Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

2008 "İran Yılı"

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

2008 "İran Yılı"

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 16:26

2008 "İran Yılı"

Ocak 2008 Yolculuğu


Uluslararası basın ajansları "2008 İran Yılı" diyor! İran, uzun yıllardır tehdit altında! Amerikan basını yıllardır dünya kamuoyunu İran'a karsı bir askeri operasyon için hazırlıyor.
On altı Amerikan istihbarat teşkilatı İran'da nükleer silah olmadığı sonucuna vardı ama tehditler dinmiyor...

Askeri müdahale yanı sıra başka tehditler de gündemde. Batılı örgütler İran'a yumuşak girişi tartışıyor. Yumuşak giriş, basın ve televizyonlarla, sivil toplum kuruluşlarıyla, sinema filmleriyle, müzikle, modayla sağlanıyor.
Yoksul zengin arasında açılan uçurum, Batı'nın elindeki etnik kart ve baskıların yol açtığı bunalım da bu ülkeyi yoruyor.

Propaganda makinesi binlerce yıl önceye gitmişti. Geçen yıl Berlin Film Festivali'nde büyük ilgi gören "300 İspartalı" adlı filmde barbar Pers orduları, 300 İspartalı tarafından tarumar edilmişti.
Sinema ve basın, İran karşıtı yayınlara hız vermişti... Bush'un Ortadoğu gezisi Batılı psikolojik harp harekatı eşliğinde gerçekleşti...
George Bush, 2008 Ortadoğu gezisine İsrail'den başladı.

Ben Gurion Havaalanı'nda büyük güvenlik önlemleri altında Bush'la kucaklaşan İsrail Cumhurbaşkanı Peres şöyle konuşacaktı:

"Kendi özgürlüğünü kazandıktan sonra, başkalarına özgürlük kazandırmaktan vazgeçmeyen büyük ülkenin lideri, büyük dost, George Bush! İsrail topraklarına hoş geldin!"

George Bush, havaalanında kendisi için kurulan kürsüden Peres'i yanıtladı:

"Burada, kutsal topraklarda barış ve özgürlük için yeni fırsatlar görüyoruz!"
İki lider bu buluşmada İran'ı konuşacaktı. İsrailli yetkililer Amerikan başkanına bir İran dosyası sunacaktı.
Gezinin sonunda yetkililerden belirgin bir mesaj çıktı. Sünni Araplar, Şii İran'la çatışacaktı. Ayrıca Arap sermayesi yeniden kazanılacaktı.
Çünkü Amerikan ekonomisi zordaydı. Amerika'nın en büyük bankası City Bank, 18 milyar dolar zarardaydı. Dolar zor durum-daydı. Sosyal güvenlik, sağlık eğitim, dış politika hiç olmadığı kadar çıkmazdaydı. Irak ve Afganistan bataklığı Amerika'yı zorlamaktaydı. Amerika, İran'da yeni bir cephe açmalıydı!
Dünyanın en borçlu ülkesi Amerika, İran'a demokrasi götürürken kazanç sağlayabilirdi...

Bush 4 yıl önce İran'ı şer ekseninde ilan etmişti. Amerika, İran'ı "potansiyel düşman" olarak nitelemişti.
Tahran'da Dışişleri binasında görüştüğüm İran islam Cum-huriyeti sözcüsü Muhammed Huseyni'ye tehdidi nasıl algıladıklarını sordum.
"Biz ciddi bir tehdit algılamıyoruz. Amerika'nın tavrı, kendi özel durumundan kaynaklanıyor. Afganistan'da ve Irak'ta bir batağa saplanmış durumdalar. Yeni bir krizi ne iç, ne dış kamuoyuna anlatabilirler!"
Amerika 4 yıl boyunca, nükleer silah üretmekle suçlamıştı İran'ı. Geçenlerde, bu iddia Amerikan Ulusal istihbarat Konseyi tarafından yalanlandı!
Amerika Ulusal istihbarat Konseyi, CIA dahil, 16 Amerikan istihbarat örgütünden oluşmaktaydı ve 3 Aralık 2007'de "İran'ın Nükleer Niyetleri ve Yetenekleri" başlıklı bir rapor yayımladı.

Raporda şu ifadeler yer alıyordu:

"İran nükleer silah üretimini durdurmuştur ve halihazırda nükleer silaha sahip değildir." Rapora ilk tepki israil'den geldi.

Ehud Olmert, "Amerikan ulusal istihbaratı, raporlarında ne yazmış olursa olsun İran'ın bir tehdit olduğunu büyük dost George Bush'a anlattık" dedi.
Sıra, Batı medyasmdaydı. Çelişkili görüşler ortaya serildi. Guardian, News Week, National Review, Wall Street, istihbarat raporlarından sonra İran'a askeri operasyonun zora girdiğinden dem vurdu. Ayrıca Irak bataklığı Amerika'yı zorlamaktaydı...
Profesör Hassan Abbasi, "Batı'nm mesnetsiz tehditlerine alışkınız!" diyordu.
"Amerika 2004'ten 2008'e kadar her yıl, İran'a saldıracağına dair iddialarda bulundu. Bu sadece bir tehdittir. Avrupa Parlamentosu dönem dönem İran'a geliyor. Heyetler gönderiyorlar. Geçen sonbaharda isviçre Parlamentosu'ndan bir heyet gelmişti. Heyetten biri bir mülakatında bize, 'Sorun nükleer faaliyetleriniz falan değil! Sorun, oturup israil'le onu tanıma noktasında müzakere etmemeniz!' demişti."
Press Tv genel müdürü Doktor Sarafraz, "Sorun Amerika'nın isteklerine boyun eğmememiz" diyordu, "Amerika 'Ben bir süper gücüm. Ben ne dersem kabul edeceksin!' diyor. İran da 'Ben bağımsız bir ülkeyim!' yanıtını veriyor, işte Batı'yla, Amerika'yla, Avrupa'yla aramızda olan biten bu."
İran Ortadoğu'nun kalbi... Bölgenin en güçlü ülkelerinden biri... Dünyanın petrol rezervlerinde Suudi Arabistan'dan sonra ikinci sırada! Dünyanın Rusya'dan sonra en fazla doğalgaz üreten ülkesi!
işte böyle bir ülke, 29 yıl önce Amerika ve israil'i diplomatik olarak tanımayacağını ilan etmişti!...

AB ve "Yumuşak Müdahale!"
Avrupa'nın büyük ülkeleri, İran'a bir askeri operasyon yerine, içerdeki reformcuların desteklenmesini ve rejimin bu yolla yumuşatılmasını öneriyorlardı. Hükümet sözcüsü Hüseyni'ye yumuşak müdahalenin anlamını sordum.

"George Soros'un 'turuncu devrimi'yle simgeleşen operasyonlar, ekonomiyi, hükümetleri, kültürü değiştiriyor. Televizyonlarımıza, üniversitelerimize giriyorlar. Buna yumuşak güç deniyor. Ülkeler, demokrasi ve insan haklan sloganı altında değişiyor. Bu yumuşak zehirle nasıl mücadele ediyorsunuz?"
"Başta İran olmak üzere birçok İslam ülkesi, Batı'nm kültürel saldırısı altında. Bu ülkelerde genç nüfusu hedefliyorlar. Onlara kendi kültürlerini dayatıyorlar. Bunu da muhtelif vasıtalarla; medyayla, televizyonla, sinemayla, bazı sivil kuruluşların faaliyetleriyle aşılamaya çalışıyorlar."
Tüm kitle iletişim araçları İran'a karşı kullanılacaktı. Kitleleri ' etkileyen en önemli araçlardan biri sinemaydı.
Ünlü "300 İspartalı" filmi, İsrail'in Lübnan'da aldığı yenilginin hemen ardından yapıldı. Nükleer silahlara sahip koca İsrail ordusu, bir avuç Hizbullah tarafından geri püskürtülmüştü.

"300 İspartalı", bu yenilgiye Hollywood'dan bir cevaptı.
Filmde iyi eğitilmiş 300 İspartalı, yani antik Yunanlı asker, 2,5 milyon Persliyi darmadağın ediyordu.
Filme göre, Pers İmparatorluğu'nun yenilgisi, tüm medeni dünyayı, yani Batı'yı birleştiriyordu. Ayrıca Perslerin yenilgisi sonucu dünya demokrasiyle tanışıyordu!
Senaryo, İran'ın kurucuları Perslerin, barbar ve cahil olduğunu, koca ordularının beş para etmediğini vurguluyordu. Batılı halkların temelini oluşturan Yunanlılarsa cesur ve asildiler! Bir Yunan ordulara bedeldi...

Batı basını haftalarca "300 Ispartalı"dan bahsetti! Tüm dünya gençleri bu filmle tarih hakkında fikir edindi. İşte propaganda makinesi bu demekti...
İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Batı medyasının taktiklerine dikkat çekiyordu.
"Batı medyası şimdi de işgalcileri kurtarıcı, mazlum halkları terörist olarak gösteriyor!" diyordu.
Tüm dünyada televizyon en etkili araçlardan biriydi. Dünya halkları haberleri belli başlı Batılı haber ajanslarından alıyordu.
İran, üzerine gelen propaganda makinesine aynı yöntemle cevap verecekti. Son 2 yıldır, günde 24 saat İngilizce ve Arapça yayın yapan televizyon kanallarını uydu üzerinden devreye sokmuştu.
Press Tv, bunlardan en önemlisiydi.

Press Tv genel müdürü Dr. Muhammed Sarafraz'la basının gücünü konuşuyoruz. Bir sabah CNN'in tüm dünyaya yalan bir haberi nasıl servis ettiğini anlatıyor:
"Bu, yalan haberlere bir örnekti. CNN, İran donanmasının Amerikan donanmasına ait gemileri taciz ettiğini görüntülerle dünyaya duyurdu. Böyle bir durum yoktu. Daha sonra ortaya çıktı..."
2007 sonunda, tesadüf bu ya, tam da Bush'un Ortadoğu gezisi öncesinde, İran devrim muhafızlarına ait beş tekne, Hürmüz Boğazı'nda Amerikan deniz kuvvetlerine ait üç gemiyi taciz ediyordu...

Görüntüler özel bir şekilde montajlanıyor ve sonuçta İran kınanıyordu!
Aynı gün içinde görüntülerin asılları ortaya çıkmış ve tacizin söz konusu olmadığı anlaşılmıştı.
24 saat Arapça yayın yapan Al Alam televizyonu yetkilisi Hassan Abedini "Hedef ülkelerin imajıyla oynuyorlar!" diyor.
"Batılı gazeteciler gerçekleri yansıtmıyor. Batı'nın elindeki haber ajansları ve kitle iletişim araçları İran'ı sürekli bombardımana tutuyor. İran'la ilgili tüm haberler karanlık bir imajı yansıtıyor."

Sarafraz da aynı konuya değinmişti:

"Amerika'da bile izleyiciler artık bu haberlerin fabrikasyon olduğunun farkına varmaya başladı. İnsanlar onlara hikayenin hep tek bir tarafının aktarıldığının farkma vardılar."

Tahran'ın Kadınları!

İran'ın karanlık imajının yayılmasında kadının da ağırlıklı yeri olduğunu söylüyorum:

"Gerek şeriat mahkemelerinin kararları, gerekse kırbaçlanan kadınlar bu imajı kuvvetlendirmiyor mu?"
Sorum hoşuna gitmiyor. "İran'da kadınların yüzde 64'ü üniversitede okuyor," diye yanıtlıyor...
Batı'da İran imajında en çok kullanılanlar kadınlar.

Soruyu tekrarlıyorum:

"Amerikan ve Avrupa medyasında İran deyince, kara çarşaflı kadın, simge olarak kullanılıyor, bununla nasıl mücadele edi-yorsunuz?"
"İran'da kadınlar sosyal hayatın tam içindedirler. Her meslek grubunda varlar ve çok aktifler," diyor.
Aktif olanlar vardı... Onlar genellikle ekonomik durumları iyi olanlardı...
Press TVde tanıştığım halkla ilişkiler müdiresi Sitare, beni Tahran'ın lüks mahallelerinden birindeki bir eve davet etmişti. Tahran'ın kalburüstü kadınlarıyla tanışacaktım.

Pasdaran Mahallesi modern ve şık binalarla kaplıydı. Kiralar 1000 dolardan başlıyordu. Evlerin en küçüğü 400 metrekareydi. Onlardan birinde giysi tasarımcısı, ressam, üst düzey yönetici bir grup hanımla sohbet teme fırsatı yakalayacaktım.
Görkemli bir girişin ardından süslü koridorlar içinden geçerek cam kapıyı geride bırakıp asansöre biniyoruz. 14. kata çıkıp zile basıyoruz. Önde Mustafa, kamera çekime hazır. Kapı açılıyor. Mustafa karşısında gördüğü hanımdan etkilenip sendeliyor. Siyah ipek eşarpla bir kısmı örtülü kumral saçların çevrelediği dünyanın en güzel yüzlerinden biriyle karşılaşıyoruz. Yeşil, kocaman bir çift göz. Boyunda ve bilekte çok modern altın birer takı. İncecik bedeni manken ölçülerinde. Türkçe "Hoşgeldiniz!" diyor. Adı Sanaz. Tebrizli.
Kocaman bir salonda Tahran'a kuşbakışı bakarak sohbet ediyoruz. "Ne işle meşgulsünüz?" diye soruyorum.
"Kocam iç mimar. Birlikte çalışıyoruz. Ben elbise tasarlıyorum. Aynı zamanda İngilizce öğretmenliği de yapıyorum" diyor.

Sitare anlatıyor:

"Ülkenin kuralları uyarınca yaşayan insanlar var. Daha farklı yaşayanlar da... Aramızda sanatçılar, yönetmenler, ressamlar var..."
"Anladığım kadarıyla İran'ın elit kesimi, halktan çok farklı yaşıyor" diyorum.
"Batı basını özellikle İranlı kadını öne çıkarıyor. Malum, ülkelerin durumu kadının konumuyla ölçülüyor. Dünya hasmında İran'ın imajını nasıl buluyorsun?"
Sitare, "Bir İranlı için bu hazin bir şey, ülkesinin sürekli en kötü şekilde dünyaya yansıtılması; hiçbir iyi yanının gösterilmemesi; tüm halkın kötülenmesi... Bu ülke sizin vatanınızsa canınız çok yanıyor. Burada, yansıtılanın dışında çok farklı bir hayat var" diyor.
Bana, istanbul seçkinlerinin Avrupa'da "Esas Türkiye biziz. Bakın ne kadar moderniz. Gece kulüplerimiz, adada, modada eğlence yerlerimiz var. Giysilerimiz marka..." deyişlerini hatırlatıyor.

Hanımlardan biri Azade, Avrupa'da sergiler açmış bir ressam. Kadınları çiziyor... Tabloları iyi satıyor.
Haniye, giysi tasarımcısı. Sessizce konuşmaları dinliyor. Ve usulca yanıma gelip başörtüsünün başından kaydığı görüntülerin montajda kesip kesemeyeceğimi soruyor.
Sanaz, Sitare, Azade ve Haniye... Onlar meslek sahibi, genç hanımlar. Üst gelir grubundan ailelere mensuplar. Sanaz'a İran'daki kıyafet kısıtlamasının kendisini rahatsız edip etmediğini sorduğumda, "Beni hiç ilgilendirmiyor!" diyor, "her 2-3 ayda bir Miami ya da herhangi bir yerde istediğim gibi gezip dolaşabiliyorum. Burada da buranın kurallarına uyuyorum".

Tahran ve Dekolte

Tahran sokaklarında, çok farklı gelir gruplarından olan mensup diğerleri de var...
Ana caddedeki bir pasajın içine giriyorum. Kalabalık bir giysi dükkanında müşterilerin arasına karışıyorum.
Kıyafetlerdeki dekolteler beni şaşırtıyor. Çoğu, payetlerle süslü, sırtı tamamen açık, ancak bir kabare artistinin giyebileceği türden. Ama çarşaflı hanımlar en çok bu elbiseleri inceliyor.

Bir hanıma yaklaşıyorum, incelediği gece elbiselerine bakıyorum... "Bu giysileri nerelerde giyiyorsunuz?" diye ingilizce soruyorum, gülümsüyor. "Benimle Türkçe konuşun. Tebriz'denim." Evde oldukça farklı giyindiklerini, dışarıda örtünmenin acısını çıkardıklarını söylüyor. "Gece, toylarda (düğünlerde) abiye, açık kıyafetler giyeriz" diyor.
Kameraların giremediği düğünlerde, işyerlerinin yıl sonu partilerinde kadın ve erkek birlikte eğlendiklerini söylüyor bir başkası. "Kapalı kapılar arkasında kıyafet yasağı yok!" diyor...

Yaklaşık 30 yıldır İran'dan gelen haberlerde kadın karakollarından, kıyafet polislerinden söz ediliyor... Renkli giysilerin ya-saklandığı, saçının teli görünen kadınların cezalandırıldığı söyleniyor. ..
Unutmayalım, İranlı kadınlar sadece 30 yıl önce farklı bir rejime adım atmışlardı.

"Öyle Bir İş Becerdik ki..."
Yıl 1978'di. İran, Amerika'nın desteğiyle ağır sanayide hızlı adımlar atıyordu. Öte yandan halk kan ağlıyordu, işçilerin ve orta kesimin hayat ve çalışma koşulları ağırlaşmıştı, halk perişan bir halde yaşıyordu. Ülkenin dört bir yanında işçiler ve öğrenciler ayaklanmaya başlamıştı, milyonları bulan gösteriler sokakları kaplıyordu...
Ordu yavaşça dağılıyordu. Halk silahlanıyordu. İran'da olup bitenleri endişeyle izleyen Batı, yandaşı Şah'ı gözden çıkaracaktı.

O yıllarda, Amerika Dışişleri Bakanı Cyrus Vance ünlü cümlesiyle basında yer alacaktı:

"İran'da yeni rejim ister monarşi, ister İslam cumhuriyeti olsun, bizim için ikisi de bir."

İşte tam bu sırada Fransa'da sürgünde olan Ayetullah Humeyni, İran'a geri dönecek, komünistlerin halk içinde güç kazandığı bir sırada oluşan büyük siyasi boşluk, Humeyni'nin kontrolüne geçecekti. İran İslam Cumhuriyeti 1979'da kurulmuştu.
İran sol bir darbeden son anda kurtulmuştu.

Amerikan başkam Jimmy Carter, bir konuşmasında İran'da yaşananların şöyle özetlemişti:

"İran'da öyle bir iş becerdik ki, bunu İranlılar ancak on sene sonra anlayacaklar!"
Amerika o yıllarda, bugün tehdit olarak algıladığı İran'daki rejim değişikliğini desteklemişti. Amerika'nın korkulu rüyası Musaddık gibilerdi... 1950 yılında halkın büyük bir çoğunluğunun desteğiyle başbakan seçilen Musaddık, İran'ın tüm petrolünün üzerinde oturan İngiliz petrol şirketini feshetmiş, millileşme hareketini başlatmıştı.
Sadece üç yıl iktidarda kalacaktı Musaddık. Amerika, İngiltere ve içerdeki Batı işbirlikçileri bir darbeyle Musaddık'ı devirdiler ve iktidar koltuğunu Şah'a hediye ettiler.
O tarihten sonra Batılı devletler Şah'a ne dilediyse sundular. 1967 yılında İran'a ilk nükleer reaktörü Amerikalılar teslim ettiler. Bugün kendi ektikleri tohumlardan şikayetçiler!
İran'daki İslami rejim 29 yaşında. Batı'ya başkaldırısıyla ve kendi çıkarlarını savunmasıyla dikkat çekiyor.

Profesör Hasan Abbasi, İran'ın aldığı tehditleri ve bugünü şöyle değerlendiriyor:

"Amerikalılar da çok iyi biliyor ki askeri bir faaliyet içerisinde değiliz. Nükleer silahlanma suçlaması tamamen bir bahane! Bugün Amerika'nın bize karşı kullandığı dört bahanesi var: Birincisi, İran'ın atom silahı yaptığına dair iddialar. İkincisi, terörizmi desteklediğimiz iddiası. Üçüncüsü demokrasi konusundaki suçlamalar. Dördüncüsü insan hakları ihlalleri yapıldığı iddiaları. Bunlar Batı'nın bahaneleridir. Irak'ı işgal etmeden önce de aynı bahaneleri kullandı. En kuvvetli iddiası, nükleer silahlanma konusuydu. Bunun komikliği, israil'in Lübnan karşısında düştüğü durumla ispatlandı! israil'in elinde 200 adet nükleer başlıklı füze vardı. Ne oldu? 3 bin Hizbullah askeri karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar! Çünkü inanç, nükleer güçten daha kuvvetlidir!"

Doğruydu, inançlı bir milleti yıkmak zordu. Öte yandan yumuşak bombardıman İran'da büyük şehirleri sarıyordu. Profesöre soruyorum; "Batı'nın başka bir silahı daha var. İran yumuşak 'bombardıman'a maruz kalıyor. Sokaklarda hiç görmediğimiz kadar çok ingilizce yazı var. Hanımlar Batı modasmı takip ediyor. Gençler rap müzik dinliyor. Bu, belki de nükleer silahtan, bombalardan daha tehlikeli. Ne düşünüyorsunuz ve nasıl önlemler alıyorsunuz?"
Önüne bakıyor. Zaten genellikle bana bakmadan konuşuyor!
"Doğrudur! Amerikan yaşam tarzı maalesef liberal ekonominin bir parçası" diyor, "sokaklarda, caddelerde gördüğünüz yazılar, afişler var ama ne yapalım, bunlar da liberal ekonominin gerekleri. Televizyon reklamları da böyle. Bunlara karşı tedbirler almaya çalışıyoruz..."
İran televizyonu, Amerikan filmlerine de, dizilerine de yer veriyordu. Batılı yaşam tarzı ve reklamlar sokakta karşılaştığımız gençlerin ilham kaynağıydı...
Kadınlarsa, Batılı yaşam biçiminden en çok etkilenenlerdi.

Bir pasajın içinde Mitra'yla karşılaşıyoruz. Abiye kıyafetler satan bir butiğin önünde duruyor. Kızıl saçları başörtüsünden fırlıyor ve bol makyajlı yüzünde geniş bir gülümsemeyle bizi selamlıyor. Vitrindeki altın payetli önü bele kadar dekolte elbiseyi gösteriyorum. "Bu modeli kimler alıyor?" diye soruyorum.
Mitra kahkahalarla ve Türkçe olarak "Hanımlar bu modellere çok ilgi gösteriyor!" diyor.
"Nerede giyiyorlar evde mi?" diyorum.
"Meclislerde, toylarda..."
"Fazla dekolte değil mi?" diye soruyorum. Yine kıkırdıyor. "Günah değil mi o zaman..." Mitra uzata uzata "Hayırrrr..." diyor.

Açık Toplum, Liberal Ekonomi...
Hasan Abbasi İran'daki dekolte aşkını yorumlamıştı...

Yüzüme bakmadan bir çırpıda şu sözleri söyledi:

"Burası açık bir toplum. Para kazanan kazanabiliyor. İsteyen istediği gibi yaşıyor. Dini bir toplumuz ama modern bir yaşantımız var. Ve kabul etmek gerekir ki günlük yaşantıda Amerikan etkisi var. Ekonomide de bu etki görülüyor..."
"Liberal ekonomi" diyorum.

"Liberal ekonomi" diye onaylıyor, "şimdi Ahmedinejad hükümeti 'adalet paylaşımı' uygulamasıyla, 16 yıldır hakim olan liberal ekonomiyi değiştirmeye çalışıyor. Mesela kamu kuruluşlarının hisselerini halka dağıtıyor".
Tüm önlemlere rağmen, zengin fakir uçurumu İran'ı sarsıyor. Sokakta konuştuğumuz herkes geçim sıkıntısından dem vuruyor.
Tahran pazarı önünde bir genç hanımı durduruyoruz. Ona hayallerini soruyoruz... "Sıkıntısız yaşam" diyor. "Rahat bir yaşam istiyorum" diye de ekliyor.
"Peki ne kadara rahat yaşanır Tahran'da?"
"Ayda 200-250 tümenle rahat yaşayabilirsiniz..."
Yanımıza yaklaşan orta yaşlı bir adam "Mümkün değil!" diye itiraz ediyor... "Ayda 500 tümenden aşağı rahat yaşanmaz..."
Pazar esnan da gelir eşitsizliğini vurguluyor...

"Burada ya çok fakirler var ya da çok zenginler. Orta kesim yok. Ya yukarıda ya aşağıda."
Profesör Abbasi'yle liberal ekonominin İran'a getirdiklerini tartışıyoruz. "İran İslam Cumhuriyeti, İslam ekonomisini hayata geçirmek için yola çıktı" diyor, "iki tip ekonomi de; sosyalist ekonomi de, liberal ekonomi de insanı esas alır. Ama İslam ekonomisi bunlardan çok daha farklıdır. 29 yıldır uygulanmaya çalışılmaktadır".

Sözünü kesiyorum:

"Eğer İslam adalet sistemiyse, ki ben öyle bilirim, İran'da adalet yok, bu nasıl iş?" diyorum.

Yine bana bakmaktan kaçınarak ağdalı bir sesle ağır ağır cevaplıyor:

"Ne yazık ki 29 yıldır adaleti uygulayamadılar. Bakın İslam'da beş temel esas vardır. Dini siyaset, ekonomi, kültür, sosyal hayat ve güvenlik. Dini çerçevede bunların yapılması gerekiyordu. Yapılamadı."

"Neden yapılamadı onu merak ediyorum," diye soruyu tekrarlıyorum. Cevap vermiyor.
İran'a her gelişimde aynı otelde kaldığımdan ve tüm garsonlar Azeri Türkü olduğundan her günün sonunda onlarla dertleşiyo-rum. Sokakta gördüklerimi anlatıp nasıl yaşadıklarını soruyorum.
"Sabah kaçta geliyorsun işe?"
"Sabah 7" diyor Celil. Yorgun yüzünde zarif bir gülümseme. "Haftanın her günü çalışıyor musun?"
"Her gün çalışırız" diyor, "saat 7'de geliriz, saat üçe kadar çalışırız. Ayda 300 dolar alırız. Fazla mesai yaparsak para biraz artar".
Tahran'da haftada 7 gün çalışan bir garson, 200-300 dolar gibi bir para kazanıyordu...
Genellikle mesaiye kalarak ailenin geçimini sağlıyordu... Tahran'da ev kiralan çok yüksek olduğundan çoğu şehir dışında yaşıyordu. Sabah 5'te kalkıp iki saatlik bir yolculuktan sonra işe varıyorlardı.

Celil, "Zor yetiyor. Kira var, yol masrafı var, yemek var" diye anlatıyor. Susup açık büfedeki servis tabaklarını düzenliyor. "Bütün dünyada böyle," diye de ekliyor. "Üst tarafta birileri çok zengin, altta birileri çok zor şartta yaşıyor. İşte o zaman adalet olmuyor!"
Mutfağa gitmeden önce "Bu işleri büyüklerimiz biliyor" diyor.
Ben de büyüklere soruyorum... Klişe cevaplar alıyorum.

Abbasi gelir adaletsizliğini şöyle değerlendiriyor:

"Bu durumun birkaç sebebi var. Birincisi, ülke nüfusu iki kat arttı. Şu anda 70 milyon nüfusumuz var. Bu nüfusa 28 yıldır ambargo uygulanıyor. Ekonomik ambargolar ve yaptırımlar var. Bunlar İran ekonomisine ağır yükler getiriyor. Bir başka sorun yabancı ülkelerden gelen mallar yüzünden küçük sanayinin yok olması..."
Tüm bunlar toplumun belli bir kesimini hiç etkilememişti. Onlar servetlerini arttırabilmişlerdi...

Sanaz, durumu en açık biçimde özetlemişti:

"Toplumda yüksek gelir seviyesinde olanlar, canlarının istediği her şekilde, her yerde yaşayabilirler. Dünyanın dört bir yanında bulabilirsiniz onları. Malum, para size belli kapıları açar. Maalesef o kapılar herkese açılmıyor."

Tüketim Ekonomisi

Ekonominin dengesizliği, 1990'ların başında yeni bir biçim almıştı. Kadınların ve öğrencilerin başını çektiği reformist hareket, amacına ulaşmıştı.
O dönemde Batı basınında, "İran için umutlar arttı" başlıkları atıldı. İran'da yenilikçi hükümetler kültürel reformlara yer vereceklerdi. Yabancı sermayeyi teşvik eden yeni liberal politikalar hayata geçiyor, sanayii özelleştiriliyordu. Devrimden sonra ilk kez özel bankaların kurulmasına izin verildi ve devlet şirketlerinin sa-tılmasını kolaylaştırmak için İran borsası yeniden devreye girdi. Bu.ekonomik program, adaletsizliği arttıracak; yoksulluk ve işsizlik daha da yayılacaktı.

Hello Kitty!

Toplumda tüketim kültürü hiç olmadığı kadar hız kazanmıştı.
Hicaplı hanımların en çok kullandığı tüketim maddesi makyaj malzemeleriydi. Hemen hemen tümü Batı'dan ithal ediliyordu. Ve bu ürünlerin büyük bir yüzdesi Yahudi sermayesine aitti.

Yumuşak işgal, yavaşça İran'ın kalbine nüfuz ediyordu... İktisat öğrencisi Suzan da, gençlerin büyük bir kısmı gibi Batı'ya özeniyordu...
Okuldan mezun olunca iş bulup bulamayacağından kuşkuluydu. Bütün arzusu kapağı Batı'ya atmaktı. "Nereye mesela?" diye sorduğumda "İsveç veya italya" demişti.
Ve bir başkası... Ahmed henüz bir lise öğrencisi... Saçları "punk" stilinde taralı. Yukarı doğru, bol jöleyle dikleştirilmiş. Ayağında özel olarak yırtılmış marka bluejean'i. Üzerinde beyaz bir ceket, içindeki tişört ingilizce yazılarla işli. Okulu bitirir bitirmez yurtdışına gidecek. Televizyonlarda gördüğü hayal dünyasından içeri girecek...
Uydulardan yayılan hayaller genç ya da yaşlı herkese ulaşıyor, toplumu yavaşça değişime uğratıyordu.
Sokakta kime sorsak uydudan yabancı televizyonları izlediğini söylüyor. Okula yeni başlayan çocuklar, üzerinde Amerikan çizgi film kahramanları olan sırt çantaları kullanıyor.
Tahran'daki bir çocuk mağazası vitrini önündeki şaşkınlığımı hatırlıyorum. Tüm okul malzemeleri üzerinde ya çarşaflı bir Barbie vardı ya da bir kedi, altında "Hello Kitty" kelimeleri...

Yumuşak işgal ve Ajanları

Liberal ekonomi sadece tüketimi arttırmakla kalmıyor aynı za-manda Batı yanlısı bir muhalefetin ülkeye girişine yol açıyordu.
İran İslam Cumhuriyeti sözcüsü Muhammed Ali Hüseyni, çeşitli sivil toplum örgütlerinin Batı'yla ilişkilerini anlatıyordu...
"Batılı ülkelerin görevlileri, bu işlere meyyal kimselere projeler teklif ediyorlar, işbirlikçileri o ülkelerin siyasi ve kültürel hayatına nüfuz ediyorlar. Halkla hükümet arasında çatlaklar oluşturmayi hedefliyorlar. Kendi denetimlerinde bir hükümet için önşartları hazırlıyorlar. İçerden satın aldıkları kimseleri Batılı ülkelere davet edip, eğitiyorlar. Geri döndüklerinde de muhalefet dalgası oluşturmak için çalışmalara başlıyorlar."
Çeşitli ülkelerde hükümetleri deviren, rejimleri değiştiren "Açık Toplum Enstitüsü," İran'da gizli de olsa faaliyette bulunuyordu... Hasan Abbasi ünlü para spekülatörü ve Açık Toplum Enstitüsü'nün mimarı George Soros'tah söz etmişti...
"Soros'un ve benzerlerinin faaliyetleri gizli faaliyetlerdir. Sivil toplum kuruluşlarının arkasına saklanırlar. Açık Toplum adı altında faaliyette bulunurlar. Genel olarak medya mensuplarını kullanırlar. Öğrenciler, kadınlar, işçiler ve etnik gruplar içinde faaliyete ağırlık veriyorlar. Etnik grupları, özellikle Azerileri, Arapları ve Belucileri ayaklandırmaya çalışıyorlar..."

Arapça yayın yapan Al Alam'dan Abedini de bu konuya değinmişti...
"Amerika, bölgede, din, etnik kimlik ve politik grupları kulla-narak İran'ı bölmeye çalışıyor. Mesela Kuzistan bölgesindeki Arap muhalefet grubu, sekiz yıldır Amerikan örgütlerince finanse ediliyor..."
İran'da Azeriler, Türkmenler, Bahtiyariler, Kaşgaylar gibi Türkçe konuşan 25 milyon insan yaşıyordu ve bunlar en büyük çoğunluk olan Azerilerin önderliğinde ayaklandırılabilirdi.

Abedini açıklıyordu:

"Her ülkede olduğu gibi İran'da da etnik grupları kışkırtmaya çalışan dış güçler var. İran'da muhtelif kavimler yıllarca, asırlar boyu birlikte yaşadılar. Devrimden önce bazı bölgelerde düşmanlarımızın tahrikleriyle bazı küçük çaplı çatışmalar olmuştur ama sekiz yıl süren Irak Savaşı'nda ülkenin tüm unsurları birlikte savaştı. Düşmanlarımız, Belucileri, Türkmenleri, Kürtleri ve Arapları kışkırtmak ve İran'ı beş parçaya bölmek istedi. Ama başarılı olamadılar."
İran'da uzun zamandır federe bir İran devleti propagandası gündemdeydi. Çoğu, Amerika'da yaşayan muhalif liderler, İran'ın tek kurtuluşunun bir Amerikan müdahalesi olacağını bile dile getiriyordu.

Gerekse sosyal ve siyasal şartlar Amerikan politikalarının ekmeğine yağ sürüyordu. İran nüfusunun üçte birini Azeri Türkler oluşturuyordu. Ve İran'ın üniversitelerinde Kürt dili ve edebiyatı dersleri okutulurken Türkoloji bölümlerine yer verilmiyordu. Rahatsızlıkları iyi değerlendiren dış istihbarat birimleri, uzun yıllar baskı altındaki etnik gruplar üzerinde çalışmalar yapıyordu. Bu çalışmaların özetini gelin ingiliz Sunday Times gazetesinden okuyalım. ..
Sunday Times gazetesi Amerikan istihbarat örgütü CIA'nın Azerbaycan Türklerini ve Kürt muhalif grupları birbirine ve hükümete karşı aynı anda desteklediğini yazmıştı.

İran yönetiminin "azınlık haklarına ve kültürlerine baskı uyguladığım" belirten gazetede şu satırlar vardı:

"Washington, diplomatik girişimlerin sonuçsuz kalacağını varsayarak, CIA vasıtasıyla, İran'daki etnik azınlık grupları arasındaki muhalefet milislerine yardım ediyor. Ayrılıkçı hedeflere yönelik maddi kaynaklar, doğrudan CIA'nın örtülü ödeneğinden geliyor."
Sunday Times, iddiaların kaynağı olarak, eski bir üst düzey CIA yetkilisini işaret ediyordu.

Çözüm "Sadabad Paktı"

Artık Washington, İran'daki muhalif grupların temsilcilerini sık sık ağırlayacaktı. Muhalif liderler, Tahran rejiminin devrilmesi için Amerika ve Batı'nm yardımını istiyorlardı. Amerikan Kongresi, Kürt, Azeri, Arap ve Beluci muhalif grupların temsilcilerini ağırlamaktaydı.
Tüm bu-tehditlere karşı İran, geniş bir yelpazede ittifaklara ağırlık veriyor; Asya'nın devler ligi Şanghay işbirliği Örgütü'ne girmeye hazırlanıyor, Çin'le, Rusya'yla anlaşmalara imza atıyor, Afrika'da yandaşlar buluyor ve Venezüella gibi sosyalist ülkelerle aynı cephede yer alıyordu.
İran İslam Cumhuriyeti sözcüsü Hüseyni, "Tehdit altındaki ülkeler için bölgesel ittifaklar en önemli silahtır" diyordu.
"Bu bölgede yer alan ülkeler ve öncelikle de komşu ülkeler arasındaki ilişkiler güçlendirilmelidir. Bölge ülkeleri arasında ekonomik teşkilatlar oluşturulmalı, Şanghay İşbirliği Örgütü benzeri oluşumlara gidilmelidir. Bu ülkeler potansiyellerini ve güçlerini bir araya getirirlerse, bölgede istikrar, barış ve kalkınma da sağlanır.
Söz ettiği ittifak bir zamanlar Sadabad Paktı adı altında gerçekleşmişti.

1920lerde İran ve Türkiye için, bağımsızlığını kazanmak temel hedefti. Her iki ülkenin ortak düşmanı İngiltere'ydi.
1937'de Atatürk'ün önderliğinde, Türkiye, İran, Irak ve Afganistan'ın oluşturduğu "Sadabad Paktı" Tahran'da imzalanmıştı. Bölgenin en önemli dört ülkesi, işbirliği içinde güvenliklerini sağlayacaklardı! Hüseyni, iki ülke arasındaki tarihi ve kültürel yakınlığa değinmişti.
"İran ile Türkiye'nin siyasetleri birbirine yakın siyasetlerdir. Daha çok komşuluk ve dostluk ilişkileri üzerine kurulmuştur. İran İslam Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilişkilerinin tarihi, Amerika'nın tarihinden daha fazladır!"

İran uzun yıllardır Batı tehdidi altında. En az beş parçaya bölünmesinin planlandığı Pentagon raporlarıyla ortada.
Öte yandan Batı'ya karşı olmasına rağmen, Batılı ekonomik politikaların uygulayıcısı...
İran halkı bir yandan ekonomik zorluklarla, diğer yandan rejimin farklılığıyla cebelleşiyor.
Bin yıllık komşumuz İran, kendisine karşı oynanan mezhepsel ve etnik ayrılık kartlarına karşı, bölgesel işbirliğinin önemini vurguluyor. .. İranlı yetkililer, "Geçen yüzyılın başındaki gibi, iki ülkenin işbirliği dev oyunları tersyüz edebilir" diyor.

Kaynakça
Kitap: Batı'nın Politikaları Bugün de Aynı: 'BÖl VE YUT!'
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir