Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

1914-1915 Sarıkamış Harekatı

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Re: 1914-1915 SARIKAMIŞ HAREKATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:55

8. BÖLÜM

30. ve 31. Tümenler Oltu'dan sonra karlı yollardan Penek'e gelmiş, buradan biraz daha doğuya hareket ederek Arsenik'e varmıştı. Tümenler buradan sonra Allahü Ekber Dağları'nı aşacak;
31. Tümen Başköy, 30. Tümen ise Beyköy üzerinden Sarıkamış'a saldıracaklardı. Böylelikle Çamurlu Dağ’dan ilerleyen 9. Kolordunun 17. ve 32. Tümenlerini karşılamak isteyen Ruslar gafil avlanacaklardı.

Daha önce Bardız'a gelen 29. Tümen bir süre sonra Bardız'dan Kızılkilise yönünde hareket etmiş, yüksek tepeleri tutmuştu. İleri bir harekat için ve özellikle Sarıkamış'a taarruza geçme görevi de bu tümene verilmişti. Bu saldırıyı 17. Tümen de destekleyecekti.
32. Tümenin öncüleri de ağır ağır Bardız'a doğru gelmeye çalışıyordu.
Tümenin önünde gitmekte olan Faik Çavuş ve topçu takımı karlı yollardan şimdi derin bir vadi içinde kıvrıla kıvrıla yürümeye çalışıyordu. Bu yürüyüş sırasında zaman zaman çöken sis yoğunluğunu iyice arttırıyordu.
Faik Çavuş, bazen Ziver ile birlikte yürüyor, bazen de seyyar topu itiyordu. Ziver ise kendisine zimmetlenen atın bacağını tüfeği ile birlikte taşıyordu. Ziver'i en çok rahatsız eden şey de işte buydu. Uzun bir yolculuk boyunca bir de atın ayağını taşımış, diğer erlerden daha çok yorulmuştu. Bardız'a girdiklerinde, bu atın bacağından kurtulmayı umuyordu. Bir de yiyecek bulacak olmaları onların içinde bitip tükenmek üzere olan ümidi yeşertmeye yetiyordu.

Bardız bir vadinin hemen yamacında kurulmuştu. Doğusunda yer alan Kızılkilise Köyüne gitmek için derin olan bu vadide bir süre yürümek ve daha sonra yaylalara çıkmak için dik bir yokuşu tırmanmak gerekiyordu. Bu yokuş tepeye doğru daha da dikleşiyordu. Kızılkilise'den sonra az eğimli düzlükte Sarıkamış yer alıyordu.
Artık Sarıkamış uzaktan görünüyordu. Sarıkamış'ın dış mahallelerindeki evlerin beyaza bürünen çatıları, bacalardan göğe yükselen dumanları kolaylıkla seçilebiliyordu. Bu manzara askere gizli bir ümit aşılıyordu. Aylardır çektikleri çilenin hep bu nazlı yar uğruna olduğunu görenler, umudunu yitirenler, hayal kırıklığına uğrayanlar hep Sarıkamış için geldiklerini düşününce, bu kadar yakma gelince, Kafkasya'nın kilidi olan bu küçük kasabaya yaklaştıklarını görünce, kendileriyle, gazi arkadaşlarıyla sağda solda donan arkadaşlarıyla, halen Allahü Ekber Dağları'nı aşmaya çalışan 11. Kolordu ile gurur duyuyorlardı. Bu gurur onlarda yine gizli bir sevince dönüşüyordu.
Sarıkamış'ta her şey vardı. Orada her çile son bulacaktı. Tıpkı bir Ferhat gibi dağlar aşan bunca aşık, nazlı bir yar gibi olan Şirin'ine yani Sarıkamış'a kavuşacaktı. Bu kavuşmada üşüyen eller, ayaklar kısacası tüm vücut ısınacak, aç olan midelere sıcak aş girecek, kar üstünde, kar soğuğunda uykusuz geçen gecelerin yerini sıcak yataklar, sıcak odalar alacaktı. Birbirine hasret iki sevgili nihayet kavuşacaktı. Mahcup bir aşık gibi "Sarıkamış sana çok uzak ve zorlu yollardan geldik, bizden sevgini ve cömertliğini esirgeme" diyeceklerdi... Bu sevdaya tutulan Türk Ordusu kışın kurtların bile gezmeye korktuğu dağları aşmak için uğraşıyordu...

32. Tümen Bardız'a girdiğinde kasabaya ulaşan haberle sarsılmıştı. Çünkü 28. Tümenin 82. Alayı Bardız'ın hemen ilerisinde bulunan Çakırbaba Dağı bölgesinde Ruslarla muharebeye tutuşmuştu. Alayın sağ yanının kuşatılmak üzereydi. Bu yüzden 32. Tümenin desteğine ihtiyaç vardı.*' Durumu daha yakından görmek isteyen Tümen Komutanı Albay Abdülkerim topçular ve süvarilerle birlikte epey ileri sokulmuş, durumun önemini görünce de hiç tereddüt etmeden öncü birliklerini destekle görevlendirmişti.
İşte yine aynı şey olmuştu. Bardız'a ne ümitlerle gelen asker, daha karnını bile doyuramadan Ruslarla muharebeye tutuşmuştu.
Albay Abdülkerim Bey hemen topçuların ateş açmasını istedi. Bu emir üzerine Faik Çavuş ve erleri hemen topları ileri hatlara taşımak için insanüstü bir gayret sarf etmeye başladılar. Ancak topun namlusu geride kalan erlerde, kızakları ise bir başka erlerdeydi. Top mermilerini taşıyan at arabası ise epey geride kalmıştı. Parçaların farklı kişiler tarafından taşınması yüzünden topu hazırlayıp ateşlemek vakit alıyordu.

Her vakit kaybında Albay Abdülkerim adeta küplere binmiş bir şekilde öfkeyle bağırıyordu:

- Haydi sallanmayın!
- Vakit kaybediyoruz!
- Ateş çabuk!

Yine de hemen ateş vaziyetine gecikmedi.
Faik Çavuş ve mangası topun parçalarını bir araya getirmeyi başarabilmişlerdi. Hiç vakit kaybetmeden ateşe başladılar. Bu ateş karşısında ilk önce sersemleyen Rus birlikleri ilerlemeyi durdular ve siperlerini pekiştirdiler. 28. Tümen bir nebze olsun nefes alabilmişti. Artık Rusların üzerine ilerlemeliydiler. Ancak ertesi gün Sarıkamış'a yapılacak taarruzun esas eksenini teşkil eden 29. ve 17. Tümenlerin vaziyet almasını beklemek gerekiyordu. 32. Tümenin esas kolu da Bardız'dan çıkmış, Kızılkilise'ye doğru giden yaylaları tutmak için ilerliyordu...
Asker Sarıkamış'a bu kada yaklaşmanın ümidiyle vadi içinde yılmadan yürüyor, dik yokuşları çıkmaya çalışıyordu. Hele 10. Kolordu da Allahü Ekber Dağları'nı aşabilirse Ruslar tam bir kıskaca alınabilecekti.

Sarıkamış'ta az bir Rus kuvveti vardı. Eğer Türkler hızla saldırabilirlerse gerçekten Sarıkamış'ı ele geçirme ihtimalleri büyüktü. Fakat esir olan Nasuhi Beyin üzerindeki çevirme planları Rusların eline geçmiş, Ruslar Türklerin harekatından haberdar olmuşlar ve ileride bulunan birliklerini büyük tartışmalardan sonra Sarıkamış eksenine doğru çekmeye başlamışlardı. Durmadan da yedek birlikler getirmeye çalışıyorlardı. Bunun için de Sarıkamış'a kadar uzanan ve her mevsimde gayet iyi işleyen demiryollarından yararlanıyorlardı. Türkler ise demiryollarından mahrum olduğu gibi patikalardan, iki kişinin birlikte zor gidebileceği yollardan ve dağlardan Ruslar üzerine yürümeye çalışıyorlardı.
Faik Çavuş ve Ziver artık çok yorgundu ama Sarıkamış önlerine geldiklerinden dolayı da tarifsiz bir heyecan duyuyorlardı. Uzun bir yolculuğun sonuna gelmişler ve birkaç gün içinde topyekün saldırıya geçince Sarıkamış'ı ele geçirebileceklerini ilk kez yola çıktıkları günleri düşünüyorlardı.
Akşama doğru Bardız yaylarındaki çarpışmalar hızını kesmişti. Her iki taraf da sabahı bekleyecekti. 26 Aralık 1914 günü büyük bir taarruza geçecek olan 29. Tümen erleri etrafa yayılmış, sabahı etmek için sıcak bir yer aramaya başlamışlardı. Ancak Ruslara çok yakın olmalarından dolayı ateş yakılmayacak olması hepsinin canını sıkmıştı...
Topun etrafında kümelenen Faik Çavuş ve manga erleri hiç konuşmuyor, inatla susuyorlardı. Ziver ise kaputuna sıkı sıkıya sarılmış, sırtını topa vermişti. Gözlerini gökyüzüne dikmiş yıldızları sayıyordu sanki. Sonra bir şey hatırlamış gibi Faik Çavuşun yanına geldi.

- Ne düşünüyorum çavuşum biliyor musun?
- Ne düşünüyorsun Ziver?
- Artık yolun sonuna geldik. Yarın ne olur bilinmez ama içim hiç bu kadar darlanmamıştı. Herhalde ben yarın öleceğim çavuşum.
Bu sözlere Faik Çavuş güldü:
- Kimin ölüp kimin ölmeyeceği belli olmaz.
- Yok yok, içime doğuyor çavuşum. Bana Sarıkamış'a girmek nasip olmayacak.
- Ben ölürsem sözünü unutma çavuşum.
- Ne sözü Ziver?
- Kaput sözü... Bak unutmuşsun bile. Benim kaputumu sen giyeceksin ve Sarıkamış'a gireceksin. Eğer bol miktarda yiyecek bulursan, benim için de ye çavuşum. Hem de tıka basa...
- Ziver bunları nereden çıkarıyorsun?
- Çavuşum ben hislerimde yanılmam.

Manga erleri onların konuşmalarını sessizce dinliyordu.
Baki Bey şu saatlerde çok heyecanlıydı. Artık Sarıkamış Türklerin eline geçecekti. Bu iş de kolay olacaktı. Hele almış olduğu bazı haberler neşesinin artmasına sebep olmuştu.
Sarıkamış'tan Kars'a doğru yaklaşık 6 kilometre derinliğinde bir yürüyüş kolu ile birçok araba geri çekilmekteymiş. Sarıkamış'ta kalan bazı Rus kuvvetlerin bu çekilmeyi kolaylaştırmak için oyalama taktiği yapacağı haberi yayılmıştı.
Halbuki Ruslar geri çekilmiyor yeni bir kuvvet sevk ederek Yeniköy üzerinden Kızılkilise'ye yeni bir saldırı başlatmak için olanca güçleriyle hazırlanıyorlardı.

Baki Bey bu tür haberleri duyduğunda her şeyin kolay olacağını düşünüyordu. Rusların kendilerine direneceğini sanmıyor, bir süre sonra Sarıkamış'a girecek komutan arkadaşlarını kıskanıyor ve Araş Nehri kıyısında bulunmaktan dolayı da açıkçası üzüntü duyuyordu. İşte Türk ordusunun gücü buydu. Dağları aşar, yürünemeyecek kadar dar yollarda yürür, uçurum kenarlarından yoluna devam eder, ne yapar ne eder Sarıkamış'a girerdi. Ruslar, Kars'a kadar çekilecekti. Sarıkamış alındıktan sonra da sıra elbette Kars'a sonra da Kafkasya'ya gelecekti. Eninde sonunda orası da kurtarılacaktı.
"Hasta adam" denilen Osmanlı'nın gücü işte böyleydi. Bu millet ve devlet Anka Kuşu gibi küllerinden doğabiliyordu. Bu doğuş yaman oluyordu. Asker aç da olsa, açık da olsa yorgun da olsa, vatan dendi mi, tüm bunlar bir mazeret olarak alınamazdı. İşte Osmanlı kendine geliyordu son yıllarda kaybettiği topraklan yeniden kazanıyordu...
Baki Bey bu yüzden çok mutluydu...

Ertesi sabah yarı uyanık yan uykulu geçen saatlerden sonra 32. Tümen Bardız yaylalarında saldırıya geçen Ruslara karşı direnmeye başlamıştı. Ruslar ilk önce top ateşi ile saldırıya başlamışlar daha sonra birçok askeri ileri sürmüşlerdi. Cephenin ön kısmında bulunan Faik Çavuş ve Ziver, manganın diğer erleri toplarını art arda ateşliyorlardı. Ancak Rusların yoğun ateşine karşılık vermede zorlanıyorlardı.
29. Tümen ise sabah saat 7.30'da Sarıkamış'ı ele geçirmek üzere taarruza geçmişti. 10. kolordunun 30. ve 31. Tümenleri ise daha ortalıkta yoktu. Rusların Sarıkamış'ı kuvvetli bir şekilde tahkim etmekte ve asker getirmekte olduğunu düşünülerek, saldırının bir an önce yapılması kararlaştırılmıştı.
Faik Çavuş ve Ziver Rusların ilerlemeleri karşısında topun yanında geri çekilmemek için direniyorlar, tüfeklerini ateşe hazır tutmaya çalışıyorlardı. Bir süre sonra iki tarafın da birbirine girdiği karlar üzerinde boğaz boğaza çarpışmalar başladı.

Faik Çavuş topun başındakilere haykırdı:

- Haydi dağılın!
- Ya top?
- Şimdi topu değil, tepeleri sahiplenme zamanı. Ruslar ilerlememeli.
- Yayılın. Toplu durmayın.
Sonra daha fazla konuşamadı. Faik Çavuş kendine doğru koşan Rus erlerine ateş etmeye başladı. Siper aldığı bir ağacın arkasından ateş ediyordu. Diğer erler de tüfeklerini ateşledi. Daha aşağıda ise ilerleyebilen Ruslarla Türkler arasında süngü savaşı sürüp gidiyordu.
Faik Çavuş bir yandan ateş ederken, bir yandan da Ziver'i kollamaya çalışıyordu. Ziver ise attığını vuruyordu. Hiç ıskalamamıştı.

Bunun üzerine Faik Çavuş:

- Ziver hiç ıskalamadın, dedi.
- Elbette çavuşum.
- Dayan Ziver...
- Dayanıyoruz çavuşum.
- Dikkat sağ tarafımız zayıfladı. Oradan geliyorlar...
- Gelsinler bakalım.
- Ziver ateş!
O esnada Faik Çavuşun omzunu bir mermi sıyırdı. Onun vurulduğunu gören Ziver kendini biraz gösterince, onun da omzuna bir mermi saplandı. Acı içinde haykırarak yere düştü.
- Ahhh!
- Ziver!
- Çavuşum yaralandım. Tüfeğimi bile tutamıyorum.
- Geliyorum.

Faik Çavuş arkadaşına doğru yürümek istiyor ama karşıdan açılan yoğun ateş nedeniyle yavaş hareket etmek zorunda kalıyordu. Ziver tüfeğini düşürmüş ve savunmasız kalmıştı. Omzunu tutuyor, yerdeki tüfeğin kasaturasını bir eliyle çıkarmaya çalışıyordu. Ancak gittikçe Rus erleri kendisine doğru ilerlemeye başlamışlardı. Bu durumu gören Faik Çavuş ateşi onlara çevirdi. Biraz olsun Ziver'i korumak istiyordu. Ama öyle yoğun ateş altında kalmışlardı ki, Faik Çavuş ne yapacağını şaşırmıştı. Ne olursa olsun Ziver'e yardım etmeliydi. Bu düşünce ile karların içinde sürünerek yaklaşmaya başladı. Ziver'in savunmasız bir şekilde kaldığını görünce, iki üç Rus er ona doğru koşmaya başlamıştı. Onları gören Faik Çavuş da bu kez sürünmeyi bırakıp Ruslardan önce Ziver'e doğru koşmak için çabalıyordu.

Adeta nefesini tutmuş, tüyleri diken diken olmuş, gözleri büyümüş, tüm dikkatini toplamış bir şekilde koşan Faik Çavuş bir yandan da bağırıyordu:

- Hayıuıır! Ziver! Dikkat et!

Faik Çavuşun bu haykırışı nedeniyle geriye dönen Ziver iki Rus eriyle burun buruna geldiğinde yapacağı bir şey yoktu artık. Süngüler art arda vücuduna girince karların üstüne yığılıverdi.

Koşmaya devam eden Faik Çavuş büyük bir nefretle tetiğe basıp bağırdı:

- Hayıır!

Ziver'i az önce süngüleyen erler vurulup yere düştüğünde, Faik Çavuş'un öfkesi daha da büyümüştü.

Ziver'in cesedi yanma çökmüş, ateşe devam ediyor, bir yandan da kendinden geçmiş bir halde bağırıyordu:

- Hayııır! Ziver ölme!

İlk dalganın kırılması nedeniyle Ruslar duraklar gibi olmuştu. Az sonra Türk topçusunun amansız bir ateşi başladı...

Bu aralıktan dolayı Ziver'in cesedi üzerine kapanan Faik Çavuş ağlamaya başladı:

- Ziver... Ölme... Kolay pes etme...

Sarsıla sarsıla ağlayan Faik Çavuş manganın diğer erleri tarafından teselli edilmek istendi.

Sonra Faik Çavuş:

- Arkadaşlar onu burada bırakamayız, dedi. Geriye taşıyıp gömelim.
- Tabii fırsatımız olursa, dedi erlerden biri.

Bu söz üzerine büyük bir öfkeye kapılan Faik Çavuş bir atlayışta erin yakasına yapıştı:

- Bana bak! Fırsatı falan bilmem! Ziver gömülecek tamam mı! Onu burada bırakacağımızı mı sanıyorsun? Ben onunla yollar yürüdüm. Dağlar aştım. Donukları gömdüm. Aç kaldık! Susuz kaldık! Yokluğu ben onunla paylaştım. Sen ne dediğinin farkında mısın ha! Ne pahasına olursa olsun onu gömeceğiz. Diğerleri gibi onu kurtlara, sırtlanlara, kargalara leş yiyicilere bırakamam tamam mı! Tamam mı!
Faik Çavuş adeta kendinden geçmişti. Bağırıyor, çağırıyordu. Sağda solda ise tek tük tüfek sesleri ile top sesleri işitiliyordu. Göğsüne bastırdığı Ziver'in cesedini taşıyor, bazen de saçlarını okşuyordu.
- Ziver... Dostum, beyaz dostluğumuz burada mı bitti? Her dem beyaza bürünen dostluğumuz bitti ha! Aylarca beyaz yollarda yürüdükten sonra şimdi seni kara toprağa vermek ne kadar büyük acı. Ama sana verdiğim sözü tutacağım. Delik deşik olmuş, kanına bulanmış kaputunu giyeceğim, söz Ziver'im... Söz... Sen artık hiç üşümeyeceksin. Artık sıcak ülkeye, sıcak diyarlara gittin. Biliyorum bize bakıp gülümsüyorsun. Ama ben senin için ağlıyorum Ziver. Her zaman da ağlayacağım.
Erler onu Ziver'den nasıl ayrılacaklarını düşünüyordu. Daha doğrusu cesaret edemiyorlardı. Erin biri usulca yaklaşıp omzuna vurdu.
- Çavuşum haydi kalk. Gidelim.
Bu söz üzerine Faik Çavuş Ziver'i kucakladı. Gözyaşları içinde yamacın aşağısına doğru yürümeye başladı. Erler ise çavuşlarının silahını ve çantasını alıp arkasından geliyordu. Hepsinin başı önündeydi. Sanki az önce onlar savaşmamıştı. Sanki hiç üşümüyorlardı. Ne açlık ne soğuk ne de kar hiç bir şey umurlarında değildi. Onlar en yakın arkadaşlarını yitirmişlerdi.
Nazlı bir yar gibi çok çok uzaklardan görünen Sarıkamış daha nice arkadaşlarını onlardan alıp, beyaz ve karlı yollardan alıp kara toprağa mı sokacaktı?
Sarıkamış nazlı yar gibi çok uzaklardaydı. Onlar ise kendisine koşmuşlardı karlı dağlardan, karlı yollardan. Çok yakında olsalar bile Sarıkamış'a çok uzaktılar...
Sarıkamış ise eski bir yar, gibi nazlı yar gibi adeta kendilerine bakıyordu...
Faik Çavuş, Ziver'i karlar üzerine yatırmaya kıyamadı. Kucağında tuttu. Mezarının kazılmasını bekledi. Sonra ağır ağır Ziver'in delinmiş kaputunu çıkarmaya başladı. Sonra sırtına geçirdi.

Onun bu hareketini gören bir takım subayı öfke içinde yanma yaklaşıp:

- Bana bak sen yapıyorsun!
- Arkadaşımın kaputunu aldım efendim.
- Sen ölü soyucu musun be adam?
Bu söz üzerine Faik Çavuş titremeye başladı. Dişlerini ve yumruklarını sıkıyordu, boyun damarları gerilmiş, gözleri büyümüştü. Ne diyeceğini bilemiyordu. Bu yüzden de düşlerini kenetlemiş sıkıyor da sıkıyordu. Komutan ise onun bu halini görünce şaşırdı.

Ama söylenmeye de devam etti:

- Arkadaşına yaptığın reva mı bu!

Daha fazla kendini tutamayan Faik Çavuş olanca gücüyle bağırdı:

- Bu adamı uzaklaştırın buradan!
Erler elbette bir şey diyemedi. Ancak komutan Faik Çavuşun haykırışı üzerine yavaş yavaş uzaklaşmayı tercih etti. Kalabalığa karıştı.

Faik Çavuş ise kendi kendine söylenip duruyordu:

- Ölü soyucuymuş... Biz Ziver'le talana bile katılmadık! Her şey sizin bildiğiniz gibi değil...
- Tamam çavuşum sakin ol.
- Sakin mi?
- Sinirlenme, kendine gel.
- Ben kendimde miyim? Kendime ne zaman gelirim, ben de bilmiyorum! Haydi Ziver'i toprağa verelim.

Zar zor dize kadar açılan bir ulu sarıçamın altında açılan mezara Ziver'i yatırdılar. Sonra, karla karışık toprağı ve donmuş duygularla üstüne attılar. Ne kürek vardı ne de çapa... Ziver'i, Faik Çavuş başta olmak üzere manga erleri avuçlarıyla attıkları donmuş toprak ve karlarla gömdüler.
Taze mezarın başında Faik Çavuş sırtında kanlı kaputu ile adeta granitten yapılmış bir heykel gibi öylece kalakalmıştı. Hiçbir şey düşünemiyordu. Kızarmış gözlerinden yuvarlanan gözyaşları yanaklarından süzülüp Ziver'in mezarına damlıyordu.
Tuzlu gözyaşları beyaz karlar içinde kaybolup gidiyordu. Tuzlu gözyaşları gibi nice vatan evladı da Allahü Ekber Dağları'nı aşmaya çalışırken kaybolup gidiyordu. Sarıkamış önlerinde kayıplar durmadan artıyordu. Erler, subaylar, ümitler ve hayaller beyaz hüznün çöktüğü karlar içinde bir bir kayboluyordu. Var olmak için, yeniden doğmak için büyük bir sefere katılanlar şimdi bir bir karların altında ve dağların koyunlarında yitip gidiyordu...

"10. Kolordunun tümen ağırlıkları ile büyük bir kısmı, Binbaşı Reşit komutasındaki öncüyü 1 km. geriden izliyordu. Çok soğuk bir havada karlı dağları aşmak zorunda tümenlerin izlediği patikalarda iki askerin yan yana yürümesinin imkanı yoktu. Bu yüzden kol derinliği kilometrelerce uzamıştı. Askerin hareketini kolaylaştırmak için talimatname uyarınca serbestlik sağlandı. Ordu karargahı öne geçerek yol açmaya çalışmışsa da zayiatın önüne gecikmedi. 14 saat süren zorunlu yürüyüşten sonra Beyköy'e gelen bölüklerde 10-15 askerin olduğu görülmüştü. Öncü saat 17.15'te Beyköy'e girdiği halde artçının ancak saat 23 sularında gelebileceği tahmin ediliyordu. Allahü Ekber Dağları'nda tümen tamamen elden çıkmıştı. Sabaha kadar gelen erlerle tabur mevcutları 100'er ere bile tamamlanamamıştı. Askerlerin konak yerinde toplanması ve gereken intizam altına alınması için iki günlük istirahat kararı verilmişse de bu karardan dönülmüş 27 Aralık öğleden sonra hareket etmek üzere kıtaların toplanması emredilmişti. "*
Hele Allahü Ekber Dağları'nın zirvesinde birlikleri ansızın çeviren bir tipi hiçbir tedbirin alınmasına fırsat vermemişti. Kimsenin kimseye yardım edecek hali yoktu. Yürüyüş kolları dağılmış, asker tam manasıyla bitmişti. Subaylar tipi içinde bağırıp çağırıyor, erlerin toplanmasını istiyordu ama bu Allahü Ekber Dağları'nda bu hiç mümkün olmadı...

İstanbul'dan marşlarla uğurlanan askerler için:

"Şehitsen secdeler yüce ruhuna der, Yer Allahü Ekber, gök Allahüekbef denmişti...
Gerçekten de yürüdükleri dağlarda, yer "Allahü Ekber" gök "Allahü Ekber Dağları" ile kaplıydı. Zaten zirvede gök ile dağların karlı başları ayırt edilemiyordu. "Allahü Ekber!" diyerek yollara düşenler şimdi Allahü Ekber Dağları zirvelerinde "Allahü Ekber!" diyerek donup kalıyordu...

Çok uzaklarda tepenin birinde çete reisi gözcüsüne merakla sordu.
- Onlar mı?
- Onlar. Kızaklı arabalarından tanıdım onları,
- İyi...
- Yanlarındaki er yok reis!
- Bu daha iyi. Bundan sonra yollarda Türk askeri olmadığını söylediler.
- İşimiz kolay desene.
- Kolay ya.
- Ancak Ardos'a varmadan onları yakalamalıyız. Daha aşağıya istesek de inemeyiz.
- Elimiz çabuk tutmalıyız.
- Bir tulum altın var Kadir Ağada. Ya kızları?
- Her biri ay parçası gibi reis.
- Hah hah ha güzel, güzel çok güzel.
- Kaçıyorlar bizden. Ama onların karşısına öyle bir zamanda çıkacağız ki şaşırıp kalacaklar. Altınlar ve kızların bizim olacak Kadir Ağa.
Bu sözleri söyleyen Kadir Ağanın kilerinde saklanıp altınların yerini öğrenmeye çalışan bir çapulcudan başkası değildi. Atlılar tepeden ağır ağır yola doğru inmeye başladılar.

26 Aralık günü tüm birlikler yorulduğu için yeni bir saldırı 27 Aralık'a ertelenmişti. 10. Kolordu hala görünürlerde yoktu. Halbuki bu kolordu 25 Aralık günü Sarıkamış civarlarında olacaktı. Hele bugünün kayda değer bir olayı daha vardı ki, Gani Bey komutasındaki 51. Alay defalarca, bıkmadan usanmadan da olsa Sarıkamış'ın batısında yer alan Çerkezköy'e saldırmıştı ama mevcutları gittikçe azaldığı için bu kasabaya girmeye muvaffak olamamıştı.
Çerkezköy'e saldırılar devam etmiş, dalga dalga yenilenen hücumlar karşısında 87. Alay Komutanı Binbaşı Lütfullah Bey hasta yatağından kalkmış, yanındaki erlerle birlikte alayının başında Çerkezköy'e girmişti. Akşam bastırdığında ise köyde birden ateşler görülmüştü. Geri çekilen Ruslar köyü ateşe vermişlerdi. Bu arada sağ kanatta ilerleyen diğer bir alay olan 83. Alay düşman karşısında dağılınca 87. Alay çok zor duruma düşmüş ve savunmasız kalmıştı. Ruslar da köyü kuşatmaya başlamışlardı. Lütfullah Bey ileride kendilerinin sarılacağını görmüş ve iki çavuşla alay sancağını geri göndermiş ve Rusların eline geçmesini önlemişti.
10. Kolordunun Allahü Ekber Dağları'nı aşan döküntüleri yavaş yavaş toplanmaya başladığında iki saat için istirahat istediler ama bu istek reddedilince çaresiz bir şekilde Sarıkamış yönünde yürümeye başladılar.

Çamurludağ sırtlarında Rus piyadelerinin görülmesi üzerine büyük tehlike altında kalacak olan ve Bardız'da bulunan 32. Tümene Sarıkamış'a hücum emri verildi.
Bardız'dan hareket eden kuvvetler hızlı bir yürüyüşle Yeniköy-Kızılkilise-Başköy geçitlerinin olduğu yerde Ruslarla çetin bir muharebeye tutuşmuştu. Ruslar Sarıkamış'a girmek isteyen tümene inatla karşı koyuyorlardı. Faik Çavuş, Ruslarla vuruşurken bir başka Faik Çavuş oluyordu. Büyük bir öfke ve kin ile gözü pek bir şekilde onlara saldırıyordu. Aklından Ziver'in vuruluşu çıkmıyor, hiç sakınmadan bir deli gibi Ruslarla çarpışıyordu. Gözler ara sıra 10. Kolordu birliklerini arıyordu ama onların nerede oldukları dahi bilinmiyordu.
32. Tümen ise Ruslarla savaşmaya devam ediyordu. Artık Sarıkamış'ı gören Türk erleri Çamurludağ eteklerindeki orman içlerinden çıkarak, çıplak arazide karlar içinde Sarıkamış'a doğru koşmaya başlamışlardı. Ancak kendilerini oyalayan Rus kuvvetleri bir yere kadar karşı koyuyor sonra geri çekiliyorlardı. Yine hızlı bir çekilmeyle Türklerle arayı açan Ruslar, beyaz arazide kolayca seçilebilen Türk erlerine karşı amansız bir top ateşi başlattılar. Büyük bir zayiata rağmen Türk birlikleri Sarıkamış'a sayıları azalsa da ilerliyorlardı.
Faik Çavuş etrafında patlayan top mermilerinden korunmak için sağa sola kaçıyordu. Öncüler tatlı bir eğimle Yukarı Sarıkamış'a dek uzanan yamaçlarda ilerlemeye çalışıyordu. Faik Çavuş da bu öncü birliğin içinde kalmaya gayret ediyor, çok yaklaşmışken Sarıkamış'a giremezlerse, kahrolacağını düşünüyordu. Bu yüzden düşe kalka da olsa ilerlemeye çalışıyordu.

Bir yandan da kendinden geçmiş bir halde:

- Ziver Sarıkamış göründü. Az kaldı Ziver. Sarıkamış'a gireceğiz inşallah. Yukarı Mahalle'nin evleri bile belli oluyor. Nazlı bir yar olan Sarıkamış'a giriyoruz. Sen mezarında rahat uyu. Üzerimde taşıdığın kaput buna şahittir. Çavuşun Sarıkamış'a ne pahasına olursa olsun girecektir. Bu giriş ile senin ve benim hatta ordumuzun yürüyüşü son bulacaktır. Sen hiç merak etme. Bana güven, diyordu...

Faik Çavuş artık sürünmeye ve kayalıkların arkasına gizlenerek yavaş yavaş Sarıkamış'a yaklaşmaya başladı. Sarıkamış'ın Yukarı Mahallesi hafif bir tepenin yamacındaydı. Bu tepeye az kalmıştı. Yaklaşık 300 kadar Türk eri mahallenin yakınlarına dek sokulabildiler. İlerlerken, kendilerine destek geleceğini sanıyorlardı. Bu yüzden de, büyük bir cesaretle ve ümitle, Sarıkamış'a doğru ilerlemeye gayret diyorlardı. Kasabanın dışında yer alan evlerin arasına girdiklerinde kendilerine ateşle karşılık verildi.
Faik Çavuş bir duvarın yıkıntısını siper aldı. Arkadaşlarına daha da ilerlemeleri için işaret yaptı. Biraz daha ilerleyen Türk birlikleri üç eski evi ele geçirmişti. Faik Çavuş duvardan duvara ilerliyor, en ön saflara doğru sokuluyordu. Ara sıra, takviye gelip gelmediğine bakan erler geride Çamurludağ eteklerinde arkadaşlarının kolayca vurulduğunu görüp kahroluyorlardı. Ama büyük bir öfke ile sayılarının azlığına bakmadan yine de ilerlemeye çalışıyorlardı.
Faik Çavuş bir dam üzerine çıkıp etrafa bakındığında, Rus askerinin istasyon civarında mevzilendiğini gördü. Buna rağmen yine ilerlemek konusunda kararlıydı. Sarıkamış'a girebilen erlerle birlikte çarpışmaya devam ederken, büyük bir Rus gücünün kendilerine doğru gelmeye başladığını üzülerek gördü. Biraz sonra Ruslar Sarıkamış'a girmeye çalışan erleri geri sürmeye başladı.
Faik Çavuş sanki yanında Ziver varmış gibi onunla konuşuyordu.
- Ziver... Geri mi çekiliyoruz? Olmaz. Çekilmemeliyiz. Hani diyordun ya, nazlı bir yar gibiydi Sarıkamış. İşte bu nazlı yarin saçlarına uzanmak üzereyiz. Çekilmememiz lazım, iki aşık, iki sevgili kavuşmak üzere ama bizi ayırmaya geliyorlar Ziver.
Yukarı Mahalle'ye giren Türk erlerinin elinde beş on eski ev kalmıştı. Ancak Çamurludağ'dan yeteri kadar takviye gelemeyin-ce kesiklik olmuş, Ruslar bu kesikliği yoğun top ateşine bağlamışlardı.

O gün öğleden sonra, Sarıkamış'taki Rus askeri on bine ulaşmıştı. Yayılarak Yukarı Mahalle'ye ve Çamurludağ eteklerine doğru ilerliyorlardı. Faik Çavuş ve mangası da Miralay Bukretof tarafında sarılmıştı. Bunun farkında olmayan Faik Çavuş ve yanındaki erler Ruslara kahramanca karşı koyarken, cephane ve mermilerinin bitmek üzere olduğunu, bir süre daha vuruşmaya devam ettikten sonra etraflarının sarıldığını üzülerek gördüler...

Kendilerine Türkçe olarak sesleniyorlardı:

- Teslim olun! Osmanlar teslim olun!
- Aksi halde öldürüleceksiniz...

Faik Çavuş duyduklarına inanamadı. Neler oluyordu? Hani takviyeler neredeydi? Hani Sarıkamış'a arkadan girecek 10. Kolordu birlikleri neredeydi? Böyle mi olacaktı? Sarıkamış'a girmişlerdi işte ama takviye gelmiyordu. Şimdi ise her şey bitecek miydi?
Tüm bunları düşünen Faik Çavuş "Hayır!" diye haykırarak olduğu yerden ateşe devam etti. Bir süre sonra mermisi bitince ne yapacağını şaşırdı. Öylece kalakaldı.
Giderek yaklaşmakta olan Rus erlerine donuk gözlerle hiçbir şey hissetmeden bakıyordu. Şimdi o büyük öfkeden eser yoktu. Donup kalmıştı işte. Üzerine bir titreme geliyor, gözleri büyüyordu. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Yine o isteri nöbeti başına mı çörekleniyordu? Hani sefer başında devamlı, "Kaç buradan kurtul." diyen o nöbetlere yine mi yakalanıyordu? Başı döndükçe, sanki İstanbul'da hasta olarak yattığı caminin duvarları dönüyordu. Duvardaki yazılı ayetler de dönüyordu. Onları okumaya çalışıyordu ama seçemiyordu. Bir üşüme hissediyordu. Gittikçe artan bir üşüme her yerini sarıyordu. "Kaç!" diyordu içindeki ses "Kaç!"
Faik Çavuş ilk defa içindeki sese karşı çıktı. "Artık çok geç." dedi. "Çok geç... Kaçmak için de olsa çok geç..." Sonra Ziver'in kaputunu çıkarıp bir duvara astı. "Sen bari esir oluşuma şahit olma. Ama bil ki Sarıkamış'a girdik Ziver... Ne çare ki gerisini getiremedik. Çamurludağ'dan yardıma gelen olmadı. Allahü Ekber Dağları’ndan aşıp da Sarıkamış'a girecek askerimiz gelemedi. Sarıkamış çilemiz bitmedi Ziver. Ama Sarıkamış sevdamız şimdilik bitti..."
Faik Çavuş ellerini kaldırdığında hayal meyal Rus askerlerini kendisine doğru geldiğini gördü. Ağır ağır onlara doğru yürüdü... Gözleri dolu doluydu.

Kadir Ağa Faik Çavuşun ayrılmasıyla bir hoş olmuştu. "Ne günler" dedi. "Ne günler, baba oğlunu bulamıyor, arayamıyor. Kaçan kaçana. Evini, yurdunu bırakan bırakana. Böyle mi olmalıydı halbuki... Ama neylersin, ne yaparsın? Zayıfladın mı düşmanın çoğalır. En zayıf rakiplerin, düşmanın bile gözüne pek kuvvetli gözükür. Kaçarsın, kaçarken ağaçları bile düşman sanırsın. Çeteci sanırsın. Rus askeri, Ermenilerin kurdukları soygun çetesi sanırsın. Her tepeden birileri üzerine ateş edecek yolunu kesecek sanırsın. Bıçak sırtında yaşamak işte buna denir işte."
Hanımı da benzer düşünceler içindeyken, Zehra, Faik Çavuşun geri dönmek zorunda oluşuna bir anlam veremiyordu. "Sarıkamış'a mecbur olmak, ne demek?" diye düşünüyordu. Yorgun erin gözlerinde hep hüznü görmüştü. Bu yüzden onun adına endişeleniyor, yine bir köşede donmak üzere olursa, onu kimin kurtaracağını merak ediyordu. Kardeşleri ise kendinden daha küçük olduğu için İslamköy'e, Tortum'a ne zaman varabileceklerini tartışıyorlardı.
Yanlarına aldıkları samanın büyük bir bölümü bitmek üzereydi. Atlara bir kaç gün sonra ne verebileceğini düşünen Kadir Ağa "Hayırlısıyla şu Tortum'a varabilseydik" diye iç geçirdiği sırada başının üzerinden bir kurşun geçti.

Bunun Ermeni çetecileri tarafından atılmış olabileceğini düşünerek, atlara olanca gücüyle vurup bağırdı:

- Haydi koçlarım. Deh!
Atlar, karlı yolda olanca hızları ile koşmak için ileri atıldıklarında, kızaktaki hanımı ve kızları korku içinde birbirlerine sarıldılar...

Hanımı korkuyla sordu:

- Ermeniler mi?
- Herhalde... Baksana pek dostça davranmıyorlar.
- Neden bizim peşimizdeler bey?
- Nereden bileyim? Deh!
Kadir Ağa işin artık zora girdiğini anlamıştı. Bu yüzden daha hızlı gitmek istiyordu ama üç gündür koşan atlar ne yazık ki, daha hızlı gidemiyorlardı. Sağdan soldan atılan mermiler kızağın önüne ve arkasına düşüyor, karlar içine saplanıp kalıyor ya da karları dağıtıyordu. Bazen mermiler atların önüne ve ayakları dibine düşüyor, bundan dolayı atlar sağa sola dönüyor, arkalarında bağlı olduğu kızak da bir sağa bir sola savrulup duruyordu. Bu savruluşlardan yere düşmemek için kızak tahtalarına sıkıca tutunan kızlar korku içinde bağrışıp duruyorlardı:
- Anneciğim!
- Bizi öldürecekler!
- Kurtulamayacağız!
- Baba daha hızlı!
- Sıkı tutunun!
- Korkmayın!
Kadir Ağa beklenmeyen bu durum karşısında çok şaşırmıştı. Hele silah seslerinden sonra hanımı ve kızlarının paniklemesi, korkması onun da elini kolunu bağlamıştı. Ne yapacağına karar veremiyordu. Bir eliyle atların dizginlerini tutmak için uğraşırken, bir yandan da tüfeğini almaya çalışıyordu.

Bir yandan da düşmemek için dengesini korumaya çalışıyor, bir yandan da bağırıyordu:

-Deh!
- Korkmayın!
- Sıkı tutunun!
- Haydi aslanlarım!
- Daha hızlı!

Hanımına dönüp:

- Dizginleri sen al, dedi.
- Sen ne yapacaksın?
- Kızağın arkasına geçip siz korumaya çalışacağım.
- Atlara vur ki, yavaşlamasınlar.
Kadir Ağa dizginleri karısına uzattı. Kızağın arkasına geçti. Arkadan gelen giden olup olmadığına dikkatlice baktı. Kısa bir süreden beri silah sesleri kesilmişti. Şimdi ortalıkta koyu bir sessizlik vardı. Hava kış aylarında nadir rastlanılan güzel güneşli havalardan biriydi. Bir yıldız gibi yerde parlayan kar taneleri gözleri alıyor, görmeyi zorlaştırıyordu. Yine de Kadir Ağa etrafı gözlemlemeye çalışıyor, parmağı tetikte olduğu halde olacakları düşünmeye çalışıyordu. Şu beladan bir kurtulsaydılar. O sırada yedekteki tüfeklerden birini Zehra aldı. Babasının yanına oturdu.

Babası:

- Evet, sen de tüfek kullanabilirsin, dedi.
- Elbette baba...
- Ne oldu? Nereye gittiler bunlar?
- Belki kaçmışlardır.
- Belki... Şu Ardos'a varabilseydik ondan sonrası güvenliydi ama. Ardos Rusların en son geldikleri yer. Buralarda Ermeni çetelerinin zulüm yaptığı söyleniyor...
- Ya da bizi yakalayamayacaklarını anlayıp peşimizi bırakmış olabilirler.
- Belki kızım belki...

11. Kolordunun Rusları Araş Nehri civarında oyalamaları devam ederken Baki Bey Sarıkamış'a girilemediğini, 10. Kolordunun Allahü Ekber Dağları'nda donduğunu duyunca yıkıldı. Hele Sarıkamış'ın Yukarı Mahallesi'ne girildiğini, daha sonra destek gelemeyince taarruzun başarısız olduğunu öğrenince şaşırıp kalmıştı. Nasıl olurdu? Her şey yolunda gidiyordu. Asker yorgun, aç ve açıktı ama içindeki vatan aşkı sebebiyle birçok zorluklara göğüs germişti. Artık Sarıkamış'a ramak kalmıştı. Ne olmuştu da her şey birden tersine dönmüştü? Nasıl oluyordu da, Rusları Sarıkamış'tan, Kars'tan, Batum'dan atamıyorlardı? Kar ve soğuk yüzünden ne yazık ki, asker savaşamayacak hale geliyordu.
Baki Bey kaç gündür bu sorularla boğuşuyordu. Evet, her şeyi anlıyordu. Her şeyi... Asker yorgundu, doğru dürüst üzerinde kaputu, ayağında botu yoktu. Açtı, düzenli ve dengeli beslenememişlerdi. Çok yol yürümüşlerdi. Humma kol geziyordu. Her şeyi kabul ediyordu. Ama başarısızlığı, hazmedemiyordu. Hele bu kadar yakına gelmişken, Sarıkamış'a yaklaşmışken, hatta dış mahallelere girmişken, başarısız olmak, işte bunu kabul edemiyordu.

Yüzbaşı Baki Bey kaç gündür konuşmuyordu. Yemiyor, içmiyordu. Aklında mıh gibi duran "neden" kelimesine takılıp kalıyordu. Vatan aşkı, bayrak aşkı hiçbir engel tanımamalıydı ona göre. Bu aşk ateşi ile yanan asker bundan güç alır ve savaşır, galip gelirdi. Şimdi ise tümenlerden geriye kalan döküntüler Sarıkamış önlerinde eriyip gidiyordu.
Aşk, her şeye yeter miydi? Erlerine bir baktı. Yüreği sızladı. Hepsi zayıflamıştı. Çoğu hastalıklıydı. Yiyecekleri üç günden beri bir avuç yufka parçasıydı. Suya ihtiyaç duymuyorlardı. Kar yiyor, susuzluklarını bastırmaya çalışıyorlardı. Bu, erleri daha da hasta yapıyordu. Her sabah birkaç tanesini can vermiş bir halde bulurdu. Baki Bey onlar için, vatan için üzülüyordu. Hiç olmazsa elden çıkan yerleri tekrar geri alsaydılar; ölenler, kaybolanlar, donanlar için bir nebze olsun teselli bulabilirlerdi. Ama şimdi eski yerler alınamamış, üstelik birçok asker de can vermişti. Belki bu deneme yapılmalıydı ama "daha iyi şartlarda" diye düşündü Baki Bey. "Evet" dedi. "Daha iyi şartlarda. Asker giyimli, karnı tok, cephanesi bol olmalıydı, işte o zaman vatan için, bayrak için yine can verilirdi ama belki başarıya ulaşılırdı o zaman..."

Baki Bey askerlerinin durumunu görünce hayal ve ümit etmenin imkansızlık içinde kıvrananları başarıya götüremeyeceğini anlamış, bu durumu da gözleriyle de görmüştü. Ama yine de bunu kabullenmek istemiyordu. "Olsun" diyordu "Olsun. Her şeye rağmen bizi kavurup duran vatan aşkı zafere ve başarıya ulaştırmalıydı. Bu ateşten Allahü Ekber Dağları'nın karı bile erimeliydi. Bir Ferhat misali tünel açıp dağları delmeliydik. Gözümüz kara bir şekilde ileri atılmalıydık. Sarıkamış'ı, Ardahan'ı, Batum'u bir çırpıda almalı daha sonra Kafkasya'ya doğru ilerlemeliydik... Biz nerede yanlış yaptık?"

Baki Beyin içindeki gelgitler duygusal bir şekilde ümit ve hayallere bezeniyor daha sonra mantıklı bir şekilde hayallere ve ideallere ulaşmak isteyen insanların bunu başarabilecek imkanlara sahip olması gerektiğini düşünüyordu. Bu iki tezat fikir arasında bocalayıp duran Baki Bey yine de yenilgiyi kabullenemiyordu. Ne ümitlerle ne hayallerle gelmişlerdi. Her türlü yokluğuna aldırmadan... Şimdi ise zafersiz bir şekilde nice yokluklara aldırmadan hevenk hevenk zaferden yana atan kalpleri yenilginin acısıyla burkuluyordu. Baki Bey yüreğinin acıdığını hissetti. "Ümitsiz olmak, vatandan yana ümit besleyememek ne kötü" dedi...
"Şimdi ne olacak; "Kafkaslara giden yazılarımız? Ümit verdiğimiz Türk milletleri ne olacak? Her dem ümit beslediğimiz bizler ne olacağız?" Baki Bey kendine sorduğu bu soruların ağırlığı altında ezilip duruyordu. Büyük suçluluk duyuyordu. İlk defa bu kadar cesur bir şekilde kendine suçluluk atfetmişti. "Biz ki suçluysak gereğini de yaparız. Yapmalıyız... Ne yapacağım peki? Ne yapacaksın Yüzbaşı Baki Bey sana soruyorum? Bilmiyorum... Bilemiyorum..."
Yüzbaşı Baki aklından geçenleri düşünce duygularıyla onları cevaplamaya çalışıyordu. "Silahsız, giyeceksiz, yiyeceksiz sefere mi çıkılır?" diyordu aklı. Ama duyguları, ümitleri ve hayalleri ise; "Elbette çıkılır, vatan için her şey yapılır, nitekim de yapılmıştır" diye karşı çıkıyordu.
"Ben bundan sonra buralarda nasıl dururum? Nasıl askerin yüzüne bakarım. Ben değil miyim "Dayanın evlatlarım vatan aşkı her yokluğa ve çaresizliğe üstün gelir" diyen... "Gayret edin, zafere kavuşacağız" diyen, ben değil miyim? Ya şimdi ben erlerime ne diyeceğim? "Siz gayret ettiniz ama olmadı" mı diyeceğim? Onlar da, bana "Neden" diye sorarlarsa? Ne derim? Ne derim Allah'ım?"

Gözleri dolu dolu idi. Çöken karanlığa, yağan kara aldırmadan siperlerden geriye doğru yürümeye başladı. Elinde olmadan tabancasının kılıfını açtı. Kılıfından çıkardı. Şakağına dayadı. Parmağı tetiğe doğru ağır ağır gidiyordu. Baki Bey bu yenilgiyi yaşamaktan, geri dönmektense "kendimi öldürürüm daha iyi" diye söyleniyordu. Ama içindeki bir başka ses ise "intihar bir çözüm mü? İşin en kolay yanı. Bir fırsat daha çıkar vatandan yana. Bayraktan yana. İşte o zaman borcunu ödersin." diyordu. Baki Beyin alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Kalbi, ha durdu ha duracaktı. Şu an ne yapacağını, neye karar vereceğini bilemiyordu.
Neden sonra gözleri bulutsuz bir gecede kayan yıldıza takıldı. Onun yerinde bir başka yıldız parıldadı. Işıl ışıldadı. Yıldızlar ne kadar da çoktu. 3. Ordunun erleri de ilk önceleri yıldız kadar çoktu. Sonra karlı dağlarda bir bir kayıp gitmişlerdi... Şimdi bu yıldızların yerine başka yıldızlar gelecek miydi? Neden olmasındı? Baki Bey hüzünle "Biz her dem yeniden doğarız" dedi.
Kar, sağa sola serpiştiriyordu. Sarıkamış'ta beyaz bir hüzün mayalanıyordu. Bu hüzün hayalin, ümidin kaybolup gittiği, karlar içinden doğan beyaz bir hüzün idi. Bir sevgiliye, bir bekleyene kavuşmak için her çileye göğüs geren erlerdeki beyaz bir hüzün üşüyen gönüllerinde büyüyordu.
Atlar iyice yorulmuşlardı. Ne geriden gelen vardı ne de tepelerden.

Zehra rahatlamış olduğu halde:

- Geri döndüler herhalde, dedi. Derin bir nefes aldı. Tüfeğini yanma indirdi. Babası ise pür dikkat etrafı taramaktaydı.
Aniden kızak bir taşa çarptı.

İşte o anda Kadir Ağa kansına bağırdı:

- Dikkat et!
- Yerde kardan hiçbir şey görünmüyor ki!
- Kayalıklara gidiyoruz. İleride bir dar geçit gözüküyor. Orada dikkatli olmamız lazım.
- Yol daha da darlaşıyor.
Yol, her iki tarafı yüksek kayalıklarla çevrili dar bir geçide gidiyordu. Eğer bu geçitte saldırıya uğramazlarsa, kendilerini şanslı sayabilirlerdi. Tehlikeli yerlerden biriydi burası. Kadir Ağa karar veremiyordu, geçide hızlı mı girsinler? Ya da dikkatli bir şekilde geçide girip etrafı kontrol mü etsinlerdi? İşte buna bir türlü karar veremiyordu.

Karısına:

- Biraz yavaşla, dedi. Bu sessizlik hiç hoşuma gitmiyor ya bakalım.
- Kızım, Zehra dikkatli ol.
Aniden geçidin her iki tarafında birçok çeteci beliriverdi.

İçlerinden biri bağırdı:

- Kadir Ağa! Altınları verin! Sağ salim istediğiniz yere gidin.
- Sen de kimsin?
- Beni boş ver! Tulum peynirini bize bırak! Kızlarını al ye git. Hem de istediğin yere. Kıllarına dahi zarar gelmeyecek.

Kadir Ağa karısına bağırdı:

- Haydi şu geçidi hızla geçelim.
- Bizi vururlar.
- Öyle de vuracaklar, böyle de. Hiç olmazsa şansımızı deneyelim.
Kadir Ağanın hanımı kırbacı olanca gücüyle atlara indirdi. Atlar can havliyle ileri atıldılar. Bir anda şaşıran çeteciler ne yapacaklarını bilemediler.
- Ateş!
Geçide hızla giren araba, mermi yağmuru altında yol alırken, Kadir Ağa ve büyük kızı Zehra da karşı ateşe başlamışlardı.

Çeteciler bağırıyorlardı:

- Atları vurun!
- Kaçırmayalım!
- Atları vurun!

Atların sağına ve soluna mermiler düşüyordu. Bu mermilerden gözleri büyümüş olan ve korkan atlar sağa sola kaçmak istiyor ama yolun darlığından kaçamayıp kızağı kayalıklara sürtüyorlardı. Bir an bu kayalıklarda kızağın parçalanacağını sanan Kadir Ağa ve ailesi bu heyecanlı ve korkulu dakikaların ne kadar süreceğini düşünüyorlardı. Sanki saniyeler saatlere uzamıştı. Bu tehlikeli anlar bitmek bilmiyordu. Geçidin bitmesine az kalmıştı. Biraz daha gayret ederlerse kurtulabilirlerdi. Şu ana kadar ne kendileri ne de atları vurulmuştu. Bu büyük bir şanstı. Kadir Ağa geri dönüp baktığında arkalarından kimsenin gelmediğini gördü. Biraz rahatladı. Ama soyguncuların peşlerini bırakacaklarını hiç sanmıyordu. Üstelik o kadar iyi gizlemişken, altınların yerini nasıl öğrenebilmişlerdi? İşte bu sorularla aklı iyice karışan Kadir Ağa "Daha hızlı" dedi. "Daha hızlı yol almalıyız."

Hanımı ise:

- Artık atlar tükenmek üzere, diye bağırdı.
- Çatlayıncaya kadar koştur onları!
Dönüp arkaya baktığında uzaktan atlıların peşlerine düştüklerini gördü. Dehşete kapıldı. Eninde sonunda bu atlılar kendilerine yetişebilirlerdi. Ne yapmalıydı? Bu şekilde daha ne kadar devam edebilirlerdi? Bir şeyler bulup onları oyalamalıydı. Ama aklına hiçbir şey gelmiyordu işte. Çıldıracak gibi oluyordu. Neden sonra "Altınlar!" dedi sevinçle.

Hanımı onun bu haykırışına şaşırdı:

- Ne yapacaksın?
- Altınları yola saçacağım!
- Hayır! Onlar bizim geleceğimiz, gittiğimiz yerde ne yaparız?
- Şu an senin, kızlarımın canından ve namusundan başka hiçbir şey umurumda değil. Bir tulum dolusu altın bile.
- Yapma bey! Belki ellerinden kurtuluruz.
- Atlar çatlayacak artık. Ardos'a da epey yol var. Başka çarem yok.
Kadir Ağa hızla giden kızakta ayağa kalktı. Bıçakla deldiği altınları tulumdan yola dökmeye başladı.
- Alın bakalım! Altın istiyordunuz ya!
Kesilen tulumdan ilk önce birkaç kalıp tulum peynir döküldü yola. Ardından çil çil sarı altınlar, havada çarpışarak, dönerek, tatlı tatlı sesler çıkararak yola, karların içine düşmeye başladı. Kadir Ağa yıllardır biriktirdiği altınların bu şekilde heba olmasına hiç mi hiç üzüntü duymuyordu. Önemli olan ailesini kurtarmaktı.
Arkadan hızla yaklaşmakta olan haydutlar ise yola saçılan altınları görünce, atların dizginlerini çekip hemen yere atladılar. Delirmiş gibi karları elleriyle temizleyerek, altınları bulmaya çalışıyorlardı.
Kadir Ağa altınların haydutları oyaladığını görünce bir nebze olsun sevindi.
- İşe yaradı, dedi.

Ancak bir süre kız Zehra:

- Baba bak, dedi.
Kadir Ağa iki atlının kendilerini takip ettiğini gördü. Sevinci yarıda kaldı.
- İşte bunların niyeti kötü!
- Ne yapacağız baba?
- Elbette bir şeyler yapacağız.
- Ötekileri altınları toplamakla meşgul ama iki atlı bizi izlemeye kararlı.
- Öyle anlaşılıyor.
Kadir Ağa kızaklı arabanın önüne geçti. Önde koşmakta olan iki atı çözmeye başladı.

Zehra heyecanla sordu:

- Baba ne yapıyorsun?
- Size zaman kazandırmaya çalışacağım. Bu iki haydudun üstesinden gelebilirim. Siz de olanca hızınızla Ardos'a ulaşmaya bakın. Vadi yolunda hiç ayrılmayın!
- Ama baba!
- Aması maması yok.

Kadir Ağanın hanımı ise:

- Bey, ben de seninle geleyim.
- Olmaz!
- Bal gibi olur! İyi günde de kötü günde de yanında oldum. Öleceksek beraber ölelim.
- Sen kızlarla git.
- Hayır onlar gitsin, ben seninle kalayım!
- Olmaz!
Kızaklı araba yavaşladığı sırada Kadir Ağa kendinden beklenmeyen bir çeviklikle arabadan atın üzerine atladığı sırada, hanımı da yere atladı. Sonra Kadir Ağanın yedeğindeki ata bindi.

Zehra'ya seslendi:

- Tüfeği bana ver. Siz hızla yol devam edin.

Kadir Ağa:

- Ne yapıyorsun, dedi heyecanla.
- Seninle kalıyorum. Bu eşkıyaların ellerine kızlarımın namusunu bırakacağımı mı sanıyorsun?
- Hay Allah'ım! Kızlar hızla yola devam edin. Vadiden ayrılmayın. Tortum'a varıncaya kadar yollarda eğlenmeyin. Bizi orada bir gün bekleyin. Gelemezsek Erzurum'a gidin. Yolda birçok kafile göreceksiniz. Onların arasına karışın...
- Baba!
- Anne!
- Haydi hızlanın!
- Ama Anne!
- Baba!
Kızlar "anne ve baba!" diyerek uzaklaşmaya başladılar. Kadir Ağa ve hanımı da yavaş bir şekilde arkalarından gidiyordu. Uygun bir yere gelinceye kadar gitmeyi daha sonra orada arkadan gelenlerle çarpışmayı düşünüyorlardı.
Ancak arkadan gelen atlılar yaklaşmaya aradaki mesafeyi kapatmaya başlamışlardı. Bir yandan da ateş ediyorlardı. Bir mermi Kadir Ağanın karısının omzunu sıyırdı. Tuttuğu tüfeği elinden düşürdü.
- Vuruldun!
- Zararı yok bey!
- Beni şimdi daha zor durma düşürdün. Sana gelme, dedim.
- Fazla konuşma Kadir Ağa beni vur!
- Vur mu!
- Vur ya!
- Bak haydutlar iyice yaklaşıyorlar. Mesafe eninde sonunda kapanacak. Bu haydutlar beni sağ komazlar. Eninde sonunda beni öldürecekler. Öleceksem bari senin elinden öleyim.
- Delirdin mi be kadın!
- Hayır delirmedim. Beni öldürürsen, bu haydutlara daha rahat karşı koyabilirsin bey. Belki böylece kızlarımızı da kurtarabilirsin.
- Dellenme!
- Haydi çek şu tetiği bak yaklaşıyorlar. Kadir Ağa etme! Senden başka elime el değmedi. Bunların ne yapacağı belli olmaz. Beni vur. Vur ki sen şu çapulculara haddini bildir.
Kadir Ağa ne yapsın ne etsin şaşırmıştı. Bunca yıllık karısını vursun mu? Vurmasın mı, bilememişti. Ara sıra arkaya dönüp bakıyor, haydutların öfkeli, hiddetli naralarını duyar gibi oluyordu.
- Ben onları oyalarım. Sen kızların arkasından git.
- Ben gitmem. Sen öleceksen, ben de öleyim. Ama vuruşacaksan hiç olmazsa kızlarımız kurtulsun, diyorsan beni vurmak zorundasın. Yaralanmasaydım belki vuruşabilirdim ama. Kolumu kaldıramıyorum. Sana zararım dokunur.
- Kızlarla git dedim sana!
- Sen neredeysen ben de oradayım Kadir Ağa, bu yıllar boyu böyle oldu. Şimdi hayatımın son demlerinde de böyle olacak, hiç çeneni yorma. Beni sen vur! Beni çapulcuların eline bırakma, sen öldür. Kadınlar kocalarına kurbandır, derler. Ben de sana kurban olayım.
Kadir Ağa ne kadar zor durumda kaldığını görüyor ama ne yapacağını bilemiyordu. Karısı gitse iyi olacaktı. Ama gitmiyordu işte. Gitmezdi de. Bunu iyi biliyordu. Kendisinin arkadan gelenlerle başa çıkması belki mümkündü ama kansı yanında iken bu çok zordu.

O sırada hanımı bağırdı:

- Haydi çek şu tetiği!
- Hayır!
- Evet! Çek!
- Hayır!
O anda karısının attan "ah!" diyerek yuvarlandığını dehşetle gördü. Arkadan gelenler onu sırtından vurmuşlardı. Karısının kanlar içinde beyaz karlara düştüğünü hayal meyal gören Kadir Ağa hızla atını durdu. İki hayduda ateşe ederek hızla ilerlemeye başladı.
- Hainler! Gelin bakalım!

Attaki bir haydudu vurdu. Acı bir nida karlarla örtülü tepeliklere yayıldı. Diğeri ise Kadir Ağaya yaklaşıp tam kalbine ateş ederken Kadir Ağa da onun kalbine ateş etti. ikisi birden atlardan yere düştüler. Daha sonra Kadir Ağa can havliyle haydudun üstüne atıldı. Bıçağı saplayıp öylece kalakaldı. Kadir Ağa son nefesinde ancak "Kızlarım..." diyebilmişti...
Kızlarının ise çok uzaklardan gelen tüfek seslerinden yürekleri paramparça oluyordu. Geride neler olduğunu merak ediyorlardı ama Ardos'a ulaşmak zorunda oldukları için yola devam ediyorlardı.
Bir tepeyi tırmandıklarında ileride gözüken evlerden Ardos'a yaklaştıklarını anladılar. İçlerinde bir buruk sevinç doğdu. Neredeyse çatlayacak olan atlara hiç istemeseler de vurmaya devam ettiler, içlerinde mayalanan korku biraz olsun hafiflerken Ardos'a girdiler...

Ardos'ta, Tortum'a, Erzurum'a gidecek olan muhacirlerin arasına karıştılar. Geceyi bir köy evinin ağzına kadar dolu odasında geçirdiler, içeride çoluk çocuk, kadın ihtiyar birçok kişi vardı. Ertesi gün muhacirlerin bir kısmı Tortum'a doğru yola çıkarken, onlar bir gün boyunca hep gelmesini bekledikleri anne ve babaları için dua ettiler. Ama gözlerini diktikleri yoldan hiç kimse gelmedi. Acı gerçeği sonunda kabullendiler. Bir köy evinin ağzına kadar muhacirle dolu odasında ağlayarak geceyi geçirdiler...
Sabahleyin biraz dinlenmiş, atların çektiği kızağa binip, Tortum'a doğru içlerinde gittikçe mayalanan, büyüyen beyaz bir hüzünle yola koyuldular. Arkalarında gözyaşı, acı ve keder bırakan incecik yola durup durup anne ve babaları geliyor mu diye bakmaktan kendilerini alamadılar.
Güneş yerdeki kristal yapılı karların üzerine vurduğunda, geceleri gökteki yıldızların yere düştüğünü gördüler. Ve yerde en çok parlayan iki yıldızın anne ve babaları olduğuna inandılar. Yorgun atların çektiği kızaklı araba Tortum'a doğru ağır ağır ilerlerken, yerdeki parıldayan yıldızlar ise gittikçe artıyordu.
Ara sıra çıkan bir rüzgar sanki bu yıldızların yüzünü okşuyordu...

Faik Çavuş ve diğerleri bir kara vagonun en son vagonunda Sibirya'ya doğru sürülürken, Faik Çavuş Balkanlardan geri çekilişi hatırladı. Şimdi ise daha ileriye gidiyorlardı. Hem de bilinmez bir diyara. Beyaz hüzün ülkesine...
Faik Çavuş adeta beynini boşalmış hissediyordu. Hiçbir şey düşünemiyordu. Ama ara sıra gözlerinin önüne bir çifte kara göz beliriyor. "Bizimle gel." diyordu. Faik Çavuş bu sesi iyi biliyordu. Sonra gözlerini yumdu. "Gelemem" dedi. "Gidiyorum. Belki daha sonra." dedi.
Onun bu sözlerine diğer erler güldü.
- Daha sonra mı?
- Haydi oradan! Bir daha hiç gelemeyeceğiz ki...
Bir kara tren, uzayıp giden raylarda sadece tutsak edilmiş Türk erlerini taşımıyordu. Vagon vagon, gönülden gönüle büyüyen ve bu yolculukla her dem artan beyaz hüznü de taşıyor, Sibirya'ya götürüyordu...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Önceki

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir