğramış göreyim de güleyim, sevineyim, haşa, bu benden uzak.

Şu yüzden güleceğim geliyor:

Can gözüyle görüyorum; bir topluluğu tutmuşum, külhandan cehennemden, o kapkara bacadan bağlarla, zincirlerle, çeke-sürüye, zorla cennete, Tanrı razılığına, ölümsüz gül bahçesine götürüyorum da onlar, bizi bu tehlikeli yerden o gül bahçesine, o eminlik yurduna ne diye çekiyor, götürüyorsun diye ağlayıp bağırıyorlar; işte bu yüzden gülmem tutuyor. Bütün bunlarla beraber söylediğim sözü anlayacak, hali ap-açık görecek, can gözü daha sizde yok.

Ulu Tanrı diyor ki: Tutsaklara söyle; de ki: Siz önce ordular topladınız; bir çok hazırlıklarda bulundunuz; erliğinize, yiğitliğinize, çokluğunuza güvendiniz. Kendi kendinize, Müslümanları şöyle edeceğiz, böyle kıracağız, kahredeceğiz dediniz. Gücünüzün-kuvvetinizin üstünde daha zorlu bir güç-kuvvet ıssı olduğunu görmüyordunuz. Yok ediciliğinizden daha üstün bir yok edicinin bulunduğunu bilmiyordunuz. Hasılı şöyle olsun-böyle olsun diye ne tedbirde bulunduysanız hepsi de aksi çıktı. Şimdi korku içindesiniz amma hala da o illetten tövbe etmediniz. Umudunuz yok, hala da bir güç-kuvvet sahibi bulunduğunu görmüyorsunuz. Gücünüz-kuvvetiniz varken beni görmeniz, kendinizi bana karşı yok olmuş bilmeniz gerek ki işler kolaylaşsın. Korkuya düşünce benden umut kesmeyin ki sizi bu korkudan kurtarmaya, emin etmeye gücüm yeter. Ak öküzden kara öküz çıkaranın kara öküzden ak öküz çıkarmaya da gücü yeter.

"Geceyi uzatırsan, gündüzün bir kısmı gece olur; gündüzü uzatırsın, gecenin bir kısmı gündüz olur; ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü belirtirsin" bu-yurulmuştur. Şimdi tutsaksınız; fakat tapımdan umut kesmeyin de elinizden tutayım sizin. "Tanrının rahmetinden umut kesmeyin; Tanrı rahmetinden kafir olan topluluktan başkası umut kesmez."

Şimdi Ulu Tanrı buyuruyor ki:

A tutsaklar, önceki yolunuzdan döner, Korkuda da, umutta da beni görür, herhalde kendinizi yok etmeme karşı yok olmuş sayarsanız sizi bu korkudan kurtarırım; sizden yağmalanan, elinizden çıkan her malı tekrar veririm size; hatta kat-kat fazlasını, daha da iyisini verir, sizi bağışlarım; dünya devletine ahiret devletini de katarım.
Abbas, tövbe ettim, tuttuğum yoldan döndüm dedi. Mustafa, Ulu Tanrı ettiğin davaya delil ister buyurdu.

Beyit:

Aşk davasına girişmek kolay, Fakat o davaya kesin delil gerek.
Abbas, hadi dedi, ne delil istiyorsan söyle. Mustafa, Müslüman olduysan, Müslümanlığın iyiliğini istiyorsan, sende kalan malların bir kısmını müslüman ordusuna bağışla da Müslümanlık kuvvetlensin buyurdu. Abbas, a Tanrı Elçisi dedi, bende ne kaldı ki? Hepsini yağmaladılar; bir eski hasır bile bırakmadılar. Tanrı rahmet etsin, Mustafa, gördün mü buyurdu, gerçek değilsin tuttuğun yoldan dönmedin; ne kadar malın var, nerde sakladın, kime ısmarladın, nereye gömdün, gizledin, söyleyeyim mi? Abbas, haşa dedi.

Mustafa buyurdu ki:

Bu kadar malı anana vermedin mi; filan duvarın dibine gömmedin mi, ona, dönersem bana verirsin; esenlikle dönmezsem şu kadarını filan işe harcarsın, şu kadarını filana verirsin, bu kadarı da senin olsun diye etraflıca vasiyette bulunmadın mı? Abbas bunu duyunca parmak kaldırdı, tam gerçeklikle inandı.

Dedi ki:

Ey gerçek peygamber, ben, Haman gibi, Şeddad gibi daha başkaları gibi eski padişahlara nasıl felek yar olduysa sana da yar oldu, baht elverdi sanıyordum. Fakat bunu buyurdun ya, bildim-anladım ki bu devlet, o yandandır, Tanrı'dandır.

Mustafa buyurdu ki:

Doğru söyledin bu sefer; içindeki şüphe ipi koptu, duydum; sesi kulağıma geldi. Canımın ta içinde gizli bir kulağım vardır, kim şüphe ve kafirlik zünnarını koparırsa o gizli kulakla o koparma sesini duyarım, can kulağıma gelir. Şimdi doğru söyledin, iman ettin.

Mevlana buyurdu ki:

Bu tefsiri Emir Pervane'ye şunun için söyledim; dedim ki: Sen önce Müslümanlığa kalkan oldun. Kendimi feda edeyim. Müslümanlığın kalması, Müslümanların çoğalması için aklımı, tedbirimi kullanayım da Müslümanlık kalksın dedin. Kendi fikrine güvendin. Tanrıyı görmedin, herşeyi Tanrı'dan bilmedin. Böyle olunca da Ulu Tanrı o sebebi, o çalışmayı, Müslümanlığın zararına sebep etti. Çünkü sen Tatar'la bir olmuşsun, Şam'lıları, Mısır'lıları yok etmek, İslam ülkesini yıkmak için onlara yardım ediyorsun, Tanrı, Müslümanlığın kalkmasına sebep olan tedbiri, Müslümanlığa zarar vermeye sebep kıldı. Şu halde Tanrı'ya yüz tut, çünkü korkulacak bir hal bu. Sadakalar ver de seni, kötü bir hal olan şu korkudan kurtarsın. Ondan umut kesme. Öyle bir ibadetten böyle bir suça attı seni; fakat o ibadeti kendinden gördün de o yüzden suça düştün. Şimdi suçta da umut kesme ondan; yalvar-yakar, o ibadetten suçu meydana getirenin,şu suçtan bir ibadet meydana getirmeye de gücü yeter. Sana bundan bir pişmanlık verir önüne sebepler çıkarır da gene Müslümanların çoğalmasına, Müslümanlığın kuvvetlenmesine çalışırsın. Umut kesme ki "Allanın rahmetinden, kafir olan topluluktan başkası umut kesmez" Maksadım buydu, bunu anlasın da şu halde sadakalar versin, yalvarsın-yakarsın dedim; çünkü çok yüce bir halden aşağılık bir hale düştü; fakat bu halde de umutlanması gerek.

Ulu Tanrı aldatır; insanın, bana güzel bir tedbir elverdi, güzel bir iş belirdi, yüz gösterdi diye aldanmaması için güzel şekiller gösterir, içinde kötü şekiller vardır. Her görünen, göründüğü gibi olsaydı Peygamber o kadar keskin, o kadar aydın, o kadar aydınlatıcı görüşüyle gene de "Herşey nasılsa öyle göster bana" der miydi? Güzel gösterirsin, gerçekte çirkindir. Çirkin gösterirsin, gerçekte güzeldir, özdür. Şu halde bize herşeyi, nasılsa öyle göster de tuzağa düşmeyelim, biteviye yol azıtmayalım. Şimdilik senin tedbirin güzel olsa, aydın olsa bile onun tedbirinden daha iyi olamaz; o, böyle derdi. Şimdi sen de her görünene her tedbire güvenme; yalvar-yakar, kork. Maksadım buydu benim. Oysa bu ayeti, bu tefsiri; şu anda ordular çekmedeyiz; onlara dayanmamak, bozguna uğrasak bile o korku, o çaresizlik halinde, gene ondan umut kesmemek gerek tarzında kendi meramınca tevil etti; sözü dileğine göre anladı. Benim maksadımsa söylediğim şeyleri anlatmaktı.

2. BÖLÜM

Birisi, Mevlana söz söylemiyor dedi.

Dedim ki:

Sonucu o adamı yanıma benim hayalim çekti-getirdi. Şu hayalim, ona nasılsın, nicesin diye bir söz söylemedi. Sözsüz hayal, onu çekti buraya; hakıykatim onu sözsüz çeker de bir başka yere götürürse şaşılmaz bu işe.

Söz, gerçeğin gölgesidir, parça-buçuğudur. Gölge çekerse gerçek haydi-haydiye çeker. Söz bahanedir; insanı insana çeken can bağdaşmasıdır, söz değil. Birisi yüz binlerce mucize görse, söz duysa, kerametler seyretse kendisinde o peygamberle, yahut o erenle bir can bağdaşması yoksa fayda etmez. İnsanı coşturan, kararsız bir hale getiren can bağdaşmasıdır. Saman çopünde kehlibarla birazcık can bağdaşması olmasa hiç mi hiç kehlibara gitmez. Herşeydeki cinsin cinsiyle bağdaşması gizlidir, gözle görünmez. Herşeyin hayali, insanı o şeye çeker. Bağ-bahçe hayali, insanı bağa-bahçeye çeker, dükkan hayali dükkana. Fakat bu hayallerde düzenler de gizlidir. Görmüyor musun ki filan yere gidersin, pişman olursun, hayır sanmıştım amma dersin, değilmiş. Bu hayaller, örtüdür, adeta; örtü ardında birisi gizli. Hayaller ortadan kalktı da gerçekler hayal örtüsü olmadan yüz gösterdi mi kıyamet kopar orda. Hal böyle olunca da pişmanlık kalmaz. Seni çeken her gerçek odur, başka şey de ondan başka değildir, seni çeken gerçeğin ta kendisidir. "O gün, gizli şeyler meydana vurulur."

Bu sözün de yeri mi ki söylüyoruz. Gerçekte çeken birdir, fakat sayılı görünür. Görmez misin ki bir adam yüz şey ister, çeşit-çeşit dileklerde bulunur. Tutmaç isterim, börek isterim, helva isterim, kalya isterim, meyva isterim, hurma isterim der. Bu istek, sayı gösterir, sayıyı dile getirir amma temeli birdir, temeli açlıktır, o da birdir. Görmez misin? Bir şey yer de doyarsa bunların hiçbiri gerekmez der. Şu halde belli oldu ki on değilmiş, yüz değilmiş, birmiş "Sayılarını, ancak sınamak için yaptık". Halkın bu birdir, onlar yüz diye sayması, bir sınamadır. Yani erene bir derler, şu çokluk halkaysa yüz derler, bin derler. Bu, pek büyük bir sınanmadır. Bu görüş, bu düştüğünüz düşünce, yani halkı çok, onu bir görüşünüz, pek büyük bir sınamadır.

"Sayılarını, ancak sınamak için yaptık" Hangi yüz, hangi elli, hangi altmış? Elsiz-ayaksız, akılsız-cansız bir bölük halk, tılsım gibi, cıva gibi oynayıp durmada. Şimdi onlara altmış, yahut yüz, yahut da bin dersin, bunaysa bir. Halbuki onlar hiçtir, buysa bindir, yüz bindir, milyondur. "Sayılınca azdır onlar, saldırdılar mı çok."

Padişahın biri, birisine yüz kişinin geçineceği kadar dünyalık vermişti. Ordudakiler bu işin aleyhinde bulunuyorlardı. Padişah kendi kendine, bir gün dedi, size gösteririm, neden bu işi yaptım, anlarsınız. Savaş oldu, savaşta herkes kaçtı, yalnız oydu kılıç vuran. Padişah, işte dedi, o işi bunun için yaptım ben.

İnsanın, ayırdetme kabiliyetini garezlerden arıtması, bir din dostu araması gerek. Din, dostunu tanır amma siz ömrünüzü ayırdetme kabiliyetinden mahrum bir halde geçirdiniz de onun da ayırdetme kabiliyeti arıklaştı, din dostunu tanıyamıyor. Sen, ayırdetme kabiliyetinden mahrum olan şu bedeni besledin. Ayırdetme, bir huydan ibarettir. Görmüyor musun? Delinin de bedeni var, eli-ayağı var, fakat ayırdetmesi yok. Her pis şeye el atıyor, tutuyor, yiyor. Ayırdetme, şu görünen bedende olsaydı pisi tutmazdı. Hasılı bildik ki ayırdetme, latif bir anlamdır, o da sendedir. Sense gece-gündüz, şu ayırdetme kabiliyetinden mahrum olan bedeni beslemeye koyulmuşsun; bu, ancak bununla olur diyorsun; halbuki bu da onunla olur. Nasıl oluyor da sen, hep şu bedeni geliştirmedesin, onuysa tamamiyle bir yana atmışsın. Bu beden, ayırdetme kabiliyetiyle durur, o kabiliyet bedenle durmaz. O ışık, şu söz, kulak ve bunlardan başka pencerelerden dışarıya vurur; bu pencereler olmasa başka pencerelerden baş çıkarır.

Tıpkı şunun gibi hani:

Bir ışık getirmişsin, güneşin önüne koymuşsun; güneşi bu ışıkla, bu rnumla görüyorum diyorsun. Haşa; mum getirmesen de güneş kendini gösterir. Muma ne ihtiyaç var?

Tanrıdan umut kesmemek gerek. "Gerçekten de kafirlerden başkası Tanrı rahmetinden umut kesmez" umut, eminlik yolunun başıdır. Yola gitmiyorsan bari yol başını gözle. Eğrilikler yaptım deme, doğruluğu tut sen, hiçbir eğrilik kalmaz. Doğruluk, Musa'nın sopasına benzer, o eğriliklerse büyüler gibidir. Doğruluk geldi mi hepsini yer-gider. Kötülük ettiysen kendine ettin, senin cefan, nerden ona erişecek?

Şiir

Bir kuş o dağa kondu, sonra uçtu-gitti;
Bak da gör, o dağda ne birşey fazlalaştı, ne birşey eksildi dağdan.
Doğru oldun mu bütün onlar kalmaz. Sakın umut kesme.

Padişahlarla düşüp kalkmada şu bakımdan tehlike yok:

Gidecek baş zati gider; ha bugün, ha yarın. Fakat şu yüzden tehlike var ki onlar o makama geçtiler mi nefisleri kuvvetlenir, ejderha kesilirler. Onlarla görüşüp konuşan, onlarla dostluk davasına girişen, onların malını kabul eden bu adam da çaresiz onların isteklerine uygun söz söyler; onların kötü düşüncelerini, hoşlansınlar diye kabul eder; aykırı bir söz söyleyemez; bu yüzden tehlikelidir; çünkü dine ziyandır. Onların yanını yaptın mı temel olan öbür yan, sana yabancı olur. O yana ne kadar gidersen sevgilinin bulunduğu bu yan, o kadar yüz çevirir senden. Dünya ehliyle ne kadar uzlaşırsan o, o kadar kızar sana. "Kim, bir zalime yardım ederse Allah o zalimi, yardım eden kişiye musallat eder."

Yazıktır denize varıp da bir parçacık su içmeyi, yahut bir testi su almayı yeter bulmak. Denizden inciler, mücevherler, kuvvet veren yüz binlerce şeyler elde ederlerken denizden su alıp götürmenin ne değeri vardır ki? Aklı olanlar bununla övünür mü hiç, ne yapmıştır ki bu işi yapan? Hatta dünya, bir köpüğüdür bu denizin; denizse erenlerin bilgileridir. İnci de nerede? Bu dünya, çer-cöple dolu bir köpüktür amma o dalgaların çıkıp batması, yürüyüp dönmesi, denizin coşup kabarması, köpürüp kükremesi yüzünden o köpük, bir güzellik elde eder. "Kadınları, oğulları, yüklerle altınları-gümüşleri, damgalanmış cins atları, davarları, ekinleri isteyip Özleyiş sevgisi, bunlara ait sevgi, insanlar için bezenmiş, süslenmiştir." Bezenmiş, süslenmiştir buyurdu ya, demek ki o güzel değildir. "Güzellik, eğretidir onda, başka bir yerdendir. O, altın suyuna batırılmış, yaldızlanmış kalp paradır; yani bir köprücükten ibaret olan şu dünya kalptır, kadri, değeri yoktur; fakat biz onu altınla kaplamışız; çünkü "insanlar için bezenmiştir, süslenmiştir."

İnsan Tanrı usturlabıdır, fakat usturlabı bilmek için müneccim gerek. Tere satanda, yahut bakkalda da usturlap bulunabilir, fakat ondan ne fayda görür usturlupla göklerin hallerini, dönüşlerini, burçları, tesirlerini, inkılapları, bunlardan başka daha birçok şeyleri ne bilir ki? Şu halde usturlap münecime fayda verir. "Kendini bilen rabbini bilir." Usturlap, nasıl göklerin hallerini gösteren bir aynaysa "And olsun ki ademoğullarını ululadık" diye anılan insanın varlığı da Tanrı usturlabıdır. Ulu Tanrı, onu, kendisini bilen, anlayan bir yaratık olarak yarattığından insan, kendi varlığının usrurlabından Tanrı tecellisini, neliksiz-niteliksiz güzelliği, soluktan- soluğa, bakıştan-bakışa görür, seyreder; o güzellik bu aynadan hiç mi hiç ayrılmaz.

Üstün ve yüce Tanrının öylesine kulları vardır ki onlar, hikmet, bilgi ve anlayış, ululuklar elbiselerini giyinirler. Halkta onları görecek görüş yoktur amma onlar, pek kıskanç olduklarından bu elbiseleri giyerler de kendilerini gizlerler.
Hani Mütenebbi,
Kadınlar ipekli elbiseleri süslenmek için değil,
Güzelliklerini korumak için giyindiler der ya, tıpkı onun gibi işte.

3. BOLÜM

Birisi, gece-gündüz canım da, gönlüm de tapınızda hizmet etmede; fakat Moğollar'la uğraşmaktan, onların işleriyle oyalanmaktan vakit bulup da tapınıza gelemiyorum dedi.

Mevlana buyurdu ki:

Bu işler de Tanrı işi; çünkü Müslümanların emin olmalarına, aman bulmalarına sebep olmada. Onların gönülleri olsun da birkaç Müslüman, emniyet içinde ibadete koyulsun diye kendinizi, malınızla, bedeninizle feda ettiniz. Şu halde bu da hayırlı bir iştir. Ulu Tanrı madem ki böyle bir hayırlı işe meyil vermiş, ona aşırı rağbet göstermeniz Tanrı yardımına mazhar oluşunuza delildir. Fakat bu meyilde bir gevşeklik, bir usanç hasıl oldu mu bu, Tanrı yardımından mahrum oluşunuza delildir. Çünkü ulu Tanrı, usanca uğrayan adamın, o işin öylesine bir hayırlı işe sebep olmasını istemez. Hamam gibi hani. Hamam sıcaktır amma o sıcaklığı, külhanda yanan ot, odun, tezek gibi şeylerdendin. Ulu Tanrı, görünüşte kötü görünen, insanı tiksindiren sebepler meydana getirir; görünüşte kötüdür amma adamın hakkında yardımdır, lutuftur. Hamam bunlarla kızar, halka da faydası dokunur.
Bu sırada dostlar geldiler, içeri girdiler.

Özür getirerek buyurdu ki:

Size kalkmıyorum, söz söylemiyorum, hal-hatır sormuyorum amma bu da ağırlamaktır. Çünkü herşeyi ağırlama, o vakte göre olur. Namazda babanın, kardeşin halini-hatırını sormak, onları ağırlamak yaraşmaz. Namazdayken dostlara, yakınlara iltifat etmemek, iltifatın, okşamanın ta kendisidir. Çünkü onların yüzünden kendisini ibadetten, Tanrıya dalıştan ayırmaz, hatırı dağılmamış olur. Onlar da azaba, azara hak kazanmamış olurlar ki bu, iltifatın ta kendisidir, okşayışın ta kendisidir; çünkü onları azaba uğratacak şeyden çekinmiştir.
Birisi, Tanrıya namazdan daha yakın yol var mıdır diye sordu.

Buyurdu ki:

Gene namazdır, fakat namaz, yalnız şu görünen şekil değildir. Bu, namazın kalıbıdır; çünkü bu namazın önü vardır, sonu vardır. Önü, sonu olan herşey kalıptır; çünkü tekbir, namazın önüdür, selam namazın sonu. Şehadet getirmek de yalnız dille söylenen söz değildir. Çünkü onun da önü vardır, sonu var. Harfe, sese gelen herşeyin önü, sonu olur, o da görünüştür, kalıptır. Canıysa neliksiz-niteliksizdir, sonu yoktur; ne başlangıcı vardır, ne bitimi. Sonuucu şu namazı peygamberler icad etmişlerdir.

Şimdi şu namazı meydana çıkaran Peygamber şöyle der:

"Allahla bir vaktim olur ki o vakte ne şeriatle gönderilmiş bir peygamber sığabilir, ne de Tanrıya yaklaştırılmış bir melek" Şu halde bildik-anladık ki namazın canı, yalnız şu görünen şekil değildir; dalıştır, kendinden geçiştir; şu halde bütün şekiller dışarıda kalır, oraya sığamaz. Salt anlam olan Cebrail de sığmaz.

Tanrı sırrını kutlasın, Mevlana Bahaeddin Veled'den gelen bir hikaye vardır:

Bir gün ashap onu dalmış buldular. Namaz vakti de geldi-çattı. Bazı müritler Mevlana, sözlerine aldırış bile etmedi. Onlar kalktılar, namaza koyuldular. İki mürit Şeyh'e uydu, namaza kalkmadı. Namaza durmayan o iki müritten birinin adı Hacegi'ydi. Bu zat, can gözüyle apaçık gördü ki imamla beraber namaza duran ashabın hepsi de kıbleye arka vermiş; yalnız Şeyh'e uyan o iki müridin yüzleri kıbleye karşı. Çünkü Şeyh, bizden-benden geçmiştir, onun, o oluşu yok olmuş-gitmiştir; varlığı kalmamıştır; Tanrı ışığında helak olmuştur; "ölmeden önce ölün" sırrına ermiştir. Artık o Tanrı ışığı haline gelmiştir. Kim Tanrı ışığından yüz çevirir de yüzünü duvara tutarsa kesin olarak kıbleyi arkasına almıştır; çünkü o şeyh, kıblenin de canı kesilmiştir. Hani şu halk yüzlerini Ka'be'ye çevirirler ya; o Ka'be'yi bir peygamber yapmıştır. O evi, o yaptığı için de o ev, dünyanın kıblesi olmuştur. Peki, o ev kıble olursa peygamber, haydi-haydi kıble olur-gider; çünkü o ev, o peygamber yüzünden kıble olmuştur.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa, bir gün, bir dostu, seni çağırdım, nasıl oldu da gelmedin diye azarladı. O dost, namaz kılıyordum dedi.

Mustafa dedi ki:

Seni ben çağırmadım mı? Adam, çaresizim ben dedi.

Mustafa buyurdu ki:

Her vakit kendini çaresiz görürsen iyidir. Bunda kaldığın zaman nasıl kendini çaresiz görüyorsan, her halde, hatta gücün-kuvvetin yeterken de çaresiz görmelisin. Çünkü senin gücünün- kuvvetinin üstünde bir güç-kuvvet var ve sen, her halde Hakka karşı yok olmuş-gitmişsin. İkiye bölünmüş değilsin sen ki kimi zaman çaren elinde olsun, kimi zaman çaresiz kalasın. Onun gücünü-kuvvetini gör de kendini her zaman çaresiz, elsiz-ayaksız, bunalmış yoksul olmuş bil. Arık bir adamın da yeri mi var, sözü mü olur? Arslanlar, kaplanlar, timsahlar bile onun karşısında hep çaresizdir, tir-tir titrerler. Gökler, yerler, hep çaresizdir, onun buyruğuna uymuştur. O pek büyük bir padişahtır; onun ışığı, ayın, güneşin ışığına benzemez ki o ışık varken herhangi birşey, olduğu yerde kalakalsın. Onun ışığı, perdesiz yüz gösterdi mi, ne gökyüzü kalır, ne yeryüzü... Ne güneş kalır, ne Ay. O padişahtan başka kimsecik kalmaz. "Herşey helak olur, ancak onun hakikati kalır"

Padişahın biri, bir dervişe, Tanrı tapısından dedi, bir tecelliye uğrarsan, o tapıya bir yakınlık elverirse sana, beni de an. Derviş, ben dedi, o tapıya ulaştım mı, o güzellik güneşi vurdu mu, kendimi bile hatırlayamam, seni nasıl anayım?

Fakat Ulu Tanrı, bir kulu seçti de kendisinden geçirdi mi, kim onun eteğini tutarsa, kim ondan muhtaç olduğu birşeyi isterse, o ulu kişi, Tanrı katında onu anmasa, istemese de Hak, onu yerine getirir. Hani bir hikaye söylerler; bir padişah varmış, onun da pek özel, pek yakın bir kulu varmış. O kul, padişahın sarayına gideceği vakit ihtiyacı olanlar dertlerini anlatırlar, ona, padişaha sunsun diye yazılı kağıtlar verirlermiş. O da bu kağıtları cüzdanına kormuş. Fakat padişahın tapısına var di mı, padişahın güzelliğinin ışığı o kula vururmuş da kul, padişahın karşısında kendinden geçer-gidermiş. Padişahsa benim güzelliğime dalıp giden kulumun nesi var-nesi yok diye aşıkçasına onun göğsünü, cebini yoklar, cüzdanını ararmış. Derken o yazdı kağıtları bulur, neler yazılmışsa hepsini yazar, tekrar kağıtları cüzdanına kormuş. Böylece o söylemeden herkesin ihtiyacını giderir, bir tanesini bile reddetmezmiş. Hatta dileklerini kat-kat, dilediklerinden de fazla verirmiş. Aklı başında olan, ihtiyacı olanların dileklerini padişaha söyleyebilir başka kulların yüz tane dileklerinden bir tanesini bile arada-sırada yerine getirirmiş.

4. BÖLÜM

Birisi, burada birşey unutmuşum dedi.

(Mevlana) buyurdu ki:

Dünyada unutulmaması gereken birşey var. Herşeyi unutsan da onu unutmasan korku yok. Fakat herşeyi yerine getirsen, hatırlasan, unutmasan da onu unutsan hiçbir şey yapmamış olursun. Hani bir padişah seni belli bir iş için bir köye yollasa, sen de gitsen de o işten başka yüzlerce iş basarsan, hangi iş için gittiysen onu yapmadın, başarmadın ya, hiçbir iş başarmamış sayılırsın. Şu halde insan dünyaya bir tek iş için gelmiştir, maksat odur. Onu başarmadı mı, hiçbir iş başarmamış demektir. "Gerçekten de biz, arzettik emaneti göklere ve yeryüzüne ve dağlara. Derken onlar, onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular ve onu yükledik insana; şüphe yok ki çok zalim oldu, çok bilgisiz bir hale geldi o." O emaneti göklere arzettik, kabul edemedi. Bir bak da gör, göklerden aklı şaşırtan ne işler meydana gelmede. Taşları l'al, yakut yapıyor; dağları altın, gümüş madeni haline getiriyor. Bitkileri, yeryüzünü coşturuyor, diriltiyor, ölümsüz cennete döndürüyor. Yeryüzü de tohumları benimsiyor, meyveler veriyor, ayıpları örtüyor, anlatılmasına imkan bulunmayan yüz binlerce şaşılacak işler başarıyor, şaşılacak şeyler meydana getiriyor. Dağlar da çeşit-çeşit madenler veriyor. Bütün bunları yapıyorlar, yapıyorlar amma onlardan o bir tek iş meydana gelmiyor da o tek işi insan görüyor, başarıyor, "And olsun ki Ademoğullarını ululadık" dedi, "Göğü, yeri aluladık" demedi. Şu halde insanın elinden bir iş geliyor ki ne göklerin elinden geliyor o iş, ne yerlerin, ne dağların. O işi de gördü mü, onda ne zalimlik kalıyor, ne bilgisizlik. Amma sen, o işi görmüyorsam bunca iş görüyorum ya dersin; dersin amma seni öbür işler için yaratmadılar ki.

Bu, şuna benzer:

Padişahların hazinelerinde bulunabilen, değer biçilmez bir çelik Hint kılıcını tutmuşsun da kokmuş öküz etine satır olarak kullanıyor, sonra da boşu-boşuna bırakmadım ya, böylesine bir işe kullanıyorum onu diyorsun. Yahut da zerresiyle yüzlerce tencere alınabilen bir altın tencereyi getirmişsin, içinde şalgam pişiriyorsun. Yahut da mücevherlerle bezenmiş bir bıçağı kırık bir kabağa mıh yapmışsın da diyorsun ki; İş görüyorum; kabağı ona asıyorum, şu bıçağı öylece bırakmıyorum ya. Acınacak, gülünecek işler değil de nedir bunlar? O kabak, bir pul değerindeki bir tahta, yahut demir çiviye de asılabilirken yüz dinarlık bıçağı bu işe kullanmak, akıl işi midir ki?

Ulu Tanrı, sana pek büyük bir değer vermiştir. Buyurdu ki:

"Gerçekten de Allah, cennet karşılığı olarak inananların canlarını, mallarını satın almıştır."

Değer bakımından iki dünyadan da artıksın; Fakat neyleyeyim ki değerini sen bilmiyorsun
Kendini ucuz satma; çünkü değerin pek fazla senin.

Ulu Tanrı buyuruyor ki:

Sizi de, soluklarınızı da, vakitlerinizi de, mallarınızı da, zamanınızı da satın aldım ben; bana harcarsanız, bana verirseniz karşılığı ölümsüz cennettir; değerin budur işte bence. Fakat sen, tutar da kendini cehenneme satarsan kendine zulmetmiş olursun. Hani o yüz dinarlık bıçağı duvara saplayıp ona bir kabak, yahut bir testi asan kişi gibi.
Şimdi gelelim sözümüze.

Bahane getiriyor da ben kendimi yüce işlere harcamadayım. Fıkıh, hikmet, mantık, nücum, tıp, daha da başka bilgiler öğreniyorum diyorsun. Sonucu, bunların hepsi de senin içindir. Fıkıh öğreniyorsan kimse elinden ekmeğini kapmasın, elbiseni soymasın, seni öldürmesin de sağ-esen kalasın diye öğreniyorsun. Yıldız bilgisini öğreniyorsan gökyüzünün hallerini, yıldızların yeryüzüne tesirlerini anlamak, yeryüzünde ucuzluk mu olacak, pahalılık mı; eminlik mi hüküm sürecek, korku mu; bilmek için öğreniyorsun; bunların hepsi de sana ait. Yıldız kutlu olur, kutsuz olur, senin talihinle ilgiliyse bu da senin için. Düşünürsen anlarsın ki temel sensin, onların hepsi de senin parça-buçuğun. Parça-buçuğunda bunca yayılış, bunca şaşılacak şeyler, bunca şaşılacak haller, sonsuz alemler olursa artık var da gör, sen asılsın, sen de ne haller var. Çünkü parça-buçuklarında bile can aleminde ne çıkışlar var, ne inişler var, ne mutluluklar var, ne kutsuzluklar var, faydalar var, zararlar var. Hani, filan canda şu Özellik var, ondan şu iş meydana gelir, filan şu işe yarar dersin ya.

Senin şu uykudan, şu yiyip içmeden başka bir gıdan daha var. "Rabbime konuk olurum, o beni doyurur, suvarır" denmiştir ya. Bu dünyada o gıdayı unutmuşsun da şu gıdaya dalıp gitmişsin; gece-gündüz bedeni beslemedesin. Sonucu şu beden, atındır senin, bu dünya da o atın ahırı. Atın gıdası, ata binene gıda olamaz; onun da kendisine göre gizli bir uykusu, gizli bir gıdası, gizli bir beslenmesi var. Fakat sana hayvanlık üst olmuş da atın başucunda, atların ahırında kalakalmışsın; ölümsüzlük dünyasının padişahlarının, beylerinin safında yerin yok. Gönlün orda amma beden üst olmuş da o yüzden gönlün de bedenin buyruğuna uymuş, ona tutsak olup kalmış. Hani Mecnun, Leyla'nın bulunduğu yere giderken aklı başında olunca deveyi o tarafa sürerdi. Fakat bir soluk da Leyla'ya daldı mı kendisini de unuturdu, deveyi de. Devenin de köyde bir köşesi vardı. Fırsat buldu mu geri döner, köye giderdi. Mecnun kendine geldi mi bir de bakar, görürdü ki iki günlük yolu gerisin-geriye dönmüş-gitmiş. Böylece üç ay yollarda kaldı da bu deve, başıma bela oldu diye bağırıp deveden yere atladı, yaya olarak yürümeye koyuldu.

Şiir:

Devemin dileği geride, benim dileğim ilerde; Dilekte onunla benim aramda ayrılık var.

Mevlana buyurdu ki:

Tanrı sırrını kutlasın Seyyid Burhaneddin-i Muhakkik söz söyler, sohbet ederken birisi, senin medhini filandan duydum dedi. Seyyid, bir göreyim, bakayım buyurdu, o filan da kim? Kimin nesi? Beni tanıyacak, övecek bir derecede mi? Beni sözle tanıdıysa tanımamış demektir. Çünkü bu söz kalmaz; bu harf, bu ses kalmaz. Bu dudak, bu ağız kalmaz. Bunların hepsi de arazdır. İşimle tanıdıysa gene böyle. Yok, beni zatımla tanıdıysa o vakit anlarım-bilirim ki o, beni övebilir, o övüş, bana aittir, beni övüştür.

Hikaye:

Bu, şuna benzer hani. Derler, anlatırlar ya; padişahın biri, oğlunu, yıldız, remil bilgileriyle başka bilgileri öğrenmesi için hünerli bir topluluğa vermişti. Çocuk, pek aptal olmakla beraber bu bilgileri elde etmiş, tam usta olmuştu. Bir gün padişah, yüzüğünü avucuna aldı, oğlunu sınamak için gel dedi, söyle bakalım, avucumda ne var? Çocuk, avucundaki dedi, yuvarlak, sarı, ortası boş. Padişah, doğru buldun dedi, peki, söyle bakalım, bu ne çeşit birşey, ne olabilir? Çocuk kalbur olacak dedi.

Padişah dedi ki:

Akılları şaşırtacak kadar ince vasıflarını bilgi kuvvetiyle bildin de kalburun avuca sığamayacağını nasıl bilemedin?
Şimdi zamane bilginleri de böyledir işte. Bilgilerde kılı kırk yararlar, kendilerine ait olmayan şeyleri iyiden-iyiye bellemişlerdir; onları iyice kavramışlardır. Fakat asıl önemli olan, bütün bunlardan fazla kendilerine yakın bulunan, kendi varlıklarıdır; kendi-kendilerini bilmezler. Herşeye helaldir, haramdır diye hüküm verirler, bu caizdir, o caiz değildir, şu helaldir, şu haramdır diye hükmederler de kendileri helal midir, yoksa haram mı; caiz midir, değil mi; temiz midir, pis mi; onu bilmezler. Şu içi boş oluş, sarılık, şekil, yuvarlaklık, yüzün için eğretidir. Yüzüğü ateşe attın mı bunların hiçbiri kalmaz; hepsinden arı olan özü, zatı kalır. İşte herşeyin vasfını söylemek, bilgilere, işlere, sözlere ait övüşlerde bulunmak da böyledir; buna benzer; bütün bunlardan sonra baki kalan zatiyle ilgisi yoktur bunların. Onların övüşleri şuna benzer; Hep bunları söylerler, anlatırlar da sonunda, avuçtaki kalburdur hükmüne varırlar; çünkü asıl olan şeyden haberleri yoktur.

Mesela ben kuşum, duduyum, yahut bülbül. Bana, bir başka türlü öt derlerse ötemem. Çünkü dilim, budur benim, başka türlü söz söyleyemem ben. Bu, şunun aksinedir amma. Birisi kuşların ötüşünü taklit eder, onlar gibi öter, fakat kuş değildir, kuşların düşmanıdır, avcısıdır o. Öter, şakır; maksadı, kuşların kendisini kuş sanmalarını sağlamaktır. Ona, başka türlü seslen deseler seslenebilir; çünkü bu ötüş, onun ötüşü değildir, eğretidir onda; başka türlü ses de çıkarabilir o. Çünkü o, insanların kumaşlarını çalmak, her evden bir başka kumaş göstermek için öğrenmiştir bunu.

Kaynakça
Kitap: FiHİ Ma-FiH
Yazar: Abdülbaki Gölpınarlı
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: FiHİ Ma-FiH eserinde Mevlana hakkında bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 20:56

5. BÖLÜM

Dedi ki :


Bu ne lutuftur ki Mevlana şereflendirdi bizi; hiç beklemezdim; gönlümden bile geçmezdi; buna layık da değilim. Benim gece-gündüz el kavuşturup onun kullarının-kölelerinin safında bulunmam gerekti; halbuki ona bile layık değilim hala. Bu ne lutuf?

(Mevlana) buyurdu ki:

Bütün bunlar, himmetinizin yüceliğinden. Yüce, büyük bir dereceniz var. Ağır, yüce işlere koyulmuşsunuz. Himmetinizin yüceliği yüzünden gene de kendinizi kusurlu görüyorsunuz; buna razı olmuyorsunuz; kendinize birçok şeyleri gerekli biliyorsunuz. Gönlümüz daima tapınızda; fakat, bedenle de şereflenmeyi diledik. Fakat bedenin de pek büyük bir itibarı var; hatta itibarın da yeri mi? Beden, özle ortak. Özsüz beden, nasıl bir işe yaramazsa bedensiz öz de bir işe yaramaz. Hani tohumu, kabuksuz olarak yere ekersen baş vermez, tutmaz; fakat kabuğuyla ekersen tutar, büyük bir ağaç olur. Şu halde bu bakımdan bedenin de büyük bir kadri var; böyle de olması gerek zati. Onsuz bir iş görülemez; hiçbir maksada ulaşılamaz; evet, vallahi de böyledir bu. Asıl, anlamı bilene, anlam haline gelene göre anlamdır. Hani derler ya "İki rek'at namaz, dünyadan da hayırlıdır, dünyadakilerden de." Amma bu, herkese göre değil; birisi olsa da dünya yüzünde ne varsa hepsine sahip olsa, bütün dünyanın malına-mülküne sahipken hepsi elinden çıksa, iki rek'at namazını kaçırmak, ona bundan da daha zor gelirse işte o kişiye göredir bu.

Dervişin biri, bir padişahın yanına vardı. Padişah ona, ey zahit dedi. Derviş, zahit sensin dedi. Padişah, ben nasıl zahid olabilirim ki dedi, bütün dünya benim. Derviş, hayır dedi, ters görüyorsun sen. Dünya da, ahiret de, bütün mal-mülk de benim, alemi ben zaptetmişim; bir lokmayla bir hırkayı yeter bulan sensin.

"Artık nereye dönerseniz dönün, Allah'ın zatına dönersiniz." Bu, boyuna böyledir, tecelli hiç kesilmez, sonsuzdur, ölümsüzdür. aşıklar, kendilerini o zata feda etmişlerdir, karşılık da istemezler. aşıklardan başkalarıysa yayılan hayvanlara benzerler.

Buyurdu ki:

Yayılan hayvanlardır amma kendilerine nimet verilmeye de layıktır bunlar. Ahırdadır onlar amma ahır sahibinin makbulüdür onlar. Dilerse içlerinden birini alır, has ahırına götürür. Hani önceden yoktu, onu varlığa getirdi. Varlık tavlasından cansızlar arasına getirdi; cansızlar tavlasından bitkiler tavlasına, bitkilikten hayvanlığa, hayvanlıktan insanlığı, insanlıktan da melekliğe getirdi; bunun da sonu yoktur zati. Bütün bunları da, onun bu çeşit pek çok, birbirinden yüce tavlaları olduğunu ikrar etmen için gösterdi. "Elbette geçeceksiniz bir halden bir hale; artık ne oluyor onlara ki inanmıyorlar?" Bunu, ilerdeki katları ikrar etmen için gösterdim, inkar edip var olan budur ancak demen için değil. Bir usta, sanatını, hünerini, halkı kendisine inandırmak, göstermediği başka hünerlerine de ikrar edip var olan budur ancak demen için değil. Bir usta, sanatını, hünerini, halkı kendisine inandırmak, göstermediği başka hünerlerine de ikrar ettirmek, inandırmak için gösterir. Hani padişah da, kendisinden daha başka şeyler de istesinler, umsunlar, bu umutlarla keseler örsünler, diksinler diye bağışlarda, ihsanlarda bulunur. İşte bu, bu kadardır, padişah artık başka birşey vermez; verip vereceği budur ancak desinler diye değil. Hatta padişah, birisinin böyle diyeceğini, bu düşünceye kapılacağını bilse ona asla ihsanda bulunmaz.

Zahid ona derler ki işin sonunu görür, dünya ehliyse ahiri görür. Fakat Tanrıya tam yaklaşmış arifler, ne sonu görürler, ne ahiri. Onlar, öne bakarlar da her işin başlangıcını bilirler. Hani bilen biri buğday eker; bilir ki buğday bitecektir, buğday biçecektir o. Sonu, önceden görmüştür. Arpa, pirinç, başka şeyler eken de böyle. Madem ki önü gördü, sona bakmaz artık; bütün sonlar, önceden malumdur ona; fakat bunlar azdır. Sonu görenlerse orta hallilerdir. Ahırdakilere gelince yayılan hayvanlardır.
İnsana yolu gösteren derttir, hem de her işte. İnsan, hangi işe koyulura koyulsun, o işin derdi, o işin hevesi, aşkı, gönlünde doğmazsa adam, o işe girişemez; o iş, dertsiz kolay gelmez ona. İster dünya olsun, ister ahiret... İster alış-veriş olsun, ister padişahlık... İster bilgi olsun, ister yıldız; isterse başkası; hepsi de böyledir. Meryem de doğum ağrısı başlamadan baht ağacının yanına gitmedi. "Doğum ağrısı, onu hurma ağacının dibine sevk etti." Onu, ağaca götüren o dertti de kuru ağaç meyve verdi. Beden Meryem'e benzer. Her birimizin bir isa'sı var. Bizde dert meydana gelirse isa'mız doğar; fakat dert olmazsa isa, geldiği o gizli yoldan gider, gene aslına kavuşur; ancak biz mahrum kalırız; faydalanamayız ondan.

Can, iç alemde yokluk-yoksulluk içinde; tabiat dışarda nimetlere gark olmuş
Şeytan, yiyip içmeden mide fesadına uğramış, Cemşid'se daha sabah kahvaltısı bile etmemiş.
Mesih'in yeryüzündeykeni hastalığını tedavi ettir;
Mesih göğe ağmaya koyuldu mu derman, elden çıkar-gider.

6. BÖLÜM

Bu söz, anlaması için söze muhtaç olan kişiyedir. Fakat söz söylenmeden de anlayan kişiye söz söylemeye hacet mi var? Gökler, yerler, anlayan kişiye hep sözdür. Bunların hepsi de "ol der, oluverir" sözüyle bildirildiği gibi sözden doğmuştur. Yavaş söylenen sözü bile işiten kişiye anlatmaya koyulmanın, bar-bar bağırmanın ne lüzumu var?

Bir Arap şairi, padişahın birinin tapısına geldi. Padişah Türk'tü, Farsça bile bilmiyordu. Şair, padişaha arapça pek güzel bir kaside düzmüştü. Padişah tahtına oturmuştu. Bütün divan ehli huzurdaydı. Beyler, vezirler, teşrifata göre sıralanmıştı. Şair, ayağa kalktı. Getirdiği kasideyi okumaya başladı. Padişah beğenilecek yerlerde başını sallıyor, şaşılması gereken yerde şaşkınlık gösteriyor, gönül alçaklığı gösterilmesi gereken yerlerde iltifatlarda bulunuyordu. Divan ehli şaşırdılar. Padişahımızın arapça bir söz bile bilmezdi; tam yerinde nasıl oluyor da başını sallıyor; yoksa arapça biliyordu da bunca yıldır bizden mi gizliyordu; arapça edebe aykırı bir söz söylediysek vay bizim halimize diyorlardı..Padişahın pek sevdiği bir kölesi vardır. Ona at verdiler, katır verdiler, mal verdiler; bir o kadar daha vermeyi de boyunlarına aldılar. Bize şu hali bildir, padişah arapça biliyor mu, bilmiyor mu? Tam yerinde nasıl baş sallıyordu; yoksa bu, keramet miydi, ilham mıydı, öğren de haber ver bize dediler.

Köle bir gün fırsat buldu. Ava gitmişlerdi, birçok av avlanmıştı. Padişahı memnun gördü, hali sordu. Padişah güldü de vallahi dedi, ben arapça bilmem; amma başımı sallıyordum, çünkü o şiirden maksadı nedir, onu anlıyordum da başımı sallıyor, anlıyor, beğeniyordum.

Artık anlaşıldı ya, temel olan, maksattır, o şiirse maksadın parça buçuğudur; o maksat olmasaydı o şiir söylenmezdi. Maksada bakılırsa ikilik kalmaz. İkilik, parça-buçuklardadır; temelse birdir. Nitekim şeyhlerin yolları, görünüşte çeşit-çeşittir. Hallerinde, sözlerinde, hareketlerinde aykırılık vardır; fakat maksat bakımından hepsi de birşeydir; o da Tanrıyı aramaktan, dilemekten ibarettir. Hani şu konağa bir yeldir, eser, gelir. Halının bir ucunu kaldırır; kilimleri oynatır; çer-çöpü havalandırır; havuzun suyunu zerre-zerre dalgalandırır; ağaçları, dalları, yaprakları oynatır. Bütün bu birbirine aykırı, çeşit-çeşit halleri belirtir amma maksat, temel, gerçek bakımından hep bir şeydir; çünkü hepsinin hareketi bir yeldendir.

Biri dedi ki: Kusurumuz var. (Mevlana) buyurdu ki:

Kim bu düşünceye düşer, ah ne haldeyim, neden böyle yapıyorum derse bu, dostluk ve yardıma uğrayış delilidir. "Azarlayış kaldıkça sevgi de vardır" derler. Çünkü dostlar azarlanır, yabancılar azarlanmaz. Amma azarlayışta da fark var. İnsanı dertlendiren, müteessir eden, akıllandıran azar, sevgiye, yardıma delildir. İnsana dert vermeyen, geçip giden azar, sevgiye delil olamaz. Hani tozu gitsin diye halıyı döverler ya, akıllılar buna azar demezler. Fakat baba çocuğunu, adam sevdiğini döverse buna azar derler; sevgi delili, böyle bir vakitte meydana çıkar. Şu halde madem ki kendinde bir dert, bir pişmanlık görüyorsun; bil ki bu, Tanrının yardımına, sevgisine delildir. Kardeşinde bir ayıp görüyorsan o ayıp, sendedir de onda görüyorsun. Dünya aynaya benzer. Kendini onda görüyorsun sen. Çünkü "inanan, inananın aynasıdır." O ayıbı kendinden gidermeye bak. Çünkü ondan incindiğin zaman, kendinden inciniyorsun demektir.

Dedi ki:

Bir fili, su içsin diye bir su kaynağına götürdüler. Fil, kendini suda görüyor, başka bir fil var sanıyor, ürküyordu. Bilmiyordu ki kendinden ürkmekdedir. Zulüm ediş, kin güdüş, hasret, hırs, insafsızlık, ululuk gibi bütün kötü huylar, sende oldu mu incinmezsin. Fakat bunları bir başkasında gördün mü ürkersin, incinirsin. Bil ki kendinden ürkmedesin, kendinden incinmedesin. İnsan, kendi kelliğinden, kendindeki çıbandan iğrenmez; yaralı elini yemeğe sokar, parmağını yalar, gönlüne hiç de tiksinti gelmez. Fakat bir başkasında küçücük bir çıban, yahut azıcık bir yara görse onun yediği yemekten tiksinir, o yemek, içine sinmez. İşte kötü huylar da kelliliklere, çıbanlara benzer. İnsan, bunlar kendisinde oldu mu incinmez; fakat bir başkasında bu huyların pek azını bile görse ondan incinir, tiksinir. Sen ondan ürküyor, kaçıyorsun ya, o da senden ürker, incinirse mazur gör; senin incinişin de onun için bir özürdür; çünkü sen onu görünce inciniyorsun ya, o da aynı şeyi görüyor da senden inciniyor. "İnanan, inananın aynasıdır" dedi, "kafir, kafirin aynasıdır" demedi. Amma bu, kafirin aynası yok demek değildir; onun da aynası vardır amma aynasından haberi yoktur.

Bir padişahın gönlü daralmıştı, bir ırmak kıyısına oturmuştu. Beyler, ondan ürküyorlar, korkuyorlardı.
Hiçbir suretle gülmüyordu yüzü. Bir maskarası vardı; pek yakındı ona. Beyler onu çağırdılar. Eğer dediler, padişahı güldürebilirsen sana şu kadar dünyalık veririz. Maskara, padişahın yanına gitti, fakat ne kadar çalıştı-çabaladıysa bir türlü güldüremedi. Padişah ona bakmıyordu ki bir maskaralık yapsın da onu güldürsün; boyuna suya bakıyor, başını kaldırmıyordu bile. Maskara, padişaha, suda ne görüyorsun dedi. Padişah, bir kaltaban görüyorum deyince maskara, a alemin padişahı dedi, bu kul da kör değil ya.
İşte buna benzer hani; sen onda bir şey görüyorda inciniyorsan o da kör değil ya, senin gördüğünü o da sende görürsün.
Ona karşı iki "ben" olamaz; oraya iki "ben" sığamaz. Sen de "ben" diyorsun, o da "ben" diyor. Ya sen onun Önünde öl, ya o senin önünde ölsün de ikilik kalmasın. Fakat o ölmez, buna imkan yok. Ne dış alemde ölür o, ne zihinde; çünkü "o, bir diridir ki ölmez". Mümkün olsaydı ikilik kalksın diye senin için ölürdü de hani; bu kadar da lütfü vardır onun. Madem ki onun ölmesine imkan yok, sen öl de o, sana tecelli etsin, ikilik kalksın-gitsin. İki kuşu birbirine bağlasan, ikisi de aynı cinstendir, iki kanat dört kanat olmuştur, fakat gene de uçamazlar; çünkü arada ikilik vardır. Fakat ölü bir kuşu, diri bir kuşa bağlasan diri kuş uçar; çünkü ikilik kalmamıştır.

Güneşte öylesine bir lütuf var ki yarasaya karşı ölür; amma buna imkan yoktur da a yarasa der, lutfum herşeye ulaşmış, sana da ihsanda bulunmayı isterim. Sen öl; çünkü senin ölmen mümkün. Öl de ululuk ışığımdan faydalan, yarasalıktan çık, yakınlık Kafdağı'nın Zümrüdüanka'sı ol.

Tanrı kullarından bir kulda bile kendisini bir dost için feda etme gücü vardır. Böyle bir kul, Tanrıdan dostunun sağlığını istemedeydi. Tanrı kabul etmiyordu. Ses geldi, ben onu istemiyorum dendi. O Tanrı kulu ısrar etmede, duadan vazgeçmemedeydi. Tanrım diyordu; onun sağlığını dilemeyi gönlüme veren sensin; bu istek gitmiyor benden.

Sonunda ses geldi:

Dilediğinin olmasını istiyorsan başını ver, sen yok ol, kalma, geç-git şu dünyadan. O kul, Yarabbi dedi, razı oldum. Öyle yaptı, dost için başıyla oynadı da işi oldu. Bir kulda bu lutuf olur, bir günü bile, önü-sonu bütün dünya ömrüne değen ömrünü feda ederse o lutfu yaratanda böyle bir lutuf olmaz mı? İmkan mı var buna? Madem ki onun yok olması mümkün değil, bari sen yok ol gitsin.
Ağır canlı biri geldi de büyük bir kişinin üst tarafına geçti-kuruldu.

(Mevlana) buyurdu ki:

Işığın üst yanında olmuşlar, yahut alt yanında olmuşlar, ne farkı var onlarca? Işık yücelik dilerse kendisi için dilemez; maksadı başkalarına fayda vermektir; başkalarının da ışığından faydalanmasını ister. Yoksa mum, nerde olursa olsun, ister aşağıda bulunsun, ister yukarıda, her halde de mumdur o. Mumun da yeri mi? Onlar ölümsüz güneştir.

Dünyada mevki, yücelik dilerlerse maksatları şudur:

Halkta onların yüceliğini görecek göz yoktur; onlar isterler ki dünya tuzağıyla dünya ehlini avlasınlar da halk, öbür yüceliğe yol bulsun, ahiret tuzağına düşsün. Hani Mustafa da Mekke'yi, başka şehirleri, onlara muhtaç olduğundan zaptetmiyordu; herkese yaşayış bağışlamak, aydınlık vermek, görüş lutfetmek için zaptediyordu. "Bir avuçtur bu avuç ki vermeye alışmıştır; almaya alışık değildir."

Onlar halkı aldatırlar amma bağışta bulunsunlar diye aldatırlar, onlardan birşey almak için değil. Bir adam, hileyle kuşçağızları tuzağa düşürmek, onlara yemek, satmak için tuzak kurar; buna düzen derler. Fakat bir padişah, kendindeki hünerden haberi bile olmayan değersiz, acemi doğanı tutup elinde- bileğinde besleyip terbiye etmek, yüceltmek, ona avlanmayı belletmek için tuzak kurarsa buna düzen demezler. Görünüşte düzendir amma doğruluğun, verginin, bağışın, ölüyü diriltmenin, taşı la'l haline getirmenin, ölü erliksuyunu insan şekline sokmanın ta kendisidir; hatta bunlardan da üstün bir şeydir bu. Doğan, kendisini niçin tutuyorlar, bunu bir bilseydi yeme muhtaç olmazdı da canla-gönülle tuzağı arardı; padişahın eline kendiliğin-uçar, konardı.

Halk, onların sözlerinin dış yüzüne bakar da der ki:

Biz, bu sözleri çok işittik. İçimiz, kat-kat dolu bu sözlerle. "Kalblerimizde kılıf var; hayır, Allah küfürleri yüzünden lanet etmiştir onlara."

Kafirler, gönüllerimiz, bu çeşit sözlerin kılıfıdır, bu sözlerle dop-doluyuz biz derler de Tanrı, onlara cevap vererek buyurur ki:

Haşa, gönüllerimiz bu sözlerle değil, vesveselerle, hayallerle, ikilikle, hatta lanetle doludur. Çünkü "küfürleri yüzünden Allah la-net etmiştir onlara." Keşke o hezeyanlardan boş olsaydı da bu sözlerin bir kısmını kabullenseydiler; fakat bu kabiliyet de yok onlarda. Gözleri, bir başka renk görsün, Yusuf'u kurt görsün; kulakları bir başka türlü ses duysun, hikmeti saçma-sapan bir söz saysın, gönülleri bir başka renge boyansın, vesveselerin, hayallerin yeri-yurdu olsun diye Ulu Tanrı, onların kulaklarını, gözlerini, gönüllerini mühürlemiştir. Gönülleri kışa dönmüştür; buzdan, soğuktan ne varsa derilmiş, toplanmıştır gönüllerinde.

"Allah, gönüllerine ve kulaklarını mühür vurmuştur ve gözlerinde de örtü var onların." Hatta bunlarla dolu olduğunu söylemenin de yeri mi? Ne onlar, ne onlarla övünenler, ne de soyları-sopları, ömürleri boyunca gerçeğin kokusunu bile duymamışlardır, gerçeğe ait bir tek söz bile işitmemişlerdir. Bir testi var, Ulu Tanrı onu bazı kimselere suyla dolu gösterir, onları bu suyla suvarır, kanakana içerler. Bazı kimselereyse boş gösterir, dudakları bile ıslanmaz. Testiden su içemeyen ne diye şükretsin? Bu testiyi dolu gören kişi şükreder.

Ulu Tanrı, "Allah adem'in balçığını kırk gün yoğurdu" hükmünce onu düzdü-koştu, bunca zaman yeryüzünde kala-kaldı. Lanet olasıca İblis, yere inmişti. adem'in kalıbına rastladı. O kalıba girdi, damarlarında döndü-dolaşti; iyice seyretti; kanla dolu olan damarlarını, sinirlerini, hıltlarını gördü.

Dedi ki:

Arş ayağında görmüştüm, bir İblis yaratılacak diye yazılıydı. Eyvahlar olsun, şaşarım doğrusu İblis bu değilse; olsa-olsa budur mutlaka.
Esenlik size dedi de kalktı (Mevlana).

7. BÖLÜM

Atabek'in oğlu geldi.

(Mevlana) buyurdu ki:

Baban boyuna Tanrıyla meşgul, inançı da üstün; bu, sözünden anlaşılıyor.

Bir gün Atabek dedi ki:

Rum kafirleri, Tatar'a kız verelim de din bir olsun; şu yeni din, şu Müslümanlık ortadan kalksın dediler.

Dedim ki:

Bu din, ne vakit bir olmuş ki? Daima ikiydi, üçtü. Dindarların arasında da boyuna savaş vardı, öldürme vardı. Dini nasıl olur da bir yapabilirsiniz siz?

Mevlana bu hususta birçok faydalı şeyler söyledi de dedi ki:

Din orda, yani kıyamet kopunca ahirette bir olur. Fakat burada, dünyada buna imkan yoktur. Çünkü burada herkesin bir dileği var, herkes bir başka havada; bu, burada birliğe imkan vermez. Fakat kıyamette olur; çünkü herkes bir olur, bir yere bakar, birşey duyar, birşey söyler. İnsanda birçok şeyler vardır. Fare vardır, kuş vardır. Kimi olur, kuş, kafesi yüceye ağdırır; kimi olur, fare, aşağıya çeker. İnsanda yüz binlerce birbirine aykırı canavarlar vardır. Ancak oraya giderlerse fare, fareliği bırakır, kuş, kuşluğundan geçer; hepsi de bir olur-gider. Çünkü istenen şey, ne yücelerdedir, ne aşağılarda. İstenen meydana çıktı mı ne yukarıya uçar insan, ne aşağıya iner. Birisi bir şey kaybetse sağı-solu arar, önde-ardda aranır. Fakat onu buldu mu ne yukarıyı arar, ne aşağıyı; ne solda arar, ne sağda; ne önde arar, ne ardda; her yan derilir, bir yerde toplanır-gider. Kıyamet gününde de herkesin görüşü bir olur; herkes bir dili söyler, bir sözü duyar, bir şeyi düşünür. Hani on kişinin bir bağı, yahut dükkanı olsa, onu da ortak olsa sözleri de bir olur, dertleri de; oyalandıkları şey de birdir.

İstenen bir kimsedir. Bu yüzden kıyamet gününde de herkesin işi Tanrıya düşer de herkes bir olur-gider. Bu bakımdan dünyada herkes, bir başka işle uğraşır. Birisi kadın sevgisine düşer, öbürü mal sevdasına. Biri kazanca düşer, öbürü bilgiye. Herkes, dermanım, zevkim, hoşluğum, rahatım ondadır der, buna inanır. Bu, Tanrının bir rahmetidir. İnsan dilediği, aradığı şeye yönelir; fakat bulamayınca geri döner.

Bir an durur, düşünür de der ki:

O zevk, o rahmet, aranası birşey; galiba iyi aramadım, tekrar arayayım. Gene arar, fakat-bulamaz. Böyle aranır-dururken ansızın rahmet, perdesiz olarak yüz gösterir. Ondan sonra anlarbilir ki yol, o değilmiş.
Fakat Ulu Tanrının öylesine kulları da vardır ki kıyametten önce de böyledir onlar, gerçeği görür-dururlar. Tanrı yüzünü, özünü ululasın.

Ali, buyurur ki:

"Perde açılsa da yakıynim artmaz." Yani "kalıbı kaldırsalar, kıyamet belirse, gene yakıynim ziyadeleşmez."

Bu, şuna benzer hani:

Bir topluluk, kap-karanlık bir evde her biri bir yana yüz tutup namaz kılsa gündüz olunca, yüzlerini kıbleden başka bir yana çevirmiş, o yana namaz kılmış olanların hepsi de namazlarını kaza ederler; fakat geceleyin yüzünü kıbleye tutan, kıbleye yönelip namaz kılan, ne diye kaza etsin? Zaten hepsi de onun döndüğü tarafa dönecekler. Şu halde şu gece çağında ona yüz tutan, ondan başkasından yüz çeviren kullar var ya, kıyamet, onlarca ap-açık meydandadır, kopmuş-gitmiştir zaten. Sözün sonu yoktur; fakat isteyen ne kadar isterse o kadar iner. "Hiçbir şey yoktur ki hazineleri katımızda olmasın, fakat onu, ancak bilinen bir miktarda indiririz." Hikmet yağmura benzer. Madeninde sonsuzdur, fakat ne kadar gerekse o kadar yağar. Kışın, baharın, yazın, güzün, miktarınca; baharın biraz daha çok, yahut az. Amma geldiği yerde sonsuzdur o. Şekerciler şekeri, eczacılar ilacı kağıda korlar. Fakat şeker, kağıtta olduğu kadar değildir. Şekerin madenleri, ilaçların madenleri sonsuzdur; kağıda nerden sığacak?

Hani kınamışlardı da Tanrı esenlik versin ona, Kur'an Muhammed'e neden ayet-ayet iniyor da sure-sure inmiyor demişlerdi.

Tanrı rahmet etsin, esenlik versin ona, Mustafa buyurdu ki:

Bu ahmaklar ne söylüyorlar? Bana tam olarak birden inseydi yanar-giderdim., kalmazdım ki. Çünkü bilip anlayan, azdan çoğu anlar, birşeyden birçok şeyleri, bir satırdan defterleri.

Bu, şuna benzer:

Bir topluluk oturmuş, bir hikaye dinliyordu. İçlerinden biri, anlatılanı tam olarak biliyordu, olayın içinde bulunmuştu o. Bir işaretten olayın hepsini anlıyordu. Sararıyordu, kızarıyordu, halden hale giriyordu. Başkaları, duydukları kadar anlıyordu, çünkü o hallerin hepsini bilmiyorlardı ki. Fakat bilen, o kadarından pek çok şey anlamıştı.

Geldik sözümüze:

Evet, aktarın yanına geldin mi, şekeri çoktur amma kaç parayla geldin, ona bakar, o kadar şeker verir. Burada da gümüş para, himmettir, inançtır. İnanç ve himmet miktarınca artar-durur söz. Şeker almaya geldin mi çuvalına bakarlar, ne kadarsa o kadar tartarlar; bir kile, yahut iki kile verirler. Fakat adam, tutmuş da deve katarları getirmişse, birçok çuvallarla gelmişse kilecilerin gelmelerini buyururlar. Çünkü bu iş uzun sürecek, çabuk savulmayacak, kileci gerek derler; kilecileri getirirler. Böylece bir insan vardır; ona denizler bile yetmez; bir insan da vardır, birkaç katre yeter ona; fazlası ziyan verir. Bu, yalnız anlam, bilgiler, hikmet aleminde böyle değildir. Mallarda-mülklerde, altınlarda, madenlerde hep böyledir. Hepsi de sınırsızdır, sonsuzdur; fakat adamına göre sunulur. Çünkü insan, fazlasına dayanamaz; deli-divane olur. Görmez misin Mecnun'u, Ferhat'ı, onlardan başka aşıkları? Bir kadının aşkı yüzünden dağlara-ovalara düştüler. Çünkü onlara, dayanamayacakları kadar istek sunuldu. Görmez misin Firavun'u? Ona fazla mal-mülk sunuldu, Tanrılık davasına girişti. "Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri katımızda olmasın." İyiden-kötüden hiçbir şey yoktur ki katımızda, haznemizde sonsuz defineleri bulunmasın; fakat herkese, dayanacağı kadar göndeririz, çünkü uygun olanı da budur.

Evet, bu adam inanmıştır, fakat inanç nedir, onu bilmez. Çocuk da ekmeğe inanmıştır amma inandığı nedir, onu bilmez ya, tıpkı onun gibi işte. Bitkiler de böyledir. Ağaç,susuzluktan sararır-solar, kurur; fakat susuzluk nedir, bilmez. İnsanın varlığı bir bayrağa benzer. Önce bayrağı dikerler; sonra akıl, anlayış, kızış, öfke, yumuşaklık, lutfediş, korku, umut gibi sayısını ancak Tanrının bildiği sonsuz huylardan meydana gelmiş orduları, her yandan, o bayrağın altına gönderirler. Uzaktan bakan, yalnız bayrağı görür; fakat yakından bakan, bayrağın altındaki topluluğu da görür. Yani gaflette olan, ancak şu bedeni görür, bilense bakınca onda ne inciler-mücevherler var, ne anlamlar var, anlayıverir.

Birisi geldi. (Mevlana) dedi ki:

Nerdeydin Özlemiştik, neden geciktin?

O zat, böyle rastladı dedi. (Mevlana) bizde dedi, dua ediyorduk, bu rastgeliş dönsün-gitsin, kalksın aradan. Ayrılık getiren rastlayış gerekmez. Evet, vallahi herşey Tanrıdandır amma Tanrıya göre iyidir; bize göre değil. Hani şu dervişler söylerler, herşey iyidir derler ya, doğru söylerler. Herşey Tanrıya göre iyidir, olgundur; fakat bize göre değil. Zina etmek, namaz kılmamak, namaz kılmak, kafir olmak, Müslüman olmak, Tanrıya eş-ortak tanımak, Tanrıyı bir, eşsiz-ortaksız bilmek... Hepsi de Tanrıya göre iyidir; fakat bize göre zina etmek, doğrulukta bulunmak, kafir olmak, Tanrıya eş-ortak tanımak, kötüdür; namaz kılmak, hayırlarda bulunmak iyidir; Tanrıya göreyse hepsi de bir. Nasıl ki bir padişahın mülkünde, zindan da var, darağacı da var; elbise de verir, mal-mülk de ihsan eder; maiyetinde adamlar da bulunur; düğün-dernek de olur, zevk-neş'e de; davul da vardır, bayrak da... Hepsi vardır, hem de padişaha göre hepsi iyidir. Hani elbise vermek, onun saltanatının yüceliğindendir ya;darağacı, zindan, öldürüş de saltanatının yüceliğindendir. Ona göre hepsi de olgunluktur; fakat halka göre elbise vermekle darağacına çekmek, nasıl olur da bir olur?

8.BÖLÜM

Çaçaoğlu, namazdan daha üstün nedir diye sordu.

(Mevlana), bir kere dedi, namazın canı namazdan üstündür diye bu soruya cevap vermiştik, etraflıca anlatmıştık, ikinci cevap da şu:

İman namazdan üstündür. Çünkü namaz, beş vakitte farzdır; imansa sürüp giden bir farz. Namaz, bir özürle kılınmayabilir, geciktirilmesi caizdir; burda da imanın namazdan bir üstünlüğü var; çünkü iman hiç bir özürle bırakılamaz, geri atılamaz. Namazsız imanın faydası vardır, imansız namazsa fayda vermez; iki yüzlülerin namazı gibi. Her dinin namazı bir başka çeşittir; fakat hiçbir dinin imanı değişmez. Namazın şekilleri, kıblesi, başka şeyleri değişebilir; daha başka farklar da var; dinleyenin zevkine, özleyişine göre meydana çıkar. "Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri katımızda olmasın, fakat onu, ancak bilinen miktarda indiririz. "Dinleyen, hamur yoğuranın önündeki hamura benzer; söz de suya benzer. Hamura, ne kadar su gerekse o kadar su döker.

Şiir:

Gözüm, bir başkasına bakıyorsa ne yapayım ben? Kendinden şikayetlen; çünkü onun ışığı sensin.
Gözüm başkasına bakıyor, yani başka bir dinleyen arıyor senden başka; ne yapayım ben, gözümün ışığı sensin. Sen, senliğindesin, kendinden, varlığından kurtulmamışsın ki aydınlığın yüz bin kat artsın.

Hikaye:

Bir adam vardı, pek arıktı, pek aşağılıktı; bir serçe kuşuna benzerdi, gözlere o kadar küçük görünürdü. Onu görmeden, çirkinliklerinden arılıklarından şikayet eden aşağılık kişiler bile onu gördüler mi, Tanrı'ya şükrederlerdi. Bütün bununla beraber padişahın divanında vezirin yüzüne karşı sert sözler söylerdi, büyük laflar ederdi. Vezir, bu yüzden dertlenir, fakat hazmederdi. Sonunda bir gün vezir kızdı; ey divan ehli, bu olmayasıca, onmayasıca herifi ben tuttum, topraktan kaldırdım, besledim-geliştirdim. Bizim, bizim atalarımızın ekmeğiyle, nimetiyle, bizim soframızda adama döndü de yüzümüze karşı bu çeşit sözler söyleyecek bir dereceye geldi diye bağırdı. Adam sıçrayıp kalktı da a divan ehli, a devletin büyük adamları , a devletin direkleri dedi; doğru söylüyor. Onun ve atalarının nimetiyle, artık ekmeğiyle beslendim, büyüdüm de sonunda böyle aşağılık bir hale geldim, böylesine rezil-rüsvay oldum işte; başka birinin ekmeğiyle nimetiyle beslenseydim belki yüzüm de, boyum-posum da, değerim de bundan iyi olur, bundan üstün olurdu; o beni yerden kaldırdı amma ben, boyuna "keşke toprak olsaydım" deyip durmadayım; bir başkası beni topraktan kaldırsaydı belki böyle maskara olmazdım.

Şimdi, Tanrı eri tarafından terbiye edilen müridin canı kanatlanır. Fakat bir müzevvir, bir gösterişçi tarafından terbiye edilen ondan bilgi belleyen, terbiyeyi, savaşmayı ondan öğrenen, canı onun yüzünden sararıp solan kişi, tıpkı onun gibi aşağılık, arık, bunalmış, gamlı bir hale gelir, işkillerden kurtulamaz, duyguları noksan kalır. "Onlar ki inanmazlar, dostları şeytandır onların, onları ışıktan karanlıklara çıkarır." Canı, gizli şeyleri görsün-göstersin diye bütün bilgileri, insanın mayasına katmış, o mayayı öyle yoğurmuş. Hani arı-duru su, dibinde taş mı var; çakıl mı, başka şey mi, ne varsa, yüzünde de ne yüzüyorsa hepsini gösterir ya; bu, sonradan birşey yapılarak suya verilen eğreti bir hal değildir, onun temelinde, aslında vardır bu, yaratılıştan verilmiştir ona; fakat su toprakla, yahut başka renklerle bulandı mı o hassa, o hüner , ondan ayrılır, onu unutur-gider.

İşte Ulu Tanrı, bulanmış, bir başka renge girmiş küçük sular, onlara karıştı mı, bulanıklıklarından kurtulsunlar, o eğreti renkten halas olsunlar diye peygamberleri, erenleri, arı-duru ulu sular gibi gönderdi. Küçük su, kendisini arı-duru görünce hatırına gelir, önce böyle arı-duruydum gerçekten de der; bilir ki bulanıklıklar da eğretiymiş, renkler de eğreti. Bu eğreti şeylere uğramadan önceki halini hatırlar da "bu birşey ki, bundan önce de bununla rızıklanmıştık biz" der. Şu halde peygamberlerle erenler, insana önceki hali hatırlatırlar, mayasına yeni birşey eklemezler insanın. Şimdi büyük suyu bilip tanıyan, ben ondanım, onunum diyen her bulanık su, akar, ona kavuşur, karışır-gider. Fakat büyük suyu tanımayan, onu kendisinden başka gören, kendi cinsinden başka bir cinsten sanan bulanık su, renklerle, bulanıklıklara sığınır; sonunda da ona karışmaz; denizden uzak mı, uzak düşer.

Hani (Peygamber) buyurmuştur ya:

"Canlardan, bilişenler uyuşurlar; bilmeyenler, hoşlaşmayanlar aykırılığa düşer."

Onun gibi işte. Gene bunun için (Tanrı) buyurmuştur:

"And olsun ki, size, sizden bir peygamber geldi." Yani ulu su, küçük suyun cinsindendir, ondandır, onun mayasındandır. Küçük su, ulu suyu kendinden görmüyor, onu inkar ediyor, tiksiniyor ondan ya, bu da suyun kendinden değildir; bir kötü eş-dostun yüzündendir; onun sekli suya vurur da ondan. O kötü eş-dost, onunla öylesine karılmış-birleşmiştir ki ulu sudan, denizden ürküp kaçması, kendinden midir, yoksa o kötü eş-dostun kendine vuruşundan, kendisinde görünüşünden midir, bunu bile bilemez, anlayamaz; hani tıpkı toprak yiyen gibi, o da toprağa meylim, huyumdan mıdır, yoksa tabiatıma karışmış bir hastalıktan mı der; bilemez de bilemez.

Bil ki tanık olarak söze gelen her beyit, her ayet, her hadis, çeşitli olayları görmüş iki tanığa benzer; nerde tanıklık ederlerse oraya uygun tanıklıkta bulunurlar. Hani iki tanık, bir evin vakıf olduğuna tanık olurlar. Gene o iki tanık, bir dükkanın satışına tanıklıkta bulunurlar. Aynı iki tanık, bir nikaha da tanık olurlar. Hangi olayda bulunurlarsa o olaya göre tanıklık ederler. Tanığın görünüşü bu, anlamı ayrı. Tanrı bizi de faydalandırsın, sizi de. "Renk, kan rengi amma koku, misk kokusu."

9. BOLÜM

O dedik, sizi görmeyi arzuluyor; Hudavendgar'ı görmeyi dilemekteyim deyip duruyor.

Mevlana buyurdu ki:

Hudavendgar'ı şu anda, gerçek olarak göremez. Çünkü onun Hudavendgar'ı görsem diye görmeyi arzuladığı şey, Hudavendgar'ın yüzündeki örtüdür; bu anda Hudavendgar'ı örtüsüz göremez. Halkın babaya, anaya, kardeşe, dostlara, göklere, yerlere, bağlara, bahçelere, sayvanlara bilgilere, ibadetlere, yiyeceklere, içeceklere, hasılı bu çeşit şeylere duyduğu istek, beslediği sevgi onları benimseyip esirgeyiş de buna benzer. Hepsi de Tanrıyı özler, onu ister. Bu şeylerin hepsi de örtüdür. Bu dünyadan geçtilerde o padişahı örtüsüz gördüler mi bilirler-anlarlar ki onların hepsi de perdeymiş, yüze tutulan örtüymüş; diledikleri, gerçekte o bir tek şeymiş. İşte o vakit bütün güçlükler çözülür, gönüllerindeki bütün soruların, cevabını işitirler; herşey açığa çıkar. Tanrının cevabı her müşkülü teker-teker, ayrı-ayrı cevaplandırmayı da gerektirmez. Bir cevapla bütün sorular, bir uğurdan bilinir, müşkül çözülür-gider. Hani kışın, herkes, elbisesine bürünür, kürkünü giyer, bir tandır başına çöker. Emekliye-sürüne soğuktan bir bucağa girer, sığınır ya. Ağaç, ot, daha başka bütün bitkiler de soğuktan meyvesiz, yapraksız kalırlar; soğuk, bir zarar vermesin diye varlarını-yok-larını içlerine çeker, gizlerler. Bahar görünüp de cevaplarını verince, onların ölümü-dirime, bitkiye ait çeşitli soruları bir uğurdan cevaplandırılmış olur, müşkülleri hallolur-gider. Hepsi de baş çıkarırlar, o bela neden gerekmiş, anlarlar, bilirler. Ulu Tanrı bu örtüleri, bir iş için yaratmıştır. Tanrının yüzü, örtüsüz görünseydi biz ona dayanamazdık, faydalanamazdık da; örtüler yüzünden yardım görmedeyiz, faydalanmadayız. Şu güneşi görüyorsun ya, hani onun ışığıyla yol yürüyoruz, görüyoruz, iyiyi kötüden ayırdediyoruz; onunla ısınıyoruz; ağaçlar, bağlar-bahçeler meyve veriyor; ham meyveler, ekşi, acı meyveler, onun ısısıyla oluyor, olgunlaşıyor, tatlılaşıyor; altın, gümüş, la'l, yakut madenleri, onun tesiriyle oluyor, türlü sebeplerle bunca faydalar veren şu güneş, daha yakına gelse hiç bir fayda vermez; hatta bütün dünya, bütün halk yanar-gider, birşeycik kalmaz. Ulu Tanrı dağa, örtüyle-perdeyle görününce dağı, ağaçlarla, güllerle, yeşilliklerle dolduruyor,süslenmiş-bezenmiş bir hale sokuyor;, fakat örtüsüz-perdesiz göründü mü, onu alt-üst ediyor, zerre-zerre parçalayıp gidiyor. "Rabbi, dağa göründü mü onu param-parça
etti."

Birisi, kışın da aynı güneş yok mu diye sordu (Mevlana) dedi ki:

Bizim koyundan bahsedişimiz, örnek getirmektir; maksadımız budur. Yoksa orda ne koyun vardır, ne deve. Örnek başkadır, denk-eşit oluş başka. Akıl, onu çabasıyla anlayamaz; anlayamaz amma çabasından da ne vakit kurtulur akıl? Çabasını bırakırsa akıl değildir o. Anlaşılmaz, anlamaya imkan yoktur amma akıl, ona derler ki gece-gündüz, o tek sevgiliyi anlamak için düşüncelere dalar, çalışır-çabalar, kıvranır-durur, kararsız bir hale düşer. Akıl, pervaneye benzer, sevgiliyse mum gibidir. Pervane, kendini muma vurur, yakar, helak olur-gider; fakat pervane de ona derler ki o yanıştan zarar görse, elemlere düşse bile muma dayanamasın; kendisini atsın-gitsin. Bir yaratık olsa da pervaneye benzese, fakat mumun ışığına dayansa, kendisini ona atıp yakmasa o yaratık, pervane değildir. Pervane de kendisini mumun ışığına vursa da o ışık pervaneyi yakmasa ona da mum demezler. Şu halde Tanrıya dayanan, ona ulaşmak için çalışıp çabalamayan kişi, insan değildir; fakat Tanrıyı anlar-bilirse o bilinen-anlaşılan da Tanrı değildir. İnsan ona derler ki çalışıp çırpınır, Tanrının ululuk ışığının çevresinde rahatı-kararı kalmaz.Tanrı da odur ki insanı yakar-yandırır, yok eder-gider, fakat hiçbir akıl, onu anlayamaz.

10. BÖLÜM

Pervane dedi ki:


Mevlana Bahaeddin, Hudavendgar yüz göstermeden önce, Mevlana, bunun için Emir benim ziyaretime gelmesin, yorulup zahmet çekmesin; çünkü bizim türlü-türlü hallerimiz vardır. Bir hale düşer, söz söyleriz de, bir hale uğrar, söz söyleyemeyiz; bir halimiz olur, halkla ilgileniriz; bir halimiz olur, yalnızlığa çekiliriz; bir halimiz de olur ki dalar-gideriz, şaşırır-kalırız; olur ya, Emir, ben öyle bir haldeyken gelir ki gönlünü alamayız; onunla konuşmaya, ona Öğüt vermeye gücümüz yetmez; onun için şu daha iyi: Dostlarla oyalanmaya, onları faydalandır maya, gücümüz olursa biz gideriz, dostları ziyaret ederiz buyurmuştu diye özür getirdi.

Emir, Mevlana Bahaedin'e cevap verdim de dedim ki dedi:

Ben, Mevlana benimle meşgul olsun, benimle konuşsun diye gelmiyorum ki; onunla şeref bulayım, kullarının arasına katılayım diye geliyorum.

Şimdicek oluveren olayların biri şu:

Mevlana diyelim ki meşguldü, yüzünü göstermedi, uzun bir zaman beni bekletti. Bu bekletiş, Müslümanlar, iyi kişiler, benim de kapıma gelince onları bekletirim, tez yol vermem, bunun bu kadar güç, bu kadar zor olduğunu bilmem içindir; Mevlana, başkalarına bu çeşit davranmamam için beni terbiye etti.

Mevlana, (bu sırada gelip) buyurdu ki:

Hayır, sizi bekletmem, lütfun da kendisidir. Hani anlatırlar ya, Ulu Tanrı, a kulum buyurur; duaya koyulup feryada başladın mı isteğini tez yerine getirirdim; fakat senin ah etmen, feryat etmen, hoşuma gidiyor; onun için geciktiriyor, duanı tez kabul etmiyorum; fazla feryat etmeni istiyorum; çünkü sesin, feryadın hoşuma gidiyor. Mesela bir adamın kapısına iki yoksul gelse, birisi, sevilir, istenir biri olsa, öbürü de hiç hoşa gitmez biri bulunsa ev sahibi, kölesine, tez, durup dinlenmeden o hoşuma gitmeyen herife bir ekmek parçası ver de çekilip gitsin der. Sevileneyse vaatlerde bulunur; daha ekmek pişmedi, dayan da ekmek pişsin der.

Çok defa gönlüm ister ki dostları göreyim, onları doya-doya seyredeyim; onlar da beni doya-doya görsünler. Burada iyi öze sahip dostlar, birbirlerini iyiden-iyiye görürlerse o dünyada toplandıkları vakit bildiklik, tanışıklık, pekişmiş olacağından birbirlerini gene tanırlar, bilirler de dünya yurdunda da beraberdik biz derler, birbirlerine bir hoşça sarılırlar; bağdaşırlar; çünkü insan, dostunu tez kaybeder. Görmez misin ki bu dünyada birisiyle dost olursun, sevgili dersin ona; gözünde bir Yusuf kesilmiştir o. Fakat bir kötü iş yüzünden silinir-gider; onu kaybedersin; Yusuf luk, kurtluğa, dönüverir; önceden Yusuf gördüğünü şimdi kurt şeklinde görürsün. Görünüşü de değişmemiştir, neyse gene odur o; fakat şu bir tek eğreti hareket yüzünden onu yitirdin-gitti. Halbuki yarın, bir başka türlü toplanış belirecek; onun özü de bir başka öze dönecek. Onu iyi tanımazsan, özüne iyiden-iyiye dalmazsan nasıl tanıyabilirsin onu? Hasılı insanların birbirlerini iyiden iyiye görüp tanımaları, her adamda eğreti olan iyi ve kötü huyları bir yana bırakıp özlerine dikkat etmeleri, özlerini iyiden-iyiye görüp bilmeleri gerek. Çünkü insanların birbirlerine naklettikleri şu vasıflar, insanın asıl vasıfları değildir.

Hani bir hikaye söylemişlerdir:

Birisi, ben filan adamı iyi tanırım, onun huyunu-husunu anlatayım size der. Buyur derler.

Der ki:

Benim seyisimdi, iki kara öküzü vardı. Şimdi, halkın, filan dostu gördük, onu tanırız demeleri de bunun gibidir. Söyledikleri her söz, gerçekte, iki kara öküzü vardı diyenin hikayesidir adeta. O anlatış, onu anlatış değildir;- o anlatış, hiçbir işe yaramaz. Şimdi insanın iyi-kötü, işlediği işleri bir yana bırakmak, özüne dalmak, nasıl bir özü var, ne çeşit bir mayası var, onu anlamak, bilmek gerektir; zaten görmek, bilmek de budur.

Şaşarım insanlara; erenler, aşıklar, yeri-yurdu olmayan, şekli bulunmayan, neliği-niteliği de olmayan aleme, neliksiz-niteliksiz alemine nasıl aşık olurlar, nasıl o alemden yardım görürler, güç-kuvvet bulurlar, o alemin tesiri altında kalırlar derler. Halbuki kendileri de gece-gündüz o aleme girerler. Bir adam, bir adamı sever, ondan yardım görür. Bu yardımı onun lutfundan, ihsanından, bilgisinden, anışından, düşünüşünden, onun neş'esinden, gamından elde eder. Bütün bunlar da mekansızlık alemindedir. O, soluktan soluğa bu anlamlardan yardıma ulaşır, bunların tesiri altında kalır da buna şaşmaz; fakat tutar, erenler, aşıklar mekansızlık alemine nasıl aşık olurlar, o alemden nasıl yardım görürler diye şaşırır-kalır.

Bir filozof vardı; bu anlamı inkar ederdi. Bir gün hastalandı, elden çıktı. Hastalığı uzadıkça uzadı. Tanrı hikmetini elde etmiş bir er, filozofun halini-hatırını sormaya gitti; filozofa, ne istiyorsun, dedi. Filozof, sağlık istiyorum dedi. Eren, şu sağlığın şekli ne biçim, söyle bakalım, nasıl şey bu sağlık... Arılayayım da elde edeyim dedi. Filozof, sağlığın şekli yoktur deyince eren, madem ki dedi şekli yok, o neliksiz-niteliksizdir, onu nasıl isteyebiliyorsun? Söyle bakalım, sağlık nedir? Filozof, şunu bilmiyorum ki dedi, sağlık gelince güç-kuvvet elde ederim, şişmanlar-gelişirim; betim-benzim ap-ak, al-al olur; açılır-neş'elenirim; tazeleşir-giderim. Eren, ben dedi, senden sağlığın kendisini soruyorum; sağlık ne biçim şeydir? Filozof, bilmiyorum dedi, neliksiz-niteliksiz. O er, Müslüman olur, önceki yolunu-yordamını bırakırsan sana ilaç veririm, sağlamlaştırır, iyileştiririm, sağlığı ulaştırırım sana dedi.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin Mustafa'dan, şu anlamlar neliksiz-niteliksiz amma görünen şekiller vasıtasiyle insan, o anlamlardan faydalanabilir mi diye sordular.

Buyurdu ki:

İşte buracıkta gökyüzü, yeryüzü... Şu şekil yüzünden o tüm anlamdan faydalan. Dönüp duran gökyüzünün tesirlerini, bulutların, vaktinde yağmur yağdırdığını, yazı-kışı, zamanın değişmesini görüyorsun; hepsi de doğru-düzen, hepsi de bir hikmete dayanmada. Şu cansız bulut, ne bilir vaktinde yağmur yağdırmayı; şu yeryüzünü görüyorsun, bitkiyi nasıl kabulleniyor, bire nasıl on veriyor; elbette bunları birisi yapıyor; onu gör, şu dünya vasıtasiyle ondan yardım elde et; hani insanın da kalıbını görüyor, anlamından yardım elde ediyorsun ya; dünya vasıtasiyle de dünyanın anlamından yardıma er.

Peygamber esridi, kendinden geçti de söz söylemeye başladı mı, "Allah dedi ki" derdi. Halbuki görünüşte onun dili söylüyordu. Fakat o, arada yoktu; gerçekte söyleyen, Tanrıydı. Fakat o evvelce kendini görürdü; bu yüzden de bu çeşit söz söylemeyi bilmez-anlamazdı; böyle sözlerden haberi bile yoktu. Şimdiyse ondan böyle sözler doğuyor, biliyor ki evvelki varlığı yoktur; bu, Tanrının tasarrufudur. Nitekim

Tanrı esenlikler versin, Mustafa, kendinden bu kadar bin yıl önceki insanlardan, gelmiş-geçmiş peygamberlerden, ta dünyanın sonunadek olacak şeylerden; Arş'tan, Kürsi'den, varlıktan-yokluktan bahsediyordu; halbuki varlığı, dünkü varlıktı; onun, sonradan meydana gelen bu dünkü varlığı, bunları söylemiyordu. Sonradan meydana gelen, evveline evvel olmayandan nasıl haber verir; şu halde anlaşıldı ki o söylemiyor, Tanrı söylüyor. "Kendi dileğinden söz söylemez; söylediği, ancak kendisine vahyedilen sözdür." Tanrı, sesten, harften münezzehtir. Tanrının sözü, harften, sesten dışarıdır. Fakat sözünü de, dilediği her harften, her sesten, her dilden akıtır-gider. Hani yollarda, kervansaraylarda havuz başlarına taştan bin insan, yahut bir kuş yaparlar; o heykellerin ağızlarından su akar, havuza dökülür. Bütün akıllılar bilirler ki o su, taştan yapılma kuşun ağzından gelmiyor, bir başka yerden geliyor. Bir adamı tanımak istersen söze getir, konuştur. Konuşmaya başladı mı, onu anlar-tanırsın. Bir yankesici olsa, birisi de ona, adamı sözünden tanırlar dese, anlaşılmaması için mahsustan söz söylemez; söylemekten çekinir.

Hani bir hikaye vardır:

Bir çocuk, ovada annesine, kapkara gecede bana, dev gibi koca bir karartı görünüyor, pek korkuyorum der. Annesi korkma der, onu gördün mü yürekli bir halde saldır üstüne, görür-anlarsın ki bir hayaldir o. Çocuk, peki anne der; o kara şeye de anası bu çeşit bir tenbihte bulunduysa ne yaparım ben? Ona da annesi, konuşma da anlamasınlar seni dediyse nasıl anlarım-tanırım onu ben? Annesi, onun karşısında sus, kendini ona ver, dayan. Olur ya, belki ağzından bir söz çıkar; çıkmasa bile senin ağzından, istemeden bir söz çıkar, yahut da hatırına bir söz gelir, aklında bir düşünce başgösterir; o düşünceden, o sözden, onun halini anlarsın. Çünkü onun tepkisi altında kaldın ya; aklına gelen söz, içinde beliren o düşünce, onun, ondaki hallerin sana vuruşudur der.
Şeyh Serrezi, müritlerinin arasında oturmuştu. Müridin birinde kebap olmuş baş iştahı belirdi. Şeyh, filana kebap olmuş baş getirin diye emir verdi.

Dediler ki:

A şeyh, onun kebap olmuş baş istediğini ne bildin?

Şeyh dedi ki:

Otuz yıldır ki bende istek kalmamıştır; kendimi bütün isteklerden arıttım, hepsinden de münezzehim; ayna gibi tertemizim, safım. Hatırıma kebap olmuş baş geldi; kebap olmuş başı içim çekti; bildim ki bunu isteyen filandır. Aynada hiçbir şekil yoktur, bir şekil görünürse aynadan değildir, bir başkasındandır o.

Bir aziz, bir isteğini elde etmek için çileye girmişti. Ona, böyle bir yüce istek, çileyle elde edilemez-çileden çık da ulu bir erin bakışı sana düşsün, isteğini elde et diye bir ses geldi. Eren, o ulu eri nerde bulayım dedi. Camide dediler. Bunca kişinin arasında nasıl tanıyayım, hangisidir dedi.

Dediler ki:

Git, o seni tanır, sana bakar; bunu da şöyle anlarsın: Bakışı sana düştü mü, ibrik elinden düşer, kendinden geçersin; anlarsın ki sana bakmıştır. Öyle yaptı; eline içi suyla dolu bir ibrik aldı, mescitteki topluluğa su sunmaya başladı. Safların arasından geçerken ansızın onda bir hal belirdi; bir nara attı; ibrik elinden düştü, kendinden geçti; bir bucakta kala-kaldı. Herkes gitti. Kendisine gelince yapa-yalnız olduğunu gördü. Kendisine bakan padişahı orda görmedi amma maksadına da erişti.

Tanrının öyle erleri vardır ki pek yüce olduklarından, Tanrı da onları kıskandığından halka yüz göstermezler; fakat dileyenleri, pek büyük dileklere kavuştururlar; onlara ihsanlarda bulunurlar. Bu çeşit ulu padişahlar, hem pek azdır, hem pek nazlı olurlar.
Sizin yanınıza geliyorlar mı o büyükler dedik.

Dedi ki:

Bizim yanımız kalmamış ki. Nice zamandır ki ne yanımız var, ne önümüz. Geliyorlarsa inandıkları, düşüncelerinde yarattıkları varlığa geliyorlar, İsa'ya, evine geleceğiz dediler.

Dedi ki:

Dünyada bize ev nerde, ne vakit evimiz olabilir ki? Anlatmışlardır hani, Tanrı esenlik versin, İsa, bir ovada geziyordu. Derken bir sağnaktır, tutturdu. İsa, bir karakulağın inine girdi, yağmur dininciye dek orda kalmak üzere inin bir bucağına sığındı. Senin yüzünden karakulağın yavrucakları huzursuz bir hale geldi, karakulağın yavrularının evi var da Meryemoğlu'nun evi yok; karakulağın yavrusuna bile bir sığınak, bir yer-yurt var da Meryemoğlu'nun ne sığınağı var, ne yeri-yurdu, ne evi-barkı.

Mevlana buyurdu ki:

Karakulak yavrusunun evi var, fakat böylesine bir sevgilisi yok ki onu evden sürsün, çıkarsın. Senin, seni evden sürüp çıkaran böylesine bir sevgilin varken evin yokmuş, ne korkun var. Böylesine bir sürüp çıkaranın lutfuna-ihsanına, böyle bir ağır elbiseye layık oldun; bu lütuf sana mahsus oldu; artık onun seni sürüp çıkarması, yüzlerce milyon göğe, yere, ahrete, Arş'a, Kürsi'ye değer; hatta daha da artıktır bu lütuf, daha üstündür bunlardan.

Buyurdu ki:

Emir geldi, biz de tezcek görünmedik ya; hatırının kalmaması gerektir. Çünkü bu gelişinden maksadı, ya bizi ağırlamaktı, ya kendini ağırlamak. Bizi ağırlamaya geldiyse fazla oturdu, bizi bekledi, böylece de bizi fazla ağırlamış oldu; maksadı da yerine geldi. Yok, maksadı kendini ağırlamaksa, sevaba girmekse fazla beklediğinden, bekleyiş zahmetini fazla çektiğinden fazla sevaba girdi. .Hasılı şu iki halde de maksadı neyse maksadına kat-kat erişti, fazlasıyla dilediğini elde etti. Bu yüzden gönlünün hoş olması, sevinmesi gerekir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: FiHİ Ma-FiH eserinde Mevlana hakkında bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 20:57

11. BÖLÜM -

Hani "Gönüller görür -görüşür" derler ya; bir laftır, bir sözdür, bir hikayedir; söyler-dururlar amma onlara da anlamı açılmamıştır; yoksa söze ne hacet vardı? Gönül tanıklık ettikten sonra dilin tanıklığına ne hacet?

Emir Naip dedi ki:

Evet, gönül tanıklık veriyor amma gönlün aldığı ayrı bir tat var, kulağın aldığı ayrı bir tat, gözün aldığı ayrı bir tat, dilin aldığı ayrı bir tat. Daha fazla fayda elde etmek için herbirine ihtiyaç var.

(Mevlana) buyurdu ki:

Gönül dalar-batarsa hepsi, onunla yok olur-gider, dile ihtiyaç kalmaz. Sevgisi, Tanrı sevgisi değildi; bedene, nefse aitti; Leyla da balçıktan yaratılmıştı; fakat bu sevgi, Leyla'nın sevgisi, Mecnun'u öylesine bir almıştı, Mecnun, o sevgiye öylesine bir dalmıştı, batıp gitmişti ki Leyla'yı gözle görmeye de muhtaç değildi; sözlerini kulakla duymaya da muhtaç değildi. Leyla'yı, kendisinden ayrı görmüyordu ki.

Hayalin gözümde, adın ağzımda;
Anışın gönlümde; nereye mektup yazayım?

Şimdi bedene ait sevgide bile bu güç-bu kuvvet oluyor, aşığı bir hale getiriyor ki kendisini, sevgiliden ayrı göremiyor; duyguları hep onda gark olup gidiyor; gözü, kulağı, burnu, başka azasından hiçbiri, ayrı bir tat istemiyor, hepsini bir yerde toplanmış görüyor; hepsini bir yerde hazır buluyor. Şu söylediğimiz uzuvlardan bir tanesi, tam bir zevk duydu mu, hepsi de onun zevkine dalıp-gidiyor, başka bir zevk istemiyor. Bir duygunun ayrı bir zevk istemesi, alması gereken zevki-tadı tam almadığına delildir zati; bir zevk duymuştur amma noksan bir zevktir bu; o zevke dalamamıştır da öbür duyguları da zevk ister, çeşitli zevkler isteğine düşer; her duygu, ayrı bir zevk peşine düşer. Halbuki duygular, anlam bakımından birdir, görünüş bakımından ayrıdır, çeşitlidir. Fakat bir uzuv daldı-gitti mi, hepsi onunla beraber dalar-gider. Hani sinek gibi. Sinek yücelerde uçtukça kanadı da oynar, başı da oynar, bütün parçaları da oynar. Fakat bala battı mı bütün parçaları bir olur, hiçbiri oynamaz. Dalıp batmak, ona derler ki dalan-batan, arada kalmasın, onun çabası da bitsin, işi de, hareketi de. Batmak, ona derler ki ondan meydana gelen her iş, onun işi olmasın, suyun işi olsun. Hala suda elini-ayağını oynatıyorsa buna batış demezler. Ah, battım, boğuldum diye bağırıyorsa buna da batmak-boğulmak demezler.

Halk "Ben Tanrıyım" demeyi büyük bir dava sanır; halbuki "Ben kulum" demek büyük bir davadır. "Ben Tanrıyım" demek, büyük bir gönül alçaklığıdır. Çünkü "Tanrı kuluyum" diyen, iki varlık ispat eder; bir kendisini, bir de Tanrıyı isbata kalkışır. Fakat "Ben Tanrıyım" diyen, kendisini yok etmiştir, yele vermiştir; "Ben Tanrıyım" der; yani ben yokum, hep odur, Tanrıdan başka varlık yoktur; ben salt yokluğum, hiçim der. Gönül alçaklığı, bunda daha artıktır; bundan dolayı da halk anlamaz. İşte buracıkta bir kişi, Tanrı rızasıyçin Tanrıya kulluk eder; kulluğu meydandadır; Tanrı için kullukta bulunur amma kendisini de görür, yaptığını da görür, Tanrıyı da görür; o suya batmamıştır, suda boğulmamıştır. Suda boğulan o kişidir ki onda hiç-bir hareket, hiç-bir iş kalmaz; hareketi, suyun hareketinden ibarettir. Bir arslan, bir ceylanın peşine düşmüştü hani. Ceylan ondan kaçıyordu.

Kaçtıkça da iki varlık vardı:

Biri arslanın varlığı, öbürü ceylanın varlığı. Fakat arslan ona erişince ceylan, onun pençesinin altında kahroldu, arslanın korkusundan kendinden geçti, arslanın önünde yere serildi mi, o anda artık, yalnız arslanın varlığı kalmıştır, ceylanın varlığı yok olmuş-gitmiştir.

Batıp boğulmak şudur:

Ulu Tanrı, halkın arslandan, kaplandan, zalimden korkmasından başka bir korkuyla erenleri, kendi zatından korkutur; ona açar, bildirir ki korku da Tanrıdandır, eminlik de Tanrıdan... Zevk-neş'e de Tanrıdandır, yiyip içme de Tanrıdan. Ulu Tanrı, gözü açıkken ona, özel ve görülür-duyulur şekilde bir arslan, bir kaplan, bir ateş gösterir. Bunu göstermesi de erenin, gördüğüm arslan şekli, kaplan şekli, gerçekte bu alemden değil, gayb alemindendir demesini, bunu anlamasını sağlamaktır. Böylece pek güzel, pek alımlı bir şekilde gösterir. Gene böyle bağlar-bahçeler, ırmaklar, huriler, köşkler, yenecek-içilecek şeyler, ağır elbiseler, binilecek hayvanlar, şehirler, konaklar, çeşit-çeşit, renk-renk şaşılacak şeyler gösterir. Gerçek olarak anlar-bilir ki bunlar, bu alemden değildir, Tanrı onları, gözüne göstermede, bu şekillere bürümede... Bütün rahatlıklar da ondandır, görülen-seyredilen şeyler de. Şimdi onun korkusu, halkın korkusuna benzemez; çünkü gördüğü şeyleri delille bilmiş, anlamış değildir; çünkü Tanrı, herşeyin Tanrıdan olduğunu ona ap-açık göstermiştir.

Filozof da bunu bilir amma delille bilir; delilse boyuna durmaz. Birisine delil getirdin mi hoşlanır, ısınır, tazeleşir; fakat delil söylendi de geçildi mi, onun da sıcaklığı, hoşluğu kalmaz, geçer-gider. Hani birisi, delille bilir ki şu evin bir mimarı vardır; gene delille bilir ki o mimarın gözü vardır, kör değildir; gücü-kuvveti yeter, güçsüz-kuvvetsiz değildir; vardır, yok değildir, diridir, ölü değildir; evi yapmadan önce vardı, güçlüydü-kuvvetliydi; bütün bunları bilir. Bilir amma delille bilir; delilse durmaz, tez unutulur.

Ariflere gelince:

Onlar mimarı tanımışlar, ona hizmette bulunmuşlardır; gözleriyle görmüşlerdir onu; beraber tuza banmışlardır, ekmek yemişlerdir onunla; görüşüp konuşmuşlar, koklaşmışlardır onunla. Mimar, hatırlarından asla çıkmaz, gözlerinden yitmez onların. İşte böyle adam, Tanrıda yok olur; ona göre artık suç da suç değildir, günah da günah değildir; çünkü o, suya alt olmuştur, suda boğulup gitmiştir.

Bir padişah, kölelerine, herbiriniz elinize altınla bezenmiş birer kadeh alın, konuk geliyor diye emretti. Kendisine yakın olan köleye, sen de bir kadeh al dedi. Fakat padişah yüz gösterince o öz köle, kendisinden geçti, esridi, kadeh elinden düştü, kırıldı. Başkaları onun bu hareketini görünce demek ki böyle gerekmiş dediler, kadehlerini mahsustan atıp kırdılar. Padişah, neden böyle yaptınız diye onları azarladı. Sana yakın olan o köle de böyle yaptı ya dediler. Padişah, a aptallar dedi, o hareketi o yapmadı, ben yaptım.

Görünüşte bütün hareketler suçtu; fakat o tek suç, ibadetin ta kendisiydi; hatta ibadetten de üstündü, günahtan da. Zaten o kölelerin hepsinden de maksat, o köleydi, geri kalan köleler, hep onun buyruğuna uymuşlardı, onun adamlarıydı. Çünkü o köle padişahtı gerçekten. Söylediğimiz şu anlama göre bütün köleler, padişahın buyruğuna uymuşlardı amma asıl o köleye uymuşlardı onlar; çünkü o, padişahın ta kendisiydi; ondaki kölelik, bir görünüşten başka birşey değildi; o, padişahın güzelliğiyle dop-doluydu.

Ulu Tanrı buyurur:

"Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım." Bu söz de "Ben Tanrıyım" demektir. Anlamı , "Gökleri kendim için yarattım" demektir; bu da, başka bir dille, başka bir tarzda ben Tanrıyım demektir. Tanrı birken, yol birken söz, nasıl olur da iki olur? Görünüşte aykırı görünebilirse de anlam bakımından birdir. Ayrılık, aykırılık, görünüşte; görünebilirse de anlam bakımından birdir. Hani bir bey, çadır yapın dese birisi ip büker, birisi mıh kakar, birisi bez dokur, birisi diker, birisi biçer, birisi iğne batırır. Görünen bu işler, dış yüzden ayrıdır, çeşit-çeşittir, dağınıktır amma anlam bakımından birdir; hepsi de bir iş görmektedir. Bu dünyanın halleride böyledir. Dikkat eder, bakarsan görürsün ki suçlu olsun, iyi olsun; isyan etsin, itaat etsin; şeytan olsun, melek olsun; herkes Tanrıya kulluk etmektedir. Mesela padişah, kölelerini sınamak, ayak direyenle diremeyeni meydana çıkarmak, ahdinde duranıyla durmayanı ayırdetmek, vefalıyı vefasızdan ayırmak istese onlara vesvese veren, onları heyecana getiren biri gerektir ki avak direyenin ayak direyişi meydana çıksın. Böyle biri olmasa onun ayak direyişi nasıl meydana çıkar? Şu halde onlara, vesvese veren, heyecanlandıran kişi de padişaha kulluk etmektedir; çünkü padişahın dileği, böyle yapmasıdır onun. Ayak direyenin ayak diremeyenden ayrılıp meydana çıkmasını ister; sivrisineği ağaçtan-daldan, bağdan-bahçeden sürüp çıkarmak, atmacayı bırakmak diler de bir yeldir, estirir. Bir padişah, bir cariyeciğe, kendini süsle, beze de kölelerime görün; böyle yap da onların eminlikleriyle hainlikleri belli olsun diye emreder. Şimdi o cariyeciğin yaptığı iş, görünüşte suç gibi görünür amma gerçekte padişaha kulluk etmektedir.

Şu kullar, bu alemde delille, taklitle değil de ap-açık, örtüsüz-perdesiz gördüler ki herkes, iyiden-kötüden, ne yapıyorsa Tanrıya kullukta bulunuyor. "Hiçbir şey yoktur ki onu överek noksan sıfatlardan arı olduğunu söylemesin" şu halde bu alem, onlar için kıyamettir.

Kıyamet, şundan ibarettir hani:

Herkes Tanrıya kulluk etmektedir; ona kulluktan başka bir işe-güce koyulmamaktadır. Bu anlamı onlar, buracıkta görürler. "Perde kaldırılsa bile, inancım, bilgim artmazdı" denmiştir hani. Bilgin sözünün anlamı bakımından bilgin kişinin ariften daha yüce olması gerekmez. Tanrıya bilici, bilen derler de arif demek yaraşmaz. arif sözünün anlamı, "Bilmiyordu, öğrendi, bildi"den ibarettir; Tanrıya bu sözü söylemek, bu vasfı vermek, yakışık almaz; bu, böyle. Fakat örf bakımından arif, daha ileridir. Çünkü arif, bildiğini delilsiz bilir; bilgiyi görüşle, bakışla görmüş de elde etmiştir. arifler, bu çeşit kişiye arif derler. Hani söylerler ya; bir bilgin, yüz zahitten yeğdir. Bir bilgin nasıl olur da yüz zahitten yeğ olabilir? Sonunda bu zahit de zahitliğe bilgiyle ulaşmıştır; bilgisiz zahitlik mümkün değildir, olamaz. Peki, zahitlik nedir? Dünyadan yüz çevirmek, ibadete ve ahrete yüz tutmak. Şu halde dünyayı bilmesi gerek; ahretin güzelliğini geçici olmayışını bilmesi gerek; ibadet etmeye çalışıp çabalaması gerek; nasıl ibadet edeyim, hangi ibadete koyulayım demesi gerek. Bütün bunlar da bilgidir. Şu halde bilgisiz zahitlik olamaz. Demek ki o zahit, aynı zamanda hem bilgindir, hem zahit. Peki, yüz zahitten yeğ olan bu bilgin, nasıl bir bilgindir, bu nasıl oluyor? İşte bunun anlamını anlamamışlardır. Tanrı, önceden sahip olduğu bilgiden ve zahitlikten sonra ona bir başka bilgi vermiştir; bu ikinci bilgi, o bilgiyle zahitliğin meyvesidir. Kesin olarak da bu çeşit bilgiye sahip olan bilgin, yüz zahitten yeğdir; bu çeşit bilgin kesin olarak yüz zahitten yeğ.

Bu, şuna benzer hani:

Bir adam bir ağaç diker, ağaç da meyve verir. Kesin olarak o meyve veren ağaç, meyve vermeyen yüz ağaçtan yeğdir; çünkü yolda afetler çoktur, bu yüzden o ağaçlar meyve vermeyebilirler. Kabe'ye varmış bir hacı, çölde yol aladuran yüz hacıdan yeğdir; çünkü erişebilecekler mi, erişemeyecekler mi diye korku içindedir onlar. Fakat bu gerçekten de ulaşmıştır; bir gerçekse bin sanıdan yeğdir.

Emir Naib dedi ki:

Erişmeyen de umutlanır ya.

(Mevlana) buyurdu ki:

Nerde umutlanan, nerde ulaşan? Korkuyla eminlik arasında çok fark var. Hatta bu farktan söz açmaya bile ne hacet... Bu fark, herkesçe görünüp durmadadır.

Söz, asıl şunda:

Eminlikten eminliğe de pek büyük farklar var. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa'nın peygamberden üstün oluşu, eminlik yüzündendir. Yoksa bütün peygamberler eminliktedir, korkudan geçmişlerdir; ancak eminlikte de duraklar vardır, "Bazılarını, dereceler bakımından bazılarından üstün ettik, "denmiştir. Korku alemiyle korku duraklarını söyleyip göstermeye imkan vardır, fakat eminlik duraklarının ne izi vardır-ne tozu. Herkes Tanrı yoluna ne bağışlıyor diye korku alemine bir bakılsa görülür ki biri bedenini bağışlamada, biri mal bağışlamada, biri de can bağışlamada... Biri oruç tutuyor, öbürü namaz kılıyor... Biri on rek'at kılıyor, öbürü yüz rek'at. Şu halde onların durakları meydandadır, besbellidir, onları göstermek de mümkündür. Şuna benzer hani; Konya'ya yahut Kayseri'ye giden yolların konaklan bellidir; Kaymaz, Ubruh, Sultan, daha da başka duraklar mesela. Fakat Antakya'dan Mısır'a dek denizdeki konakların izi-tozu yoktur; onları kaptan bilir, karadakilere söylemez; çünkü zaten de anlamaz onlar.

Emir dedi ki:

Söyleme de bir fayda verir; dinleyenler, hepsini anlamasalar da birazını anlarlar, izine düşerler, tahminlere kalkışırlar ya.

(Mevlana) buyurdu ki:


And olsun Tanrıya, bir kimse kap-karanlık gecede elbette gündüze kavuşacağım, ona doğru gitmedeyim deyip de bu kuruntuyla otursa, uyumasa, ne biçim gittiğini bilmese de mademki gündüzü bekliyor, gündüze yaklaşıp durmadadır. Yahut da birisi, kap-karanlık, bulutlu bir gecede bir kervanın peşine düşse de gitse, nereye ulaştı, nereyi aşıyor, ne kadar yol aldı; bunları bilmez amma sabah olunca nereye vardığını görür, ne kadar yol aldığını anlar. Hatta birisi, Allah için gözlerini yumup açsa bu bile yitmez. "Kim zerre ağırlığında hayır yapsa karşılığını görür."

Ancak şu var ki:

İçi karanlıktır, özü perdelidir de ne kadar ilerledi, göremez bunu; fakat sonunda görür. "Dünya, ahretin tarlasıdır." Kim ne ekerse burada, onu biçer orda.
Tanrı esenlik versin, isa çok gülerdi. Tanrı esinlik versin, Yahya da çok ağlardı.

Yahya, isa'ya dedi ki:

Yoksa sen, Tanrının inceden ince düzenlerinden adam-akıllı emin mi oldun ki böyle gülüyorsun? isa da ona, yoksa sen de Tanrının inceden ince, güzel, görülmemiş yardımlarından, lutuflarından adam-akıllı gaflete mi daldın ki böyle ağlıyorsun? Erenlerden biri, bu olayda bulunmuştu. Tanrıya, bu ikisinden hangisinin makamı daha yüce diye sordu. Bana karşı sanısı daha güzel olanın makamı daha yüce diye cevap geldi. Yani, "Ben kulumun sanısının katındayım." Kulumun sanısı neredeyse ordayım, beni nasıl sanırsa oyum ben. Her kulumun bir çeşit düşüncesi, bir çeşit hayali vardır; o, beni nasıl hayal ederse ordayım. Tanrının bulunduğu hayale kulum-köleyim ben; bezmişim o gerçekten ki Tanrı orda olmasın. A kullarım, hayallerinizi, kuruntularınızı arıtın ki benim yerim-yurdumdur, benim konağımdır onlar. Şimdi sen kendini bir dene-sına; ağlayıştan, gülüşten, oruçtan, namazdan, yalnızlıktan, topluluktan... daha da başka şeylerden hangisi daha faydalı; hallerin hangi yolda yürürsen daha doğru bir şekle girmede, hangisi seni daha yüceltmede? Bunu anla da o işe sarıl. "Müftüler fetva bile verseler kalbine danış." Gönlünde bir anlam var senin, müftülerin fetvalarını ona bildir de hangisi uygunsa ona uysun. Hani hekim de hastanın yanına geldi mi içindeki hekimden sorar. Çünkü senin içinde bir hekim vardır ki o, tabiatındır senin; birşeyi istemez, birşeyi kabul eder. Bundan dolayı da dıştaki hekim, içtiğin filan şey nasıldı, ağır mıydı, hafif mi, uykun nasıl diye sorar. O, dıştaki hekime içinden haber verir, dıştaki hekim de ona göre bir hükme varır, bir hüküm verir. Şu halde asıl hekim, içteki hekimdir, insanın tabiatıdır. Bu hekim zayıflarsa, insanın mizacı bozulursa bu arıklık yüzünden herşeyi ters görür insan da eğri hükümler verir. Şekere acı der de sirkeye tatlı der. Bu yüzden de tabiatın önceki haline gelmesi için ona yardım edecek bir dış hekime muhtaç olmuşuzdur. Fakat bundan sonra da hasta, gene kendisini kendi hekimine gösterir, ondan fetva alır. Tıpkı bunun gibi anlam bakımından da insanın bir mizacı,bir tabiatı vardır; o arıklaştı mı iç duyguları, ne görür, ne söylerse tersinedir. Peygamberlerle erenler de hekimlerdir. Mizacının, tabiatının doğru-düzen bir hale gelmesi, gönlünün, dininin kuvvetlenmesi için ona yardımda bulunurlar. Çünkü (Muhammed bile), "Herşey nasılsa, olduğu gibi göster bize" demiştir.

İnsan, pek büyük birşeydir. Onda herşey yazılmıştır. Fakat perdeler, karanlıklar, kendisindeki o bilgiyi okumasına meydan vermez. Perdeler, karanlıklar da bu çeşit-çeşit, renk-renk oyalanmalardır; bu çeşitli dünya tedbirleridir; bu çeşitli istekler, özlemlerdir. Bütün bunlarla beraber karanlıklarda olduğu,perdelerle örtülmüş bulunduğu halde gene de birşey okuyor, ondan haberi var. Bir seyret de gör; şu karanlıklar, şu perdeler kalkınca nasıl da anlar, bilir, ne bilgiler çıkarır meydana, bir kıyasla artık. Terzilik, mimarlık, dülgerlik, kuyumculuk, bilgi, yıldız, hekimlik gibi çeşitli zenaatler, sanatlar, bilgiler bunlardan başka daha çeşit-çeşit sayılamayacak kadar çok sanat, hep insanın içinden belirir, meydana çıkar; taştan, kerpiçten meydana gelmez. Hani bir karga, insana, ölüyü gömmeyi belletti derler ya; bu da insandaki bilginin kargaya vurusundan meydana gelmiştir; insanın dileği, isteği yaptırmıştır o işi kargaya. İnsan da hayvanın, canlı yaratığın bir parçasıdır ya; parça-buçuk,nasıl olur da tüme birşey belletebilir? Hani insan, sol eliyle yazı yazmak ister; kalemi eline alır; yüreğinde güç-kuvvet vardır amma yazarken eli titrer; titrer amma gene de eli, gönlünün buyruğuyla yazar.
Emir bildiği için Mevlana pek büyük yüce sözler söylüyor dediler.

Mevlana buyurdu ki:

Söz zaten kesilmiş değil; söz, söz ehli olana, o da, söze boyuna ulaşır. Kışın ağaçların yaprakları yoktur, meyve vermezler amma işte-güçte değil sanmasınlar onları; daima iştedir-güçtedir onlar. Kış gelir zamanıdır, yazsa harcamak zamanı. Harcamayı herkes görür, fakat geliri görmez. Mesela birisi konuk konuklasa. paralar harcasa bunu herkes görür. Fakat toy için parasını azar-azar, ucun-ucun birikmişti ya; onu ne kimsecikler görür, ne kimsecikler bilir. Temel olan da gelirdir, çünkü gelir yüzünden harcayabiliriz. Biz, bizimle olan, bize ulaşmış bulunan kişiyle soluktan-soluğa konuşur-dururuz. Susarken de, o yokken de, yanımızdayken de, hatta savaşırken de onunla beraberiz, onunla karılmışız, birleşmişiz. Birbirimizi yumruklasak bile onunla konuşmadayız, biriz onunla, ulaşmışız ona, birleşmişiz biz. Onu yumruk görme, o yumrukta kuru üzüm var. İnanmıyorsan aç da gör. Hatta kuru üzümün de yeri mi? Değerli incilerin de sözü mü olur?

Başkaları da nazım olsun, nesir olsun, güzelim sözler söylerler, ince konulara dalarlar, irfana ait sözlerde bulunurlar. Fakat Emir'in meyli bu yanadır, bizedir; irfana, ince konulara, öğütlere değil. Çünkü her yerde bu çeşit sözler vardır, hem de az değil mi hani. İşte buracıkta, bizi seviyor, bize meyli var; bu, apayrı birşey, başkalarında gördüğünden ap-ayrı birşey görüyor bizde; başka bir aydınlık gerekiyor ona.

Hani anlatırlar; padişahın biri Mecnun'u çağırdı da ne olmuş sana dedi; neye uğramışsın? Kendini rezil-rüsvay etmişsin, evinden-barkından, soyundan-sopundan olmuşsun; yıkılmış, yok olmuş-gitmişsin; Leyla dediğin de kim oluyor, ne güzelliği var ki? Gel de sana güzeller, alımlı dilberler seyrettireyim, onları sana feda edeyim, hepsini de sana bağışlayayım.
Güzelleri çağırdılar, Mecnun'un yanına getirdiler. Güzeller cilvelenmeye başladı. Mecnun, başını önüne eğmişti, önüne bakıp durmadaydı. Padişah, başını kaldır da bir bak dedi.

Mecnun dedi ki:

Leyla'nın aşkı kılıcını çekmiş, başımı kaldırırsam korkuyorum, başımı uçuruverir.
Mecnun, Leyla'nın aşkına dalmış, bu hale gelmişti işte. Başkalarında da göz vardı, yüz vardı, dudak vardı, burun vardı; onda ne görmüştü de bu hale gelmişti?

12. BÖLÜM

Özledik, fakat biliyoruz ki halkın işyeriyle meşgulsünüz; onun için zahmet vermiyoruz; onun için uzun bir zamandır, gelmedik.
Bu, bize gerekti, ziyaretinize bizim gelmemiz lazımdı. Korku çağı geldi-geçti artık; bundan böyle tapınıza biz geliriz dedi.

(Mevlana) buyurdu ki:

Arada bir fark yok, hepsi de bir; öyle bir lütuf var ki sizde, hepsi de bir oluyor. Zahmetlerle nasılsınız? Bugün biliyoruz ki hayırlar,güzel işler yapmadasınız; bu yüzden size başvuruyoruz.

Şimdi şundan bahsediyorduk:

Birinin çoluğu-çocuğu olsa, başkasının da olmasa, ondan kesseler de buna verseler görünüşe bakanlar, çoluğu-çocuğu olandan kesiyor da çoluğu-çocuğu olmayana veriyorsun derler. Fakat dikkat edersen gerçekten çocuğu-çocuğu olan, asıl odur. Hani mayası temiz bir gönül ehli, birisini dövse, başını, burnunu, ağzını kırıp dağıtsa herkes, bu adam mazlum der; fakat gerçekte hiç de zulüm görmemiştir o. Zalim, gereken işi yapmayan adamdır. O dayak yiyen, başı yarılandır zulmeden; şu dövense işkilsiz mazlumdur; çünkü özü temizdir, Tanrıda yok olmuştur; yaptığı Tanrı işidir; Tanrıya da zalim denmez. Nitekim Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa da öldürüyordu, kan döküyordu, yağma ediyordu; bütün bunlarla beraber zalim onlardı, kendisiyse mazlumdu. Mesela Mağrib ilinde oturan bir Mağripli olsa, doğulu biri de kalksa Mağrib iline gelse garip, o Mağripli dir; doğudan gelen şu adam değil. Çünkü bütün dünya, bir evden daha geniş değildir. Bu evden kalktı, o eve gitti o; yahut da şu bucaktan o bucağa gitti; sonunda gene şu evde değil mi? Fakat o özü temiz Mağripli, evin dışından gelmiştir; "Müslümanlık garip olarak başladı" demişlerdir; "Doğulu garip doğdu" dememişlerdir. Nitekim Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa, bozguna uğrasa da mazlumdu, bozsa da mazlumdu; çünkü her iki halde de hak, onun elindeydi. Mazlum o kişidir ki hak, onun elinde olsun. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin Mustafa'nın tutsaklara gönlü yandı. Ulu Tanrı, elçisinin hatırını yapmak için vahiy gönderdi de onlara de ki dedi, bağlarla, zincirlerle bağlanmışsınız amma bu halde de iyi niyet kurarsanız Ulu Tanrı, sizi bundan kurtarır, elinizden çıkanı, hatta kat-kat fazlasını gene verir, başka şeyler de ihsan eder size; ahrette de sizden razı olur. İki hazne var; biri elinizden çıkan, biri de ahret haznesi.
Kul, ibadette bulunur, hayır yaparsa o başarı, o hayır, yaptığı ibadetten mi meydana gelir, yoksa Tanrı vergisi midir diye sordu.

(Mevlana) buyurdu ki:

Tanrı vergisidir, Tanrı başarısı. Fakat Ulu Tanrı, lutfunun sonsuzluğundan ikisini de kula verir de ikisi de sendendir der. "Yaptıkları şeylere karşılıktır."
Mademki dedi, Tanrının böylesine lutfu var; kim gerçek olarak birşey diler, isterse onu bulur, elde eder demektir.

(Mevlana) buyurdu ki:

Evet amma birisine uymadan da olmaz. Nitekim kavmi, Musa'ya uydular, buyruğunu dinlediler, denizde yollar açıldı, denizi tozuttular, geçtiler-gittiler. Fakat buyruğunu tutmamaya başladılar, filan çölde bunca yıllar kaldılar. Başbuğ, eli altındakilerin kendisine uyduklarını, buyruğunu dinlediklerini gördü mü, onları düzene koyma kaydına düşer. Mesela, şu kadar asker, bir kumandanın emri altında olsa kumandana itaat ederler, buyruğunu dinlerlerse o da onların işlerini düzene sokmak için akıl yorar, onları düzene koyma kaydında olur. Fakat itaat etmezlerse nerden onların işlerini düzene koyma kaydına düşecek? Akıl da insanın bedeninde bir başbuğa benzer, bedenin uzuvları ona itaat ettikçe bütün işleri düzeninde gider; fakat itaat etmezlerse hepside bozulur. Görmez misin, şarap içen sarhoş oldu mu, şu elinden, ayağından, dilinden, bedeninin uzuvlarından ne bozgunluklar meydana gelir. Ertesi günü ayıldı da kendine geldi mi, ah der, ne yaptım ben? Neden dövdüm, neden sövdüm? Bir köyde köy ağası olursa işler düzeninde gider; köylüler ona itaat ederler. Şimdi akıl, şu uzuvlar onun buyruğunu tuttukça onları düzene sokmak kaydında bulunur. Mesela, ayak onun buyruğuna uyarsa gideyim düşüncesinde bulunur; buyruğunu tutmuyorsa bu düşünceye düşmez. Şimdi akıl, nasıl bedende buyruk sahibiyse halk dediğimiz şu varlıklar da kendi akıllarıyla, anlayışlarıyla, görüşleriyle, bilgileriyle bir uğurdan, tek bir erene nisbetle salt bedendir; onlardaki akıl, odur. Şimdilik beden mesabesinde olan halk, akla itaat etmezse işi, boyuna darmadağın olur, ömrü pişmanlıkla geçer. Nasıl itaat etmeliler? O ne yaparsa ona uymaları gerek; kendi akıllarına değil. Çünkü olabilir ya, akıllarıyla anlayamazlar; fakat gene de ona uymaları gerektir. Hani bir çocuğu bir terzi dükkanına verirler; onun ustasına itaat etmesi gerektir. Teyel verirse teyellemesi, yama verirse yamaması gerek. Öğrenmek istiyorsa başına buyruk olmadan vazgeçmesi, tamamiyle ustasının buyruğuna uyması lazımdır. Umarız Ulu Tanrıdan ki bir hal belirir; o da ancak onun lutfudur; bu lutuf, yüz binlerce çalışıp çabalamadan da üstündür. "Kadir gecesi, bin Aydan da hayırlıdır." Bu sözle "Tanrı çekişlerinden bir çekiş, insanların ibadetlerinden de yeğdir, cinlerin ibadetlerinden de" sözü birdir. Yani onun lutfu-keremi gelip çattı mı bu, yüz binlerce çalışıp çabalamanın yaptığı işi, hatta daha da fazlasını başarır. Çalışmak da pek güzeldir, pek iyidir, pek faydalıdır amma lutfun-keremin karşısında ne olabilir ki? Lutuf da çalışıp çabalama gücü vermez mi diye sordu.
(Mevlana) nasıl vermez dedi; lutuf-kerem geldi mi, çalışıp çabalama gücü de gelir. Fakat Tanrı esenlikler versin, isa neye çalıştı da beşikte "Gerçekten de Tanrı kuluyum ben, bana kitap verdi" dedi; daha anasının karnındayken Yahya onu övmedeydi.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Tanrı Elçisi Muhammed de çalışmadan mı buldu dedi.

(Mevlana) dedi ki:

"Allah göğsünü açmadı mı ki?" İlk olan şey, lutuf-tur-keremdir; temel budur; çünkü sapıklıktan uyanış, onunla gelir; o, Tanrının lutfudur-keremidir; onun salt vergisidir. Onunla görüşüp konuşan dostlarda ne diye bu hal belirmedi? O lutuftan, o ihsandan sonradır ki kıvılcım gibi birşeydir, sıçrar. Önü Tanrı vergisidir amma sen pamuk korsun, o kıvılcımı geliştirir, çoğaltırsın; bundan sonrası da gene Tanrı lutfudur, Tanrı ihsanıdır. İnsan, ilk kertede küçücük, arık bir yaratıktır. "İnsan arık olarak yaratılmıştır." Hani çakmaktan elbiseye sıçrayan kıvılcım da önce küçücük birşeydir. "İnsan arık olarak yaratılmıştır." Fakat o arık ateş geliştirilirse bir alem olur, bir dünyayı yakar-gider; o önemsiz, o küçük ateş, büyük, ulu bir ateş olur. "Gerçekten de sen, pek büyük bir huya sahipsin elbet."
Mevlana, sizi çok seviyor dedim.

(Mevlana) buyurdu ki:

Hayır; ne ziyarete gelmem, sevgi miktarıncadır, ne söz söylemem. Ne gelirse içimden, onu söylüyorum ben. Tanrı dilerse şu azıcık sözü faydalı bir hale getirir; onu gönüllerinizde saklatır, unutturmaz; pek büyük faydalar verir size. Fakat dilemezse yüz bin söz söylenmiş say; hiçbiri de gönülde durmaz, akılda kalmaz; hepsi geçer, unutulur-gider. Hani elbiseye sıçrayan kıvılcım gibi... Tanrı dilerse bir tek kıvılcım, sönmez de büyüdükçe büyür. Fakat diledi mi de yüz kıvılcım sıçrarsa hepsi söner, hiçbir şeycik yapmaz. "Göklerin orduları, Tanrınındır." Bu sözler de Tanrı ordularıdır; Tanrının izniyle kaleleri açar, zapteder. Bu kadar bin atlı, gidin filan kaleye, kendinizi gösterin, fakat kaleyi almayın diye buyurursa öyle yaparlar. Amma bir tek atlıya, git, o kaleyi al buyruğunu verirse o tek atlı, kalenin kapısını açar, kaleyi zapteder. Bir sivrisineği Nemrud'a musallat eder, onunla Nemrud'u öldürür. Hani derler ya; arifin katında pulla dinar, arslanla kedi birdir. Ulu Tanrı bereket verirse bir pul, bin dinarın yaptığı işi yapar, hatta daha da fazlasını başarır. Fakat bin dinardan bereketi kaldırdı mı bir pulun gördüğü işi bile göremez. Birisine de kediyi musallat etse,Nemrud'u bir sivrisinek nasıl öldürdüyse o kedi de onu öldürür; fakat dilemezse arslan bile onun karşısında tir-tir titrer; yahut da ona binek kesilir. Nitekim dervişlerden bazıları arslana biner; nitekim ateş, İbrahim'e karşı soğumuştur, esenlik olmuştur; yeşermiştir, güllük-gülüstanlık kesilmiştir; çünkü Tanrı, onu yakmak için izin vermemişti ateşe. Hasılı herşeyin Tanrıdan olduğunu bilenlerin katında hepsi de birdir. Tanrıdan umudumuz var, siz de bu sözleri içinizden duyarsanız, can kulağıyla işitirsiniz, fayda veren de budur zaten. İçerden bir hırsız yardım etmez de kapıyı açmazsa dışarıdaki bin hırsız, kapıyı açamaz. Dışardan bin söz söylesen içerde bir gerçekleyici olmadıkça fayda vermez. Bir ağacın kökünde yaşlık olmazsa bin sel akıtsan fayda etmez hani. Onun kökünde bir yaşlık olmalı ki, ona yardım etsin.

Yüz binlerce ışık görse bile
Işığın aslı neredeyse ancak orda oturur
Bütün dünyayı ışık kaplasa gözünün ışığı olmayan kişi, o ışığı asla göremez. Şimdi asıl olan nefisteki kabiliyettir. Nefis başkadır, can başka. Görmez misin, insan uykudayken nefis nerelere gider; cansa bedendedir. Nefis döner-dolaşır, başka birşey olur.

Dedi ki:

Ali, "Nefsini bilen, rabbini bilir" demiştir; bu nefse mi demiştir?

(Mevlana) dedi ki:

Bu nefse demiştir desek de küçük bir iş değildir. O nefsi anlatırsak bu nefsi de anlar o; çünkü o, o nefsi bilmiyor ki. Mesela eline küçücük bir ayna almış; ayna iyi de gösterse, büyük de gösterse, küçük de gösterse gösterdiği odur. Sözle anlaşılmasına imkan yoktur; sözle ancak bu kadar anlaşılabilir; onda da bir şüphedir, belirir. Söylediğimiz sözlere sığmayan bir alem var, onu dileyip isteyelim. Bu dünya, bu dünyadaki hoşluklar, insandaki hayvanlığın payıdır; bütün bunlar, insanın hayvanlığına kuvvet verir; insanın aslıysa eriyip gitmededir. Hani derler ya; insan, söz söyleyen hayvandır; şu halde insan iki şeyden ibaret. Şu dünyada hayvanlığının payı olan şu özentilerdir, şu dileklerdir. Onun özüne gıda olanlarsa bilgidir, hikmettir, Tanrıyı görüştür. İnsanın hayvanlığı, Tanrıdan kaçmadadır, insanlığı, dünyadan kaçmada. "Sizden kafir olan var, inanan var."

Şu bedeninde iki şahıs savaşmaktadır;
Bakalım, baht kimin olacak, kimi sevecek?
Bunda şüphe yok ki bu dünya kıştır. Cansız şeylere neden cemadat derler? Çünkü hepsi de donmuştur. Şu taş, şu dağ, bedene giyilen şu elbise, hepsi de donmuştur. Kış değilse dünya ne diye donmuştur? Salt anlamdır da göze görünmez; fakat eserleriyle bilinebilir ki bir yel, bir kış var. Bütün şu dünya kış mevsimi gibi, herşey donmuş. Fakat ne çeşit kış? Akılla anlaşılır kış, duyguyla duyulan, gözle görülen kış değil. Fakat o Tanrısal hava geldi mi, bütün dağlar erimeye başlar, dünya su kesilir. Hani Temmuz sıcağı geldi mi, bütün donmuş şeyler erimeye başlar ya; tıpkı onun gibi.. Kıyamet günü o hava geldi mi, herşey erir.

Ulu Tanrı bu sözleri, sizi çepe-çevre kuşatmak, sizinle düşman arasında bir duvar ödevi görmek, düşmanları, amma içteki düşmanları kahretmek için bizim askerlerimiz etmiş, ordu yapmış bize. Dıştaki düşmanlar birşey bile değildir; ne olabilir ki zaten? Görmüyor musun? Bu kadar bin kafir, padişahları olan bir tek kafire tutsak olmuş; o kafirse kendi düşüncesine tutsak. Anladık ya artık; iş düşüncede. Bir arık, bir bulanık düşünceye bu kadar bin halk, hatta dünya tutsak olursa sonsuz düşüncelerin hüküm sürdüğü orda ne olmaz? Bir dikkat et de gör. ne ululuğu vardır, ne büyüklüğü vardır o alemin; düşmanları nasıl kahreder, ne alemleri rameder o alem. Çünkü ap-açık görüyoruz, sonsuz yüz binlerce şekil, ovalar, yazılar dolusu ordu, bir kişiye tutsak, o kişi de bayağı, aşağılık bir düşüncenin tutsağı... Demek ki bütün bunlar, bir düşünceye tutsak kesilmiş; peki; ulu, yüce, kutsal sonsuz düşünceler ne yapmaz; anladık ya artık, iş, düşüncelerde. Şekiller, hep düşüncelere uymuş, düşüncelerin aracı; düşünce olmadı mı, hepsi de işsiz-güçsüz, hepsi de donmuş, buz kesmiş. Şu halde şekli gören de donmuş; anlama yolu yok; görünüşte ihtiyar olsa, yüz yaşına gelmiş bulunsa bile çocuk, ergen değil. "En küçük savaştan en büyük savaşa döndük." Yani şekillerle, göze görünür düşmanlarla savaşıyorduk; şu anda düşünce ordularıyla savaşıyoruz; iyi düşünceler, kötü düşünceleri kırsın, bozguna uğratsın, beden ilinden çıkarsın; bunun için savaşa girişmişiz; işte en büyük savaş da budur. Bu savaşta düşünceler, bedensiz işte-güçtedir. Hani akl-ı fa'al de araçsız olarak göğü döndürüyor da adeta araca hacet yok diyor ya, onun gibi işte.

Mısra:

Sen cevhersin, her iki dünyada sana karşılık arazdır.
Madem ki arazdır, ona sarılıp kalmamak gerek. Çünkü bu cevher, misk ceylanına benzer; şu dünya, şu hoşluklar da misk kokusudur sanki. Bu misk kokusu kalmaz, çünkü arazdır. Kim bu kokuyu duyar da miski arar, kokuyu yeter bulmazsa iyidir; fakat misk kokusunu yeter bulan, ona sarılıp kalan, kötüdür; çünkü öyle birşeye el atmıştır ki o, elinde kalmayacaktır. Çünkü koku, miskin sıfatıdır. Misk, bu dünyaya yüz tuttukça kokusu duyulur; perde ardına girer, öbür dünyaya yüz tuttukça kokusu duyulur; perde ardına girer, öbür dünyaya yüz tutarsa kokuyla diri olanlar ölür-giderler. Çünkü koku, miskle beraberdir; misk nerde cilveleniyorsa koku da oraya gitmiştir; şu halde bahtı yaver olan, devlete kavuşan o kişidir ki kokuyu duymuş, miske ulaşmıştır; miskin ta kendisi olmuştur; artık ona yokluk yoktur, miskin ta kendisi olmuştur; onunla kalır, misk hükmünü alır o. Artık dünyaya o, koku salar, dünya onunla dirilir; eski varlığından kalan, bir addır ancak. Hani bir at, yahut başka bir hayvan, tuzlaya düşüp tuz olsa onda attıktan addan başka birşey kalmaz; o da tuz denizi olur-gider; işte de tesirde de o adın ne ziyanı dokunur ona? O ad, onu tuzluktan çıkaramaz ki. Hatta şu tuz denizine bir başka ad taksan bile tuzluktan çıkmaz. Şu halde insanın, Tanrının Tanrının aksi olan şu hoş şeylerden, şu lutuflardan geçmemesi gerek; rakat bu kadarını da yeter bulmaması gerek. Her ne kadar şu miktar da Tanrı lutfundandır, onun güzelliğinin ışığındandır amma Ölümsüz değildir; Tanrıyla ölümsüzdür amma halka göre ölümsüz değildir. Hani güneşin ışığı gibi... Evlere vurur, parlar; güneşin ışığıdır amma güneşle beraberdir. Güneş dölündü mu, aydınlık da kalmaz. Şu halde ayrılık korkusunun kalmaması için güneş olmak gerek.

Tanrı vergisiyle yol alış var; bir de irfan sahibi oluş var. Bazı kimseye Tanrı lutfetmiştir, fakat irfanı yoktur, bilmez. Bazı kimsenin de irfanı vardır, fakat Tanrı vergisini elde edemez. Amma birisinde şunun her ikisi de olursan ne mutlu ona; ne de büyük başarılı kişidir o kişi;böyle kişinin eşi-benzeri yoktur.

Bu, şuna benzer:

Mesela birisi yol yürür, fakat gittiği yol, doğru yol mudur, yoksa sapa yol mu, bunu bilmez; kör-körüne gider-durur. Olur ya, birden-bire bir horoz sesi duyuverir, yahut gözüne yapılar, tarlalar görünüverir. Bu nerde, ize, belirtiye muhtaç olmadan yürüyen, yol alan nerde? İş, onun işi; şu halde irfan, hepsinin de ötesinde, hepsinden de üstün.

13. BÖLÜM

Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber dedi ki:


"Gece uzundur, uykunla kısaltma onu; gündüz ışıtır; suçlarınla bulandırma, karartma onu."

Gece, sırlarını söylemek, dileklerini dilemek için uzundur. Halkın zihin bulandırması, dostların-düşmanların zahmet verişleri yoktur. İnsan yapayalnız kalmıştır; gönül, tesellisini bulmuştur. Ulu Tanrı, yapılan işler, edilen ibadetler, gösterişten saklı kalsın, korunsun, Ulu Tanrı için özden yapılsın diye bir perdedir, çekmiştir. Gösterişçi kişi, geceleyin özü temiz kişiden ayrılır; gösterişçi, rezil-rüsvay olur-gider. Geceleyin herşey, geceyle örtülmüştür; gündüzün meydana çıkar. Gösteriş yapan, geceleyin rezil-rüsvay olur; mademki der, kimsecikler görmüyor, kimin için kulluk edeceğim?

Ona derler ki:

Bir kişi var, o görüyor; fakat sen adam değilsin ki onu göresin. O görüyor ki herkes, onun kudret elindedir; bunalınca herkes onu çağırır; diş ağrıyınca, göz ağrıyınca, kulak ağrıyınca, bir suçla töhmetlenince, birşeyden korkunca, eminlik-esenlik kalmayınca herkes, gizlice onu çağırır; inanır-güvenir ki işitir-duyar, dilekleri verir. Kullar, her çeşit kazayı-belayı gidermek, sağlıktan sağlığa kavuşmak için gizli-gizli sadaka verirler; inanırlar ki bu vergiyi alır, sadakayı kabul eder o. Fakat onlara sağlık-esenlik verdi mi, o kesin inanç gene gider de kuruntulara düşme çağı gelir-çatargene. Yarabbi derler, o ne haldi ki dos-doğru bir özle o zindanın bucağından seni çağırıyorduk; bin kere, bıkmadan-usanmadan "Kul hüvallahü" okuyup dua ediyorduk; dileklerimizi verdin, şimdi zindandan dışardayız amma zindandayken nasıl muhtaçsak gene muhtacız sana; bizi şu karanlık dünya zindanından da kurtar; peygamberlerin ışıklı dünyasına ulaştır. Şimdi zindandan dışardayız amma zindandayken nasıl muhtaçsak gene muhtacız sana; bizi şu karanlık dünya zindanından da kurtar; peygamberlerin ışıklı dünyasına ulaştır. Şimdi zindandan dışardayız, derdimiz yok; neden o öz doğruluğu yok bizde; neden o doğruluk gelmiyor bize? Acaba fayda eder mi, etmez mi diye binlerce hayaller, binlerce kuruntular kurmadayız; bu hayalin, bu kuruntunun tesiri de binlerce usanç veriyor; nerde hayalleri yakıp yandıran o kesin inanç?

Tanrı, cevap verir de buyurur ki:

"Düşmanımı, düşmanınızı dost tutmayın" demiştim ya; sizin hayvani nefsinizdir; size de düşmandır o, bana da. Bu düşmanı, daima savaşma zindanında hapsedin. Çünkü o zindanda oldukça, belalara düştükçe, zahmetlere uğradıkça senin öz doğruluğun yüz gösterir, kuvvetlenir. Bin kere sınamışındır; diş ağrısından, baş ağrısından, baş korkusundan öz doğruluğu beliriyor sende; peki, ne diye bedenine rahatlık verme kaydındasın; ne diye onu besleyip geliştirmeye koyulmuşsun? Bu ip-ucunu unutmayın; boyuna nefsi, dileğine erişmemiş bir halde tutun da ölümsüz dileğe ulaşın, karanlıklar zindanından kurtulun. "Nefsi, dileğinden alıkoyanın yurdu, gerçekten de cennettir."

14- BÖLÜM

Şeyh İbrahim dedi ki:


Seyfeddin Ferruh, birisini döverken bir başkasına da neden dövdüğünü anlatmaya koyulurdu; derken onlar da o adamı dövmeye başlarlardı, böylece de hiç kimsecikler o adama acıyıp bağışlanmasını dilemezdi.

Mevlana buyurdu ki:

Bu dünyada gördüğün herşey, o dünyada da tıpkı-tıpkısına var; hatta bütün bunlar, o dünyadan birer örnek. Bu dünyadaki herşeyi o dünyadan getirmişlerdir. "Hiçbir şey yoktur ki hazineleri katımızda olmasın; ancak onu, bilinen bir miktarda indiririz" Aktar, çeşit-çeşit tablaların, ilaçların üstüne bir tas kor. Her ambardan bir avuç şey vardır tasta; bir avuç biber, bir avuç sakız. Ambarların sonu yoktur; fakat tablasına bundan fazlası sığmaz. İşte insan da bu tas gibidir; yahut da bir aktar dükkanıdır ki orda Tanrı sıfatlarının hazinelerinden avuç-avuç, parça-parça şeyler vardır. Bu dünyada, layığınca, alış-verişte bulunsun diye onları kaplara, tablalara koymuşlardır; duymaktan bir parça, görmekten bir parça, söylemekten bir parça, akıldan bir parça, keremden-ihsandan bir parça, bilgiden bir parça. Şu halde insanlar, Tanrının gezip dolaşan satıcılarıdır, dönüp dururlar. Gece-gündüz tablaları o doldurur, sen boşaltırsın; yahut da yitirirsin, yahut da onunla bir kazanç elde edersin. Gündüz boşaltırsın; yahut da gece gene doldururlar, kuvvet verirler. Mesela gözün aydınlığını görüyorsun ya; o dünyada da gözler var, bakışlar var, görüşler var; hem de çeşit-çeşit. Sana ondan bir örnektir, yolladılar ki dünyayı seyredesin. Yoksa görüş, bu kadar değildir; fakat insan, bundan fazlasına tahammül edemez. "Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri katımızda olmasın." Bu sıfatlar da sonsuz olarak katımızdadır bizim; bilinen bir parçasını göndeririz sana. Artık bir düşün; bu kadar binlerce yüzyıllar, bunca soylar-boylar geldiler; bu denizden doldular, derken gene boşaldılar; bir seyret de gör. ne ambardır bu. Şimdi kimin gönlü, o denizi daha fazla anladıysa onun gönlü, tabladan o kadar soğur. Şu halde bütün dünya, para basılan yerden çıkıp geliyor; gene dönüp para basılan yere gidiyor. "Gerçekten de Tanrınınız biz ve gerçekten gene dönüp ona varanlarız." Gerçekten de biz, yani bizim bütün parça-buçuklarımız oradan gelmiştir; oranın örnekleridir; küçük-büyük, canlı-cansız herşey, dönüp gene oraya gider. Fakat bu, şu tablada hemencecik görünür; tabla olmadıkça görünmez. Neden şaşıyorsun, neden tuhaf geliyor sana? Görmüyor musun bahar yelini? Esti mi ağaçlar yeşerir, çayırlar-çimenler biter, gül bahçeleri bezenir, çiçekler açar; baharın güzelliğini onlarla seyredersin. Fakat bahar yelinin kendisine bakarsan bunların birini bile göremezsin. Fakat bu, bu görülesi şeyler, bu gül bahçeleri onda yok demek değildir. Hepsi de onun ışığından değil mi? Hatta onda dalga-dalga gül bahçeleri, dalga-dalga çiçekler vardır; fakat latif dalgalar olduğundan vasıtasız göze görünmezler; latif olduklarından belirmezler. Tıpkı bunun gibi insanda da gizli vasıflar vardır; fakat birinin sözü, birinin zarara uğrayışı, birinin savaşması, barışması gibi içten, yahut dıştan bir vasıta olmadıkça görünmez; insandaki sıfatlar ancak bunlarla meydana çıkar. Görmüyor musun? Kendi kendine bir düşünceye dalsan hiçbir şey görmezsin, kendini, bu sıfatlardan bom-boş sanırsın. Sen neysen gene osun; değişmiş değilsin; fakat onlar sende gizlidir. Denizdeki suya benzer onlar; su, denizden ancak bir bulut vasıtasıyla ayrılır; ancak dalga vasıtasıyla belirir, görünür. Dalga, dıştan bir sebep olmadan içten coşup köpürmendir senin. Fakat deniz süt-limansa hiç mi, hiç görmezsin; bedenin deniz kıyısındadır, canınsa bir deniz. Görmüyor musun, o denizden bu kadar bin yılanlar, balıklar, kuşlar, çeşit-çeşit, renk-renk yaratıklar çıkıyor, kendilerini gösteriyor da gene denize dalıp gidiyor. Öfke, haset, imrenip özleyiş bunlardan başka sıfatların da denizden baş çıkarır. Şu halde sıfatların, Tanrı aşıklarıdır amma latiftir; bu yüzden de dil elbisesine bürünmedikçe görmek mümkün değildir onları; soyundular mı, latif olduklarından göze görünmezler.

15. BÖLÜM

İnsanda öylesine bir sevgi, öylesine bir dert, bir istek, öylesine bir özleyiş, bir umuş vardır ki yüz bin dünyaya sahip olsa dincelmez, rahatlaşmaz. Şu halk, bir işe-güce koyulmuş, bir zenaate, bir alış-verişe girişmiş, bir sanat, bir mevki sahibi olmuş, bilgi elde etmiş, yıldız bilgini olmuş, daha da başka bilgileri öğrenmiştir amma hiç de rahata kavuşmamıştır; çünkü dilenen, istenen şey elde edilmemiştir. Sevgiliye dil-aram-gönül huzuru, can rahatı derler ya; gönül onunla rahatlaşıyor, huzura kavuşuyor demek; başkasıyla nasıl esenleşir, nasıl rahata kavuşabilir ki? Bütün bu hoşluklar, dilekler, merdivene benzerler. Merdiven basamakları, oturup kalınacak yer değildir, geçilip gidilecek yerdir. Ne mutlu o kişiye ki daha çabuk geçip gider, daha çabuk uyanır, anlar da uzun yol kısalır ona; merdiven basamaklarında harcatmaz ömrünü.

(Birisi) sordu, dedi ki:

Moğollar, bizim mallarımızı alıyorlar; bazı-bazı da bize mal bağışlıyorlar. Acaba hükmü nasıldır?

(Mevlana) buyurdu ki:

Moğol, neyi alırsa Tanrının eline düşmüş, haznesine girmiş sayılır. Hani denizden bir testi, yahut bir küp su doldurursun; o, senin malın olur. O su, testide, yahut küpte durdukça kimse ona dokunamaz; kim senden izin almadan o küpü götürürse gasbetmiş olur. Fakat tekrar denize dökülürse herkese helal olur; senin malın olmaktan çıkar. Şu halde bizim mallarımız onlara haramdır, onların mallarıysa bize helaldir. "Müslümanlıkta keşişlik yoktur; topluluk rahmettir." Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa, topluluğu sağlamaya çalıştı; çünkü canların topluluğunda pek büyük, pek ulu tesirler vardır; teklikle-yalnızlıkla bu, elde edilemez. Bu yüzden, mahalleli orda toplansın, daha fazla rahmete erişsin, daha fazla faydalansın diye mescitler kurdular. Evleri ayrı-ayrı yapmalarının sebebiyse halkı ayırmak, ayıpları örtmek için; faydası budur ancak. Şehirlinin toplanması için cami yaptılar. Dünya halkının çoğu şehirlerden, ülkelerden gelip orda toplansın diye de Kab'e'ye varmayı farz ettiler.

(Birisi) dedi ki:

Moğollar, bu ile ilk geldikleri vakit çıplaktılar. Binekleri öküzdü, silahları tahtadandı. Şimdiyse ululandılar, doydular. En iyi Arab atları, en güzel silahlar onların.

(Mevlana) buyurdu ki:

Gönülleri kırık, kendileri arık, güçsüz-kuvvetsiz bir haldeyken Tanrı onlara yardım etti, yalvarışlarını kabul etti. Şimdiyse ululandılar, kuvvetlendiler; onların, kendi güçleriyle-kendi kuvvetleriyle değil, Tanrı yardımıyla üst olduklarını, dünyayı o yüzden zaptettiklerini bilsinler diye Ulu Tanrı, halk zayıf bile olsa gene de onları kahreder.

Buyurdu ki:

Onlar, ilkin bir ovadaydılar. Halktan uzak, azıksız, yoksul, çır-çıplaktılar. İhtiyaç içindeydiler. Ancak içlerinden bazıları alış-veriş için Harezm-şah'ın iline gelirler, alımda-satımda bulunurlar, kendilerine elbise yapmak için kaba keten kumaşlar alırlardı. Harezmşah onları men'etti; tacirlerinin öldürülmesini buyurdu; onlardan vergi alınmasını da emretti. Tacirlerinin, ülkesine girmesini de men'etti. Tatarlar, padişahlarının tapısına gidip öldük diye yalvardılar. Padişahları, onlardan on gün mühlet istedi. Gitti, bir karanlık mağaraya girdi. Oruç tuttu, yalvarıp yakarmaya koyuldu. Ulu Tanrıdan, yalvarışını duydum, duanı kabul ettim, dışarı çık, nereye gidersen üst olacaksın diye ses geldi. İşte sebep buydu, dışarı çıkınca Tanrı buyruğuyla üst oldular, dünyayı zaptettiler.

(Birisi) dedi ki:

Tatarlar da öldükten sonra dirileceklerine inanmıyorlar, bir yargılanma olacak, mutlaka bir gün soru-sual, hesap-kitab olacak diyorlar.

(Mevlana) buyurdu ki:

Yalan söylüyorlar. Biz de ikrar ediyoruz, biz de biliyoruz demek, böylece de Müslümanlarla kendilerini eş tutmak istiyorlar. Deveye, nerden geliyorsun demişler, hamamdan demiş. Dizinden-ökçenden belli demişler. Şimdi haşre inanıyorlarsa nerde izi-eseri bu inancın? Şu suçlar, şu zulüm, şu kötülük, kat-kat toplanmış karlara-buzlara benzer. Özünü Tanrıya veriş, pişman oluş, öbür dünyadan haber alış, Tanrıdan korkuş güneşi doğunca bütün o suç karları, o suç buzları erir-gider; tıpkı güneşin karları-buzları erittiği gibi. Bir kar, bir buz, ben güneşi gördüm, Temmuz güneşi bana vurdu dese, fakat olduğu gibi buz halinde, kar halinde kala-kalsa akıllı kişinin inanmasına imkan yoktur. Çünkü Temmuz güneşi vursun da karı-buzu eritmesin, mümkün değil. Ulu Tanrı, iyiliğin-kötülüğün karşılığını kıyamette vermeyi vadetmiştir amma peşin olarak da onun örneği, dünya yurdunda soluktan-soluğa, bakıştan-bakışa belirip durmadadır. Bir insanın gönlüne bir neş'e, bir sevinç gelse bu neş'e, bu sevinç, birisini neşelendirmesine, sevindirmesine karşılıktır.

Sıkılır, gamlanırsa da birisini sıkmıştır, birisini gamlandır mıştır. Bunlar, öbür dünyanın armağanlarıdır; ceza gününü gösterir; şu azıcık şeyler o çok şeyi anlatır; hani buğday dolu bir ambardan bir avuç buğday gösterirler ya, tıpkı onun gibi.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa'nın, o ululuğuyla, o büyüklüğüyle gene de bir gece eli ağrımaya başladı. Abbas'ın elinin ağrımasının tesiridir diye ilham geldi. Abbas'ı tutsak etmişti; bütün esirlerle beraber onun da elini bağlamıştı. Bağlaması Tanrı buyruğuylaydı amma sana gelip çatan şu can sıkıntılarının, şu karanlıkların, şu hoşa gitmeyen şeylerin, birisini incitmen, kırman, bir suç işlemen yüzünden meydana geldiğini bilesin diye karşılığı gelip-çatar. Ne ettin, ne yaptın, etraflıca hatırında değildir amma karşılığından çok kötü bir iş yaptığını anla; onun kötü olduğunu ya bilgisizliğinden, ya gafletinden, yahut da suçları kolayca sana yaptıran dinsiz bir eş-dost yüzünden suç saymıyorsun, bilmiyorsun onu; fakat karşılığına bak da ne kadar ileri gittiğini, ne kadar sıkıldığını anla. Kesin olarak can sıkıntısı, suç karşılığıdır; gönül ferahlığı ibadet, itaat karşılığı.

Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa, parmağındaki yüzüğü döndürdüğünden seni oyalanmak.-oynamak için yaratmadık diye paylandı. Var, bundan kıyasla da günün, suçla mı geçiyor, ibadetle mi, bir düşün.

Musa'yı halkla oyalandırdı, bu da Tanrı emriyleydi, aynı zamanda Tanrıyla da meşguldü; fakat bir yandan da öyle gerektiğinden halkla oyalandırmıştı onu. Hızır'ıyla tümden kendisiyle meşgul etmişti.Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa'yı önce tümden kendisiyle meşgul etti; ondan sonra halkı çağır, halka öğüt ver, onları düzene sok diye emretti. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa, ah, ne suç işledim de beni tapından sürüyorsun? Ben halkı istemem diye ağlayıp inlemeye de beni tapından sürüyorsun? Ben halkı istemem diye ağlayıp inlemeye koyuldu. Ulu Tanrı, ey Muhammed dedi, gam yeme, seni halkla oyalanmaya koymam ben; onlarla oyalanır, uğraşırken de benimle meşgul olursun; şimdi neysen halkla uğraşırken de benimle meşgul olursun; şimdi neysen halkla uğraşırken de bu halinden bir kıl kadar eksik bir hale düşmezsin; ne işle meşgul olursan ol, vuslatın ta kendisindesin, benimlesin sen. (Birisi), ezeli hükümler, Tanrının takdir etmiş olduğu şeyler, hiç değişmez mi diye sordu.

(Mevlana) buyurdu ki:

Ulu Tanrı, kötünün kötülük, iyinin iyilik bulmasını hükmetmiştir ya; o hüküm, asla değişmez. Çünkü Ulu Tanrı, hüküm ve hikmet sahibidir; nasıl olur da kötülük et de iyilik bulasın der. Buğday eken, arpa biçer mi; yahut arpa eken buğday devşirir mi; mümkün müdür bu? Bütün erenler, bütün peygamberler, iyiliğin karşılığı kötülüktür demişler. "Zerre ağırlığınca hayır yapan, hayrını mükafakıtını görür; zerre ağırlığınca şer yapan, şerrini, cezasını görür." Ezeli hükümden maksadın, söylediğimiz, anlattığımızsa, Tanrı korusun, bu, asla değişmez. Yok, iyiliğe, kötülüğe karşı sevabın, cezanın artıp artmayacağını, değişip değişemeyeceğini soruyorsan, yani maksadın, ne kadar çok iyilikte bulunursan o kadar çok iyilik bulup bulamayacağını, ne kadar çok zulümde bulunursan o kadar çok kötülüklere uğrayıp uğramayacağını anlamaksa, bu, değişir; fakat temel hüküm değişmez.
Boş-boğazın biri, sordu da görüyoruz biz dedi, kötü, iyi oluyor, iyi de kötü oluyor.

Buyurdu ki: O kötü, iyilik etmiştir, yahut iyilik etmeyi düşünmüştür de iyi olmuştur. Kötü olan o iyi kişi de ya kötülük etmeyi düşünmüştür, yahut da kötülük etmiştir de kötü olmuştur. Hani İblis, Tanrı esenlik versin, adem hakkında, "Beni ateşten yarattın, onu topraktan yarattın" diye itirazda bulundu da meleklerin hocasıyken sonsuz lanete uğradı, tapıdan sürüldü-gitti.

Biz de ancak bunu söylemedeyiz:

İyiliğin karşılığı iyiliktir, kötülüğün karşılığı kötülük.
(Birisi) bir kişi, bir gün oruç tutayım diye adak adar, sonra da orucunu bozarsa kefaret gerekir mi, gerekmez mi diye sordu.

(Mevlana) buyurdu ki:

Tanrı rahmeti ona, İmam Şafii mezhebinde, bir hükme göre kefaret gerektir. Çünkü Şafii, adağı and sayar; andını bozana da kefaret gerekir. Fakat Abu-Hanife'ye göre adak, yemin sayılmaz; bundan dolayı da kefaret gerekmez. Adak iki türlüdür. Biri şarta bağlı değildir, biri şarta bağlı. Şarta bağlı olmayanı, bir gün oruç tutayım demektir. Şarta bağlı olanıysa, filan gelirse bir gün oruç tutayım demektir.

Dedi ki:

Birisinin eşeği yitmişti. Eşeğini bulma umusuyla üç gün oruç tuttu. Üç gün sonra eşeğini ölmüş buldu. İncindi de bu incinişle yüzünü göğe çevirdi; bu üç güne karşılık dedi, Ramazandan altı gün yemezsem adam değilim; bedava mal mı almak istersin benden?
Birisi, "et-tahiyyat"ın anlamı nedir; "tayyibat", "salevat" ne demektir diye sordu.

(Mevlana) cevap verdi de buyurdu ki:

Bu sorular, bu tapı kılışlar, bu kulluklar, bu hatır gözetişler, hep Tanrının bağışıdır, Tanrının malı.

Çünkü Tanrı, bize sağlık vermeseydi bu soruları soramazdık, hal-hatır gözetemezdik; esenleşemezdik ki. Şu halde gerçekte, tayyibat dua, salevat da, tahiyyat da Tanrınındır; bizim değil, hepsi de onundur, onun malıdır. Hani baharın halk, eker, ovaya-tarlaya çıkar, yolculuk eder, yapılar yapar; onun gibi... Hepsi de baharın bağışıdır, baharın vergisi. Bahar olmasaydı kışın olduğu gibi bütün halk, evlerde, mağaralarda mahpus kalırdı. Şu halde gerçekte bu ekim, bu gezip tozma, bu nimetlenme, hep baharındır; nimet sahibi odur. Halk sebeplere, işlere bakar; işleri sebeplerden bilir-anlar. Fakat erenlerce açıkça anlaşılmış, görülmüştür ki sebepler, sebepleri yaratanı görüp bilmek için bir perdedir ancak. Hani birisi, perde ardında söz söyler; sanırlar ki perde söz söylüyor, bilmezler ki perdede iş yok, o bir örtüden ibaret. Fakat adam, perde ardından çıktı mı bilinir-anlaşılır ki perde bahaneymiş. Tanrı erenleri sebeplerin dışında işler görmüşlerdir ki düzülüp koşulmuş da meydana çıkıvermiş. Dağdan deve çıktı, Musa'nın sopası yılan oldu, katı kayadan on iki kaynak fışkırdı-aktı ya; tanrı rahmet etsin, esenlikler versin; Mustafa, ayı araçsız yardı; adem, babasız-anasız var oldu; isa babasız doğdu; ibrahim'e ateşten güller bitti, gülistanlar düzüldü-koşuldu ya; bunlar gibi sonu gelmez neler oldu; tıpkı bunlar gibi işte. Bunları gördüler de sebeplerin bahane olduğunu, iş görenin başka olduğunu, sebeplerin, halk onlarla oyalansın diye yüz örtüsünden, perdeden başka birşey olmadığını anladılar. Ulu Tanrı, Zekeriyya'ya, sana bir oğul vereceğim diye vaitte bulundu. O, ben ele ihtiyarım, karım da ihtiyar; buluşma aracı da pörsümüş-gitmiş. Karım, bir yaşa gelmiş, bir hale düşmüş ki çocuk yapmasına, doğurmasına imkan yok; yarabbi, böylesine bir kadından çocuk nasıl olur diye feryada başladı.

Dedi ki:

"Rabbim, benden nasıl bir erkek çocuk meydana gelir; karım da kısır; ihtiyarladım ben de."

Cevap geldi:

Aklını başına al ey Zekeriyya; gene ipin ucunu kaçırdın. Yüz bin kere sebeplerden dışarı işler gösterdim, onları unuttun-gitti. Bilmiyor musun ki sebepler bahanedir. Benim, karısız, doğumsuz, gözünün önünde senden, yüz bin çocuk meydana getirmeye gücüm-kuvvetim yeter; hatta bir buyursam dünyalarca halk belirir, hem de hepsi tam, ergen, bilgin. Ben seni, can aleminde anasız-babasız var ettim; ta önceden sana ne lutuflarım var, ne yardımlarım; hem de şu varlık alemine gelmeden önce; niçin unutuyorsun onu?

Peygamberler'in, erenlerin, halkın, iyinin, kötünün; yerlerine, mayalarına göre örneği şudur:

Kafir ilinden Müslüman iline oğlanlar getirirler, satarlar. Kimisini beş yaşındayken getirirler, kimisini on yaşındayken, kimisini on beş yaşındayken. Çocukken getirilen, uzun yıllar Müslümanların arasında yetişir-gelişir, büyür, kocar; o ilin hallerini tümden unutur, o ilden hiçbir şey hatırlamaz. Bir parça daha büyükse azıcık hatırlar. Fakat adam-akıllı büyük olan, daha çok hatırlar. Canlar da buna benzer; "Sizin rabbiniz değil miyim? Evet dediler" var ya; canlar Tanrı tapısındaydı. Yedikleri-içtikleri, harfsiz, sessiz Tanrı sözüydü, onunla güç-kuvvet elde ediyorlardı. Kimisini çocukken getirdiler; o sözü duyunca o halleri hatırlamaz, o sözü kendine yabancı bulur; bu bölük, perde ardında bırakılmış bir bölüktür; tümden kafirliğe, sapıklığa baş-aşağı dalar-gider. Kimisi biraz hatırlar, o yanın coşkunluğu, o yanın havası, onlarda başgösterir; bunlar, inananlardır. Kimileriyse o sözü duydular mı, eskiden olduğu gibi o hal, gözlerini önüne gelir, belirir, perdeler tümden kalkar, o buluşmaya ulaşır-giderler. Bunlar da peygamberlerle erenlerdir.

Dostlara ısmarıcım olsun, içyüzden anlam gelinleri size yüz gösterdi, gizli şeyler açıldı mı, sakının-sakının, onu yabancılara söylemeyin, anlatmayın; duduğunuz şu sözlerimi herkese söylemeyin. Çünkü "Hikmeti, ehli olmayandan başkasına vermeyin; ona zulmetmiş olursunuz; ehlinden de esirgemeyin, ehline zulmedersiniz" denmiştir. Eline bir güzel, bir sevgili geçse, ben seninim, beni kimseye gösterme; evinde gizle dese onu çarşılarda-pazarlarda dolaştırman, herkese, gel de şunu bir gör demen, yerinde bir iş midir; o sevgilinin de hiç hoşuna gidermi bu iş? Onlara gitmez amma sana da kızar. Ulu Tanrı, bu sözleri onlara haram etmiştir. Hani cehennemlikler, cennetliklere, nerde verginiz, nerde adamlığınız? Tanrının size verdiği, bağışladığı şeylerden birazcığını sadaka olarak, kulların gönüllerini almak için döküp saçsanız, bize bağışlasanız ne olur ki?
Büyük kişilerin kadehinde yeryüzünün de bir payı var.

Çünkü biz bu ateşin içinde yanıyor, eriyoruz; o meyvelerden birazcığını verseniz, o arı-duru, soğuk mu soğuk cennet sularından bizim de canımıza dökseniz ne çıkar ki? diye bağırırlar ya... "Cehennemlikler, cennettekilere; sudan, Tanrının size rızk olarak verdiği şeylerden bize de dökün-saçın derler; cennettekiler de derler ki: Gerçekten de Allah her ikisini de kafirlere haram etmiştir." Cennettekiler, onu Tanrı haram etmiştir size derler; bu nimetin tohumu dünyada ekilecekti; mademki orda ekmediniz, ekmeye de çalışmadınız, burada ne biçeceksiniz, ne elde edeceksiniz? Büyüklük etsek de size versek bile mademki Tanrı, onu size haram etmiştir, boğazınızı yakar, boğazınızdan aşağıyşa gitmez o. Bir keseye koysanız kese yırtılır, dökülür-gider. İşte tıpkı bunun gibi.

Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin; Mustafa'nın yanına, münafıklardan, yabancılardan bir topluluk geldi. Sahabe, gizli şeyleri anlatmada, Mustafa'yı övmedeydi.

Peygamber, üstü kapalı olarak sahabeye buyurdu ki:

"Kaplarınızın ağızlarını kapatın." Yani testilerin, kaselerin, tencerelerin, kapların-kacakların, küplerin ağızlarını örtün; örtülü tutun; pis, zehirli hayvanlar vardır; testilerinize düşerler Tanrı esirgesin; siz de bilmeden o testiden su içersiniz; size ziyanı dokunur. (Mustafa) böylece onlara, yabancılardan hikmeti gizleyin; yabancıların önünde ağzınızı-dilinizi kapatın; çünkü onlar farelerdir; bu hikmete, bu nimete layık değildir onlar buyurdu.

(Mevlana) buyurdu ki:

Tapımızdan kalkıp dışarıya giden o bey, sözümüzü etraflıca anlamadı amma kısaca anladı ki biz onu gerçeğe çağırmadayız. Onun o yalvarışını, o baş sallayışını, o sevisini anlayış yerine tutuyoruz. Hani bir köylü,şehre gelir de ezan sesini duyar; ezanın anlamını etraflıca anlamaz amma maksat nedir, bunu anlar ya.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: FiHİ Ma-FiH eserinde Mevlana hakkında bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 20:57

16. BÖLÜM-

(Mevlana) buyurdu ki:

Sevilen herşey güzeldir; fakat aksine her güzel olanın sevimli olması gerekmez. Güzellik, sevimliliğin bir parçasıdır; sevimli olmaktır temel olan.

Sevimlilik oldu mu, elbette güzellik de olur:

birşeyin parçası, tümünden ayrılamaz; onunla beraberdir, birdir. Mecnun'un zamanında Leyla'dan daha güzel olanlar vardı; fakat Mecnun'a, Leyla'dan daha güzel olanlar var, onları getirelim dediler.

Dedi ki:

Leyla'nın şeklini sevmiyorum ki ben; Leyla bir şekil değil; Elimde bir kadehe benzer Leyla. Ben o kadehle şarap içerim. Şu halde ben, içip durduğum o şaraba aşığım. Siz kadehi görüyorsunuz, şaraptan haberiniz bile yok. Bana altınlarla bezenmiş, mücevherlerle süslenmiş kadeh sunsalar, fakat içinde sirke olsa, yahut şaraptan başka birşey bulunsa ne işim var o kadehle benim? İçinde şarap olan eski kırık bir kabak o kadehten, hatta o kadeh gizi yüzlerce kadehten daha iyidir bence; fakat şarabı kadehten ayırdedebilmek için bir aşk, bir şevk gerek. Hani aç, on gün birşey yememiş biriyle günde beş kere yemek yemiş bir tok... İkisi de ekmeğe bakar amma tok, ekmeğin şeklini görür; açsa ekmeği değil, canı görür; can görünür ona ekmek. Çünkü ekmek kadehe benzer, tadıysa içindeki şaraptır sanki; o şarap ancak iştah, özleyiş gözüyle görülebilir. Şimdi iştahlan, özle de şekli görme, varlık aleminde, her yerde sevgiliyi gör. Şu halkın şekli, kadehlere benzer; şu bilgiler, hünerler, sanatlar da kadehteki nakışlardır. Görmez misin, kadeh kırıldı mı, o nakışlar kalmaz. Şu halde iş, kalıp kadehlerindeki şarapta, o şarabı içen ve gören kişide. "Kalanlar, iyi şeylerdir." Soru soranın sorucu alabilmesi için önceden iki şeyi düşünmesi gerek.

Birisi şu:

Soracağım, soracağım amma ne soracağım, yanılıyor muyum, soracağım şeyden başka birşey var mı?

İkincisi de şu:

Düşünmeli ki benim bilmediğim bundan daha iyi, daha yüce bir soru, bir hikmet var mı? Artık anladık, bildik ya; "Soru, bilginin yarısıdır." Bu yüzdendir ki herkes, birisine yüz tutmuştur. Fakat herkesin dilediği Tanrıdır; o umuyla ömrünü harcar-gider. Yalnız bu arada doğruyu bulan, yüzünde padişahın çevgeninin izi olan kimdir, bunu ayırdedip bilecek biri gerek ki Tanrı birdir desin, Tanrıyı bir bilsin. Suya dalıp boğulan, o kişidir ki su, istediği gibi oynar onunla, o suyla oynayamaz. Yüzen de, boğulan da, ikisi de sudadır amma bunu su götürür, su taşır; yüzense kendi gücüyle, kendi dileğiyle yüzer. Boğulanın her oynayışı, her işi, her sözü, sudandır, kendinden değil. O arada, bir bahanedir. Hani duvardan bir ses duyarsın ya; bilirsin ki duvardan gelmiyor o ses, duvarı söyleten biri var. Erenler de böyledir işte... Ölmeden önce ölmüştür onlar; kapı-duvar kesilmişlerdir; onlarda kıl kadar bir varlık bile kalmamıştır. Tanrı gücünün- Tanrı kuvvetinin elinde bir kalkana benzerler. Kalkanın oynayışı, kendiliğinden değildir. "Ben Tanrıyım" demenin anlamı da budur işte.

Kalkan der ki:

Ben arada yokum, oynayışım, Tanrı elinin oynayışından. Bu kalkanı Hak görün, Hakla pençeleşmeye kalkışmayın. Çünkü böylesine bir kalkanı yaralamaya kalkışanlar, gerçekte Tanrıyla savaşa girişmişler, Tanrıya saldırmışlardır. adem'in zamanından şimdiyedek başlarına neler gelmiştir bu çeşit kişilerin, duy da anla. Firavun, Şeddad, Nemrud, ad kavmi, Lut kavmi, Semud kavmi gibi... Sonları da yok hani. Öylesine kalkan, kıyametedek var, zamandan zamana ulanır-gider. Kimisi peygamberler şeklinde görünür, kimisi erenler şeklinde; böylece de iyileri kötülerden ayırdederler, düşmanları dostlardan ayırırlar. Şu halde her eren, Tanrının kesin delilidir halka; halkın mertebesi, makamı, ona olan ilgisi kadardır. Ona düşmanlıkta bulunursa Tanrıya düşmanlık etmiş olurlar. Dostluk etmeye çalışırlarsa Tanrıya dostluk ederler. "Onu gören beni görür, ona kasteden bana kasteder." Tanrı kulları, Tanrı hareminin mahremleridir. Hadımlar gibi hani; Tanrı, varlık, istek, hıyanet damarlarını ta kökünden koparıp kesmiş, onları tertemiz bir hale getirmiştir; böylece de bütün dünya onlara hizmetçi olmuştur. Onlar, öylesine sırlara mahrem olmuşlardır ki "Tertemiz olanlardan başkaları dokunamaz onlara, anlayamaz onları."

(Mevlana) buyurdu ki:

Büyüklerin kabrine arkasını çevirmiştir amma inkarından, gafletinden değil; yüzünü onların canına çevirmiştir o. Çünkü ağzımızdan çıkan bu söz, onların canıdır. Bedene arkasını döner, yüzünü cana tutarsa ziyanı yok.
Bir huyum var benim; hiçbir gönlün bana kırılmasını istemem. İşte şuracıktaki bir bölük halk, sema' ederken bana çarparlar. Bazı dostlar da onları men'eder. Bu, bana hoş gelmez. Yüz kere söylemişimdir, benim için kimseye birşey söylemeyin; ben razıyım ona. O kadar gönül alıcıyım, gönül yapmayı isterim ki yanıma gelen şu dostların canlan sıkılır korkusuyla şiir söylerim, onunla oyalanmalarını dilerim. Yoksa ben nerdeyim, şiir nerde? Vallahi şiirden usanmışım ben; bence şiirden beter birşey yok.

Hani şuna benzer bu:

Birisi, konuğunun dileğine uyar da o işkembeye el atar, onu yıkamaya koyulur; çünkü konuğun iştahı işkembeyedir. Bana da şiir söylemek gerek. İnsan, filan şehirde hangi kumaş gerek, hangi kumaşı alıyorlar; buna dikkat eder de onu alır, onu satar; isterse matahların en aşağısı olsun. Bilgiler elde etmeye çalıştım; öğrendim-belledim. Yüksek kişiler, gerçeğe erenler, akıllı-fikirli adamlar, uzağı görenler, derin bilginler, yanıma gelince onlara eşi olmayan, güzel mi güzel, ince mi ince şeyler anlatayım diye bütün o bilgileri burada topladı, o zahmetleri buraya getirdi, yığdı; ben ne yapabilirim? Bizim ilimizde, bizim toplumumuzda şairlikten daha ayıp bir iş yoktu. O ilde kalsaydık onların tabiatlarına uygun bir ömür sürer, ders vermek, kitaplar meydana getirmek, öğüt vermek, va'zetmek, zahitlikte bulunmak, ibadetlere koyulmak gibi onların istediği şeylere sarılırdık.

Emir Pervane bana dedi ki:

Temel olan ibadettir.

Dedim ki:

İbadet ehlini, ibadet dileyeni göster de ben de onlara ibadet nedir, göstereyim. Sen şimdi söz istiyorsun, kulağını vermişsin, birşey işitmek, birşey duymak isteğindesin; söylemezsem üzülürsün. İbadet iste de ibadet nedir, göstereyim sana. Biz, dünyada er arıyoruz ki ona ibadet nedir, gösterelim. İbadet müşterisi bulamıyoruz, söz müşterisi buluyoruz da sözle oyalanıyoruz. Madem ki ibadet etmiyorsun, ne bilirsin sen, ibadet nedir? İbadet, ibadetle öğrenilebilir; bilgi bilgiyle anlaşılabilir. Şekil, şekille öğrenilir; anlam, anlamla. Biz yolda olmuşuz, ibadete koyulmuşuz, ne çıkar; kim görebilir bizi? Yolcu yok, yol, ıpıssız. Zaten bu ibadet, namaz, oruç değil ki. Bunlar, ibadetin şekilleri; asıl ibadet, özdeki anlam. adem'in zamanında ta, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Muhammed'in zamanınadek namaz, oruç bu şekilde değildi, fakat ibadet genede vardı. Şu halde bu, ibadetin şeklidir, ibadetse insandaki anlamdır. Hangi ilaç tesir etti dersin ya; orda tesir edişin şekli yoktur, ancak anlamdır orda bulunan. Bu adam, filan şehirde vergi memurudur derler fakat memurluğun şeklini göremezler ki... Onunla ilgili işler yüzünden ona vergi memuru derler. Şu halde ibadet de halkın anladığından başkadır. Onlar, ibadet, şu görünen şekildir sanırlar. İki yüzlü, içi dışına uymaz biri, o ibadeti yerine getirse kendisine hiçbir faydası yoktur; çünkü onda gerçeklik ve inanç anlamı yoktur ki. Herşeyin temeli sözdür, söz. Senin sözden haberin yoktur da ondan hor görüyorsun onu. Söz, ibadet ağacının meyvesidir; çünkü ibadet de sözden doğar. Ulu Tanrı, evreni sözle yarattı; "Ol, der, olur" dedi. İnanç gönüldedir, sözle söylemezsen fayda etmez. Namaz bir iştir; fakat Kur'an okumazsan doğru olmaz. Sözün değeri yoktur dediğin zaman bile bu değersizliği gene sözle söylüyorsun; nasıl olur da değeri olmaz sözün? Sözün değeri yoktur sözünü duyuyoruz ya senden; bunu da sözle söylüyorsun.
Birisi, bir hayır işler, bir güzel iş yaparsak Tanrıdan karşılığını ummamızın, beklememizin ziyanı var mıdır, yok mudur diye sordu.

(Mevlana) buyurdu ki:

İy vallah, umut beslemek gerek. İnanç da bu korkudur, bu umuttur. Birisi benden, ummak güzel, hoş, bu korku da ne diye sordu.

Dedim ki:

Sen bana umutsuz bir korku göster; yahut korkusuz bir umut göster. Çünkü bunlar, birbirinden ayrılmaz; biri olmadan öbürü olmaz; nasıl oluyor da böyle bir soru soruyorsun? Mesela birisi buğday eker, buğdayın bitmesini umar elbet; umar amma bu umuda ya bir ziyan gelirse, ya bir afata uğrarsa diye bir korku da vardır. Şu halde anlaşıldı ya, korkusuz umut yok; umutsuz korku, yahut korkusuz umut, hiç mi hiç düşünülemez. Şimdi umutlanır, karşılık olarak bir lutuf bekler, umarsa biri, kesin olarak o işe daha sıkı sarılır, daha çok çalışır- çabalar. O umu, kanadıdır onun; kanadı ne kadar kuvvetli olursa uçuşu, o kadar çok olur. Umutsuz kalırsa tembelleşir, artık onun elinden ne birşey gelir, ne kulluk eder. Hani sayrı, acı ilacı içer, on tane tatlı şeyden vazgeçer ya; onun gibi. Sayrı, sağlık umusunu beslemeseydi nerden, nasıl dayanırdı buna?

İnsan, konuşan hayvandır, insan hayvanlıktan, bir de sözden meydana gelmiştir. Hayvanlık, boyuna ondadır, ayrılmaz ondan; söz de böyledir, boyuna vardır onda. Görünüşte söz söylemese bile boyuna söyler, konuşur insan. Toprakla bulanmış suya benzer insan, arı-duru su, onun sözüdür, toprağı da hayvanlığı. Fakat toprak, eğretidir onda. Görmüyor musun? O topraklar, o bedenler, geçip gittiler, çürüyüp eridiler, iyiye-kötüye ait sözleri, hikayeleri, bilgileri kaldı ancak.

Gönül sahibi, tümdür. Onu gördün mü herkesi, herşeyi görmüş olursun. Çünkü "Bütün avlar yaban eşeğinin karnında." Dünyadaki bütün halk, onun parça-buçuğudur, odur tüm.

Şiir

İyi-kötü, herşey, herkes, dervişin parça-buçuğudur;
Böyle olmayan adam, derviş değildir.
Şimdi tüm olan onu gördün mü, kesin olarak bütün kainatı görmüş olursun. Onu gördükten sonra kimi görürsen bir kere daha onu gördün demektir. Onların sözleri de tümün sözleridir. Onların sözlerini duyduktan sonra duyduğun her söz, bir kere daha duyulmuş, işitilmiş sözdür.

Kim onu bir konakta görürse sanki Bütün insanları görmüştür, bütün yerleri
A insan, Tanrı kitabı sensin, sen. Padişahın güzelliğine bir aynasın sen. Kainatta ne varsa senden dışarda değil; Ne istiyorsan kendinden iste, kendinde ara... Ne arıyorsan sensin, sen.

17. BÖLÜM

Naib dedi ki:

Bundan önce kafirler, putları öperler, putlara secde ederlerdi. Biz de şu zamanda onun tıpkısını yapıyoruz. Gidiyor, Moğollara secde ediyoruz; sonra da kendimizi Müslüman sayıyoruz. Ayrıca içimizde hırs, istek, kin, haset gibi bunca put var; bunların hepsine de itaat etmedeyiz; hem içten, hem dıştan biz de aynı işi yapıyoruz; sonra da kendimizi Müslüman sayıyoruz.

(Mevlana) buyurdu ki:

Amma burda bir başka şey var. Hatırınıza şu kötüdür, beğenilmeyecek birşeydir düşüncesi geliyor ya; gönül gözünüz, kesin olarak niteliksiz bir pek büyük şey görmüştür ki bu, size kötü, çirkin görünüyor. Acı su, tatlı suyu içmiş olana acı gelir. "Herşey, zıddiyle meydana çıkar." Şu halde Ulu Tanrı canınıza inanç ışığını vermişki bu işleri çirkin görüyorsunuz. Demek ki güzelin karşısında bu çirkin görünüyor. Böyle olmasaydı neden başkalarında bir dert yok; ne haldeyseler hallerinden memnunlar; iş bundan ibaret diyorlar. Ulu Tanrı, size dileğinizi verecektir; elde etmeye çalıştığınızı elde edeceksiniz. "Kuş kanatlarıyla uçar, inanç sahibi himmetiyle."

Yaratıklar üç sınıftır. Kimisi meleklerdir, salt akıldır hepsi; ibadet, kulluk, Tanrıyı anış, onlara tabiattır, yiyip içmedir, onunla geçinirler, onlara yaşayış budur; hani balığın suda yaşadığı gibi; balığın canı da sudur; yatağı, yastığı da. Meleğe teklif de yoktur; çünkü şehvetten arınmıştır, ter-temizdir. Şehvete düşmüzse, nefsine, havasına uymazsa ne var ki? Zaten bunlardan arınmıştır o. Hiç savaşmaz nefsiyle. İbadet etse bile ibadetini saymazlar; çünkü bu, onun yaratılışından ileri gelir, onsuz olamaz ki. Yaratıkların kimisi de hayvandırlar. Onlar salt şehvettir, kötülük yapma diyen akıl yoktur onlarda; insanlara olduğu gibi onlara teklif yoktur. Yoksul insana gelince; O, akılla şehvetten meydana gelmiştir Yarısı melektir, yarısı hayvan. Yarısı yılandır, yarısı balık. Balık oluşu, suya çeker, yılanlığı toprağa sürer onu; çekiştedir, savaşta. "Aklı şehvetini yenen, meleklerden yücedir; şehveti aklını yenen hayvanlardan aşağı."

Melek bilgiyle kurtuldu; hayvan bilgisizlikle kurtuldu; İnsanoğluysa ikisinin arasında çekişe-dövüşe kaldı-gitti.

Şimdi insanların kimisi, akla o kadar uydu ki tümden melek oldu, salt ışık kesildi-gitti. Bunlar peygamberlerdir, erenlerdir; korkudan da kurtulmuşlardır, umudan da. "Ne korku vardır onlara, ne hüzünlenirler onlar." Kimisinin de şehveti, aklına üst olmuştur. Bunlar da tam hayvan olmuşlardır. Kimisi de kavga, savaş içinde kalmıştır. Bunlar içlerinde dert, ağrı, feryad, özleyiş beliren bir bölüktür; bu çeşit yaşayışlarını hoş görmez bunlar. Bunlar, inananlardır. Erenler, bunları konaklarına ulaştırmayı, kendilerine döndürmeyi beklerler, şeytanlar da onları aşağılıkların en aşağısına çekmeyi beklerler.

Şiir

Biz de istiyoruz, başkaları da istiyor;
Bakalım, baht kimin olacak, devlete kim ulaşacak?

"Allah'ın yardımı gelince Surenin sonunadek." Zahir müfessirleri şöyle tefsir ederler: Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin. Mustafa, dünyayı Müslüman edeyim, Tanrı yoluna sokayım diye çalıştı, çabaladı. Öleceğini anlayınca ah dedi, ömrüm yetmedi ki halkı çağırayım.

Ulu Tanrı dedi ki:

Gam yeme, şu anda geçip gidiyorsun; orduyla, kılıçla iller aldın, şehirler zaptettin ya, ben ordusuz olarak her yeri, herkesi sana uydurayım, inanç sahibi edeyim.

Bunun nişanesi de işte şu:

Ölürken halkın, kapıdan bölük-bölük girdiğini, takım-takım Müslüman olduğunu göreceksin. Bunu gördün mü de bil ki yolculuk vaktin geldi-çattı; Tanrının noksan sıfatlarından arı olduğunu söyle, ondan yargılanma dile ki oraya göçeceksin artık. Fakat gerçeğe ulaşanlar derler ki manası şudur; insan sanır ki, kötü işleri kendi gücüyle, kendi çabasıyla kendisinden giderebilirler. Fazla savaşır, gücünü-kuvvetini daha çok harcar, fakat gideremez; umutsuz bir hale düşer.

Ulu Tanrı ona der ki:

O işi gücünle-kuvvetinle başaracağını sandın. Bu bir yol-yordamdır ki koymuşum; yani neyin varsa yolumuza dök-saç; ondan sonra bizim bağışımız gelir-çatar. Şu sonu gelmez, bitip tükenmez yolda bu arık elle, bu arık ayakla yürü, yol al; biz biliyoruz ki şu arık ayakla bu yolu aşamazsın sen. Hatta yüz bin yıl yürüsen bir konaklık yol bile gidemezsin. Fakat mademki bu yola düştün, elden-ayaktan kaldın, düşüp yerlere serildin, artık hiç gücün-kuvvetin kalmadı mı, ondan sonra Tanrı yardımı elinden tutar. Hani çocuk süt emdikçe kucakta taşınır, büyüdü mü yürüsün diye onu kucaktan indirirler, yere bırakırlar. Şimdi de gücün-kuvvetin bitti artık. Gü-cün-kuvvetin varken savaşıp dururdun; arada-sırada uykuyla uyanıklık arasında, yahut da uyanıkken sana bir lutufta bulunurduk da onunla biz arama yolunda kuvvet bulurdun, umutlanırdın. Şimdi, şu anda araç da kalmadı ya; artık bizim lutuflarımızı, bağışlarımızı, yardımlarımızı seyret; bölük-bölük başından dökülür-saçılır onlar. Yüzbinlerce çalışıp çabalamayla bir zerresini bile göremezsin bu lutufların. Şimdi bunları gördün, bu devlete erdin ya;"Rabbin: Överek noksan sıfatlardan arı olduğunu söyle onun" o işi kendi-kendine başarırsın, elinden gelir o iş sanmıştın ya, o sanıdan, o düşünceden tövbe et artık. Bu işi başarmayı kendinden bildin, bizden değil; fakat şimdi gördün ya; bu işi başarma, bizdendir; "Yarlıganma dile; gerçekten de o, tövbeleri kabul eder."

Biz Emir'i dünya için, yahut bilgisi, ibadete koyulması yüzünden sevmiyoruz. Başkaları bunlar için severler; çünkü Emir'in arkasını görmüşlerdir, yüzünü değil. Emir aynaya benzer, bu huylar da tıpkı değerli incilerdir, altınlardır; bunları aynanın ardına koymuşlardır. Altına aşık olanların, inciye tutulanların gözleri aynanın ardındadır. Aynaya aşık olanların gözleriyse altında, incide değildir; onlar boyuna aynaya yüz tutmuşlardır; aynayı ayna olduğu için sever onlar; çünkü aynada güzel yüz seyredeler; usanmazlar aynadan. Fakat yüzü çirkin olan, ayıplı olan, aynada bir çirkin, bir ayıplı yüz görür, aynanın yüzünü çevirir; o incileri mücevherleri diler. Evet; aynanın ardına binlerce çeşit nakışlar yaparlar, mücevherler korlar; bundan aynaya ne ziyan var. Ulu Tanrı, hayvanlıkla insanlığı karıştırdı, ikisi de meydana çıksın diye; "Herşey zıddıyla belli olur, meydana çıkar." Çünkü zıddı olmadıkça, zıddını söylemedikçe hiçbir şey, tarif edilemez; imkan yoktur buna. Ulu Tanrının zıddı yoktur da onun için "Ben bir gizli defineydim, bilinmeyi diledim, sevdim" demiş, ışığı meydana çıksın diye karanlıktan ibaret olan şu kainatı yaratmıştır; gene böylece peygamberlerle erenleri meydana çıkarmış, "Sıfatlarımla halka görün" demiştir. Onlar, düşmanın dosttan, tek, eşsiz kişinin yabancıdan ayrılması, belli olması için Tanrı ışığını elde etmiş olanlardır. O anlama, zaten anlam bakımından zıt yoktur, görünüşte zıddı vardır onun. Hani Adem'in karşısında İblis, Musa'nın karşısında Firavun, İbrahim'in karşısında Nemrud, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa'nın karşısında Abu-Cehl gibi tıpkı... Sonu da yoktur bunun. Şu halde anlam bakımından zıddı yoktur amma erenlerle Tanrıya bir zıt belirlemede; hem de halk, onlara ne kadar düşmanlık ederse, ne kadar aykırı hareket ederse işleri o kadar yücelmede onların, o kadar yayılıp tanınmada. "Tanrı ışığını nefesleriyle söndürmek isterlerse de Tanrı, kendi ışığını tam parlatır; kafirler hoş görmeseler de böyledir bu."

Ay, ışığını saçar, köpek de ürür-durur; Ayın ne suçu var? Köpeğin huyu bu.
Gökyüzünde ne varsa Ayla ışıklanır; Yeryüzünde bir kırağdan ibaret olan köpek de nedir ki?

Birçok kişiler vardır ki Ulu Tanrı onları nimetle, malla, altınla, beylikle azaplandırır; oysa ki onların canları, bunlardan kaçar. Bir Tanrı yoksulu, Arab ilinde, ata binmiş bir bey gördü; alnında peygamberlerin, erenlerin ışığı vardı.

Bunu gördü de dedi ki:

Kullarını nimetlerle azaplandıran Tanrı, arıdır noksan sıfatlardan.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: FiHİ Ma-FiH eserinde Mevlana hakkında bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 20:58

18. BÖLÜM -

Şu hafız Kur'an'ı doğru okuyor. Evet, Kur'an'ın şeklini doğru okuyor amma anlamdan haberi yok.

Delili de şu:

Anlamı söylersen reddeder, sözleriyle korü-körüne okur-durur.

Şuna benzer bu:

Adamın biri, eline bir kunduz alır. Ondan daha güzel bir kunduz getirirler, istemez. Anlarız ki kunduzu tanımıyor, bilmiyor bu adam. Birisi bu kunduzdur demiş ona, o da ona uyup kunduzu eline almış. Hani ceviz oynayan çocuklar gibi; oynarlar amma cevizin içini versen, yağını versen istemezler; ceviz, şakır-şakır ses çıkaran şeydir, bununsa şakır şakır şakırdaması yok derler. Tanrının hazneleri çoktur. Tanrının bilgileri çoktur. O hafızın bilgisi var da Kur'an'ı okuyorsa peki, neden öbür Kur'an'ı reddediyor?

Bir hafıza söyledim, anlattım; dedim ki:

Tanrı Kur'an da diyor ki: "Söyle, deniz sözlerine mürekkep olsa o mürekkep, Rabbimin sözleri bitmeden tükenir-gider." Şimdi, bu Kur'an, elli dirhem mürekkeple yazılabilir. Bu söz, Tanrı bilgisine bir işarettir; Tanrı bilgisiyse yalnız bu kadar değildir. Bir aktar, bir parça kağıda bir ilaç kosa, sen de bütün aktar dükkanı bu kağıt parçasındandır desen aptallıktır bu. Musa'nın, İsa'nın, bunlardan başka peygamberlerin zamanında da Kur'an vardı, Tanrı sözü vardı, fakat arapça değildi. Bunu anlattım, o hafıza tesir etmedi; ben de vazgeçtim.
Rivayet etmişlerdir, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber'in zamanında sahabenin herbiri, bir sure, yarım sure ezberlemişti. Ezberleyeni de pek büyük görürler, bir sure ezberinde diye parmakla gösterirlerdi.

Bunun sebebi de şuydu:

Onlar, Kur'an'ı içiyorlardı, yiyorlardı, sindiriyorlardı. Bir batman, yahut iki batman ekmek yemek, büyük bir iştir. Ancak ağza alınır, çiğnenir, çıkarılırsa bin eşek yükü ekmek de yenebilir. "Nice Kur'an okuyan var ki Kur'an, lanet eder onlara" denmiş. Bu söz, Kur'an'ın anlamını anlamayanadır. Amma bu da iyidir. Tanrı şu dünyayı kursunlar, yapsınlar diye bir bölük halkın, gafletle gözlerini bağlamıştır. Kimisini öbür dünyadan gaflete salmasaydı dünya, hiçbir vakit mamur hale gelmezdi. Kuruluşları, mamurluğu meydana getiren gaflettir. Şu çocuk da gafletle büyür, boy atar. Aklı olgunlaştımı artık boy atmaz. Şu halde mamurluğu meydana getiren, kurup yapmaya sebep olan gaflettir; yıkıma sebep olan da uyanıklıktır.

Şimdilik söz söylüyorum ya, sebebi ikiden artık değil. Ya hasetten söylüyorum, ya esirgeme yönünden. Hased olamaz, haşa... Çünkü hased etmeye değen birşeye hased etmek yazıktır, değmiyene hased etmek de ne oluyor ki? Sözüm, ancak pek esirgediğimdendir, pek acıdığımdan; istiyoruz ki aziz dostu anlama çekelim.

Anlatırlar ya hani, bir adam Hacca giderken çöllere düştü. Pek susadı. Ta uzakta küçücük bir çadır gördü. Oraya gitti, bir halayıkçağız gördü. Adam, konuğum ben, dileğim var diye bağırdı. Oraya vardı, su istedi. Öylesine bir su verdiler ki ateşten sıcaktı, tuzdan acı. Dudaktan damağa damaktan karna giderken gittiği her yeri yakıyordu.

Adam, pek acıdı da o kadına öğüt vermeye koyuldu; dedi ki:

Sizin bende hakkınız var, çünkü sizin yüzünüzden biraz esenleştim. Kayırmam coştu da ondan söylüyorum; sözlerimi dinleyin. Bağdat şuracıkta, Kufe de, Vasıt da, başka büyük şehirler de yakın size. Kötürüm bile olsanız sürüne sürüne yuvarlana-yuvarlana oralara varabilirsiniz. Oralarda pek güzel, pek tatlı sular vardır; çeşit çeşit yemekler, hamamlar, nimetler, hoşluklar vardır. O şehirlerin tatlarını saydı-döktü. Derken, o Arabın kocası geldi. Birkaç çöl faresi avlamıştı. Karısına pişir şunları dedi. Ondan konuğa da verdiler. İster-istemez yedi. Konuk geceyarısı çadırın dışında uyudu. Kadın, bu konuk neler dedi, neler anlattı, duydun mu dedi. Konuğun anlattıklarını bir eksiksiz kocasına anlattı. Kocası olan Arap, hay karı dedi, bu çeşit şeyleri dinleme; dünyada hasetçiler çoktur; esenliğe, devlete kavuşanları gördüler mi hased ederler; onları bu esenlikten etmek, bu devletten yoksun bırakmak isterler.

Şimdi bu halk da böyledir. Esirgeme yüzünden birisi öğüt verse hased ediyor derler. Fakat o adamda bir maya varsa sonunda anlama yüz tutar. Çünkü ona Elest gününde bir katredir, damlamıştır; sonunda o katre, işkillerden, mihnetlerden kurtarır onu. Gel, niceyebir uzak kalacaksın bizden, niceye bir ilişkiler, sevdalar içinde bunalıp duracaksın? Fakat insan, bir topluluğa ne söz söyliyebelir ki o topluluk, o çeşit sözü ne bir kimseden duymuştur, ne şeyhinden.
Mayasında ululuk olmayan,
Büyüklerin adlarını duymaya dayanamaz.

Anlama yüz tutmak, önce o kadar güzel görünmez amma gittikçe tatlılaşmaya başlar. Görünüşün tersinedir bu. Şekil önce güzel görünür, onunla ne kadar çok düşer-kalkarsan o kadar soğursun ondan. Nerde Kur'an'ın şekli, görünüşü, nerde Kur'an'ın anlamı. İnsana bak; nerde şekli, nerde anlamı? İnsanın şeklindeki anlam gitti mi bir soluk bile evde bırakmazlar onu.

Tanrı sırrını kutlasın, Mevlana Şemseddin buyurur, anlatırdı. Büyük bir kervan bir yere gidiyormuş. Çöle düşmüşler. Ne bir mamurluk bulmuşlar, ne bir içim su. Derken ansızın bir kuyuya raslamışlar; fakat kovası yokmuş. Bir kab elde ederler, ip bulurlar. Kaba bağlayıp kuyuya sallarlar. Çekince bakarlar ki ip kesilmiş kova yoktur. Bir kap daha bulup sallarlar. Çekince bakarlar ki ip kesilmiş, kova yok. Bir kap daha bulup sallarlar. Gene ip kesilir. Derken kervandan birini iple kuyunun dibine indirirler, o da çıkmaz, orda kalır. Kervanda akıllı biri varmış; o, ben ineyim der. Onu sallarlar. Kuyunun dibine varması yaklaşınca korkunç bir Zenci karşısına çıkar. Akıllı adam, bundan kurtulmama imkan yok, bari aklımı başıma devşireyim, kendimi kaybetmeyeyim, bakalım, başıma ne gelecek der. Zenci, uzun masal söyleme der, tutsağımsın benim, doğru cevap vermedikçe hiçbir şeyle kurtulamazsın. Adam, buyur der. Zenci, yerlerden neresi daha iyidir diye sorar. Akıllı adam, kendi-kendine tutsağım, çaresizim onun elinde; Bağdat desem, yahut başka bir şehri söylesem belki onun yerini kınamış olurum der. İnsana nerde bir eş-dost bulunursa orası daha iyidir; isterse orası kuyu dibi olsun, orası daha iyi; isterse fare deliği olsun, orası daha iyi diye cevap verir. Zenci, beğendim-beğendim, kurtuldun; dünyada bir tek adam var, o da sensin; Şimdilik seni bıraktım-gitti; senin yüzünden öbürlerini de azad ettim; bundan böyle hiç kan dökmeyeceğim; dünyadaki bütün insanları senin sevginle sana bağışladım der. Sonra da bütün kervan halkını suvarır, kandırır. Şimdi bundan maksad, anlamdır; bu anlamı bir başka çeşit söyleyebilmek de mümkün, fakat mukallid, ancak şu şekli görür; onlara söz söylemek güçtür. Şimdi bu sözü başka bir örnekle söylesen de duymazlar.

19. BÖLÜM

Taceddin Kabai'ye, şu mollalar aramıza giriyorlar, halkı, din yoluyla inançsız bırakıyorlar dediler buyurdu.

(Sonra da) dedi ki:

Hayır, onlar bizim aramıza girip bizi inançsız edemezler. Haşa, bizden değildir onlar. Hani bir köpeğe altın tasma takarlar ya. Takarlar amma bu yüzden o köpeğe av köpeği demezler ki. Avlanmak, av köpeğindeki bir huydur, bir hünerdir; ister altın tasma tak, ister yün. Bilginlik de cübbeyle, sarıkla değildir bilginlik, bilgin kişinin özündeki bir hünerdir; bilgin, ister ağır kumaştan yapılmış kaftan giysin, ister abaya-kebeye bürünsün, farketmez. Nitekim Peygamberin zamanında da münafıklar, din yolunu kesmek istediler; mukallidi din yolunda gevşetmek için namaz elbisesi giyindiler. Çünkü kendilerini Müslümanlardan göstermeselerdi bunu başaramazlardı. Yoksa bir Firenk, yahut Musevi, dini kınasa sözünü dinlerler mi hiç? "Vay o namaz kılanlara ki namazlarının şartlarını unuturlar önem vermezler, gösteriş için kılarlar, en değersiz şeyi bile vermezler."

Sözün tümü şu:

O ışık sende de var, fakat insanlık yok; insanlık iste; maksat budur; bundan ötesi boş söz ancak. Söz fazla bezenince maksat unutulur. Bir bakkal, bir kadını seviyordu. Kadının cariyeciliğiyle, şu halde, bu haldeyim, seviyorum, yanıyorum, kararım yok, sitemlere uğramışım, cefaler çekmedeyim, dün şöyleydim, dün akşamım şu halde geçti diye haberler yolladı; uzun-uzadıya masallar okudu.

Cariyecik, kadının yanına varınca dedi ki:

Bakkalın selamı var; gel de diyor, seni şöyle böyle edivereyim. Kadın, bu kadar soğuk mu söyledi dedi. Cariye, o uzun-uzun söyledi-durdu amma maksadı bu, temel olan da maksattır, ötesi başağrısı dedi.

20. BÖLÜM

(Mevlana) buyurdu ki:


Gece-gündüz uğraşıyor, kadının huylarını güzelleştirmeye çalışıyorsun. Kadının pisliğini kendinle temizlemedesin; kendini onunla temizlersen daha iyi olur; çünkü onu da kendinle beraber temizlemiş olursun. Kendini, onun için temizle; ona doğru git. Sence olmayacak bir söz bile söylese doğru söylüyorsun de. Kıskançlığı bırak. Kıskançlık, erkek huyudur amma şu bir tek iyi huyla birçok kötü huylar peydahlanır sende. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber, bunun için "Müslümanlıkta keşişlik yoktur" buyurdu; keşişler yalnız yaşarlar, dağlara çıkarlar, evlenmezler, dünyadan vazgeçerler; bunlar yoktur Müslümanlıkta. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber'e ince, gizli bir yol gösterdi yüce, büyük Tanrı. Nedir o yol? Kadınların cefalarını çekmek, olmayacak sözlerini dinlemek, onlara üst olmak, kendi huylarını temizlemek, güzelleştirmek için evlenmek. "Gerçekten de sen, pek büyük, pek güzel huylara sahipsin."

İnsanların cefalarına, eziyetlerine dayanmak, kendi pisliğini onlara sürmek gibidir. Senin huyun, onların kötülüklerine dayanman yüzünden güzelleşir, iyileşir; onların huylarıysa bu saldırma, bu haddini aşma yüzünden kötüleşir. Bunu bildin ya, kendini temizlemeye bak. Onları, kendi pisliğini onunla temizlediğin bir çaput bil. Nefsini yenemezsen aklını başına devşir de tutalım, aramızda nikah yok; başı boş bir sevgili o; istek üstün olunca yanına gidiyorum de; kızgınlığını, hasedini, kıskançlığını bu yolda yen, gider kendinden; onların cefasına dayanmak, olmayacak şeylerine tahammül etmek tadını alıncaya dek bu dersi ver kendine. Ondan sonra artık bu ders olmadan da dayanmaya başlarsın, kendine zulmetmeye alışır gidersin; çünkü artık faydanı, apaçık bunda görürsün.

Rivayet etmişlerdir; Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber, sahabeyle bir savaştan gelmişti. Bu gece şehrin dışında yatacağız, yarın gireceğiz şehre diye davul çalın buyurdu. A Tanrı elçisi dediler, sebebi ne? Olabilir ya dedi, kadınlarınızı yabancı erkeklerle buluşmuş görürsünüz; canınız sıkılır; bir fitnedir, kopar. Sahabeden biri dinlemedi; kalkıp gitti; karısını bir yabancıyla buldu.

Peygamber'in yolu buydu:

Kıskançlığı, öfkeyi gidermek için zahmet çekmek; kadını doyurmak, giydirip kuşatmak için zahmet çekmek; yüz binlerce hadsiz-hesapsız zahmetler tatmak; böylece de Muhammed'lik alemi yüz gösterinciyedek dayanmak, isa'nın yolu, çabalamak, yalnızlık, isteğe uymamaktı; esenlikler ona, Muhammed'in yoluysa kadının ve insanların derdini-cefasını çekmek. Mademki Muhammed'in yoluna gidemiyorsun, bari isa'nın yoluna git de bir uğurdan yoksun kalma. Sende bir arılık varsa yüz sille yersin, meyvesini, karşılığını ya görürsün, yahut da göreceğine inanırsın; mademki buyurmuşlardır, haber vermişlerdir, elbette böyle birşey var, sabredeyim de zamanı gelir, birdenbire o haber verdikleri şey bana da ulaşır dersin; ulaştığını da görürsün. Değil mi ki bu zahmetler yüzünden şu anda hiçbir şey elde edemedim amma sonunda defineler bulacağım diyorsun. Bunu gönlüne koymuşsun; definelere ulaşırsın, beklediğinden, umduğundan fazlasını elde edersin. Bu söz, şimdi tesir etmez amma bir zaman sonra daha pişkin, daha olgun bir hale gelirsin, o vakit adam-akıllı tesir eder sana.

Kadın nedir, dünya ne? İster söyle, ister söyleme; o, neyse gene odur, yaptığını bırakmayacaktır o. Hatta söyledikçe daha da beter olur. Mesela bir somun al, koltuğuna koy, sakla, bunu kimseye vermeyeceğim de vermeyeceğim; vermek şöyle dursun, göstermeyeceğim de de. Ekmek, bolluğundan, ucuzluğundan yerlere dökülüp saçılmıştır, köpekler bile yemiyor amma vermemeye, göstermemeye kalkıştın mı, bütün halk ona düşer; sakladığın, göstermediğin o ekmeği mutlaka göreceğiz diye yalvarmaya, seni kınamaya, sövmeye koyulur. Hele koltuğuna-yenine sakladığın, vermemeye, göstermemeye savaştığın o ekmeğe öylesine düşerler ki bu düşkünlük, haddi-sınırı aşar-gider. Çünkü "İnsan men'edildiği şeye düşer." Kadına gizlen diye emrettikçe onda, kendini gösterme isteği çoğalır-durur; halkta da o kadın ne kadar gizlenirse onu görmek isteği o kadar artar. Şu halde sen oturmuşsun, iki tarafın da isteğini kızıştırıyorsun. Sonra da bunu doğru-düzen bir iş sanıyorsun; oysa ki bu iş, bozgunculuğun ta kendisi. Mayasında kötü bir işte bulunmamak varsa, yapma desen de, demesen de iyi huyuna, temiz yaratılışına uyacak, ona göre hareket edecektir o; bırak, işkillenme sen. Yok, tersine, mayası pisse gene kendi yolunu tutacaktır o. Gerçekten de yapma-etme, görünme demek, isteği arttırır ancak; başka şeye yaramaz.

Şu adamlar, Tanrı sırrını kutlasın, Tebrizli Şemseddin'i gördük diyorlar. A hoca diyor, onu gördüm ben. A kızkardeşi orospu, nerde gördün? Damdaki deveyi görmeyen, iğne yordamını gördüm, ipliği de geçirdim diyor. Ne hoş söylemişler o hikayeyi; hani, iki şeye güleceğim geliyor demiş; biri, Zencinin parmak uçlarını karaya boyaması, öbürü körün pencereden başını çıkarması. Onlar da tıpkı buna benzer. Can gözü kör olanlar, beden pencerelerinden başlarını çıkarmışlar; ne görecekler ki. Onların beğenmelerinden, inkar etmelerinden ne çıkar? Akıllıya göre ikisi de birdir. Beğenen de, beğenmeyen de... İkisi de görmemiştir, saçma-sapan söylenip durmada. Önce görüşü elde etmek gerek, ondan sonra bakmak. Görüş elde edildikten sonra da nasıl görülecek onlar? Dünyada bunca görüş sahibi, gerçeğe ulaşmış erenler var; onlardan başka da erenler var; onları bunlar bile göremezler. Onlara "Tanrının örttüğü, gizlediği erenler" derler. Şu erenler, yarabbi, gizli erenlerinden birini göster bize diye yalvarıp yakarırlar. Fakat onlar dilemedikçe, onlara gerekmedikçe ne kadar gözleri açık olsa göremezler o gizli erenleri. Şu başı boş kahpelerden hiçbiri, onlarca gerekmezse ulaşamaz onlara, göremez onları. Tanrının gizli erenlerini, o gizli erenler dilemedikçe görmeye-tanımıya imkan mı var? Bu iş kolay bir iş değil. Melekler bile bunda kaldılar da "Biz seni överek noksan sıfatlardan arı olduğunu söylemedeyiz, seni kutlamadayız", hepimiz de seviyoruz seni, hepimiz de candanız, salt ışığız; şunlar, şu bir avuç topraktan ibaret, obur insanlar, "Kan dökecekler" dediler. Şimdi bütün bunlar, insanın ibret alıp tir-tir titremesi içindir. Kutsal meleklerin ne malları vardı, ne mevkileri. Ne perdeleri vardı, ne örtüleri. Salt ışıktı onlar. Tanrı güzelliğiyle, salt aşkla gıdalanırlardı. İleriyi görürlerdi; gözleri keskindi. Böyle olmakla beraber insanın, eyvahlar olsun; ben kim oluyorum ki; nerden neyi tanıyacağım diye tir-tir titremesi, hatta insana bir ışık ışısa, bir zevk yüz gösterse bile ben buna nerden layıkım ki deyip Tanrıya binlerce defa şükretmesi için melekler, inkarla ikrar arasında kala-kaldılar.

Bu sefer Şemseddin'in sözünden daha da çok zevk duyacaksınız; çünkü insanın beden gemisinin yelkeni inançtır. Yelken oldu mu, yel, onu büyükbir yere sürer-götürür. Fakat yelken olmazsa söz, bir yeldir ancak.

Ne hoştur sevenle sevilenin arasında hiçbir teklif-tekellüfün olmayışı. Bütün bu teklif-tekellüfler, yabancılar içindir. Aşktan başka herşey haramdır aşığa. Bu sözü iyice, tam anlatırdım amma yeri-sırası değil. Suyun gönül havuzuna akması için çok arklar açmak, dereler kazmak gerek. Yoksa ya dinleyen topluluk usanır, yahut da söyleyene usanç gelir, bahaneler getirir; dinleyenlerden usancı gideremeyen kişininse iki pul bile değeri yoktur. aşık, sevgilinin güzelliğine delil getirmez kimseye. Hiç kimse de sevgilinin güzel olmadığını belirten bir delili aşığın gönlüne yerleştiremez. Şu halde anlaşıldı ki burada delilin işi yok; burada aşk istemek gerek. Şimdi beyitte mübalağa yapsak da aşık hakkında mübalağa değildir o. Görüyoruz hani, mürid , şeyhin görünüşüne, şekline özünü, anlamını saçıp döküyor da, A şekli bile binlerce anlamdan daha da hoş olan diyor. Çünkü zaten şeyhe gelen mürid, önce kendi özünden, varlığından geçer, şeyhe muhtaç olur.

Bahaeddin, şeyhin şekli için kendi anlamından geçmiyor, kendi anlamından, şeyhin canına ulaşmak, anlamına varmak için geçiyor, değil mi diye sordu.

(Mevlana) buyurdu ki:

Böyle olamaz; böyle olursa her ikisi de şeyh olur. Şimdi içinde bir ışık elde etmelisin ki şu işkil yükünden kurtulasın, emin olasın, içinde böyle ışık bulunan kişinin gönlünde, beylik, vezirlik gibi dünyayla ilgili düşünceler parlasa bile bir şimşek gibi çakıp geçiverir. Hani dünya ehlinin gönlünde de Tanrı korkusu, erenlerin alemini özleyiş gibi görünmeyen dünyayla ilgili düşünceler parlasa bile bir şimşek gibidir bunlar, çakar-gider. Tanrı ehli olanlarsa tümden Tanrıya vermişlerdir kendilerini; Tanrıya tutmuşlardır yüzlerini; Tanrıyla oyalanırlar; Tanrıya dalmış-gitmiştir onlar. Dünya hevesleri, erkekliği kalmamış adamdaki istek, gibi bir yüz gösterir, fakat durmaz, geçer-gider. Dünya ehli de ahret hallerinde tam bunun tersinedir.

21. BÖLÜM

Şerif-i Pa-suhte der ki:


Dünyaya aldırış bile etmeyen o kutlu nimet sahibi, Herkesin,herşeyin canıdır da cana boşverir Vehmin neyi kavrarsa
Onun kıblesidir o, fakat vehme aldırış bile etmez.
Bu söz, berbat bir sözdür. Ne padişahı övüştür, ne kendini övüş. A adamcık, o, sana aldırış bile etmesin, bundan ne zevk alırsın sen? Dostların sözü değil, düşmanların sözü bu. Adam, düşmanına, sana boşvermişim, aldırmıyorum bile der. Şimdi şu ateş gibi giden aşık Müslümanı bir seyret, sevgiliden zevk-şevk elde etmiş de sevgili diyor, bana aldırış bile etmiyor.

Bu, şuna benzer:

Bir külhancı, külhanda oturmuş da padişah diyor, sana da aldırış etmez, bütün külhancılara da boşverir. Şu külhancı adamcağızdan padişah vazgeçmiş, ona aldırış bile etmiyor; peki bu adamcağız, ne zevk alabilir bundan? Evet, söz şuna devler, ki külhancı, ben külhanın damına çıkmıştım; padişah geçiyordu. Selam verdim ona; bana birhayli baktı da geçti-gitti; sanki hala da bana bakmada desin. Bu bir sözdür ki o külhancıya zevk verir. Fakat padişah külhancılara boşverir sözü, ne padişahı övüştür, ne külhancıya zevk verir. "Vehmin neyi kavrarsa" diyor. A adamcık, senin vehmine de esrarkeşin vehminden başka ne olabilir ki? İnsanlar, senin vehmine de aldırış etmezler. Vehminle onlara hikayeler anlatsan usanırlar, kaçarlar. Vehim de ne oluyor ki Tanrı ona aldırış etmesin. Aldırış etmeyiş ayeti kafirler hakkındadır; haşa, mü'minler hakkında olamaz. A adamcık, Tanrının aldırış etmeyişi meydanda, herkes bilir bunu; sende bir hal olur da bir-şeye değerse üstünlüğü ne kadarsa o kadar aldırış eder sana.

Şeyh-i Mahalle de derdi ki:


Önce görüş gerek; söyleyip duymak sonra. Nitekim padişahı görürler amma padişaha yakın olan, onunla görüşüp konuşan adamdır.

(Mevlana) buyurdu ki:

Bu eğri, berbat, tersine bir söz. Tanrı eserlik versin, Musa söyledi, işitti de ondan sonra görmeyi diledi. Söz makamı Musa'nın, görme, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin; Mustafa'nın. Öyleyse bu söz nasıl doğru olur, ne biçim sözdür bu?

(Mevlana) buyurdu ki:

Birisi, Tanrı sırrını kutlasın, arifler padişahı Tebrizli Şemseddin'in katında dedi ki: Bu sabah, kesin delille Tanrının varlığını isbat ettim. Mevlana Şemseddin buyurdu ki: Demin melekler gelmişlerdi; Tanrı ömürler versin, dünyadakilere karşı kusurda bulunmadı da hamdolsun Tanrıya, Tanrımızın varlığını isbat etti diye dua ediyorlardı bu adama. A adamcağız, Tanrının varlığı zaten meydanda; onu isbata delil gerekmez ki. Sen bir iş yapacaksan onun katında bir mertebe, bir makam sahibi ol, o mertebede, o makamda kendini isbat et; yoksa o, senin delilin olmasa da vardır. "Hiçbir şey yoktur ki onu överek noksan sıfatlardan arı olduğunu söylemesin."

Bunda şüphe yok ki bu fakıyhler zekidir, kendi alanlarında gördükleri şeyleri yüzde yüz, tam görürler. Fakat onlarla öbür dünyanın arasına, caizdir, caiz değildir düzeninin kurulması için bir duvardır, çekmişlerdir. Bu duvar, onlara engel olmasaydı o bilgiyi hiç okumazlardı; o iş, öylece kala-kalırdı.

Tanrı sırrını kutlasın ulu Mevlana da buna benzer bir örnek getirir de buyururdu ki:


O dünya bir denize benzer, bu dünyasa köpük gibidir. Üstün ve Ulu Tanrı, köpükçeğizi de mamur bir hale getirmeyi diledi de bir bölük halkın arkasını o denize döndürdü; onlar, bununla oyalanmasalar halk, birbirini yok eder, köpükçeğiz de bu yüzden yok olur-gider. Bir çadırdır, padişah için kurmuşlar. Bir bölük halkı da bu çadırın kurulmasına memur etmişler. Birisi, ben ipi germeseydim der, çadır nasıl düz dururdu. Öbürü ben mıhı çakmasaydım der, ipi nereye bağlarlardı. Herkes de bilir ki bunların hepsi, çadırda oturup sevgiliyi seyretmek isteyen padişahın kullarıdır. Çulha vezirlik isteğine düşseydi de bez dokumasaydı bütün dünya halkı, çır-çıplak kalırdı. Ona, bu işe karşı bir sevgi, bu işte bir zevk verdiler de işini yeter buldu. Şu halde bu topluluğu, bir köpükçeğizden ibaret olan dünyayı düzene sokmak için yaratmışlardır; dünyayı da o erenin düzeni için. Ne mutlu o kişiye ki dünyayı, onun düzeni için yaratmışlardır; onu, dünyanın düzeni için değil. Şu halde üstün, Büyük Tanrı, herkese, giriştiği işte bir yetiniş, bir tat veriyor; yüz bin yıl ömür sürse o işi bırakmıyor; her gün o işe karşı sevgisi daha da artıyor; o işte, o sanatta mahareti artıp duruyor; ondan lezzetler buluyor, hoşlanıyor. "Hiçbir şey yoktur ki onu överek noksan sıfatlardan arı olduğunu söylemesin" demişler ya. İp gerenin ayrı bir tesbihi var, mıh çakanın ayrı bir teşbihi. Direği yonan, yapan marangozun ayrı bir tesbihi var, çadır bezini dokuyanın ayrı bir tesbihi; çadırda oturup zevk eder, safa süren erenlerinse bam-başka bir tesbihi.

Şimdi bu topluluk, yanımıza geliyor ya; sussak usanırlar, incinirler; bir-şey söylesek onlara layık olan sözü söylemek gerek, o vakit de biz inciniriz. Giderler, bizden bezmiş, kaçıyor diye kınarlar bizi. Odun tencereden kaçar mı hiç? Kaçsa-kaçsa tencere kaçar, tencere dayanamaz, Ateşin odundan kaçması, kaçmak değildir. Onu arık görmüştür de o yüzden uzaklaşmıştır ondan. Gerçekte, ne halde olursa olsun tencere kaçmaktadır. Şu halde bizim çekinip kaçmamız, onların çekinip kaçmasıdır. Biz aynayız; onlarda bir kaçış varsa o görünür bizde; onlar için kaçarız biz. Ayna, içinde insanın kendisini gördüğü bir araçtır. Bizi usanmış görüyorsan o usanç, onların usancından ileri gelir; çünkü usanç, arıklık sıfatıdır; buraya usanç sığmaz; ne işi var usancın burada?

Şöyle rasgeldi, hamamda Şeyh Salahaddin'e fazla tapı kıldım. O da bana karşı fazla bir gönül alçaklığında bulundu. O gönül alçaklığından şikayet ettim. Bu sırada gönlüme şu düşünce geldi; kendi-kendime, tapı kılmada aşırı vardın; gönül alçaklığını yavaş-yavaş göstermek gerek;önce elini ovarsın, sonra ayağını. Derken azar-azar, işi bir yere vardırırsın ki artık o tapı kılma, o gönül alçaklığı, görünmez olur; o da

buna alışır-gider. Hasılı onu zahmete sokmamak, alçak gönüllülüğe karşılık alçak gönüllülük etmeye zorlamamak gerek... Onu buna alıştırırsan yavaş-yavaş alıştırırsın. Dostluğu da böyle yapmak gerek, düşmanlığı da böyle azar-azar. Önce öğüt verirsin; dinlemezse döversin, gene dinlemezse kendinden uzaklaştırırsın.

Kur'an'da da deniyor ya:

"Kadınlara öğüt verin, yataklarınızı ayırın onlardan, dövün onları." Dünya işleri de böyle gider. Görmez misin? İlkbaharın barışı, dostluğu, başlangıçta azar-azar bir ısı gösterir; derken daha çok, derken daha da çok. Ağaçlara bak; yavaş-yavaş gelişirler. Önce bir gülümseme; derken yavaş-yavaş yapraklanırlar, meyve verirler, varlarını-yoklarını elde ederler; dervişçe, sufice, neleri varsa ortaya korlar; hepsini de oynarlar, yutulurlar.Dünya işlerinde olsun, ahret işlerinde olsun, işe ilk girişmede aşırı gidene o iş, kolaylaşmaz.

Mesela rıyazat mı yapacak, yolunu şöyle göstermişler:

Bir batman ekmek yiyorsa her gün bir dirhem azaltır; bir-iki yıl geçti mi yediği ekmeği yarım batmana indirmiş olur. Öylesine azaltır ki bedene onun azalışını göstermez. İbadet de, ibadete yüz tutuş da, namaz da böyle. Hiç mi namaz kılmıyor; namaza başladı mı, Önce beş vakit namaz kılar, onu bırakmamaya gayret eder, ondan sonra boyuna arttırmaya koyulur.

22. BÖLÜM

Temel olan, İbni Çavuş'un, Tanrı sırrını kutlasın, Şeyh Salahaddin'in aleyhinde bulunmamasıdır. Böylece faydalar elde eder, şu karanlıklardan kurtulur, perdeler, önünden kalkar. Bu İbni Çavuş, neler diyor onun hakkında? İnsanlar, şehirlerini, babalarını, analarını, ayallerini, soylarını-boylarını bırakırlar da Hintten-Sintten yola düşerler, giydikleri demir çarıklar paralanır-gider. Maksatları da o alemden koku almış bir eri bulmaktır. Niceleri vardır, bu özleyişle ölürler de aradıklarını bulamazlar. Bu çeşit bir eri, evinde hazır bulmuşsun da ondan yüz çeviriyorsun; bu, büyük bir bela, büyük bir gaflet değil de nedir? Tanrı saltanatını ebedi kılsın, Şeyhlerin Şeyhi, Tanrı ve din Salah'ı hakkında bana Öğüt verir, gerçekten de büyük bir adam, pek ulu bir er; yüzünde de görünüyor zaten; en önemsiz şey şu:

Hangi gün yanına gittiysem bir kere bile adınızı, efendimiz, mevlamız şeklinden başka bir şekilde andığını duymadım; günlerden bir gün bile bu sözleri değiştirmedi derdi. Onu perdeleyip bu halden başka bir hale düşüren, kötü garezleri değil de nedir? Şimdi de Şeyh Salahaddin hiçbir şey değil diyor. Salahaddin, onun kuyuya düşmek üzere olduğunu görüyor da başka insanları da kavrıyan esirgeyiciliği yüzünden kuyuya düşme diyor; başka ne yapıyor ki ona. Bu esirgemeden tiksiniyor o.
Salahaddin'in razı olmadığı bir şey yaparsan kahrının ta içine dalarsın. Onun kahrında oldukça da nasıl için açılır? Gittikçe cehennem dumanına dalarsın, gittikçe kararırsın.

Oysa öğüt veriyor sana, diyor ki:

Kahrımda kalma; kahır yurdumdan, gazep yurdumdan lutuf, rahmet yurduma taşın; çünkü benim razı olduğum şeyi işlersen sevgi yurduma, lutuf yurduma girersin; bu yüzden de gönlün açılır, ap-aydın olur. O sana, senin iyiliğin için, hayrın için öğüt veriyor; sense bu esirgemeyi, bu öğüt vermeyi kötü bir düşünceye, bir gareze veriyorsun. Böylesine bir erin, senin gibisine karşı ne gibi bir kötü düşüncesi, ne gibi bir garezi olabilir? Sen, haram olan şaraptan, yahut afyondan; yahut sema'dan, yahut bu çeşit bir başka sebepten sarhoş olursun da o anda bütün düşmanlarından razı olursun, onların suçlarını bağışlarsın, ayaklarını-ellerini öpmek istersin. Kafir, mü'min, bu anda bir görünür sana. Şeyh Salahaddin'se bu zevkin temelidir; zevk denizleri onun katındadır. Tanrı korusun, nasıl olur da birisine kin güder, birisine garez besler o. Bu sözleri, bütün kulları kavrayan esirgeyişinden, acıyışından söylüyor ancak; yoksa bu çeşit çekirgelere, kurbağlara ne garezi olabilir ki? Bu saltanat, bu ululuk ıssı, hiç şu yoksullarla eşit olur mu?

Bengisu karanlıktadır derler. Karanlık, erenlerin bedenleridir; bengisu da onlardadır. Bengisuya, ancak karanlıkta ulaşabilirsin; şu karanlıktan çekinirsen, kaçarsan bengisuya nasıl ulaşacaksın? Puştlardan puştluğu, kahpelerden kahpeliği öğrenmek istersen binlerce istemediğin şeye, köteğe, dilemediğin şeylere katlanmak gerek, bunu belleyip elde etmek için dayanmak gerek değil mi? Bu, böyleyken peygamberlerin, erenlerin durağı olan ölümsüz, sürüp giden yaşayışı istiyorsun da sonra hoş görmediğin birşeye uğramamak, sendeki bazı huylardan vazgeçmemek dileğindesin; nasıl olur bu?

Şeyh sana, eski şeyhler gibi karını, evladını, malını, mevkiini bırak demiyor. Eski şeyhler, bunları derlerdi. Hatta karını bırak derlerdi, onu biz alacağız; müritler de dayanırlar, katlanırlardı buna. Size kolay bir öğütte bile bulunsa neden katlanmıyorsunuz, neden tutmuyorsunuz bunu? "Nice şeyler var, tiksinir, çekinirsiniz, oysa ki hayırdır size." Üstlerine körlük, bilgisizlik çöken şu insanlar, ne söylüyorlar; hiç düşünmüyor bunlar. İnsan bir çocuğu, bir kadını sevse neler yapar, ne düşkünlüklere katlanır; onu kandırmak için malını-mülkünü feda eder, varını-yoğunu verir de gönlünü eder; gece-gündüz vazgeçmez ondan, usanmaz-bezmez; fakat ondan başka herkesten usanç gelir ona. Şeyhin, Tanrının sevgisi, bundan önemsiz midir? En aşağı bir buyruktan, en küçük bir öğütten alınıyor da çekiniyor, vazgeçiyor şeyhten.

Anlaşıldı ki o ne aşık, ne de istekli. aşık olsaydı, isteği bulunsaydı söylediklerimizin kat-kat fazlasına katlanırdı; gönlüne baldan da, şekerden de tatlı gelirdi.

23. BÖLÜM-

(Mevlana) buyurdu ki:


Tokat tarafına gitmek gerek; o tarafın havası sıcak; Antalya da sıcak amma ordakilerin çoğu Rum; sözümüzü anlamazlar. Amma Rumların arasında da öyle kişiler var ki anlıyorlar. Birgün, bir topluluk içinde konuşuyordum. Aralarında kafirler de vardı. Söz arasında ağlıyorlar, tat duyuyorlar, halden hale giriyorlardı.
Birisi, onlar ne anlarlar, ne bilirler ki... Bu çeşit sözü, seçkin Müslümanların bile binde biri anlayabilirken onlar ne anlıyorlar da ağlıyorlar diye sordu.

(Mevlana) buyurdu ki:

Bu sözün özünü anlamaları gerekmez; sözden maksat neyse onu anlarlar ya. Sonunda hepsi de Tanrının birliğini söyler; hepsi de der ki: Tanrı yaratıcıdır, rızık veren odur, herşeyde tedbir, tasarruf ıssıdır, herkes dönüp ona varır; ceza da ondandır, bağışlama da. Bu söz, Tanrıyı anlatıyor, Tanrı anışsı; bu sözü duydular ya; herkes heyecana düşer, tat alır; özleyişi artar herkesin; çünkü bu sözden sevgilinin, özlenenin, istenenin kokusu geliyor. Yollar ayrı amma maksat bir. Görmez misin? Ka'be'ye giden yollar çok. Kimisi Anadolu'dan gider; kimisi Şam'dan, kimisi İran'dan, kimisi Çin'den. Kimisi de deniz yoluyla Hint'ten gelir, Yemen'den gelir. Yollara bakarsan büyük bir ayrılık var, sınırsız bir ayrılık var. Fakat maksada bakarsan hepsi de birleşmiş, bir. Herkes gönlünden Ka'be'ye gitmeyi geçirmede; gönüllerin Ka'be'ye büyük bir bağlılığı, sevgisi var, bu isteğe hiç mi hiç ayrılık, aykırılık sığmıyor. Bu istek, ne küfürle ilgili, ne imanla. O ilgide hiçbir bulanıklık yok. Hani ayrı-ayrı yollar var dedik ya; herkes oraya vardı mı yoldayken birbirleriyle çekişip savaşmaları da kalmaz, ayrılık-aykırılık da biter-gider, dedi-kodu da. Yolda giderlerken bu, ona, senin tutuğun yolun aslı yok, sen kafirsin derdi; o da bunu öyle görürdü ya; Ka'be'ye vardılar mı bilirler, anlarlar ki o savaş, yoldaymış maksatları meğerse birmiş. Mesela kasenin canı olsaydı kaseciye kul-köle kesilirdi; onunla aşk oyununa girişirdi. Şimdi şu kaseyi yapmışlar ya; kimisi bunu sofraya böyle koymak gerek der; kimisi içini yıkamalı der; kimisi tekmil yıkamalı der; kimisi yıkamak gerekmez der. Ayrılık-aykırılık bu şeylerdir. Fakat kesin olarak kaseyi bir yapan, bir yaratan var; kendi-kendine meydana gelmemiştir; bunda herkes birdir; bunda hiç kimsenin ayrılığı yoktur.

Şimdi geldik insanlara. İnsanlar, gönüllerinde Tanrı sevgisini taşırlar, onu dilerler, ona yalvarırlar; herşeyi ondan umarlar; ondan başka herşeyi düzüp-koşan, herşeye gücü yeten birini tanımazlar. Bu çeşit anlayışsa ne küfürdür, ne iman. İçyüzde bir adı yoktur amma o anlam suyu içten coşup dil oluğundan aktı mı donar, şekle, söze girer; o vakit adı, küfür olur, iman olur; iyi olur, kötü olur. Hani bitkiler yerden biter ya; önce bir şekli yoktur onların. Şu dünyaya yüz tuttular mı başlangıçta güzel, ince görünürler, renkleri aktır. Dünyaya ne kadar ayak basarlar, dünyaya ne kadar gelirlerse o kadar kaba bir hale gelirler, o kadar katılaşırlar, başka bir renge bürünürler. İnananla inanmayan, bir arada otursa, fakat birşey söylemese ikisi de birdir. Düşünce yüzünden hiç kimse sorumlu olamaz. Adamın içi, hürlük dünyasıdır. Çünkü düşünceler göze görünmezler; düşüncelere göre hüküm verilemez. "Biz görünüşe, dışa göre hüküm veririz; gizli şeyleriyse Tanrı bilir." Düşünceleri Ulu Tanrı belirtir sende; sen yüz binlerce çabada bulunsan, lahavle çeksen düşünceleri uzaklaştıramazsın kendinden. Hani Tanrının araca ihtiyacı yoktur derler ya; görmez misin, şu düşünceleri sende, araçsız, kalemsiz, şekilsiz-renksiz nasıl belirtmede. Düşünceler, havada uçan kuşlara, ormanda gezen ceylanlara benzer. Kuşu tutup kafese koymadıkça şeriatta satman, doğru olmaz; zati havadaki kuşu satamazsın; buna gücün yetmez: Satımda satılan şeyi alana vermek şarttır. Elinde değil ki neyi vereceksin? Düşünceler, içte kaldıkça adsız-sansızdır; onlara hüküm yürütemezsin; ne küfür diyebilirsin, ne Müslümanlık. Kadı, içinden şunu ikrar ettin, bu çeşit bir satışta bulundun; gel, içinden şu düşünceyi geçirmediğine and iç der mi hiç? Diyemez; çünkü hiç kimse gönülden geçene, hatıra gelene hüküm yürütemez. Düşünceler, havadaki kuşlardır. Şimdi söze geldi mi, o anda küfür, yahut Müslümanlık olduğuna, iyi, yahut kötü bulunduğuna hükmedilebilir. Nitekim bedenler bir alemdir, hayaller bir alem, vehimler bir alem. Ulu Tanrıysa bütün alemlerin ardında; ne o alemlerin içindedir, ne dışında. Şimdi şu düşüncelerde Tanrının tedbirine bak, kullanışını seyret; bunları nasıl neliksiz-niteliksiz yaratmada; nasıl kalemsiz, araçsız düzüp koşmada. O hayali, o düşünceyi araşan, göğsünü yarsan, zerre-zerre etsen bulamazsın, orda. Kanda da bulamazsın, damarda da. Yukarda da bulamazsın, aşağıda da. Hiçbir yerde bulamazsın. Yanı-önü yoktur onun; neliksiz-niteliksizdir o. Dışarda da bulamazsın onu. Tanrının düşünceleri düzüp koşması bu kadar göze görünmez, bu kadar adsız-sansız olursa bütün bunları yaradanın izi-tozu belirmez, gözlere görünmez de görünmez olduğunu artık var, seyret. Hani şu kalıplar, anlamlara karşı, göze görünür şeylerdir, bu anlamlarsa göze görünmez, neliksiz-niteliksizdir ya; Tanrının lutfu karşısında adeta bedenler, göze görünür şekillerdir.

Perdeler ardından o kutsal can bir görünseydi,
İnsanlardaki akılları da beden sayarlardı, canları da.

Ulu Tanrı, düşünceler alemine sığmaz; hiçbir aleme de sığmaz ya. Düşünceler alemine, yahut bir başka aleme sığsaydı düzülüp koşulanın onu kavraması, düşüncelerin yaratıcısı olmaması gerekirdi. Şu halde bilindi-an-laşıldı ya, o bütün alemlerin ötesinde.
"Tanrı, and olsun ki Elçi sinin rüyasını gerçekleştirdi; Tanrı izin verirse Mescidül Harama, kesin olarak gireceksiniz." Herkes Ka'be'ye gireceğiz der. Kimisi de Tanrı izin verirse gireceğiz der. Tanrı izin verirse diyenler aşıklardır. Çünkü aşık, kendini bir iş-güç görüyor, dilediğini yapıyor görmez; sevgilinin işine-gücüne koyulmuş görür. Bu yüzden de sevgili dilerse gireriz der. Şimdi zahir ehline göre Mescidül Haram, halkın gittiği bu Ka'be'dir. aşıklara, haslara göreyse Mescidül Haram, Tanrıyla buluşmadır. Onun için de Tanrı dilerse derler, ona ereriz, görme yüceliğine ulaşırız. Fakat sevgilinin Tanrı izin verirse demesine az rastlanır. Bir garibin hikayesi vardır hani. Fakat garip gerek ki garibin hikayesini işitsin, duyabilsin.

Tanrının öylesine kulları vardır ki onlar, özlenilenlerdir, sevilenlerdir. Ulu Tanrı onları diler. aşıkların ödevleri neyse Tanrı, onlara karşı, o ödevleri işler; böylesine bir iştir, işler-durur. Hani aşık, Tanrı izin verirse varırız diyordu ya; Ulu Tanrı, o üstün ere karşı bunu der. Bunu anlatmaya koyulsak Tanrıya ulaşmış erenler bile ipin ucunu yitirirler; iş böyleyken bu çeşit haller, bu çeşit gizli şeyler, halka nasıl söylenebilir?

Kalem buraya geldi de başı yarıldı-gitti.
Minare üstündeki deveyi göremeyen devenin ağzındaki bir tek kılı nasıl görebilir?

Biz gelelim ilk hikayeye:

Tanrı izin verirse diyen aşıklar, yani sevgilinin işine-gücüne koyulmuş olanlar, sevgili izin verirse, dilerse diyenler var ya; onlar Tanrıya dalmışlardır. Oraya yabancı sığmaz; orda yabancıyı anmak haramdır. Yabancının da yeri mi? Kendisini yok etmeyen oraya sığmaz. "Evde-barkta Tanrıdan başka şey yok." Şimdi buracıkta işte; "Tanrı Elçisinin rüyasını" diyor ya; şimdi bu rüya, aşıkların, gerçeklerin, özliyenlerin rüyasıdır. Yoruluşu da öbür dünyada meydana çıkar. Zati bütün dünya hayalleri rüyadır; yoruluşu da öbür dünyada meydana çıkar. Hani bir rüya görürsün, ata binmişsin. Umduğunu bulacaksın derler. Atla umudun ne ilgisi var? Sana ter-temiz paralar verirler, bunu görürsün; bir bilginden, güzel, temiz şeyler duyacaksın diye yorarlar. Para, söze ne diye benzesin? seni darağacına asmışlar görürsen; bir topluluğun başı olursun. Darağacı, ne diye başlığa, başbuğluğa benzesin? Böylece dedik ya, dünyanın halleri bir rüyadır. "Dünya, uykuya dalmış kişinin saçma-sapan düyasına benzer." Yoruluşları da öbür dünyada bir başka çeşit olur; buna benzemez. Onu Tanrısal düş yorucu yorar; çünkü ona herşey ap-açıktır. Bu, şuna benzer hani; bir bahçıvan, bahçeye girer; ağaçlara bakar; dallarda meyveleri görmeden bu hurmadır, bu incirdir, bu nardır, bu armuttur, bu elmadır diye hükmeder; çünkü bu bilgiyi elde etmiştir o; yorduğu şeylerin, verdiği hükümlerin gerçek olduğunu görmesi, o rüyanın sonucu ne oldu, bunu anlaması için kıyametin kopması gerekmez. Bahçıvan, bu dal ne meyve verir, nasıl önceden bilirse o da bu rüyanın yorumu nedir, önceden görmüştür. Mal, karı, elbise... Dünyanın herşeyi, bir başka şey için gerektir, özü, kendisi gerek değildir bunların. Görmez misin? Yüz bin dirhemin olsa, sen de aç kalsan, hiç de ekmek bulamazsan o paraları yemen, onlarla geçinmen mümkün mü? Kadın, çocuk meydana getirmek, isteği gidermek için gerek. Elbise soğuktan korunmak için gerek. Böylece bütün şeyler birbirine ulanır-gider; ta, ululandıkça ululansın, Tanrıya varır, zati asıl istenen de odur; öbürünü onun için isterler, başka bir şey için değil; çünkü o, hepsinin ötesindedir, hepsinden iyidir, hepsinden daha yücedir, hepsinden daha güzeldir. Peki, hal böyleyken onu, ondan daha aşağı birşey için nasıl isterler? "Herşey döner, ona varır-dayanır." Ona erişenler, tümden dileğe erişir; artık ondan daha sonra geçilip gidilecek bir yer yoktur.

İnsan, kuşkular işkiller içindedir. Ondan kuşkuyu, işkili gidermeye imkan yoktur; meğer ki aşık olsun. aşık oldu mu, onda ne kuşku kalır, ne işkil. "Birşeyi sevdin mi ona karşı kör eder, sağır eder seni o sevgi."

İblis adem'e secde etmedi; buyruğa karşı geldi; dedi ki:

"Beni ateşten yarattın, onuysa topraktan yarattın." Benim özüm ateşten, onun özüyse topraktan. Yücenin, aşağılık kişiye secde etmesi nasıl yaraşır?

Bu suç, bu karşı koyuş, Tanrıyla bu çekişme, İblis'i lanete uğrattı, uzaklaştırdı da yarabbi dedi, hepsini sen yaptın, senin sınamandı bu; sonra da bana lanet ediyorsun, uzaklaştırıyorsun kendinden beni. adem'se suç işledi; Ulu tanrı onu cennetten çıkardı.

Ulu Tanrı Adem'e dedi ki:

A adem, seni suçlandırdığım, yaptığın suç yüzünden seni sıkıştırdığım zaman niçin benimle çekişmedin; elinde delil de vardı; bana, herşey senden, sen yaptın; dünyada ne dilersen o olur; dilemediğin şey asla olmaz demedin. Elinde böylesine doğru, sağlam bir delil varken neden böyle bir söz söylemedin? adem, yarabbi dedi, bilmeye biliyordum amma sana karşı edebi bırakmadım elden, bir de sevgim, sana karşı koymaya bırakmadı beni.

(Mevlana) buyurdu ki:

Bu şeriat, su içilecek bir kaynaktır. Padişahın divanına benzer hani. Orda yapılması gereken, yapılmaması buyurulan şeyler, öldürme, adalette bulunma gibi halkın geri kalanlarıyla, ileri gidenleriyle ilgili buyruklar var. Padişahın divanından çıkan buyruklar sayısızdır, sayılamaz onlar. Pek de güzeldir, pek de faydalıdır. Dünya o buyruklarla durur. Fakat dervişlerin, yok-yoksul kişilerin hali, padişahla görüşüp konuşmaktır; buyruk verenin bilgisini öğrenmektir. Nerde buyrukları bilmek, nerde buyruk vereni bilmek, padişahla konuşup görüşmek. Arada pek büyük bir fark var. Padişahla konuşup görüşenlerin halleri bir medresedir sanki. Orda fakıyhler var. Her fakıyhin bir müderrisi var; yaratılışına göre ders veriyor. Buna karşılık da ona aylık veriyor. Birine on, öbürüne yirmi, daha öbürüne otuz. Sözü, herkesin kendi anlayışına göre söylüyoruz. "İnsanlara, akılları miktarınca söz söyleyin, akıllarınıza göre değil; böyle hareket edin de Tanrıyı, Elçi'sini yalanlamasınlar."

24. BÖLÜM-

Bu imareti herkes bir kuruntuyla yapar. Ya vergili olduğunu göstermek için, ya adının anılmasını sağlamak için, yahut da bir sevab elde etmek için. Ulu Tanrının maksadı da erenlerin rütbelerini yüceltmek, yattıkları yerleri ululatmaktır. Onların ululanmaya ihtiyaçları yoktur, zaten uludur onlar. Mumu yüksek bir yere koymak isterler ya; bu, mum için değildir, başkaları içindir. Ona aşağı nedir, yukarı ne? Mum, nerde olursa olsun ışıklıdır. Fakat ışığın başkalarına da ulaşmasını isterler. Şu güneş de gökyüzündedir; aşağıda olsa gene güneştir o; güneştir amma dünya karanlıkta kalır. Şu halde onun yukarda olması, kendi için değildir, başkaları içindir. Hasılı erenler de yüceden, aşağıdan, halkın ululamasından münezzehtir, böyle şeylere aldırış bile etmezler. Sana da o alemin zerre kadar bir tadı, bir bakımlık lütfü yüz gösterse o solukta yüceden de, aşağıdan da, alışverişten de, başbuğluktan da usanırsın; herşeyden daha yakındır varlığın sana ya ; ondan da bezersin; hatırına bile gelmez. O ışığın madenidir onlar; o tadın özüdür onlar; artık aşağıyla, yukarıyla bağları mı olur? Onların övünmeleri Tanrıyladır; Tanrı da yukardan, aşağıdan münezzehtir. Şu aşağı-yukarı, bize göredir; çünkü ayağımız, başımız var bizim.

Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa buyurdu ki:

"Onun ağması balık karnında oldu, bense göğe ağdım, Arş'a vardım diye beni, Yunus'tan üstün tutmayın." Yani, beni dedi, bu yüzden üstün tutacaksanız tumayın; çünkü onun ağması balık karnında oldu; bense göklerin yücesine ağdım; fakat Ulu Tanrının ne aşağısı vardır, ne yukarısı. Yukarıya nasıl vurur, görünürse, aşağıya da öyle vurur; öyle görünür; balık karnına da öyle vurur, Öyle görünür. O yüceden de münezzehtir, aşağıdan da. Her yer birdir onca.

Çok kimseler vardır ki başarırlar, maksatları bam-başkadır; Tanrının maksadıysa bam-başka. Tanrı, Muhammed dinini ululamak, yaymak, dünya durdukça durdurmak istedi. Bak da gör; Kur'an için ne kadar tefsirler yapıldı; onar-onar ciltler, sekizer-sekizer ciltler, dörder-dörder ciltler. Bunları meydana getirenlerin maksatları, kendi üstünlüklerini göstermek. Zemahşeri, kendi üstünlüğünü göstermek için bunca gramer, lugat, yerinde kullanılmış söz incelikleriyle "Keşşafı" meydana getirdi; maksadı kendi üstünlüğünü, kendi bilgisini göstermekti; fakat bununla da asıl maksat meydana geliyordu ki o da Muhammed dininin ululanmasıydı. Şu halde bütün halk, tanrı işini görmede; fakat Tanrının maksadından haberleri bile yok; onların maksatları başka. Tanrı, dünyanın durmasını istiyor da onları isteklere düşürüyor. Kadına, zevk almak için yaklaşırlar; fakat ondan bir oğlan doğar. Böylece güzelliği için, tatlılığı yüzünden bir işe koyulurlar; fakat o iş alemin durmasına sebep olur . Demek ki gerçek yönünden Tanrıya kulluk ediyorlar; ediyorlar amma o kuruntuyla yapmıyorlar bu işi. Gene bunun gibi hani, mescitler yaptırırlar; kapısına, duvarına, tavanına bunca paralan harcarlar. Fakat itibar kıbleyedir; maksat odur; ululanan kıbledir; yapanların, düzüp-koşanlann maksadı bu değildir amma bu işlerle kıble, ululandıkça ululanır.

Erenlerin şu büyüklüğü, görünüşte değildir. İyvallah, onların yüceliği, büyüklüğü var amma neliksiz-niteliksiz. Şu dirhem puldan üstündür ya, görünüşte değildir bu. Mesela dirhemi dama koysan, altını da aşağıya; kesin olarak herhalde üstün olan altındır; inci, la'l de altından üstündür; ister aşağıda olsun, ister yukarda. Hani kepek, kalburun üstündedir de un altında kalmıştır; onun gibi tıpkı; kesin olarak üst olan undur, isterse altta olsun. Şu halde yücelik görünüşte değildir; anlamlar dünyasındadır; o öz, onda varken herhalde odur üst olan, odur yüce olan.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: FiHİ Ma-FiH eserinde Mevlana hakkında bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 20:59

25. BÖLÜM

Birisi içeriye girdi (Mevlana) buyurdu ki:


Sevgilidir, alçak gönüllüdür o. Bu, mayasında var onun. Hani meyvesi çok olan dal gibi; o meyve onu aşağıya eğer. Meyvesi olmayan dalsa selvi gibi yücelere baş çeker. Meyve haddini aştı mı da büsbütün yerlere döşenmesin diye o dala direkler dayarlar. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamberimiz pek alçak gönüllüydü; çünkü önden-sondan bütün dünyanın meyvesi onda toplanmıştı; bu yüzden de herkesten daha alçak gönüllüydü. "Selam vermede Tanrı Elçisi'ni kimse geçememiştir." Peygamber'den önce kimse ona selam verememiştir; çünkü Peygamber, sonsuz bir gönül alçaklığıyla ondan önce selam verirdi. Fakat tutalım önce selam vermesin, gene de gönlü alçak olan oydu, selamda ilk davranan oydu; çünkü selamı ondan öğrendiler, ondan duydular. Öncekiler de, sonra gelenler de, hepsi onun vuruşudur, hepsi onun gölgesi. Bir kişinin gölgesi, eve ondan önce girse gölge, görünüşte öncülük eder görünür amma gerçekte ilk giren, o kişidir. Çünkü gölge, ona uyar. Bu huylar, şimdi meydana gelmiş de değil. Ta o vakitten, adem'in zerrelerinde vardı. Onun parça-buçuklarında vardı bu zerreler. Kimisi aydındı, kimisi yarı aydın, kimisi de karanlık. Bu, şimdi meydana çıkmada. Fakat bu aydınlık, bu ışıklık, daha öncedir; onun zerresi adem'de hepsinden daha arıydı, daha aydındı, daha alçak gönüllüydü.

Kimi insan vardır, öne bakar; kimi insan vardır, sona bakar. Sona bakanlar üstündür, büyüktür; çünkü görüşleri sonadır son-uca. Öne bakanlarsa daha has kişilerdir. Onlar, sona bakmamıza ne hacet var derler. Mademki buğday ekmişlerdir önce, elbette arpa bitmeyecek sonunda. Arpa ekenler de buğday biçmeyecekler. Şu halde onlar öne, başlangıca bakarlar. Bir bölük halk da vardır, daha da hastır onlar; ne öne bakarlar, ne sona. Onların hatırına ne ön gelir, ne son; onlar. Tanrıya dalıp gitmişlerdir. Bir bölük halk daha var ki dünyaya dalmış... Onlar da öylesine gaflete dalmışlardır ki ne öne bakabilirler, ne sona; bunlar, cehennem otlarıdır. Şu halde anlaşıldı ya, temel Muhammed'dir; "Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım" denmiştir ona. Yücelikten, gönül alçaklığından, buyruk yürütmeden, yüksek rütbelerden ne varsa hepsi de onun bağışıdır, onun gölgesi; çünkü ondan meydana gelmiştir bunlar. Hani şu el ne yaparsa aklın gölgesidir o; onun gibi, aklın gölgesi vuruyor ele. Aklın gölgesi yok amma gene de gölgesiz bir gölgesi var; hani kimi insanın varlıksız bir varlığı vardır ya; tıpkı onun gibi. Bir adama aklın gölgesi vurmasa bütün uzuvları hareketten kalır. El, tutup kav-rayamaz; ayak, adım atıp yol yürüyemez; göz, birşey göremez; kulak, bir-şey duysa ters duyar. Şu halde bu organların hepsi de aklın gölgesi yüzünden doğru, düzgün, iyi işler görüyorlar, yerinde işler başarıyorlar; gerçekte bütün o işler, akıldan meydana geliyor, organlar birer araç. Böylece bir insan da vardık ki pek büyüktür, vaktin halifesidir; o Akl-ı Küll'e benzer; insanlarsa onun organlarıdır sanki; ne yaparlarsa onun gölgesiyle yaparlar. Onların birinden ters işler meydana gelirse bu, Akl-ı Küll'ün gölgesini, o adamın başından aldığındandır. Bir adam delirmeye başlar hani, beğenilmeyecek işlere koyulur; herkes de anlar ki aklı başından gitmiştir onun; akıl, gölge salmamaktadır ona; aklın gölgesinden, aklın korunmasından uzak düşmüştür o. Akıl, melek cinsindendir. Meleğin şekli yoktur amma kolu-kanadı vardır; aklınsa ne şekli vardır, ne kanadı; böyle olmakla beraber gerçekte birdir onlar; bir işi başarırlar; huyları da birdir. Mademki bir işi görmedeler, görünüşe bakmamak gerek. Onların görünüşünü yaktın, erittin mi hepsi de akıl olur; ne kolu kalır, ne kanadı. Demek ki bildik, öğrendik ki hepsi de akıl olur; ne kolu kalır, ne kanadı. Demek ki bildik, Öğrendik ki hepsi de akıldır; fakat bedene bürünmüş; bu yüzden de onlara görünen akıl derler. Hani mumdan bir kuş yaparlar; o gene o mumdur, bir şekle bürünmüştür amma gene o mumdur o. Buz da böyledir. Erittin mi su olur. Buz haline gelmeden önce de suydu; kimse onu eliyle tutamazdı, ele-avuca sığmazdı. Fakat buz haline gelince elle tutulabilir, eteğe konabilir. Aradaki fark bundan ibarettir. Yoksa buz, o sudur, ikisi de birşeydir.

İnsanın hali de şöyledir:

Meleğin kanadını, getirip eşeğin kuyruğuna bağlamışlar; olabilir ya demişler, eşek, meleğin ışığından ışıklanır; onunla görüşüp konuşma yüzünden melek olur. Eşeğin onun rengine boyanması, melek olması mümkündür çünkü,

Beyit

isa, akılla yüceldi, göklere ağdı; Eşeğinin de yarım kanadı olsaydı eşeklikte kalmazdı.

Eşeğin insan olmasına ne diye şaşılsın; Tanrının herşeye gücü yeter. Şu çocuk, ilk doğduğu zaman eşekten de beterdir(*). Elini pisliğe atar, yalamak için ağzına götürür. Anası döver, bırakmaz onu. Eşeğinse bari bir ayırdedişi var; işerken, üstüne sidik sıçramasın diye ayaklarını açar. Ulu Tanrı, eşekten beter olan bir çocuğu insan ederse, eşeği insan yaparsa ne diye şaşılsın. Tanrının katında şaşılacak hiçbir şey yoktur. Kıyamette insanın bütün organları teker-teker, ayrı-ayrı, eli, ayağı, öbür organları söz söyleyecek. Felsefeciler bunu te'vil ederler de el nasıl söz söyleyebilir derler; elde bir iz, bir eser peydahlanır da söz yerine geçerse o başka. Hani bir yara olur, bir çıban çıkar da el söz söylüyor, isilik veren birşey yedim de böyle oldum diyor denebilir. Yahut el yaralansa, yahut da kararsa el söz söylüyor, beni bıçak kesti, yahut isli tencereye süründüm diyor denebilir. Elin, öbür organların söz söylemesi böyle olabilir derler. Sünniler hayır derler; olamaz. O el, o ayak, duyulacak sözler söyler; dil nasıl söylerse hani. Kıyamet gününde insan, ben çalmadım diye inkar eder. El, evet, çaldın, ben de aldım diye apaçık söyler. Adam, yüzünü eline, ayağına tutar da sen söz söylemezdin, nasıl oluyor da konuşuyorsun der. "Herşeyi söyleten Tanrı bizi konuşturdu" derler; herşeyi söze getiren; kapıyı, duvarı, taşı, kerpici söyleten, bizi de söyletti; herşeye söz söyleme gücünü veren Yaratıcı, nasıl senin dilini söze getirdiyse bizi de söze getirdi derler. Dilin bir et parçasıdır, elim bir et parçası. Bir et parçası olan dilin söz söylemesi akla sığar mı? Çok et parçası görmüşsündür; söz söylemeleri sence mümkün görünmez; görünmez amma Tanrıya göre dil bir bahanedir:

Söz söyle buyurdu mu söz söyler. Neye de söyle buyurur, hükmederse söyler.
Söz, dinleyenin miktarına göre söylenir. Bizim sözümüz su gibidir; subeyi akıtır onu. Su ne bilsin subeyi hangi eliyle hıyar ekilmiş yere mi akıtmıştır onu, lahana ekilmiş yere mi, yoksa soğan ekilmiş yere mi? Şunu biliriz ancak; su çok geldi mi o yerler daha susuzdur; az gelirse orası dar bir yerdir; bir bahçedir, yahut dört duvarla çevrilmiş küçücük bir yerdir. "Tanrı, dinleyenlerin anlayışlarına göre hikmet ilham eder öğüt verenlere." Ben ayakkabı dikicisiyim; deri geniş amma ayak ne kadarsa o kadar keserim, o kadar dikerim.
İnsanın gölgesiyim, insanın boyuncayım;
Boyu ne kadarsa o kadarını ben.

Yeraltında hayvancıklar vardır; yeraltında yaşarlar; karanlıktadır onlar. Yaşadıkları yerde göze, kulağa muhtaç değillerdir. O yüzden de gözleri, kulakları yoktur. Göze, kulağa ihtiyacı olmayana ne diye göz, kulak versin? Yoksa Tanrıda göz, kulak az değil, yahut nekeslik yok. Fakat birşeyi ihtiyaca göre verir. İhtiyacı olmayana birşey verecek olursa o şey, ona yük olur. Tanrının hikmeti, lütfü, keremi yükü almaktır; iş böyleyken nasıl olur da birisine yük yükler? Mesela keser, testere, törpü gibi dülger araçlarını bir terziye versen, bunları al desen, ona yük olur bunlar; terzi bu araçlarla iş göremez ki. Şu halde Tanrı, birşeyi ihtiyaca göre verir. Bu, şuna benzer hani; yeraltında yaşayan o kurtlar, o karanlıkta yaşar-giderler. Bir bölük halk da vardır; şu dünyayı yeter bulurlar, bu dünyaya ihtiyaçları yoktur; Tanrıyla buluşmayı özlemezler. Can gözü, akıl kulağı, ne işlerine yarar onların. Şu baş gözüyle bu dünya işi olur-gider; o yana gitmeyi kurmazlar bile; onlara nasıl olur da can gözü verir? İşlerine yaramaz ki.

Sanma ki yol alanlar yok,
İzleri belirmeyen olgun kişiler yok
Sen sırlara mahrem değilsin de
Sanıyorsun ki başka çeşit erler yok.

Şimdi dünya, gafletle durur. Gaflet olmasa bu dünya kalmaz. Tanrıyı özleyiş, ahreti anış, esriyip kendinden geçiş öbür dünyanın mimarıdır. Tümden yüz gösterse bunlar, tümden o dünyaya gideriz, burada kalmayız. Ulu Tanrı burada kalmamızı, iki dünyanın olmasını diledi de iki kahya dikti. Biri gaflet, öbürü uyanıklık; böylece iki dünya da mamur olur-gider.

26. BÖLÜM

(Mevlana) buyurdu ki:


Katımda, yahut ben yokken lutuflarda bulunuyorsunuz, çabalarda bulunuyorsunuz. Açıkça teşekkür etmiyorsam, sizi ululamıyorsam, sizden özür dilemiyorsam, bunlarda kusur ediyorsam kendimi büyük gördüğümden, yahut aldırış etmediğimden, yahut da nimet verenin hakkını, karşılığında sözle, işle ne mükafatta bulunacağını bilmediğimden değil. Fakat sizin ter-temiz inançınızdan biliyorum ki siz, onu özden, Tanrı için yapıyorsunuz, ben de özrünü Tanrı dilesin diyorum, ona bırakıyorum. Mademki yaptığını onun için yaptın; teşekkür etmeye kalkışsam, dille sizi ululasam, övsem Tanrının vereceği sevabın bir kısmını ben vermiş olurum. Çünkü bu gönül alçaklığı göstermeler teşekkür etmeler, övmeler, dünya tadıdır. Dünyada bir zahmettir, çekersin ya; bu, bir mal vermeye, bir mevki bağışlamıya benzer; bunun karşılığının da tümden Tanrıdan gelmesi daha iyi. Bu yüzden teşekkür etmiyorum. Zati teşekkürde bulunmak, dünya istemektir. Çünkü mal yenmez ki, mal olduğundan istenmez mal. Malla at alırlar, halayıkçağız alırlar, köle alırlar; bir mevki elde etmek isterler; böylece de övülmeyi dilerler. Zati dünya dediğin de adamın büyük, saygı değer olmasıdır; böyle olan adamı överler, sayarlar.

Buhara'nın Dokumacı Şeyhi, büyük bir erdi; gönül ehliydi. Bilginler, büyükler, onun katına gelirler ziyaretine varırlar, tapısında diz çökerler, otururlardı. Şeyh, anadan doğduğu gibiydi, okuma-yazma bilmezdi. Kur'an'ın tefsirini, hadisi onun dilinden duymak isterlerdi.

Derdi ki:

Ben arapça bilmem; ayeti, hadisi benim dilime çevirin de anlamını söyleyeyim. ayeti diline çevirirlerdi. O tefsir etmeye, gerçek anlamlarını söylemeye koyulurdu. Tanrı rahmet etsin, esenlik versin derdi; Mustafa, filan duraktayken bu ayeti söyledi. Sonra o durağın makamları böyledir der, o durakların, o yolların hallerini, oraya ağmayı etraflıca anlatırdı. Bir gün Muarrif Alevi, onun tapısında kadıyı övüyor, dünyada böyle bir kadı olmaz, rüşvet almıyor; eşi yok; pervasız; özü doğru; Tanrı için halka adaletle muamele etmede diyordu.

Şeyh dedi ki:

Şimdilik rüşvet almıyor diyorsun; biyol yalan bu söz. Sen Alevisin, Mustafa soyundansın, sonra da tutuyor, onu övüyorsun; bu rüşvet değil mi? Onun karşısında onu övüyor, onu anlatıyorsun; bundan daha iyi rüşvet mi olur?
Tirmiz Şeyhül-İslamı, Seyyid Burhaneddin, gerçekle ilgili sözleri güzel söylüyor; bunun sebebi de şeyhlerin kitaplarını, sözlerini, onların sırlarıyla ilgili yazıları okumuş olması dedi. Birisi, sen de okuyorsun; nasıl oluyor da Öyle söz söylemiyorsun dedi.

Dedi ki:

Onda dert var, savaşma var, ibadet var. Adam peki dedi, neden bunu söylemiyorsun, neden bu, hatırına bile gelmiyor da okumasını söylüyorsun? Temel olan bu, biz onu söylüyoruz, sen de onu söylesene. Onlarda, o dünyanın derdi yok. Kimisi ekmek yemeğe gelmiş, kimisi ekmeği seyretmeye. Bu sözleri öğrenip satmayı isterler. Bu sözler, bir geline, güzel bir halayıkçağıza benzer; onu, satmak için alırlar hani. O halayıkçağız, onu ne diye sevsin, ne diye ona gönül versin. O alış-verişte bulunan kişinin aldığı tat, satıştadır; erliği yoktur onun; halayıkçağızı satmak için alıyor; erliği, erkekliği yok ki halayıkçağızı kendisi için alsın. Puştun eline, güzelim bir Hint kılıcı geçse onu, satmak için alır. Yahut bir babayiğidin yayı, eline düşse onu da satmak için alır. Çünkü onra o pazı yoktur ki tutsun da o yayı çeksin. O, yayı istese bile kirişi için ister; fakat kirişi çekecek gücü de yoktur; sadece kirişi sever. Onu da sattı mı, parasını allığa, rastığa verir puşt, başka ne yapacak ki? Onu sattıktan sonra ondan daha iyi ne alacak acaba?

Süryancadır bu söz; sakın anladım demeyin. Ne kadar çok anlar, bellersen o kadar uzak düşersin anlamaktan, bellemekten. Bunun anlayışı, anlayışsızlıktır. Senin uğradığın bela, düştüğün musibet, elde ettiğin yoksunluk, o anlayıştandır. O anlayıştan kurtulman gerek ki birşey olasın. Sen diyorsun ki kırbamı denizden doldurdum, deniz, kırbama sığdı; mümkünü yok bunun. Evet, kırbamı denizde yitirdim dersen bu söz güzel; temel olan da bu. Akıl, seni padişahın kapısına götürünceyedek güzeldir, dilenir. Onun kapısına geldin mi aklı boşa; o anda akıl, ziyan verir sana; yolunu keser. Mesela biçilmemiş bir kumaştan bir kaftan, yahut bir cübbe diktirmek istiyorsan akıl, seni tutar, terziyedek götürür. Akıl, bu anadek iyidir; seni terziye ulaştırır. Şimdi bu anda aklı boşamak gerek; terziye karşı kendi düşünceni bırakmak gerek. Hasta da böyledir. Aklı o zamanadek iyidir ki onu tutar, hekime götürür. Hekime vardıktan sonra aklı bir işe yaramaz artık; kendisini hekime tapşırması gerek.

Senin gizli-gizli attığın naralar, dostların kulaklarına geliyor; duyuyorlar onlar.Birşeyi olan, bir özü, bir derdi bulunan kişi anlaşılır.

Deve katarının içindeki esrik deve, gözünden, yürüyüşünden, ağzının köpürüşünden, daha da başka şeylerinden belli oluverir:

"Secdelerinin izleri yüzlerinden belli olur, yüzlerinde görünür." Ağacın kökü ne yiyorsa ağacın gövdesinden, başından, dallarından, yapraklarından, meyvelerinden belli olur. Birşey yiyip içmemiş ağaçsa solar-sararır; nasıl olur da attığınız şu yüce naralar gizli kalır? Bu naraların sırrı, bir sözden sözler anlamanız, bir harften nice şeyler duymanızdır. Hani birisi, Vasit okumuştur, büyük-büyük kitaplar okumuştur. Tenbih'ten bir sözdür, duyar; onun şerhini okumuştur; o bir tek meseleden temeller, meseleler anlar. Tenbih'in bir tek harfini duyunca hay der, yani ben bu sözde birçok şeyler görmedeyim; onu elde etmek için zahmetler çekmişim, gecelerimi gündüz etmişim, defineler bulmuşum demek ister. "Göğsünü açıp ferahlatmadık mı" denmiştir ya, gönül anlatılmaya kal-kışılsa sonu gelmez. Oysa o şerhi okumuştur; bir işaretten birçok şeyler anlar. Fakat okumaya daha yeni başlayan, o sözden anlamını anlar; ne haberi vardır onun, ne de hay-hay eder, naralar atar.

Söz, duyanın miktarına göre söylenir, dinleyen, o hikmeti ne kadar çekmeye uğraşır, ne kadar onunla gıdalanırsa hikmet, o kadar söylenir. O istemezse hikmet de söylenmez, yüz göstermez. Ne şaşılacak şey der, neden söz söylemiyor? Söyleyecek olan da ne şaşılacak şey diye cevap verir, neden söz söyletmiyor? Sana dinleme gücünü vermeyen, söyleyene de söyleme isteği vermiyor. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin; Mustafa'nın zamanında bir kafirin Müslüman bir kölesi vardı; mayası temiz bir köleydi. Sahibi, tasları al da hamama gidelim dedi. Yolda mescidin önünden geçiyorlardı. Mustafa, sahabeyle mescidde namaz kılıyordu. Köle, efendim dedi, Ulu Tanrı hakkıyçin şu tası bisoluk tut da iki rek'at namaz kılıvereyim; kılar-kılmaz gelirim. Köle mescide girdi, namaz kıldı. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa, dışarı çıktı; bütün sahabe de dışarı çıktı. Köle mescidde yapayalnız kaldı. Efendisi, kuşluk çağınadek bekledi, a köle, çık dışarı diye bağırdı.Köle, bırakmıyorlar beni diye cevap verdi. İş sınırı aşınca adam, başını mescidden içeri uzattı; bırakmayan kimdir, onu görmek istiyordu. Ne kimseyi gördü, ne kimsenin gölgesini, ne bir ayakkabı vardı, ne kımıldayan kimsecik. Köleye, seni dışarı bırakmayan kim dedi. Köle, seni içeriye sokmıyan biri var ya dedi, beni dışarı bırakmayan o. Sen onu görmezsin hani, zati insan, görmediği, duymadığı, anlamadığı şeye aşıktır. Gece-gündüz onu arar, ister; görmediğime kulum-köleyim ben der. Anladığından, gördüğünden usanır, kaçar. Bu yüzdendir ki filozoflar, Tanrının görüleceğini inkar ederler; derler ki görürsen doyabilir, usanabilirsin, buysa olamaz. Sünnilerce o, bir renkte, bir şekilde görünürse usanılır. Her solukta yüzlerce renkte, yüzlerce şekildedir. "Hergün bir iştedir o." Yüz binlerce yıllar görünse bir görünüşü, bir görünüşüne hiç mi benzemez. Sen de şu anda Tanrıyı izlerinde, işlerinde görüp duruyorsun. Her solukta çeşit-çeşit görmedesin; bir işi, bir işine hiç benzemiyor. Sevinç vaktinde bir başka görünüş, ağlayış vaktinde bir başka görünüş, korku vaktinde bir başka görünüş, umut vaktinde bir başka görünüş. Tanrının işleri, işlerinin görünüşü, izlerinin-eserlerinin görünüşü, renk-renk, çeşit-çeşit olur, bir-birine benzemezse elbette zatının görünüşü de böyledir, işlerinin görünüşüne benzer. Onu, bununla kıyasla. Sen de bir parça-buçukken Tanrının gücüyle bisolukta bin hale geliyorsun, bir kararda durmuyorsun.
Kullardan kimi kullar vardır, Kur'an'dan Tanrıya varırlar; kimisi de vardır, hastır; Tanrıdan gelirler de Kur'an'ı burada bulurlar; bilirler, anlarlar ki onu Tanrı yollamıştır. "Biziz Kur'an'ı indiren; ve gerçekten de biziz onu koruyacak olan." Müfessirler derler ki bu ayet, Kur'an hakkındadır.

Bu tefsir de iyidir amma şu da var:

Yani sana bir öz, bir istek, bir sürek verdik; onu koruyan, yitirmeyen, bir yere ulaştıran da biziz. Sen bir kere Tanrı de, ondan sonra ayağını dire; bütün belalar sana gelir-çatar. Birisi, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa ya dedi ki: Gerçekten de seni seviyorum ben.

Mustafa dedi ki:

Aklını başına al, ne diyorsun sen? Adam, seni seviyorum dedi. Mustafa, aklını başına al, ne diyorsun sen dedi. Adam tekrar, seni seviyorum ben deyince Mustafa, öylesine ayağını dire dedi; kendi elinle seni öldüreceğim, vay sana.

Birisi, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa'nın zamanında, tapısına geldi de dedi ki:

Senin bu dinini istemiyorum, vallahi istemiyorum, bu dini geri al. Senin dinine girdim gireli bir gün olsun, dincelmedim; mal gitti, kadın gitti, çocuk gitti; saygı görmem kalmadı, gücüm-kuvvetim kalmadı, dileğim-isteğim kalmadı. Mustafa, haşa dedi; benim dinimin şanından değildir ki bir yere gitsin, birinin gönlüne yerleşsin de o adamı kökünden söküp atmasın; evini-barkını silip süpürmesin, ter-temiz etmesin de geri gelsin; "Ona ancak ter-temiz olanlar dokunabilirler." Nasıl sevgilidir o ki sende kıl kadar bile olsa, kendini sevmek, varlığına bağlanmak varken kendisine yol versin sana. Dostun yüz göstermesi için adamın, tümden kendinden de, dünyadan da usanması, kendine düşman kesilmesi gerek. Bizim dinimiz de hangi gönülde yerleşirse o gönlü Tanrıya ulaştırmadıkça, gerekmeyen şeyleri o gönül ıssından ayırmadıkça ondan el çekmez.

Peygamber buyurdu ki:

Şunun için din-celmedin, gam yemedesin: Gam yemen, önceki sevinçleri, neş'eleri kusmandır. Midende onlardan birşey kaldıkça yemen için sana birşey vermezler; kusarken kimse birşey yiyemez. Kusması kesildi mi, o vakit yemek yer. Sen de sabret, gam yeme; gam yemen kusmaktır; kusman bitti mi bir neş'edir, çıkagelir; hem öylesine bir neş'e ki gam yok onda; öylesine bir gül ki tiken yok onda; öylesine bir şarap ki başağrısı vermez o. Dünyada gece-gündüz dincelme, esenleşme istiyorsun. Bunun dünyada olmasına imkan yok; amma gene de bir soluk bile isteği bırakamıyorsun. Dünyada bir rahata ersen, bir huzur bulsan bile o rahat, o huzur, çakıp giden, durmayan bir şimşek gibidir. Hem de nasıl bir şimşek? Dolularla dop-dolu, yağmurlarla dop-dolu, karlarla dop-dolu, mihnetlerle dop-dolu bir şimşek. Mesela birisi, Antalya'ya gitmek istese, fakat Kayseri yolunu tutsa, Antalya'ya varacağını umsa da, çabadan vazgeçmese de bu yoldan Antalya'ya ulaşması mümkün değildir; ancak Antalya yolunu tutarsa, topal da olsa, arık da olsa gene varır, erişir; çünkü yolun sonu orası. Dünya işi bile zahmetsiz, eziyetsiz kolaylaşmıyor, ahret işi de böyle.Bari şu zahmeti, şu eziyeti ahretten yana harca da yitmesin.

Sen diyorsun ki:

Ey Muhammed, al benim dinimi, dincelmiyorum ben. Bizim dinimiz, adamı dilenen şeye ulaştırmadıkça bırakır mı hiç?
Hani anlatırlar, bir öğretmen, yoksulluğundan kış günü, sadece ketenden bir cübbe giyinmişti.

Olacak bu ya, sel de dağdan bir ayıyı sürükleyip götürüyordu. Ayının başı, su içindeydi, gizlenmişti. Çocuklar sırtını gördüler de hoca dediler, işte bir kürk, suya düşmüş, sen de üşüyorsun; al onu. Hoca pek muhtaçtı, pek üşüyordu. Bu yüzden postu almak için suya atıldı. Ayı, hocaya pençe attı. Adamcağız, su içinde ayıya tutulmuş-kalmıştı. Çocuklar, öğretmen, kürkü getir, getiremiyorsan bırak da sen gel diye bağırdılar. Öğretmen, ben kürkü bırakıyorum amma kürk beni bırakmıyor, ne yapacağım, ben de bilmiyorum dedi.

Tanrı özleyişi ne vakit bırakır seni? Burada şükretmek gerek ki irademiz, elimizde değil, Tanrı elindeyiz biz. Hani çocuk, küçükken sütten, anasından başka birşey bilmez; tapacak odur ancak ona. Ulu Tanrı, hiç onu, bu halde bırakır mı? Daha ileri çeker; ekmek yemeye, oyun oynamaya düşürür. Derken oradan da çeker, akıl durağına ulaştırır. Şu çocukluk, öbür dünyaya göre de tıpkı-tıpkısınadır; öbür dünyada da bir başka meme var; seni haline koymaz, Öylesine bir yere ulaştırır ki o halin çocukluk olduğunu, hiçbir şeye yaramadığını anlarsın. "Şaşarım bir bölük halka ki onları zincirlere bağlarlar da cennete sürüklerler." "Tutun, bağlayın onları zincirlerle." Sonra nimetlere ulaştırın, sonra da olgunluğa ulaştırın. Balıkçılar, balığı birden avlamazlar. Olta, balığın boğazına takıldı mı, kanı aksın, gevşesin, arıklasın diye birazcık çekerler. Sonra haline bırakırlar. Derken gene çekerler. Sonunda tam arıklaşır, o vakit tutup alırlar. Aşk oltası da insanın boğazına takıldı mı, kendisinde bulunan güç, pis kan, yavaş-yavaş ondan akıp gitsin diye Ulu Tanrı, onu yavaş-yavaş çeker. "Gerçekten de daraltan da Tanrıdır, genişleten de."

"Tanrıdan başka yoktur tapacak" sözü, herkesin inancıdır. Bir de hasların inancı var. Hasların inancı, "Ondan başka varlık yoktur" sözüyle belirtilir. Hani bir kişi, rüyada padişah olduğunu görür. Tahta kurulmuştur; kullar, perdeciler, beyler, çevre yanında ayakta durmadadır. Padişah olmam gerek, hem de benden başka padişah yok der. Bir de uyanır, bakar ki evde, kendisinden başka kimsecikler yok. Bu kez, benim der, benden başka kimse yok. Fakat buna uyanık göz gerek, uykulu göz, göremez bunu, onun işi değildir bu. Her bölük, öbür bölüğe aslı yoktur der. Bunlar, gerçek biziz, vahiy bize gelmiş, onların aslı yok der. Onlar da bunlara bu çeşit söyler. Böylece yetmiş iki millet, birbirlerine, aslı yok der.

Şu halde hepsi de şunda birleşiyor:

Diyorlar ki hepsine de vahiy gelmemiş; demek ki vahyin yokluğunda birleşiyorlar; gene bir bölüğe vahiy geldiğinde de hepsi bir, bunda da birleşiyorlar. Şimdi aklı-fikri başında bir ayırdeden inanç ıssı gerek ki o bir bölük hangisidir, bunu bilsin, anlasın, "İnanan, anlayışlıdır, ayırdedicidir."

(Birisi) sordu, dedi ki:

Bilmeyenler, anlamayanlar çok, bilenler, anlayanlar az. Bilmeyenlerle, özü düz olmayanlarla bilenleri ayırdetmeye kalkışsak bu iş uzun sürmez mi?

(Mevlana) buyurdu ki:

Bilmeyenler çoktur, bilenler azdır amma o azı bildin mi hepsini bilmiş olursun. Hani bir avuç buğdayı bildin mi, dünyadaki bütün buğday ambarlarını bilmiş olursun ya; hani birazcık şekeri tattın, tadını anladın mı, yüz çeşit tatlı yapsalar şekeri biliyor, anlıyorsan, yediğin şeyde şeker bulunduğunu bilir, anlarsın ya; onun gibi işte. Boynuz kadar bir şeker kamışını emen kişinin şekeri tanıyıp bilmemesi için iki boynuzlu olması gerek.

Size bu söz, tekrar gibi görünür; bu da ilk dersi anlamamış olmanızdandır; bu yüzden bize de hergün, bunu söylemek gerekiyor. Hani bir öğretmen, bir çocuğu üç ay okutmuş, çocuk gene de "elifte birşey yok" sözünü geçememiş. Çocuğun babası gelmiş de galiba demiş, hizmette kusurumuz var; bir kusurda bulunduysak buyurun da daha çok ağırlayalım sizi. Öğretmen, yok demiş; sizin kusurunuz yok; fakat çocuk bu dersi geçemiyor. Çocuğu çağırmış; "elifte birşey yok" de demiş. Çocuk, "birşey yok" demiş, "elifte" diyememiş.

Muallim demiş ki:

"Görüyorsun, hal, gördüğün gibi; bu dersi bile geçemedi, bunu bile öğrenemedi; ona yeni bir ders nasıl vereyim?

(Mevlana) hamd alemlerin rabbi Allah'a dedi de sonra buyurdu ki:

Şimdicek, hamd alemlerin rabbi Allaha dedik ya; ekmek, nimet azaldı, yedik, bitirdik diye değil bu hamd. Nimetin sonu yok; fakat iştah kalmadı, konuklar doydular; o yüzden hamd Allaha dendi. Bu ekmek, bu nimet, dünya ekmeğine, dünya nimetine benzemez; çünkü dünya ekmeğini, dünya nimetini, iştahsız olarak da, dilediğin kadar zorla yiyebilirsin; çünkü canı yoktur; nereye çekersen seninle gelir; canı yoktur ki senden çekinsin, dilemediği yere gitmesin. Bu, Tanrısal nimetin tersinedir. Tanrısal nimet, hikmettir; canlı bir nimettir. İştahın varsa, adam-akıllı üstüne düşersen senin yanına gelir, sana gıda olur. Fakat iştahın kalmadı, üstüne düşmedin mi, onu zorla yiyemezsin, zorla kendine çekemezsin. Yüzünü örter, kendini göstermez sana.

Keramet hikayelerini söyledi de buyurdu ki:

Birisi, bir gün içinde, yahut bir solukta Kabe'ye gider; bu o kadar şaşılacak birşey de değildir, keramet de değil. Sam yelinde de bu keramet var; bir günde, bir solukta dilediği yere gider. Keramet, ona derler ki seni aşağılık bir halden yüce bir hale getirsin de oradan buraya, bilgisizlikten akla, cansızlıktan canlılığa sefer edesin. Hani önce topraktın, cansızdın; seni bitki alemine getirdi. Bitki aleminden pıhtılaşmış kan, et alemine, pıhtılaşmış kan, et aleminden hayvanlık alemine, oradan da insanlık alemine sefer ettin. Keramet budur işte; ulu Tanrı, böylesine bir yolculuğu sana yakınlaştırdı, yakın gösterdi; oysa şu açtığın yollan nasıl aşacaksın, şu konaklarda nasıl konaklayacaksın; gelecek misin, hangi yoldan geleceksin; hatırında bile yoktu, vehmine bile gelmezdi. Fakat geldin ya, seni getirdiler ya; ap-açık görüyorsun ki geldin. Böyelce seni, çeşit-çeşit, renk-renk yüzlerce bam-başka alemlere de götürürler. İnkar etme; bundan haber verirlerse kabul et.
Tanrı ondan razı olsun, Ömer'e armağanlar getirdiler, bir de zehir dolu bir kase sundular. Bu neye yarar dedi.

Dediler ki:

Birisini ap-açık öldürmeyi uygun bulmazlarsa bundan birazcık sunarlar ona; içer, gizlice ölür-gider. Kılıçla öldürülemeyecek bir düşman varsa gizlice ona, bundan birazcık sunup öldürürler onu. Ömer, pek güzel birşey getirdin dedi; verin bana onu da içeyim. Bende pek büyük bir düşman var, kılıç erişmiyor ona; düyada ondan daha düşman kimsecik yok bana. Hepsini birden içmeye hacet yok, bunun bir zerresi yeter; bu, yüz bin kişiye yeter dediler. Bu düşman da bir kişi değil dedi Ömer; bin kişinin yerini tutar; yüz binlerce kişiyi tepesi üstü yerlere yıkmıştır. Kaseyi aldı, birden başına dikti. Ömer, zehri içince orda bulunanlar, bir uğurdan Müslüman oldular; senin dinin gerçek dediler.

Ömer dedi ki:

Hepiniz Müslüman oldunuz da bu kafir, hala Müslüman olmadı.
Ömer'in bu inanışı söylemeden maksadı, herkesin inanışını bildirmek değildi. Onda o inanç vardı, hatta daha da çok vardı; gerçeklerin inançı vardı onda. Fakat maksadı, peygamberlerin, hasların, gözleriyle görmüş kişilerin inancıydı; o inançı umuyor, istiyordu. Hani, dünyanın bucaklarına bir arslanın ünü yayılmıştı. Halk o arslanı görüp meraktan kurtulmak için uzak yollardan o ormana yöneldi. Konaklar aşıp o ormana vardılar, arslanı uzaktan görünce öylece kalakaldılar, ileriye bir adım bile atamadılar.

Bu arslanı görme sevdasıyla bu kadar yol aştınız; bu arslanın bir huyu vardı:

Kim, yüreklice yanına varırsa sevgiyle elini uzatır, okşar onu; hiçbir ziyan vermez ona, fakat ondan biri ürker-korkarsa arslan, kızar ona; hatta böylelerin kimisine, benim hakkımda ne de kötü bir sanısı var diye saldırır da; bunca adım attınız, yüz yıllık yol aştınız; şimdi arslana yaklaştığınız halde bu durmak da ne? Bir adım ileri atıverin dediler. Fakat kimsede o yürek yoktu ki ileriye bir adım atabilsin. Bütün o adımları attık ya dediler, hepsi de kolaydı; fakat buradan ileriye bir adım bile atamıyoruz.
Şimdi Ömer'in de o inanışı söylemeden maksadı, arslanın karşısına varınca ona doğru atılması gereken o bir adımdı işte. O adımı pek az adam atabilir; haslardan, Tanrı yakınlarından başkalarının işi değil bu. O inanç, peygamberlerden başkasına nasib olmaz; çünkü onlar, canlarından el yumuşlardır.

Dost, güzel şeydir; çünkü dost, dostun hayaliyle kuvvet bulur, gelişir, canlanır. Mecnun' a Leyla'nın hayalinin kuvvet vermesine, o hayalin, Mecnun'a gıda olması şaşılır mı? Geçici sevgiyle sevilen sevgilinin hayalinde bu kadar güç-kuvvet, bu kadar etki olur, sevgilisine bu kadar kuvvet bağışlarsa gerçek dosta, kuvvetler bağışlıyor diye neden şaşıyorsun? Onun hayali, görünse de vardır, görünmese de. Hatta hayalin de yeri mi? O, zati gerçeklerin canı. Ona hayal derler amma dünya da hayalle durur. Bu dünyaya gerçek diyorsun ya, göze görünüyor, duyuluyor da ondan. O anlamlaraysa hayal diyorsun; oysa ki bu dünya, o dünyanın parça-buçuğu. İş tersine; hayal olan asıl bu dünya.Çünkü o anlam, bu dünya gibi yüzlercesini meydana getirir de hepsi eskir, çürür, yıkılır, yok olur-gider. Gene bir başka, bir yeni dünya meydana getirir. Fakat temel olan anlam alemi güzeldir, eskimez; yenilikten de münezzehtir, eskilikten de. Onun parça-buçuklarıdır eskiliğe, yeniliğe bürünen. Onları meydana getirense ikisinden de münezzehtir, ikisinin de ötesindedir. Bir mühendis, içinden bir ev kurmayı geçirir, genişliği şu kadar, uzunluğu bu kadar olsun... Sofası şöyle olsun, girilecek yeri böyle olsun diye hayal ederse buna hayal demezler; çünkü o gerçek, bu hayalden doğmadadır; bu hayalin parça-buçuğudur. Evet, mühendis olmayan, gönlünden böyle birşey geçirir, böyle bir düşünceye kapılırsa ona hayal derler. Halkın da, mimar olmayan, mimarlık bilgisini bilmeyen böyle bir adama sen hayal kurmadasın demesi, süre-gelmiş bir adettir.

27. BÖLÜM

Dervişten birşey sormamak daha iyidir. Çünkü ona bir-şey sorman, adeta onu kışkırtman, yalan icad etmeye zorlamandır. Neden mi? Çünkü ona, bedenine bağlı biridir soru soran. Ona da bu soruya cevap vermek gerek. Gerçeği söyleyemez; çünkü dinleyen kabul etmez; o kişiliğin ağzı-dudağı, bu çeşit bir lokmaya layık değildir. Şu halde ona, anlayışına göre bir yalan cevap uydurmak gerek ki çekilip gitsin. Dervişin söyleyeceği her söz de gerçektir, yalan değildir hani; fakat o soruya verilmesi gereken cevaba, kendince söz denecek söze, gerçeğe karşı o cevap, yalan sayılır; duyanaysa doğrudur, doğrudan da üstündür.

Dervişin birinin bir yamağı vardı. Onun içir birşeyler derer-devşirirdi. Günün birinde derip- devşirdiği şeylerle dervişe yemek getirdi. Derviş yedi, yattı. Geceleyin düşü azdı. Bu yemeği kimden aldın, getirdin diye sordu. Yamak, güzel bir kız verdi bana dedi. Derviş, vallahi dedi yirmi yıldır, düşüm azmamıştı. Bu, onun verdiği yemekten oldu.

Böylece dervişin de çekinmesi, herkesin lokmasını yememesi gerektir. Çünkü derviş latiftir, herşey tesir eder ona, herşey görünür, belirir onda. Hani temiz, ak bir elbisede azıcık bir karalık olsa hemen görünür ya... Onun gibi. Amma bunca yıldır, pislikten kararmış, aklığı karalığa dönmüş kap-kara bir elbiseye binlerce çeşit yağ damlasa, bu elbisede binlerce çeşit kir-pas bulunsa, halka da görünmez, o elbiseyi giyene de. Mademki iş böyle, dervişin de zalimlerin, haram yiyenlerin, bedenine tapanların lokmalarını yememesi gerek. Çünkü, o kızın lokmasından dervişin nasıl düşü azdıysa bu çeşit adamların lokması da dervişe tesir eder, o yabancı lokmanın kötü, bozuk-düzen düşüncelere dalar.

28. BÖLÜM-

Dileyenlerin, gerçek yolcularının virdleri, çabaya, kulluğa koyulmalarıdır. Zamanı, işlere bölmek, her iş için bir zaman ayırmak gerek. Böyle yapan, her işi zamanında yapmayı adet edinen kişiyi zaman, bir memur gibi o işe çeker, sürükler. Mesela sabahleyin kalkınca ibadete koyulmak daha iyidir. Nefis daha yatışmıştır, daha esendir, daha arı-durudur; herkes, kendisine yaraşan kulluğu, kendi miktarınca yapar, yerine getirir. "Gerçekten de biz saf kurmuşuz elbet; gerçekten de biz, noksan sıfatlardan arı olduğunu söyleriz onun." Yüz binlerce saf var; ne kadar daha temiz olursa o kadar ileri geçirirler adamı; ne kadar noksanı varsa o kadar geri safa korlar. "Onları Tanrı geriye atmıştır; siz de geriye atın." Bu, bir uzun hikayedir; fakat hiç kaçılamaz bundan. Kim bu uzun hikayeyi kısaltırsa aziz ömrünü, tatlı canını kısaltmış olur; Tanrı korursa o başka.

Erenlerin virdlerine gelince:

Anlayabileceğin kadar söyleyeyim. Şudur onların virdleri... Sabahleyin kutlu canlar, tertemiz melekler, Tanrıdan başka kimseciklerin bilemediği halk; çünkü Tanrı pek kıskançtır, bu yüzden adlarını bile halktan gizli tutar; evet, bunlar, onlarla dolaşmaya, onlara selam vermeye gelirler. "İnsanların, bölük-bölük Tanrı dinine girdiklerini görürsün." "Melekler, her kapıdan, onların, tapılarına girerler. Sen onların yanına oturmuşsun; fakat göremezsin onları, duyamazsın o sözleri, o selamlan, o gülüşleri. Şaşılmaz buna; hasta, ölüme yakın hayaller görür; yanıbaşında oturandan haberi bile yoktur, ne dediğini duymaz bile. O gerçekler, bu hayallerden bin kere latiftir. Bu hayalleri bile insan öylesine hastalanmadıkça göremiyor, duyamıyor; o gerçekleri de ölmedikçe ölümden önce göremez. Erenlerin hallerindeki inceliği bilen, onların ululuğunu anlayan ziyaretçi, erenin tapısına çın seherden beri bunca meleğin, bunca tertertemiz canın geldiğini bilir; böyle bir evrad arasında şeyhe zahmet vermemek için bekler de bekler. Hani padişahın kapısında, sarayında köleler vardır. Her sabah virdleri vardır onların... Herbirinin belli bir durağı, belli bir kulluğu, belli bir ibadeti vardır. Kimisi uzaktan tapıkılar; padişah bakmaz onlara; görmezlikten gelir onları. Fakat kullar, padişahı da görürler, ne yaptığını da görürler.

Adam padişah oldu mu virdi şudur artık:

Kullar her yandan, onun tapısına gelsinler; çünkü kulluk kalmamıştır artık: "Tanrı huylarıyla huylanın" hükmü yerine gelmiştir. "Ona kulak olurum, göz kesilirim" buyruğu meydana gelmiştir. Bu, pek ulu bir duraktır; söylemek de yazıktır. Çünkü ululuğu, u'yla, le'yle, u'yla anlaşılmaz; onun ululuğundan birazcığı yol bulsa bu yana; ne u kalır, ne u'nun söylenirken çıktığı yer... Ne le kalır, ne le'nin söylenirken çıktığı yer. Ne el kalır, ne bel. Varlık biter; ışıklar ordusundan varlık şarı yıkılır-gider. "Gerçekten de padişahlar, bir şara girdiler mi, yıkarlar-yakarlar o şarı." Bir deve, küçücük bir eve girse o ev yıkılır-gider amma o yıkık yerde de binlerce define bulunur.

Define yıkık yerde olur;
Mamur yerdeyse köpek bulunur, köpek.

Yolcuların duraklarını uzun-uzadıya anlattık; fakat erenlerin hallerinden ne anlatalım? Ona son yok; yolcuların hallerineyse son var. Yolcuların son durağı ulaşmaktır. Erenlerin son durağı nedir? Öylesine bir buluşma ki ayrılığı yok mu, yok. Üzüm, tekrar dönüp koruk olmaz; olmuş meyve, bir daha ham bir hale gelmez artık.

Halkla konuşmayı haram bilirim; Fakat senin sözün açıldı mı, sözü uzatır da uzatırım.
Vallahi uzatmayacağım, kısa keseceğim.
Kan içiyorum da sen şarap sanıyorsun;

29. BÖLÜM

Hıristiyan Cerrah dedi ki:


Şeyh Sadreddin'in ashabından bir bölük halk, yanımda yediler-içtiler; sonra dediler ki: Sizin sandığınız gibi isa Tanrıdır, bunun gerçek olduğunu biz de biliyoruz, fakat şeriati korumak için mahsustan gözlüyoruz, mahsustan inkar ediyoruz.

Tanrı aziz sırrını kutlasın, Mevlana dedi ki:

Tanrının düşmanı, yalan söylüyor; haşa, olamaz bu. Bu söz, azdırıcı, azmış, aşağılatıcı, aşağılanmış, Tanrı eşiğinden sürülmüş. Şeytanın şarabının verdiği esriklikten doğma bir söz. Yahudilerin düzeninden tundan tuna kaçan, boyu iki arşından kısa olan arık bir adamın yedi kat göğü koruması nasıl mümkün olur? Her göğün kalınlığı beş yüz yıllık yol; her göğün, öbür gökle arası beş yüz yıllık yol. Her yeryüzünün kalınlığı beş yüz yıllık yol; her yeryüzünün, öbür yeryüzüyle arası beş yüz yıllık yol. Arş'ın altında bir deniz var; onun da derinliği bu kadar. O denizde Tanrının bir meleği var; deniz, topuğunu aşmıyor. Daha da kat-kat artık şeyler var. Nasıl olur da aklın, bütün bunları düzüp koşanın, o arıkların arığı olduğunu söyler? Sonra isa'dan önce göklerin, yeryüzünün yaratıcısı kimdi? Zalimlerin dediklerinden arıdır o.

Hıristiyan dedi ki:

Topraktan olan toprağa gitti; temiz olan da temize ulaştı.
(1-2) Bu cümleler farsçadır.

(Mevlana) dedi ki:

isa'nın canı Allah'sa canı nereye gitti? Çünkü can, aslına, yaratanına gider. Asıl oysa, yaratan oysa nereye gitti öyleyse?
Hıristiyan, biz böyle bulduk, bulduğumuz yolu tuttuk dedi.

Ben de dedim ki:

Babandan, babanın bıraktığı şeyler arasında kalp, kapkara bir altın bulur da ayarı tam, başka birşeyle karışmamış altın eline geçtiği halde değiştirmez, kalpı kabul eder, ben bulmuşum, yeter dersen; yahut babandan sana, çolak bir el kalsa, sonradan da bir ilaç, çolak elini iyi edecek bir hekim bulur da ilaç kullanmaz, hekime başvurmaz, ben elimi böyle çolak bulmuşum, iyileşmesini istemem dersen; babanın öldüğü, senin büyüdüğün yerin suyu tuzlu olur, sonra da suyu tatlı, bitkisi tatlı, halkı sağ-esen bir yere yol bulur da oraya göçmeyi dilemez, senden sayrılıkları giderecek tatlı suyu içmek istemez, biz bu yeri, sayrılıklar veren bu acı suyu bulmuşuz; bulduğumuza sarılmışız dersen bu, akıl işi değildir. Akıllı olan, sağduyu ıssı bulunan kişi, haşa, bu işi yapmaz, bu sözü söylemez. Ulu Tanrı sana, babanın aklından başka bir akıl, babanın görüşünden başka bir görüş, başka bir ayırdediş vermiş; görüşünü, aklını boşlama; seni aşağılık bir hale sokan, sana doğru yolu buldurmayan akla uyma. Yutaş'ın babası, ayakkabı dikerdi. Oysa padişahın tapısına ulaştı. Padişah ona, padişahların tapısında yapılması gereken edepleri, silah kullanmayı öğretti, ona en yüce bir mevki verdi; o da kesin olarak, biz babamızdan ayakkabı dikmeyi öğrendik; bu mertebeyi istemeyiz; a padişahım, sen çarşıda bir dükkan aç bana da ayakkabı dikmeye başlayayım, geçinip gideyim demedi. Köpek bile köpekliğiyle av avlamayı öğrendi mi, padişahın avcısı olur; babasından, anasından bulduğunu- gördüğünü unutur. Oysa ki samanlıklarda, yıkık yerlerde otururdu; leşe düşkündü. Fakat şimdi padişahın ordusuna uymada, onların peşine düşmede. Doğan da böyle. Padişah onu terbiye ettikten sonra biz, babamızdan, dağlardaki kovuklarda yuva kurmayı, leş yemeyi gördük, padişahın davuluna kulak asmayız, avının peşine düşmeyiz demiyor. Hayvanın aklı bile babasından-anasından bulup gördüğü şeyden daha güzelini buldu mu ona sarılıyor da insan, aklıyla, ayırdedişiyle, yeryüzündeki yaratıkların hepsinden üstünken, anamdan-babamdan böyle gördüm diyor; Allah korusun, ne de kötü insandır bu çeşit insan. Evet, esenlik ona, isa'nın rabbi, isa'yı üstün etti, kendisine yaklaştırdı; isa'ya tapı kılan, rabbe tapı kılmıştır; isa'ya uyan, rabbe uymuştur derse doğrudur bu söz. Tanrı isa'dan daha üstün bir peygamber yolladı da onun elinden isa'dan beliren şeyleri, hatta daha da üstününü belirtti mi, o peygambere uymak gerektir; hem de Tanrı için uymak gerek, kendisi için değil. Ona tapı kılmak, ancak Tanrı içindir. Onu kendisi için değil, Tanrı için sevmek gerek. Zati Tanrıdan başkasını sevmek de Ulu Tanrıyı sevmektir. "Sonucu rabbine varır." Yani Tanrıdan başkası için birşey sevsen, Tanrıdan başkası için arayıp dilesen gene o sevgi, Tanrıya varır-dayanır; onu da ancak onun için seversin sen.
Ka'be'yi örtüyle örtmek, bir hevese uymadan başka birşey değil; But olmaktan kurtulup Beyt oldu ya; beyt sözündeki "y" süs olarak yeter ona.

"Gözlerin yaratılıştan kara oluşu, sürme çekmeye benzemez." Hani elbisenin yırtık-pırtık oluşu, zenginliğin güzelliğini, debdebesini örter ya; elbisenin yeniliği, güzelliği de yoksulların yüzlerini, güzelliklerini, olgunluklarını örter; buna benzer işte. Yoksulun elbisesi yırtıldı mı, yüreği açılır, gönlü genişler.

Baş vardır, altın taçla bezenir; baş vardır, altın taç, mücevherlerle süslü taç, onun büklüm-büklüm saçlarının güzelliğini örter. Çünkü güzellerin kıvırcık saçları, aşkı çeker mi çeker; gönüllerin taht kurduğu yerdir o baş. Altın taçsa cansızdır; o gönül sevgilisini örter.

Süleyman'ın yüzüğünü her yerde, herşeyde aradık; yoklukta bulduk. Bu güzelle bunca düştük-kalktık; yokluğa razı olduğu gibi hiçbir şeye razı olmadı. Zati ben, küçüklüğümden beri orospulara düşkünüm; işim-gücüm buymuş benim; bilmiyorum işte; engelleri yokluk gidermede; perdeleri o yakmada. Bütün ibadetlerin temeli bu; geri kalanlar parça-buçuk. Hani koyunun boğazını kesmezsin de ayağına üfler-durursun; ne faydası var bunun? Oruç, adamı yokluğa götürür; bütün güzelliklerin hazneleri de ordadır. "Tanrı, sabredenlerledir."

Çarşıdaki dükkanda bulunan yenecek, içilecek, kullanılacak, alınacak şeylerin, bir sanatla ilgili nesnelerin herbirinin ipucu, insanın özündeki ihtiyaçtır. Fakat o ipucu gizlidir. O şey gerekmiyorsa o ipucu oynamaz, meydana çıkmaz. Böylece her şeriatin, her dinin, her kerametin, peygamberlerden beliren her mucizenin, her halin... bunların herbirinin, insanın canında bir ipucu vardır; o gerekmedikçe ipucu oynamaz, görünmez. "Biz, ap-aydın kitapta herşeyi sayıp döktük, takdir ettik."
Kötülüğü, iyiliği yapan bir midir, iki midir diye (birisi) sordu.

(Mevlana) cevap verdi:

Karşılıklı konuşurken, işkile düşünce kesin olarak iki olur. Çünkü hiç kimse kendisine aykırı olamaz, kendisiyle karşılaşamaz. Bu yüzden de kötülük, iyilikten ayrılamaz. Çünkü iyilik, kötülük olmadıkça olmaz. Anlaşıyorlar ya, iyilikten vazgeçmek de kötülükle olur; kötülüğe düşkünlük olmasaydı kötülükten vazgeçmeye de kalkışılmazdı; hiçbir şey de meydana gelmezdi. Hani Mecusiler derler ya; Yezdan, iyilikleri yaratandır, Ahriman kötülükleri, istenmeyen şeyleri yaratan.

Cevap verir de deriz ki onlara:

Sevilen şeyler, sevilmiyen, istenmeyen şeylerden ayrılmaz ki. Çünkü istenmeyen, sevilmeyen bir tarafı olmayan sevgili bulunamaz. Zati sevgili, istenmeyen, hoşlanılmayan şeyleri bulunmayan kişidir; fakat istenmeyen, hoşlanılmayan şeylerin yok olması, o çeşit şeyler olmadıkça mümkün değildir. Sevinç, gamın yok olmasıdır hani; amma gamın yok olması, gam olmadıkça mümkün değildir; şu halde her ikisi de, birbirinden ayrılmayan tek birşeydir.

Bir de dedim ki:

Birşey yok olmadıkça faydası görünmez; hani söz gibi. Sözün harfleri bitmeden, söz söylenmeden dinleyen, faydalanamaz. arif kişi hakkında kötü söyleyen, gerçekte iyi söylüyor sayılır. Çünkü arif, o kınanan huydan zati kaçar, o huya düşmandır. Şu halde o huyu kınayan, arifin düşmanını kınamada, arifiyse övmededir; sebebi de şu ki: arif, öylesine kınanan kötü huydan kaçmadadır; kötülükten kaçansa övülmeye geder; "Herşey, zıddiyle belirir." Öyleyse arif, gerçek olarak bilir de der ki: O adam, benim düşmanım değil, beni kınamıyor. Ben, kutlu, güzel bir bahçeyim, çevremde de duvar var. O duvarın üstünde pislikler var, tikenler var. O bahçeye yolu düşen, bahçeyi görmüyor da o duvarı, o pisliği görüyor, onun kötülüğünü söylüyor. İş böyle olunca bahçe, o dama ne diye kızsın? Bu kötü söz, bahçeye girmek için duvarı aşmaya uğraşan kişiye zarar verir. Demek ki duvarı kınayış, bahçeden uzak kalıyor; kötüleyen, kınayan da kendisini öldürmüş oluyor. Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafa da "Bengüle-güle öldürenim" buyurmuştu ya. Yani benim bir düşmanım yoktur ki kızarak öldüreyim onu demektir bu. Mustafa, o kafir, kendi kendini yüz çeşit öldürmesin diye onu bir çeşit öldürür-gider de bu yüzden güle-güle öldürmüş olur.

30. BOLÜM

Polis, tutmak için boyuna hırsızları arar; hırsızlar da ondan kaçar. Hırsızın polisi tutmak için araması, görülmemiş birşeydir. Ulu Tanrı, Bayezid'e, ey Bayezid dedi, ne istiyorsun? Bayezid, istememeyi istiyorum dedi. Şimdi, insanda iki hal vardır ancak; ya ister, ya istemez. Şimdilik hep istememek, insanlık huyu değildir. Kendisinden tümden boşalmış, varlığı hiç kalmamış kişinin halidir bu. Varlığı kalmış olsaydı onda, o insanlık huyu da kalırdı; yani isterdi, istemezdi. Ulu Tanrı onu olgunlaştırmak, tümden şeyh yapmak istemişti. Bundan sonra da onda öylesine bir hal belirir ki oraya artık ikilik, ayrılık sığmaz, tümden ulaşmak belirir, birlik meydana gelir. Birşey istersin, o da kolay-kolay ele geçmez; bütün zahmetler, bundan meydana gelir; istemedin mi, zahmet de kalmaz.

İnsanlar kısım-kısımdır; bu yolda mertebeleri vardır onların. Kimisi, çalışa-çabalıya bir yere ulaşır ki içinden geçen şeyi, düşüncesine gelen şeyi yapar; insanın da elindedir bu. Fakat içine bir istek gelmesin, bir düşünceye kapılmasın; bu, adamın elinde değildir. İsteği,düşünceyi Tanrı cezbesinden başka birşey gideremez insandan. "De ki: Gerçek geldi, aslı olmayan gitti." "Geç a inanç ıssı; ışığın ateşimi söndürdü." İnanç ıssı, gerçek inanca tümden ulaşırsa o, Tanrı ne dilerse onu yapar, ister onun cezbesi olsun, ister Tanrı cezbesi olsun.

Hani peygamberlerden, Mustafa'dan sonra başkalarına vahiy gelmez artık diye bir sözdür, söylerler ya; neden gelmesin? Gelir; gelir amma vahiy demezler ona; anlamı da şu: "İnanan, Tanrı ışığıyla bakar-görür." derler hani. Tanrı ışığıyla bakan, herşeyi görür; önü de görür, sonu da; önünde olmayanı da görür, olanı da. Tanrı ışığından nasıl olur da birşey örtülü kalır? Örtülü kalırsa Tanrı ışığı değildir o. Şu halde vahiy demeseler de vahyin anlamı var.

Tanrı razı olsun ondan, Osman, halife olunca minbere çıktı. Halk, ne diyecek diye bekliyordu. Sustu, hiç söylemedi, halka bakmaya koyuldu. Halka öylesine bir hal geldi, öylesine vecde daldılar ki dışarı çıkmalarına imkan kalmadı; birbirlerinden, nerde oturduklarından haberleri bile yoktu. Yüz öğütle, yüz hutbeyle bu güzelim hali elde edemezlerdi. Öyle faydalar elde ettiler, öylesine sırlar açıldı onlara ki bunca ibadetle, bunca öğütle bunları elde edememişlerdi. Meclisin sonunadek öylece bakıyordu onlara, hiçbir şey söylemiyordu. Minberden ineceği zaman "İş gören imam, söz söyleyen imamdan daha hayırlıdır size" buyurdu. Çünkü sözden maksat, dinleyene fayda vermek, gönlünü yumuşatmak, huylarını değiştirmektir. Sözden elde ettiklerinin kat-kat fazlasını sözsüz elde ettiler. Bu bakımdan buyurduğu söz, gerçeğin ta kendisiydi.

Şimdi geldik şuna:

Kendisine iş gören dedi amma minberdeyken gözle görülebilecek bir iş de yapmadı. Namaz kılmadı, Hacca gitmedi, sadaka vermedi, birşey okumadı, söylemedi; hutbe bile okumadı. Anladık ya artık; iş-güç bu görünen iş-güç değil yalnız. Şu görünenler, o işin-o gücün şekli, o iş-güçse bunun canı. İşte şimdilik Mustafa, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, "Sahabem yıldızlara benzer, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz" buyurdu ya; birisi yıldıza bakar, gidilecek yolu gidilmeyecek yoldan ayırdeder, yola düşer. Yıldız, ona söz söyler mi hiç? Ancak yıldıza bakar, yolunu bulur, varacağı yere varır. Böylece Tanrı erenlerine de bakarsın; olabilir ki onlar, sende tasarruf ederler de sözsüz-lafsız, dedisiz-kodusuz maksadını elde edersin, ulaşma, buluşma durağına götürürler seni.

Sevgiyi kolay sanan bir bana baksın;
Halim anlatır ona; korkutur onu elbet.
Tanrının dünyasında olmayacak şeye dayanmadan daha güç hiçbir şey yoktur. Mesela, bir kitabı okumuşsun, düzeltmişsin, harekelemişsin; birisi, yanında oturmuş, o kitabı yanlış okuyor; dayanabilir misin buna? Mümkünü yok. Onu okumamış olsaydın, ister doğru okusun, ister yanlış, bir farkı olmazdı sence; çünkü yanlışını doğrusundan ayırdedemezdin. Şu halde olmayacak şeye dayanmak, pek büyük bir savaştır. Şimdi peygamberlerle erenler de kendilerini savaşa sokmazlar, güce koşmazlar. Önce dilerlerken, nefislerini öldürmek, dileklerinden, özlemlerinden geçmek için savaşmışlardır; bu, en büyük savaştır. Eriştiler mi, eminlik durağını yurt edindiler mi, onlara eğri-doğru, herşey açılır, görünür artık. Doğruyu eğriden ayırdederler, görürler. Fakat gene de büyük bir savaş içindedir onlar. Çünkü bu halkın bütün işi-gücü eğridir. Onlar da görürler, dayanırlar. Yüz tane eğriden birini söylerler; o işi işleyene güç gelmesin derler; geri kalan eğri işlerini örterler. Üstelik o eğri iş doğrudur diye onu överler de; böylece birer-birer o eğrilikleri bırakmasına çalışırlar. Hani bir öğretmen, çocuğa yazı öğretir. Çocuk, harfleri öğrenip yazmaya başladı mı bir satır yazar, öğretmene gösterir. Öğretmene göre hepsi de eğridir, hepsi de kötü. Fakat öğretmenlik sanatı dolayısiyle hoşgörür de hepsi güzel, ne de güzel yazmışsın, tuh-tuh nazar değmesin; yalnız şu harfi kötü yazmışsın; şöyle yazman gerek bir de şu harfi kötü yazmışsın der; bir satırdan birkaç harfi kötüler, şöyle yazman gerek diye ona gösterir. Çocuğun gönlüne ürküntü gelmesin, yüreği gevşemesin diye geri kalan harfleri beğenmiş görünür. Çocuk da bu beğenişe aldanır, yüreğine güç-kuvvet gelir. Böylece çocuğa yavaş-yavaş öğretir, yardımda bulunur.

Tanrı dilerse umarız ki Ulu Tanrı, Emir'in dileklerini kolaylaştırır; gönlünde ne varsa, neyi istiyorsa verir. Gönlünde bulunan, fakat ne olduğunu bilmediği için istemediği devletleri de kolaylaştırır, verir de onları görüp seyredince, kendisine ulaşan o bağışları elde edince önceki dileklerine bakar da utanır; önümde böyle birşey varmış, böylesine bir devlet, böylesine bir nimet varken nasıl oldu da o dileklerde bulundum diye utançlara dalar-gider. Şimdi vergi ona derler ki insanın ne vehmine gelir, ne aklından geçer. Çünkü insanın vehmine gelen şey, kendi himmetincedir, kendi miktarınca; Tanrı vergisiyse Tanrı miktarıncadır. Şu halde Tanrı vergisi, Tanrıya layık olan vergidir, kulun vehmine, kulun himmetine layık olan değil. "Ne göz görmüştür, ne kulak duymuştur, ne de insanın hatırından geçmiştir." Her ne kadar sen, vergilerimi umuyordun amma gözlerin gördüğü, kulakların, o çeşit şeyleri duyduğu, gönüllere onlara benzer şeylerin geldiği nimetleri umuyordun; benim vergimse bütün onlardan dışarı, bütün onların ötesinde.

31. BÖLÜM

Yakıyn sıfatı, olgun bir şeyhtir; güzel, gerçek sanılar da onun müritleridir. Ayrı-ayrı
dereceleri var, bunların. Sanı, doğruya yakın sanı, doğruya daha da yakın sanı; böylece gider işte. Sanı, ne
kadar artık olursa inanca o kadar yakındır, yalandan-yalanlamadan o kadar uzak. "Abu-Bekr'in inancı
tartılsa." Bütün doğru sanılar, inançtan süt emerler de gelişirler. Bu süt emme, büyüyüp gelişmede bilgiyle,
işle sanının artmasına işarettir; böylece herbir sanı, inanç olur, inançta tümden yok olur-gider; çünkü inanç
haline geldi mi, sanı kalmaz. Şu bedenler dünyasında görünen şeyhlerle müritler, o inanç şeyhiyle
müritlerinin şekilleridir.

Delili de şu:

Bu görünen şekiller, zamandan zamana, yüzyıldan yüzyıla değişirler;
fakat inanç şeyhiyle çocukları sayılan doğru sanılar, devirler geçer, yüzyıllar aşar da gene dünyada,
değişmeden dururlar. Yanıltıcı, azdırıcı, yalanlayıcı sanılar da inanç şeyhinin sürgünleridir. Hergün ondan,
biraz daha uzaklaşırlar; hergün biraz daha alçalırlar; çünkü hergün, o kötü sanıyı çoğaltmaya, geliştirmeye
uğraşırlar. "Gönüllerinde sayrılık var da Tanrı, sayrılıklarını arttırır onların." Deve sahipleri hurma yer,
develer de tiken yer.

Ulu Tanrı demiştir:

"Bakmazlar mı deveye?" "Ancak tövbe eden, inanan, iyi işte
bulunan başka"; "Tanrı onların kötülüklerini iyiliklere döndürür." Sanıyı bozup kötüleştirmek için uğraşmaya
koyuldu mu, o anda sanıyı düzene sokmaya kuvvet olur bu uğraşma.

Bu, şuna benzer hani:

Bilgin bir hırsız tövbe eder de polis olur. Hırsızken hırsızlık, yankesicilik için çalışıp uğraşması, artık adalette bulunmasına,
ihsanda bulunmasına bir kuvvet olur. Önce hırsız olmayan öbür polislerden de üstündür. Çünkü hırsızlıkta bulunmuş olan bu polis, hırsızların yolunu-yordamını bilir, hırsızların halleri kapalı-örtülü kalmaz ona. Bu çeşit adam, şeyh olursa pek olgun olur, dünyada kılavuz kesilir, zamanın Mehdi si olur.

32. BOLÜM

Bizden kaçın, yaklaşmayın bize dediler; İhtiyacım size, nasıl çekinir, kaçarımsizden?
Şunu bilmek gerek ki herkes, nerde olursa olsun, muhtaç olduğu şeyin yanıbaşındadır, ondan ayrılamaz. Her hayvan, muhtaç olduğu şeyin yanı-başındadır, onunla beraberdir. "Muhtaç olduğu şey, ona babasından da yakındır, anasından da; onunla bitişiktir o"(2) muhtaç olduğu şey, onun bağıdır, onu bir yular gibi o yana bu yana çeker-durur. Bir adamın kendi kendini bağlamasına imkan yoktur; çünkü insan, bağdan kurtulmayı ister. Bağdan kurtulmak isteyenin bağlanmayı istemesine imkan yok. Öyleyse kesin olarak onu, bir başkası bağlamıştır. Mesela sağlık isteyenin kendini sayrı etmemesi gerekir. Çünkü hem sayrılık istemesine, hem de sayrık istemesine imkan yok. Madem ki muhtaç olduğu şeyin yanıbaşındadır; muhtaç olduğu şeyi verenin de yanıbaşındadır o. Madem ki yularlıdır; yularını çekenin, kendisine yular takanın da yanıbaşındadır. Yalnız gözü yulardadır da o yüzden üstün değildir, o yüzden değersizdir o. Gözü yuları çekende olsaydı yulardan kurtulurdu; yuları çeken, yular kesilirdi ona. Çünkü yularsız, yuları çekenin peşine düşmez de o yüzden yular takılır ona; gözü, yuları çekende değildir. Hasılı " Büyüyüp bir hortuma dönen burnuna yakında, bir damgadır, vururuz" Madem ki yularsız peşimizden gelmiyor; biz de ağzına, burnuna gem vuralım da istemeden çekelim-sürüyelim onu.

Sekseninden sonra oyun olur mu derler;
Ben de sekseninden önce oyun olur mu dedim
Ulu Tanrı, kendi lutfundan ihtiyarlara öylesine bir çocukluk bağışlar ki çocukların haberleri bile yoktur ondan. Çocuklar, dünyayı yeni görmüşlerdir; bıkmamışlar, usanmamışlardır dünyadan; bu yüzden çocukluk, onları yep-yeni bir yaşayışa atar da sıçratır, hoplatır, güldürür onları; oynama isteği verir onlara. Bu ihtiyar da dünyayı yeni görür.
Gerçekten de ihtiyarlığın kadri pek yüce;
Saçlar ağarmaya başladı mı yeniden oyuna dalıyor insan.

Demek ki ihtiyarlığın ululuğu, Tanrı ululuğundan artmada; kadri, Tanrı yüceliğinden yücelmede; çünkü Tanrı ululuğunun baharı beliriyor. Güz mevsimine benzeyen ihtiyarlık o baharı yenebilir mi, güzlük huyunu bırakmaz mı? Böyle bir şey olsa Tanrı baharının üstünlüğünün arıklaşması gerekir; bir dişin düşmesiyle Tanrı baharının gülmesi azalır; bir saçın ağarmasıyla Tanrı ihsanının yeşilliği kaybolur-gider; güz yağmurlarının yağmasıyla gerçekler bahçesi sararır-solar demektir. "Tanrı, zalimlerin dediklerinden çok yücedir, münezzehtir o sözlerden."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: FiHİ Ma-FiH eserinde Mevlana hakkında bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 21:00

33. BÖLÜM

Onu vahşi bir hayvan şeklinde gördüm. Üstünde bir tilki postu vardı. Tutmak istedim. Küçücük bir odadaydı; deliklerden dışarıya bakmadaydı. Derken ellerini kaldırdı; şu yana-bu yana sıçramıya koyuldu. Sonra onun yanında Tebrizli Celal'i gördüm. Bir hayvan şeklindeydi; benden ürktü. Yakaladım onu; beni ısırmak istiyordu. Başını ayağımın altına aldım, adam-akıllı ezdim onu; içinde ne varsa dışarıya fırladı. Ondan sonra derisinin güzelliğine baktım. Bu deriye dedim, altın, mücevher, inci, yakut, bunlardan da kıymetli şeyler doldurulsa değer.

Sonra da dedim ki:

Ben alacağımı aldım; a ürkek hayvan; sen dilediğin yere kaç; ne yanı görürsen o yana sıçra. Zati o, yenilmeden korktu da o yüzden sıçradı; oysa ki kutluluğu, yenilmesindeydi. Gerçekten de o, akan yıldızların ani hareketlerini ve bundan başka daha da bazı şeyleri gösteriyordu sanki. Onun gönlüne, herşeyi anlama dileği geldi. Fakat bu yolu tutup herşeyi bellemeye çalışan ve bundan tat duyan herkes, bunu elde edemez; buna imkan yoktur. Çünkü arifin öylesine bir hali vardır ki bu tuzaklarla avlanamaz; bu av, ne kadar düz ve sağlam olursa olsun, bu tuzaklarla avlanmaya da layık değildir. Anlayışlı birinin, kendisini anlayabilmesi, ancak arifin elindedir. Hiçbir kimse, o istemezse arifi anlayamaz. Sen pusuya oturmuşsun; avlanmak istiyorsun.Avsa seni görüyor; ne kurduğunu, ne düzende bulunduğunu da görüyor. Av, dilediğini yapabilir; geçip giderken senin tasarladığın yoldan senin pusu kurduğun yerden geçmez; kendi bildiği, dilediği yoldan geçer-gider. "Tanrının yeryüzü geniştir." "Onun bilgisinden, dilediği miktardan başkasını kavrayamazlar." Sonra bu incelikler, senin diline, senin anlayışına düştü mü, incelikleri kalmaz ki; hatta sana ulaştıklarından bozulur-gider onlar, Hani bozuk olsun, düzgün olsun, arifin ağzına düşen, anlayışına-kavrayışına ulaşan herşeyin, Tanrı yardımlarıyla, Tanrı lutuflarıyla örtülüp bambaşka birşeye döndüğü gibi. Sopayı görmez misin hele? Musa'nın elinde nasıl değişti, sopalığı kalmadı. Hannane direğiyle Peygamber'in elindeki çöp, Musa'nın ağzındaki dua, Davud'un elindeki demir de böyle; Davud'a karşı dağlar da böyle; bunlar da oldukları halde kalmadılar, olduklarından bam-başka bir hale döndüler. İşte ince anlamlar, dualar da karanlık, beden alemine bağlı bir ele düşerlerse oldukları gibi kalmazlar.

Senin varlığın sende oldukça
İbadet bile etsen Ka'be meyhaneye döner.

"Kafir, yedi mideyle yemek yer." Bilgisiz döşemecinin seçtiği şu eşek sıpası da yetmiş mideyle yemek yiyor; bir mideyleyse bile öyle geliyor adama. Çünkü sevilmeyen adamın herşeyi, her işi sevilmez. Sevilenin yaptığı herşey sevimli görünür. Döşemeci burada olsaydı yanına gider, ona öğüt verirdim; onu evden atıp kendinden uzaklaştırıncaya dek de yanından ayrılmazdım. Çünkü o, döşemecinin kanını, gönlünü, canını, aklını bozuyor. Keşke şarap içmek gibi kötülüklere alıştırsaydı onu; çünkü bunlar, yardımcının yardımlarıyla düzelir-gider. Oysa ki o, evi seccadelerle doldurdu. Nolurdu döşemeci, onu bu seccadelere sarıp da yaksaydı; döşemeci, ondan da kurtulurdu, şerrinden de; çünkü o, yardımcı hakkındaki inancını bozuyor, göz göre-göre önünde alay ediyor, kovuculukta bulunuyor da döşemeci susup duruyor, kendini öldürüyor adeta. Döşemeciyi tesbihlerle, virdlerle, namazlarla avlamış. Dilerim Tanrı, bir gün döşemecinin gözlerini açsın; elbette açar; açar da ne yoksunluklara düştüğünü, yardımcı Tanrının rahmetinden ne kadar uzaklaştığını görür, eliyle başını keser onun;

Ona der ki:

Beni öldürdün; bütün suçlar bende toplandı; bütün kötü işlere ben daldım; kötü işlerimi, azgın, bozuk inançlarımı, evin bir bucağında otururken sırtıma yüklenmişim; bunu böyle gördüler; bunları yardımcıdan gizliyordum; hepsini de sırtıma yüklenmiştim; oysa, ondan gizlediklerimi hep anlıyordu da ne diye saklıyorsun diyordu bana; canım, elinde olana and olsun, o gizli şekilleri bir çağırsam hepsi de birer-birer önüme gelir, ap-apaçık görünür; kendini gösterir, halinden haber verir. İbadet yolunu tutarak kulları Tanrı yolundan azdıran, onların yollarını kesen bu çeşit yol kesicilerden Tanrı kurtarsın mazlumları.

Padişahlar, savaşlarda bulunamayan şehir halkına, savaş erlerinin savaşını seyrettirmek, düşmanların başlarını nasıl kestiklerini, kellelerin meydanda nasıl yuvarlandığını, erlerin saldırışını, geri çekilişini, kaçışını göstermek için meydanda top-çevgen oynatırlar. Meydandaki bu oyun, gerçek savaşı göstermek için bir usturlaptır sanki. Tanrı ehlinin namaz kılması, sema 'etmesi de buna benzer işte. Gizlilik aleminde kendilerine has olan Tanrı buyruklarına nasıl uyduklarını, Tanrının yapma dediği işlerden nasıl çekindiklerini göstermek içindir namazları, sema'ları. Sema'da nağmeler inşad eden, namazdaki imama benzer; sema edenler de ona uymuşlardır. Nağmeci, ağır ırlarsa sema' da ağır olur, hızlı ırlarsa sema'da hızlaşır. Bu da, özden gelen, içten duyulan yap, yapma diye buyruk verenin buyruğuna uymayı gösterir.

34. BÖLÜM

Şaşarım şu hafızlara; nasıl da ariflerden bir koku bile almazlar. Tanrı anlatır da "Uyma çok and içenlerin hiçbirine" der ya; bunu okur; fakat kovucunun da ta kendisidir o. Filanın sözüne kulak asma, o ne derse desin, sana karşı öyledir diye kovuculuk eder. "Ayıp arayan, kovucu, söz getirip götürücüye; hayrı tümden men'edene" (diye de gene okur).

Kur'an, şaşılacak kıskanç bir büyücüdür. Öylesine bir göz bağlar, kulak tıkar ki. Açıkça düşmanın kulağına okur; o da sözüm ona, anlar, fakat hiç haberi olmaz. Yahut da verir, gerisin-geriye alıverir. "Tanrı mühürlemiştir, kapamıştır." Mühürleyişi, kapayışı, ne de hoş; duyuyor da anlamıyor; okuyor, söylüyor da gene anlamıyor. Tanrı latiftir, kahrı da latif, kilitleyişi de latif. Amma kilitleyişi açışı gibi değil; açışının güzelliği tarifsiz, övülmeye bile sığmaz. Bütün organlarımı döküp-saçarsam bu, onun sonsuz güzelliğindendir; kilitler açıcılığındaki tattandır; onun neliksiz-niteliksiz açıcılığındandır. Sakının, benim için hastalığı kınamayın; ölümü yermeyin. Sayrılık, ölüm, gizlemek için bir sebep; asıl beni öldüren, bu güzelliktir, bu eşsizlik. Ortaya gelen o bıçak, o kılıç, yabancının kem gözü, bu öldürüş alanına değmesin diye yabancıların gözlerini oradan uzaklaştırmak içindir.

35. BÖLÜM

Şekil, aşkın parça-buçuğudur; aşksız o şeklin değeri yoktur. Parça-buçuk, tümsüz-temelsiz olamaz. Tanrıya şekil diyemezler; çünkü şekil, parça-buçuktur; ona parça-buçuk denemez ki.

(Birisi,) aşk da şekilsiz düşünülemez, şekilsiz meydana gelemez; şu halde şeklin parça-buçuğu olmuyor mu dedi.

Dedik ki:

Neden şekilsiz düşünülemesin aşk? Oysa ki şekilleri meydana getiren odur. Yüz binlerce şekil, aşktan kopar; bu şekiller, hem göze görünürler, hem gerçekleşmişlerdir. Şekil, resim, şekli yapandan, ressamdan ayrı değildir; ressam da resimsiz ressam olamaz amma resim, parça-buçuktur, ressamsa tümdür-temeldir. Hani parmağın, yüzükle oynayışı gibi. Ev sevgisi olmadan mühendis, evin şeklini, evi düşünür mü hiç? Hani buğday bir yıl altın pahasınadır, bir yıl toprak pahasına; şekliyse neyse odur gene. Demek ki buğdayın şeklindeki değer, aşka göre meydana geliyor. Böylece dilediğin, sevdiğin hünerde ne kadar istekliysen sence o kadar değerlidir; ne kadar seviyorsan o kadar yücedir sence. Bir zaman bir hünerin, bir san'atın dileklisi olmasa o hüneri, o san'atı hiç öğrenmezler; onun üstüne hiç mi hiç düşmezler. Aşk yoksulluktur, bir şeye muhtaç oluştur; demek ki muhtaç oluş, temeldir, kendisine muhtaç olunan şeyse parça-buçuktur derler ya; biz, şu sözü söylüyorsun ya deriz, muhtaç olduğundan söylüyorsun; demek bu söz, senin ihtiyacından meydana geldi. Çünkü bu sözü söylemek istedin, o yüzden doğdu bu söz. Şu halde muhtaç olmak daha önce geliyor; bu söz de ondan doğuyor; söz yokken de muhtaç oluş var demek; böyle olunca da aşk ve muhtaç oluş, parça buçuk olmaz.
(Birisi,) peki dedi; o muhtaç oluştan maksat, bu sözün söylenişiydi; maksat, nasıl olur da parça-buçuk olur?

Dedi ki:

Maksat daima parça-buçuktur; ağacın kökünden maksat, ağacın parça-buçuğudur, dalıdır, meyvesidir.

36. BÖLÜM

(Mevlana) buyurdu ki:


O cariyeciğin davasına giriştiler ya; yalan bir dava, ileriye de gitmez; fakat o yüzden şu topluluğun vehmine bir tozdur, konu işte.
İnsanın vehmi, insanın içi, koridora benzer. Gelenler, önce koridora girerler, ondan sonra eve gelirler. Bütün dünya, bir evdir sanki. Bu eve giren, bu dehlize dalan, elbette evde görünecektir. Mesela içinde oturduğumuz şu evin şekli, önce mühendisin gönlünde belirdi, ondan sonra bu ev meydana geldi. Bütün dünya bir evdir dedik ya; vehim, tasarlayış, düşünce, bu evin koridorudur. Koridorda beliren, gözüne görünen şey gerçek olarak bil ki evde de görünecektir. Dünyada beliren, görünen hayır-şer, herşey, önce koridorda belirmiştir; ondan sonra burada, dünyada. Ulu Tanrı, dünyada görülmemiş, şaşılacak çeşit-ceşit renk renk şeyler, bağlar, bahçeler, çayırlar... bilgiler çeşit-çeşit kitaplar meydana getirmeyi istedi mi, o isteği, o ihtiyacı önce gönüllere koyar, ondan sonra da onları, bu istekten, bu ihtiyaçtan meydana getirir. Böylece bu dünyada ne görüyorsan bil ki o dünyada var. Mesela bir nemde ne görüyorsan bil ki denizde de var. Çünkü bu nem, o denizden. Böylece Ulu Tanrı, bu göğü, bu yeri, Arş'ı, Kürsi'yi, başka şaşılacak şeyleri yaratmak dileyince, bunların isteğini, önce gelip-geçenlerin gönüllerine verdi; kainat, bu yüzden meydana geldi.

Halkın kimisi, dünyanın önüne ön yoktur, der; bunların sözleri nasıl dinlenebilir? Kimisi de sonradan yaratılmıştır der; bunlar erenlerdir, peygamberlerdir; bunlar, kainattan da önce vardır. Ulu Tanrı kainatın yaratılması isteğini onların canlarına vermiştir de sonra bu alem meydana gelmiştir. Demek ki bunlar, gerçek olarak biliyorlar ki alem, sonradan meydana gelmiştir, çünkü kendi duraklarından haber veriyor bunlar. Mesela, şu oturduğumuz evdeyiz, ömrümüz altmış-yetmiş olmuş; görmüşüz ki bu ev yoktu; birkaç yıldır, yapıldı bu ev. Şimdi bu evde, kapının dibinden, duvarın kovuğundan, tahta kurdu, fare, yılan, başka küçücük hayvanlar doğar ya; onlar evi, yapılmış-kurulmuş görürler de bu evin önüne ön yoktur diyebilirler. Fakat deseler de bu söz, bize delil olamaz ki. Çünkü biz görmüşüz ki bu ev, sonradan yapılmıştır. Böylece evin kapısında, duvarında meydana gelen, bu evden başka birşey bilmeyen, görmeyen şu hayvancıklar, bu dünya evinden meydana gelen topluluktur. Onlarda bir öz, bir maya yoktur. Buradan bitmedir onlar, gene burada yere gömülürler, yiter-giderler. Şimdi bunlar, alemin önüne ön yoktur derlerse sözleri, peygamberlerle erenler katında delil olur mu hiç? Peygamberler, erenler, alemden yüz milyonlarca yıl önce vardı; hatta yılın-sayının da yeri mi? Onların varlığına ne sınır var, ne sayı. Senin, şu evin sonradan yapıldığını gördüğün gibi onlar da kainatın sonradan yapıldığını görmüşlerdir. Sonra da o filozofçuk, Sünniye alemin sonradan yapıldığını neyle bildin diyor. A eşek, alemin önüne ön olmadığını sen neyle bildin? alemin önüne ön yok demenin anlamı, alem yaratılmamıştır demektir. Bu, birşeyin olmadığına tanıklık etmektir; oysa ki birşeyin varlığına tanıklık, yokluğuna tanıklıktan daha da kolaydır. Çünkü yokluğuna tanıklık etmenin anlamı, mesela, filan adam, feşman işi yapmamıştır demektir. Fakat bunu bilip anlamak güçtür; tanıklık edenin, ömrü boyunca o adamla beraber bulunması gerektir ki bu tanıklıkta bulunsun; hem de gece-gündüz, uykuda- uyanıklıkta beraber olmalı ki bu işi yapmamıştır diye tanıklık etsin. Bu da gerçek olmayabilir. Bu adam uyuyabilir, yahut o dama aptesaneye gitmiş olabilir; bu hallerde de beraber bulunamazlar ya. Bu sebeple bir işin olmadığına tanıklık etmek doğru olamaz; çünkü buna imkan yoktur. Fakat birşeyin varlığına, olduğuna tanıklık mümkündür, kolaydır. Çünkü bir soluk onunlaydım, şöyle dedi, böyle yaptı diyebilir insan. Hasılı bu tanıklık, kabul edilir, çünkü adamın elindedir, mümkündür. Şimdi a köpek, alemin sonradan yaratıldığına tanıklık ediyor ya şu adam; bu tanıklık, senin alemin önüne ön yoktur diye ettiğin tanıklıktan daha da kolay.

Çünkü tanıklığından çıkan sonuç şu:

alem yaratılmamıştır diyorsun, demek ki birşeyin olmadığına tanıklık etmedesin. Amma her ikisine de delil yok; alem sonradan mı yaratıldı, yoksa önüne ön yok mu, görmemişsiniz ki. Sen ona, sonradan yaratıldığını neden bildin diyorsun; o da sana, a kaltaban diyor, yaratılmadığını, önüne ön olmadığını sen, neden bildin? Senin davan, daha zor, daha olmayacak bir dava.

37. BÖLÜM

Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafa, sahabeyle otururken kafirler, itiraza başladılar.

Buyurdu ki:

Hepiniz şunda birleşmişsiniz ki dünyada biri vardır, vahiy ıssı odur, ona vahiy gelmededir; herkese gelmemededir. O kişinin de işinde, sözünde, yüzünde, bütün varlığında bunun izi vardır. Şimdi o izleri gördünüz ya, ona yüz tutun, ona sıkı yapışın da elinizden tutsun sizin. Onlar alt olup bu söze karşılık söz bulamayınca kılıçlarına el atarlardı. Sonra gene gelip sahabeyi incitirler, döverler, aşağılarlardı. Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafa, dayanın da buyururdu, bize üst oldular, zorla dinlerini yaymak istiyorlar demesinler; Tanrı bu dini yayacak. Sahabe, zamanlarca gizli namaz kıldılar, Mustafa'nın adını gizli andılar. Bir zaman sonra, siz de kılıç çekin, savaşın diye buyruk geldi.

Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafa'ya anadan doğduğu gibi kalmış, okuma-yazma bilmez derler. Yazı yazamadığından, bilgiler ıssı olmadığından demezler; yazısı da, bilgisi de, buyruğu da anadan doğmadır, sonradan kazanılma değil de bu yüzden ümmi derler ona. Ayın yüzüne rakamlar yazan, yazı bilmez mi hiç? Dünyada ne var ki bilmesin o; herkes ondan öğreniyor öğrendiğini. Cüz'i akılda ne vardır acaba ki Akl-ı Küll'de olmasın? Cüz'i akıl, birşeyi, yahut ona benzer şeyleri görmeden, kendiliğinden birşey meydana getiremez. Adamlar, işte, kitaplar yazmışlardır, yeni hendese kuralları kurmuşlar, yeni yapılar yapmışlardır; fakat bunlar, yeniden meydana gelmiş şeyler değil. O çeşit şeyleri görmüşler, onlara fazlalıklar eklemişlerdir ancak. Kendiliklerinden yepyeni birşey meydana getirenler, Akl-ı Küll mertebesinde olanlardır. Cüz'i akıl, birşeyi öğrenebilir; bellemeye-öğrenmeye muhtaçtır. Akl-ı Küll, öğretmendir, bu ihtiyaç yoktur onda. Böylece de mesela mezar kazma işi gibi, bütün işlerin, bütün sanatların temeli, başlangıcı vahiydir; halk bütün sıfatları, bütün hünerleri peygamberlerden öğrenmiştir; onlar, Akl-ı Küll'dür. Hikaye ederler ya, Kaabil, Habil'i öldürünce ne yapacağını bilmiyordu. Derken bir karga, bir kargayı öldürdü. Toprağı eşti, o ölü kargayı gömdü, üstüne toprak attı; Kaabil'e mezar kazmayı, ölü gömmeyi öğretti. Bunun gibi bütün zenaatlerde kimin aklı, cüz'i akılsa öğrenmeye muhtaçtır. Herşeyi ilk icat edense Akl-ı Küll'dür; Akl-ı Küll'e mazhar olanlar, peygamberlerle erenlerdir, onlar, cüz'i aklı Akl-ı Küll'e ulaştırmışlar, birleştirmiylerdir. Mesela, insanın eli, ayağı, gözü, kulağı, bütün duyguları, gönülden, akıldan birşeyler öğrenebilir. Ayak, akıldan yürümeyi öğrenir. El, akıldan, gönülden tutmayı beller. Gözle kulak, görmeyi, duymayı öğrenir. Fakat gönülle akıl olmazsa bu duygular, bir işe yarar mı, yahut bir iş görebilir mi? Şimdi böylece bu göz de akla, gönüle karşı katıdır, kabadır; akılla gönülse latif; bu katı, o latifle durmada. Bunun bir inceliği, bir letafeti varsa bile ondan geliyor; onsuz hiçbir işe yaramıyor, pisleşiyor, katılaşıyor, değersiz bir hale geliyor. Tıpkı bunun gibi cüz'i akıllar da Akl-ı Küll'e karşı bir araç, ne öğreniyorlarsa ondan öğreniyorlar, ondan faydalanıyorlar; Akl-ı Küll'e karşı katı, kaba onlar.
(Birisi) bizi himmetle an, temel olan himmettir, söz olmazsa varsın, olmasın, zati söz, parça-buçuktur dedi.

(Mevlana) buyurdu ki:

Zati bu himmet, canlar aleminde, bedenler aleminden önce de vardı. Bizi şu bedenler alemine boş yere getirmediler; böyle birşeyin imkanı yok. Şu hakde sözde de iş var, söz de faydalar vermede. Kaysının yalnız çekirdeğini yere eksen hiçbir şey bitmez; fakat kabuğuyla ekersen biter. Şu halde anladık ya, şeklin de bir işi var. Namaz, içe-öze ait birşey; "Gönül huzuru yoksa namaz da yoktur" demişler; fakat şekil bakımından da namaz kılman, rükua varman, secdeye kapanman gerek; ancak o vakit faydalanırsın, maksadına ulaşırsın. "Onlar, namazlarını daima kılarlar." Bu, can namazıdır. Şekil namazının vakti vardır, buysa boyuna kılınır-durur. Çünkü can, deniz alemidir, sonu yoktur; bedense kıyıdır, kuruluktur, sınırı vardır, miktarı vardır. Demek ki daimi namaz, ancak canın namazıdır. Canın da rükuu, secdesi vardır amma görünüş bakımından da şu rükuu yerine getirmen, secdeye kapanman gerek. Çünkü anlamın şekle bağlılığı var; ikisi beraber olmazsa fayda vermez; kaysıyı kabuğuyla ekmedikçe bitmediği gibi hani. Şimdilik şekil, anlamın parça-buçuğudur diyorsun. Şekil tebaa, gönülse padişah; sonucu bütün bunlar, izafi adlar. İş böyleyken nasıl bu, onun parça-buçuğudur diyebilirsin? Parça-buçuk olmadıkça ona nasıl asıl adı verilebilir? Demek ki o, parça-buçuk yüzünden asıl oldu. Bu parça-buçuk olmasaydı onun adı bile anılmazdı. Kadın dedin mi, çaresiz ona bir erkek gerek. Hakim dedin mi, çaresiz bir mahkum gerek.

38. BOLÜM:

Erzincanlı Hüsameddin, dervişlere katılmadan, onlarla düşüp kalkmadan, görüşüp konuşmadan önce bilginlerle mübahase etmeye pek düşkündü. Nereye gider-oturursa canla-başla bahse girişir, münazaraya başlardı. İyi de ederdi, güzel de söylerdi hani. Fakat dervişlerle düşüp kalkmaya başlayınca bu iş, gönlüne soğuk geldi; soğudu bundan artık.
Aşkı, ancak bir başka aşk giderir.

"Tanrıyla oturup kalkmak isteyen, tasavvuf ehliyle oturup kalksın." Bu bilgiler, dervişlerin hallerine karşı oyundur, ömrü yitirmektir. "Dünya ancak oyundur." İnsan ergenleşince, aklı başına gelip olgunlaşınca oyun oynamaz. Oynasa bile kimse görmesin der, utancından gizli oynar. Şu bilgi, şu dedi-kodu, dünyanın şu hevesleri, yeldir; insansa toprak. Yel esti de toprağı tozuttu mu, nereye varırsa gözleri rahatsız eder; o yeli yererler, kınarlar ancak. İnsan topraktır amma bir söz duydu mu ağlar, gözyaşları, su gibi akar. "Görürsün ki Tanrıdan gerçek olarak geldiğini bilirler de bu yüzden gözleri yaşlarla dolar-taşar." Şimdi, yel yerine toprağa su dökersen, iş, tersine olur; şüphe yok ki sulanan topraktan yeşillikler, fesleyenler, menekşeler, güller biter. Şu yokluk yolu, öylesine bir yoldur ki bu yolda bütün dileklerine kavuşursun. Neyi istiyorsan elbette bu yolda, o şey, gelir-çatar sana; ordular bozmak, düşmanlara üst olmak, ülkeler zapetmek, halkı avucunun içine almak, eşinden-dostundan üstün olmak, güzel, yerinde söz söylemek gibi, daha da bunlara benzer herşey. Mademki yokluk yolunu seçtin, bunların hepsi de gelir, ulaşır sana. Başka yolların aksine bu yola kim girdiyse hiç şikayet etmemiştir. Bu yoldan başka yolu tutan, çalışır-çabalar; yüz binlerce dileğinden birini elde eder; onu da gönlü hoşlanacak, yatışacak kadar değil hani. Çünkü her yolda maksada ulaşmak için sebepler vardır, yollar vardır. Maksat, ancak sebeplerin yoluyla elde edilir. Fakat o yol da uzundur; tehlikelerle, engellerle doludur. Olabilir ya, sebepler, maksada aykırı gelir.

Şimdi yokluk alemine geldin, bu yolda çalıştın ya; Ulu Tanrı sana, öylesine ülkeler verir, öylesine alemler bağışlar ki vehmine bile getirmemişsindir onları. Önceden dilediğin, istediğin şeylerden utanır da eyvanlar olsun dersin, bunca şeyler varken öyle baya şeyi nasıl istemişim ben?

Fakat Ulu Tanrı der ki:

Sen ondan arındın, istemiyorsun, bezdin amma o vakit aklından geçmişti; bizim için vazgeçtin ondan; keremimize son yok; elbette onu vereceğiz sana. Nitekim Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa, ulaşmadan, tanınmadan, Arapların güzel, yerinde söz söylemelerini görürdü; ben de böyle güzel, böyle yerinde söz söyleyebilsem derdi; bunu isterdi. Gizli alem ona açılınca Tanrı esriği oldu; o istek, o dilek, tümden soğuk geldi ona.

Ulu Tanrı buyurdu ki:

O dilediğin güzel, yerinde söz söylemeyi verdik sana. Mustafa, Yarabbi dedi, ne işime yarar benim; vazgeçtim, istemiyorum.

Ulu Tanrı buyurdu ki:

Gam yeme; hem ona ulaşırsın, hem de hiç aldırış etmezsin ona; sana ziyan vermez o. Ulu Tanrı, ona öylesine bir söz söyleme kabiliyeti verdi ki bütün alem, onun zamanından bu zamana dek sözlerini anlatmak için çeşit-çeşit bu kadar cilt kitaplar düzüp koştu; hala halk, o sözleri anlamaktan aciz kalıyor.

Ulu Tanrı buyurdu ki:

Sahabe, senin adını, arılıktan, can-bay korkusundan, hasetçilerden ürktüğünden kulaklara gizlice söylüyorlardı. Büyüklüğünü öylesine yayayım ki dünyanın yedi iklim, dört bucağında yüksek minarelerde, günde beş kere adını yüce, güzel seslerle bağırsınlar, doğuda- batıda tanın. Şimdi, kim bu yola kendisini feda eder, varlığından geçerse onun dünyaya ait dilekleri de müyesser olur, ahrete ait dilekleri de; hepsini elde eder o; kimse bu yoldan şikayetlenmemiştir.

Bizim sözlerimizin hepsi de yenidir, peşindir; başkalarının sözleriyse nakildir, rivayettir. Bu nakil, bu rivayet, yep-yeni sözlerin parça-buçuğudur. Yep-yeni söz, insanın ayağına benzer, nakilse insan ayağı şeklinde tahtadan yapılmış bir kalıptır. O tahta kalıbı şu ayaktan almışlar, onun boyunu-enini, bunun boyuna-enine uydurmuşlardır. Dünyada ayak olmasaydı bu kalıbı nerden yaparlardı? Şu halde kimi sözler yep-yenidir, kimi sözler nakil, rivayet. İkisi de bir-birine benzer. Bir ayırdedici gerek ki yeni sözü tanısın da rivayetten ayırsın, ayırdediş, inanmaktır, küfür de ayırdedemeyiştir. Görmez misin, Firavun'un zamanında Musa'nın sopası yılan oldu. Büyücülerin ipleri, sopaları da yılan oldu. ayırdedemeyen hepsini bir renkte gördü, ayırdedemedi. ayırdediş kabiliyeti kimde varsa büyüyü gerçekten o ayırdı da bu ayırdediş yoluyla imana geldi. Bildik, anladık ya; inanmak ayırdediştir. Şu fıkhın temeli de vahiydi amma halkın düşünceleriyle, duygularıyla, düzüp koşmasıyla karıştı da arılığı kalmadı; şimdi vahyin arılığına nerden benzeyecek? Hani Turut'tan şehre akan bir su vardır; kaynadığı yerde bir seyret de gör, ne de arı-durudur, ne de güzel. Fakat şehre girdi de mahallelerden, bağlardan, şehir halkının evlerinden geçti mi, bu kadar halk elini, yüzünü, ayağını, bedenini, elbiselerini, halılarını onunla yıkadı mı, mahallelerin lağımları, atların, katırların pislikleri akıp da ona karıştı mı, hasılı o yandan bir yana geçti mi aynı sudur; hani toprağı güllük-gülüstanlık eden, susuzu kandıran, bozkırı yeşerten sudur amma bulanmış-gitmiştir. Yalnız bu suda o arılığın kalmadığını, kötü şeylerle bulanmış olduğunu anlamak için bir ayırdedicinin bulunması gerek. "İnanç ıssı zekidir, ayırdeder, anlayışlıdır, akıllıdır." İhtiyar, oyunla oyalandıkça yüz yaşında bile olsa daha çocuktur. Çocuk, oyunla oyalanmadıkça ihtiyar sayılır. Burada yaşa itibar yoktur. "Bozulmamış, kokmuş su" gerek. Bozulmamış, kokmamış su, öylesine bir sudur ki dünyanın bütün pisliklerini temizler de kendisi hiç pislenmez; nasıl arı-duruysa, nasıl temizse gene de öyledir o su, midede de bozulmaz, başka birşeyle karışmaz, kokmaz; bengisudur o.

Birisi namazda nara atar, ağlar; namazı bozulur mu, bozulmaz mı? Bu sorunun cevabı etraflı olmalı. Ona bir başka alem, duygulardan dışarı bir alem gösterdilerse, bu yüzden ağladıysa... Şimdi gözden akan suya gözyaşı derler zati; acaba ne gördü de ağladı? Böyle birşey gördüyse gördüğü de namazdan sayılır, hatta namazı tamamlar, namazdan maksat odur; o vakit namazı daha doğru, daha olgun olur. Fakat tersine, gördüğü şey dünyaya aitse, dünya için, yahut yenildiği bir düşmana güttüğü kinden, yahut onda bunca mal-mülk var, bende yok diye birisine hasedinden ağladıysa namazı bozulur- gider. Anladık ya, inanmak ayırdetmektir. İnanan gerçekle batılın arasını, yep-yeni bir sözle nakledilen sözün arasını ayırdeder, bunları seçer, ayırır. Kimde ayırdediş kabiliyeti yoksa yoksundur o.

Şimdi bu sözleri söylüyoruz ya, kimde ayırdetme kabiliyeti varsa kazanır; kimde ayırdetme kabiliyeti yoksa bu söz, onun katında yitiktir. Hani akıllı-fikirli iki şehirli, bir köylüyü esirgerler, faydalanması için gidip tanıklıkta bulunurlar. Fakat köylü, bilgisizliğinden öyle bir laf eder ki lafı, ikisinin sözüne de aykırıdır; tanıklığın da hiçbir sonucu olmaz, adamların çabası da yite-gider. Bu yüzden, "Köylünün tanığı kendisidir" derler. Esriklik hali adamı iyice sardı mı esrik, burada bir anlayan, ayırdeden var mı, yok mu; bu söze müstahak olan, ehil olan var mı, yok mu; bunlara hiç dikkat etmez, ağzına geleni söyler-durur. Hani bir kadının memeleri iyice dolar, ağrımaya başlar. Gider, mahallenin köpek enceklerini toplar, memelerindeki sütü onlara sağar.

Şimdi bu söz de anlamayanın eline düştü mü şuna benzer:

Değerli mi değerli bir inciyi, değerini bilmeyen bir çocuğun eline verirsen biraz öteye gidince eline bir elma tutuştururlar, o inciyi alıverirler; çocukta ayırdediş, anlayış yoktur ki. Hasılı ayırdediş, anlayış pek büyük bir nimettir.

Aba-Yezid'i babası, çocukken medreseye götürdü. Bayezid hocaya, bu Tanrı fıkhı mı diye sordu. Hayır dediler. Abu-Hanife'nin fıkhı. Bayezid, ben Tanrı fıkhını isterim dedi. Babası, nahivciye götürdü. Ona da, bu Tanrı nahvi mi diye sordu. Hayır dediler, Sibeveyh'in nahvi. İstemem dedi. Böylece nereye götürdülerse böyle dedi, böyle söyledi. Babası bunda kaldı; kendi başına bıraktı onu. Derken Bayezid,bu arayışa düştü, Bağdad'a geldi. Cüneyd'i görünce bir nara attı da işte dedi, Tanrı fıkhı bu. Kuzu, nasıl olur da sütünü emdiği koyunu tanımaz? Akıldan, anlayıştan doğmuştur o; görünüşü, şekli bırak.

Bir şeyh vardı. Müritlerini karşısında el-pençe divan durdururdu. A şeyh dediler, neden bunları oturtmuyorsun? Bu, dervişlerin adeti değil; beylerin, padişahların adedi. Hayır dedi şeyh, susun; onların bu yolu-yordamı ulu bilmelerini istiyorum; ulu bilsinler de muratlarına ersinler. Ululamak gönülledir amma "Görünüş de özün adı-sanıdır." Ad-san nedir, anlamı nedir? Yani mektubun üstündeki yazıdan, kime yazıldığını, kimden geldiğini anlarlar. Kitabın adından, bu kitapta ne kısımlar var, ne bölümler var, anlarlar. Görünüşteki ululamadan, baş koymadan, ayakta durmadan da özlerinde ne ululamalar var, ne çeşit ululuyorlar Tanrıyı, bu anlaşılır. Görünüşte ululamayan kişinin de içinde bir korku olmadığı, Tanrı erlerini büyük saymadığı anlaşılır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: FiHİ Ma-FiH eserinde Mevlana hakkında bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 21:01

39. BÖLÜM

Padişahın hizmetçisi Cevher sordu; dedi ki: Diriyken günde beş kere talkın verildiği halde anlamayan, ezberlemeyen kişiye ölümden sonra ne soracaklar? Zati ölümden sonra cevaplarını öğrendiği soruları da unutur-gider.

Dedim ki:

Mademki öğretileni unutur; arı-duru bir hale gelir, cevapları öğretilmemiş soruları anlayacak, cevap verecek bir kabiliyet kazanır. Şu anda, geldiğinden beri söylediğim sözleri duyuyorsun. O çeşit sözler duyduğundan, kabul ettiğinden kimi sözlerimi kabul ediyorsun; kimi sözlerimi yarı kabul ediyorsun; kimisinin üstünde duruyorsun, kimisinde de bahse girişiyorsun. Şu senin, içinden reddedişini, kabul edişini, bahse girişini kimsecikler duymuyor; ordaki hali duyuracak bir araç yok. Ne kadar kulak verirsen ver, içinden kulağına bir ses gelmez, içinde de arasan-tarasan, bir söyleyeni bulamazsın. İşte senin bana şu gelişin yok mu? Sorunun ta kendisidir bu. Dilsiz-damaksız, bize bir yol gösterin, gösterdiğiniz yolu daha da aydınlatın demektir bu. Bizim de susarak, yahut konuşarak sizinle oturmamız, sizin gizlice sorduğunuz o sorulara cevap vermemizdir. Buradan dönüp padişahın tapısına gittin mi, sorudur padişaha bu, cevap verişidir padişahın. Padişah, dilsiz-dudaksız, bütün gün kullarına ne yapıyorsunuz, ne yiyorsunuz, ne görüyorsunuz diye sorular sorar-durur. Birisinin özden eğri bir görüşü varsa ona, kesin olarak eğri cevap verilir. O da doğru cevap vermek için kendisini zorlayamaz. Birinin dili tutuk olsa doğru-düzen konuşmak istese de konuşamaz. Kuyumcunun, altını mehenk taşına sürmesi sorudur; altın da işte buyum ben, halisim, yahut karışığım diye cevap vermededir.

Potaya girdin de sızırıldın mı;
Altın mısın, yoksa altın suyuna batmış bakır mısın, pota söyler sana.

Açlık, beden evinde yıkım var diye tabiattan bir istektir; kerpiç ver, balçık ver diye isteyiştir. Yemek de al işte diye bir cevaptır. Yememekse henüz ihtiyaç yok diye cevap veriştir. Duvarın bedeni daha kurumamış demek, üstüne sıva vurulamaz demektir. Hekim gelir, hastanın nabzını tutar, bu bir sorudur. Damarın atışı cevaptır. İdrara bakış soru sormaktır, söz söylemeksizin cevap duymaktır. Tohumu yere dikmek, bana filan meyve gerek diye soru sormaktır; ağacın bitmesi, dille söylemeksizin cevap veriştir. Harfsiz cevaba, harfsiz soru gerek. Tohum çürümüşse ağaç bitmez; bu da sorudur, cevaptır.
Bilmez misin ki cevap vermemek de cevaptır.

Padişahın biri, birinin üç mektubunu okudu, cevap yazmadı. Adam, üç kez tapıya halimi bildirdim; dileğimi kabul mü ettiniz, red mi; lutfen bildirin diye bir mektup daha gönderdi. Padişah, bilmez misin ki cevap vermemek de cevaptır; ahmak kişiye karşı susmak, ona cevap vermektir diye mektup yazdı, yolladı. Ağacın bitmemesi, cevap vermemesidir ki bu da cevaptır. İnsanın her hareketi bir sorudur, gam olsun, neş'e olsun, uğradığı hal de cevaptır. Güzel bir cevap duyarsa şükretmesi gerekir; şükür de gene o çeşit soru sormasıdır; çünkü o soruya bu cevabı aldı. Kötü bir cevap duyarsa tez tövbe etmesi, artık o çeşit soru sormaması gerekir. "Onlara azabımız geldiği zaman yalvarıp yakarmaları gerekti; o vakit bile aldırış etmediler; gönülleri katılaştı." Yani, anlamadılar ki cevap, sorularına uygundur. "Şeytan, yaptıkları işleri bezedi, güzel gösterdi onlara." Yani sorularının cevabını duydular da bu kötü cevap o soruya layık değil dediler. Bilmediler ki duman odundandır, ateşten değil. Odun ne kadar kuru olursa dumanı o kadar az olur. Bir gül bahçesini bir bostancıya versen, sonra da o bahçeden pis bir koku gelse gül bahçesini kınama, bostancıyı kına.

Adamın birine birisi, ananı neden öldürdün dedi. Layık olmayan bir şey gördüm dedi adam. O yabancıyı öldürmen gerekti denince de her gün dedi, birisini öldürmem gerekti. Şimdi başına ne gelirse nefsini terbiye et; her gün biriyle savaşman gerekmez. "Herşey Allah'tan" derlerse deriz ki nefsini kınamak, alemi kurtarmak da Allah'tan. Hani birisi, bir zerdali ağacına çıkmıştı. Hem zerdali topluyordu, hem yiyordu. Bahçenin sahibi gördü de Tanrıdan korkmuyor musun dedi. Adam, neye korkayım dedi; ağaç Tanrının ağacı, ben de Tanrının kuluyum. Tanrı kulu Tanrı malını yiyor. Bahçe sahibi, dur dedi, cevabını vereyim. İp getirin, şu ağaca bağlayın bu adamı, vurun köteği de sözünün cevabını duysun dedi. Adamı bağlayıp dövmeye koyuldular. Tanrıdan korkmuyor musun diye bağırmıya başladı. Bahçe sahibi, neden korkayım dedi; sen Tanrı kulusun, bu sopa da Tanrı sopası... Tanrı sopasını Tanrı kuluna vuruyorum.

Sonucu şu:

Dünya, bir dağa benzer. Hayır olsun, şer olsun, ne dersen onu duyarsın dağdan. Bir güzel söz söyledim, dağ çirkin cevap verdi sanırsan imkan yok buna. Bülbül dağa karşı şakısın- çilesin de dağdan karga sesi gelsin; yahut insan seslensin de dağ eşek anırışıyla yankılansın; mümkünü yok. Eşek anırışını duyuyorsan iyice bil ki sen anırmışsındır.
Dağa geldin mi güzel sesle seslen; Dağa karşı ne diye eşek gibi anırırsın?
Dilerim, bu gökkubbe, boyuna hoş sesli kılsın seni.

40. BÖLÜM

Biz su üstündeki kaseyiz sanki. Suyun üstündeki kasenin gidişi, kasenin buyruğuyla, dileğiyle değildir; suyun buyruğuyladır, suyun dileğiyle.

(Birisi), bu herkese göre böyledir; yalnız kimisi suyun üstünde olduğunu bilir, kimisi bilmez dedi.

(Mevlana) buyurdu ki:

Herkese göre olsaydı "İnananın gönlü, Tanrının iki parmağı arasındadır" diye inanan hakkındaki özel hüküm doğru olmazdı. Tanrı, "Rahman, Kur'an'ı öğretti" buyurdu. Bu da herkese göre böyledir denemez. Bütün bilgileri o öğretti amma Kur'an hakkındaki bu özellik ne? Nitekim "Gökleri ve yeryüzünü yarattı" ayetinde gökle yer, özel olarak anılmada; bu neden? Madem ki herşeyi bir uğurdan yarattı; şüphe yok ki bütün kaseler onun gücünün, onun dileğinin denizi üstünde yüzmede; fakat kötü birşeyi o suya katıp söylemek, edepsizlik olur. Mesela, ey pisliği, sesli-sessiz yellenmeyi yaratan denmez de ey gökleri yaratan, ey akılları yaratan denir. Öyleyse, genel de olsa bu özellikte bir fayda var. Demek ki birşeye özellik veriş, o şeyi seçiştir; buna delalet eder. Hasılı su üstünde giden kaseyi su, öylesine götürür ki bütün kaseler o kaseyi seyrederler. Su üstünde giden kase öylesine gider ki bütün kaseler, yapılışları bakımından ondan kaçarlar, utanırlar; su, onlara kaçmayı ilham eder, kaçış gücü verir; onların gönüllerine, Tanrım, bizi suya yaklaştırdıkça yaklaşır duasını ilham eder. Genel olarak gören kişi, suya kapılış bakımından ikisi de bir der. O da suyun bu kaseyi ne kadar güzel götürdüğünü, bu götürüşteki güzelliği görseydin bu özel güzelliği sorardın, o genel sıfatı anmazdın bile diye cevap verir. Hani birisinin sevgilisi, anlam ve beden bakımından bütün pisliklerle eştir amma aşığın aklına, sevgilim pisliklere eş diye birşey gelmez. Genel sıfat bakımından ikisi de bedendir, ikisinde de parça-buçukluk var, altı yön var, ikisi de sonradan meydana gelmiştir, yok olup gidecektir; daha da bu eşit genel sıfatlar ıssıdır. Fakat bu sıfatlar, kesin olarak sevgili hakkında söylenmez, sevgiye sığmaz. Sevgiliyi kim bu genel sıfatlarla anarsa aşık, ona düşman olur, kendisinin şeytanı bilir onu. Fakat sana göre bu sıfatlarla da anılabilir; çünkü genel bir görüşün var; bizdeki özel güzelliği seyredecek kişi değilsin sen; seninle bahse girişmeye değmez; çünkü bizim bahse girişmemiz, güzellikle karılmıştır. Ehli olmayana güzelliği göstermek zulümdür; o, yalnız ehline gösterilir. "Hikmeti, ehli olmayana vermeyin, verirseniz hikmete zulmetmiş olursunuz; fakat ehlinden de saklamayın, ehil olanlara zulmedersiniz" buyurmuştur. Bu, görüş bilgisidir, münazara bilgisi değil. Ağaçlar, güzün çiçek açmaz, meyve vermez ki buna dair bahse girişelim. Bitkilerin güze dayanabilmeleri için karşıkoyacak, dayanacak gücü-kuvveti olmalı; çiçekte, güze karşıkoyacak güç yok. Güneşin tesiriyle ılık havada açılır çiçek; güneşi, havayı bulamazsa başını çeker, aslına kavuşur-gider. Güz ona, kuru dal değilsen karşıma çık, ersen gel der; o da sana karşı bir kuru dalım, istediğini söyle, er değilim ben der.

Beyit

A gerçekler padişahı, benim gibi bir münafık gördün mü sen?
Dirilerinle diriyim, ölülerinle ölüyüm ben.
A Bahaeddin, dişleri düşmüş, yüzü kertenkele derisine dönmüş, bum-buruşuk olmuş bir kocakarı, çıkagelir de ersen, gençsen geldim işte; aha at, aha güzel; aha erlik meydanı; ersen erliğini göster derse Tanrı korusun dersin, vallahi sana karşı er değilim ben; ne söylemişlerse yalan söylemişler; çift sen olduktan sonra er olmamak daha hoş. Hani bir akrep, kuyruğunu kaldırmış, duydum, güzel bir ermişsin, güzelmişsin; hadi, gül de gülüşünü seyredeyim diye üstüne doğru geliyor.

Adam der ki: Sen geldin ya, artık gülüş yok bende, o güzel huy bitti-gitti; hakkımda ne demişlerse yalan söylemişler; beni güldürecek herşeyim, gidersin de uzaklaşırsın benden umusuna düşmüş, bu umutla oyalanmada.
Ah ettin de zevk gitti; ah etme de zevk gitmesin dedi

(Mevlana buyurdu ki:)

Kimi vakit olur, ah etmezsen zevk gider; kimi vakit de ah edersin, zevk gelir. Böyle olmasaydı "Gerçekten de İbrahim, çok ah eden yumuşak bir erdi" buyurmazdı Tanrı. Aynı zamanda hiçbir ibadeti de göstermemek gerekirdi. Çünkü ibadetlerin hepsi de zevki belirtmektir. Şimdi şu sözü söylüyorsun ya, zevk gelsin diye söylüyorsun. Söz, zevki gideren, kesen bir şeyse zevk gelsin diye ona koyuluyorsun.

Bu, şuna benzer:

Uyuyan birine, kalk, gündüz oldu, kervan gidiyor diye bağırır birisi.

Derler ki:

Bağırma, o, zevk içinde; zevki kaçar. İyi amma o zevk, ölüm zevkidir, buysa ölümden kurtuluşunun zevkidir.

Derler ki:

İşkillendirme onu, düşündürür, yoksa şu uykuda ne düşüncesi olacak onun? Uyandıktan sonra düşünmeye başlar. Bağrış da iki çeşittir. Bağıran, bilgi bakımından ondan yüceyse fazla düşünmesine sebep olur. Çünkü uyandıranı, bilgi ıssıdır; Tanrısal bir uyanıklığı vardır onun. Onu gaflet uykusundan uyandırdı mı, içinde bulunduğu alemi anlatmış olur ona; oraya çeker onu; bu bakımdan da düşüncesi yücelir; çünkü ona, yüce bir yerden seslenmişlerdir. Fakat tersine olursa, uyandıran, akılca ondan aşağıysa bakışı aşağıya düşer; çünkü uyandıranı, ondan aşağıdır ya; kesin olarak onun bakışı da aşağıya düşecektir; onun düşüncesi de aşağı aleme gidecektir.

41. BÖLÜM

Tahsiller eden, tahsile dalan şu kişiler, sanırlar ki buraya kapılırlarsa bilgiyi unuturlar, bilgiden vazgeçerler. Oysa ki buraya gelirlerse bütün bilgileri can kesilir. Bilgilerin hepsi de resimdir, şekildir; canlandılar mı, cansız bir kalıp can bulunca ne olursa o olurlar. Zati bu bilgilerin temeli ordandır; harfsiz, sessiz alemden, harf ve ses alemine göçerler. O alemdeki söz, harfsizdir, sessizdir. "Tanrı, Musa'ya söz söylemiştir, konuşmuştur onunla." Ulu Tanrı Musa'ya söz söylemiştir amma harfle-sesle söz söylememiştir; dille-damakla değildir o söz. Çünkü harfe damak gerektir, dudak gerek ki harf, meydana çıksın; yücedir, arıdır dudaktan, ağızdan, damaktan Tanrı. Öyleyse peygamberler, harfsiz-sessiz alemde konuşurlar Tanrıyla, duyarlar onun sözünü; öylesine konuşurlar ki şu parça-buçuk akıllar, o aleme ulaşamaz, o alemin izinin tozunu bile bulamaz. Peygamberler, o sözleri harfsiz alemden, harf alemine getirirler; şu çocuklar için çoçuklaşırlar; hani "Öğretmen olarak gönderildim" sözü var ya, tıpkı öyle işte. Şimdi harf aleminde ses aleminde kalan şu toplum var ya, onlar, bunların hallerine ulaşamazlar amma oradan güç-kuvvet elde ederler, büyürler, gelişirler; onunla dincelirler. Çocuk, anasını iyice tanımaz amma onunla dincelir, esenleşir ya; ondan güç-kuvvet bulur ya; meyve, daha esenleşir, tatlılaşır, olgunlaşır ya; amma gene de ağaçtan haberi bile yoktur; tıpkı onun gibi bu topluluk da, onu bilmediği, ona ulaşamadığı halde o uludan güç kuvvet bulur, yetişir, gelişir. Bütün halk şunu bilir ki aklın harfin, sesin ötesinde birşey, bir büyük alem var. Görmez misin sen; bütün halk, delilere düşkündür, onları ziyarete gider; olabilir ya der, bu belki de umduğumuzdur. Doğrudur; böyle birşey vardır amma nerdedir, kimde... Bunda yanılmışlardır. O şey akla da sığmaz amma her akla sığmayan da o değildir. Her ceviz yuvarlaktır, fakat her yuvarlak şey ceviz değildir. Onda bir hal var ki dile gelmez, söze sığmaz amma izini, eserini söyledik ya; akıl da ondan güç-kuvvet kazanır, can da; akıl da onunla beslenir, gelişir, canda. Halkın çevrelerinde dönüp dolaştığı şu delilerdeyse bu anlam yoktur. Halk, onların yüzünden, bulunduğu halden başka bir hale dönmez, onlarla dincelip rahatlaşmaz. Onlar, rahatlık budur derler, rahatlaştık sanırlar amma biz, rahatlık demeyiz ona. Hani çocuk, anasından ayrılır da bir soluk, bir başkasıyla rahatlaşır; buna rahatlık demezler; çünkü yanılmıştır o. Hekimler, mizaca hoş gelen, iştahı çeken herşey, insana kuvvet verir, insanın kanını artırır derler ya; bu, insanın hasta olmadığı zaman hoşuna giden iştahını çeken şeydir. Mesela, toprak yemeye alışan kişiye toprak hoş gelir amma ona, bu, mizacına iyidir, ye diyemeyiz; isterse hoş gelsin ona. Safra illetine tutulmuş kişi de ekşiden hoşlanır, şekerden hoşlanmaz. O hoşlanmanın itibarı yoktur, çünkü bir illete dayanmadadır. Hoşluk ona derler ki illetten önce adama hoş gelsin. Mesela, birinin eli kesilmiş; cerrah onu iyileştirir, eski haline getirir; sınıkçı, ayağı kırılmış, askıya alınmış, eğrilmiş kişinin ayağını düzeltmeye çalışırken ayak ağrır, acır; kendisine o eğri ayak hoş gelir;

Sınıkçıysa ona der ki:

bundan önce elin-ayağın düzdü; bundan hoşlanırdın, bununla rahattın; kırıldı-eğrildi; kederlendin, incindin; şimdi bu eğri el-ayak, hoş geliyor sana; fakat bu hoşluk, yalancı hoşluktur; buna itibar edilmez. Tıpkı bunun gibi canlar da kutluluk aleminde Tanrıyı anıştan, Tanrıya dalıştan hoşlanırlar, melekler gibi hani. Onlar, bedenler yüzünden hastalanmışlardır, illetlere uğramışlardır; toprak yemek hoş gelir onlara; fakat peygamber, fakat eren hekimdir; onlara, sana hoş gelmez bu; bu hoşlanış yalandır; bir başka hoşlanacak şey var senin için; onu unutmuşsun; senin sağ-esen mizacının hoşlandığı şey, hastalanmadan önce hoşuna giden şeydir; şimdi bundan hoşlandığını sanıyorsun da inanmıyorsun bana der.
arifin biri, bir nahivcinin katına gitmiş, oturmuştu.

Nahivci dedi ki:

Söz, şu üç halden dışarı olamaz: Ya isim olur, ya fiil olur, ya harf. arif, elbisesini yırttı da eyvanlar olsun dedi; yirmi yıllık ömrümde yele gitti, çalışıp çabalamam da. Ben, bu üç halden dışarı bir söz vardır umusuyla çalıştım; sense benim umudumu yitirdin gitti. Bu arif, o sözün anlamına da erişmişti, maksadına da; fakat bu yolla nahivciyi uyandırmak istiyordu.

Hikaye ederler; Tanrı ikisinden de razı olsun, Hasan'la Huseyn çocukken birinin yanlış abdest aldığını gördüler; adamın abdesti şeriate sığmıyordu ona en güzel şekilde abdest almayı öğretmek istediler. Adamın yanına gittiler. Biri, bu dedi, bana yanlış abdest alıyorsun diyor, ikimiz de tapında abdest alalım; bak, bakalım; ikimizden hangimizin abdesti şeriate uygun. İkisi de adamın yanında abdest aldılar. Adam, a çocuklar dedi, sizin abdestiniz şeriate tam uygun, doğru, güzel; bu yoksulun abdesti yanlışmış.

Şuna benzer bu:

Konuk çok olunca evi büyütürler, daha çok bezerler, yemeği daha fazla yaparlar. Görmez misin, çocuğun boycağızı küçükken onun konuğu olan düşüncesi de eve benzeyen kalıbına göredir; sütten dadıdan başka birşey bilmez. Daha büyüyünce akıldan, anlayıştan ayırdedişten, daha da başka kabiliyetlerden meydana gelen düşünce konukları, daha da büyür. Fakat aşk konuğu geldi mi, eve sığmaz, evi yıkar-gider de yeni baştan evler kurar. Çünkü padişahın perdeleri, adamları, orduları, onun evine sığmaz. O perdeleri assalar bile bu kapılara layık olmaz. Öylesine sonsuz adamlara sonsuz bir durak gerektir. O perdeleri astılar mı, hepsi de aydınlıklar verir, örtüleri kaldırır, gizlileri meydana kor. Bu alemin, ardındakileri göstermeyen perdelerin aksinedir o perdeler.

Şiir

Hani mum ağlar amma göz yaşları,
Ateşle eş-dosttur da o yüzden mi akar,
yoksa baldan ayrıldığından mı bilinmez ya;
Ben de ağır olaylardan şikayet ediyorum amma hangi olaydan?
İnsanlar beni özürlü tutmasınlar, paylamasınlar da;
bunun için o olayı söylemiyorum.

Birisi dedi ki:

Bunu Heratlı Kadı Abu-Mansur söylemiştir.

Mevlana dedi ki:

Kadı Mansur, kapalı söyler; insanı işkile düşürür; çeşitlidir sözleri. Fakat Mansur dayanamadı da apaçık söyledi-gitti. Bütün alem buyruğa tutsaktır; buyruksa tanığa tutsak. Tanık açıklar, gizlemez. (Mevlana,) Kadı'nın sözlerinden bir sayfa oku dedi. (Adam,) okudu.

Ondan sonra (Mevlana) buyurdu ki:

Tanrının öyle kulları vardır; çarşafa bürünmüş bir kadını gördüler mi, yüzünü aç da görelim derler; ne biçim kadınsın, neyin nesisin? Yüzü örtülü geçip gittin de seni görmedik mi, bu kimdi diye kuruntuya düşeriz. Yüzünü görünce sana fitne olacak, sana tutulacak adam değilim ben. Tanrı, çoktandır, beni sizden arıtmıştır, boşverdirmiştir size; sizi görünce siz de bana fitne olamazsınız; bundanda eminim ben; ancak görmezsem kimdi bu diye kuruntuda kalacağım. Bu hal, nefis ehli olan topluluğun tersine; onlar, güzellerin yüzlerini açık olarak gördüler mi, onlara kapılırlar, kararları kalmaz. Öyleyse onlara fitne olmamaları için güzellerin onlara yüzlerini göstermemeleri yeğ; fakat fitneden kurtulmaları için gönül ehline yüzlerini açmaları yeğ.
Birisi, Harezm'de kimse aşık olmaz dedi; çünkü Harezm'de güzeller çok. Bir güzeli gördüler de gönül verdiler mi ondan daha güzelini görürler, ilkinden gönülleri soğur.

(Mevlana) buyurdu ki:

Mademki Harezm güzellerine aşık olmak imkanı yok; Harezm' e aşık olmak gerek; çünkü orda güzellerin sayısı yok. O Harezm, yokluktur. Orda anlam bakımından güzel olanların, can şekline bürünenlerin sonu yoktur. Birine kapıldın-kaldın mı, bir başkası yüz gösterir, ilkini unutursun; bu, böylece yürür-gider; sonu gelmez; şu halde yokluğun ta kendisine aşık olalım, onda bunca güzel var.

42. BÖLÜM

Buharalı Seyf Mısır'a gitti. Aynayı herkes sever;herkes sıfatlarının aynasına, herkes, kendine fayda veren şeylere aşık olur; fakat yüzündeki gerçekten haberi bile yoktur. Yüzündeki peçeyi yüz sanır. Örtü altındaki ayna, yüzünün aynasıdır senin... Yüzünü aç da, yüzünü görecek aynayı bul da sence benim ayna olduğum anlaşılsın.

(Birisi,) onun sözü bence de gerçek dedi; peygamberlerle erenler de aslı olmayan bir sanıya kapılmışlar; kuru davadan başka birşeyleri yok.

(Mevlana) dedi ki:

Bu sözü şakacıktan mı söylüyorsun, yoksa sen de böyle mi görüyor da söylüyorsun? Böyle görüyor da söylüyorsan varlıktaki görüş gerçekleşmiş demektir; görmekse varlıktaki en üstün, en yüce şeydir, aynı zamanda da peygamberleri gerçek bilmedir. Çünkü onlar da gördüklerini iddia etmişlerdir ki sen de onu ikrar etmedesin. Sonra görmek, görülenle meydana çıkar; çünkü görmek, insandan taşan, birşeye ulaşan işlerdendir. Görmek için kesin olarak görülen gerek. Görülen, istenendir, görense isteyen; yahut da tersi olur bunun. Şimdi inkarınla isteyende sabit oldu, istenen de, varlıktaki görüş de. Allahlıkla kulluk, nefyinde ispat olan bir kaziyedir; demek ki kesin olarak sübutu vaciptir.

Şu topluluk, bu gaflete daldıran adama mürid olmuş, onu ululayıp duruyor dendi de dedim ki:

Gaflete daldıran şu şeyh, taştan, puttan da aşağı değil ya. Taşa, puta tapanlar onları ululuyorlar, büyütüyorlar; onlardan birşeyler umuyorlar; onlardan şevke geliyorlar; dilekler diliyorlar; hacetler istiyorlar; onlara karşı ağlayıp sızlanıyorlar. Taşın, putunsa bunlardan haberi bile yok, birşeycik duymuyor; fakat Ulu Tanrı, gerçekliklerine karşı onları sebep ediyor da dileklerini veriyor; taşın, putun bundan da haberi yok.

Bir fakıyh, çocuğun birini dövüyordu. Neden dövüyorsun, suçu ne dendi. Dedi ki Bu piçin ne yaptığını, ne ettiğini bilmezsiniz siz. Ne yaptı ki, ne cinayet işledi dediler. Tam akıtacağım vakit hayali kaçıp gidiyor dedi. Hiç şüphe yok ki o, hayaline aşık onun; çocuğunsa bundan haberi bile yok. İşte müritler de bu battal şeyhin hayaline aşık olmuşlar; oysa onların ayrılığından da habersiz, ulaşmalarından-buluşmalarından da, hallerinden de. Fakat yanıltıcı, yanılmış bir hayali sevmek bile insana vecit verir; verir amma bu aşk, aşığın her halini bilen, gören gerçek sevgiliye karşı beslenen aşka da benzemez. Karanlıkta sevgiliyi kucaklıyorum sanarak bir direğe sarılan, ağlayıp sızlayan, şikayetlenen kişinin duyduğu tat, diri, herşeyden haberi olan sevgilisini kucaklayan kişinin duyduğu tat, diri, herşeyden haberi olan sevgilisini kucaklayan kişinin duyduğu tada benzemez elbet.

43. BOLÜM

Bir yere gitmeyi kuran, bir yolculuğa çıkmaya niyetlenen herkes, oraya varırsam işler başarırım; birçok işlerim kolaylaşır, halim düzene girer, dostlar sevinirler, düşmanları yenerim diye akıllıca düşüncelere dalar; gönlüne gelenler bunlardır; Tanrının dileğiyse büsbütün başka birşeydir. İnsan bunca tedbirlerde bulunur, bunca kuruntular kurar, düşüncelere dalar; bir tanesi olsun, kendi dileğince olmaz; bununla beraber gene de kendi tedbirine dayanır, dilediğini başaracağını sanır.
Kul tedbirde bulunur; takdiri bilmez;
Tanrı takdiri gelip-çattı mı, tedbir yok olur-gider.

Bu, şuna benzer: Birisi rüyada bir şehirde garip kaldığını, orda bir tek bildiği olmadığını, başıboş dolaşıp durduğunu görür. Ne kimse onu tanır, ne o kimseyi. Pişman olur adam; tasalara dalar, hasretlere düşer de ne diye bu şehre geldim, bir tek dostum yok demeye, elini eline vurmaya, dudağını ısırmaya koyulur. Derken uyanır; bir de bakar ki ne şehir var, ne halk. Anlar-bilir ki o tasalanma, o eseflenme, o hasret, faydasızmış; o hale pişman olur, yiten zamana acır. Fakat bir kere daha uykuya dalınca rasgele kendini gene öyle bir şehirde görür, gene gamlanmaya, hasret çekmeye koyulur, pişman olur o şehre geldiğine; hiç düşünmez, hiç aklına gelmez de demez ki ben uyanıkken gam yediğime pişman olmuştum, bu bir rüyaydı, faydası bile yoktu; şimdi de öyle işte. Tıpkı bunun gibi halk da kuruntusunun, tedbirinin asılsız olduğunu, boşa çıktığını, hiçbir işi dileğince yürümediğini yüz binlerce kez görmüştür. Fakat Ulu Tanrı, onlara bir unutmadır verir; hepsini unuturlar da kendi dileklerine uyarlar. " Gerçekten de Allah, insanla insanın gönlü arasında bir engel olur."

İbrahim Edhem, padişahlığı zamanında ava gitmişti; bir ceylanın ardına düşmüş, at sürüyordu. Süre- süre ordudan iyice ayrıldı, uzak düştü. Atı da yorgunluktan terlere battı, su içinde kaldı. Gene de çölde at koşturmadaydı. İş, sınırı aşınca ceylan dile geldi; yüzünü geri çevirdi de bunun için yaratılmadın sen, seni bunun için yaratmadılar; yokluktan, beni avlanman için var etmediler seni; tut ki avlandın beni, ne olur bundan dedi. İbrahim bu sözleri duyunca bir nara attı, kendini attan yere fırlattı. O ovada bir çobandan başka kimsecikler yoktu. Ona yalvardı-yakardı; mücevherlerle bezenmiş padişahlık elbisesini, silahını, atını ona verdi. Bunları al, kepeneğini bana ver, kimseye de bir şey söyleme, halimi kimseye açma dedi. Kepeneği giydi, yola düştü. Şimdi onun maksadına bak ki neydi, bir de Tanrının dileği neymiş, bir seyret. O diledi ki ceylanı avlasın; Ulu Tanrıysa bir ceylanla onu avladı. Buna bak da bil ki dünyada onun dileği oluyor; dilek onun malı-mülkü, maksat ona uymuş.

Tanrı razı olsun Ömer, Müslüman olmadan kızkardeşinin evine girdi; kardeşi Kur'an okuyordu. Yüksek sesle "Taha, biz sana eziyet olsun diye indirmedik Kur'an'ı" diyordu. Kardeşini görünce Kur'an'ı gizledi, sustu. Ömer kılıcını sıyırdı; mutlaka söyleyeceksin dedi; neydi okuduğun, neden gizledin? Söylemezsen şu solukta kesiveririm başını; hiç aman vermem. Kız kardeşi pek korktu, onun öfkesini bilirdi. Can korkusundan söyledi, Ulu Tanrı dedi, esenlik ona, bu yakınlarda Muhammed'e bu sözleri vahyetti, onları okuyordum. Oku da duyayım dedi Ömer. Kız kardeşi, Taha suresini sonunadek okudu. Ömer pek öfkelendi; öfkesi birdi, yüzlere çıktı. Şimdi dedi, seni öldürürsem acizi öldürme olur bu; önce gideyim, onun başını keseyim, ondan sonra senin işini bitiririm. Öylece kızgın, öfkeli bir halde sıyrılmış kılıcıyla Mustafa'nın, Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mescid'ine yüz tuttu. Yolda Kureyş uluları gördüler; Ömer dediler. Muhammed'e kastetmiş, ne olacaksa ondan olacak. Çünkü Ömer, pek güçlü-kuvvetliydi, pek erdi. Hangi orduya yüz tutsa mutlaka üst olurdu, mutlaka onların başlarını keser-getirirdi. Öylesine kuvvetliydi ki Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafa, boyuna Tanrım derdi, benim dinime ya Ömer'le yardım et, ya Abu-Cehil'le. Çünkü zamanlarında ikisi de kuvvetli, er, yiğit tanınmıştı. Müslüman olduktan sonra boyuna ağlar da a Tanrı Elçisi derdi Ömer, ya Abu-Cehil'in adını önce ansaydın da Tanrım deseydin dinime ya Abu-Cehil'le yardım et, ya Ömer'le; vay bana, nolurdu halim benim, sapıklıkta kala-kalırdım. Hasılı Ömer, sıyrılmış kılıcıyla Peygamber'in evine yüz tuttu; o arada Tanrı esenlik versin, Cebrail, Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafa'ya vahiy getirdi. İşte şimdicek ey Tanrı Elçisi dedi, Ömer Müslüman olmak üzere geliyor. Onu kucakla. Ömer, eve girince apaçık gördü ki Mustafa'dan atılan bir ışık oku uçtu, geldi, gönlüne saplandı. Bir nara attı, kendinden geçti, yere yıkıldı. Canında bir sevgidir, bir aşktır belirdi. Sevgisinin çokluğundan Mustafa'da yanıp erimek, yok olmak istiyordu. Ey Tanrı Elçisi dedi, iman arzet, o keleciyi söyle de duyayım. Ömer Müslüman olunca şimdi dedi,sıyrılmış kılıçla senin kastına gelmiştim ya; o suçun keffaresi olarak bundan böyle kimden, senin hakkında bir kötü söz duyarsam hemencecik şu kılıçla başını bedeninden ayırayım, hiç aman vermeyeyim, bu da Müslümanlığın bir şükrü olsun. Evden çıkar-çıkmaz babasına rastladı. Babası, dininden mi döndün dedi. Ömer hemencecik onun başını bedeninden ayırdı. Elinde kanlı kılıç; yola düştü. Kureyş uluları, kanlı kılıcı görünce başını getireceğim diye vadetmiştin ya, nerde baş dediler. İşte baş dedi Ömer. Bu başı, buradan götürdün sen dediler. Hayır dedi, bu baş, o baş değil. Şimdi bir bak, Ömer'in kastı neydi, Ulu Tanrının ondan dilediği neymiş; bir bak da bil ki işler, o ne dilerse hep öyle oluyor.

Ömer, kılıç elde Peygamberin kastına geldi;
Tanrı tuzağına tutuldu, bahtı yaver oldu da görüş ıssı kesildi.

Şimdi size de ne getirdiniz derlerse baş getirdik deyin Biz bu başı görmüştük derlerse hayır deyin, bu baş, o baş değil; başka bir baş bu. Baş ona derler ki onda bir sır bulunsun; yoksa bin baş, bir pula değmez.

Bu ayeti okudular:

"An o zamanı ki evi, insanların toplanması, eminlik yurdu olması için kurduk; İbrahim'in durağını namaz yeri yapın, orda namaz kılın 'Tanrı rahmetler etsin,

İbrahim dedi ki:

Tanrım, beni, razılığının elbisesiyle yücelttin, seçtin; soyumu da bu ululukla rızklandır. Ulu Tanrı, "Zalimler, ahdime nail olamazlar" buyurdu; yani zalim olanlar, benim razılık elbisemi giymeye, ululuğuma ermiye layık olamazlar. İbrahim, Ulu Tanrının zalimlere, azgınlara lutfetmeyeceğini anlayınca sözünü kayıtladı da Tanrım dedi, inananlara, zulmetmeyenlere kendi rızkından pay ver, rızkını esirgeme onlardan. Ulu Tanrı, rızkım geneldir buyurdu, herkesin payı var onda; bu konuk yurdundaki bütün yaratıklar, ondan faydalanırlar, paylarını alırlar; ancak razılık elbisesi, ululuk elbisesi hasların, seçkinlerin payı.
Zahir ehli olanlar, evden maksat Ka'be'dir; kim oraya sığınırsa zararlardan aman bulur; orda avlanmak haramdır; orda hiç kimseyi incitmek caiz değildir; Ulu Tanrı orasını seçmiştir derler. Bu da doğrudur, güzeldir amma bu, Kur'an'ın zahiridir.

Gerçeklerse derler ki:

Ev, insanın gönlüdür. Yani Tanrım, gönlümü, nefse ait vesveselerden, nefse ait işlerden boşalt; bozuk, asılsız sevdalardan, düşüncelerden arıt da orda hiçbir korku kalmasın, eminlik yurdu kesilsin; vahyinin yeri olsun; şeytanlar, kuruntular oraya yol bulamasın. Hani Ulu Tanrı, gökyüzüne şihaplar dikmiştir ya; bunlar, taşlanmış şeytanların, meleklerin sırlarını duymamaları, hiçbir kimsenin, onların hallerini bilip anlamamaları için onları men'etmeye memurdur; böylece de melekler, bütün zararlardan uzak kalırlar. Yani, Tanrım, sen de lutuf bekçilerini gönlümüze dik de şeytanların kuruntularını, nefis düzenlerini bizden uzaklaştırsınlar. İşte bu, batın ehlinin, gerçeklerin sözüdür. Herkes, kendi yerinde oynar, neredeyse oraya göre laf eder. Kuran, iki yüzlü bir ipek kumaştır; kimisi bu yüzünden faydalanır, kimisi o yüzünden. Her ikisi de doğrudur. Çünkü Ulu Tanrı, iki bölüğün de ondan faydalanmasını diler. Hani bir kadının kocası da vardır, süt emer oğlu da; her ikisi de ondan tat duyar; çocuğun aldığı tat, memesindendir, sütündendir onun; kocası da onunla buluşmadan tat alır. Yaratıklar, yol çocuklarıdır; Kur'an'dan zahiri bir tat duyarlar, süt emerler. Olgunlarınsa Kur'an'ın anlamlarında bir başka seyir-seyranları, bir başka anlayışları vardır.

İbrahim'in durağı, şudur:

İbrahim'in namaz yeri, Ka'be yanında bir yerdir. Zahir ehli, orda iki rek'at namaz kılmak gerektir derler. Bu doğrudur, eyvallah; fakat gerçekler katında İbrahim'in durağı şudur: İbrahim gibi kendini, Tanrı uğruna ateşe atarsın, kendini Tanrı yolunda çalışıp çabalamayla bu durağa, yahut bu durağın yakınlarına ulaştırsın; çünkü o da Tanrı uğruna kendini feda etti; yani nefsini feda etti; ona karşı bir tehlike kalmadı, kendinden pervası yok artık. İbrahim'in durağında iki rek'at namaz kılmak güzel; fakat öylesine bir namaz ki kıyamı bu alemde olmalı, rükuu o alemde. Ka'be'den maksat, peygamberlerle erenlerin gönülleridir. Onların gönülleri, Tanrı vahyinin geldiği yerdir; Ka'be'yse onun parça-buçuğu. Gönül olmasaydı. Ka'be ne işe yarardı? Peygamberlerle erenler, tümden dileklerinden vazgeçmişlerdir; Tanrı dileğine uymuşlardır; o ne buyurursa onu yaparlar; Tanrının lutfuna ermeyen kişiden, babaları, anaları bile olsa bezerler, gözlerine düşman görünür onların.

Gönlümün dizginini, senin eline öylesine verdim ki,
Pişti mi dersen sen, yandı bile derim ben.

Her ne söylüyorsak hepsi de örnektir, eşit değil. Örnek başkadır, eşit başka. Ulu Tanrı, kendi ışığını, örnek olarak kandile, erenlerin varlıklarını sırçaya benzetti. Bu, örnek için bir benzetiştir. Onun ışığı, bütün varlık ve mekan alemine sığmazken sırçaya, kandile nerden sığacak? Ulular ulusu Tanrı ışıklarının doğuları, gönüle nerden sığacak? Fakat onu istedin mi, gönülde bulursun; yalnız bu buluş, gönüle girmesi yolu da değildir. O ışık gönülde değildir amma onu, oradan bulursun. Hani kendini aynada görürsün ya, amma senin şeklin, aynanın içinde değildir; öyleyken aynaya bakınca kendini orda görürsün. Akla sığmaz görünen şeyler var ya; onları bir örnekle söylerlerse akla sığmaz, duygularla duyulur, görülür. Hani birisi gözünü yumdu mu, şaşılacak şeyler görür, duygularla duyulan şekiller seyreder; gözünü açtı mı da bunların hiçbirini görmez desen hiç kimsenin aklı almaz bunu; kimse inanmaz bu söze. Fakat bir örnek getirsen anlaşılır.

Şuna benzer bu:

Birisi rüyada yüz binlerce şey görür ki uyanıkken onların birini bile göremez. Bir mühendis, içinden bir ev kurmayı geçirir, enini-boyunu arşınlar, şeklini düşünür. Bu, birisine akla sığmaz görünebilir; fakat evin planını kağıda çizerse göze görünür. Demek ki neliği-niteliği aydın bir hale getirdi mi, akla sığıyor; akla sığdıktan sonra da evi, düşündüğü gibi yaptı mı, duyguyla da anlaşılıyor; gözle de görülüyor. Anlaşıldı ya artık, bütün akla sığmayan şeyler, örnekle akla sığmada, duygularla anlaşılmada. Gene derler hani; öbür dünyada amel defterleri uçacak, kimi insanın sağ eline verilecek, kimi insanın sol eline... Melekleri, Arş'ı, cehennemi, cenneti, mizanı, soruyu, kitabı anlatırlar; bunları bir örnekle anlatmadıkça hiçbiri de anlaşılmaz bunların. Bunlara şu dünyada eşit yoktur amma örnekle anlaşılır. Bu dünyada örneği şudur bunların. Gece herkes uyur; ayakkabıcının, padişahın, kadı'nın, terzinin, bunlardan başka herkesin bütün düşünceleri, varlıklarından uçar-gider; hiç kimsede bir düşünce bile kalmaz. Günün ağarması, İsrafil'in suru üfleyişi gibi onların beden zerrelerini diriltir; herbirinin düşüncesi,uçup gelen amel defterleri gibi sahibine gelir; hiç yanılmaz. Terzinin düşüncesi terziye, fakıyhin düşüncesi fakıyhe, demircinin düşüncesi demirciye, zalimin düşüncesi zalime, adalet ıssının düşüncesi adalet ıssına gelir. Hiçbir kişi yoktur ki gece terzi olarak yatsın da gündüz ayakkabıcı olarak kalksın; imkanı yok bunun. Çünkü onun işi buydu, bununla uğraşmadaydı; gene onunla uğraşır. İşte böylece bilir-anlarsın ki öbür dünyada da böyle olacak; akla sığmaz bir şey değil ki bu; bu dünyada da oluyor işte. Şu halde birisi, şu örneği getirse, ipin ucuna yapışsa o alemin bütün hallerini şu dünyada görür; o alemden koku alır, o alem, görünür ona da bilir ki her-şey, Tanrının gücüne-kuvvetine sığar, herşeye gücü yeter Tanrının. Nice kemikler var, mezarda çürümüş-gitmiş, görürsün onları ya; sahipleri ya esenliktedir, hoştur, sarhoş bir halde yatıp uyumadadır; o tattan, o sarhoşluktan da haberleri vardır. Toprağı hoş olsun ona derler hani; saçma laf değil bu laf. Toprağın hoşluktan haberi olmasaydı nasıl söylerlerdi bunu?

O Ay parçası güzel, yüz yıl yaşasın;
Onun gam oklarına okluk olsun gönlüm.
Kapısının toprağında bir hoş ölüme daldı gönül;
Kim dua etmişti de toprağı hoş olsun demişti yarabbi?

Bunun örneği duyulan alemde de olur-gider. Hani iki kişi bir yatakta yatar, uyur. Birisi kendini güzeller arasında, gül bahçesinde, cennette görür; öbürü kendini yılanlar, cehennem zebanileri, akrepler arasında görür. Sende ikisinin arasında araştıra-dur. Ne bunu görürsün, ne onu. Peki, kimisinin parça-buçuğu mezarda tat içinde, esenlikte, esrik bir halde oluşu, kimisinin azapta, elemde, mihnette bulunuşu, seninse ne onu görmen, ne bunu bilmen, şaşılacak bir şey midir ki? Demek anlaşıldı ki akla sığmayan şey, örnekle akla sığıyor amma örnek de eşide benzemiyor. Şunun gibi hani; arif, ferahlığa, gönül genişliğine bahar adını takmıştır; gönül darlığına, gama da güz demiştir. Görünüş bakımından iyilik hoşluk nerden bahara; gam, nerden güze benzeyecek? Fakat bu bir örnektir ki akılsız adam, onun anlamını, anlayamaz, kavrayamaz. Ulu Tanrı da "Karanlıklarla ışık, gölgeyle ısı bir, eşit değildir" buyurmuştur, imanı ışığa benzetmiştir, küfrü karanlığa. İnanmayı, güzelim bir gölgeliğe benzetmiştir, küfrü adamın beynini kaynatan, yakıp yandıran amansız güneşe benzetmiştir. İnancın aydınlığı, latifliği, şu dünyanın ışığına; yahut küfrün pisliği, şu dünyanın karanlığına ne diye benzesin?

Birisi, biz söz söylerken uyursa o uyku, gafletten değildir, eminliktendir. Hani bir kervan, sarp, korkunç bir yolda kap-karanlık gecede yola düşer, sürer-gider, düşmanlardan bir zarar gelmesin diye boyuna yol alır. Derken kervan halkının kulaklarına köpek havlaması, yahut horoz sesi geldi mi, bir köye vardı mı kervan; kervandakiler esenleşirler; ayaklarını uzatıp bir güzelce yatarlar, uykuya dalarlar. Oysa ki yolda ne ses vardı, ne gürültü; fakat korkudan uykuları gelmiyordu ki. Köyde eminlikle beraber o kadar gürültü-patırtı, köpeklerin havlaması, horoz sesleri var, öyle olduğu halde uykuya dalıyorlar. Bizim sözlerimiz de mamurluktan, eminlikten geliyor; peygamberlerin, erenlerin sözleri. Canlar, söz tanır bir hale geldi mi, emin olur; korkudan kurtulur. Çünkü bu sözden umut kokusu gelmede, devlet kokusu duyulmada. Hani birisi, kap-karanlık gecede bir kervanla yoldaş olmuş, gidiyor. Korkusundan, her solukta haramiler kervanı basmış sanmada. Yol arkadaşlarının seslerini işitmek, onları, seslerinden tanımak ister bu adam; onların sözlerini işitti mi, emin olur.

"Ya Muhammed,söyle:

Oku." Sen söyle; çünkü özün latif, gözlere görünmüyor; söz söyledin mi, anlıyorlar ki bildiksin, canlar emin oluyor, esenleşiyor. Söz söyle;

Seninle konuşmadıkça seni göremiyorum ben.
Ovada küçücük bir yaratık vardır. Küçüklüğünden göze görünmez. Fakat bağırdı-öttü mü, sesinden anlaşılır. Yaratıklar da dünya ovasına dalmışlardır; senin özünse pek latif, gözlere görünmüyor; söz söyle de tanısınlar seni. Sen, bir yere gitmek istedin mi, önce gönlün gider, orasını görür, orasının ahvalini anlar. Sonra gönül geriye gelir, bedeni çeker-götürür. Şimdi bütün bu yaratıklar, peygamberlerle erenlere karşı bedendir; alemin gönlü peygamberlerle erenlerdir. Önce onlar, o aleme gittiler; insanlıktan, etten-deriden sıyrıldılar; aşağıdan-yukardan çıktılar; bu alemi de seyrettiler, o alemi de. Konaklar aştılar; sonucu, yol nasıl alınır, anladılar. Ondan sonra geldiler; o temelli aleme gelin; bu dünya yıkık bir alem,geçici bir saray; biz hoş bir yer bulduk, size haber vermedeyiz diye halkı o aleme çağırıyorlar. Artık anlaşıldı ya; gönlüm, herhalde sevgiliyle beraber; konaklar aşmaya ihtiyacı yok; ne yol kesici korkusu var, ne palan, deve ihtiyacı. Bunlarla bağlı olan, yoksul beden.

Rubai

Gönüle dedim ki:

A gönül, bilgisizlikten
Nasıl bir kişinin tapısından yoksunsun, bilir misin?
Gönül bana, a arayan dedi, yanlış söylüyorsun;
Ben tapıdayım da sensin başı dönen
Nerde olursan ol, ne halde bulunursan bulun; sevmiye, aşık olmaya çalış.
Sevgi mülkün, ülken oldu mu, boyuna aşık olursun;
mezarda da, mahşerde de, cennette de aşık olursun;
sonu gelmez ya; boyuna aşık olursun.
Mademki buğday ektin, kesin olarak buğday biter;
ambardaki buğday da o biten buğdaydır.

Mecnun, Leyla'ya bir mektup yazmak istedi; eline kalemi aldı, şu beyti söyledi:

Hayalin gözümde, adın ağzımda;
Anışın gönlünde, nereye yazayım?
Mademki hayalin gözü durak edinmiş, adın ağızdan gitmiyor;
anışın can evinde; peki, mektubu kime yazayım;
buralarda dolaşıp duruyorsun sen dedi de kalemi kırdı, kağıdı yırttı. Çok kişiler vardır, gönülleri bu sözlerle doludur; fakat söyleyemezler; söylemeye aşık olsalar, söylemek isteseler bile söyleyemezler. Buna şaşılmaz, aşkı da gidermez bu. Zati temel olan da gönüldür, dilektir, aşktır. Hani çocuk da süte aşıktır, ondan yardım görür, onunla kuvvetlenir, büyür. Bununla beraber gene de sütü anlatamaz, tarif edemez; ben süttün ne tat duyuyorum, onu içmezsem nasıl kederleniyorum, nasıl arıklaşıyorum diyemez; tadını da söze getiremez, bulamadığı zamanki kederini de. Canı süt ister, süte aşıktır. Fakat büyüyen, ergenlik çağına gelen kişi, sütü binlerce çeşit tarif etse, övse, anlatsa gene de çocuğun bulduğu tadı bulamaz sütte, onun aldığı zevki alamaz sütten.

44. BÖLÜM

O gencin adı ne (dedi). Seyfeddin (dediler).

Buyurdu ki:

Seyf (kılıç), kındadır, görünmez. Seyfeddin ona derler ki din için savaşır. Çabası, tümden Tanrı içindir; doğruyu eğriden ayırır; gerçeği aslı olmayandan ayırdeder. Ancak önce kendisiyle savaşması, önce kendi huylarını güzelliştirmesi gerek. "Kendinden başla." Bütün öğütleri önce kendine vermek gerek. İnsan, sen de adamsın, elin-ayağın, kulağın, aklın, gözün, ağzın var demeli; peygamberler, erenler, devletler buldular, maksatlarına erdiler; onlar da adamdı; onların da benim gibi kulakları, akılları, dilleri, elleri-ayakları vardı. Ne yüzden onlara yol veriyorlar, kapıyı açıyorlar da bana yol vermiyorlar, kapıyı örtüyorlar yüzüme? İnsan, kendi kulağını kendi burmalı, gece-gündüz, ne yaptın, elinden ne biçim bir iş çıktı da makbul olmuyorsun, seni kabul etmiyorlar diye kendisiyle savaşmalı da seyfullah olmalı, Tanrı dili kesilmeli. Mesela, on kişi, bir eve gitmek ister. Dokuzu yol bulur, eve girer; biri dışarda kalır, içeri almazlar onu. Kesin olarak bu adam, kendi-kendine düşünür, acaba ben ne yaptım ki beni içeriye almadılar; benden edepten dışarı ne meydana geldi diye ağlar, yakarır. İnsanın, suçu kendisine vermesi, kendisini kusurlu görmesi, edepsiz tanıması; bunu bana Tanrı yaptırıyor, ben ne yapayım, onun dileği böyle; dileseydi yol verirdi dememesi gerek. Çünkü bu, bir yolla Tanrıya sövmektir, Tanrıya kılıç çekmektir. Böyle olursa bu bakımdan Tanrıya çekilmiş kılıç olur, Tanrı kılıcı değil. Ulu Tanrı, hısımdan-akrabadan münezzehtir. "Doğurmaz da, doğmamıştır da." Hiçbir kimse, kulluktan başka bir yolla yol bulamaz ona. "Tanrı zengindir, sizsiniz yoksullar." Tanrıya yol bulan kişiye, onun Tanrıya benden daha çok yakınlığı var, benden daha bildik, daha çok ilgisi var Tanrıyla diyemezsin; mümkünü yok bunun. Ona yakınlık, ancak kullukla olabilir. O, herkese-her-şeye, genel olarak vericidir. Denizin eteğini incilerle doldurur; tikene gülden elbise giydirir; bir avuç toprağa, garezsiz, geçmişsiz can bağışlar. Kainatın bütün parça-buçuklarının payı vardır nimetinden. Bir insan, filan şehirde vergili bir adam varmış; pek büyük bağışlarda bulunuyormuş diye buysa bana da verir umusuna düşer de ondan faydalanmak için mutlaka oraya gider. Tanrının nimet verişi de bu kadar meşhur, bütün alemin haberi var onun lutfundan; peki, niçin dilemezsin ondan, neden vuslat elbisesi um-mazsın ondan? Dilerse kendi verir demişsin de tembelcesine oturup kalmışsın; hiç çabalamıyorsun. Aklı, anlayışı olmayan köpek bile aç kaldı mı, ekmeği kalmadı mı karşına gelir, kuyrucağını sallamaya, yani, bana ekmek ver, ekmeğim yok benim, fakat sende ekmek var demeye koyulur; bu kadarcık bir anlayış vardır onda. Köpekten de aşağı değilsin ya; o bile toz-toprak içinde yatmaya; dilerse kendi verir demeye razı olmuyor; yalvarıyor, kuyruk sallıyor. Sen de kuyruk salla, Tanrıdan iste, yoksulluk göster. Böylesine bir vergilinin karşısında yoksulluk göstermek, pek istenir-dilenir birşeydir. Mademki bahtın yok,bir kişiden baht iste ki onun bahtı yaverdir, devlet ıssıdır. Tanrı, pek yakındır sana. Ne düşünsen, ne kursan seninle biledir o. Çünkü düşünceyi, kuruntuyu var eden de odur, sana eş eden de o. Yalnız, pek yakın olduğundan göremezsin. Ne şaşılacak şey ki, yaptığın her işte aklın, seninle; onunla girişiyorsun giriştiğin işe. Fakat aklı hiç göremiyorsun, ancak eseriyle görüyorsun; asıl aklı görmene imkan yok. Mesela, birisi hamama gider. Kızışır. Hamamın içinde nereye gitse ısı kendisiyle biledir. Ateşin ısısının tesiriyle kızışmıştır amma ateşi göremez. Hamamdan çıkar da ateşi gözüyle görürse anlar ki hamam da ateşle kızışmadadır, hamamdakiler de; bilir ki hamamdaki ısı, ateşlenmiş. İnsanın varlığı da büyük bir hamamdır. Orda aklın, canın, nefsin ısısı hep vardır. Fakat hamamdan dışarıya çıktın da öbür dünyaya yüz tuttun mu aklın da kendini görürsün, nefsin de, canın da. Anlarsın ki bu buluş, bu anlayış,aklın ışığındanmış; o düzenler, nefistenmiş; yaşayış da canın eseriymiş. Herbirinin özünü görürsün o vakit; fakat hamamda oldukça ateşi gözünle görmene imkan yok, ancak eseriyle görebilirsin. Yahut da hiç akar su görmemiş birinin gözlerini bağlasalar da suya alsalar yaş birşeyin gözüne vurduğunu, bedenini kapladığın duyar, fakat o nedir, bunu bilmez. Gözlerini açtılar mı ap-açık görür bilir ki şuymuş o. Önce eserleriyle bildi, şimdi kendisi gördü. Şu halde Tanrıya karşı yoksulluk göster, ihtiyacın neyse ondan iste; bu isteyiş hiç mi hiç yitmez."Beni çağırın, icabet edeceğim size."

Semerkant'teydik. Harezmşah Semerkand'i kuşatmıştı. Asker çekmişti, savaşmadaydı. Oturduğumuz mahallede bir kız vardı, pek güzeldi. Öylesine güzeldi ki o şehirde eşi-benzeri yoktu.

Her solukta duyuyordum, diyordu ki:

Tanrım, nasıl reva görürsün de zalimlerin ellerine verirsen beni? Biliyorum, hiç reva görmezsin bunu, sana güvencim var. Şehri yağma ettiler, bütün halkı tutsak edip götürdüler. O kadının cariyeciklerini bile tutsak edip götürdüler de ona hiçbir elem erişmedi; o kadar güzel olmakla beraber kimse ona bakmadı bile. Bilmelisin ki kim, kendisini Tanrıya tapşırırsa zararlardan emin olur, sağ-esen kalır; onun katında hiç kimsenin dileği yitmemiştir zati.

Bir derviş, oğluna öğretmişti, alıştırmıştı onu. Çocuk ne isterse babası, Tanrıdan iste derdi. Çocuk ağlar-sızlar, dileğini Tanrıdan isterdi. Ondan sonra çocuğa istediğini verirlerdi. Böylece yıllar geçti. Çocuk, evde yalnız kalmıştı birgün. Derken canı keşkek istedi. Gayb aleminden geldi. Yedi, adam-akıllı doydu. Babası, anası geldiler. Birşey istemiyor musun dediler. Keşkek istedim, geldi, yedim dedi. Babası, hamdolsun Tanrıya ki bu durağa ulaştın dedi; Tanrıya güvenci de büsbütün arttı.
Meryem'in anası, Meryem'i doğurunca onu, Tanrı evine adamış, ona hiçbir iş buyurmamayı kurmuştu. Götürdü, mescidin bir bucağına bıraktı. Zekeriyya, onu yetiştirmek istedi; fakat herkes de bu işi, üzerine almayı dilemedeydi. Aralarında kavga çıktı; herkes, ben yetiştireceğim demedeydi.

O zamanın töresi şuydu:

Herkes, suya bir sopa atardı; kimin sopası suyun üstünde durursa o iş, onun olurdu. Tesadüf bu ya, Zekeriyya'nın falı düz geldi. Evet dediler, çocuğu o yetiştirecek; hak onun. Zekeriyya, hergün, Meryem'e yemek getirirdi. Hangi yemeği getirirse mescidin bir bucağında o yemeği bulurdu. Birgün Meryem'e, seni ben kabullendim, bu yemeği nerden getiriyorsun dedi. Meryem, yemeğe ihtiyacım oldu mu, ne istiyorsam Ulu Tanrı gönderiyor dedi. Onun rahmetine son yok, kim ona dayanır, güvenirse dayancı-güvenci hiç yitmez.

Zekeriyya dedi ki:

Yarabbi, herkesin dileğini veriyorsun; benim de bir dileğim var; sen müyesser et. Bana öylesine bir erkek evlat ver ki senin dostun olsun; ben teşvik etmeden seninle düşsün-kalksın, sana ibadette bulunsun. Ulu Tanrı, Yahya'yı verdi ona; hem de Zekeriyya'nın beli iki kat olduktan, iyice arık bir hale geldikten sonra. Anası da gençken kısırdı; ihtiyarlamışken iyiden-iyiye hayız gördü, gebe kalıp doğurdu. Bunlara bak da bil ki bütün bunlar, Tanrı gücüne karşı bahanedir ancak. Herşey ondan, herşeyde hükmeden, hem de kayıtsız hükmeden o. İnanmış, o kişiye derler ki bu duvarın ardında birisinin bulunduğunu, biz onu görmediğimiz halde onun, bizim hallerimizi, bir-bir bildiğini, gördüğünü bilir; hayır, bunların hepsi de hikayeden başka birşey değil diyen, inanmayan kişinin aksine iyiden-iyiye inanır buna. Zati inanmayanın da birgün kulağını burarlar; pişman olur, ah der, kötü söyledim, yanıldım; meğer hep oymuş, bense o, yok diyordum. Mesela sen rebap çalmadasın; biliyorsun ki ben, duvarın ardındayım; rebap çalar-durursun, hiç ardını-arasını kesmezsin.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: FiHİ Ma-FiH eserinde Mevlana hakkında bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 21:01

Şu namaz, bütün gün kıyamda, rükuda, secdede durman için konmamış ya; maksat, namazda, sende beliren halin, daima sende olmasıdır. Uykuda, uyanıklıkta, birşey yazarken, birşey okurken, hasılı bütün hallerde Tanrıyı anıştan ayrılmamalısın ki "Onlar, namazlarını boyuna kılarlar" sırrına eresin, buna erenlere katılasın. Zati şu söylemek, susmak, yemek, uyumak, öfkelenmek, bağışlamak, gibi bütün haller, bütün huylar, değirmenin dönüşünden başka birşey değil. Değirmen de kesin olarak suyla döner. Çünkü susuz sınamıştır kendini o. Peki, şimdi değirmen, bu dönüşü kendinden bilirse bilgisizliğin, hiçbir şeyden haberi olmayışın ta kendisidir bu. Bu dönüş de vardır, meydan da var; çünkü bu dünyanın halleridir bunlar. Tanrıya yalvar, sızlan; a benim Tanrım, şu dönüşten başka, cansal bir dönüş ver bana, onu müyesser et bana; bütün dilekleri veren sensin; senin keremin, rahmetin bütün varlıklara genel olarak sunulmada de. Soluktan-soluğa dileklerini Tanrıya bildir; boyuna an onu. Çünkü onu anış, can kuşuna güç-kuvvettir, kol-kanat, O dileğe, bir uğurdan ulaşırsan nur mu, nu olur bu; tam ulaşamazsan Tanrıyı anmakla azar-azar, yavaş-yavaş için aydınlanır, dünyadan kesilir-gidersin. Mesela bir kuş, göğe doğru uçmak ister; göğe ulaşamasa da soluktan-soluğa yeryüzünden uzaklaşır, öbür kuşlardan daha yücelerde uçar. Mesela bir hokkada misk var, hokkanın ağzı da dar; içine el sığmıyor; miski çıkarmana imkan yok. Bununla beraber elini sürdükçe elin kokmada, burnuna o güzelim koku geliyor, seni hoş bir hale getiriyor ya. Tanrıyı anış da böyledir işte. Zatına erişmesen de ulular ulusu Tanrıyı anışın tesirleri olur sana; onu anıştan pek büyük faydalar elde edersin.

45. BOLÜM

Şeyh İbrahim aziz bir derviş. Onu gördük mü dostları hatırlıyoruz. Mevlana Şemseddin, ona pek iltifat ederdi. Boyuna bizim Şeyh İbrahim'imiz derdi, kendisine mal ederdi onu. Tanrının lutfu başkadır, çalışıp çabalamak başka. Peygamberler, peygamberlik durağına çalışmayla ulaşmadılar; o devleti Tanrı lutfuyla buldular. Ancak bu durağa ulaşan kişinin huyunun, yaşayışının itaatle, ibadetle geçmesi, halinin düzgün olması da bir töredir; bu da avam içindir; avamın, onların sözlerine, onlara güvenmelerini sağlamak içindir. Çünkü, avam, içyüzü göremez, görünüşe bakar; görünüşe bakınca da bu yüzden, bu akışın bereketinden içyüze yol bulur. Firavun da pek çalışırdı, mal verirdi, ihsanda bulunurdu, hayrı yayar-dururdu amma Tanrı lutfuna mazhar olmadığından o ibadet, o çaba, o vergi, kendisine bir parlaklık veremedi; hepsi de örtüldü-gitti. Hani bir bey, bir kale dizdarı, kaledekilere ihsanda bulunur, hayırlar yapar. Fakat maksadı, padişaha karşı çıkmaktır, ona isyan etmektir de bu yüzden ihsanda bulunur; o ihsanın kendisine ne hayrı dokunur, ne bir parlaklık verir ona o vergi. Amma bir uğurdan, Tanrı lutfetmemiş ona da denemez; olabilir ya, Tanrının gizli bir lutfu vardır ona da herhangi bir sebeple görünüşte reddetmiştir onu. Çünkü padişahın kahrıda vardır, lutfu da; elbise de verir, zindana da atar; her ikisi de gerektir. Gönül ehli, Firavun'a Tanrının hiç lutfu yok diyemez; ancak görünüşe kapılanlar onu, tümden reddedilmiş sayar; görünüşü korumak için bu, gereklidir de. Padişah birisini astırsa onu, halkın görebileceği bir yerde, pek yüce bir yerde astırır. Halktan gizli, bir evin bucağında, küçücük bir çiviye de astırabilir; fakat halk görsün de ibret alsın, padişahın buyruğunun geçtiği, yürüdüğü anlaşılsın diye yüce bir yerde astırır onu. Zati bütün darağaçları tahtadan değildir ki. Mevki, yücelik, dünya devleti de pek büyük, pek yüce bir darağacıdır. Tanrı, birisine kahretmek istedi mi dünyada ona büyük bir mevki, ulu bir padişahlık verir. Firavun gibi Nemrud gibi, bunlara eşit olanlar gibi hani. O mevki, bir darağacına benzer; Ulu Tanrı onları, bütün halk görsün, bilsin diye bu darağacına çekmiştir.

Çünkü Ulu Tanrı, «Ben gizli bir defineydim; bilinmeyeni istedim, beni bilsinler dedim» buyuruyor. Yani bütün alemi yarattım; kimi lutufla, kimi kahırla, fakat hepsinden de maksat, kendimizi göstermek. Öylesine padişah değildir o ki bir tek muarrif, saltanatını bildirebilsin. alemin bütün zerreleri muarrif kesilse de onu övmeye kalkışsa hepsi de bunda kalır, onu tarif edemez. Demek ki bütün yaratıklar, gece-gündüz, Tanrıyı bildirip durmada. Ancak onların kimisi biliyor bunu, Tanrının bildirisini anlıyor, kimi si de gaflette. Fakat ne olursa olsun, Tanrıyı bildirme, gösterme var ya. Hani bir bey, birisini dövmelerini, edebe getirmelerini buyursa o adam da bağırmaya, feryat etmeye koyulsa her ikisi de, döven de, dövülen de beyin buyruğunun yürüdüğünü gösterir. Dövülen, acıdan bağırır-çağırır amma herkes bilir ki döven de beyin buyruğuna uymuş, dövülen de. Bu iki işten, beyin buyruğu görülüyor. Tanrıyı ispat eden, boyuna onu bildirmede, göstermede. Tanrı yok diyen de onu bildiriyor amma. Çünkü birşeyi ispat etmek, inkar etmek olmazsa düşünülemez bile; hem de bu, tatsız-tuzsuz bir şey olur. Bir mecliste, bir bahse giren, ortaya bir mesele atan, orda kabul etmiyorum diyen, onunla çekişen biri olmazsa neyi ispat eder ki? Onun söyleyeceği sözde ne zevk olur ki? Çünkü ispat, inkar karşısında güzeldir. Bunun gibi şu dünya da Tanrıyı ispat meclisidir; ispat edenle inkar eden olmadıkça bu meclisin zevki yoktur: her ikisi de Tanrıyı göstermededir bunların.
Dostlar İğdişbaşı'nın katına gittiler. O, kızdı da hepinizin ne işi var burada dedi.

Dediler ki:

Kalabalık bir halde, hep birden gelişimiz, birisine zulmetmek için değil, dayanmada birbirimize yardımcı olalım, birbirimize dayanalım dedik. Hani yasta halk toplanır; ölümü kovmak için değildir bu; yasa düşeni teselli etmek, hatırından kederi gidermek içindir. «İnananlar, bir kişi gibidir.»

Dervişler, bir beden sayılırlar. Organlardan biri ağrısa öbürleri de derde uğrar. Göz görmeyi bırakır, kulak duymayı, dil söylemeyi. Hepsi de ağrıyan organın katına toplanır. Dostluğun şartı, kendini dostuna feda etmektir; dost için kendini kavgalara atmaktır. Çünkü herkesin yüzü birşeyedir; herkes bir denize dalmıştır; imanın da şartı budur, İslamın da. Bedenle taşınan yük, canla taşınan yüke ne benzesin. «Zararı yok, biz Rabbimize dönenleriz.» inanan, kendisini Tanrıya feda etti mi, belayı-kazayı, eli-ayağı ne diye düşünsün? Madem ki Tanrıya gidiyor, ele-ayağa ne hacet? Eli-ayağı, o yandan bu yana gelmen için verdi sana; fakat eli yapana, ayağı yaratan giderken elden çıksan, ayaktan kalsan, Firavun un büyücüleri gibi elsiz-ayaksız olsan ne gam.

Gümüş bedenli sevgilinin elinden, zehir bile olsa içilir.
Acı sözleri, şeker gibi yenir.
Pek tatlı tuzludur sevgili, pek tatlı-tuzlu;
Tuz olan yerde ciğer yenebilir.

46. BÖLÜM

Ulu Tanrı hayrı da irade eder, şerri de; fakat ancak hayra razı olur. Çünkü «Ben gizli bir defineyim; bilinmeyi sevdim, diledim» demiştir. Hiç şüphe yok ki Ulu Tanrı emri de irade eder, nehyi de. Emir, emredilen kişinin, huy bakımından hoşlanmadığı şeyi yap demektir. A aç, helva ye, şeker ye denemez aç kişiye. Dense bile bu emir değildir, ağırlamadır. İnsanın yapmak istediği şeye de yapma denir; yapmak istemediği şeye değil. İnsana taş yeme, tiken yeme denmesi doğru olamaz. Dense bile buna nehiy denmez. Hayrı buyurmanın, şerri yapma demenin doğru olması için şerri yapmak isteyen birinin bulunması şarttır. Böylesine birinin varlığını dileyiş de şerri dilemektir; fakat şerre razı olmaz; olsaydı hayrı buyurmazdı.

Bu, şuna benzer:

Hani okutmak isteyen var ya, o, okuyacak-öğrenecek kişinin bilgisizliğini istiyor demektir. Çünkü ancak bilgisiz okutulur, bilmeyene öğretilir. Bir şey dilemek, o şeye gerekli olan şeyleri de dilemektir. Fakat okutan, okuyanın bilgisizliğine razı olamaz; olsaydı öğretmezdi. Hekim de buna benzer; hekimlik yapmayı istedi mi, insanların hastalanmasını istiyor demektir; çünkü hekimliğini göstermesi ancak insanların hastalanmasıyla mümkündür. Fakat insanların hastalanmasına razı değildir, razı olsaydı onları tedavi etmezdi, onlara ilaç vermezdi. Ekmekçi de böyle; kazansın, geçimi yoluna girsin diye insanların acıkmasını ister. Fakat aç kalmalarına da razı değildir, razı olsaydı ekmek satmazdı. Kumandanlar da, ordu da böyle; padişahlarına aykırı biri olsun, düşmanlar başkaldırsınlar derler; çünkü böyle olmasa erlikleri de meydana çıkmaz, padişaha olan sevgileri de; padişah da onlara ihtiyacı olmyacağından onları derleyip toplamaz. Fakat isyana da razı değildirler; razı olsalardı karşı durmazlar, savaşmazlardı. İnsan da böyledir. Kendi nefsindeki şer işletecek huyları diler; çünkü o, şükredeni, itaatte bulananı, çekineni sever; bunların, bu huyların kendisinde bulunabilmesi için nefsinde kötülüğün, şer yaptıran huyların da bulunması gerektir. Bir şey dilemek, o şeye gereken şeyleri de dilemektir. İnsan da o kötülükleri diler amma onlara razı olmaz. Çünkü bunları nefsinden gidermeye çalışır-durur. Demek ki o bir yüzden şerri istediğini, bir yüzden de dilemediğini biliyor; düşmansa o diyor, hiçbir yüzden, nasıl olursa olsun, şerri dilemez. Buna imkan yoktur; yani insan bir şey dilesin de o şeye gerekli olan şeyleri dilemesin, imkan yoktur bunun. Yap-yapmanın gereklisi de yaratılıştan şerre rağbet eden, yaratılıştan hayırdan nefret eden şu bencil nefistir. Öylesine bir nefistir bu ki dünyada ki bütün serler de ona gerekli olan şeylerdir. Şu kötü işleri dilemeseydi, nefse uymayı istemeseydi bunlara gerekli olan yapmayı da istemezdi insan. Fakat kötülüklere razı olsaydı da ne yap derdi, ne yapma. Hasılı kötülük, kötülükten başka bir şey için dilenir.

Sonra şunu da söyleyelim:

İnsan, bütün hayırları istese şerleri gidermek de hayırlardan bir hayırdır; şu halde şerri gidermeyi istiyor demektir. İyi amma şerri gidermek, şerrin bulunmasıyla mümkündür. Yahut da insan, inanmayı, inancı ister dersek, inanmak, küfürden sonra mümkündür. Demek ki küfür, iman için gerekli şeylerden. Hasılı şerri, şer olduğu için dilemek, çirkindir; fakat hayır için dilemek çirkin değildir. Ulu Tanrı, «Kısasta sizin için yaşayış var?, buyurdu. Ulu Tanrının yapısını yıkmak şerdir; fakat yarı-buçuk şerdir; buna karşılık halkı öldürmeden korumak, tüm hayırdır. Tüm hayır için parça-buçuk şerri istemek, kötü bir şey olamaz; tüm şerre razı olarak parça-buçuk şer dileğinden vazgeçmek kötüdür.

Bu, şuna benzer:

Ana, çocuğu azarlamak, dövmez istemez; çünkü parça-buçuk şerri görür o. Babaysa çocuğun azarlanmasını, dövülmesini ister, razıdır buna; çünkü tüm şerri görür; kangren olan uzvun kesilmesi gibi hani. Ulu Tanrı bağışlar, yarlıgar, azabı da çetindir. Bütün bu sıfatlarla Tanrıyı gerçeklemeni diler mi, dilemez mi? Elbette evet, diler, değil mi? Suçlar olmasa bağışlayıcı, yargılayıcı da olamaz. Birşeyi dilemek, o şeye gerekli şeyleri de dilemektir. Böylece bize de bağışlamamızı, barışmamızı buyuruyor; düzene girmemizi, uzlaşmamızı buyuruyor; buyruğun, düşmanlık olmadıkça faydası olmaz ki.

Sadr-al İslam buna benzer şu sözleri söylemiştir:

Gerçekten de Tanrı bize kazanmayı, mal elde etmeyi buyurdu; çünkü «Allah yoluna harcayın, yoksulları doyurun» dedi. Mal olmadıkça doyurmanın da imkanı yoktur; bu bakımdan bu buyruk, mal elde etmeyi buyurmaktır. Kim, birisine, kalk, namaz kıl derse kesin olarak ona abdest almayı, su bulmayı buyurmuştur; bunların hepsi de namaz için gerekli şeylerdir.

47. BOLÜM

Şükretmek avlanmaktır, nimeti bağlamaktır. Şükür sesini duydun mu nimetin çoğalmasına hazırlan. «Tanrı bir kulu sevdi mi sınar, belalara uğratır.» Sabrederse onu seçer, şükrederse de akranı arasında seçkin bir hale getirir onu. Kimi kullar vardır, kahrı yüzünden şükrederler. Tanrıya; kim kullarda vardır, Lutfu yüzünden şükrederler Tanrıya; bunların herbiri de hayırlıdır; çünkü şükretmek panzehirdir; kahrı lutfa döndürür. Akıllı, olgun, o kişiye derler ki gizli-açık, cefaya şükreder; öylesine bir kişidir o ki Tanrı, seçmiştir onu, maksadı öç almak bile olsa şükürle maksadına ulaşmayı hızlaştırır; çünkü ap açık şikayetlenmek, içteki şikayeti azaltmaktır. Esenlik ona, Peygamber, «Ben çok güle-güle öldüren kişiyim» dedi. Yani, cefa eden gülüşüm, onu öldürüştür sanki. Gülüşten maksat, şikayet yerine şükretmektir. Hikaye edilmiştir ya, bir Yahudi vardı; Tanrı Elçisi'nin ashabından birinin evinin üst katında otururdu. Yahudinin lağmından pislikler, çocukların sidikleri, çamaşır suları, o zatın evine akardı. Böyle olduğu halde o, teşekkürler ederdi. Yahudiye, ayaline de Yahudiye teşekkürler etmesini, işi belli etmemesini buyururdu. Böylece sekiz yıl geçti. Derken ashaptan olan o zat öldü. Yahudi, ev halkına başsağlığı vermek için sahabeden bulunan zatın katına indi. Evdeki pislikleri, pisliklerin aktığı delikleri görünce bunca zamandır olup-biteni anladı, pek nadim oldu. Ölen zatın karısına, ne diye bana haber vermediniz, ne diye boyuna bana teşekkür edip durdunuz dedi. Ev halkı, o buyururdu teşekkür etmemizi, teşekkürden vazgeçmememiz için bizi korkuturdu dediler. Yahudi imana geldi, Müslüman oldu Çalgı, insanı nasıl şaraba düşürürse; insan çalgıyla nasıl içtikçe içerse İyileri anış da iyiliğini arttırır insanın.

Bu yüzdendir ki Tanrı, peygamberlerini, iyi kullarını Kur'an'da anar, yaptıklarına şükürde bulunur; gücü yettiği halde suçluyu bağışlıyanı över.

Şükretmek, nimet memesini emmektir. Meme dolu olsa bile emmezsen süt gelmez. (Birisi,) şükretmemenin sebebi nedir, şükretmeye engel olan ne diye sordu.

Şeyh buyurdu ki:

Şükre engel olan, ham umut beslemedir. Elde ettiğinden daha çoğunu ummuştu; o ham umut, çok isteğe bağlamıştı onu. Gönlüne koyduğundan daha azını elde etmesi, şükre engel oldu. Onun, kendinde ki ayıptan, kendindeki kusurdan da haberi yoktu, ayıptan, kusurdan uzak gördüğü kişideki ayıptan, kusurdan da haberi yoktu. Hasılı ham umut gütmek, ham meyve yemeye, pişmemiş ekmek yemeye, çiy et yemeye benzer; elbette bir hastalık belirtir, insanı şükretmekten alıkor. İnsanın, Zaran veren bir şey yediğini anlayınca kusması gerek. Ulu Tanrı, onu kusturmak, o bozuk sanıdan kurtarmak için hikmetinden, onu şükretmemeye uğratmıştır ki o tek sayrılık, yüz sayrılık olmasın.

«Dönsünler, vazgeçsinler diye onları iyiliklere, kötülüklere uğrattık."Yani, onları, ummadıkları yerlerden rızklandırdık; bu rızklar, gizli alemden gelir; gözleri, Tanrının ortakları gibi görünen sebepleri görür, o sebeplerle örtülür. Hani Abu-Yezid gibi. O da yarabbi demişti, sana şirk koşmadım ben. Ulu tanrı, a Abu-Yezid dedi, süt içtiğin gece yok mu? Hani bir gece süt içmiştin de süt bana dokundu demiştin; oysa ki zarar veren de benim, fayda veren de. Sebebi göreni müşrik saydı Tanrı da sütü içtikten sonra zarar veren benim; fakat sütü bir suç, verdiği zararı da hocanın azarı haline kodum. Hoca talebesine meyve yeme der. Talebe yer; hoca talebeyi falakaya yıkar. Şimdi, meyve yedim de tabanlarıma zarar verdi dersen bu söz doğru olmaz. Kim dilini, Tanrıya şirk koşmadan korursa Tanrı da onun canını şirkten korur; işte bu da, buna dayanır. Az, Tanrının katında çoktur. Hamdle şükür arasında ki fark şudur. Bir nimete şükredersin de mesela, filanın güzelliğine, yiğitliğine şükrettin diyemezsin; hamd, şükre göre daha geneldir.

48. BÖLÜM

Birisi imamlık ediyordu. «Bedevi Araplar, küfürde, münafıklıkta pek çetindir" ayetini okudu. Arap beylerinden biri de namazdaydı. İmamın ensesine bir sille asketti. İmam, öbür rik'atte «Araplardan Tanrıya, ahiret gününe inanan» ayetini okudu. O Arap, imama, sille ıslah etti seni dedi. Biz de her solukta, gizli alemden bir sille yemedeyiz. Neye yöneliyorsak bir silleyle ondan uzaklaştırıyor bizi. Gene bir başka şeye yöneliyoruz, gene öyle yapıyor. Dayanamayacağımız şey, yere batmaktır, uzak kalmaktır denmiş. «Bedenin eklerini kesmek, dosttan ayrılıştan kolaydır.» Yere batmaktan maksat, dünyaya dalmak, dünya ehline katılmaktır. Uzak düşmekten maksat da erenlerin gönüllerinden uzak düşmektir. Hani birisi bir yemek yer, yediği yemek midesinde ekşir; derken onu kusar. Ekşimeseydi, kusmasaydı o yemek, insanın parça-buçuğu olacaktı. Şimdi mürit de şeyhin gönlüne girmek için yaltaklanır, hizmet eder. Derken Tanrı korusun, ondan bir iştir, meydana gelir; bu iş şeyhe hoş gelmez, onu gönlünden çıkarır atar; bu mürit, adamın yedikten sonra kustuğu yemeğe döner. O yemek, insanın parça-buçuğu olacaktı, ekşimesi yüzünden kusuldu-gitti. O mürit de zaman geçecek, şeyh olacaktı, bir kötü hareketi yüzünden şeyhin gönlünden çıktı-gitti.

Aşkın, aleme bir tellaldır, saldı da
Gönülleri dertlere-belalara uğrattı. Derken hepsini de yaktı-kül etti; Bir yeldir, estirdi; aldırış etmezlik yeliyle hepsini savurdu-gitti.

O aldırış etmezlik yelinde o gönüller, oynarlar, nara atarlar. Böyle değilse bu haberi kim getirdi? Oysa ki her solukta bu haber tazelenmede. Gönüller, yaşayışlarını o yanışta, öyle savruluşta görmeselerdi nasıl olurdu da ona bu kadar özenirlerdi? Dünya isteklerinin ateşine düşüp yanan, yanıp kül olan gönüllerden ne bir ses duyarsın, ne onlarda bir parlaklık görürsün.
İyice bildim ki israf, huyum değildir benim;
Rızkım, nasıl olsa gelip bulacaktır beni.
Onu elde etmeye çalışıp yorulmadayım;
Fakat otursam da o, bana gelir, yorulmam da hem.

Gerçekten de ben, rızkın yolunu-yordamını bilmişim. Boş yere habire koşmak huyum değil; boşuna kendimi yormak huyum değil. Gerçekten de gümüş olsun, yiyecek-içecek olsun, giyecek olsun, belden aşağı istekler olsun, rızkım neyse, otursam da gelir, beni bulur. Onların peşinde koşmak beni zahmetlere sokar, yorar, horlar. Dayanır da yerimde oturursam zahmetsizce, horlanmadan gelir, bulur beni; çünkü o rızk da beni ister, arar; beni kendisine çeker. Beni kendisine çekmezse o kalkar, gelir bana; hani ben de onu çekemezsem kalkar, ona giderim ya, tıpkı onun gibi.

Bu sözden maksat şudur:

Din işine uğraş da dünya, senin ardından koşsun. O oturmadan maksat, oturup din işine girişmektir. Koşsa bile madem ki din işine koşuyor, oturmuş sayılır koşan. Oturmuş bile olsa dünya için oturan, koşuyor sayılır.

Esenlik ona, Peygamber demiştir ki: «Kim, dertlerini bir dert yaparsa Tanrı, onun öteki dertlerini de giderir.» Kimin on derdi olsa din derdine düştü mü, Ulu Tanrı o dokuz derdi, o çalışmadan düzeltir-gider. Peygamberler, Tanrı rızasını kazanma derdine düşmüşlerdi ya; ekmek de onlara sunuldu, ad-san da. Kim Tanrı razılığını dilerse bu dünyada da peygamberlere düşer-kalkar, öbür dünyada da. «Tanrının nimetlendirdiği kişiler, peygamberlerledir, gerçeklerle, şehitlerle, tertemiz erlerle.» Hatta sözün de yeri mi? O kişi, Tanrıyla düşer-kalkar. Çünkü «Ben, beni ananlayım.» demiş. Onunla düşüp-kalkan Tanrı olmasaydı, gönlünde Tanrıyı özleyiş bulunmazdı. Gül olmadıkça gül kokusu gelmez; misk olmazsa misk kokusu duyulmaz. Bu sözün sonu yoktur. Sonu olsaydı başka sözlere benzerdi.
Gece bitti-gitti de sözümüzün sonu gelmedi.

Bu dünyanın gecesi geçer-gider de bu sözün ışığı, her solukta daha da fazla parlak, görünür. Nitekim peygamberlerin ömür gecesi geçti-gitti amma sözlerinde ki ışık geçmedi, bitmedi; geçmezde-bitmez de.

Mecnun için dediler ki:

Leyla'yı seviyorsa şaşılmaz buna; ikisi de daha çocukken bir mektepteydiler. Mecnun bu sözü duyunca bu adamlar dedi, akılsız. Hangi güzel vardır ki insan, onu sevmez, ona imrenmez? Hiçbir erkek var mıdır ki güzel bir kadına gönlü akmasın? Kadın da böyledir; hatta bu imreniş, onun aşkıdır; çünkü yiyeceğini, ağzının tadını onda bulur; anasının, babasının, kardeşinin yüzünü onunla görür; oğlunun güzelliğini, isteğin tadını, bütün tadı-tuzu onda bulur. Mecnun, aşıklara bir örnek olmuş, hani Zeyd'in, Amr'in nahivde örnek oluşu gibi.

Şunu şöyle bil ki ister meze ye, kebap ye, ister arı-duru şarap iç; Uykudasın da su içiyor görüyorsun kendini. Uyandın mı uykudan, gene susuzsun, susuz; Uykuda içilen su, bir fayda vermez sana.

«Dünya, uyuyanın gördüğü rüyaya benzer.» Birisi rüyada bir şey yer ya, dünya ve dünyada nimetler elde etmek, tıpkı buna benzer. Şu halde dünya hacetlerinden, bir şey dilemek de birisinin rüyada bir şey istemesidir sanki.

Ona verirler; fakat uykunun sonu uyanmaktır:

Rüyada yediği şeyden hiçbir fayda yoktur ona. Tut ki rüyada bir şey istemiş de vermişler ona. «Nimet, nasip ne kadarsa o kadardır.»

49. BÖLÜM

(Birisi,) biz, insana ait halleri, bir-bir bildik, öğrendik; mizacından, huyundan, ısılığından, soğukluğundan kıl kadar bir şey kalmadı ki bilmiyelim; ancak ondan kalacak olan nedir? Onu bilemedik dedi.

(Mevlana) buyurdu ki:

Onu sadece sözle bilmek mümkün olsaydı bunca çalışmaya, çeşit çeşit çabalamalara ihtiyaç kalmazdı zati; hiç kimse de kendisini zahmetlere sokmaz, feda etmezdi. Mesala, birisi denize varır, fakat acı, tuzlu bir sudan, timsahlardan, balıklardan başka bir şey görmez. İnci nerde der. Gerçekten de inci yok mudur? Vardır amma yalnız denizi görmekle inci görülmez ki. Şimdi yüz bin kere denizin suyunu tas-tas ölçüp biçse gene de inciyi bulamaz. Bir dalgıç gerek ki inciye yol bulsun. Hem de her dalgıç değil; çevik, bahtı yaver bir dalgıç gerek. Bu hünerler, bu bilgiler, denizin suyunu tas-tas ölçmeye, doldurup dökmeye benzer. İnciyi bulmanınsa bir başka yolu vardır. Hünerlerle bezenmiş, mal-mülk ıssı, güzel mi, güzel birçok kişi vardır; fakat onlarda o anlam yoktur. Nice kişi de vardır; görünüşü yıkık; görünüşte ne güzelliği var, ne güzel laf eder, ne yerinde söz söylemeyi bilir, fakat ölümsüz olan o anlam, vardır o kişide. O anlam, öylesine bir anlamdır ki insan onunla yücelmiştir, onunla ululanmıştır; onunla başka yaratıklardan üstündür. Kaplanların, timsahların arslanların, başka yaratıkların da hünerleri vardır, özellikleri vardır; fakat ölümsüz olarak kalacak olan o anlam yoktur onlarda. İnsan, o anlama yol bulursa, kendi üstünlüğünü elde eder; yol bulamazsa o üstünlükten hiçbir fayda elde edemez. Bütün bu hünerler, bu bezentiler aynanın arkasına tutulan mücevherlerdir; aynanın yüzünün haberi bile yoktur onlardan. Aynanın yüzüne bakmaya, ter-temiz, güzel bir yüz gerek. Yüzü çirkin kişi, aynanın arkasını ister; çünkü aynanın yüzü gammazdır, gördüğünü söyler. Yüzü güzel olan, yüzlerce canla aynanın yüzünü ister, çünkü aynanın yüzü, onun yüzünü gösterir. Mısır Yusuf'unun bir dostu vardı. Yolculuktan geldi. Yusuf, bana ne armağan getirdin dedi. O adam, sende olmayan nedir ki, neye ihtiyacın var senin? Senden daha güzel kimse yok; bu yüzden sana bir ayna getirdim, her solukta ona bakar, kendi yüzünü görürsün dedi. Nedir ki Ulu Tanrıda olmasın, neye ihtiyacı var onun? Ulu Tanrı tapısına aydın bir gönül götürmek gerek ki o gönülde kendini görsün insan. «Gerçekten de Tanrı, sizin şekillerinize, yaptığınız işlere değil, gönüllerinize bakar.»

Öylesine şehirler ki dilediğini bulursun o şehirlerde;
Yok yok, herşey var; ancak ulu kişiler yok.

Bir şehir ki orda güzel yüzlülerden, tatlardan, insanı iştaha getiren, özendiren şeylerden çeşit-çeşit bezentilerden ne dilersen bulursun orda; ancak akıllı birini aradın mı, bulamazsın o şehirde. Nolurdu, bunun tersi olsaydı. O şehir insanın varlığıdır. O varlıkta binlerce hüner olsa da o anlam olmasa o şehrin yıkılması daha yeğ. Fakat o anlam olsa da görünüşte bir süspüs olmasa hiçbir korku yok; o, boyuna mamur gerek: İnsan, ne halde olursa olsun, içi Tanrıyla oyalanır-durur. Görünüşte ki işi-gücü, içyüzdeki oyalanmasına engel olamaz. Hani gebe kadın, ne halde olursa olsun; ister uzlaşsın, ister savaşsın, ister yesin-içsin, ister uyusun, yavrusu, karnında büyür-durur; güç-kuvvet kazanır, duygulara sahip olur; fakat anasının bundan haberi bile yoktur. İnsan da o sırra gebedir. «O emaneti insana yükledik; gerçekten de pek zalim oldu, pek bilgisiz oldu o.» Fakat Ulu Tanrı onu zulümde, bilgisizlikte bırakmaz. İnsan bedeninde taşınan yavru, insanla eşlik, uygunluk, daha da binlerce aşinalık elde ediyor; insan, taşıdığı o sırdan dostluklar, aşinalıklar elde ederse ne diye şaşılsın buna; bunları hep elde eder insan da ölümünden sonra neler zuhur eder ondan, neler. Sırrın mamur olması gerek; çünkü sır, ağacın köküne benzer; gizlidir kök amma eseri, dallarda, budaklarda görünür. Bir iki dalı kırılsa kök sağlamsa gene biter; fakat kök çürükse ne dal kalır, ne yaprak.

Ulu Tanrı, «Esenlik sana ey Peygamber» buyurdu; yani esinlik sana ve senin cinsinden olan herkese. Ulu Tanrının maksadı bu olmasaydı Mustafa, «Bize de, Tanrının temiz kullarına da» demezdi; derse Tanrıya karşı koymuş olurdu. Çünkü esenlik yalnız onayken o, tutup da temiz kulları da bu esenliğe katmaz, bana verdiğin selam, bana da olsun, benim cinsimden olan temiz kullara da olsun demezdi. Nitekim Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafa, abdest alırken «Namaz, ancak bu abdestle doğru olur.» buyurdu. Maksat, o vakit, kendisinin aldığı o abdest değildi. Tek o abdest olsaydı hiç kimsenin namazı doğru olmazdı; çünkü namazın doğru olmasının şartı, Mustafa'nın aldığı o abdest olurdu. Oysa ki maksat, o çeşit abdest almayanın namazının doğru olmadığını bildirmekti. Hani bu, tıpkı nar çiçeği derler; nedir anlamı? Yani, nar çiçeği ancak budur demek mi? Hayır; bu çiçek de nar çiçeği cinsinden demektir, maksat budur.

Bir köylü şehre geldi, bir şehirliye konuk oldu. Şehirli ona helva getirdi. Köylü, iştahla yedi. Sonra da a şehirli dedi, ben gece-gündüz havuç yemeye alışmıştım; şimdi helvayı tattım, havucun tadı gözümden düştü. Her zaman helva da bulamam; elimde bulunandan gönlüm soğudu; ne yapayım ben şimdi? Köylü helvayı tattı ya, artık şehre kapılır; çünkü şehirli, gönlünü çaldı onun; çaresiz o da gönlün peşine düşer, gelir.

Kimi vakit selam verirler, selamlarından duman kokusu gelir. Kimi vakit de selam verirler, onların selamından misk kokusu gelir; fakat bunu, can burnu kimde varsa o duyar; duyacak burun gerek. Sonunda pişman olmamak için dostu sınamak gerek.

Tanrı töresidir bu:

«Önce nefsinden başla.» Nefis de önce kulluk davasına kalkışırsa sınamadan kabul etme kulluğunu. Abdest alınacak suyu önce burna götürürler, koklarlar; sonra ağza alırlar, tadarlar, yalnız görmekle yetinmezler. Olabilir ki rengi su rengidir de tadı, kokusu bozulmuştur; bu, suyu bir sınamadır, bozulmuş mu, değil mi? Bu sınamadan sonra yüze vururlar, abdest alırlar o suyla.
Gönlünde gizlediğin iyi-kötü, ne varsa Ulu Tanrı, dışında da gösterir onu. Ağacın kökü ne yerse dalından, yaprağından izi görünür onun. «Yüzlerinde secde izi var.»

Ulu Tanrının sözüdür gene:

«Bir hortum gibi büyüyen burnuna yakında bir damga vuracağız.» Tutalım, gönlündekini herkes anlamıyor, fakat betini-benzini ne yapacaksın?

50. BÖLÜM

Herşeyi, aramadıkça bulamazsın;
Fakat bu dost başka; bunu bulmadan arayamazsın.

İnsanın araması, şudur; bulmadığı şeyi arar insan; gece-gündüz onu arıştırır-durur. Fakat bulduğunu, maksadına erdiği halde arayıp istemesi, şaşılacak birşeydir. Bu,çeşit arayış, insanın aklına sığmaz; insan bunu düşünemez bile. Çünkü insanın arayışı, bulmadığını elde etmek içindir. Bulduğunu arayıp isteyiş, Tanrının arayıp istemesidir. Çünkü Ulu Tanrı, herşeyi bulmuştur; herşey onun kudretindedir, «Ol der, olur.» Bulandır, yüceler yücesidir. Bulan ona derler ki herşeyi bulmuştur. Bununla beraber Tanrı, «Odur isteyen, odur üst olan.» dediği gibi isteyendir de.

Bu sözden maksat şudur öyleyse:

A insan, sen, şu sonradan meydana gelen isteklere düşmüşsün ya, bu isteklere düşüş, insanlık huyudur. Fakat böylece de maksattan uzaksın sen. İsteğin, Tanrı isteğinde yok oldu mu, Tanrının isteği kavrar, kaplar seni; o zaman Tanrı isteğiyle isteyen bir hale gelirsin.

Birisi dedi ki:

Tanrı ereni, Tanrıya ulaşmış kimdir? Ne sözde, ne işte, ne kerametlerde, ne hiçbir şeyde buna kesin bir delil yok bize; çünkü söz, öğrenilmiş olabilir. İşte, kerametlere gelince keşişlerde de var; onlar da gönüllerden geçenleri biliyorlar; büyü yoluyla pek çok şaşılacak şeyler gösteriyorlar. Bu çeşit şeyleri saydı-döktü.

(Mevlana) buyurdu ki:

Senin birisine inancın var mı, yok mu?
Eyvallah dedi; inançım da var, aşıkım da.

(Mevlana) buyurdu ki:

O adam hakkındaki inancın bir delile, bir ize dayanıyor mu; yoksa gözünü açmışsın, onu görmüşsün de ona mı sarılmışsın?
Haşa dedi o adam, bu inanç, delilsiz, izsiz-esersiz değil.

(Mevlana) buyurdu ki:

Peki, neden inanca bir delil, bir iz-bir eser yok diyorsun da bir-birini tutmaz sözler söylüyorsun?

Birisi dedi ki:

Her eren, her büyük, Tanrıyla olan yakınlığım derecesinde hiç kimse Tanrıya yakın olamaz; Tanrı, bana ettiği lutfü kimseye etmemiştir sanısındadır.

(Mevlana) buyurdu ki:

Bu sözü eren mi söyledi, ermeyen mi? Bu sözü eren söylediyse, madem ki her erenin inancı böyledir; her eren, kendisine böyle inanır diyor; şu halde bu lutuf, kendisine mahsus değilmiş. Bu sözü eren söylemediyse gerçekte eren odur. Tanrı hası odur; çünkü Ulu Tanrı bu sırrı bütün erenlerden gizlemiş olduğu halde ondan gizlememiştir.

O kişi, örnek getirdi de dedi ki:

Bir padişahın on tane halayıcığı vardı. Halayıkçağızlar, bizim içimizden en çok kimi seviyor padişah dediler; bunu bilelim, öğrenelim. Padişah, şu yüzük dedi, yarın kimin evinde bulunursa en çok sevdiğim odur. Ertesi gün, o yüzüğün tıpkısı on yüzük yapılmasını buyurdu; yaptılar. Her cariyeciğe bir yüzük verdi.

(Mevlana) buyurdu ki:

Soru hala yerinde, bu söz cevap değil, bu sözün onunla bir ilgisi yok. Bu sözü, ya o on cariyecikten biri söylemiştir, yahut başka bir cariye söylemiştir. O cariyeciklerden biri söylediyse o yüzüğün kendisine mahsus olmadığını, her cariyecikte ona benzer bir yüzük olduğunu biliyor demektir, şu halde kendisinin bir üstünlüğü yoktur, daha sevgili değildir. Yok, bu sözü o on cariyecikten başkası söylediyse, padişahın asıl has kırnağı(*) odur; sevgilisi odur.

Birisi dedi ki:

Aşığın alçalması, hor bir hale gelmesi, herşeye dayanması gerek. Bu çeşit vasıfları sayıp dökmeye koyuldu.

(Mevlana) buyurdu ki:

aşığın sevgilisi böyle olmasını istiyor mu, istemiyor mi? Sevgili istemiyor da o, kendisini bu hale sokuyorsa aşık değildir o, kendi dileğinin peşine düşmüştür. Sevgilinin dileğine uymuşsa sevgili de onun bu hale gelmesini, alçalıp hor-hakıyr olmasını istemiyorsa nasıl oluyor da alçalıyor, hor-hakıyr oluyor? Anlaşıldı ya, aşığın ahvali nasıl olacak, belli değildir; sevgili nasıl isterse öyle olur-gider.

Esenlik ona, İsa buyurmuştur ki:

Şaşarım canlıya; nasıl oluyor da canlıyı yiyor?

Zahir ehli derler ki:

İnsan hayvan eti yer ya, maksat bu; çünkü ikisi de canlı. Hayır, bu yanlıştır. Neden mi? Çünkü insan et yer; oysa canlı değildir, cansızdır. Hayvan kesildi mi, hayvanlığı kalmaz ki. Maksadı, şeyhin, müridini neliksiz-niteliksiz yiyip bitirmesidir. Ben asıl böyle pek az görülür şeye şaşarım işte.

Birisi sordu da dedi ki:

Esenlik ona, İbrahim, Nemrud'a dedi ki:


Benim Tanrım ölüyü diriltir, diriyi de öldürür. Nemrud, ben de yaparım bunu dedi, birini mevkiinden azlederim, öldürmüş olurum onu; birine bir mevki veririm; adeta diriltirim onu. Bu sözü duyunca İbrahim, cevap veremedi, o sözü bıraktı, bir başka delile sarıldı.

Dedi ki:

Tanrım güneşi doğudan doğdurur, batıdan batırır; sen, bunun tersini yap. Bu söz, görünüşte öbür sözüne aykırı değil mi?

(Mevlana) buyurdu ki:

Haşa, İbrahim, onun deliline cevap vermeden aciz değildi; bu söz, başka bir örnekle aynı sözdü zati. Yani, Ulu Tanrı, ana karnında ki çocuğu rahim doğusundan doğdurur, mezar batısında da batırır. Sen Tanrılık davası güdüyorsan onun tersini yap; yani mezar batısından doğdur, rahim doğusunda batır dedi. Demek ki bu da aynı söz, bu da İbrahim'in getirdiği ilk delilden başka bir şey değil. Ulu Tanrı insanı her solukta yeniden yaratıyor, onun içine yeni-yeni şeyler gönderiyor; öylesine ki ilki ikinciye benzemiyor, ikinci üçüncüye benzemiyor. Fakat insanın, kendisinden haberi yok, kendisini tanımıyor insan.

Sultan Mahmud'a bir denizaygırı getirmişlerdi. Pek güzeldi, pek hoştu. Bayram günü ona bindi. Bütün halk görmek için damlara çıktı, oturdu, seyre daldı. Bir sarhoş da evinde oturuyordu. Ona da hadi, sen de gel, denizaygırını seyret diye zorla dama çıkarmak istediler. Ben kendi halimle oyalanmadayım, istemiyorum, görme sevdasında değilim dedi amma zora da dayanamadı. Çaresiz kaldı, dama çıktı, kıyıya geldi. Fakat adam-akıllı da sarhoştu. Padişah geçerken sarhoş, atın üstünde padişahı görünce bu at neye yarar bence dedi; benim olsaydı çalgıcı çalıp söylerken hemen ona bağışlayıverirdim. Padişah bu sözü duydu. Pek öfkelendi. Tutup hapsetmelerini buyurdu. Aradan bir hafta geçince adam, padişaha birini yolladı; ne suçum var, ne yaptım, alemin padişahı buyursun da ben de bileyim diye suçunu sordu. Padişah, adamı getirmelerini buyurdu. Adam gelince, a birşeye aldırmaz edepsiz, o sözü nasıl söyledin, ne haddin var ki öyle bir laf söylüyorsun dedi. Adam, ey alemin padişahı dedi; o sözü ben söylemedim ki.

O sırada damda sarhoş bir adamcağız duruyordu. O sözü söyledi-gitti. Şimdi ben o adam değilim, aklı-fikri başında bir adamım ben. Padişah ona elbise verdi, zindandan çıkardı.

Bize sarılan, bizim olan, bu şaraptan içip esriyen, nereye giderse gitsin, kiminle oturursa otursun, hangi toplulukta konuşursa konuşsun, gerçekte bizimle oturur, bizim cinsimize katılır. Çünkü yabancılarla görüşüp konuşmak, sevgiliyle sohbet etmedeki güzelliğin, hoşluğun aynasıdır. Kendi cinsinden olmayanlara katılmak, kendi cinsinden olanları sevdirir, kendi cinsinden olanlara katar insanı. «Herşey, zıddıyla belirir, meydana çıkar.» Tanrı razı olsun Abu-Bekr-i Sıddıyk, şekere ümmi adını takmıştı; yani anadan doğma tatlı. Şimdi başka meyveler, biz bu tatlı hale gelinceyedek ne acılar çektik; sen tatlılığı ne bilirsin; acılık zahmetini çekmedin ki diye şekere karşı övünürler.

51. BÖLÜM

Şu beytin tefsirini istediler:


Fakat sevgi son dereceye vardı mı, Dostluk, baştan-başa düşmanlık olur.

Buyurdu ki:

Düşmanlık dünyası, dostluk dünyasına göre dardır; çünkü düşmanlık dünyasından kaçarlar da dostluk dünyasına ulaşırlar. Dostluk dünyası da dostluk dünyasını, düşmanlık dünyasını var eden dünyaya göre dardır. Dostluk, düşmanlık, küfür, iman, ikiliğe sebep olur. O alemse küfrün de ötesindedir, imanın da... Dostluğun da ötesindedir, düşmanlığın da. Dostluk, ikiliğe sebep oluyor ya, bir alem var ki orda ikilik yok; tüm birlik o alem. İnsan oraya vardı mı, dostluktan da çıkar, düşmanlıktan da. Oraya ikilik sığmaz çünkü. İnsan oraya varır da ikilikten çıkar ya; önceden bulunduğu ikilik alemi, yani aşk alemi, dostluk alemi, şimdi göçtüğü bu aleme göre aşağıdır; bu yüzden o alemi istemez artık; o aleme düşman kesilir. Hani Mansur, Tanrıya aşkı son haddine varınca kendine düşman kesildi, kendini yok etti-gitti. Ben Tanrıyım dedi; yani ben yok oldum. Tanrı kaldı ancak. Bu söz, gönül alçaklığının son derecesidir, kulluğun sonudur. Yani o vardır ancak. Davaya kalkışmak, ululanmak, ona derler ki sen Tanrısın, ben kulum dersin de kendi varlığını da ortaya korsun; bu ikiliktir. Odur Tanrı dersen gene ikilik çıkar bu sözden; çünkü ben olmadıkça o'nun olmasına imkan yoktur. Şu halde ben Tanrıyım sözünü Tanrı söyledi; çünkü ondan başka bir varlık kalmamıştı; Mansur yok olmuştu; o söz, Tanrının sözüydü. Hayal alemi de düşünceler, duyulan şeyler alemine karşı daha geniştir. Çünkü bütün düşünülen şeyler, hayalden doğar. Fakat hayal alemi de hayalin kendisinden var olduğu aleme göre dardır. Sözle bu kadar anlaşılır; yoksa anlamın gerçekliğini sözde anlatmaya imkan yoktur; sözle anlaşılmaz o.
Birisi, peki sözün, lafın ne faydası var diye sordu.

(Mevlana) buyurdu ki:

Sözün şu faydası var. Seni istekli bir hale getirir, heyecan verir sana; yoksa istersen, sözle elde edilemez. Sözle elde edilebilseydi bunca çalışmaya, kendini yok etmeye ihtiyaç kalmazdı.

Söz şuna benzer:

Uzaktan bir şey görürsün, kımıldıyor, hareket ediyor. Koşar, onu görürsün. Fakat kımıldayışını görmekle onu görmüş olmazsın. İnsanın sözü de iç alemde böyledir işte. O şeyi elde etmek için bir heyecan verir sana; o anlamı görmezsin amma görmeyi istersin.

Birisi dedi ki:

Bunca bilgiler belledim, bunca anlamlar elde ettim; insanda ölümsüz olarak kalan anlam nedir, hangisidir; bir türlü bunu bilemedim, bir türlü ona yol bulamadım.

(Mevlana) buyurdu ki:

Eğer sadece sözle bilinseydi varlığı yok etmeye, bunca zahmetler çekmeye ihtiyaç kalmazdı. Öylesine çalışmak gerek ki sen kalmayasın da o ölümsüz olarak kalacak şeyi bilesin. Hani birisi, bir Ka'be var, duymuşum amma ne kadar bakarsam bakayım. Ka'be'yi göremiyorum; gidiyorum, dama çıkıyorum, gene göremiyorum der. Evet dama çıkar, boynunu uzatır, bakınır, Ka'be'yi göremez; derken Ka'be yok der. Ka'be'yi görmek, sadece bununla olmaz ki. Ka'be yok der; çünkü durduğu, olduğu yerden Ka'be görülmez ki. Nitekim kışın canla-başla kürk istersin; yaz gelince atarsın kürkü; için nefret eder ondan. Demek ki kürkü isteyiş, ısınmak içinmiş; çünkü sen sıcağa aşıktın; kışın, seni bir koruyan olmadıkça ısınamıyordun, kürke muhtaçtın. Fakat soğuk kalmadı, kürkü kaldırdın-attın.

«Gök yarılıp çatlayınca»:

«Yeryüzü, çetin bir depremle sarsılınca» ayetleri de ona işarettir. Yani toplanma tadını duydum, şimdi, öylesine bir gün de gerek ki şu parça-buçukların ayrılışında ki tadı da duyman, o alemin genişliğini görmen, şu daracık yerden kurtulman gerek. Mesela, birisini çarmıha gerseler sanır ki o halde hoştur o; kurtuluştaki tadı unutur gider. Fakat çarmıhtan kurtulunca ne azap içindeymiş, o vakit anlar. Çocukların büyümesi, esenleşmesi beşiktedir hani. Çocukken ellerini bağlarlar. Fakat ergen birisini beşiğe bağlasalar azaptır ona, zindandır. Kimi vardır, güllerin, çiçeklerin açılmasından, koncanın açmasından hoşlanır. Kimi vardır; çiçeklerin dağılmasından, aslına varmasından hoşlanır. Kimi de vardır; hiçbir dost, hiçbir sevgi kalmasın; küfür-iman yok olsun da aslına ulaşsın ister. Çünkü bunların hepsi de duvarlardır, daraltır adamı, ikiliğe düşürür. O alemse genişletir insanı, yalnız birlik vardır orda.

Şu söz, o kadar da büyük bir söz değildir, o kadar da kuvveti yok. Nasıl büyük olabilir ki sonucu sözdür işte; hatta arıklık verir; fakat Tanrı ona bir tesir vermiştir, insana Tanrıyı dileyip bulma heyecanını verir. Söz, arada bir perdedir, bir yüz örtüsü. İki-üç harfin bir araya gelmesinden doğan söz, ne diye yaşatsın insanı, ne diye heyecan versin insana? Mesela biri çıkagelir yanına; ona saygı gösterirsin, merhaba dersin. Bu yüzden senden hoşlanır, seni sever o. Birine de iki-üç sözle söversin. O iki-üç söz öfkelendirir, kırar-geçirir o adamı. Şimdi iki-üç sözün, sevginin artmasıyla, razılığın meydana gelmesiyle, öfkelendirmeyle, düşmanlık meydana gelmekle ne ilgisi var. Fakat Ulu Tanrı, herkesin gözü onun güzelliğini, onun olgunluğunu görmesin diye perdeler, örtüler yapmıştır bunlara; ince perdeler gerek arık gözlere. Sonra da o, bu perdeleri buyruklar haline getirir, sebepler yapar.

Şu ekmek, gerçekten yaşayışa sebep değildir:

Fakat Ulu Tanrı, onu yaşayışa, güç-kuvvet buluşa sebep etmiştir. Nihayet o cansızdır; insanın yaşayışı yok onda. Nasıl oluyor da gücü çoğaltıyor? Onda can olsaydı diri olurdu zati.

52. BÖLÜM

Birisi, şu beytin anlamını sordu:

A kardeş, sen, o düşüncesin ancak; Ondan başka neyin varsa kemiktir, kıldır.

Buyurdu ki:

Sen şu anlama bak; o düşünce sözü, o özel düşünceye bir işaret. Anlamı genişletmek için düşünce dedik ona; gerçekte o düşünce değil; olsa bile insanların anladıkları bu cinsten düşünce değil. Düşünce sözünden maksadımız buydu. İnsan, o anlamı, halkın anlaması için biraz daha aşağılara inerek anlatmak istese insan, konuşan hayvandır der. İster gizli olsun, ister duyulsun, burada söz, düşünce olur; ondan ötesi de hayvan. Demek ki insanın düşünceden ibaret oluşu, öte yanının kemikten, deriden başka bir şey olmayışı doğrudur.

Söz güneşe benzer; bütün insanlar onunla ısınır, onunla yaşar. Güneş, boyuna vardır, hazırdır, herkes, herşey, boyuna onun yüzünden sıcaktır; fakat her vakit görünmez. Yaşayanlar da onun yüzünden yaşadıklarını, onunla ısındıklarını bilmezler. Fakat şükür olsun, şikayet olsun, ister hayır olsun, ister şer, söz söylemeye koyuldular mı, güneş göze görünür. Gökyüzündeki güneş gibi hani. Daima ışır-durur amma ışığı bir duvarı ışıtmadıkça görünmez. Tıpkı bunun gibi söz güneşinin ışıklarıda boyuna vardır amma, harf, ses vasıtasiyle belirmedikçe görünmez. Çünkü, güneş latiftir, hava da latiftir. Kesif bir şey gerek ki o kesafet vasıtasiyle o latif nesne göze görünsün, belirsin. Mesela birisine Tanrı sözü hiç yüz göstermemiş, şaşkın bir halde donakalmış. Tanrı şöyle etti, böyle buyurdu, böyle yapma dedi dedikleri zaman ısınır o adam, Tanrının letafetini görür. Amma önce de vardı o ışık; hem de ona vurup duruyordu. Fakat yap-yapma emirleri söylenmedikçe, Tanrının yaratışı, gücü anlatılmadıkça o ışığı göremiyordu. Kimi kişiler vardır; güçleri yetmez de bal yiyemezler, arıktırlar, bal ağır gelir onlara; kuvvetlenmeleri için zerde gibi, helva gibi bir yemeğin içinde yiyebilirler. Sonunda kuvvetleri bir hadde varır ki balı, bal olarak da yemeye başlarlar. Hasılı anladık-bildik ya, söz, latif, daima ışıyan, ışığı hiç kesilmeyen bir güneştir. Fakat sen, güneşi görmek, ondan zevk almak için kesif birşeye muhtaçsın. Derken iş bir yere varır ki ışıkları, o letafeti kesif bir vasıta olmadan da görebilirsin; buna alışırsın, onu seyretmeye koyulursun, güç kuvvet sahibi olursun; o letafet denizinde şaşılacak renkler, şaşılacak şeyler görür-seyredersin. Neden şaşıyorsun ki o söz, söylesen de, söylemesen de boyuna sende var.

Düşüncende söz yok dersen deriz ki:

Onda da söz var; hem de boyuna var. İnsan, konuşan hayvandır demişler ya, o canlılık, sen diri oldukça sendedir; o halde sözün de boyuna seninle olması gerek. Hayvanın bir şey çiğnemesi, geviş getirmesi, hayvanlığının belirmesidir amma boyuna çiğneyip geviş getirmesi şart değil. Söz de buna benzer; söylemek, meram anlatmak içindir amma boyuna söylemek de şart değil ya.
İnsanın üç hali vardır.

İlki şudur:

Adam, Tanrı çevresinde çizginmez; herkese ibadette, hizmette bulunur. Kadına, erkeğe, mala-mülke, çocuğa, taşa, toprağa ibadet eder de Tanrıya ibadet etmez. Derken insanda bir bilgi, bir anlayış belirir, Tanrıdan başkasına hizmet edemez olur. Derken bu halde de ileri gittikçe gider; öyle bir hale gelir ki ne Tanrıya tapı kılıyorum diyebilir, ne tapı kılmıyorum diyebilir; bu iki mertebeyi de aşmıştır artık. Bu topluluktan bir ses bile duyulmaz.

Tanrı, ne hazırdır, ne gaaip; ikisini de yaratandır o; yani hazır oluşu da o yaratmıştır, gaaip oluşu da. Öyleyse ikisinden de ayrıdır o. Çünkü hazır olsa kayboluşun bulunmaması gerekir; kayboluş, bulunmayış varsa bulunuş da var demektir. Çünkü hazır oluş, bulunuş halindedir bulunmayış, kayboluş. Demek ki o ne bulunmayışla vasfedilebilir, ne bulunuşla. Bunlarla vasfedilecek olsa zıddan zıddın doğması, gerekir. Çünkü bulunmayış halinde bulunuşu yaratması gerek; bulunuşsa bulunmayışın zıddı. Bulunmayış da tıpkı bunun gibi. Hasılı zıddın doğması, Tanrının kendisine bir benzer yaratması caiz değildir. «Ona benzer yok» diyor. Bu mümkün olsaydı üstün olmayanı üstün görmek gerekirdi; aynı zamanda birşeyin, kendini meydana getirmesi gerekirdi. Oysa ki her ikisi de olamaz. Buraya vardın ya, dur artık, aklını yorma; aklın işi yok burada. Deniz kıyısına varan durmak da kalmayıncayadek durur, kalakalır. Bütün sözler, bütün bilgiler, bütün hünerler, bütün zenaatler, bu sözden tat-tuz bulur. Bu söz olmasa hiçbir işte, hiçbir zenaatte tat-tuz kalamaz. Bu, böyledir amma bilmezler; zati bilmek de şart değildir. Şuna benzer hani; bir adam, mallı-mülklü bir kadın alır; kadının sürüleri, yılkıları, daha da birçok malı-mülkü vardır. Adam, o koyunları görür-gözetir, atları tımar eder, bahçeleri-bağları sular. Bu hizmetlerle oyalanır amma bu işlerden, o kadının varlığıyla tat alır. Kadın aradan kalksa o işlerin de tadı-tuzu kalmaz, hepsi de ölür-gider; cansız görünür adama. Dünyadaki bütün zenaatler, bütün bilgiler, herşey, arifin zevk ışığından dirilik bulur, hoşluğa erer, sıcak görünür. Onun zevki olmasa, onun varlığı olmasa bütün bu işlerde ne zevk kalır, ne tat. Hepsi de ölü görünür insana.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: FiHİ Ma-FiH eserinde Mevlana hakkında bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 21:02

53. BÖLÜM

Buyurdu ki:


Önceleri şiir söylerken şiir söylemeye büyük bir istek duyardım; o vakit-ki şiirlerimde tesirler vardı. Şimdiyse o istek arıklaştı; battı-gitti; fakat gene de şiirlerimde tesirler var. Ulu Tanrı'nın türesi bu; herşeyi doğuş vaktinde geliştirir; onda büyük tesirler yaratır, birçok hikmetler belirtir. Batış vaktinde de aynı geliştirme vardır. «Doğunun da rabbidir, batının da.» Yani doğan istekleri de yetiştiren odur, batan istekleri de.

Mu'tezile der ki:

İşleri yaratan kuldur. Kuldan beliren her işin yaratıcısı, yapıcısı kuldur. Böyle olmasına imkan yok. Çünkü kuldan beliren her iş, ya akıl, can, kuvvet, beden gibi kulun araçlarından biriyle belirir; yahut da vasıtasız belirir. İki halde de kulun bir şey yaratmasına imkan yoktur. Bu organlarla bir iş görülse bunları bir araya toplamaya gücü yetmez; şu halde o, bu araçla bir işi yaratamaz; çünkü araç, onun hükmü altına girmez. Bu araç olmadan da bir iş yaratamaz, çünkü araçsız bir iş görmesine imkan yoktur; demek ki ne halde olursa olsun, işleri yaratan Tanrıdır, kul değil. Hayır olsun, şer olsun, kuldan beliren her işi kul, bir kuruntuya uyar, bir şey umar da yapar. Fakat o işteki hikmet, kulun aklına-fikrine geldiği kadar değildir. O işte kendisine görünen anlam, kendisine beliren hikmet, elde ettiği fayda, gördüğü, elde ettiği kadardır da o yüzden o işi işlemiştir. Fakat onun tümden bütün faydalarını Tanrı bilir; o işten neler elde edecek, Tanrı bilir onu. Mesela, ahrette sevab elde etmek, iyi bir ad-san ıssı olmak, dünyada da aman bulmak için namaz kılarsın. Fakat o namazın faydası o kadar değildir; vehme sığmayacak kadar yüz binlerce faydalar elde edeceksin amma faydaları Tanrı bilir de kulu bu işe koyultur. Şimdi insan, Tanrının kudret avucunda bir yaya benzer. Ulu Tanrı, onu işlerde kullanır-durur. Gerçekte yapan-eden Tanrıdır; yay değil. Yay bir araçtır, fakat Tanrıdan haberi yoktur, dünyanın durması için gaflet içindedir. Kimin elindeyim ben diyen, kimin elinde olduğunu bilen yay, ne büyük yaydır. Ne diyeyim şu dünyaya ki gafletle durur; direği gaflettir. Görmez misin, birini uyandırdılar mı, dünyadan bezer, dünyada sanki erir-yok olur-gider. İnsanoğlu, küçükken büyümeye başlar ya, gaflet vasıtasiyle büyür, gelişir; yoksa hiç mi, hiç boy atmazdı, büyümezdi. Madem ki gaflet vasıtasiyle mamur oldu, büyüdü; Tanrı gene ona, istesin, istemesin, zahmetler yollar, çalışmalar verir; böylece de o gafletleri yur, arıtır onu da ondan sonra o alemle tanıştırır insanı. İnsanın varlığı, bir çöplüğe benzer, pislikten meydana gelmiş bir tepedir. Pislikten meydana gelen tepe üstünse, padişahın yüzüğü vardır orda da ondan dolayı üstündür. İnsanın varlığı, bir çuval buğdaydır; padişah, şu buğdayı nereye götürüyorsun; benim ölçeğim orda diye bağırır. İnsanınsa ölçekten haberi bile yoktur; buğdaya dalmış-gitmiştir. Ölçekten haberi olsaydı buğdaya nerden aldırış ederdi. Şimdi seni yüce aleme çeken, aşağılık alemden seni soğutan her düşünce, o ölçekten vuran parıltıdır; o ölçeğin ışığıdır ki dışarıya vurmadadır; insan bu ışık yüzünden o aleme meyleder. Yok, tutar da aşağılık aleme meylederse bu ölçeğin perde altında gizlenmiş olduğunu bildirir.

54. BÖLÜM

Birisi, Kadı İzzeddin'in selamı var; boyuna sizi Övüyor dedi.

(Mevlana) buyurdu ki:

Kim bizi iyilikle anarsa Dünyada adı, İyilikle anılsın.
Bir kimse, bir kimse hakkında iyi söylerse o hayır, o iyilik, kendisinedir, gerçekte kendisini övüyor demektir.

Bu, şuna benzer:

Birisi, evinin çevresine güller, fesleğenler eker; evinin bahçesini güllük-gülüstanlık yapar. Ne vakit bakarsa gül görür, fesleğen görür, boyuna cennettedir. İnsan, insanların hayrını söylemeyi huy edinirse birisinin hakkında hayırlı sözler söylemeye koyulur; o da onun sevgilisi olur; onu andı mı, sevgilisini anmış olur. Sevgiliyi anış güldür, gül bahçesidir, güzel kokudur, esenliktir. Fakat birisinin kötülüğünü söylerse onun nefretini .kazanır; o adam da onu andı mı, hayali gözünün önüne geldi mi, yılan, akrep görmüşe, yahut tiken, çöplük görmüşe döner. Madem ki gece-gündüz, güller, gül bahçeleri, İrembagları görebilirsin, elindedir bu; peki, ne diye tikenliklerde, yılanların bulunduğu yerlerde gezer-dolaşırsın? Herkesi sev de boyuna güllükte-gülüstalıkta yaşa. Herkesi düşman bilirsen düşmanların hayalleri gelir gözünün önüne; gece-gündüz tikenliklerde, yılanların bulunduğu yerlerde gezip dolaşırsın adeta. Erenler, herkesi severler, iyi görürler ya; bunu başkaları için yapmazlar, kendileri için bu işe girişmişlerdir; kötü, tiksinilen bir hayal görmemek isterler. Madem ki şu dünya da insanları anmaktan, hayallerini görmekten kaçınmaya imkan yok; nefret edilen bir kötülük, yollarını kesmesin diye anış-larının da, hatırlayışlarının da hep sevimli, hep güzel olmasına çalışırlar. Demek ki halka ne yapıyorsan, halkı nasıl hayırla, şerle anıyorsan hepsi de dönüp sana geliyor. Ulu Tanrı bunun için «Kim bir iyilik ederse kendisinedir o; kim kötülük ederse gene kendisinedir o» buyurur; «Zerre ağırlığınca hay-reden hayrını görür; zerre ağırlığınca şer eden şerrini görür» buyurur

Birisi şu soruyu sordu:

Ulu Tanrı «Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım» deyince melekler, «Orda bozgunculuk edecek, kan dökecek bir topluluk mu yaratacaksın? Oysa ki biz hamdederek noksan sıfatlardan arı olduğunu söylemedeyiz, kutlamadayız seni» dediler. Daha Adem gelmemişti; melekler, önceden insanların bozgunculuk edeceğine, kan dökeceğine nasıl hükmettiler?

(Mevlana) buyurdu ki:

Bu sözü iki bakımdan dediler; biri nakle dayanır, öbürü akla.

Nakle dayanan şu:

Melekler bir topluluğun meydana çıkacağını, sıfatlarının şöyle olacağını Levh-i Mahfuz'da gördüler, okudular; bu yüzden haberleri vardı, ikincisi de şu: Melekler, akıl yoluyla yerden, topraktan yaratılan insanların, çaresiz hayvan sıfatında olacaklarını, hayvandan da gene çaresiz bu çeşit işler meydana geleceğini buldular. Bu anlam, insanda olacak, konuşacak, söz söyleyecek insan; fakat madem ki hayvanlık var insanlarda, çaresiz suç işleyecekler, kan dökecekler. Çünkü bu, insanların gerekli huyu.
Bir bölük insan da başka bir anlam verir.

Bunlar derler ki:

Melekler, tüm akıldır, salt hayırdır. Onların bir işte dilekleri, istekleri hiç yoktur. Mesela, sen uykuda bir iş yapsan onu dileyerek, isteyerek yapmazsın; bu yüzden de sorumlu olamazsın, kınanamazsın. Rüyada küfre dair bir söz söylesen, Tanrı birdir desen, yahut zina etsen bir şey denemez sana. Melekler, uyanıkken bu haldedir; insanların hali, bunun tersinedir; onların dilekleri, istekleri, tamahları, hevesleri vardır. Kendileri için herşeyi isterler; herşey kendilerinin olsun diye kana girmek de isterler ki bu, hayvan huyudur. Demek ki meleklerin hali, insanların haline zıttır. Bu yolla insanların hallerinden haber verebilirler; orda söz de yoktur, dil de, fakat böyle demeleri, yani hem söz söylememeleri, hem de söylemeleri şuna benzer: Hani şair, havuz, doldum dedi der ya; havuz söz söylemiyor amma anlamı şu: Eğer dili olsaydı böyle derdi. Şimdi her meleğin içinde bir levh vardır; o levhe bakar da gücü yettiği kadar dünya hallerini, dünyada olacak şeyleri önceden okur. Vakti geldi de o okuduğu, bildiği şey oldu mu Ulu Tanrıya inancı çoğalır, sevgisi, esrikliği artar; Tanrının ululuğuna, gizli şeyleri bilişine şaşırır-kalır. Bu sevginin, inancın, şaşmanın çoğalmasına da sessiz-sözsüz tespihidir onun. Hani bir mimar, kalfasına haber verir de şu yapılmakta olan saraya bu kadar tahta, bu kadar kerpiç, bu kadar taş, bu kadar saman gidecek der ya; derken saray tamamlanır; mimarın dediği kadar da harç harcanır; hem de eksiksiz-artıksız; bu hal karşısında mimann bilgisine kalfanın inancı artar. Onların halleri de buna benzer işte.

Birisi Şeyh'e sordu; dedi ki:

Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafa'ya» «Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım» dendi; bu kadar ululukla beraber «Keşke Muhammed'in rabbi Muhammed'i yaratmasaydı» derdi, bu nasıl olur?

Şeyh buyurdu ki:

Örnekle aydınlanır; buna bir örnek getirelim de anlayın. Köyün birinde bir adam vardı. Bir kadını sevdi. İkisinin de evi-otağı birbirine yakındı. Beraberce yaşarnıya, birbirinden gelişmeye, birbiriyle büyümeye başladı bunlar. Yaşayışları bile biribirindendi bunların. Hani balık gibi; balık da suyla yaşar ya. Yıllarca bir aradaydılar. Derken Ulu Tanrı, onları zengin etti. Birçok koyunlar, öküzler, atlar, mal-mülk, altın, uşak-köle nasib etti onlara. Malın-mülkün, adamın çokluğundan şehre vardılar, orda yerleştiler. İkisi de padişahlara layık birer büyük konak aidi; adamlarını o saraya yerleştirdiler. Bu, bir tarafa düştü, öbürü o tarafa. Hal bu hadde varınca o yaşayışı, o zevki sürdüremediler. Gönülleri ımıl-ımıl yanmadaydı. Gizli-gizli feryadlar ediyorlardı amma hallerini dile getirmelerine de imkan yoktu. Sonunda bu yanış haddi aştı; onları tümden ayrılık ateşine yaktı. Yanış da son hadde erişince duanın kabul edileceği yere varmış oldular. Atlan, koyunları, azalmaya başladı. Yavaş-yavaş ilk hallerine döndüler. Uzun bir ölümden sonra gene o köyde biraraya geldiler. Yiyip içmeye, koşuşup murad almaya, murat vermeye koyuldular; ayrılık acısını da anarlardı. Şimdi Muhammed de «Keşke Muhammed'in rabbi Muhammed'i yaratmasaydı» dedi ya; Muhanı-med'in canı, yapa-yalnız kutluluk aleminde, Ulu Tanrıyla buluşmuştu. Büyüyüp duruyor, o rahmet denizinde balık gibi dalgalar yutuyordu. Bu alemde peygamberlik, halka kılavuzluk durağına ulaştı, büyüklük, padişahlık buldu, ad-san, sahabe ıssı oldu amma Önceki zevk alemine döndükçe keşke diyordu, peygamber olmasaydım,.keşke bu aleme gelmeseydim. Çünkü o mutlak buluşmaya karşı bunların hepsi de yüktür, azaptır, zahmettir. Bütün şu ibadetler, çabalar, kulluklar, Tanrı hakkına, onun ululuğuna karşı şuna benzer:

Birisi gelir, sana karşı eğilir, yere baş kor, kalkar, gider. Tanrı tapısında bütün yeryüzünü başına koşan buna benzer, bir kerecik başını yere koymuş sayılırsın. Çünkü Tanrının hakkı daha da çoktur; onun lütfü, senin varlığından da öncedir sana. Seni nerelerden çıkardı da getirdi, var etti, kulluğa, tapı kılmaya istidat verdi sana da onun kulluğuna dair laf ediyorsun.

Bu kulluklar, bu ibadetler şuna benzer:

Tahtadan, yünden insancıklar, hayvancıklar yaparsın da ondan sonra Tanrıya, bana buncağızlar hoş geldi; hoş geldi amma can bağışlamak senin işin dersin; can bağışlarsan ibadetlerimi diriltmiş olursun; bağışlamak senin işin dersin; can bağışlarsan ibadetlerimi diriltmiş olursun; bağışlamazsan ferman, gene senin.

İbrahim buyurdu ki:

Tanrı odur ki yaşatır, öldürür. Nemrud, ben de yaşatır, öldürürüm dedi. Ulu Tanrı ona saltanat vermişti ya; o da kendini, gücü yeter gördü; bu işi Tanrıya vermedi; ben de diriltirim, ben de öldürürüm dedi. Bu saltanattan maksadım bilgidir. Ulu Tanrı insana bilgi, anlayış, derine dalış bağışladı; insan da ben bu işi yaparım, şu işleri diriltir, meydana getiririm, bundan zevk alırım dedi. Hayır... Odur dirilten, odur öldüren.

Birisi Ulu Mevlana'ya sordu da dedi ki:

İbrahim Nemrud'a, Tanrım öldürür, diriltir dedi. Nemrud, ben de bunu yaparım deyince ibrahim, bu kez bir başka delil getirdi de benim Tanrım dedi güneşi doğudan doğdurur, batıdan batırır. «Gerçekten de Allah güneşi doğudan doğdurun Sen de Tanrılık davasını güdüyorsan tersini yap. Şimdi burada, Nemrud'un İbrahim'i alt etmesi gerekir; çünkü ilk sözünü bıraktı; ona cevap vermeden bir başka delil getirmeye koyuldu.

Ulu Mevlana buyurdu ki:

Başkaları herze yediler, sen de herze yemedesin. O bir sözdür, iki örnekle söylenmiş. Sen de yanılmışsın onlar da. Bunun bir çok anlamlan var.

Bir anlamı şu:

Ulu Tanrı seni yokluk bucağından ana rahmine getirdi; orda şekil verdi sana; senin doğun, ana rahmiydi, ordan doğdun; mezar batısına batacaksın; bu, ilk sözün bir başka şekilde aynıdır. Tanrı diriltir, öldürür; şimdi senin de gücün yeterse mezar batısından dışanya çıkar, gerisin-geri rahim doğusuna batır.

Bir başka anlamı da şu:

Arif, ibadete dalar, çalışır-çabalar, yüce işlere girişir; böylece de kendisinde bir aydınlık, bir zevk, bir esriklik, bir huzur, bir esenlik belirir. O ibadeti, o çabayı bıraktı mı, o hoşluk, batıya gider, batar. Şu iki hal, ibadet, ibadeti bırakış, doğudur, batıdır onca. Bu batış hali, kötülüklerde bulunma, bozuk-düzen gitme, suç işleme halidir ya; diriltmeye gücün yetiyorsa o ibadetlerden, itaatlerden doğan o aydınlığı, o esenliği şimdi, batış halinden doğdur. Fakat bu, kulun işi değildir; kul, bunu hiç mi hiç yapamaz. Bu, Tanrının işidir; dilerse güneşi batıdan doğdurur, dilerse doğudan; çünkü «Dirilten de odur, öldüren de.»

Kafir de Tanrının noksan sıfatlardan arı olduğunu söyler, onu teşbih eder, inanan da. Çünkü Ulu Tanrı haber vermiştir; kim doğru yolu tutar, doğruluğa çalışır, şariate, peygamberlerin, erenlerin yollarına uyarsa onda bunca hoşluklar, aydınlıklar, dirilikler belirir; bunun tersine hareket edenin gönlünde de böylece karanlıklar, korkular, kuyular, belalar baş gösterir demiştir. Madem ki her ikiside bu yolları tutmuşlar, Ulu Tanrının vadettiği şeyler, artıksız-eksiksiz doğru olacak, çıkacaktır. Şu halde ikisi de Tanrıyı teşbih ediyor; o bir dille, bu bir dille; fakat bu teşbih edenle teşbih eden arasında fark var.

Mesela, bir hırsız hırsızlık eder; onu tutarlar, darağacına asarlar:

O da Müslümanlara öğüt vermede, hırsızlık edenin hali budur demededir. Birisine de padişah, eminliği, doğruluğu yüzünden elbise verir; o da Öğüt vermededir Müslümanlara; fakat hırsız o dille öğüt verir, emin kişi bu dille. Sen, iki Öğütçünün arasında ki farkı seyret.

55. BOLÜM

Buyurdu ki:


Nasılsın, gönlün hoş mu? Gönül aziz bir-şeydir. Ağa benzer. Düzgün, sağlam olmalı ki av tutsun. Gönlü, hatırı hoş olmayan, yırtılmış ağa benzer; bir işe yaramaz. Birisinin hakkında beslenen dostluk da aşırı olmamalı, düşmanlık da. Bunların ikisinden de ağ yırtılır; ortalama gerek. Aşırı olmaması gerek dediğimiz bu dostluk, Tanrıdan başkasının hakkında. Tanrı hakkındaysa aşırılık düşünülemez bile. Sevgi ne kadar ileri olursa o kadar iyidir. Tanrıdan başkasına beslenen sevgi aşırı olursa... Halk feleğe kapılmıştır, feleğin çarkıysa boyuna döner; halkın hali de hal-den-hale döner-durur. Birisi aşırı sevildi mi, o kişinin boyuna kutlu olmasını, büyük bir halde kalmasını ister insan. Bunaysa imkan yoktur. Bu bakımdan adamın hatırı darmadağın olur, canı sıkılır. Düşmanlık da aşırı olursa adam, düşmanının hep kutsuz olmasını, aşağılık olmasını ister. Oysa ki feleğin çarkı döner, onun ahvali de kimi vakit kutlu olur, kimi vakit kutsuz. Boyuna kutsuz olması da mümkün değildir; bu yüzden gene canı sıkılır. Fakat Tanrı sevgisi, bütün alemde, ateşi kutlu bilenlerde Musa dinine uyanlarda, Hıristiyanlarda, bütün, bütün var olanlarda gizlidir. Kim vardır ki kendisini meydana getireni sevmesin? Sevgi onda gizlidir amma engeller göstermez onu. Engeller kalktı mı, o sevgi de görünür. Var olanların da sözü mü olur, yeri midir yani? Yokluk bile kendisini varlık alemine getirir umuduyla coşup köpürmededir. Yokluklar, bir mevki elde etmek umuduyla padişahın tapısında saf düzmüş dört kişidir sanki. Herbiri, öbüründen utanmada; çünkü onun umusu, öbürünün umudunu kırmada. Evet, yokluklar da var olmak umuduyla saf düzmüşlerdir; herbiri, beni var et demede, Tanrının önce kendisini var etmesini dilemededir de birbirlerinden utanırlar adeta. Şimdi yokluklar böyle olunca var olanlar nasıl olurlar? «Hiçbir şey yoktur ki onu Överek noksan sıfatlardan arı olduğunu söylemesin.» Buna şaşılmaz; olmayan herşeyde onu överek noksan sıfatlardan arı olduğunu söyler; asıl şaşılacak şey budur.

Kafirlik de, din de... Her ikisi, senin yolunda yelip dururlar; Hem de birdir, ortağı yok diye-diye.
Bu bir evdir ki yapısı gafletten. Cisimlerin, alemin durması, hep gafletle. Şu büyüyen, gelişen beden de gafletle gelişmiş, yetişmiş. Gaflet küfürdür; din, küfür olmadıkça mümkünü, yok, olamaz. Çünkü din, küfürden vazgeçmektir. Şu halde küfür gerek ki terkedilsin. Demek ki ikisi de bir şey; değil mi ki bu, onsuz olmuyor, o da bunsuz olmuyor; birbirinden ayrılmıyorlar demek. Yaratıcıları bir. Bir olmasaydı yaratıcıları, birbirinden ayrılırdı onlar. Madem ki yaratan bir; «Birdir, ortağı yok» demektir.
Seyyid Burhaneddin güzel söz söylüyor amma sözlerine Senayinin sözlerini çok alıyor dediler.

Seyyid buyurdu ki:

Bu, şu söze benziyor:


Mesela, güneş güzel amma ışık veriyor demişler. Bunda bir ayıp yok ki. Çünkü Senayinin sözünü nakletmek o sözü göstermek, belirtmektir. Herşeyi güneş gösterir. Neyi görmek istersek güneşin ışığıyla görürüz. Güneşin ışığından maksat, herşeyi göstermesidir zati. Ancak şu güneş, işe yaramayan şeyleri gösterir. İşe yarayan şeyleri gösteren güneş, güneşin gerçeğidir, gerçek güneştir. Bu güneş, o gerçek güneşin parça-buçuğudur, o gerçek güneşin geçici bir şekildir. Artık siz de, parça-buçuk aklınız miktarınca şu gönül güneşinden bir ışık elde edin, bilgi ışığını isteyin de baş gözüyle görüneme-yen şeyler görünsün size, bilginiz artsın. Her ustadan, her dosttan bir şey anlamayı, bir şey bellemeyi umun. Demek, anladık ya, şu görünen güneşten başka bir güneş var ki anlamlar, onunla meydana çıkıyor, gerçekler onunla görünüyor. Şu kaçıp sığındığın, onunla hoşlaştığın parça-buçuk bilgi, o büyük bilgiden, o bilginin ışığı. Bu ışık, seni o büyük bilgiye, o asıl güneşe çağırıyor. «Onlardır uzaktan seslenilenlerin ta kendileri.» Sen bu bilgiyi kendi yanına çekiyorsun. Oysa diyor ki: Ben buraya sığmam; sen de oraya geç varırsın. Benim buraya sığmama imkan yok; senin oraya gelmen de zor. Fakat imkanı olmayanı meydana getirmek mümkün değil; değil amma zoru başarmak mümkün. Zor amma çalış-çabala da ulu bilgiye ulaş. Onun buraya sığacağını umma; buna imkan yok.
Bunun gibi hani, zenginler de Tanrı zenginliğini severler de bu sevgiyle pul-pul, habbe-habbe para biriktirirler; sonunda zenginliğin ışığıyla zengin olmayı isterler.

Oysa ki zenginliğin ışığı, onlara der ki:

Ben çağıncıyım, o büyük zenginliğe çağırıyorum sizi. Beni buraya çekmeye kalkışmayın, buraya sığmam ben. Siz bu zenginliğe gelin. Hasılı temel olan sondur. Son iyi olsun. Son iyiliği de şudur hani. Bir ağacın kökü, o can aleminde dikili olsa, dalları-budakları, meyveleri başka yerlere sarksa, meyveleri başka yerlere dökülse sonunda o meyveleri toplarlar, o bağa götürürler; çünkü kökü o bağdadır. Fakat tersine olsa bu işi, görünüşte teşbih eder, Tanrı birliğini söyler insan; söyler amma kökü bu alemdedir; bütün meyvelerini de bu aleme getirirler. Kökü de, dalı-budağı da o alemde olursa bu, nur mudur, nurdur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Anadolu Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron