Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kazım Karabekir, Kurtuluş Savaşını Uğur Mumcu'ya Anlatıyor

Burada Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Tarihi ve Kurtuluş Savaşı'mız hakkında konular bulabilirsiniz

Kazım Karabekir, Kurtuluş Savaşını Uğur Mumcu'ya Anlatıyor

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 23:29

Kazım Karabekir, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın en önemli komutanlardan birisidir.
1882 yılında İstanbul'da doğan Karabekir, 1902'de Harp Okulu'nu, 1905 yılında da Harp Akademisi'ni birincilikle bitirdikten sonra Manastır'a atanmış; Enver Bey ile sonradan «ittihat ve Terakki» adını alan «Osmanlı Hürriyet Cemiyeti»ni Manastır merkezini kurmuş; bölgede Rum ve Bulgar çetelerine karşı savaşmış; 1907'de de İttihat ve Terakki Derneği'nin İstanbul'daki örgütlenmelerinde görev almıştır.
Meşrutiyet'in ilanı ve 31 Mart gerici ayaklanmasının bastırılmasında etkin görevler almıştır.

l. Dünya Savaşı'nda İran ve Irak cephelerinde savaşmış; 1918 yılında Erzincan ve Erzurum'u, Rus ve Ermeni ordularından kurtaran birliklere kumanda etmiş; İngilizlere karşı Azerbaycan seferini düzenlemiştir.

1919 yılında da Erzurum'daki 15. kolordu komutanlığına atanan Karabekir, Erzurum Kongresinin toplanmasına öncülük etmiş ve kolordusu ile birlikte hakkında İstanbul hükümetine tutuklama kararı çıkartılan M. Kemal Paşa'nın emrine girmiştir.
Kazım Karabekir Paşa, Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerini Ermenilerden geri almış; Ermeni Taşnak hükümeti ile yapılan barış görüşmeleriyle Sovyetler'le yapılan Kars Muahedesinde «Murahhas Heyeti Reisi» olarak görev yapmıştır.
Doğu'da savaş yıllarında ana ve babalarını yitiren 4000 kimsesiz çocuk için okullar kurmuştur.

Karabekir, Kurtuluş Savası ile Cumhuriyet'in ilk yıllarında Edirne ve İstanbul milletvekilliği yapmıştır.
1926 yılında Atatürk'e karşı düzenlenen «İzmir suikastı» nedeniyle İstiklal Mahkemesi'nce tutuklanmış, yapılan yargılama sonunda aklanmıştır.
Cumhuriyet'in ilanından sonra «Birinci Ordu Müfettişliğine» atanan Karabekir, 1927 yılında emekliye ayrılmış ve «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası» adıyla kurulan partinin de liderliğine getirilmişti.
1938 yılında yeniden TBMM'ne giren Karabekir, 1948 yılında TBMM başkanlığına seçilmiş, 1948 yılında da ölmüştür.
Her ihtilal, çatışmalar ve çalkantılar içinde oluşur! Bu çalkantı ve çatışmalar, ihtilalcileri karşı karşıya da getirir.
Mustafa Kemal ve Karabekir Paşa, Ulusal Kurtuluş Savaşımızı kesin utkuya ulaştıran iki eski dost, iki eski arkadaş, iki eski asker ve iki eski ihtilalcidir.
Yollar, hilafetin kaldırılması ve Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte ayrılmıştır.
Karabekir, Atatürk'e neden karşı çıkmıştı?

Bu iki eski dost, bu iki kahraman asker niçin karşı karşıya gelmişlerdi?
Bu çatışmanın nedenlerini, Karabekir'in günü gününe yazdığı «inkılap Hareketleri neden oldu, nasıl oldu?» adlı anılarından öğreneceğiz.
Bu anılan, Kazım Karabekir'in kızları sayın Hayat Karabekir Feyzioğlu ile sayın Timsal Karabekir ile Karabekir'in bir süre önce ölen kızı Emel Özerengin'in eşi sayın Prof. Faruk Özerengin'den aldım.
Kendilerine teşekkür ediyorum.

Atatürk ile Karabekir arasında kamuoyu önündeki ilk tartışma 1933 yılı mayıs ayında Milliyet Gazetesi'nde olmuş. Tartışma sırasında «Millici» takma adıyla yazılar yazan yazar, Karabekir'e şu çağrıyı yapmış.

Herhalde muhterem Paşa neşrettikleri (Şarkılı ibret) eseri yerine İstiklal Harbi'nin birkaç safhasına varan çocuklarına öğretecek başka eser hediye etseydi, tarih ve hakikat namına daha büyük hizmet görmüş, efkarı umumiyenin kendi haklarında, milli mücadeledeki hizmet ve tesirleri hakkında kafalarda yarattığı müphem hükümlere kendi dilleriyle, kendi yazıları ile hakiki istikametlerini vermiş olurlardı!

Karabekir, bu açık çağrı üzerine Milliyet Gazetesi'ne 7 mektup göndermiş, bu mektupların altısı yayınlanmış; yedincisi ise yayınlanmamış.
Tartışmanın kesilmesi üzerine Karabekir, «İstiklal Harbimizin Esasları» adlı kitabı yazmış; bu kitap, daha baskıdayken toplatılıp yakılmış; Paşa'nın İstan bul Erenköy'deki köşkü basılarak kitabın kaynağı olan belgelere el konmuş.
1933'de yakılan bu kitap, 1951 yılında yeniden yayınlanmış.

Atatürk, yakılan bu kitabı inceleyerek Kazım Karabekir'e 9 sayfa tutan yanıtlar vermiş.
Atatürk'ün el yazısı ile yazdığı bu notları Türk milli eğitiminin unutulmaz adı eski Milli Eğitim bakanlarından Hasan Ali Yücel'in kızı sayın Canan Eronat'dan aldım.

Sayın Eronat'a teşekkür borçluyum; kamuoyu önünde kendisine teşekkür ediyorum.
Karabekir, yaşarken anılarının serbestçe okunmasına tanık olamamış.
Gazeteci Hikmet Münir, Kazım Karabekir ile 1939 yılı Şubat ayında Yedigün adlı dergisinde röportaj yapmış; ancak bu yayın da devrin hükümetinden geldiği ileri sürülen baskı ile kesilmiş.
Karabekir, daha sonra «istiklal Harbimizin Esasları» adlı kitabını genişleterek «istiklal Harbimiz» adlı kitabı hazırlamış. Bu kitap ancak 1960 yılında yayınlanabilmiş, Bu kitap hakkında da dava açılmış; ancak yapı

lan yargılama sonunda davanın düşmesine karar verilmiş.
Karabekir'in anılarını yayına hazırlarken o dönemlerin Meclis tutanaklarının ve gazete kolleksiyonlarının da incelenmesinde bana yardımcı olan TBMM Kitaplığı müdür yardımcısı sayın Ali Rıza Cihan ve kitaplık görevlilerine teşekkür ediyorum.
Enver Paşa'nın mektuplarını özel arşivini açarak inceleme olanağı sağlayan tarih araştırmacısı sayın Arı İnan'a da teşekkür borçluyum.
Karabekir'in anılan Devrim Tarihimizin bir boşluğunu dolduruyor. Amacımız yakın tarihin karanlıkta kalan bir bölümünün aydınlatılmasına yardımcı olmaktır.

Bu anılarda Anadolu ihtilalini başlatanların yol ayrımlarını ve Devrim yıllarının dalgalanmalarını göreceksiniz.
«ihtilal evlatlarını yer»!

Bu bir değişmez kuraldır. Anadolu ihtilali, Türkiye'de bir yeni dönem açmış; bir çağ değiştirmiştir. Böylesine bir olayda ihtilalcilerin yollarının ayrılmaları doğaldır. Doğal olmayan bu olaylar üzerindeki yasakların şu ya da bu nedenle bugün bile sürmesi ve sürdürülmesidir!
Ulusal Bağımsızlık Savaşının başkomutanı ve devrimlerin lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile açıksözlü asker ve yurtsever komutan Kazım Karabekir'i bugün bir kez daha saygıyla anıyoruz.

Uğur Mumcu

Kaynakça
Kitap: Kazım Karabekir Anlatıyor
Yazar: Uğur Mumcu
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kazım Karabekir, Kurtuluş Savaşını Uğur Mumcu'ya Anlatıy

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 23:30

BİR

«Çünkü her gittiğiniz yerde aleyhte bulundunuz. Yazık değil mi? Tarihe geçecek O'nun yaptığı şeyler.»
Bu sözler Mustafa Kemal Paşa'nındı.

Mustafa Kemal'in TBMM'deki gizli oturumda savunduğu komutan da Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa'ydı.
Günlerden cumartesiydi.
Tarih de 22 Ocak 1921.

«Kazım Paşa'yı içinizde tanıyanlar ve tanımayanlar vardır. Karabekir Paşa, gayet zeki, üstün ahlaklı, namuslu, fevkalade iyi huylu, namuskar, tedbirli bir adamdır.»

Mustafa Kemal Paşa, arkadaşı Kazım Karabekir Paşa'yı «komünistlikle» suçlayan Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey'e karşı bu sözlerle savunuyordu.
Bursa milletvekili ve Diyarbakır istiklal Mahkemesi üyesi Şeyh Servet Efendi'nin «komünizm propagandası Yaptığına dair şifreli telgraf »m Genelkurmay Başkan Vekili Fevzi Paşa'nın yazısı üzerinde ihbar üzerine o gün TBMM'de gizli görüşme başlamıştı.
Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey, Kazım Karabekir Paşa'yı o günkü moda ve yaygın deyişle «bolşeviklikle» suçluyordu.

Hüseyin Avni Bey, Karabekir Paşa'nın bolşevik olduğundan kuşkulanmış; bu kuşkusunu da gizli oturumda şöyle dile getirmişti:

«Erzurum'a girdiğimiz zaman çeşitli akımlar vardı. İçlerine girdim. Birtakım subaylar arasında (bolşevikliğin) ..askere de yansıyacağından korkuyorlardı. ..Ordunun başındaki Kazım Paşa Hazretlerine başvurduk. Orduda bir düzen olabilir mi?., dedik.

Mamafih dedi., kanıma gelince:

Belki efendiler, garip gelecektir sözüm, benim kanıma kalırsa, islamiyetle bolşeviklik arasında pek az fark vardır, dedi.
Bunda miras, zekat yoktur Paşam., dedim. Bizim ilkelerimize uymaz. Beni mi kandırıyorsunuz? Yoksa ne buyuruyorsunuz?

Kazım Paşa dedi ki:

Bugün iki siyaset vardır:


Batı ve Doğu siyaseti. Bizim, Batı ile İngilizlerle anlaşmamız olasılığı var mıdır?
Yoktur., dedim.

O halde bizim Doğu ile anlaşmamız zorunludur. Doğu siyasetini izlemek zorundayız... dediler. (..) Bizim için başka kurtuluş yolu yoktur. Ve bana bolşevikler söz verdi. Ben,askeri delege olarak atandım. Bu örgütü ülke içinde kuracağım., buyurdular.»
Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey, Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi'nin «yüksek zevat ile temas ettiğini öğrendiğini» ve Mustafa Suphi ile Kazım Karabekir Paşa'nın ilişkileri olduğunu söylüyor ve Paşa'yı açıkça komünistlik ile suçluyordu.
Hüseyin Avni Bey, sözlerini «Doğu Cephesi'ne bir heyet gönderin., ben gerçeği söylüyorum. Söylediklerimin tersi çıkarsa namussuzum» diyerek noktalıyordu.
Hüseyin Avni Bey'in bu ağır suçlamalarına kim yanıt verecekti?
Mustafa Kemal!

Mustafa Kemal Paşa, kürsüye geliyor ve amaçlarının «milli sınırlar içinde bağımsızlık» olduğunu anlattıktan sonra şöyle konuşuyordu:

Efendiler,
Bu esas üzerinde yürüyen insanlar, düşünen beyinler, doğal olarak, komünizmin geniş ve kayıt tanımayan esasları ile uyuşmazlar. Bu nedenle yüksek kurulunuzun izlediği siyaset, hiçbir zaman komünistlik esasına dayalı değildir. Bu böyledir, bunu tekrar ediyorum, bir defa daha. Fakat yine bilmektesiniz ki ve bütün dünya bilmektedir ki, bu milli esaslara derin bağlar bulunan Meclisiniz ve Hükümetiniz, bağımsız bir devlet olarak Rusya Bolşevik devletle ilişkilerinde hiçbir zaman komünistlik ve bolşeviklik esaslarını ağzına bile almamıştır.»

Mustafa Kemal Paşa, daha sonra «Rusya içinde bu milletin soysuz, herhalde sersem birtakım evlatları oralarda serseriliklerine devam etmişlerdir» diyor ve sözü Türkiye Komünist Partisi'ne ve Mustafa Suphi'ye getiriyordu.

«İşte bu serseriler, bir iş yapmak hülyasına kapılarak görünüşte memleketimize ve milletimize yararlı olmak amacıyla TKP diye bir parti kurmuşlar; bu partinin başında da Mustafa Suphi ve benzerleri var. Bunlar, doğrudan doğruya Vatanseverlik duygulan ile gerçek milli duygular İle değil, benim kanımca, belki kendilerine para veren, kendilerini koruyan ve bunları koruyan Moskova’daki prensip sahiplerine yaranmak için birtakım serserice girişimde bulunmuşlardır. Bunların yaptıkları girişim, Rus Bolşevizmini çeşitli kanallardan memleket içine sokmak olmuştur.»
Mustafa Kemal, daha sonra «Efendiler» diyordu, «iki önlem olabilirdi.»

«Birisi, doğrudan doğruya komünizm diyenin kafasını kırmak; diğeri, Rusya'dan gelen her adamı derhal, denizden gelmiş ise vapurdan çıkarmamak! karadan gelmiş ise sınırın dışına çıkarmak gibi şiddet önlemlerine başvurmak.

Bu önlemlere başvurmakta iki noktadan sakınca gördük:

Birincisi, siyaseten iyi ilişkilerde bulunmayı gerekli gördüğünüz Rusya cumhuriyeti tümüyle komünisttir. Eğer böyle şiddet önlemlerine başvurursak, Ruslarla ilişkide bulunmamak gerekir. Oysa biz, birçok siyasal düşünce ve nedenle Ruslarla temas etmeyi, ilişki kurmayı istedik ve istiyoruz, isteyeceğiz. O halde uygulayacağımız önlemler de dostluğunu istediğimiz bir milletin, bir hükümetin prensiplerini aşağılamamak zorundayız.

İkinci görüş açısından da şiddet önlemlerine başvurmayı yararlı görmedik:

Bildiğiniz gibi düşünce akımlarına karşı düşünceye dayanmayan güçle karşılık vermek o düşünceyi ortadan kaldırmadıktan başka, herhangi bir insanla konuşulduğu zaman onun herhangi bir fikrini kuvvet zoru ile reddederseniz o ısrar eder. Israr ettikçe kendi kendini aldatmakta çok daha ileri gidebilir.. Bu nedenle düşünce akımları cebir ve şiddetle yokedilmez, tersine güçlendirilir.»

Mustafa Kemal, niçin komünist partisi kurdurduğunu da gizli görüşmede" şöyle açıklıyordu:

«..Komünizmin memleketimiz için, milletimiz için, din gerekleri için uygulama olanağı olmadığını anlatmak, kamuoyunu aydınlatmak en yararlı çare görülmüştür. İşte hükümet, böyle bir çözüm yoluna başvurmakla beraber, şüphe yok ki, gelen akımları zamanından önce, zararlı hale gelmeden, bir taraftan da gerekli önlemleri almıştır. Hükümet, aydınlatma yoluyla bu akımın önüne geçmeyi düşündüğü sırada aynı biçimde düşünen birtakım kıymetli ahlaklı ve her bakımdan güvenilir arkadaşlar bana başvurdular. Bunlar, bu açıdan bu memleket ve milletin yararına en çok ne yolla hizmet edebileceklerini düşünüyorlardı, işte bu düşüncenin ürünü olarak Ankara'da Komünist Fırkası adı altında bir fırka (parti) oluştu.»
Gizli görüşmede Mustafa Kemal «komünizm» diyordu «sosyal bir sorundur. Bu nedenle komünizmin dayandığı ilkeleri anlatmakta sakınca yoktur.»
«Yalnız» diyordu;

«Yalnız amaçlan belli olmayan, yerleri bile bilinmeyen bir takım kimseler komünizm adı altında, bolşevizm adı altında örgüt kurmalarını menetmek istedik.

Bu görüş açısından İçişleri Bakanı bütün yüksek memurlara dedi ki:

(Komünistim diyen hükümetin resmen programı görülmüş ve varlığı resmen tanınan örgüte girebilir. Fakat kendi kendine kurulan fırkanın hükümete verdiği bir güvence vardı ki, o, önüne geleni örgüte almayıp, belki akit başında, genel koşullan, din gereklerini, kutsal milli davayı, millet ve devlete inanmış insanlar ancak bu ulusal davaya bağlı kalma koşulu He kamuoyunu aydınlatabi lirlerdi. Ve ben eminim ki, arkadaşlar, Rus bolşevizminin yapmış olduğu yıkıntıyı birçoklarımızdan daha iyi bitmektedirler.)»

Şeyh Servet Efendi'nin komünizm propagandası yapıp yapmadığı konusu «Komünist Fırkası» ile «Halk İştirakiyyun Fırkasının niçin kuruldukları konuların da konuşulmasına yol açar.

Mustafa Kemal, Bakü'de «Komünist Fırkası» adıyla bir başka parti daha kurulduğunu anlatır ve Ankara'da Türkiye Komünist Partisi adıyla bir parti kurulmasıyla «talimatı dışarıdan alan bir fırka da reddedilmiş oldu» der.
Hükümet izniyle kurulan. «Türkiye Komünist Fırkası» ile «Halk İştirakiyyun Fırkası» arasında ne gibi farklar vardı?

Mustafa Kemal, gizli görüşmede bu ayrımı şu yargısıyla birlikte açıklar:

«Türkiye Komünist Fırkası, Türkiye için Türkiye içinde çalışan bir parti biçimindedir. Halk İştirakiyyun Fırkası, doğrudan doğruya komünizm niteliği gösterir bir partidir, kanıtlanmış bilgilere göre burada bulunan Rus Büyükelçiliği ile bile temas halindeler. Bu konuda fazla birşey söylemek istemiyorum.»
Mustafa Kemal, bunları açıkladıktan sonra sözü Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey'in Kazım Karabekir Paşa'yı suçlayan konuşmasına getirir.
«..Ufak bir tereddütü olanlar, Kazım Karabekir Paşa Hazretlerinin bir buçuk yıldır Doğu'nun durumu hakkında her gün vermiş oldukları raporların tümünü okuduktan sonra bir karara varmaları ve ondan sonra konuşmaları gerekir. O zaman bu görüşü ileri süren kimse, bu güçteki bir kimse hakkındaki, Kazım Karabekir Paşa Hazretlerinin kıymetlerini takdirde ne dereceye kadar hata etmiş olduklarım anlayacaklardır.»

Mustafa Kemal, Kazım Karabekir Paşa'nın Mustafa Suphi olayında oynadığı rolü de açıklar; der ki:

«Mustafa Suphi'yi Doğu'da Hüseyin Avni Bey'den önce ortaya çıkartan Kazım Karabekir Paşa'dır. Bu adamın memlekete girmesinin sakıncalı olduğunu takdir eden Kazım Karabekir Paşa'dır. Bunun memleket dışına, sınır dışına çıkarılması gerekeceğini bilen de Kazım Karabekir Paşa'dır. Bunun planını yapan da Kazım Karabekir Paşa'dır; yoksa Erzurum valiliğiniz değildir. Biz değiliz efendiler.

Akıllıca yaptığı planla, herkesten önce gerekenleri harekete geçiren Kazım Karabekir Paşa'dır:

Bilmem, bolşeviklere eğilimliymiş. Mustafa Suphi'nin bilmem nesiymiş. Herkesten önce güçlü önlemler alan Kazım Karabekir Paşa'dır.

(..) Kazım Paşa'nın komünistlerle temasta olanlara karşı komünist görünmesi doğru olabilir; memleket ve millet için yararlı bir siyasal amacı sağlamak içindir; gerçekte komünist ve bolşevik olduğu için değildir».

Paşalar Bolşevizmi

Enver Paşa, o günlerde Moskova ve Bakü'dedir. Rus marksisti Karl Radek ile ilişki kuran Enver Paşa ve İttihatçılar, Leninin öncülüğünde toplanan Baku Kurultayına katılırlar.

Enver Paşa, bir de 3. Enternasyonalin ideolojik doğrultusunda komünist partisi kurar. Bu komünist partisinin adı «Halk Şuralar Fırkası»dır.
Fırka programının birinci maddesinde «hakimiyeti milliyeyi doğrudan doğruya kendi sa'y ve emelleriyle iktisabı hayat eden sınıf ahalinin elinde» bulunması gereği yazılıdır.

Bugünkü Türkçe ile Halk Şuralar Fırkası'nın amacı «ulusal egemenliğin kendi emek ve eylemleri ile yaşamlarını kazanan sınıfların elinde olması»dır.
Enver Paşa Halk Şuralar Fırkası'nı niçin kurmuştu?

Bu soruyu Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa, «Büyük Millet Meclisi Riyaseti» ile «Erkanı Harbiye Reisi Fevzi Paşa Hazretleri»ne gönderdiği 5 Mayıs 1922 tarihli telgrafta şöyle yanıtlıyor:

«Tamamiyle bolşevizm ve komünizm esaslarını ihtiva eden seksen beş maddelik programın ismine (Halk Şuralar Fırkası) namı verilerek Anadolu'ya gönderilmeye başlanmıştır. (..). İngilizlerin barış olasılığına karşı Çiçerin bile Enver'in Anadolu'da devrim yapması için yardımda bulunuyormuş. (..} Bolşevikler, Mustafa Suphi ve benzerleri ile yapamadıklarını Anadolu kızıl devrimini Enver Paşa ve arkadaşları aracılığı ile yaptırmaya çalışacaklar; doğal olarak hemen egemenliği ellerine alarak devrimi yapanları da ortadan kaldıracaklardır, nitekim Ermenistan'da olay aynen böyle olmuştur.»

Fevzi Paşa, Karabekir'in bu telgrafına 29 Mayıs 1922 günü gizli şifre ile şu yanıtı verir:

«İngilizlerin bu kez de komünistliğin yayılması gibi bir maske altında Anadolu'ya özellikle yer yer ayaklanmalar düzenlemeye çalışacakları bazı kimseleri yurda soktukları haber alınmıştır.

Aynı zamanda Enver Paşa'nın da komünistlik lehine bazı girişimlerde bulunduğu ve kendisinin şu anda Moskova'dan bilinmeyen bir yere gittiği tahakkuk etmiştir. Gerek kendi adına sahillerimize ve kara sınırlarımıza gelecek kimselerin ve gerekse kendisinin tutuklanarak sıkı güvenlik önlemleri altında Ankara'ya getirilmesi gereğini ilgili memurlara çok gizli kaydıyla bildirilmesini rica ederim»».
Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir, Enver Paşa'nın komünist olduğu kanısındadır. Enver Paşa da Mustafa Kemal Paşa ile Kazım Paşa'nın «komünist esaslarını kabul eder gibi» görünmelerinden yakınır!

Enver Paşa'nın 16 Temmuz 1921'de Mustafa Kemal , Paşa'ya Moskova'dan gönderdiği «Muhterem Paşam» diye başlayan mektubunda Mustafa Kemal Paşa'nın, Enver Paşa ve arkadaşlarının «Anadolu hesabıma birşey yapmamalarını» istediğinden yakınırken önce şu gelişmeleri anlatır:

«Ben (Moskova'ya) geldiğim zaman Bekir Sami Bey ve arkadaşlarını buldum. İki aydan beri Moskova'da bulunuyorlardı. Ben bu arzunuzu haber alınca Çiçerin'in sualine karşı resmen vazifem olmadığını, yalnız bugün her surette Anadolu'ya yardım edilmesine taraftar olduğumu söyledim. Bekir Sami Bey'in arzusu üzerine bir kerre Çiçerin'e Anadolu hükümeti taraftarı olduğunu göstermek için beraberce gittim. (..). Ruslar henüz müzakereye bile başlamamışlardı. Çünkü Yusuf Kemal Bey biraderimiz (bunlar Anadolu'nun komünist olmasını isteyecekler, biz de olmaya karar verdik. Binaenaleyh, yine bizden müzakere olunmuyor) diyorlar ve sabırsızlanıyorlardı.. (..) Ben hususi olarak Berlin'de hapishanede çalıştığımız Radek ve diğer liderlerle işin biran evvel halline çalıştım. Ve nihayet müzakere başladı. Ve Yusuf Kemal Bey'in zannı gibi bolşeviklik teklif edildi.»

Enver Paşa, daha sonra, Sovyetler'den yardım gelirse bunun gerektiğini, böylece «Avrupa, Anadolu Sovyetler'le anlaştı» diye Anadolu hükümetini daha güçlü göreceğini anlatır ve gerek Mustafa Kemal'i, gerek Karabekir'i komünistlikle suçlar.

«..Sonra Bakü'ye geldiğimde değil yalnız Türkiye'de fakat bütün islam memleketlerinde derhal aks! tesiri görüleceğine ve böylece İngilizlere yardım edileceğine kani olduğumdan Türkiye ve Şark bolşevizmi taraftarı olmadığımı alenen kongrede söylediğim gibi, Anadolu halkının menfaatına daha uygun ve cidden ezilen halkı düşünür idare esasına dayanan bir program ile Talat Bey'i ve diğer iki arkadaşı Anadolu'ya göndermeye karar verdik.
O zaman, Kazım Karabekir Paşa ve zatı samileri (yüksek şahsınız) komünist esasını kabul eder gibi görünmüş olduğunuzdan tabii bu hususta yaptığımızı değil yalnız size fikrimi yazmakla yetinmiştim. Bilahare, Ankara'dan aldığım mektupta ve buraya 3. Enternasyonal'e gelen delegelerden zatıaliniz diktatörleri olmak üzere Çerkeş Ethem ve diğer bazı arkadaşların Ankara Komünist Fırkası'nı teşkil buyurduğunuzu anladım».

Bolşeviklik İlanı

Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir iki eski arkadaşlar; arkadaşlıkları, dostlukları, gizli örgütlerde, ihtilallerde, savaşlarda pekişmişti.
31 Mart gerici ayaklanmasının bastırılmasında Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir beraberdirler; Mustafa Kemal, kolağası rütbesi ile Hüseyin Hüsnü Paşa komutasındaki Redif Fırkası kurmay başkanıdır; Mürettep ikinci Fırka Komutanı Şevket Turgut Paşa'nın kurmay başkanı da Kazım Karabekir'dir.
Mustafa Kemal, ordudaki görevinden çekilip «ferdi millet» olarak Anadolu'da örgütlenme çalışmalarına başladığında Erzurum'daki Şark Ordusu Komutanı olarak «emrinizdeyim Paşam» diye yardıma koşan da Kazım Karabekir Paşa'dır.

Her devrimde ve her toplumsal olayda .yaşandığı gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında da ulusal kurtuluş liderlerinin yollan ayrılacak ve Kazım Karabekir, 1933 yılında yazdığı ve yayınlamak istediği «İstiklal Harbimizin Esasları» adlı kitapta arkadaşı Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı yıllarında «bolşeviklik ilan etmeyi düşündüğünü» yazacaktı.
Karabekir Paşa'nın 1933 yılında yazdığı kitap yayınlanamaz; kitap matbaadayken toplanır ve yakılır.

1933 yılında yayınına izin verilmeyen «İstiklal Harbimizin Esasları» adlı kitabın 54. sayfasındaki şu satırlarını birlikte okuyalım:

«..Bolşeviklik fikrinde olanları ikaz ettim. (Bolşeviklik fikrinin tekrar alevlenerek Amasya içtimaında dahi münakaşa ve kabul edildiğini ve fakat ikazımla tekrar milli hükümet esasına rücu edildiği görülecektir.)

Mustafa Kemal'in, Karabekir'in bu satırlarına karşı Yanıtı çok serttir.
Mustafa Kemal, kitabın ilk formalarım okuyup, el yazısı He 9 sayfalık tutan notlar alır. Bu notların 14. sırasında yer alan bölümü şöyledir:

«S. 54.. Bolşeviklik., çok alçakça uydurmak istediği bir hikaye (bana yapıştırmak istiyor).»
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kazım Karabekir, Kurtuluş Savaşını Uğur Mumcu'ya Anlatıy

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 23:30

İKİ

İki arkadaşın yolları Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında ayrılmıştı.
Kamuoyu önündeki açık tartışmada Siirt Milletvekili Mahmut Bey'in sahibi olduğu Milliyet Gazetesi'nin 27 Nisan 1933 günlü sayısında «Ankaralı'nın defteri» köşesinde «Millici» imzasıyla yayınlanan «Tek cepheli sadakat böyle mi olur?» başlıklı yazıyla başlamıştı.
«Millici» imzalı yazıları yazan Atatürk'ün kendisi miydi?

Belki kendisiydi; kendisi olmasa bile bu yazılar kendisinin bilgisi altında ve kendisine çok yakın kimselerce yazılıyordu.
Belki Mazhar Bey, belki de Falih Rıfkı (Atay).

«Tek cepheye sadakat böyle mi olur?» başlıklı yazıda Celalettin Arif Bey ile Hüseyin Avni Bey'in; 1920 yılı Kasım ayında Erzurum'a giderek Erzurum'da «ordu ambarlarında suistimal yapıldığını» ileri sürdüğü ve Vali Kazım Paşa'nın (Kazım Dirik) görevden alınmasını istediği. Kazım Karabekir Paşa'nın önce Celalettin Arif Bey'in önerisi doğrultusunda hareket ettiği, sonra da bu önerilere karşı çıktığı yazılıyordu.

«Millici» ertesi gün de Karabekir Paşa'nın, bu olaylar sırasında Mustafa kemal Paşa'ya çektiği şifrede' «Celalettin Arif Bey'i, daha Ankara'dayken külah kapmak isteyen bazı adamlarla anlaşarak bu tertibi yapmış; Hüseyin Avni Bey, Erzurum Valisi olacak, o da Şark Vilayetlerinin Umumi Valisi.. Herhalde Celalettin Arif Bey ya bir oyuncak olarak oynatılıyor ya kendisi birşey yapmak istiyor» dediğini de yazar.

«Millici» Kazım Karabekir Paşa'nın «tek cephede birlik» stratejisine pek atak uydurmadığını üstü kapalı biçimde de olsa ileri sürmekteydi.
Mustafa Kemal Karabekir tartışması bu noktadan sonra alevlenir.

Karabekir Paşa'nın bu yazılara karşı gönderdiği yanıt 5 Mayıs 1933 günkü Milliyet Gazetesi'nde yayınlanır.
Tartışmanın can alıcı noktalarından biri Anadolu'ya geçme düşüncesinin nasıl oluştuğuydu.

Karabekir, bu konuyu yanıtlarında şöyle anlatıyordu:

«Ben, daha mütarekenin başlangıcında milli istiklalimizin ancak milli bir kuvvetle kurtarabileceğini, bunun da Erzurum'da yapılacak milli bir teşekkülle mümkün olabileceğini, birçok zatlara ve bu meyanda Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine de Şişli'deki evinde bizzat söylemiş ve kendilerini Şark'a davet etmiştim.»

Karabekir Paşa. ilk mektubunda şunları yazar:

«..Mustafa Kemal Paşa Hazretleri henüz İstanbul'da iken ben Şark'ta işe başlamış ve Erzurum Kongresi'yle milli nüveyi hazırlamıştım.
iki buçuk ay sonra Erzurum'a gelen Mustafa Kemal Paşa Hazretleri ile tekliflerimle tekiden (sağlamlaştırarak) mutabık kalmış ve bu suretle ben Şark'ta, kendileri de Garp'taki siyaset ve hareketi idare etmeyi milli planımız olarak tesbit etmiştik.»

(..) Ankara'da Millet Meclisi açılıncaya kadar bu fikirde bulunan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri bundan sonra nedense bu fikirlerinden sarfınazar ettiler.
Celalettin Arif Bey'in getirdiği malumata göre Şark'taki kurtarıcı vazifemden mahrum edilecektim. Bunun, milli felaketin başlangıcı olacağı hakkındaki kanaatim ise değişmemişti. Bunu Celalettin Arif Bey'e anlattım. Tasavvur Olunan Umumi Valiliğe benim değil kendisinin tayininin muvaffak olacağı fikrini o da kabul etti.

Teklifimden sonra Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinden aldığım şifrede Celalettin Arif Bey'in (Kolordu ambarlarında suistimal var) diye Kolordu Komutan Vekili Manastırlı Kazım Bey'e hücumunu öğrendim, Celalettin Arif Beye silah ambarlarını gezdirdim ve hatasını gösterdim.»
Kazım Karabekir, yanıtında M. Kemal ile Celalettin Arif Bey'in aralarının iyi olmadığım TBMM ikinci başkanı Celalettin Arif Bey'in, Meclis aracılığı ile önce kendisinin, sonra da Erzurum halkı aracılığı ile de Mustafa Kemal'in düşürüleceğini öğrendiğini, buna göre önlemler aldığını da bildiriyor.
Karabekir, 5 Mayıs 1933 günlü yanıtını şöyle noktalar.

«Milli istiklalimizi kurtarmak için canla başla uğraşanların bu hizmetlerini yazmayabilirsiniz; fakat bari bunları borçlu çıkarmayınız.»
Bu tarihten sonra «Millici» ile Kazıp Karabekir Paşa arasında sert tartışmalar sürer.

6 Mayıs 1933 tarihli «Ankaralının Defteri» nde şu satırlar yazılır:

^«Hayatta en kolay şey, insanın büyük iddialarda bulunmasıdır; kendi nefsine ve işlerine olduğundan fazla kıymet vermesidir; her müsbet rolünün, tesirin mühim olduğunu söylemesidir. Fakat bunlar kadar kolay olmayan birşey var ki bunların şahitlerle, vesikalarla teyit edilmesidir.»

«Millici» bu savını kanıtlamak için belge de sunar. Belge sunmadan önce de şu açıklamayı yapar:

«Herkes bilir ki, Gazi Mustafa Kemal Hazretleri; Anadolu'ya geçmeden evvel İstanbul'da aylarca uğraştı; pek çok temaslar yaptı. Yerli ve yabancı birçok adamla görüştü; halkın, halk içinde yaşayanların, iş başında olanların temayüllerini araştırdı, taşıdığı emniyet ve itimada göre herkese derece derece açıldı. Anadolu'da açacağı mücadelede kendilerine kimlerin yardım edebileceğini, İstanbul'da kalabilenlerden hangilerine bel bağlayabileceğini anlamaya çalıştı. Bütün bu zevat arasında hatta hepsinden evvel, Anadolu'da bir kolordunun başında bulunan Kazım Karabekir Hazretleri gibi aynı zamanda yakından tanıdığı bir kumandanla görüşmesinden, anlaşmasından tabii birşey olur mu?»

«Millici», şu kanıdaydı:

«(Anadolu'da milli kuvvetlerin nüvesini hazırladım) diyen Kazım Karabekir Paşa, pekala bilirler ki, kurtuluş gayesiyle teşekkül eden her cemiyet, hatta bu gaye için savaşmayı göze alan her vatandaş milli davanın müdafaası için ihmal edilmez bir kuvvetti. Bu bakımdan Erzurum'da kurulan (Vilayeti Şarkiye Müdafaai Hukuk Cemiyeti)'nden istifade etmek tabii idi. Fakat, daha ziyade mahalli ihtiyaç ve sebeplerle kurulmuş olan bu teşkilat Karabekir Paşa'nın sandığı gibi memleketi kurtarmaya kafi gelemezdi.»

«Millici», daha sonra Mustafa Kemal Paşa'nın bütün yurdu kapsayan örgütler kurmaya başladığını; Erzurum ve Sivas Kongrelerinin bu amaçla toplandığını yazıyor ve Karabekir'! şöyle eleştiriyordu:

«(Şark Vilayetlerinde mutlaka ben kalmalı idim; burada başkası muvaffak olamazdı. Halkın bana itimadı vardı,) diyen muhterem Karabekir Paşa, hatırlarlar ki, Gazi Mustafa Kemal'in Sivas ve ondan sonra da Ankara'ya gitmeye karar vermesi, kendilerini fazla telaşa düşürmüş, ciddi endişelerini mucip olmuştu. Karabekir Paşa'nın o vakitki görüşüne ve düşünüşüne nazaran Mustafa Kemal Paşa'nın Şark havalisinden uzaklaşması, buradaki teşkilatın zayıflamasına sebep olabilirdi.»
«Ankaralının Defteri» yazarı, yazdıklarını kanıtlamak için bir de belge sunuyordu.

Belge, Karabekir'in Mustafa Kemal'e çektiği şu telgraftı:

«Kuvayi Milliye'yi temsil eden yüksek heyetin değil Ankara'ya, hatta Sivas'ın batısına bile geçmemesi düşüncesindeyim.»

Tartışma Sertleşiyor

Kazım Karabekir, bu yayınları 11 Mayıs 1933 tarihinde yanıtlar.
Karabekir Paşa, ulusal dava için «tek cephenin kurulmasına ve yaşamasına» nasıl hizmet ettiğini anlatırken belgeler de sunar.

Bu belgelerden biri Mustafa Kemal'in «3. Ordu Müfettişi Fahri Yaveri Hazreti Şehriyarı Mirliva» imzasıyla 15. Kolordu Komutanı Karabekir Paşa'ya çektiği, 11 Haziran 1919 tarihli şifredir.

Mustafa Kemal, bu şifrede şunları söyler:

«Vermiş olduğum kararın milletin hukuk ve istiklalini tayin uğrunda millet ile çalışmaktan ibret bulunduğunu zatı biraderlerine evvel ve ahar arzetmiştim. Bu gaye, milletin sinesine iltica ederek vazifei namus ve vicdanı ifaya fedakaraneye devam etmeyi amirdir. Emsalimiz veçhile, İngilizlere esir olmak üzere İstanbul'a gitmekte mazurum. Vaziyeti vataniyeme devam edebilmekliğim bittabi zatı aliniz gibi aynı fikir ve kanaatte bulunan kardeşlerimin de herhalde yardımlarına bağlıdır.»

Karabekir Paşa'nın sunduğu bir başka belge Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Bey'in (Orbay) tutuklanmalarını isteyen İstanbul Hükümeti'ne gönderdiği 1 Ağustos 1919 gün ve 2733 sayılı şifredir.

Bu şifrede Kazım Karabekir Paşa. «Hükümetin karar ve siyasetini bilemiyorsam da Erzurum'da bulunan Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey'in hareket ve davranışlarında vatan ve milletin varlığı ve çıkarlarına hiçbir hal ve hareketi olmadığını görüyorum» der ve tutuklama emrini yerine getirmeyeceğini bildirir.

Karabekir Paşa, aynı yanıtında 5 Ağustos 1919 tarihinde Harbiye Nezareti1 ne gönderdiği bir başka şifrede de «yegane çare ancak Meclisi Milli'nin» toplanmasının olduğunu yazdığını da açıklar.

Kazım Karabekir, mektubunu şöyle bitirir:

«İstiklal Harbi'nin esrarına vakıf olmayanların işi kolayca kavraması mümkün değildir. Bunun için hadiselerin tahlilinde yanlış görüşlerle hakkımda şu veya bu iltifatlarda acele buyurulmasın. Bunların cevabından sonra ibzal (bol bol harcamak) buyurulsun efendim.»
Tartışma sert polemiklere dönüşmüştü.

9 Mayıs 1933 günkü «Ankaralının Defteri» şu manşetle çıkar:

«Kazım Karabekir Paşa, en karanlık günde dervişhane bir tevekkülle vatan davasını yarıda bırakmayı bile düşünmüştü.»
Yazıda. Karabekir'in Mustafa Kemal'e Erzurum'dan, gönderdiği bir telgrafından söz edilir.

Telgraf şöyledir:

«İstanbul'da Meclisi Milli'de tahasul eden (sonuçlanan) cereyana karşı Heyeti Milliye'nin ve Kuvayi Milliye'nin makus (ters) ve mütebakim bir vaziyet almasını doğru bulmuyorum. (..) Yalnız Heyeti Temşiliye bu işin içinden karlı çıkmak ve işin mesuliyetini takdir keyfiyetini Meclisi Milli'nin uhdeyi namus ve hamiyetine bırakmayı mütalaa ediyorum. (..) Heyeti Temsiliye'nin artık Meclisi Milli'ye tevdii mukadderat ederek dağılmasını ve mevkii faaliyetten çekilmesini yazar ve bir de teşekkür eder..»

«Millici», bu telgrafı şöyle yorumlar:

«Muhterem Karabekir Paşa'nın en buhranlı, en nazile vaziyetler karşısında karar ve tedbir namına neler düşündüğünü bu yazısından anlayanlar., iddiaları hakkında da kolay kolay hükümlerini verebilirler.

Paşa Hazretlerinin o kadar emekle, ölümlerle göz göze gelerek vücude getirilmiş buyurduğu tedbirler:

(Heyeti Temsiliye'nin İstanbul'daki Meclisi Milli'yetevdii mukadderat ederek dağılması).

(Vaziyet ve hareketi müstakbelemiz için zuhurata tabi kılınması) gibi dervişane bir teşekkülden ibaret oluyor.»
Ankara Defteri'nde 13 Mayıs günü Karabekir'in Erzurum Kongresi'nin hazırlıklarında bulunmadığını, kongrenin toplanmasında güçlük çıkardığını ileri sürüyordu.
Tartışmalar devam ediyor; gerek Milli'ci, gerek Karabekir, ard arda sundukları belgeler ile birbirlerini suçluyorlardı.

Karabekir Paşa, 3. mektubunda Mustafa Kemal'i Şişli'deki evinde niçin ziyaret ettiğini şöyle açıklıyordu:

«..Yıldırım ordularının grubunun lağvı üzerine açıkta kalmış olan Mirliva Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ni ziyaret ettim. Bu ziyaret sebeplerinden biri de müşarüniley (anılan kişiyi) İstanbul'da kalıp Kabineye girmek husüsündük! arzularından sarfınazar ettirmek gayesine matuftu..»

(...) Milli dava hakkındaki fikrimi anlattım.
Paşa Hazretleri'nin bilahare, tekliflerimi kabulden sarfınazar ettiklerini ve bir ay sonra da İstanbul'dan uzaklaştırıldıklarını şu yazılarından öğrendim.

1 — Gazi'nin Nutku, sahife 7:

(Beni İstanbul'dan nefy ve ted'ib maksadıyla Anadolu'ya gönderdiler.)

2 — Gazi'nin Hayatı isimli eserin 79. sahifesi:

(Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'ya kendisini uzaklaştırmak isteyen hasımları tarafından gönderilmiştir.)
13 Mayıs günkü Milliyet gazetesinde Mazhar Müfit(Kansu)'in tartışmalara katıldığı görülüyordu.

Mazhar Müfit Bey, Erzurum Kongresi hazırlıklarını şöyle anlatıyordu:

«..3 Temmuz'da Paşa Hazretleri geldiler. Kazım Paşa'nın hazırladım dediği kongreden eser olmadığı görüldü. Onüç gün teahhurla (gecikmeyle) kongrenin kürşat olabilmesine ancak Gazi Hazretleri muvaffak oldular. Şu halde Gazi gelmeden evvel Kazım Paşa'nın hazırladığı milli nüve ve kongre nerede idi?
(..) Kazım Karabekir Paşa için bir milli nüveyi, kongreyi, hazırladığını kabul etmek bile mesele müsbet neticelenirse (ben de beraberdim, ben yaptım), menfi zuhur ederse (ben kumandandım, karışmadım) diyerek ortadan sıyrılmak gibi iki cepheli Hareket eden Paşa'nın bir milli nüvesi ve kongresinden bir fayda bekleyenleri ve (Paşa bugün ben, hep ben yaptım) demek şeyhin kerameti kendinden menkul demek olmaktan başka birşey değildir.»

14 Mayıs 1933 tarihli «Ankaralının Defteri» Karabekir'i «tarihe ve hakikata karşı saygısızlık» ile suçluyordu.
Tartışma iyice sertleşmişti. «Millici» soruyordu.

«Acaba Kazım Karabekir Paşa ne sanıyor? Mektubu okuyacak olanlar aynı zamanda büyük nutkun yedinci sayfasındaki o yazının altını ve üstünü okumayacaklar mı? Onu bulup okuduktan sonra tarihi hakikat namına aldatılmak istenen efkarı umumiyenin takdirine arzetmeyecek midir?»
«Millici» Karabekir Paşa'nın «mugalata» yaptığını. «Türkiye'nin kurtuluş yolunu Gazi Mustafa Kemal gibi doğru göremediğin!» ileri sürüyordu.
Karabekir Paşa “Millici”yi 4., 5. ve 6. mektupları ile yanıtlıyor ve 1919 Nisan'ında Trabzon'da Muhafazaİ Hukuk Cemiyetleri'nin birleştirilmelerine çalıştığını, bu görüşmeler sırasında direniş kararının «halkın ruhundan kopacak milli gaye ve millet iradesiyle» kendisine «emir verilmiş şeklinde» yorumlandığını, işgal kuvvetlerine karşı savaşma kararının Erzurum'da bulunan İngiliz kontrol heyetinin haberi olmaması için kongre hazırlıklarını gizli yürüttüklerini anlatıyor ve çeşitli yazışmalardan örnekler veriyordu.

Milliyet Gazetesi, Karabekir Paşa'nın «Millicinin sorduğu sorulara verdiği yanıtları kapsayan 7. mektubunu da yayınlamadı.
Gazete, bu mektubun bazı bölümlerinin «beynelmilel siyasetimize taalluk» ettiğini ileri sürüyordu,
Kazım Karabekir Paşa'nın en son mektubu 15 Mayıs 1933 günü yayınlanmıştı. Milliyet Gazetesi, Karabekir Paşa'nın 7. mektubunu «devletin beynelmilel menfaatlerine» aykırı bularak yayınlamamıştı ama bu mektupta yer alan konuları 21 Mayıs tarihli gazetede «Ermenistan'a taarruz emrini veren bizzat Mustafa Kemal'dir» diye yanıtlamakta bir sakınca görmüyordu.
Milliyet'de aynı günlerde Kazım Paşa (Dirik), Gaziantep Milletvekili Nuri Bey (Conker) ve Falih Rıfkı Bey (Atay)'in de yanıtları yayınlanıyordu.

Bu yanıtlar arasında en serti de Mustafa Kemal'indi:

«Bu mektubu yazan üzerinde akıl doktorlarının dikkat nazarını celbederim.»
Tartışmanın kesilmesi üzerine Kazım Karabekir Posa, hazırlamakta olduğu «İstiklal Harbimizin Esasları» adlı Kitabı bitirir. Kitap, yayıncı Sinan Omur'a verilir. Sinan Omur. Milliyet Gazetesi'ndeki tartışmalar sırasında kitapta yer alan belgelerin hangisinin «devletin beynelmilel menfaatine» aykırı» olduğunu öğrenmek ister. Ancak yanıt alamaz. Yayıncı Sinan Ömür, kitap basılırken bir gün zorla Kılıç Ali Bey götürülür.

Sonrasını kestirmek hiç de güç değildir. Kitabın basılan formaları Topkapı dışındaki çukurlarda yakılır. 4 Haziranı 5 Hazirana bağlayan gece de Karabekir'in İstanbul Erenköy'deki köşkü Emniyet Müdürü Fehmi Bey başkanlığındaki bir grup polis tarafından basılır. Karabekir Paşa ve o gece köşkte kalan Cafer Tayyar Paşa (Eğilmez) polise ne aradıklarını sorarlar. Polis köşkte «İstiklal Harbimizin Esasları» kitabının yakılmaktan kurtulan baskılarını aramaktadır.
Karabekir Paşa, savcılığa ve en yakın arkadaşı Başbakan İsmet Paşa'ya başvurursa da bir sonuç alamaz. Yollar bir büyük yol ayrımında artık iyice ayrılmıştır!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kazım Karabekir, Kurtuluş Savaşını Uğur Mumcu'ya Anlatıy

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 23:31

ÜÇ

Kazım Karabekir'in 1933 yılında yazdığı «İstiklal Harbimizin Esasları» başlıklı kitabı yayınlanmadan toplatılmış ve yakılmıştı.
Kitabın bir baskısı da Atatürk'ün eline ulaştırılmıştı.
Atatürk, Karabekir'in yazdıklarına el yazısı ile 9 sayfa tutan yanıtlarını «NOT» başlığı altında toplar ve bu notları büyük olasılıkla Başbakan İsmet Paşa'ya verir.
Bu notlar, eski Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel'in ölümü üzerine Yücel'in evinde yatağın yanındaki çekmecesinde bulunur.

Atatürk'ün notlarını okuyoruz:

1) K.K. Paşa'nın eserleri başlığı altında (10) numarada «İktisadi Esaslarımız 1923'de İzmir'de basıldı» eseri kendisinin değildir. Benimsemeye hakkı var mıdır?

2) (13) numaradaki de böyle. «Sanayi projeleri».

Karabekir'in kitabında «Bir ihtiyaç, eserimden iki parça» başlığı altında yayınladığı «Hakikat Bir Nurdur» şiirinde şu satırlar yer alıyordu:

Cihana feyz saçan varlık hakikat nurudur her dem
ncak, bu nurla kurtuldu beşer zulüm ve esaretten
Hakikat olmayan yerde seciye ve ilim kalmaz
Çünkü bunlar hakikatten başka şeyden gıda almaz.

Bunun için:

Terakki eyleyen millet neme lazım diye yatmaz
Arar, sorar, söyler, yazar, hakikat kaybolup batmaz.
Hakikat nuruna bir nur eklemek için bütün millet
Birbiriyle yarış yapar, bunun adı büyük hizmet işte böyle bir diyarda riya, yalan propagandalar falan
Avutmaz, uyutmaz, düşünceyi daraltmaz, hakikati karartmaz
O halde; Sen de şarkın evladı! Bu yoldan dönme, döndürme!
Hakikat nurunu parlat! Onu gafletle söndürme!

Onu söndüren afet:

Riya, yalan, korku, susmak
Gibi tesirlerle yalnız boşa giden şeyi basmaktır ki felakettir; fakat
Bugün sesin çıkmıyorsa yaz ve yazdır hakikati unutma ki zaman onun sadık ve müttefiki ve kuvvetli muhafızı.

Karabekir kitabına «Uyandı mı Beşer» adlı bir şiirini daha almış.

Bu şiirinde de şu satırlar var:

Neden uyandığı halde beşer:


Neden yıkar, yakar, asar, keser?
Aynı milletin fertleri bile
Kurtuluşun çaresi diye!
Binlerce nurlu ırkını boğdu?
Çoluk çocuğu bir şeysiz kovdu?
Maksat yıkmak mı yoksa yapmak mı?ı
Hakkı bırakıp güce tapmak mı?

Atatürk soruyor:

3) «Bir ihtiyaç, eserinden iki parça» başlığı altındaki manzumeler neyi istihdaf ediyor?
Atatürk, Karabekir'in kitabının «başlangıç» bölümündeki satırlara da karşı çıkıyor.

4) «Başlangıç (sayfa 21 son iki satır ve 22'dekl notlar».

Sayfa 21 ve 22'de şunlar yazılmış: Okuyoruz:

«Milletin ve tarihin hakkı olan hakikati beraber gömmek feci bir cinayettir.

Ve çünkü:

Bu hakikatler, yani tarihi haklar, bilhassa medeniyet çağının henüz ilk yaşlarında bulunan bizim gibi millet için' can verici birer gıdadır.
Vatandaş!

Yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvela hakikatini ara ve öğren! Sonra münakaşasını istediğin gibi yap! Birincisi vicdanına, ikincisi seciye ve irfanına dayanır.

«İstiklal Harbimizin Esasları» adlı kitabında 1918'de komutanlığını Mustafa Kemal'in yaptığı 7. Ordu'nun İngilizler karşısında yenildiği ve geri çekilmek zorunda kaldığı yazılıyor.

Atatürk, Karabekir'e bu konuda da karşı çıkıyor ve şunları yazıyor:

6) «S: 37'de 7. Ordu hakkındaki sözleri yalandır. Katma sırtlarındaki muharebeyi yapan 7. Ordu'dur. 2. Ordu Adana havalisine nakil olunmuştur.»

7) «S: 38. «21 Eylül'de taarruz edecek düşman bulunmayan İngilizler».. Yalan!. İngilizler 7. Ordu tarafından muhasara edildikleri için durduruldular; aksi takdirde niçin Adana'ya kadar yürümeyeceklerdi?»

Karabekir, kitabının 42. sayfasında İsmet Paşa ile görüşmesini şöyle yazar:

«29 Teşrinisani 334 (918) Zeyrek'de Klişe camii karşısındaki ağabeyimin evinin bahçesinde ziyaretime gelen Harbiye Nezareti müsteşarı en yakın aziz arkadaşım Miralay İsmet Bey'e milletin istiklalini kurtarmak için düşüncelerimi şöylece izah ettim:

(Genç kumandanların İstanbul'da toplanmasına ve hususu ile beni Şark'tan ayırmak büyük bir gaflet olmuştur. Beni derhal Şark'a iadeye çalış. Ben orada milleti tenvir ve onlara yardım ederek memleketin inhilaline (yok olmasına) karşı Şark'ta yeni bir milli Türk hükümeti vücuda getirerek Şark'ı tehlikeden kurtardıktan sonra Garp tehlikesi bertaraf edilebilir ve bu surette mütareke hududu dahilinde kalan anavatanımız kurtulabilir, itilaf devletlerinin harekatı idame ettirmeyip bizimle mütarekeyi kabul etmelerinden itilafın bu hudud dahilinde yeni bir cidale kalkışacağını tahmin etmiyorum).»

Atatürk, Karabekir'in bu satırlarına şu sert yanıtı verir:

8) «42 nci s: İsmet Paşa'ya söylediğini iddia ettiği düşünceleri baştan aşağı beyinsizcedir. ..» içine alınacak..»
Karabekir, 6 Kanunuevvel 334'de (1918) Padişah ile görüştüklerini ve Padişah'a «genç kumandanların iş başından ayrılmamaları)» ve «Anadolu'ya ordularına iade» edilmeleri önerisinde bulunduğunu yazıyor..

Atatürk'ün bu konudaki yorumu şöyle; el yazısından okuyalım:

10) «S: 44. 6 Kanunuevvel 334'te Padişahla görüşmüş; genç kumandanları Anadolu'ya ordularının başına gönder demiş... 'Zaten genç komutanlar Anadolu'da idi.»

Karabekir, yakılan kitabının 45. sayfasında Mustafa Kemal Paşa'nın Osmanlı hükümetine nazır olmayı planladığını ileri sürüyor.

Önce Karabekir'in kitabını okuyalım:

«23 Mart 1935. Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin Ahmet Rıza Bey'le görüşerek müşarileyhin riyasetinde İstanbul'da bir kabine teşkili ve kendilerinin Harbiye Nazırlığına geçmesi ve benim de kabinede bir mevki almaklığımı arzu ettiklerini öğrendim. Ve İsmet Bey vasıtasıyla bu yolda bir teklif aldım. Bunun felaketi milliyeyi tacilden başka bir işe yaramayacağını, bir an evvel gene komutanların Anadolu'ya atılmasından başka çare olmadığı hakkındaki noktai nazarımı te'kiden İsmet Bey'e söyledim.»

Kazım Karabekir, yakılan kitaptan bir tanesini saklayabilmiştir. Karabekir. 45. sayfadan aldığımız bu paragrafın yanında sonradan eski yazı ile şu notu eklemiştir:

«İngilizlerin mandasını kabul. Bunu kabul eden Hürriyet ve İtilaf erkanı İngilizler işlerine daha elverişli buldular ve bu kombinezonu yaptırmadılar.
M. Kemal Anadolu'ya çıkarılıncaya kadar Harbiye Nazırlığında ısrar etti.»

Sayfa 44'de bir başka not var. bu notu da okuyalım:

«Mülakattan sonra M. Kemal sordu:


— Uzun zaman ne görüştünüz?
Mütalaamı söyledim, dudak büktü.»

Atatürk bu bölümler için şu notu yazıyor:

12) «Benim Ahmet Rıza B. Har. Naz. onu da kabinede vazı.. İsmet Paşa söylemiş.
Fevzi Paşa'ya açmış. Şakir Paşa'yı ikna etmiş (Kazım Paşa'dan tahkik)..»

Kazım Karabekir, «istiklal Harbimizin Esasları» adlı kitabında, Mustafa Kemal Paşa'yı Şişli'deki evinde ziyaret ettiği ve aralarında şöyle konuşmalar geçtiği yazılıdır:

Karabekir:

«Evvela Şark teşekküllerini Erzurum'da birleştirerek herhangi bir tehlikeye karşı bir milli taarruz hazırlamayı düşünüyorum. Yeni bir Türk hükümeti esası. Eğer istiklalimize dokunulmaz, yalnız Şark vilayetleri tehlikeye düşerse derhal Erzurum'da bir milli hükümet faaliyete başlar ve ben de milli hükümetin emrinde bir ordu komutanı olarak Şark'ın müdafaasını deruhte ederim. Eğer tahminim veçhile tehlike bütün vatan için görülürse çıkacak hükümet yeni bir Türk milli devleti olur ve bizler de bütün vatanın müdafaa vazifesini deruhte ederiz. Böyle bir şekilde meselenin halli tabii daha güçtür ve bütün arkadaşlarımızın Anadolu'da kıtalarının başında bulunmaları lazımdır. Derhal ilk fırsatta tehlikeyi, bertaraf ederiz. Bütün kuvvetler Garp'a tevcih olunabilir. Ben bu vaziyette Şark'taki rolümü muvaffakiyetle yapabilirim. Garp meselesi açık kalmıyor. Zatı samilerinden ricam da biran evvel sizin de Anadolu'ya geçmekliğinizdir. Her makamın namuslu genç siması kumandanların Anadolu'ya atılmasına taraftarda. Bunun için derhal sizin de bir vazife ile gelmeniz mümkündür. Eğer mümkün olmazsa hususi bir tarzda da gelebilirsiniz. Evvela Erzurum'da toplanalım ve milli hükümet esasını kuralım.
Ben Trabzon ve Erzurum'da siz gelinceye kadar bu esası hazırlarım.»

Mustafa Kemal:

«Evet bu da bir fikirdir.»

Karabekir:

«Paşam, fikir değil karardır.. Ben, işe başlayacağım ve ikmali namus için uğraşacağım. Eğer, iş tasavvur ettiğim gibi basit çıkmaz da İtilaf kuvvetleri işgalleri başlasa bile Şark'taki Milli Türk Hükümeti kolay kolay mahvolmaz. Ve bu surette Türklüğün ölümü, mukadderse pek pahalıya mal edilir. Erzurum dağlarında duramazsak Ermenistan dağlarında bu yeni Türk hükümeti yine yaşar.

Paşam; İstanbul'da çok kalmayınız. Ve buradaki diğer komutanlar üzerinde de müessir olarak bir an evvel Anadolu'yu kuvvetlendirelim. Birçok batmış milletler istiklallerine kavuşurken asırlar doldurucu muazzam tarihi olan Türk milletini kurtaralım.»

Mustafa Kemal:

«Vaziyet size hak verdiriyor. İyi olayım gelmeye çalışırım.»

Karabekir:

«Paşam, o halde tek dağ başı mezar oluncaya kadar mücadeleyi şahsi ve milli namusumuzu ikmal için (ya istiklal, ya ölüm) andında birleştik değil mi?, dedim ve sarılıp öpüşerek veda ile ayrıldım. En son ziyaretimde İsmet Bey ile Hasbihal oldu.

(Anadolu'da bir vazife almasını, mümkün olmadığı taktirde İstanbul'da hiçbir siyasi cereyana karışmayarak Şark'daki neticeye intizar etmesini ve hale göre Anadolu'ya atlamasını) kendisinden rica ettim ve iki kardeş gibi sarılarak veda ile ayrıldım.»
Atatürk, Kazım Karabekir'in bu satırları için neler yazmıştı?

Atatürk'ün el yazısı ile hazırladığı notun 3. sayfasını okuyoruz:

13) «S: 4649.. (11 Nisan cuma günü) beni ziyareti baştan yalan, sonradan uydurma bir tiyatro parçası.. İsmet Paşa'ya söylediğini tahkik (12 Nisan 335'te İstanbul'dan çıkmış.. 19 Nisan 335 Trabzon).»

Karabekir, kitabında 19 Nisan 1919 günü Trabzon'da Muhafazai Hukuk Cemiyeti ile görüştüğünü, Trabzon heyetinin batı dünyasından «merhamet ve< adalet» istemek üzere girişimlerde bulunduğunu, kendisinin bu sözlere «Vatanımızı ancak silah kuvvetiyle kurtarabileceği» biçiminde yanıt verdiğini açıklıyor. Ayrıca, Erzurum'daki Fransız Konsolosu ile yaptığı görüşmeyi aktarıyor.

Atatürk, kitabın bu bölümüne de şöyle karşı çıkıyor:

16) «60. s. Trabzon heyetine.., sözlerindeki mantıksızlıktır. 61. s. Fransız hikayesi çocukça.»

Karabekir, İzmir'in işgalini şöyle anlatıyor:

«15 Mayıs 1335'de milli iktisadımızın can evi olan sevgili İzmir'imizi Yunanlıların işgal ettiğini 16 Mayıs 335'de haber aldık. Her tarafta halk ve ordu mensupları müthiş bir galeyanla hamiyetle çırpındılar. Günlerce halkın feryatları, mitingleri devam etti. Erzurum'da binlerce halk karargahta toplandı.. (Tek dağ başı mezar oluncaya kadar mücadeleye) tekrar ant verildi.»

Atatürk'ün 20 numaralı notu da İzmir’in işgali ile ilgili:

20) «İzmir’in işgali (15 Mayıs 335) için mitingler ben emir verdikten sonradır. O zamana kadar hatta ondan sonra da Trab... yaptırmadı..»

Karabekir, kitabında «benim planım etrafında ilk kimler toplandı ve bu planın tatbiki esnasında fikirler daima mutabık mı kaldı?» bölümünde Erzurum ve Sivas kongrelerini ve kendi hazırlıklarını anlatıyor.
Karabekir'in kendi hazırlıkları ile ilgili 3. maddeye Atatürk karşı çıkıyor.

3. madde şöyle:

«Milli taarruzun her sahada inkişafı için orduca muavenet..»

Atatürk'ün bu konuyla ilgili notu da şöyle:

21) «Üçüncü esas) «Benim planım etrafında ilk evvel kimler toplandı?».. Anlaşılamadı.»

Karabekir, kitabının 76. sayfasında İsmet Bey'in (İnönü) kendisine yazdığı mektupta «Vaziyeti hariciye karanlıktır.

Büsbütün imha ve İstanbul'dan ihraç olunmaklığımızın ihtimalatı zail olmamıştır» diye endişelerini belirttiğini anlatıyor ve şu yorumu yapıyor:

«Bizi nasıl mahvedebilirlerdi?»

Atatürk, Karabekir'in bu sözlerini de yanıtlıyor:

25) «S: 76. İsmet Paşa'nın ona mektubunda söylediği çok doğru; ama hala onu anlayamamış.»

Karabekir, işgal kuvvetlerinin İstanbul'a «zaten hakim» olduklarını, dünya kamuoyu önünde «hakkımızdaki hüsnüniyetin iflas etmesi»ni beklediklerini, bunun için de «bolşeviklik ilanını» körüklediklerini yazıyor.

Karabekir şu kanıdadır:

İngilizler, Anadolu'da «selahiyet sahibi görülen bir simanın bolşeviklik ilanı» ile amaçlarına ulaşacak ve dünya kamuoyunu böylece arkalarına alacaklardır.

Atatürk, Karabekir'in bu düşüncesini saçma bulur ve söyle yanıtlar:

26) «Bu da Anadolu'da selahiyet sahibi gibi görülen bir simanın bolşeviklik ilanı ne ile mümkün olur....»

Herzesi ile beni murad ediyor.
Rauf Bey'in dikkatini çekmiş..»
Karabekir, Mustafa Kemal Paşa'nın Sivas Kongresi sırasında kendisine çektiği 23 Haziran 1935 (1919) tarihli şifreden de söz eder.

Şifrenin 3. maddesi şöyledir:

«Bolşevizmin sureti telakki ve tecellisi dahi müzakere edilerek esasen Kazan, Orenburg, Kırım vesaire gibi ahalii islamiye bunu kabul ederek an'ane gibi işlerle zaten alakadar olmadığından.bunun memleket için bir mahsuru olmadığı düşünüldü. Yalnız 17 Haziran 335 ve bila numaralı şifreli mütalaaı aliyeleri etrafında düşünülerek hakikaten bolşeviklerin daha müessir bir vaziyete girmeleri halinde bitaraf görünmek azmiyle İtilaf kuvvetlerini memleketimizden uzaklaştırmaya icbar ve aksi takdirde vatanımızın bolşeviklik payı istilasında kalmak tehlikesine sebebiyet vereceklerini iddia etmek ve ona göre icabatı fiiliyesine kalkışmak muvaffık olacaktır.»

Atatürk, bu şifreye dayalı bolşeviklik savını ve Kazım Karabekir'in Erzurum Kongresi hazırlıkları ile ilgili bölümlerini şöyle yanıtlıyor:

27) «S: 77, 2122'de Mustafa Kemal Paşa Sivas Kongresi'ne karar veriyor. Burada seri bir karara giderek milli varlığımızı tehlikeye düşürebilecek bir karar verebilir mi? İşte bu endişeler içinde iken aldığım 23 Haziran 335 tarihli şifrenin üçüncü maddesi davayı milliyemizi hezimetten kurtarmış olduğumu gösterdi...!»

Diyerek malum bolşeviklik meselesi..
Halbuki bu 3. maddenin Sivas Kongresi ile bir alakası yok, bir başka birşey.
Onun mütalaası aranacak.

30) S: 82. Son yazısı Raf et Paşa'nın şifresi tetkik olunacak.

31) S: 85, 86, 87'de çok yalan var.
9 Temmuz'da beni reis intihap ettiler, 9 T. bildirdiler.

32) S: 88. Yalan ve ayıp...

33) S: 89, 90. Saçma ve şantaj!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kazım Karabekir, Kurtuluş Savaşını Uğur Mumcu'ya Anlatıy

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 23:31

DÖRT

«Paşam, siz askerlikten istifa ettiniz. Benim bundan sonra bu vazifeme devam imkanım kalmadı. Müsaadenizle Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa'dan askeri bir vazife isteyeceğim. Evrakı kime teslim etmemi emrediyorsunuz?»
«Ya öyle mi efendim? Peki efendim. Evrakı Hüsrev Bey'e devir edin efendim...»

Bu konuşma, Erzurum'da bugün «Atatürk Evi» olarak bilinen evde 10 Temmuz 1919 günü Mustafa Kemal Paşa ile Miralay Kazım Bey arasında geçiyordu.
Mustafa Kemal Paşa ile Samsun'a çıkan 3. Ordu Kurmay Başkanı Miralay Kazım Bey (Dirik) Erzurum'da askerlikten çekilen Mustafa Kemal Paşa'ya artık kendisi ile çalışamayacağını bildirmekteydi.

Kazım Bey, selam verip odadan çıkar. Mustafa Kemal üzgündür, Rauf Bey'e (Orbay) dönerek «Rauf gördün, ben haklı değil mi idim? Devlet makam ve mesnedini gördün mü? Dün benimle en yüksek gayret ve şüphe götürmeyecek kadar samimiyetle çalışan bu adamın hareketi beni teyid etmedi mi?» der,
Yaveri Cevat Abbas, telaşla odaya girer ve Kolordu 'Komutanı Kazım Karabekir'in geldiğini haber verir.
Hobiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, Mustafa Kemal'le Rauf Bey'in tutuklanmalarını isteyen emri Karabekir'e ulaşmıştır Mustafa Kemdi, bu yüzden tedirgindir. Rauf Bey'e «dediklerim doğru değil miymiş» dercesine bakar ve yaveri Cevat Abbas'a «Buyursunlar» der.
Mustafa Kemal, tutuklanmayı beklemektedir.

Karabekir, odaya girerek Mustafa Kemal Paşa'yı saygıyla selamlar ve şunları söyler:

«Kumandamda bulunan zabıtan ve efradın hürmet ve tazimlerini arza geldim. Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de muhterem kumandanımsınız. Kolordu komutanına mahsus araba ile maiyetinize bir takım süvari getirdim. Hepimiz emrinizdeyiz»",

Mustafa Kemal, Karabekir'in üstüne atlayarak bu eski arkadaşının boynuna sarılır ve birkaç kez öper.
Yazgı değişmiştir.

Aynı günlerde Ali Fuat Paşa (Cebesoy), da ordudan istifa eden M. Kemal Paşa'ya bağlılıklarını bildiriyor, Rauf Bey de yayınladığı bildiride şu sözü veriyordu:

«Vatan ve milletin halas ve istiklali ve makamı saltanat ve hilafetin masuniyeti bilfiil temin edilinceye kadar Mustafa Kemal Paşa ile ulaşacağıma mukaddesadı namına ahd ü peyman eylediğimi arz ve ilan ederim».
Birbirlerine bu kadar bağlı insanlar neden sonra karşı karşıya gelmişlerdi?

Bu sorunun yanıtını Atatürk Söylev'de şöyle veriyor:

«Başarı için uygun ve güvenilir yol her evreyi vakti geldikçe uygulamaktı. Ulusun gelişmesi ve yükselmesi için esenlik yolu buydu. Ben de böyle yaptım. Ancak tuttuğum bu uygun ve güvenilir yolu; yakın çalışma arkadaşlarım olarak tanınmış kişilerden kimileriyle aramızda zaman zaman görüşlerde, davranışlarda, yapılan işlerde beliren temelli ve ikinci derecedeki birtakım anlaşmazlıkların, kırgınlıkların, ayrılıkların da nedeni ve açıklaması olmuştur. Ulusal savaşımıza birlikte başlayan yolculardan kimileri giderek ulusal yaşamın bugünkü cumhuriyet yasalarına dek uzayan gelişmelerinde kendi düşün ve ruh yeteneklerinin kavrama sının bittikçe bana direnmeye ve karşıt olmaya başlamışlardı».
Yol Ayrımı Kurtuluş Savaşı'nı birlikte yapanlar bir yol ayrımında başka başka yollara sapmışlardır. Atatürk'ün tuttuğu yol, laik Cumhuriyetti. Devleti biçimlendiren siyasal çerçeve ve ideoloji de buydu.

Peki Karabekir, ne düşünüyor ve ne istiyordu?
Şimdi Karabekir'in yazdığı bugüne kadar hiç yayın(anmayan «İnkılap Hareketleri neden oldu, nasıl oldu, nasıl idare olundu» adını verdiği anılarını okuyarak bu soruları yanıtlayacağız.

Karabekir, anılarında 31 Mart olayı He ilgili kısa değerlendirmelerini yaparak başlıyor".
İttihat ve Terakki örgütünün Manastır merkezini «Osmanlı Hürriyet Cemiyeti» adıyla kurup, bu gizli derneğin İstanbul örgütünde oluşturduğunu. Meşrutiyet'den sonra Selanik Kongresi'ne İstanbul delegesi olarak katıldığını. 31 Mart ayaklanmasını bastıran harekat ordusunda mürettep fırkanın kurmay başkanı olarak görev yaptığını.

Atatürk'ün «Osmanlı Hürriyet Cemiyeti» adındaki örgütün kurulmasına hiçbir etkisi olmadığını, 31 Mart ayaklanmasının bastırılması sırasında kendisinin 2. Fırka Komutanı Şevket Turgut Paşa'nın Mustafa Kemal'in de 1. Fırka Komutanı Hüseyin Hüsnü Paşa'nın kurmay başkanı olduğunu anlattıktan sonra şu değerlendirmeyi yapıyor:

«Meşrutiyetle Cumhuriyet inkılapları arasında hamleler ve bu hamleleri yapmak için teşkilat bakımından büyük farklar vardır. Bunları kısaca belirttikten sonra Cumhuriyet inkılabımızın hakkındaki bilgileri İSTİKLAL HARBİMİZ hakkında olduğu gibi vesikalarımla ve şahitlerimle arz ediyorum.

Bizde Meşrutiyet, Hilafet ve saltanat makamının zulüm ve istibdadına, Cumhuriyet ise o makamın aciz ve meskenetine karşı yapılmış bir inkılaptır. Meşrutiyetin alınması, her müterekki (ilerleyen) millete olduğu gibi zulme karşı intikam ve istibdada karşı nefret duyguları herhangi hadiselerle ve o hadiseleri daha kuvvetli canlandırarak aksettiren sözler ve yazılarla halk arasında kök saldıktan sonra başlayan teşekküllerin vakit vakit andıkları veya atmak istedikleri hamlelerin istibdat kuvvetiyle çarpışması, boğuşması ve en son aşağıdan yukarı yapılan kuvvetli bir teşekkülün hürriyeti zorla almasıdır. Bir irticai da bastırıp müstebit padişahla hal edilince artık Meşrutiyet memlekette kökleşmiş oldu.

Hürriyet aşkına verilen kurbanlar ve ızdırap çeken vatandaşlar hürriyetin ebedi olarak manevi kurucusudur, koruyucusudur. Zulmün, istibdadın, Türk milletinin ilerlemesine ve medeniyet camiasında hakiki olan yeri almasına ne derece engel olduğunu ve netice değerli vatandaşlarımızın mahv ve perişan ettiği hakkındaki yazılarda yine hürriyetimizin en kuvvetli muhafızlarıdır. En kahir (ezici, üstün) olan muhafızın da Türk ordusu olduğu eserleriyle ortadadır. İşte bu kuvvetlerin sahibi olan Türk milleti artık eline aldığı hürriyeti Meşrutiyet idaresi ile korumak kudretinde bulunduğundan zaten kısa süren Meşrutiyet devrinde Cumhuriyet hamlesine hiç ihtiyaç duymadı. Ve tabii de böyle bir hamle için aşağıdan yukarısı teşkilat da yapmadı. Cumhuriyet hamlesi, istiklalimizin dış darbelerle tehlikeye düşmesi karşısında müstevlilere karşı yapılan milli teşkilatın aciz ve meskenet içinde teslimiyeti kabul eden ve sulhten sonra da teceddüt (yenileşme) hareketlerimize engel olacağı anlaşılan padişahlığın devrilmesinden ibarettir.»

Tehlikeli Bir Cumhuriyete Doğru

Kazım Karabekir, Mütareke'nin memleketin «gayri Türk kısmı» işgal altındayken imzalandığını, işgalcilerin Türk yurdundan parçalar koparmak amacında oldukları anlaşılınca bir takım kuruluşların oluştuğunu, bu kuruluşların saldırganlar tarafından hoş görüldükleri ve belki de işgalcilerin bu kuruluşlara hız verdiklerini; Anavatanın parçalanma tehlikesi büsbütün belirince yurt parçasının bir yönetim altında toplanması gerektiğinin duyulduğunu anlattıktan sonra şunları yazıyor:

«Hilafet ve saltanat makamı, Türk milletini, Türk vatanını etrafında toplayamamıştı. Bu işi başaracak mucize lazımdı. Bu da kendiliğinden ortaya yayıldı.
Bolşeviklik ilanı.

Böyle bir Cumhuriyet derhal Sovyet Rusya'dan da her türlü yardımı gördüğü halde «dinini ve milliyetini kaybetmeyecek ve istiklaline sahip olunacaktır» denildi.

Bu öyle cezbedici (çekici) ve ikna edici bir şekilde itimada değer kaynaklardan gelmiştir ki, Mustafa Kemal Paşa bile bunu kurtarıcı bir formül olarak İstanbul'da ele alarak gelmiş ve Amasya'da bazı arkadaşlarımızla müzekkere ve karar vermişti,. (..) Düşmanlarımızın bizi birleştirmek değil tam bir inhilale (dağılmaya) sürüklemek ve bu surette istiklalimizi şöyle dursun milli mevcudiyetimizi dahi tehlikeye düşürmek için kurdukları bu pusudan tam zamanında bir müdahalemle kurtuldu.

Burada Sivas Kongresi'nin, bir taraftan da Amerikan mandasını kurtarıcı bir çare gibi kabulleri ve tehlikeyi de nasıl atlattığımız üzerinde yeniden durmayarak sırf hadiselerin akışını takip için kaydettikten sonra asıl konumuza geçiyorum.»

Bayburt civarındaki Mehdi'yi17 tenkil (cezalandırma) ettiğimizin ertesi günü İngiliz Kaymakamı Rawlinson İstanbul'dan Erzurum'a geldi. Ve beni hemen makamımda ziyaret etti (27.11.1919). Tam bir saat görüştük".

Anlattıklarının hülasası şunlardır, Lord Curzon diyor ki:

«a) Şimdiye kadar sulh yapmadığımızın sebebi Türkiye'de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir. Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veyahut sulh mukarreratma (kararlar) mutabık kalsın.

b) Endişemiz Türkiye'nin yine bir gün İngiltere’nin düşmanları tarafına gecivermesidir. Padişah hükümeti bunu yapabilir. Artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. Birçok debdebe ve masraf yerine millet kendi işini kendi gören cumhuriyette taraftardır. Bizim de padişahı hükümet ve siyasete karıştırmayıp halife olarak istediği yerde oturmasına taraftar olmaklığımız.

c) Gerçi İstanbul bir Türk şehri olarak kabul olunmuştur. Ancak Çanakkale itilaf Devletleri tarafından işgal olunacak ihtimal İstanbul etrafında itilaf askeri bulunur. Zaten Türkiye bir Asya devletidir, İstanbul bir köşedir. Anadolu'nun idaresi ve terakkiye şevki (ilerlemeye yöneltilmesi) İstanbul'dan gayri mümkündür. Bu hususta ne düşünüyorsunuz? Mesela Bursa'da olacak bir hükümet serbesttir.»

Kazım Karabekir, Lord Curzon'un akrabası olan Rawlinson'a şu yanıtları verir:

«a) Türk milleti Sivas Kongresi'nde kararını vermiştir. Hiç kimsenin bunu değiştirmeye selahiyeti yoktur. Yakında milletin itimadını kazanan Mebuslar Meclisi İstanbul'da toplanacaktır. Sulhumuzu milletin itimadına mazhar olan bir hükümetle bu hükümetin tayin edeceği bir heyet yapabilir.

b) Türk dostluğu İngilizler için çok faydalı, düşmanlığı o derece zararlıdır. Bugün milletimizin her ferdi İngiliz dostluğu taraftarıdır. Avrupa'da cumhuriyet olmayan pek az millet kaldı. Fakat henüz on yıllık idareye malikiz. Bunun için Avrupalılar gibi pek ileri düşünemeyiz.

c) Hükümet merkezini değiştirmekle dahi şahsi düşüncem hiç kalır. Yalnız memleketin idaresi bakımından bile Bursa'dan İstanbul herhalde her tarafa muvassalatı (ulaşması) daha kolay bir yerdir. Siyasi bakımdan ise İstanbul'da hükümetimizi serbest bulundurmayacak olanlar Bursa'yı da uzak görmezler.»
Karabekir, daha sonra, Ravvlinson'un kendisine İtalyanlar ile Yunanlıların anlaştıklarını, İtalyanların parasızlık, Yunanlıların da şarlatanlıkları nedeniyle savaşı sürdüremeyeceklerini, Bolşeviklerin de on yıl kendilerini toparlayamayacaklarını anlattığını, Amerikalıların da Wilson prensiplerini beğenmediklerini söylediğini, bunun üzerine kendisinin «Ya İzmir, Antalya, Adana ne olacak?

Ermeni hükümeti teşekkül edecek mi?» diye sorduğunu, Rawlinson’un da şu yanıtı verdiğini yazıyor:

«İzmir için ısrar edenler çoksa da Yunanlıların ne parası var ne adamı.. Biz de bütün kuvvetlerimizi çektik, İngiliz efkarı Yunanlıların aleyhine dönmüştür. Nasıl olsa İzmir'den çıkartılacaklardır. İzmir’in tahliyesi ile beraber Antalya ve Adana da kolaylıkla tahliye olur. Ermenilerin kendi taraflarında dahi hükümet teşkil etmeleri zordur. Ben hududun Araş nehrinden geçmesini teklif ettim. Pontus falan da yoktur. Rumların ne şarlatan millet olduklarını bilirsiniz. Başvekilimizin bir mülakatta söylediği (Türkiye'de zayıf hükümetin nihayet bulmasını görmek isteriz) tözünü bazı gazeteler (Zayıf Türkiye'nin nihayet bulması) gibi yazdılar Başvekil maksadının bu olmadığını hassaten söyledi. İngilizler iktisaden de size büyük yardım yapacaklar..»

Karabekir, bu görüşmesini şifre ile M. Kemal Paşa'ya bildirdiğini; M. Kemal'den «Ravvlinson Heyeti Temsiliye He görüşmeye yetkili» ise ve «Sivas Kongresi kararlan» ile sınırlı olarak kendisi ile görüşülebileceği, yoksa «buraya gelmesine lüzum yoktur» yanıtını aldığını yazıyor.
Karabekir, M. Kemal'den bu şifreden sonra 9.1.1920 tarihli bir şifre daha alır.

Şifre aynen şöyledir:

«İngiltere hükümeti başvekili Loyd George'un İstanbul ve Boğazların beynelmilel bir hale ifrağını (biçimlendirme) Türk hükümetinin yeni merkezinin Anadolu'da olacağına, İstanbul'un yalnız makkarı hilafet (hilafet başkenti) olarak bir payitahtı dini (dinsel başkent) olarak kalacağına dair İstanbul konferansına teklifatta bulunacağı gazetelerde görüldü. Ananatı milliye (ulusal gelenekler) ve diniyemize mugayir olan böyle bir kararın milletimizce asla mut'a olamayacağı (boyun eğilmeyeceği) tabiidir. Mümessillere bu babta şedit (şiddetli) protestolarda bulunulması ve bir suretinin de beraı malumat (bilgi için) Heyeti Temsiliye'ye keşidesi rica olunur.»

Karabekir, bu İngiliz önerisini şöyle yorumlar:

«İngiliz siyasetçilerinin milli hükümetimize ve nihayet 16 Mart'ta Meclisi Mebusan'a karşı yaptıkları tecavüzler ve Padişah'ı da bizi (Cumhuriyet kuracaklar) diye inandırarak Damat Ferit Hükümeti'ni iş başına getirip işi Sevr Muahedesi'ne götürdükleri görüldü. Asıl mühim olan bir meselede İstiklal Harbi'nin temelinin atıldığı Erzurum'da ve bu işteki rehberliğini ve Mustafa Kemal Paşa'ya yapabileceğim tesiri bilerek kongrelerin mukerratı hilafına olarak beni vakitsiz bir cumhuriyet ilanına doğru teşvik ederlerken İstanbul'da gizlice Damat Ferit'in padişah hükümetini aleyhimize hazırladıkları gibi Konya'da da bir Selçuklu devleti kurulmasına çalışıyorlardı. Eğer (parçala, hakim ol) manevrasına kapılsaydık vaziyete hakim olacak ortada bir kuvvet kalmayacağından fikir ayrılığı ve fikir perişanlığı ile istenen tuzağa düşmüş olacaktık.»
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kazım Karabekir, Kurtuluş Savaşını Uğur Mumcu'ya Anlatıy

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 23:31

BEŞ

Mustafa Kemal ile Kazım Karabekir'in yollan ne zaman ayrılmıştı?
Anılara bakarsak bu yol ayrımı 1921 yılının ilk aylarında beliriyor Hem de askeri hareket aşamalarında.
Karabekir, anılarının bu bölümüne şu başlığı seçmiş:
«Ankara milli hükümetinin Cumhuriyet'e doğru gidişi».

Karabekir, yanlışları Cumhuriyet'in ilanı kararında buluyor:

«İstanbul'dan, her ne şekilde olursa olsun bir Cumhuriyet kurma fikriyle gelen Mustafa Kemal Paşa, Rawlinson'un da benim vasıtamla ileri sürdüğü (hilafetin ayrılması ve Cumhuriyet1 in kabulü teklifini) samimi bulmuş olacak ki, 19 Kanunusani 1336 (19 Ocak 1920) İstanbul'da Müdafaai Hukuk Cemiyeti'ne dayanan Mebusan Meclisi'nin açılmasına ve meşruti bir hükümetin faaliyete geçmesine ve 28 Kanunusani'de Mebusan Meclisi'nin «Misakı milliye beyannamesini» kabul ve ilan ettiğine 9 Kanunusani'de kendi imzasıyle neşr ettiği askeri plandaki sarahate rağmen Bolşeviklerin Kafkasya'ya gelmekte oldukları haberi gelince bana 6 Şubat'ta Kafkasya hareketini teklif etti.

Bu hal, İstanbul'daki Meşrutiyet hükümetimize karşı fiili bir isyanla Heyeti Temsiliye'nin Mustafa Kemal Paşa'nın diktatörlüğünde bir Cumhuriyet şekline dönüşmesi demekti. Hem de bolşeviklerle birleşme felaketine doğru!»

Kazım Karabekir, 23 Nisan'da kurulan Meclisin bir «kurucu meclis» olması gerektiğini, oysa Meclisin olağanüstü yetkilerle donatıldığı, Mustafa Kemal'in de bu olağanüstü yetkilerle donatılmış Meclisin başkanlığına geçmesi ve ilk iş olarak yeni anayasa hazırlatılmasın!, Cumhuriyet'in ilanı yolunda aşamalar olarak gördüğünü ve M. Kemal ile bu konuda tartışmalar yaptığını yazıyor.

Karabekir, o aşamada Cumhuriyetin ilanının «kongrelerde alınan kararlara» ve «askeri plandaki imzalarına» karşı olduğunu düşünmektedir.
O aşamada, birbirlerine bu kadar güvenen, birbirlerine bu kadar saygı dolu olan iki asker arasındaki görüş ayrılığı ne gibi çatışmalara dayanmaktaydı?

Karabekir, anılarında bu soruyu şöyle yanıtlıyor:

«Aramızda büyük görüş farkı vardı. O itilaf devletlerinin büyük kuvvetleri karşısında milli kuvvetlerimize karşı duramayacağımızdan bir dış siyasete dayanarak kendi diktatörlüğü altında kuracağı bir Cumhuriyet'le uyuşmak cihetine gidiyordu. Herhangi bir inkılabın milli ve askeri birliğimizi sarsarak mukavemet kudretimizi mahv edeceğini, büyük kuvvetlerin gelmesi ihtimali çok zayıf olduğunu, mütareke mucibince diye silahlarımızı ve teşkilatımızı azaltma gayreti gösterdiğini, ve esasen anavatan müdafaası için büyük kuvvetler gelse dahi İkmali namus mecburiyetinde olduğumuzu ve milletin de bu azimli kararı kabul edeceğini daha İstanbul'dayken kendisine söylemiştim.»
Peki, yanılgı neredeydi? Mustafa Kemal yanlış adımlar atmışsa bu yanlış adımlar ne gibi olaylara yol açmıştı.

Karabekir'e göre bu yanlışların doğurduğu sonuçlar şunlardı:

«M. Kemal Paşa'nın askeri mukavemetten vaz geçtiği manzarasını gösteren Başkomutanlığı almayarak TBMM Reisliğine geçmesi ve vakitsiz yanı en zayıf vaziyetimizde ve itilaf propagandalarına ve bundan haber alan Padişah Hükümetinin fetvaları, emirleri, teşvikleriyle Anadolu birbirine girdi. Eğer kalpleri milletimizin hürriyet ve istiklal aşkıyla çırpınan arkadaşlarımızın feragati ve kazanmış oldukları milli itimat ve candan sevgi ve saygı kudreti olmasaydı, M. Kemal Paşa'nın attığı vakitsiz adım Sivas'a kadar yayılan isyanları Şark'a kadar yayacak ve önüne geçilmez darbeleri altında her şey daha başlangıçta yok olacaktı.

Garp'daki isyanların önüne durulmaz hal aldığı ve kendilerine yardım için Şark'ın tahliyesi kararına gidilmesi üzerine 16 Mayıs 1921'de bildirdiğim 11 maddelik teklifimin 4. maddesinde apaçık şöyle dedim:

Dini ve manevi Anadolu'nun ayranını kabartmamak lazımdır..»

Karabekir, «Şark harekatı yapılmayıp kıtalarımız Garp'a alınsaydı» diyor. «Kürtlük de dahil olduğu halde bütün Şark'ın bana olan itimat ve bağlılığı gevşeyecek» ve herşey altüst olacaktır.

«..Nitekim Şark harekatı muvaffakiyetle bittikten sonra dahi 20 Kanunusani 1337 20 Ocak 1921'de Teşkilatı Esasiye Kanunu Meclisten çıkar çıkmaz bana dahi haber vermeye lüzum görmeden Erzurum'daki «Müdafaai Hukuk Cemiyeti» merkezi ünvanını değiştirerek «Muhafazai Mukaddesat» adını almış ve cemiyet nizamnamesinin başına «hilafet ve saltanat makamını ve devlet şeklinin mahfuziyetine» dair ilaveler konmuştur, işin daha vahim ciheti de bu teşebbüslerini yalnız Şark vilayetlerine değil diğer bütün vilayetlerin «Müdafaai Hukuk» merkezlerine bildirmişlerdi".

Mustafa Kemal Paşa, Londra Konferansı'nda bir Cumhuriyet tipi ile çıkılırsa tehlikeli askeri müdahaleler yerine siyasi yollardan milli muvaffakiyet kazanılacağı ümidini hala besliyordu. Fakat 1922 yılı 27 Şubat'ından 12 Mart'a kadar devam eden Londra Konferansı'nda bize aşağı yukarı yine Sevr Muahedesi çerçevesi içinde yaptıkları teklifleri ve bunun cevabını bile beklemeyerek daha murahhıslarımız yolda iken Yunan ordusunu bütün cephelerde taarruza geçirmeleri İtilaf devletlerinin, zaferini milli kudretle temin etmeyen bir Türk devletiyle, şekli ne olursa olsun, şerefli bir sulha yanaşmayacağını ve istiklalimize asla hürmet etmeyeceğini göstermişti.

Cumhuriyet esası üzerine bir Teşkilatı Esasiye Kanunu TBMM'nin açılışında teklifine rağmen dokuz ay sonra 20 Ocak 1921'de Meclisten çıkmasından şikayet eden M. Kemal Paşa, bir taraftan da «Müdafaai Hukukların «Muhafazai Mukaddesat» cemiyeti haline dönmesinden endişe ile bana bunun önüne geçmekliğimi rica ettiği gibi, kendisi de gerek bir aksiamelden (tepkiden) ve gerekse Moskova’daki Enver Paşa ve arkadaşlarının «Halk Şuralar Fırkası» diye Bolşevik Cumhuriyeti esasında bir teşekkül yapmaları ve programlarını da tab ederek (basarak) faaliyete başlaması haberinden tehlikeyi görerek istikametini değiştirmiştir.»
M. Kemal, halife mi olmak istiyordu? Karabekir, bukanıdaydı.

Mustafa Kemal. Karabekir'in «Muhafazai Mukaddesat Cemiyetleri» konusundaki şifresine verdiği yanıtlarda şu güvenceleri verir:

«Bu kanunda manai Cumhuriyet ifade eden bir şey mevcut değildir.»
«Türkiye'nin başında halife'i İslam olacak bir hükümdar, sultan bulunacaktır.»

Mustafa Kemal, ayrıca 20 Temmuz 1922 tarihli telgrafında da «Rauf Efendi'nin saltanat şeklinin Cumhuriyetçiliğe kalbi (dönüşmesi) mahsus olduğu hakkındaki fikri vahimdir» deme gereğini de duyar.
Karabekir, Mustafa Kemal’in halife olmak isteğinden niçin bu kadar emindi?

Paşa, kuşkusunu şöyle dile getiriyor:

«(Mefkure Hatırası» el yazısıyla imzasını taşıyan sarıklılar arasındaki sarıklı resmi Mustafa Kemal Paşa'nın hilafet ve saltanatı kendisine almak mefkuresinde olduğu neticesinde karar kılıyordu. 12 Mayıs 1922 tarihli el yazılarını ve imzalarını taşıyan bir fotoğraf ilişiktir. Cumhuriyet fikrinden kendi uhdesine hilafet ve saltanata dönüş bütün cihana karşı çok garip birşey olacaktı. Ben, bizim için hilafeti ayırmak ve saltanatı lağv etmek, bu suretle Cumhuriyet'e gitmeyi iç ve dış siyasetimize daha uygun buluyordum. Fakat bunu da, en son zaferden sonra ortaya atabilirdik. Hükümet merkezinin de artık İstanbul'da iç ve dış baskısı altında tutulmaması fikrinde idim. 9 Ekim 1922'de Erkanı Harbiye Umumiye Riyasetinin (Genelkurmay Başkanlığının) İstanbul ve Boğazların muahedei vaziyeti hakkındaki mütalaamı sormalarına karşı verdiğim cevapta (İstanbul'a makamı hilafet) denilmesini teklif etmiş ve hükümet merkezinin de Ankara Kayseri Yozgat sahasında münasip bir yer olarak tesbitinin muvaffak olacağını ayrıca bildirmiştim.

Hilafet ve saltanatın bekası taraftarı değilken bu sefer bunu bir kumandana vermeye hiç taraftar olamazdım!
M. Kemal Paşa'nın «Türkiye'nin başında hilafeti İslam olacak bir hükümdar bulunacaktır» ifadesinin delalet ettiği mana bu «Mefkure hatıralı» fotoğraftan daha iyi anlaşılıyordu.

Eğer Sakarya zaferinde Müşir ve Gazilik gibi son unvanı da M. Kemal Paşa, son zaferde yeni mefkuresine ulaşmak için resimde görülen muhafazakarları Millet Meclisi'ne doldurursa müştak (özleyen, can atan) ve muhtaç bulunduğumuz «teceddüde» (yenilenmeye) imkan olmayacağından kendilerine şu mütalaamı bildirdim:

«Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine
Sarıkamış
18/19 Şubat 1338 (1923)

Umurı idaremizin veçhi teşekkülü hakkındaki münakaşalar bize vasıl olmaktadır. Hali sulhun tesisinden sonraki intihapta, birçok kıymetli zatlar yerine bir takım MUHAFAZAKARLARIN TOPLANMASINA karşı şimdiden alınacak tedbiri en mühimi bulurum. Meclisi Milli, kıymettar şahsiyetleri olmazsa iki büyük mahsur memleketi bugünkü harabisinden kurtaramayacaktır. Birincisi fikri teceddüt olmayacak; ikincisi en mühim layihalar herhangi bir hisse kapılarak münakaşaya dahi lüzum görmeden red edilecektir. Böyle bir Meclise karşı azası büyük mütehassıslardan mürekkep ikinci Meclis bulunmasını faideli görüyorum...».

Karabekir, bu uzun telgrafında «muhafazakarlardan»
oluşacak Meclis yerine uzmanlardan seçilecek üyelerin yararlı olacağını, ilerlemenin ancak böyle sağlanacağını yazıyor.

Mustafa Kemal, Karabekir'e verdiği yanıtta Millet Meclisi'ne seçilecek olanların elden geldiğince nitelikli kişilerden ve uzmanlardan olmalarını sağlayacaklarını, seçilmiştir Meclisin bir başka seçilmiş Meclisçe denetlenmesinin ikilik yaratacağım, hazırlanacak içtüzükle komisyon;
(ara uzman kişilerin seçilebilecekleri kaydedilerek Karabekir'in önerilerini benimsemediği bildiriliyor.

Karabekir, bu yazışmaları aktardıktan sonra şu yorumu yapıyor:

«Gerek hilafet ve saltanat meselesi ve gerekse teceddüt (yenilenme) hareketlerimiz hakkında diktatörlükle veya mütehassıslarımızla yürümek meselesi Ankara'ya geldikten sonra anlaşmazlıklarımızın esasını teşkil etmiştir.»

Saltanat Lağvı ve Hilafetin ali Osman'da Bırakılması Kazım Karabekir ne istiyordu?
Saltanatın kaldırılmasını ancak hilafetin Osmanlı sultanlarının birinde kalması!
Karabekir, hangi düşüncelerle bu görüşünü savunuyordu?

«...Hükümet şeklinde, ben, tetkik ve tetebbularıma (incelemeler) ve görgü ve tecrübelerime dayanarak hilafet ve saltanat şekillerinin bir arada devamını, kalkınmamız için olduğu kadar dış siyasetimiz için de zararlı görüyordum. Hele hanedanı değiştirmek, hem milli birliği sarsacak, hem de medeni cihana karşı bir gerilik gösterecekti. Kalkınmamız için zararlıdır. Çünkü her kim olursa olsun, halk içinden uzun müddet çekilip, saraylarda, ancak muhitin gözleriyle ve kulaklarıyla vatan ve milletin halini seyir etmek artık bu asırda ileri milletler için bile zararı görünürken bizim gibi medeniyet camiasında gerilerde kalmış olan bir millet için daha zararlı olacak idi.

Devlet reisinin etrafını birtakım dalkavuk almasına ve bunların milletle devlet reisi arasında sağır bir sed teşkil etmesine mani olabilmek için hilafet ve saltanatı bir elde toplamamak en başta gelen bir tedbirdir. Bundan başka, hilafet dinle, padişahlık ise dünya işleriyle ilgili olduğundan biribirine zıddır. Bunun için iki ayrı şahsiyete ihtiyaç vardır.

Dış siyasetimiz için zararlıdır. Çünkü Papa'nın aynı zamanda kral olması bize ne kadar garip görünürse halifenin padişah olması da müterekki milletlere (ileri milletlere) o kadar garip görünür. Bu halin devamı yine aleyhimize neşriyat ve propagandaya sebep olacaktı.

Şu halde saltanatı hilafetten ayırmamız lazımdı.
Bu lüzumu halkımıza kolaylıkla anlatabiliyorduk. Esasen Milli Hükümet ile başarılan İstiklal Harbi de bize hak veriyordu. Şimdi mesele ayrılan saltanatı ne yapmakta idi?

Bu mevkiye yeni bir hanedan mı getirecektik? Yoksa eski hanedandan bir başkasını mı koyacaktık?
Her iki sık da milleti ikiye ayırabilirdi. Ve günün birinde kuvvetli bir şahsiyet kimse öteki hanedanın elinden diğer unvanı da almaya kalkabilir ve tarihimizin seyri bir daire üzerinde yürüyerek ayrıldığımız noktaya gelebilirdi.

İslam aleminde Osmanlı Hanedanı mevkisini daha ziyade hilafet makamı ile tanımıştı. Şu halde saltanat lağv edilerek en tekamül eden bir idare sistemi olan cumhuriyete gitmek ve hilafeti de olduğu yerde ve şahsiyetlerde bırakmak bize en uygun bir tarz olacaktı. Zaten fiili sahada dahi bu iş kıvamına gelmiş bulunuyordu. Şark halkının ve ordumuzun bu şekil hazm ve kabul edeceğini ve hatta memnuniyetle karşılayacağını da yakından biliyordum.

Fakat M. Kemal Paşa'nın hilafet ve saltanatı alması ha linde fikren ve fiilen aleyhte tezahüratı da şüphesiz görüyordum.»
Karabekir, bu düşüncelerle Ankara'ya gelir. Bugünkü Dışkapı semtinin bulunduğu yerde Karabekir, M. Kemal Paşa ve arkadaşlarınca tören kıtası ile karşılanır. Sarılır; öpüşürler. Ertesi gün M. Kemal Paşa ile birlikte Bursa'ya gitmek üzere trene binerler. Yanlarında Rafet Paşa (Bele) ve Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa (Özalp) da vardır.
M. Kemal Paşa, yanında Rafet ve Kazım Paşa olmak üzere Karabekir’in kompartımanına gelirler.

M. Kemal Paşa sorar:

«Refet Paşa, Padişaha ne diyecek?»

Karabekir:

«Halife Hazretleri, derler.»

M. Kemal Paşa:

«Bu şekil iyi. (Halife Hazretleri) dersiniz olmaz mı Rafet Paşa?»
Karabekir, trende, Mustafa Kemal Paşa'ya saltanat ve hilafet konusundaki düşüncelerini açar. Sonrasını Karabekir'den öğrenelim:"
«O, henüz kati olarak teklifimi beğenmiş görünmüyor; fakat itiraz da etmiyordu. Bursa'da Fevzi ve İsmet Paşaların da fikirlerini alacaktı. Bu mütalaamı bu arkadaşlara da söyledim. Onlar da ayrıca M. Kemal Paşa ile görüştüler.

Ortaya yeni bir formül çıktı:

Mustafa Kemal Paşa'yı en küçük şehzadeye hilafet ve saltanat naibi ve aynı zamanda diktatör yapmak!
Naibliği İsmet, diktatörlüğü de Fevzi Paşa bana söyledi.

Ben de uzun uzadıya iç ve dış mahsurları izah ettim. Ve şehzadeye naibliğin hilafet ve saltanat makamına çıkmak için bir basamak olacağını, hürriyeti en gaddar bir hükümdardan kurtaran ve istiklalini de bütün cihana göğüs gererek kendi kanıyla kazanan milletimizin vasiye muhtaç olmadığını izahla bu gibi geri fikirlere ordu komutanları sıfatıyla zahir olmamaklığımız (farka çıkmamamız, destek olmamamız) lüzumunu ileri sürdüm.»
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kazım Karabekir, Kurtuluş Savaşını Uğur Mumcu'ya Anlatıy

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 23:31

ALTI

Lozan Konferansı'nda TBMM hükümeti Hilafet ve Saltanat konularında hangi görüşü savunmalıydı?
Karabekir, M. Kemal Paşa'ya «saltanatı lağv ve hilafeti alj Osman'da bırakarak» gidilmesini uygun gördüğünü anlatıyor.

Karabekir, o sıralarda kullanılan «Kemalist» sözcüğüne de şu gerekçe ile karşı çıktığını yazıyor:

«İstanbul'da ortaya çıkan ve Sarıkamış'taki Varlık gazetesinde tenkide uğrayan Kemalist tabirinin ecnebi gazetelerde de gittikçe yayıldığı hakkında mütalaamı şöylece söyledim:

(Daima iftihar edeceğimiz Türk milliyetçiliği ve Türk demokratlığı, milli birliğimizi ve milli kuvvetimizi perçinleyen, bir düze de artıran amilleridir. Bu güzel vasıflarımız, Türk varlığını ve Türk kudretini müterakki cihana (ilerleyen dünyaya) en doğru ve en kolay anlatılabilir. Kaynağı bilinmeyen Kemalist tabiri etrafında toplanmış bir azlık ifade ediyor. Halbuki, bütün millet etrafımızdadır. Bunun için dar çerçeveli bir tabire iltifat buyurmayın.)
Mustafa Kemal Paşa, hakkımdaki düşüncesini apaçık şöylece ifade etti.

Ve başka mütalaada da bulunmadı:

«Sulh heyetimize seni baş murahhas olarak gönderemem. Çünkü kafanla hareket edersin, İsmet Paşa'yı göndereceğim, çünkü sözümden çıkmaz.»

Ben de şu cevabı verdim:

«Hakkımdaki teveccühlerinize teşekkür ederim. Zaten Gümrü ve Kars konferanslarında baş murahhas olarak tayinime karşı diplomat olmadığım için atfımı rica etmiştim. Israr buyurduğunuz için kabul etmek zaruretinde kaldım. Avrupa diplomatlarına karşı yine beni çıkarmanız Türkiye'nin biricik diplomatının bir ordu kumandanı olduğu manzarasını arz edeceğinden milli menfaatlerimize uygun düşmezdi.»
Karabekir görüşlerinin M. Kemal, Fevzi ve İsmet Paşalarca kabul edildikten sonra sıranın kim halife olacağı konusuna geldiğini anlatır.
Atatürk. Sultan Vahdettin'in, Karabekir de Mecit Efendi'nin halife olmasını isterler.

M. Kemal Paşa, Vahdettin'in halifeliği için şu gerekçeyi ileri sürer:
Karabekir olayı şöyle anlatır:


«Mustafa Kemal Paşa, Vahdettin'in kalmasını istiyordu. Sebep olarak da suçlu olduğundan sözümüzden çıkmayacağını, eğer Mecit Efendi halife olursa, bize zorluk çıkarabileceğini ileri sürüyordu.

Buna karşı benim mütalaam şuydu:

Millete baği (serkeş) diyen, bizi asi diye fetva çıkararak idama mahkum eden .ve düşmanlarımızla birleşerek milli hükümetimize karşı halife ordusu gönderen bu adam tutmak millete karşı olduğu kadar tarihe karşı da bizi küçük düşürür.
Yeni halifenin kıyafet ve vazifelerini tesbit etmekle ona bir hat çizebiliriz.

Fevzi Paşa da benim mütalaamı kabul etmekle karanınız:

Padişahlığın lağvı ve hilafetin ali Osman'da kalması ve halife olarak Mecit Efendi'nin getirilmesi.»

Meclisteki Görüşme

M. Kemal Paşa, Karabekir, Fevzi ve İsmet Paşalar. Ankara'ya dönerler. Karabekir, Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) TBMM kürsüsüne çağrılır.
Karabekir.

TBMM kürsüsünde şu konuşmayı yapar:

«... en acemi neferinden kalbinde Allah korkusu, sonra sevgili Peygamberimizin aşkı, ondan sonra da Büyük Millet Meclisi'ınize hürmet ve itaat yatıyor.. Bugün milletimizin birliğini temsil eden bu nurlu meclisimizin yarattığı milli zaferlerle, şarkta ve garpta milletimizi saran esaret zinciri nasıl kırıldı ise inşallah son halkaları olan ve İstanbul üzerinde kalan bakiyesi de pek yakında bu surette parçalanacaktır. (..). İnşallah milli zaferlerimiz gayesini tamamen idrak ettikten sonra ordularımız tabiatıyla hali sulhe geçerken bu milli birliğimiz sayesinde ilim ve irfan ordularının da seferberliği başlar ve hariçten bizi sarsmak isteyen esaret zinciri gibi dahilde de bizi aynı surette saran fakir ve cehle karşı aynı surette her taraftan hücum ederiz. Ve Cenabı Allah'ın inayeti ve sevgili Peygamberimizin bize olan yardımı ve büyük milletimizin birliği sayesinde yakında refaha ve saadete ve İlmi irfana kavuşuruz. Ve biz de bu surette ebediyyen mesut oluruz».
TBMM'nin 30.10.1922 günlü oturumu ilginçtir.

Meclis, Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında toplanır, gündemde iki konu vardır:

Sadrazam Tevfik Paşa'nın TBMM'ne çektiği telgraflar ve Hilafet sorunu.
İstanbul (hükümeti Sadrıazamı Tevfik Paşa'nın mektubu okunur. Tevfik Paşa, Lozan Konferansı'na İstanbul hükümetinin katılmasını istemektedir. M. Kemalpaşa da Tevfik Paşa'ya verdiği yanıtı okur. tartışma açılır! Milletvekilleri İstanbul hükümetini sert dillerle eleştirirler.

Karabekir, o günkü oturumu şöyle anlatır:
«Orada Dr. Rıza Nur Bey'de vardı. Bana mütalaamı sordu:


(Saltanatın lağvı ile hilafetin ali Osman'da bırakılması kararımızın Meclisi Ali'ye teklif zamanıdır) dedim.»
Mustafa Kemal Paşa da Dr. Rıza Nur Bey'e «O takriri yaz» dedi. R. Nur Bey «pekiyi» diyerek çıktı. İkimiz yalnız kalınca M. Kemal Paşa bana şöyle dedi:
«Kürsüden Padişah hükümeti hakkında şiddetli beyanatta bulunmanı, fakat hilafetin afi Osman'da bırakılması hakkındaki fikrini izhar etmemeni rica ederim.»
Ben de «pekiyi Paşam» dedim.

Ve Meclise giderek söz aldım ve aynen şunları söyledim:

«İstiklal Harbi’mizde düşmanlarımızın mesaisini teşkil eden ve milletimize karşı her fenalığı yapmaktan çekinmeyen bir gurubun bugün de şanlı sulhumuzu bozmak ve karıştırmak için aynı fenalığa karşı adım attığını görüyoruz. Ervahı habise (kötü ruhlar) gibi karşımıza çıkan bu şehinşah vekilleri, eğer İstiklal Harbi'nin başlangıcında yalnız orada değil şarkın en ücra yerlerine ve en masum halkın arasına kadar fesat fillerini salmasa idi, hatta benim kıtamın, benim karargahımın içine kadar Ferit Paşa melunu zehirli mektuplar göndermemiş olsa idi, bugün bu şerefli günlere biz iki sene evvel kavuşacak idik.
Bugün bu adamların bizimle beraber sulh salonuna, hatta kapısına kadar girmesine pek büyük bir şiddetle mukabele etmeliyiz. Zira, bizim bu mukaddes çatı altında, bizim milletimizin akan kanları, masumiyetlerini biz cihana lazımı kadar doyuramıyoruz. Binaenaleyh, eğer bu herifler, bizim şanlı milletimizin şanlı sulh heyeti ile Avrupa'da görünecek olursa cihan efkarı umumiyesine, (İşte Türkiye denilen iki kuvvet mevcuttur, aralarında ittifak yoktur) şeklini verecektir. Bunlar, yazdıkları şeyde, Babıali kelimesini Büyük Millet Meclisi'ne takdim etmek şeytanlığım da bırakmıyorlar.. Bize Antanta'nın Ermeni ve Yunan kuvvetlerini kendi kuvvei tedibiyesi (terbiye gücü) gibi meydana çıkardığı zaman., daha ilk günde ervahı habiseyi (kötü ruhları) unutmadık.
Ferit Paşa devresi kapandıktan sonra 2. Tevfik Paşa perdesi açılıyor. Bunlar birer kukla, birer Karagöz gibi idrakten mahrum, vicdandan mahrum bir takım insanlardır. Binaenaleyh, gerek fetvaları gerek bu muhaberatı (yazışmaları), ihanet dosyasına koymakla beraber, bugün TBMM kati emriyle ve ilk fırsatta İstiklal Mahkemesiyle bu adamlara lazım olan muamele yapılmalıdır. Bugün İstanbul'un milyonla mazlum insanları bizimle beraberdir. Ve inliyorlar.

Binaenaleyh, zan ediyorum ki, buradan çıkacak ufak bir işaret bu melunları ayak altında çiğnetecektir.. Bu telgrafın metninde, eğer Babıali gitmezse islam aleminde büyük bir tesir yapacağı beyan ediliyor.

Harbı Umumi'de (1. Dünya Savaşı'nda) cihat ilan edilmişken, ben mütemadiyen kendi şahsıma kumandan olarak söylüyorum gerek Çanakkale gerekse Irak'da islam askeri ile harp ettim. Halbuki bugün İstiklal Harbi'ni yaparken ve aleyhimize bir cihat fetvası çıkarılmış iken şarkta telam kardeşlerimizle en yakın temasta idim. Onlar ilk ellerini bize, Anadolu milletine uzatmışlar ve İstanbul hükümetini telin etmişlerdi. Demek oluyor ki, oradan çıkan cihadın değil millet birliğinin, milletin ruhundan doğan azmin kıymeti vardı.

İşte buna en güzel misal İran, Afgan gibi islam kardeşlerimizin Ankara'da bulunmasıdır... Milyonla ehli islam bu üçbeş habisi (alçağı) tel'in ediyorlar. Bu kadar felaketli günler geçirdikten sonra, onların telgraflarını, hala bir kabus gibi bu millet üzerine çöken bu zulümlerini sessiz sedasız bırakmamalı, onların hiç olduğunu bütün alemi İslama göstermeli ve katiyen sulh mahalline bunların ayaklarını attırmamaya çalışmalıyız»"".

Karabekir, alkışlarla karşılanan bu konuşmadan sonra kürsüden iner inmez M. Kemal, 63 milletvekili tarafından imzalanan «hilafetin kaldırılmasına» ilişkin yasa önerisini Karabekir'e uzatarak imzalamasını ister.

«Esbabı mucibesini ve 6 maddesini gözden geçirdim. (4. maddesinde):

«Hanedan ali Osman madum (yok olan) ve tarihe müntekildir (devredilen)» kaydını görünce M. Kemal Paşa'ya dedim ki:

«Paşam, kararımız bu mu idi? Hilafetin Osmanlı hanedanına ait olduğu hakkında apaçık bir takrir daha verilmek şartıyla imzalarım.»
«Bir endişeniz mi var?» diye sordu.

«Bu cümleyi okuyan herkeste aynı endişeyi tabii bulurum, dedim.
Ve takriri 64. imza olarak imzaladım. Benden sonra Dr. Adnan Bey'e (Adıvar) ve daha üç mebusa imzalattı. Bir aralık odaya İcra Vekilleri Reisi Rauf Bey (Orbay) girdi. Takrir ona da imzalattırılmak istendi. Rauf Bey o cümleyi görünce (ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?) diye bağırdı.

Mustafa Kemal Paşa, işin ters bir mecraya geleceğini görünce takriri aldı ve:

— Ben sizin endişenize hak verdim. Durun, o cümleyi silip tashih edeyim, diyerek masanın üstünde (Hanedan ali Osman) kaydını sildi (İstanbul'daki Padişahlık) diye yazdı.

Bundan sonra 69. olmak üzere Rauf Bey'e de imzalattı. Ve sonra 81. olmak üzere kendileri imzaladı. Ve takrir Meclise arz olunmak üzere içtima salonuna götürüldü.

Belki bizim münakaşalarımızın da etkisiyle ortaya şu söz yayıldı:

(Mustafa Kemal Paşa. hilafeti ve saltanatı alıyor.)

Tanıdığım ve tanımadığım bazı mebuslar buna mani olmaklığım aksi halde birçok fenalıklar çıkabileceğini söylediler.
Ben de onlara (Saltanatın kaldırılması ve Hilafetin de (Osmanlı Hanedanında kalması) fikrinde olduğumu ve bu esasta bir takrir hazırlamak üzere bana bir gün kazandırmalarını rica ettim.

Bunun üzerine birçok mebus Meclisi terk etti. Bunun için takrir tayini esamiye (ad okunarak) reye konunca 132 kabul, 2 red, 2 de müstenkif olmak üzere reye iştirak edenlerin 136 olduğu görüldü.
Nisap için 25 reye lüzum olduğundan «yarın tekrar reye vaz edeceğiz» diyen Reise «yarın içtima yok» sesleri cevap verdi.
«O halde çarşamba günü olur» cevabı verildi.
Mustafa Kemal Paşa bu vaziyetten canı çok sıkılmıştı. Beni odasına çağırdı ve bu vaziyetin manasını sordu.

Ben de şöylece söyledim:

— Memlekete olan bağlılığım ve size olan samimiyetim her zaman olduğu gibi şimdi de fikrimi apaçık söylemeye beni mecbur kılar. Meclisin ekseriyetini kayıp etmiş olması bir tezahürdür. Bu takrirle sizin hilafet ve saltanatı almak olduğunuz kanaati belirmiştir. Kök de salmaktadır, korkarım ki, bu takrir çarşamba günü içtimaında galiba daha az rey bulacaktır. Çok nazik bir iş üzerindeyiz. Hilafet ve saltanatın hanedan değiştirilmesine karşı vakit vakit beliren tezahürün f'ili bir şekilde inkılabından (dönüşmesinden) korkarım.

Garp halkı ve ordusu hakkında söz söyleme selahiyetim yoksa da işin vahim bir neticeye varabileceğini temasa geldiğim mebusların haleti ruhiyesi göstermektedir.
«Ya fikren ve fiilen tezahürattan endişe ederek Şarktan geldiniz, diye kızgın cevap aldım.

Dedim ki:

«Evet, sizin Hilafet ve Saltanatı almanız arzusunu haber aldım. Buna karşı şarkta emrivaki (oldubitti) beklemek ve zuhura gelecek tezahürat karşısında işin nerelere kadar varabileceğini kestiremediğimden halimize ve tarihimize karşı fikrimizi Büyük Millet Meclisi'nde beyan etmek ve daha önce sevgi ve saygı ile bağlı bulunduğum başkomutanımı ikaz etmek istedim.»

Kulis ve Görüşme

Meclis, tarihsel günlerini yaşamaktadır. Karabekir, M. Kemal Paşa'ya karşı olan milletvekillerinin M. Kemal Paşa'nın Mecliste dinsel içerikli konuşmalarından örnekler getirdiklerini anlatır.

Bu kulis çalışmalarında M. Kemal Paşa'nın şu konuşmaları konu edilir:

«1 Mart 1922 tarihli nutkunda:


«Efendiler, İstanbul Cenabı Peygamberimizin bizzat alaka gösterdiği Eba Eyyub Ensari Halid Hazretleri'nin on dört asırdan beri meşhedinin temas ve nezareti maneviyesi altında tuttuğu bir şehirdir. Milletimiz bu şehri dilarada (gönül alan şehir) beş asır makam muallaı hilafeti (yüce hilafet makamı) muhafaza etmektedir.»

20 Temmuz 1922 tarihli nutuklarından:

«Meclisi alinizin ilk içtima günlerinde kabul ettiği bir esas vardır ki, o esas ananatı milliye ve mukaddesatı diniyemize tamamen mahfuz bulundurur. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da o olmasa tevfiki hareket ederek neticeyi mesudiyeye (mutlu sonuca) vasıl olacağından şüphe yoktur.»
Daha buna mümasil beyanat ve mefkure hatıralı ve imzalı ayrıca sarıklı fotoğraflarını gösterdiler.
Bunları vaktiyle benim de öğrendiğimi ve aynı kararı beslediğimden yeni kararlarla aralarında bulunmak için geldiğimi söyledim.

Herkes benden medet umuyordu. Benim, saltanatı kaldırmak ve hilafeti de Osmanlı Hanedanında bırakmak hususundaki fikrime itiraz edene rastlamadım. Şu halde 1 Kasım için bu esasta bir takrir hazırlanmasını ve benim de ayrıca teşebbüste bulunacağımı bazı arkadaşlara söyledim.

Bu zatlar ileri giderek M. Kemal Paşa'ya 20 Temmuz 1922 celsesinde başkomutanlık kendisine tevcih olunurken, zaferle beraber diktatör olarak istediğini yapacağından endişe edenleri tatmin için verdiği vaadi kendisine hatırlatmayı istiyorlar ve nutkunun şu parçasını okuyorlardı:

Makamı riyasetinizde bulunmakla mubahi olan (günahı ve sevabı olmayan) acizleri o gün iki kere mesut olacağım. İkinci saadetimi temin edecek husus, benim bundan üç sene evvel davayı mukaddesimize (kutsal davamıza) başladığımız gün bulunduğum mevkie rücu edebilmekliğin olacaktır... Hakikaten sinei millette serbest bir ferdi millet olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vakıfı Hakayık (gerçekler) olarak hak ve vicdanında manevi ve mukaddes haklardan başka zevk tanımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun maddi makamatın bir kıymeti yoktur.)
Bir de suretini aldıkları, Rıza Nur Bey'in yazdırdığı takriri okuyorlardı.

Esbabı mucibede mühim olan şu kayıt vardı:

«Eski Osmanlı İmparatorluğu münhedim (yıkılmış) olup yerine yeni ve milli bir Türkiye devleti, yine o zamandan beri padişah merfu (kaldırılmış) olup yerine Büyük Millet Meclisi kaim olmuştur, deniyor ve sonunda «binaenaleyh bervechi (olduğu gibi) ati (gelecek) kararın ittihazını rica ederim.»

Maddeler aynen şöyledir:

1 — Osmanlı imparatorluğu otokrasi sistemi ile beraber münkariz (tükenmiş) olmuştur.
2 — Türkiye devleti namıyla gene. dine, milli bir halk hükümeti esasları üzerinde müessis Büyük Millet Meclisi hükümeti teşekkül etmiştir.
3 — Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti münkariz Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olup hududu milli dahilinde yegane varisidir.
4 — Teşkilatı Esasiye Kanunu'yla hukuki hükümranı milletin nefsine verildiğinden İstanbul'daki padişahlık madun ve tarihe müntekildir.
5 — İstanbul'da meşru bir hükümet mevcut olmayıp İstanbul ve civarı da Büyük Millet Meclisi'ne aittir. Binaenaleyh aralarında umurı idaresi de Büyük Millet Meclisi Hükümeti memurlarına verilmelidir.
6 — Türkiye Hükümeti hakkı meşru olan makamı hilafeti esir bulunduğu ecnebiler elinden kurtaracaktır..
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kazım Karabekir, Kurtuluş Savaşını Uğur Mumcu'ya Anlatıy

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 23:32

YEDİ

Sorun nasıl çözülecekti?.
Kartlar açılmış; köprüler de atılmıştı.

Karabekir, bu gelişmeleri şöyle anlatıyor:

«Vaziyet çok nazikti.
Sakarya zaferinden sonra üç rütbe alarak müşir olmuş olan ve en büyük unvan sayılan Gaziliği de almış bulunan herhangi bir başkumandanın daha büyük ve son olan bir zaferden dolayı alacağı rütbe üç ay önce Meclis kürsüsünden yaptığı vait mucibince sinei millete bir fert olmasının hakikatte kolay olmadığını gösteriyordu.

Gerçi ben buna bir çare bulmuştum: Önce saltanatın ilgası ile Hilafeti Osmanlı Hanedanında bırakmak suretiyle sulhumuzu akdetmek.
Bundan sonra Cumhuriyet'! ilan etmek ve cumhurreisliğine sırf tarihi bir nam almak suretiyle mükafatlandırmak ve maddi olarak da ölünceye kadar bu makamın terfihlerinden istifade etmek üzere M. Kemal Paşa'yı intihap etmek ve millet kürsüsünden verdiği vait mucibince istifasından sonra halka serbest cumhurreisini intihap ettirmek.

Fakat birtakım kollayıcılar, bunu, benim kendi yerine geçmekliğim için bir tertip olduğu hakkında Gazi'ye laf yetiştirmişlerdi. Gıyabımda (Karabekir'le çok çetin uğraşacağım) dediğin de işittiğimden çok nazikleşen vaziyetimi hünü idare ve aynı zamanda milletimizin menfaatlerine uygun gördüğüm fikrin kabulünü temine uğraşıyordum.

İlk iş, herkesin iyi karşıladığı ve milletin selametine en uygun formülün Gazi'ye kabul ettirilmesiydi. 31 Ekim sabahı İsmet Paşa'yı buldum ve ona Meclisin ekseriyetinin bulunmamasının yarın daha fena bir şekilde tecelli edeceğini, o kadar büyük tehlikeleri atlatıp büyük zaferler kazandıktan sonra siyaset sahasında beceriksizlik neticesi halkı ve orduyu dile getirmenin maddi ve manevi mesuliyetinin Şark ve Garp Cephesi kumandanlarının birinci derecede omuzlarına yükleneceğini uzun uzadıya anlattım.
İsmet Paşa «Biz ne yapabiliriz?» dedi.

Ben «Birlikte Çankaya'ya Gazi'yi ziyarete gideriz ve şunu söyleriz:

(Şark ve Garp Cephesi Kumandanları sıfatıyla Başkomutanımıza arz ederiz ki, yazdırıp imzalattırdığınız takrir, herkeste hilafet ve saltanatı sizin alacağınız endişesini doğurmuştur. Mebusların çoğu bunun aleyhindedir. Ve mesuliyetten korkarak memleketlerine gitmek üzere hazırlanıyorlar. Şark ve Garp'ta halkın, vukku tabii olacak olan tezahürata karşı ordularımızın karşı durması imkanı yoktur. Bilakis ordunun bu tezahürata iştiraki mümkündür. Bunun için bu takririn geri alınmasını ve bunun yerini (Saltanatın kaldırılması ve hilafetin Osmanlı hanedanında bırakılması) esasında yeni bir takririn ortaya konması lazımdır. Aksi halde hiçbir mesuliyet kabul etmiyoruz.»

İsmet Paşa, teklifimi muvaffık buldu; fakat söz kendisinin idare edeceği, benim mümkün olduğu kadar sükutu muhafaza ile Gazi'ınizi kızdırıp işi inadına fena mecraya dökmek tehlikesine maruz bırakmamaklığımızı teklif etti. Ben de bunu maksadı temin etmeleri şartıyla kabul ettim.
31 Ekim sabahı Çankaya'da Gazi'yi ziyaret ettik.

Salona girince:

— Hayrola, Şark ve Garp Cepheleri komutanları bir arada, ne haber?., dedi.
İsmet Paşa da ziyaretimizin maksadını teklif ettiğim tarzda apaçık söyledi. Gazi sükunetle dinledi. Fakat renkten renge giriyordu. Kızdığı zamanlardaki mutat uzun iç çekişleri ile sigarasını da içiyordu.

İsmet Paşa'nın sözü bittikten sonra eline bir kağıt kalem aldı ve bana sert sert bakarak:

— Peki Paşam, ne tarzda istiyorsanız söyleyin yazayım., dedi.

— Paşa Hazretleri, umumun arzusu: (Saltanat mülgadır; Hilafet Hanedanı ali Osman'a aittir)'den ibarettir.
Rıza Nur Bey takririn 6. maddesini tadil edici yeni bir takrir teklif eder. Netice esaslı ve bütün milletin sevinçle kabul edeceği bir kanun yapılması ve kabul edilmesiyle mesele güzel hal olur., dedim.

Bunun üzerine bu tadil takririni her üçümüzün de söze karışmasıyla tesbit ettik. Gazi bana şu teklifi yaptı:

— Yarın Meclis'te ekseriyeti temin için ikinci Grup azasıyla da görüşerek tadil teklifini anlat. Herhalde yarın ekseriyeti temine çalışmalısınız..
İşte ortaya koyduğum formül nihayet bu surette Şark ve Garp Cephesi komutanları arasında Başkumandanın kendi eliyle yazarak 1 Kasım için hazırlanmış oldu.

Öğleden sonra 4'de 3. kolordu komutanlığından mebus olan Selahattin Bey'in23 evinde İkinci Grup'un ileri gelen ve eskiden tanıdığım arkadaşlarla görüştüm. Ve yarın için hazırladığım tadil teklifini ve esas formülümüzü uzun uzadıya münakaşa ettik. Muvaffık gördüler. »Ve akşam gruplarında görüşeceklerini ve yarın Meclis'te ekseriyetin teminini ve hayırlı kanun çıkaracağımıza yardım edeceklerini vaad ettiler. Ben de ayrıca diğer bildiklerimi yarın için temin ettim.

Saltanat Kaldırılıyor

TBMM 1 Kasım 1922 çarşamba günü açılır. Sinop Milletvekili Dr. Rıza Nur ve 54 arkadaşının verdikleri değişiklik önergesi okunur.

Saltanatın ve hilafetin kaldırılmasını düzenleyen yasa önerisinin 6. maddesi şu biçimde değiştirilmektedir:

«Hilafet Türklere, hanedan ali Osman'a aittir. Türkiye devleti makamı hilafetin istinatgahıdır (dayanağıdır).. Halifeliğe TBMM tarafından hanedanın ilmen ve ahlakan eslah ve erşet (iyi ve ergin) olanı intihap olunur.
TBMM hükümeti hakkı meşruu olan makamı hilafeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracaktır..'
İkinci grupta Selahattin, Hüseyin Avni ve arkadaşları olmak üzere 26 imzalı aynı mealde bir takrir verdiler.

İlk sözü Gazi aldı.

Peygamberimizi ve hilafeti medh ve sena etti. Çok uzun süren sözlerinin sonlarında:


(Bundan sonra makamı hilafetin dahi Türkiye devleti için ve bütün islam alemi için no kadar feyizkar olacağını da istikbal bütün vuzuhla gösterecektir.. Türk ve İslam alemi devleti bu iki saadetin tecelli ve tezahürüne menba ve menşe olmakla da dünyanın en bahtiyar devleti olacaktır) dedi.
Takrirler, Şeriyye, Adliye ve Kanunu Esasi Encümenlerine havale olundu. Encümenler birarada toplanarak müzakereye başladılar. Biz üç komutan bu tarihi müzakerede bulunduk. Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar da söz söylediler. Bana ağzımı açmaya hacet kalmadı. Uzun müzakere ve münakaşalardan sonra istediğimiz iki maddelik bir kanun layihası vücuda geldi. Guruptan sonra da Meclise arz olundu.

Ve okunduktan sonra tayini esamiyle (ad okunarak) reye konulmasına Gazi itiraz etti. Bunun üzerine Reis:

(Üç encümenin müttefikan ihzar ettikleri beyanname ve mevadı kabul buyuranlar lütfen ellerini kaldırsınlar efendim. Müttefikan kabul edilmiştir.)
Bu akşam mevlit kandili idi. Bu tarihi amelenin hayırlı olmasına beşarettir (müjdedir) denildi. Bu akşam ve ertesi gün bayram kabul edildi.
5 Kasım akşamı İsmet Paşa heyeti tren ile hareket ettiler. 17 Kasım'da Vahdettin bir İngiliz zırhlısıyla kaçtı. 18 Kasım'da Millet Meclisi'nde Vahdettin'in halline ve halife olarak Mecit Efendi'nin ilanına mevcut 162 reyden 148 reyle karar verildi. 9 müstenkif, 3 rey Selim Efendi'ye, 2 rey de Abdülrahim Efendi'ye verilmişti.

İstiklal Harbi'nde olduğu gibi bu inkılap hareketlerimizde de fikirlerimizi serbestçe bildirmek ve münakaşadan çekinmemek suretiyle ben vazifemi büyük bir vicdan hazzıyla yaptığım gibi kendisini ilk günden gerek İstanbul Hükümetine ve gerekse henüz tanıyan halka karşı muhafaza ve tanıttırmaya çalıştığım Başkomutanım ve eski silah arkadaşım Gazi Mustafa Kemal Paşa da benim fikir ve münakaşalarıma kıymet ve ehemmiyet vererek hepsini kabul etmişlerdi.
İsmet Paşa'nın gaybubeti (yokluğu) müddetince yanından ayrılmamaklığımı istemeleri ve beni her seyahatlerinde beraberinde gezdirmeleri de sulhten sonrası için de birlik ve beraberliğimiz için ümit verici bir beşaret telakki ederek emniyetlerini daha ziyade kazanacak vechile samimi müşaviri olmuştum. Bu halin devamını çekemeyenleri ve istemeyenleri de daima hesaba katarak hattı hareketimi tayin ediyordum. Bunun için de mesaimi maarif cephesine tevsik etmiştim.»

Karabekir, Doğu'dan beraber getirdiği çocuklara Cebeci'de atış talimleri yaptırttığını, milli talim ve terbiyenin planlanması için programlara beden terbiyesi derslerinin konmasını önerdiğini yazıyor.

Mustafa Kemal, 4 Kasım günü Türk Ocağı'nda Karabekir'in söz ve müziğini yaptığı «Sanayi» adlı oyunu izler ve oyundan sonra Karabekir'e «Bolşevikler bu kadar güzel ve tesirli bir oyun yapıp da esas meslekleri propagandayı yapamıyorlar» der..

Karabekir, savaştan sonra Genelkurmay başkanı olmayı beklemektedir. Bu niyetini M. Kemal Paşa'ya açar. M. Kemal Paşa, Karabekir'e Milli Savunma Bakanlığını önerir. Karabekir, Genelkurmay Başkanlığını ister.

«M. Kemal Paşa da mütalaamı muvaffık bularak birlikte mesai ve seyahat yapmaklığımızı bildirdiler. Hakimiyeti Milliye Gazetesi'ne milli talim ve terbiye hakkında makaleler yazmaklığıma müsaade buyurdular. Ben de bir seri makale yazdım. Maarifimizle ve mekteplerimizle de sık temaslarda bulundum.
Mustafa Kemal Paşa geleneğe çok riyetkar bulunuyordu. Kalpağını yemekte bile çıkarmıyordu. Resmi başlık kumaştan idi. Bursa'da Fevzi ve İsmet Paşalarla hep beraber bir arada bulunurken ben de kalpak aleyhinde bulundum. Ve kapalı yerlerde başı açık bulunmanın fayda ve lüzumunu da söylemiştim.
Ben, öteden beri yanlarına başı açık girerdim. Bunu hala temin edememiştim. M. Kemal Paşa da benimle latife edip duruyordu.
— Karabekir'in kusuruna bakmayın, o öteden beri başı açık yanımıza gelir...

Halk Fırkası...

M. Kemal Paşa, parti kurmak kararındaydı. Bu parti nasıl bir parti olacaktı? Müdafaai Hukuk örgütleri partiye mi dönüşecekti? Partinin ideolojisi ne olacaktı?

Karabekir bu konuda da endişelidir:

«Gazi'nin ne yapmak istediğini herkes merakla bekliyordu. Bunu ben de çok merak ediyordum. Siyasi bir fırka teşkil etmek fikrinde olduğunu öğrendim. Fırkaya (Müdafaai Hukuk) adını vermek arzusundaydı.

İttihat ve Terakki'nin yaptığı hatayı yapmamalıyız. Keşke onlar da çok ısrar ettiğim tarzda başka isim alsalardı da İttihat ve Terakki herhangi bir milli tehlike karşısında milli birliğe yarasaydı ve tarihte hep yüksek kalsaydı. İstiklalimizi kurtardığımız bir namı siyasi bir cemiyete vermek doğru olmaz mütalaasında bulundum.
(Halk Fırkası) adı muvafık görüldü. 2 Aralık'da Gazi bana Halk Fırkası'nı ilan edeceğini söyledi ve program müsveddesini de verdi.

— Lozan sulhu bitmeden, acele edilmese iyi olur...
fikrinde bulundum. 7 Aralık'da o teşebbüsünü matbuatla ilan etti. 11 Aralık'da Mecliste görüşülürken ortaya (Payitaht neresi olmalı?) sualini attılar.

Nafia vekili Feyzi (merhum):

— Meclis ne diyecek? Sen emir et olur biter... dedi.
İtiraz ettim ve evvelce takarrür ettirdiğimiz (kararlaştırdığımız) veçhile (İstanbul hilafet merkezidir. Ankara da hükümet merkezi, payitaht tabiri artık kalkmıştır) dedim.

Birşey söylemediler. Fakat İstanbul'u tercih ettiklerini his ettim.
(Mefkure Hatırası) ve Rıza Nur'un takriri kafamda canlandı.»
TBMM ikinci Grup'u, Karabekir'! ikinci başkanlığına seçtirmek ister. Karabekir bu öneriyi uygun bulmaz.

«Mecliste bir cereyan hasıl olmuştu:

Beni ikinci reis yapmak!
Bilhassa İkinci Grup bunu ısrarla istiyordu. Sebep olarak da (Gazi'yi iyi idare edebileceğimi) söylüyorlardı, yahut beni O'nun karşısına dikmek istiyorlardı..
Bunun doğru olmadığını, uhdemde Şark komutanlığı olduğu gibi M. Kemal Paşa seyahatlerinde benim birlikte bulunmaklığımı arzu ettiklerinden beraberlerinde daha faydalı olabileceğimi söyleyerek beni intihap etmemelerini, isteyenlere bildirdim. Ve namzetliğini koyan Ali Fuat Paşa'ya rey vermelerini rica ettim. Buna rağmen 11 Kasım intihabında bana 64 rey verdiklerinden kürsüde beyanatta bulunmak zaruretinde kaldım. İkinci Grup'daki arkadaşlarla ortada ayrılıkgayrılık kalmamasının içte ve dışta şu aralık iyi tesir yapacağını Gazi'ye söyledim. Ve muvaffakiyetle onlarla arasını bulmaya hayli uğraştım.

1 Ocak 1923'de beş haftalık Lozan sulhunun hiç bir neticeye varmadığını Maliye Müşaviri Hasan Bey (Saka)'in Mecliste izah etmesi mesaimin pek yerinde olduğunu gösterdi.

6 Ocak'ta Gazi ile sulhten sonrası için hayli görüştük. Sulhten sonra herşeyin ilme dayanabilmesi için geçen 18 Şubat'ta teklif ettiğim (mütehassıslar meclisi) lüzumunu açtım. Ve diktatörlüğün milli birliği sarsacağını ve fikir hürriyetini hırpalayacağını ileri sürdüm. Fikirlerime yanaşmıyorlardı.

9 Ocak'ta telefonla, yakında seyahate birlikte çıkacağımızı, verecekleri nutuklar hakkında esaslar hazırla; maklığımı bildirdiler. 10 Ocak'ta Mecliste, benim Müdafaai Hukuk grubu reisliğini kabul etmekliğim hakkında teklifler karşısında kaldım. Güya M. Kemal Paşa da bu reisliğin komutanlıkla birarada olacağını söylemiş. Bana birşey söylemediklerini ve benim bu makamlara gelmek' ligimin henüz sulh müzakereleri çetin safhalar arz ederken komutanlar siyasete karıştılar diye fena tesir yapacağını söyleyerek bu teklifi kabul etmedim. Akşam üzeri Gazi de Meclise geldi. Seyahat için hazırladığım notlarımı verdim. Ve mütehasıslara kıymet vermelerini de notlarıma ilave etmiştim.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kazım Karabekir, Kurtuluş Savaşını Uğur Mumcu'ya Anlatıy

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 23:32

SEKİZ

«Talim Terbiye'de birlik lazımdır. Mekteplerimiz her birinden çok farklıdır.
İlk tedrisatta birlik temin olunmalıdır.
Eski usul mektepler... Medreseler bulunmamalıdır.
Dilimiz ve kitaplarımız arap ve acem kisvesinden kurtarılmalıdır.»

Bunlar, Karabekir'in Hakimiyeti Milliye Gazetesi'nde i Yayınladığı, sonra da İzmir İktisat Kongresi'nde savunduğu görüşleridir.
Başkomutan ile Şark Cephesi komutanı arasında gerçi görüş ayrılıkları belirmiştir ama dostluklar bu görüş ayrılıklarını unutturmaktadır.
M. Kemal Paşa o günlerde her gittiği yere Karabekir'! de götürür. Aralarında güven duygusu tamdır. M. Kemal Paşa Karabekir'e. Karabekir de M. Kemal Paşa'ya içten ve yakın davranırlar.

14 Ocak 1923 günü M. Kemal, Karabekir ve Fevzi Paşa ile trenle İzmir'e gider. Gazi o gün çok öfkelidir. Öfkesinin nedeni de Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey'in çıkaracağı gazete için Ankara'ya matbaa makinası getirmesidir.

«Gazi pek asabi idi. Muhaliflerden Ali Şükrü Bey, (Ankara'ya matbaa makinası getirmiş.. Tan adında bir gazete çıkaracakmış, siz hala uyuyorsunuz) diye yaver! Hüseyin Abbas Bey'e verdi; veriştirdi. Ve (yakın, yıkın) diye çıkıştı.
Yalnız kalınca kendilerini teskin ettim. Bu tarzdaki beyanatının dışarıya aks edebileceğini ve pek de doğru olmadığını ahlattım.

15 Ocak'ta Eskişehir'deyken gelen haberde Afyon mebusu Şükrü Efendi'nin (Hilafetin saltanatı havi olması) hakkında tab ettirdiği risalenin bugün Ankara'da intişar ettiği (yayınlandığı) haberi geldi.

Gazi buna çok kızacak diye beklerken daha çok düşünmeye dalıyordu. Ve hilafetin lüzumundan bahsediyordu!
İzmit'de de İstanbul'dan gelecek gazetecilerle görüşecekti.

1 Kasım 1922 kararında Meclis kürsüsünden hilafet ve islamiyet hakkındaki nutuklarım gözden geçirdiği zaman kendilerine din bahislerini mühmel bırakarak (ihmal ederek) ilmi esaslarda görüşmelerin daha muvaffık ve kuvvetli olacağını teklif ettim. Ondan da, bundan da bahisle münakaşayı idare etmeyi tercih ettiğini söyledi. Ve bol bol da her yerde Hilafeti İslamiye'den daha çok bahis etti.

1 Kasım nutkunun mühim yerlerini okuyalım:

Efendiler.
Bu dünyayı beşeriyette asgari 100 milyonu mütecaviz nüfusta mürekkep bir Türk milleti azimesi vardır, yine 100 milyonluk Arap kitlesi vardır. Mazharı Nübüvvet ve Risa let olan Fahri alem Efendimiz bu kitlei arap içinde Mekke'de dünyaya gelmiş bir vücudi mübarek idi. Ey arkadaşlar, tanrı birdir: büyüktür, adatı ilahinin tecelliyatına s bakarak diyebiliriz ki, insan iki sınıfta, iki devirde mütalaa olunabilir.

ilk devir beşeriyetin sabavet ve şebabet devridir (insanlığın gençlik devridir..)., ikinci devir, beşeriyetin rüştü . kemal devridir (olgunluğa eriştiği devirdir). Beşeriyetin birinci devrinde tıpkı çocuk gibi, tıpkı genç gibi yakından maddi vasıtalarla kendisiyle iştigal edilmeyi istilzam eder gerektirir). ..Allah kullarının lazım olan noktai tekamüle vusulüne kadar içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla iştiali lazımei uluhiyetten addeylemiştir, (Allah'ı tanımak).. Onlara Hazreti alem Aleyhisselam'dan itibaren mazbut gayrı mazbut ve ona mütenahi (sonsuz) denecek ka|dar nebiler, peygamber ve resuller göndermiştir. Fakat Peygamberimiz vasıtasıyla en son hakayıkı diniye ve medeniyeti verdikten sonra artık beşeriyet ile bilvasıta temasbulunmaya lüzum görememiştir. Beşeriyetin derecei id3ki (anlayış derecesi) tenevvür ve tekamülü (aydınlanma gelişmeyi)., her kulun doğrudan doğruya ilhamatı ilahiye ile temas kabiliyetine vasıl olduğunu kabul buyurmuştur. Bu sebepledir ki, Cenabı Peygamber Hatemü'lEnbiya olmuştur. Ve kitabı, Kitabı Ekmel'dir. Son peygamber olan Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Selm)... diyerek doğumlarını, nübüvvet, risalet ve vefatlarını izah ve «bir vücudu mübarek» olduğunu beyanla doğumunun bugüne tesadüfüne «Inşaallah bu hayırlı tesadüftür» diyerek huşu ile duada bulundular.

Hilafet intihabı tafsil olunduktan sonra:

(..Emri hilafet mileli islamiyece en büyük maslahatr. Çünkü efendiler, Hilafeti Nebeviye ehli islam arasınrabıta olan bir emanettir. Ve ehli islamın kelimei vahdet üzere içtimalarını temin eden bir emanettir. Emanet ise Cenabı Hakk'ın bir sır ve hikmetidir ki teessüsü daima satfet ve kudret ile meşruttur (kurulması şiddet ve güce bağlıdır).. Ve ondan maksadı asli de defi fesat ve hıfz u asayişi bilat ve tanzim umurı cihat ile mesalihı ammeyi tanzim ve tesviyeden ibarettir. Bu dahi ancak Satvet ve kudret ile mesnuttur. Adellüh bu veçhile cari olagelmiştir.)

Halifeliğin zamanı tafsil edilirken:

(..Hazreti Ömer'in zaman:ı hilafetinde memaliki islamiye fevkalade denecek derecede süratle tevessü (genişlemek) etti. Servet çoğaldı. Halbuki, bir milletin içinde servet ve gına (bolluk) husulü beynennnas ağrazı bünyeviyenin hudusunu (sonradan olan) ve bu da ihtilal ve fitnenin zuhuruna bais olmak üzere bu alem gün ve fesadın mutazaı ahvalindendir.)

Vecizesinden sonra:

(..Şimdi efendiler,
Makamı hilafet mahfuz olarak onun yanında hakimiyet ve saltanatı milliye makamı ki TBMM'dir elbette yan yana durur... Bütün Türkiye halkı, bütün kuvvası ile o makamı hilafetin istinatgahı olmayı doğrudan doğruya yalnız vicdani ve dini bir vazife olarak taahhüt ve tekeffül ediyor.)
islam ve Türk tarihine ve hilafetle saltanatın asırlarca yan yana fakat ayrı bulunduğunu izahtan sonra:

(...bugün dahi saltanat ve hakimiyet makamı hila. fetin yan yana bulunabilmesi en tabii? halattandır, şu farkla, Bağdat'ta ve Mısır'ın saltanat makamında bir şahıs oturuyordu. Türkiye'de o makamda asil olan milletin kendisi oturuyor. Makamı hilafette dahi Bağdat ve Mısır'da olduğu gibi bir kudret ve mülteci bir şahsı aciz değil istinatgahı Türkiye devleti olan bir şahsı ali oturacaktır..

Bu suretle Türkiye Halkı asri bir devleti mütemeddine her gün daha rasim olacak, her gün daha mesut ve müreffeh olacak, her gün daha çok insanlığını ve benliğini anlayacak, eşhasın hıyaneti tehlikesine kendisini maruz bulundurmayacak, diğer taraftan makamı hilafette bütün alemi Islahın ruh ve vicdanının ve imanının noktai rabıtası, kulubu İslamiyetin bedii inşirahı (açılması) olabilecek bir izzet ve ulviyette tecelli edecektir. Bundan sonra makamı hilafetin dahi Türkiye devleti için ve bütün İslam alemi için ne kadar feyizkar olacağını da istikbal bütün vuzuhuyla gösterecektir. Türk ve İslam Türkiye devleti, iki saadetin tecelli ve tezahürüne menba ve menşe olmakla dünyanın en bahtiyar devleti olacaktır.)

28 Ocak İzmir nutuklarından:

(..TBMM Hükümetinin şeri şerif ahkamından ibaret bulunan Şura, adalet ve ulu'lemre itaat esasına tevfikan teşekkül ettiği ve Türkiye devleti için hilafet mevzuu bahş olmayıp ancak bu zan, alemi İslam nazarı dikkate alındığı zaman varit olabileceği, çünkü makamı hilafetin yalnızca Türk'e değil yüce alemi İslam'a aittir. alemi İslam eyevm hali esarette bulunmasına' binaen hilafet meselesi hal ve tesbit edecek seviyeye vasıl oluncaya kadar TBMM'nin makamı hilafeti bir noktai ümit olarak muhafaza edecektir.)

Bursa'da 23 Ocak 1923'de:

(..Hilafetin yalnız Türkiye halkına değil bütün İslam alemine şümulü olması hasebiyle bu makam hakkında karar vermek Türk milletinin selahiyeti haricindedir.)

İzmir'de 3 Şubat 1923'de:

(..Bizim dinimiz en makbul, en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur". 5.ir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz tamamen bunlara mutabıktır.)

İzmir'de iken 29 Ocak'da M. Kemal Paşa ile Latife Hanım'ın nikahları yapılmıştı. Fevzi Paşa ve bert, Gazi'nin şahidi olarak iki yanında oturmuştuk.
5 Şubat'ta Akhisar'da iken İsmet Paşa'dan 4 Şubat'ta sulh müzakeresinin inkıtaa uğradığı hakkında şifreli telgraf geldi.

Yine bu arada Ankara'dan Meclis ikinci reisi Ali Fuat Paşa'dan mühim bir şifreli telgraf geldi:

«Gazi'nin geçen yıl millete verdiği söz mucibince bir tarafa çekilmesi şartıyla kendisine bir saray ve ayda on bin lira muahhassasat (ödenek) verilesi hakkında riyasete bir takrir verilmiştir, müzakereye koyalım mı?»

Gazi buna çok kızdı. Rengi kaçtı. Şifreyi bana da okuttu. Mütalaamı sordu. O hala hilafeti uhdesine almaya ve eski mefkuresine kavuşmaya uğraşırken kendisine bu tavsiye çok acı geldi. Gerçi gıyabında bu tarzda ve dış siyasetimiz henüz takarrür etmeden bu teşebbüs doğru değildi.

Bunun için mütalaamı şöylece söyledim:

«Henüz sulhumuz takarrür etmediğinden hali harpteyiz demektir, bunun için bu meselenin ortaya çıkması mevsimsizdir. Sulhun aklinden sonra bu karar» kimsenin teklifine lüzum kalmadan siz verirsiniz.»

Ve cevabımı beğendi. Şifreyi getiren yaveri Mahmut Bey (Siirt Mebusu, Milliyet Gazetesi sahibi) şu emri verdi:

«Paşa'nın dediği gibi bir cevap yaz.»

Mahmut Bey gittikten sonra M. Kemal Paşa'dan bazı mütalaalarımı söylemekliğime müsaade alarak dedim ki:

«Görüyorum ki, başkumandanlık uhdenizde bulunduğu halde siyasi bir fırka kurmakla meşgul olmanız aksi tesirler yapıyor. Bunun memleket dışındaki akislerinin daha fena olacağını tahmin ederim. Bunun için sulhun akdine kadar bu gibi hareketle meşgul olmaktan sarfı nazar buyursanız.. Bunu Ankara'da fırkayı tesis kararınızı matbuaya aks etmeden önce de rica etmiştim.»

Gazi mütalaama cevap vermedi. O hala Ankara’daki havanın halin! düşünüyordu.
Benim bu son mütalaamı kabul etmediğini mefkuresine daha şiddetle sarıldığım Balıkesir'de gördüm.
7 Şubat’ta Ulucami'de öğle namazını kalabalık bir cemaatle kıldık. Sonra mevlut okundu. Bundan sonra da M. Kemal Paşa minbere çıkarak mükemmel bir hutbe okudu.

Tarihi hutbeyi aynen veriyorum:

(..Millet. Allah birdir, şanı büyüktür, Allah'ın selameti, atıfeti ve hayri üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara hakayıkı diniyeyi tebliğe memur resul olmuştur. Kanunu Esasi cüm lenizce malumdur ki Kur'anı Azimüşşan'daki nusus (açıklık)'tur. insanlara feyz vermiş olan dinimiz son dindir, ekmel (eksiksiz) dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa ve hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor, eğer akla, mantığa ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavain tabbiyeyi ilahiye beyninde tezat olması icap ederdi. Çünkü bilcümle kavanin kevniyeyi (dünya ve ahiret yasaları) yapan Cenabı Hak'tır.

Arkadaşlar:

Cenabı Peygamber, mesaisinde iki dareye (daire), iki haneye malik bulunuyordu. Biri kendi hanesi, diğeri Allah'ın evi idi. Millet işlerini, Allah'ın evinde yapardı. Hazreti Peygamber'in eseri mübareklerine iktifaen bu dakikada milletimize, milletimizin hal ve istikbaline ait hususatı görüşmek maksadıyla bu darı kudside Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. Beni mazhar eden, Balıkesir'in dindar ve kahraman ihsanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyorum. Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek yalnız meşveret için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihni başlı başına faaliyette bulunmak içinelzemdir, işte biz de burada din ve dünya için, istikbal ve istiklalimiz için. bilhassa hakimiyet için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben kendi düşüncemi söylemek istiyorum. Hepinizin düşündüklerini anlamak istiyorum. amalı milliye, iradı milliye yalnız bir şahsın düşüncesinden değil bilumum efradı milletin arzularının, emellerinin muhasalasından ibarettir. Binaenaleyh benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız, serbestçe sormanızı rica ederim.»

Gazi minberden indi ve mihrabın önünde, namaz kıldığımız yerde yanıma geldi. Halkın sorularına cevap verirken su sözleri ile, hutbel sena ile izah etti:

«Biliyorsunuz ki, Hazreti Peygamber, zamanı saadetlerinde hutbeyi kendisi irat ederdi. Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek Hulefai Raşidin (ilk dört halife) hutbelerini okuyacak olursanız, görürsünüz ki, gerek Peygamber'in ve Hulefai Raşidin'in söylediği şeyler, o günün meseleleridir. O günün askeri, idari, mali, siyasi ve içtimai hususatıdır. Ümmeti islamiye tekessür (çoğalma) ve memaliki islamiye tevessüse başlayınca Cenabı Peygamber'in ve Hulefai Raşidin'in hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin irat etmelerine imkan kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri iblağa birtakım zevatı memur etmişlerdi. Bundan herhalde en büyük rüesaydı (başkanlar). Onlar camii şerifte ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı tenvir ve irşat için ne söylemek lazımsa söylerlerdi. Bu tarzda devam edebilmesi için bir şart lazımdı. O milletin reisi olan zatın halka doğru söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması, halkı ahvali umumiyeden haberdar etmek son derece haizi ehemmiyettir.

Çünkü herşey açık söylendiği zaman halkın dimağı hali faaliyette bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri red ederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir»
diyerek padişahların hutbeyi arapça okumalarını istibdatlarını idame için olduğunu, taunun için hutbenin Türkçe olması lüzumunu bildirdi.

Lozan'daki sulh müzakerelerinden de biraz bahis ettikten sonra (Halk Fırkası) hakkındaki suale geçti:

«Bu milletin siyasi fırkalardan çok canı yanmıştır. Şunu arzedeyim ki, memaliki sairede fırkalar behemehal iktisadi maksatlar üzerine teessüs etmiştir ve etmektedir» diyerek bizim gibi zengin olmayan Balkan hükümetlerinin nasıl kurulduğundan ve halkın siyasi ve iktisadi terbiye aldığından haberi yok., gibi ifadelerde bulundu.

Şu sözleri ilerisi için düşüncelerini göstermek itibariyle dikkati çeker:

«Halk Fırkası halkımıza terbiyei siyasiye vermek için mektep olacaktır. Beni seven ve hayatımı düşünen arka dostlarım bana böyle bir fırkai siyasiye teşkil etmemekliğimi tavsiye etmişlerdir. Filhakika vazifei milliyenin hitamında köşeye çekilerek istirahat etmekliğim benim için bir menfaattir, bunu yapabilmek için şimdiye kadar istihsal olunan neticelerin tesbit olunduğu gibi devam edeceğine itimat etmek icap eder, fakat, bu hususta henüz bi endişe olamam. Hiçbirinizin de bi endişe olmamanızı tavsiye ederim.

(..). İşte bu noktai nazardan milletin içinde bir fert olarak ve tekrar milletin intihabına nail olursam TBMM'de •aza sıfatıyla çalışmayı vazife telakki ediyorum. Efendiler, ne ben ne siz şahıslarımız üzerinde vaziyetler ihdasına kalkışmayalım. Biz hepimiz o surette çalışalım ki, kuracağımız şey milli bir müessese olsun. Bu da millete terbiyei siyasiye vermekle olur.»

M. Kemal Paşa, minberde mükemmel bir hutbe okumakla bu tarzdaki mesaisine taraftar olmadığım hakkındaki beyanatıma halk huzurunda verdikleri cevap apaçık da (beni çok seven ve hayatımı düşünen bazı arkadaşlarım böyle bir fırkai siyasiye teşkil etmemekliğimi tavsiye etmişlerdir.) beyanatıyla da benim 17 Temmuz 1921 münakaşalarımızda şarktan yaptığım teklifi (..bendeniz zatı samilerlnin bu kabil siyasi fırkalara... iştirakten bari kalmasına hasseten taraftarım) ve bu kerre Halk Fırkası meselesinde dahi sulhun takarrürüne kadar olsun başkomutan sıfatıyla bu kabil cereyanlara girişmemesini tavsiyeme de kat'i cevabını vermiş oldu.

Gerek mutaassıp bir dil ve eda ile İslamcılığı ele alması ve gerekse siyasi bir fırka teşkiline ve onun başına geçmeye karar verdiğini ilan etmesi bende şu kanaati tamamladı:

Napolyon, vaktiyle başkomutanlıktan (muhalif fırka yapan bir diktatör başına neler geldiğini görür) fikrine dayanarak nasıl bir fırka ile imparatorluğa çıkmışsa şimdi de, Mustafa Kemal Paşa'da aynı surette başkomutanlıktan tek fırka ile önlemekliğime rağmen hilafet ve saltanatı almak mefkuresine yürüyecektir. Bu yolda benim vatan ve millete karşı vazifem de şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da bu tehlikeli yolu önlemek olacaktır. Şüphesiz ki, samimiyet ve ikna He sonuna kadar uğraşmak ve mümkün olmazsa cephe almakla...»

Asla Camilerle Değil!

M. Kemal Paşa, Balıkesir'de verdiği hutbeden sonra Kazım Karabekir düşüncelerini öğrenmek ister.
«Akşam M. Kemal Paşa bugünkü beyanatını nasıl bulduğumu sordu.

Ben de kendilerine olan samimi bağlılığım kadar kendilerinden aynı karşılığı gördüğüme dayanarak fikrimi söyleyeceğimi bildirdim ve dedim ki:

— Dünya işlerini camilere soktuğumuzun acısın» çektiğimiz yetmez mi Paşam? Milli işlerimizi neden yine camilere sokuyoruz? Ve neden siz başkumandan olduğunuz halde dinle, hilafetle bir din adamı gibi hatta daha ileri giderek meşgul oluyorsunuz? Münevverlerimiz haklı olarak bu gidişi iyi telakki etmeyeceği gibi bu yol da esasen tehlikelidir. 1921 Şubat'ında şarktan teklifimde birtakım muhafazakarların yine işe karışarak teceddüd hareketlerinden (yenilenme hareketlerinden) mahrum kalacağımız endişesini arz etmiş ve memleketin yüksek mütehassıslarıyla esaslı programlar yapılarak bunların tatbikinde sebat ve sadakat lüzumunu bildirmiştim.

Paşam, görüyorum ki, siz din ve hilafet kuvvetlerine çok ehemmiyet veriyorsunuz; şu halde muhafazakarlara dayanmak istiyorsunuz. Size bu vesile ile bir daha o eski teklifimi arz edeyim. Yanımda bir sureti var cep cüzdanımdan çıkardım verdim , bir daha lütfen okuyunuz.

Türk milleti teceddüde muhtaçtır. Ve bunu da mütehassıslarla başarabiliriz. Asla camilerle değil, asla muhafazakarlarla değil.
Din, vicdan kanaatidir; münakaşaya gelmez, ilim adamı olan bizlerin ve hele sizin bunu ele almanızı katiyen doğru bulmuyorum. Bunu tamamiyle mühmel bırakmalısınız. Bu mütalaalarımı daima size açık kalbimle söyleyeceğim.)
M. Kemal Paşa mütalaalarımı samimi karşıladı.

Ertesi gün yaverlerinden naklen benim yaverim, Gazi'nin şu ifadesini bildirdi:

«Ben, Karabekir'in bana bu kadar samimi olduğunu zan etmediğimden çok çekişeceğimizi tahmin ediyordum. Halbuki o çok açık yürekli ve candan insanmış. Beraber «alışacağımızı görerek memnun oluyorum.»
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kazım Karabekir, Kurtuluş Savaşını Uğur Mumcu'ya Anlatıy

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 23:33

DOKUZ

Balıkesir'den sonraki, ilk durak İzmir'dir.
İzmir’de «İktisat kongresi» toplanacaktır.
Başkomutan ve Şark Cephesi Komutanı birlikte İz.mir'e giderler. Yolda dini konuları hiç konuşmazlar.
Manisa'da karşılayıcılar Karabekir'den kongreye «Manisa delegesi» olarak katılmalarını isterler. Karabekir «cephe komutanı» olduğunu, bu nedenle kendisinin «mazur» görülmesin ister.
Manisalılar ısrarlıdır.

Ertesi gün Manisalılar bir oldubitti ile Kazım Paşa'yı delege seçerler. Bir grup da bazı yabancı ajanların .kongreye gelip «Türklerin askerlikten başka birşey beceremeyeceklerini» kanıtlamak amacıyla kongrede karışıklıklar çıkaracaklarını bildirir.
Önlem almak gerekecektir.

Karabekir, M. Kemal'in «TBMM reisi» ve «başkomutan» sıfatlarıyla kongre başkanı olmasını sakıncalı bulur. Gazi, «Manisalıların ısrarına göre siz kongreye girin ve idare edin» der.

Kongre M. Kemal'in «fahri reisliği» altında açılır. Kongre başkanlığına Karabekir seçilir. Karabekir, kongre kararlarını kitap halinde bastırır.
iktisat kongresinden sonra Karabekir Ankara'ya döner.

İsmet Paşa da Lozan'dan dönmüştür.
İsmet Paşa. Kazım Karabekir'e «Lozan sulh kongresi azalarının Türk milletinin işgalden kurtulan kısımlarının da» katılacakları bir seçim istediklerini bildirir.
Konu grupta da görüşülür ve kabul edilir.
O gün Ankara'da tatsız bir gün yaşanmaktadır. Trab zon Milletvekili Ali Şükrü Bey ortadan kaybolmuştur. Mecliste, ikinci grup milletvekilleri kürsüden hükümete sert eleştiriler yöneltmektedirler.

Sonrasını Karabekir'den öğrenelim:

«Ne kötü tesadüftür ki, bugün Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey'in ortadan kaybolması ve bunun.da Mustafa Kemal Paşa'nın muhafız taburu komutanı Topal Osman Ağa'nın bir cinayeti olarak ortaya yayılması, Ankara havasında bir samimiyetsizlik ve itimatsızlık uyandırmaya sebep oldu. Yeni intihaba karar verildiği bir günde, Ankara'da matbaa açmış ve gündelik bir siyasi gazete çıkarmaya başlamış bulunan bir muhalif mebusun ortadan yok edilmesi çirkin olduğu kadar tehlikeli bir işti. Bunu muhalif mebuslar, doğrudan doğruya Gazi'den biliyorlar ve tevkif müzekkeresi çıkarmaya kadar da ileri gidiyorlardı.

2 Nisan sabahleyin ikamet ettiği daireden Başvekil Rauf Bey, Müdafaai Milliye Vekili Kazım Paşa telefonla yaverime şunu yazdırmış:

(Bugün saat 6'dan beri Çankaya'da Gazi'nin köşkü civarında Muhafız taburuyla Osman Ağa taburu arasında müsademe başladı. Osman Ağa ve en kıymetli heyeti maktul düşmüş. Gazi. Latife Hanım ile birlikte istasyonda Rauf Bey'in yanında. İsmet ve Kazım Karabekir Paşaların da gelmelerini istiyorlar.)
Derhal gittim.

Gazi'yi çok müteessir buldum. Muhafız Nizamiye taburunun kendi dairesini delik deşik ettiklerini anlattı. «Neticede Osman Ağa taburuyla anlaşır mı?» diye endişe ediyorlardı.

Kars'tan gönderdiğim bu bin kişilik Giresun taburunun talihinin sonunu böyle görmek beni çok müteessir etti. 14 Ocak günü trenle Bursa'ya ayrıldığımız gün Gazi'nin Cevat Abbas Bey'e, Ali Şükrü Bey ve matbaası hakkında Söylediği şiddetli sözler ve benim kendilerini teskinim gözlerimde canlandı.
Bu aralık Muhafız tabur komutanı İsmail Hakkı Bey30 geldi. Gazi, endişesini ona da söyledi ve «taburundan emin misin?» diye sordu. O da emin olduğunu söyledi.

Nihayet mesele birçok masumun ölümü ile neticelendi. Ali Şükrü Bey'in cesedi de ertesi gün ortaya çıktı. Ali Şükrü Bey de telefon telleriyle boğulmuş ve Çankaya gerilerinde bir yere gömülmüş.

4 Nisan’da Ali Şükrü Bey'in cenazesi İkinci Grup'un elleri üstünde Meclis kapısına getirildi ve «ikinci kurban gidiyor» diye haykırışmalar oldu.
Ali Şükrü'nün cenazesi İstanbul'dan geçilerek Trabzon'a götürülmek isteniyordu. Bunun şu aralık sebep olabileceği tezahürler memleket hesabına çok zararlı olabilirdi. Cenaze, hükümetin kararı ile İnebolu üzerinden Trabzon'a götürüldü.
Akşamüstü de Millet Meclisi'nin kararı ile Topal Osman'ın cesedi Meclis binası önünde asıldı.»

Yeni Seçime Doğru

«Birinci Grup» adı verilen grup yöneticileri, Batı ve Doğu Cephesi komutanları biraraya gelecek yeni seçim sistemini saptarlar. Bu ilkeler saptanırken Müdafaai Hukuk cemiyetlerinin «Halk Fırkası»na dönüşmesi 'de kararlaştırılır. Yayınlanan bildirgede hilafetin «beynelİslam» ve dayanağının da TBMM olduğu duyurulur.
M. Kemal, 8 Nisan 1923 günü «Halk Fırkası umdeleri»ni açıklar.

Bu ilkelerden 5'si şöyledir:

(İstinatgahı TBMM olan makamı hilafet beynelİslam bir makamı mualladır. İslam dininde bütün namazlar ce'ınaatla eda olunur. Cemaatın bir emeli vardır ki, cemaatı terkip eden bütün fertler ona iktida ederler (uyarlar).. Bu suretle imam, cemaatın timsali olmuş olur. Cemaatın fertler arasındaki tesanüdü imamın şahsında tecelli eder. Her imamın kendi cemaatı namaz esnasında birleştirerek bir çok ruhtan tek bir ruh meydana getirmesinde küçük bir tesanüt husule gelir. İslamiyette bundan başka bir de büyük" tesanüt vardır ki, bütün ümmeti tek bir ruh haline getirir. Bunun şekli de bütün insanların manevi bir surette bir imamı ekbere (büyük imama) iktida eylemeleridir. İşte bu imamlara ondan (Halife) namı verilir.

O halde namaz kılınırken yalnız gözümüzün önündeki cemaatın imamda temerküz eden ruh vahdetini (imamda toplanan birliğini) görmekle iktifa etmemeliyiz. Bilmeliyiz ki, bu cemaattan başka milyonlarca cemaatlar da aynı zamanda bir ümmet halinde birleşmişlerdir. Bu birleşme bütün milletin bir büyük imam etrafında yani (Halife)'nin çevresinde birleşmesiyle husule gelir. Demek ki, küçük imamlar, küçük cemaatları temerküz ettirerek küçük tesanütler (dayanışmalar) vücuda getirdiği gibi imam da bütün ümmeti temerküz ettirerek İslam alemindeki umumi tesanüdü husule getirmiştir.
Yeryüzünde bir hilafet makamı bulunmazsa İslam alemi kendisini imamesiz kalmış bir teşbih gibi dağılmış, perişan görür.

Bu ifadeden anlaşılıyor ki, mutlaka İslam ümmetinin başında (Halife) namı verilen şahsi bir timsalin bulunması lazımdır. Fakat bu yüksek makamı hangi Müslüman millet kendi içinden bir şahsiyet seçerek vücuda getirebilir? Dinen halifenin gayri müslim hiçbir devlete tabi olmaması şart olduğundan halifeyi kendi içinden doğuracak milletin mutlaka kuvvetli bir orduya ve tam bir istiklale malik olan mücahit bir İslam milleti olması lazımdır.., Birçok asırlardan beri bu şartları haiz olan millet Türk milleti olduğu gibi bugün de bu şartları haiz olan millet, yalnız yeni Türkiye'dir. Buna binaen TBMM bizzat halife hazretlerini intihap ederek kendisini bu muazzez ve muhterem makama istinatgah yapmıştır.)

Bir aralık Çankaya'da çifte minareli büyük bir cami yapmak hevesi de uyandı ve gazetelerde de neşrolundu.
M. Kemal Paşa, Halk Fırkası Reisinin kendisi olduğunu ve uzun vadeli bir programın tatbiki vazifesini üzerine aldığını ilan etmekle 20 Temmuz 1922 Başkomutanlık Kanunu müzakeresinde Millet Meclisi kürsüsünden vait ve ilan ettiği (sinei millete bir fert olarak kalacağı) meselesinden vazgeçtiğini de bildirmiş oldu.

Bazı vekillerin de dahil oldukları bir intihap komitesi teşkil etti. Ve reisliğini de kendisi deruhte etti. Bu komitede benim de bulunmaklığımı arzu ettiler. İstasyon'daki malum binada toplandık.

Gazi'nin ilk teklifi şu oldu:

— Millet bana itimat reyi versin, mebusların seçimini bana bıraksın.
Bu teklife itiraz ettim.

— Milletin size itimat etmesi tabiidir. Fakat bu itimat onun Hukuku esasiyesine hakim olmasını icap ettirmez. Böyle bir intihaba milli intihap denilmez ve bu tarzda toplanacak Meclise de Millet Meclisi denmez., dedim.

Mütalaamı kabul edip bana iltihak edenler görülünce Gazi de bu fikrinden vazgeçti. Fakat her taraftan kendisine en çok emniyeti verenler listeye girdiler. Ve hatta hükümet ve Müdafaai Milliye vekilinin dahi yardımı ile seçime arz olundular.

İkinci gruptan kimse namzet gösterilmedi. Halbuki, bunların çoğu İstiklal Harbi'ne ilk günden beri canla başla hizmet etmiş insanlardı. Bu hususta aramızda münakaşa da oldu.

Gazi:

— Ben muhalif istemiyorum... diyor ve kendisine sözle ve yazıyla en çok sadakat gösterenleri, birinci Meclis'te fiiliyatıyla bu emniyeti kazananları ve hemen bütün karargah mensuplarını namzet gösteriyordu.

Ben de:

— Böyle emre ram bir Meclis ile dünyaya hakim olan itilaf milletlerinin emniyetini kazanamayacağımı ve dahilde de hürriyet mefhumunu kaldıracağımızı ve belki daha şiddetli bir muhalefete yol açılacağını., söyleyerek itiraz ediyordum.
Nihayet İntisap Komitesine gitmedim.

Fakat Latife Hanım ile birlikte Kubbeli Bağlar'da oturduğum havuzlu köşke gelerek ben! aldılar ve ayrılmamaklığımı rica ettiler.
Ben de artık muntazam beraberlerinde oldum.
(...)

18 Temmuz'da Trabzon'dan gelen haberler Gazi'nin canını çok sıktı. Ali Şükrü Bey cinayeti, gazete sütunlarında kendisine atıf olunuyordu. Trabzon hakkında Sivas Kongresi sırasında da çok sert hareket etmek istedikleri zamanda mani olmuş ve ikna herşeyin başıdır diyerek icap eden iyi tedbirlerle işleri yürütmüştüm. Şimdi vaziyet daha da nazikleşmişti.

M. Kemal Paşa bana şunu söyledi:

— Trabzon'da kaynayan bir kazan var. Şen bunu vaktiyle söndürmedin. Şimdi de yine kaynamaya başladı.
Bu sefer kuvvetli bir yumruk hak ettiler. Bunu nasıl yapmayı muvafık bulursun?.. Müdafaai Hukuk merkezinin büyük suistimalleri de varmış.

— Gayri kanuni hiçbir icraata taraftar değilim. Bilhassa şu aralık. Bunun için arkadaşlardan mürekkep bir heyet göndeririz. İhtilas varsa tetkik eder; bulur. Halkın sükunetini bozmak isteyenler hakkında da lüzum görülürse kanuni takibat yapılır... cevabını verdim.
Bu tarz muvafık görüldü.

Trabzonlular Kazım Karabekir'den milletvekilleri olmalarını isterler. Karabekir, doğduğu ve büyüdüğü şehir olan İstanbul'dan milletvekili olmayı arzular. Edirne ve Aydın'dan illerinden milletvekili olması 'için öneriler gelir.
İkinci Meclis'e girebilmek için kulis çalışmaları hızlanmıştır. Karabekir, bu kulislerden tedirgin olur;

O günleri anılarında şöyle anlatır:

«..bir taraftan İkinci Meclis'e girebilmek için, bilgi, emek ve seciyesi ile tanınmış olmaktan ziyade sadakat ve mutavaatla (başeğme) temayüz etmiş olmak ve türlü vasıtalarla Gazi'ye hulul etmek (çevresine sokulmak) ise yaramıştı.
Mektuplarla, şiirlerle M. Kemal Paşa'nın bir düzüye tekrarlanan sözler muayyendi.
(Bizi sen kurtardın, ne emir buyurulursa keramettir.)
Ve bir sürü methiyeler.

İstiklal Harbi nasıl başladı? Nasıl bir seyir takip etti? Bugünkü durum nedir? istikbal için planımız ne olmalıdır? Artık kimseyi ilgilendirmiyordu. Biricik düşünce Gazi'nin teveccühünü kazanmak ve mebus olmak ve memleketin nimetlerinden istifade edebilmekte idi. İstiklal Harbi'ınizin neticesini görünceye kadar İstanbul hükümetinin ve Padişah dalkavuklarının bile günahlarını af ettirebiliyorlar ve yeni devlet kuruluşunun ön saflarında yer alabiliyorlardı.
Saadet avcılığı dehşetli bir yarış halinde başlamıştı.

Tehlike büyüktü.

İstiklal Harbi'nin fedakar ve feragatli arkadaşlarıyla Gazi'nin arasına her gün yeni simalar giriyor ve yerleşiyordu. Ve artık İstiklal Harbi'ndeki gibi fikir sahipleri ile iş birliğinden ziyade mutavaat ve alkışa hazır bir zümreye roller verilmeye hazırlık görünüyordu.
Artık Gazi hangi yolu tutarsa yeni Meclis O'nun istediği suretle hedefine götürecekti.
Koyu mutaassıplar da din ve hele İslam aleyhindeki yeni yolda birbiriyle çatışacak bir halde değildiler!

Diğer taraftan da Ankara'da yeni bir hava esmeye , başladı:

İslamlık terakkiye mani imiş!
Halk Fırkası la dini (din dışı) ve la ahlaki (ahlak dışı) 'olmalı İmiş.. Macarlar ve Bulgarlar gibi ufak milletler bizim gibi Almanya tarafında bulunarak mağlup oldukları halde istiklallerini muhafaza ediyorlarmış.. Medeniyete girmişlermiş.. Türkiye İslam kaldıkça Avrupa ve İngiltere .müstemlekelerinin çoğunun halkı İslam olduğundan bize düşman kalacakmış. Sulh yapmayacaklarmış.

10 Temmuz 1923'de Ankara İstasyon'undaki Kalem mahsus binasında fırka nizamnamesini müzakereden sonGazi ile yalnız kalarak hasbıhallere başlamıştık.

— Dini ve ahlakı olanlar aç kalmaya mahkumdurlar.. dediler.

Kendisini hilafet ve saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla latife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen M. Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce şu izahatı verdi:

— Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur..

Gerçi İsmet Paşa da 5 Ocak 1923 tarihinde bana yazdığı mektupta (vatanımız ne zaman mamur olacak? Bir tek ve asıl mesele budur. Sulh olsa da olmasa da..) demişti. Fakat iki Lozan arasında Ankara'ya geldiği zaman kendisinden bu garip manada mütalaa işitmemiştim. Zengin olmak, mamur olmak, planlı bir çalışma ve zamanla olurdu.

Gazi'ye şu mütalaamı söyledim:

— Nereden, ne maksatla geldiği 'bilinmeyen ve üzerinde kendi milli kudretimizle işlenmeyen fikirler milli bünyemizi sarsar. Tanzimatın da bu surette kurbanı olduk.

Bizi kuvvetle çözemeyenler yaldızlı formüllerle cevherimizi eritebilirler. Harben kazandığımızı, sulhteki yanlış ve vakitsiz adımlarımızla daha doğrusu Avrupalılara aldanmakla elimizden kaçırdığımızı onlar pek iyi bilirler. Bunun için ilim ve ihtisasa hürmet etmek ve bilgili ve seciyeli adamlarımızla üzerinde işlenmemiş fikirleri program diye kabul etmemek, yeniden aldanmamak için biricik yoldur.

Kendi ilim müesseselerinde işlenmemiş veya kontrol edilmemiş bayağı fikirlerin tatbiki diğer bir bakımdan da tehlikelidir. Emirle yaptırılacak, yani şiddetle tatbik olunacak demektir. Bu tarz belki itaat temin eder fakat sevgi asla!
Bu hususta kenditecrübelerime de dayanarak diyebilirim ki, itaat görünüştedir ve muvakkattir.

M. Kemal Paşa:

— Dini ve ahlaki inkılap yapmadan önce birşey yapmak doğru değildir. Bunu da ancak bu prensibi kabul edebilecek genç unsurlarla yapabiliriz.

Ben:

— Dinsiz ve ahlaksız bir millete bu dünyada hayat hakkı olmadığını tarih gösteriyor. Paşam, bu akide bizi bolşevizme götürür, İngilizler, mütarekenin ilk zamanlarında bizi bolşevikliğe teşvik ediyorlardı. Demek bizi başka yoldan yine oraya sürmek istiyorlar?

Bunun manası açıktır:

Türkiye'yi Ruslarla paylaşmak.
Bu hususta Erzurum'da da aynı fikrimi izah etmiş olduğumu ve daha önce de Amasya kararınıza mani olmuş bulunduğumu hatırlarsınız.

Sonra siz Meclis kürsüsünden haykırdınız:

(Sulhten sonra millet safları içine çekilerek bir ferdi millet gibi yaşayacağım.)
Halbuki şimdi halkın asla hoşuna gitmeyeceği ve benim bile ucunu bir uçurum gördüğüm bir formülü halka kabul ettirecek bir idare kurmaya gidiyorsunuz. Bunu yapmayınız. Milli birliğimiz sarsılır; bir tufeyli tabaka halkın başına geçer kanını emer. Hiçbirimizin hayatı uzun değildir. Bu milletin yeni sarsıntılara tahammülü yoktur, İzmir İktisat Kongresi iktisadi ihtiyaçlarımızı tesbit etti. Bir heyeti' milliyemiz maarif programını tesbit edecek. Mütehassıs bir askeri heyetle (ordunun ilim ve irfanını) tesbit ettiriniz. Bu suretle planlı ve programlı olarak İstiklal Harbi'ni canıyla, başıyla kurtaran milletimize hürriyet ve aşk saadetini tattıralım.

Gazi beni sükunetle dinledi. Münakaşayı uzatmadı. Anladık ki, yeni bir muhit onu yeni havaya çekmek istiyor. Fakat kati kararını vermiş değil.

ON

Karabekir, gelişen yeni koşullardan ve oluşan ortamdan iyice kuşkulanmıştır. Din konusunda çıkan tartışmalar Karabekir'! adım adım M. Kemal'den uzaklaştırmaktadır.

Şark Cephesi komutanı, bolşevikliği de din karşıtı düşünce sahiplerinin de. İngilizlerce kışkırttığı kanısındadır.
Karabekir, bugün müze olarak kullanılan Ankara Garındaki Özel Kalem müdürlüğüne uğrar. Odaya girdiğinde Tevfik Rüştü Bey, «Ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam» diye konuşmaktadır.

Karabekir sorar:

«Nedir o kanaat?»

Mahmut Esat (Bozkurt) yanıt verir:

«İslamlığın terakkiye mani olduğu kanaati.. İslam kaldıkça yüzümüze kimsenin bakamayacağı kanaati..

Karabekir anılarının bu bölümüne şunları yazar:

«Mustafa Kemal Paşa'yı bu sefer de kimlerin nerelere götürmek istediği görülüyordu.»
Söyleşi başlamıştır. Karabekir, İslamlığın gelişmeye engel olduğu yolundaki düşüncelerini Avrupalı diplomatlar tarafından ortaya atıldığını söyler. Bu yorumunun tartışılabileceğini de anlatır.

Ve devam eder:

«..Münakaşaya tahammülü olmayan bir mesele varsa o da din değiştirme gayretidir. Bence İslam kalırsak mahv olmayız. Bilakis yaşarız, hem de yakın tarihlerdeki misalleri gibi itibar görerek yaşarız. Fakat din değiştirme oyunu ile birliğimizi ve selabatimizi kırarak bizi mahv edebilirler.»
Tartışmaya Fethi Okyar da katılır.

Okyar, Karabekir'in «mütahakkim bir eda» diye tanımladığı biçimde şunları söyler:

«Evet Karabekir, Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça da bu halde kalmaya mahkumlar.»

Karabekir, bu tartışmanın nasıl sonuçlandığını anılarında şöyle anlatır:

«Gazi riyaset yerinde Fethi Bey. O'nun Yolundaydı. Beri de kapıdan girince hemen onun soluna oturmuştum.

Fethi Bey son olarak bana kesin cevap verince ben de başımı sağa çevirerek O'na ve aynı zamanda Gazi'ye hitaba başladım:

— Önce Türklerin İslam dinini kabul etmeleri sayesindedir ki. Bizans Imparatorluğu'nu ortadan kaldırdılar ve bize bugünkü hakim vaziyeti verdiklerini, aksi halde Bizans medeniyeti ve dini içinde Kayseri Rumları halinde kalacağımızı., anlattım.

Sonra da:

— Bu bayağı fikri şiddetle red ederim. Geri kalmaklığımıza amil olan şey bir değildir. Fütuhattık, temsil kudretini göstermemek. Avrupa'nın ilim ve fen cephesiyle temassızlık.. gibi mühim sebeplerdir. Aynı yanlışlıkları yapan hristiyan devletlerinin de yıkılıp gittiğini bilmez değilsiniz. Bu zelzelenin haklı sebeplerini araştırmayıp onu gülünç bir sebebe bağlamak kadar bu (İslamlık terakkiye manidir) fikrini garip buluyorum. Bu bayağı ve tehlikeli fikrin aramızda da ilmi münakaşaya tahammül edemeyecek kadar taraftar bulmasından da çok müteessir oldum.

Fakat ben de iddia ediyorum ki. Türk milleti ne dinsiz olur, ne Hıristiyan olur. Hakikat budur. Bir milletin asırlardan beri en mukaddes duygularını bir hamlede atabileceğinize inanışınız objektif bir görüş değil; hülyanızdır. Böyle bir harekete cüret memleketimizde kanlı bir istibdatla başlar ve İstiklal Harbi'nin samimi birliğini de birbirine katar. Nerede ve nasıl karar kılınacağını da kestiremezsek bile milli bir dram olacağından şüphe etmeliyiz.

M. Kemal Paşa'ya hitaben sözlerime şöyle devam ettim:

— Paşam, maddi cephemiz zaten zayıftır. Güvenebileceğimiz manevi cephemizi de düşmanlarımızın yaldızlı propagandasına kurban edersek dayanabileceğimiz nemiz kalır? Bizi, silah kuvvetiyle parçalayamayan düşmanlarımız görüyorum ki, artık fikir kuvvetiyle mahv edeceklerdir. Siz millete karşı bizi bu hale getiren gailenin istibdat olduğunu, zaferden sonra millet tamamiyle iradesine sahip olarak yürüyeceğini, millet kürsüsünden dahi defalarca haykırdınız. Millet Meclisi'ni tekbirler ve selalar arasında açtınız. İslamlığın en büyük din olduğunu hutbelerle de ilan ettiniz. Şimdi ne yüzle ve ne hakla bir kanlı maceraya atılacağız?

M. Kemal Paşa sözümü keserek:

«Müzakere çok hararetlendi, burada kesiyorum., dedi.»
Atatürk, ertesi gün Karabekir'e haber vermeden İzmir'e gider.
O günlerde Başbakan Rauf Bey ile İsmet Paşa'nın araları acıktır. Karabekir, Rauf Bey ile İsmet Paşa'yı barıştırmak isterse de bunda başarı sağlayamaz.
Rauf Bey, başbakanlıktan ayrılır. M. Kemal Paşa, Rauf Bey'in yerine kimi atayacaktır? Konu, Çankaya'da sofrada gündeme gelir.

M. Kemal Paşa:

— «Başvekalet münhaldir. Fevzi ve Kazım Karabekir Paşalar ile Ali Fethi Bey'den birinin başvekil olması icap ediyor» diye konuyu açar.
Fevzi ve Kazım Paşalar, asker kalmak istediklerini bildirerek «af buyurulmalarını» isterler. Fethi Bey de kendisinde başbakan olacak nitelikleri görmediğini belirterek «aczimi itiraf ederim» der.

M. Kemal Paşa, Fevzi Paşa'nın özürünü kabul eder ya Karabekir'in ya Fethi Bey'in başbakan olması gerektiğini söyler, Fethi Bey «başvekaleti idare edemem, aczimi tekrar ederim» diyerek yeniden özür diler.

M. Kemal Paşa ısrarlıdır:

«O halde Kazım Karabekir Paşa başvekaleti kabul etmelidir» diyerek tartışmayı noktalar.

Karabekir, bu olayı şöyle yorumlar:

«M. Kemal Paşa'nın üzerimdeki ısrarında samimi olması ancak 18 Temmuz'da Teşkilatı Esasiye münakaşasında ileri sürülen fikir karşısındaki (Meclisin muhafazakarlardan değil uzmanlardan oluşması önerisi) mütalaalarımı kabul etmesiyle anlaşılabilirdi. Aksi halde benim hükümet reisliğim hırsıyla o tehlikeli yola atılacağımı sanarak teklifi yapmış oluyordu.

Bunun için kendilerine şu teklifi yaptım:

— Paşam, kati kararınızı vermeden önce Fethi Bey'in benim 18 Temmuz'daki mütalaalarımızı düşünmeniz için bu kararı yarın akşam vermenizi rica ederim.
Ertesi gün yemekte buluşulur.. M. Kemal Paşa eski görüşünde direnir. Ya Fethi Bey başbakan olmalıdır ya Karabekir.
Fethi Bey yeniden özür diler, bu görevi yapamayacağını bildirir.

M. Kemal Paşa «o halde» der:

«Başvekil Kazım Karabekir'dir.»
Karabekir, teşekkür eder ve M. Kemal Paşa ile yalnız konuşmak istediğini söyler.

Başbaşa kalınca M. Kemal, Karabekir'den önce söze başlar:

«Karabekir, şunu önce söyleyim; eğer ben siyasetten, çekilirsem yerime Fevzi Paşa'yı geçiririm. Şimdi sen mütalaanı söyle bakayım.»

Karabekir, olayın sonrasını şöyle anlatıyor:

«Benim aklıma hiç de M. Kemal Paşa'ya çekilmesini teklif etmek gelmemişti. O'nun bu sözüne göre böyle bir teklifin önlendiğini anladım. İster istemez bu meseleyi de görüşmek zaruri oldu.

Mütalaamı şöyle özetledim:

— Eğer vaktiyle söylediklerinize ve Millet Meclisi kürsüsünden dahi beyanatınıza ve Millet Meclisi azalarının bazılarının bu husustaki tekliflerine karşı İzmir'de verdiğiniz cevaba göre çekilmek kararında iseniz milleti kararında serbest bırakmanızı şerefli tarihiniz için de sizden rica ederim.

Yok; başvekilinizi tayin hususundaki kararma göre çekilmeyecekseniz benimle Fethi Bey şahıslarından önce fikirlerimizden hangisini kabul ettiğinizi tesbit ettikten sonra başvekilinizi seçmenizi rica ederim.

18 Temmuz'da istasyon binasındaki tartışmalarımız malumunuzdur. Şimdiye kadar defalarca söylediğim fikirlerimi bir daha hülasa ediyorum:

Ben, milli istiklalimiz gibi milli hürriyetimizi de en mukaddes bir gaye tanırım. Bunun için medeni hedeflerimizde sürat fakat içtimai gayelerimizde tekamül taraftarıyım. Hiçbir sebep ve bahane ile halkı tazyike ve idareyi istibdada çevirmeye taraftar değilim. Ne Fethi Bey ve arkadaşlarının ve ne de hilafet ve saltanatın herhangi bir tarzda yeniden bir elde toplanmasına taraftar olanların fikrinde değilim.

Benimle aynı düşüncede olan ve yüksek İhtisası olan ve benimle aynı hız ve aynı intizamla çalışmak kudretinde olan arkadaşlardan yeni bir kabine yaparım. Esaslı, ,bir program da tertip ettikten sonra el ve fikir birliği ile samimi çalışırız. Ancak bu şartlar altında Teşkilatı Esasiye ile kayıtlı olan vazifemi ifa edebileceğimi ümit ederim..

Mustafa Kemal Paşa:

— Eski Kabine arkadaşları yerinde kalmalıdır. Çünkü bunları ben başka türlü memnun edemem. Programa gelince: istiklal Harbi'nde olduğu gibi ahvale göre yapılmasını lüzumlu gördüğünüz işler hakkında fikirlerimi ben bildiririm. Senin şartların çok ağır. Fethi Bey daha müspet fikirde.

Ben:

— O halde beni affedersiniz.

M. Kemal Paşa:

— Haydi arkadaşların yanma gidelim... dedi.

Bizi merakla gözleyen heyetin yanına gelince şunu söylediler:

— Karabekir de kabul etmiyor. Şu halde Fethi Bey'le aralarında kura çekeceğim, kim çıkarsa o itiraz etmeden hükümet reisliğini kabul eder. Haydi bakalım hepiniz dışarı çıkın, yalnız Müdafaai Milliye Vekili Kazım Paşa (Özalp) bana yardım için benimle kalsın.

Balkonumsu yere çıkınca Fevzi Paşa'ya sordum:

— Paşam, hükümet reisliğini siz neden kabul etmiyorsunuz?

Fevzi Paşa:

— Oraya insanı düşürmek için getirir de ondan.. (..)
siz Hükümet reisliğini istemediğinize göre başka bir arzunuz var mı?

Ben:

— Eğer siz hükümet reisliğini kabul ederseniz, Erkanı Harbiye Umumiye Reisliğini isterim..
Karabekir, Fevzi Paşa'ya niçin Genelkurmay Başkanlığını .istediğini anlatır.
Fevzi Paşa, Karabekir'e başbakanlık için İsmet Paşa'yı önerdiğini söyler.

Karabekir:

«Makamınızın vazifesi daha da ağırlaşacaktır demektir. Bu tabii zatıalinize ait bir mesele kalır. Bir hafta önce hükümet reisliği ve Erkanı Harbiye Reisliği meselelerini hallettiğinize göre dündenberi bu komedya nedir» diye sorduğunu; Fevzi Paşa'nın da «Benden bahis etmesi ağzınızı aramak için olacak. Aramızdaki münasebetin derecesini anlamak istiyor. Senin başvekalete tayinini de yine fikrini anlamak için zannediyorum» karşılığını verdiğini anlatıyor.
Bir süre sonra M. Kemal «Kura çektik, Fethi Bey çıktı, mübarek olsun» der.
Başbakan Fethi Bey'dir.

İkinci Meclis Toplanıyor:

Karabekir, anılarının bundan sonraki bölümünde 17 Ağustos günü, parti grubunun toplandığını, toplantıda (Erzurum Kongresi esas değildir; bu Balıkesir Kongresi gibi birşeydir. Esas Sivas Kongresi'dir. Fakat burada muhalefetler Amerikan mandası istediler..) gibi konuşmalar yapıldığından yakınır ve içine sürüklendiği düş kırıklıkları içinde bu toplantıyı söyle anlatır:

«..Ne söylenirse söylensin alkİslamaya hazır olanların başında yeni meclise seçilen bütün karargah heyetiyle hazıra konmuş devletliler vardı. Yeni Türk devletinin kuvvetli temeli atılacağına hakikatlere ve hadiselerin yetiştirdiği şahsiyetlere karşı vurulan bu tahrip kazması coşkun alkışlarla tesbit olundu. M. Kemal Paşa, kendini bağrına basan ve başına kadar da çıkaran Erzurum Kongresi'nin toplanmasında fikir ve emeği olmadığından onu en tehlikeli ve karanlık günlerde toplayan ve himaye edenleri ve topyekun azalarını küçültüyor ve Sivas Kongresi ve azalarını da kendisini işin içinden sıyırarak Amerikan mandası istediler diye lekeliyordu. Bu surette bütün İstiklal Harbi'nin fikir ve iş banisi olarak ortada yalnız kendisini bırakıyordu.
Halbuki, kazanılan zaferlerde ve erişilen Türkün kurtuluş bayramında derece derece herkesin hissesi vardı. Ve herkes gördüğü hizmet derecesinde sevinmek ve övünmekte haklı idi. Bu hakikatleri ve yüksek fikir ve kaabiliyetleri ile milli şahsiyet olmuş bulunan kimseleri millete ve cihana göstermek ve bu surette yeni devletin bünyesinde haklı olarak onlara karşı sevgi ve saygı uyandırmak ve bu surette birtakım türedilere, dalkavuklara meydanı açık bırakmamak vazifesi birinci derecede milli ve askeri baş olan tutulmuş M. Kemal Paşa'ya düşüyordu. Bu onun tarihi (..) borcu idi. Bu borcu ödemekle o, millet ve tarih karşısında daha da yükselecek ve insanlığın da en büyük payesini alacaktı.

Yazık ki, Mustafa Kemal Paşa, bunu yapmadı. Ve hatta tersini yaptı. Kendisini en yüksek makamdan mahrum ettiği kadar fedakar ve ferağarkar arkadaşlarında da daima artan ızdıraplar yarattı...»

Karabekir, M. Kemal Paşa'nın İkinci Meclis'! açarken yaptığı konuşmada edinilen başarıların «medeniyete doğru bir yol açtığını» söylediğini anlattıktan sonra «yeni yolun açılış merasimi ne zaman ve ne tarzda olacağını merakla» beklediklerini yazarak anılarını şöyle sürdürüyor:

«18 Temmuz'da İslamlığın terakkiye mani olduğunu haykıran Fethi Bey ve arkadaşları bu maniayı nasıl ve ne zaman kaldıracaklardı? Hükümet programı ile mi, yoksa Gazi'nin herhangi bir hamlesiyle mi?.
Bu bekleyiş uzun sürmedi. Hemen bu akşam (14 Ağustos) heyeti ilmiye şerefine Türk Ocağı'nda verilen çay ziyafetinde ilk tehlikeli hamle göründü.

Şöyle ki:

Ziyafete M. Kemal Paşa da, ben de davet edilmiştik. Vekillerden kimse yoktu. Hayli geç gelen M. Kemal Paşa Heyeti İlmiye'nin şimdiye kadarki mesaisi ile ilgili görünmeyeni «Kur'an'ı Türkçeye aynen tercüme ettirmek» arzusunu ortaya attı.

Bu arzusunu ve hatta mücbir olan sebebini başka muhitlerde de söylemiş olacaklar ki, o günlerde bana Seriye Vekili Konya Mebusu Hoca Vehbi Efendi vesair sözüne inandığım bazı zatlar şu malumatı vermişlerdi:

(Gazi, Kur'anı Kerim'i bazı İslamlık aleyhtarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur'an'ın arapça okunmasını namazda dahi men ederek bu tercümeyi okutacak .O züppelerle de işi alaya boğarak aklınca Kur'an'ı da İslamlığı da kaldıracaktır. Etrafında böyle bir muhit kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.)

Bazı yeni simalardan da bahş ettikleri gibi bu akşam da bu fikre mumaşaat eden (beraber olan) bazı kimseler görünce bu tehlikeli yolu önlemek için M. Kemal Paşa'ya şöyle cevap verdim:

— Devlet reisi sıfatıyla din işlerini kurcalamaklığınız içerde ve dışarıdaki tesirleri çok zararımıza olur. İşi alakadar makamlara bırakmalı. Fakat, rastgele, şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi kötü politika zihniyetinin de işe karışabileceği göz önünde tutularak içlerinde arapçaya ve dini bilgilere de hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan mürekkep bir heyet toplanmalı ve bunların kararına göre tefsir mi? Tercüme mi yapmak muvafıktır? Ona göre bunları harekete geçirmelidir.

— Din adamlarına ne lüzum var? Dinlerin tarihi malumdur.

Doğrudan doğruya tercüme ettirmeli... gibi bazı hoşa giden bir fikir ortaya atılınca buna karşı şöyle konuştum:

— Müstemlekeleri İslam halkıyla dolu olan bu milletler kendi siyasi çıkarlarına göre Kur'an'ı dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve arap diline hakkıyla vakıf kimselerin bulunamayacağı herhangi bir heyet bu tercümeyi, mesela. Fransızcadan da yapabilir. Fakat bence burada Maarif programımızı tesbit etmek için toplanmış bulunan bu yüksek heyetten vicdani olan din bahsinden değil itim cephesinden istifade hayırlı olur. Kur'an'ın yapılmış tefsirleri var, lazımsa yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa milli kalkınmaya hasr etmek daha hayırlı olur.

M. Kemal Paşa, beyanatıma karşı hiddetle bütün zamirlerini (içyüzünü) ortaya attı:

— Evet Karabekir, arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur'an'ı Türkçeye tercüme ettireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etsinler...
İşin bir Heyeti İlmiye huzurunda berbat bir şekle döndüğünü gören Hamdullah Suphi ve Ruşen Eşref:

— Paşam, çay hazır, herkes sofrada sizi bekliyor.. diyerek bahsi kapattılar.

Bizler de hususi masadan kalkarak sofraya oturduk ve yedik içtik. Fakat Heyeti İlmiye'nin bütün azaları müteessir görünüyordu.
Şüphe yok ki, yakın günlere kadar Kur'an'ı ve Peygamber'! her yerde medhü sena eden ve hatta hutbe okuyan bir insandan bu sözleri beklemek herkese eza (incinme duygusu) veriyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön 1919-1923: Türk Kurtuluş Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron