Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

1914-1915 Sarıkamış Harekatı

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

1914-1915 Sarıkamış Harekatı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:50

1914-1915 SARIKAMIŞ HAREKATI

1. BÖLÜM

"Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım.
Elemim bir yüreğin karı değil, paylaşalım.
Ne yapsın ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki,
Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!
Ah karşımda vatan namına bir kabristan.
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan..."
Mehmed Akif Ersoy

Rüzgarla karışık çiseleyen yağmur, vapura binmek için sırada bekleyen erlerin yüzüne, bir kırbaç gibi vuruyor, acı çığlıklar atan rüzgarın sesi, neferlerin kulaklarında yankılanıp duruyordu. Bu kasvetli hava, erlerin bellerine bağladıkları kütüklüklerin içindeki mermilerin ağırlığını, canlara kasteden o soğukluğunu alabildiğine yansıtırcasına daha da ağırlaştırıyordu.
Rüzgarın önünde avareser1 bir şekilde sağa sola savrulan bulutların rengi, açık griden koyu griye dönüyor, yerinden hiç sökülemeyecekmiş gibi duran camilerin minarelerini kolayca kırabilecek, büyük bir fırtınanın yaklaşmakta olduğu haberini veriyor, İstanbullulara Balkan Harbi'nin o elim acısını yeniden hatırlatmak, kabuk bağlayan yaralarını sızlatmak ve inceden inceye kanatmak istiyordu. Eski ahşap evler, yağmurda ve rüzgarda romatizmalı bir ihtiyar gibi inliyor, yavaş yavaş sallanıp duruyordu. Bazı ocak tütmeyen evlerin aksine, yalıların bacalarından yükselen dumanlar göğe savruluyor, bir süre sonra gökyüzünde belirsizleşip yitiyordu. Bu kayboluş, rüzgarın önünde bu sürükleniş, Osmanlı Devleti'nin yazgısına ne kadar da benziyordu.

Balkanlardan esen savaş rüzgarları önünde Osmanlı askeri de, bir duman gibi savrulmuş ancak Çatalca'nın dağlarında durabilmişti. Bu duruş, yorgun bir vücudun, mecali tükenmekte olan kollarının uçuruma düşerken, bir ağaç can havliyle dalma tutunmasına benziyordu. Henüz, rahat bir nefes alamadan, şimdi de Osmanlı'nın ensesine bir giyotin gibi inmeyi bekleyen, İngilizlerin ve Fransızların Çanakkale'ye saldırma haberleri ve ordunun Kafkasya Seferi'ne hazırlandığı yönünde söylentiler kulaktan kulağa dolaşıyordu. Bu haberler bir deprem dalgası gibi yorgun başkentin sokaklarında, caddelerinde ve mahallelerinde gittikçe büyüyor, İstanbul halkını derinden sarsıp duruyordu.
Tüm donanımlarıyla, ustura keskinliğindeki ayazda bekleşen erler, soğuktan üşümüş, titreyen elleriyle, tüfeklerini sıkı bir şekilde tutmaya çalışıyordu.
Askerin bakışlarında hafif de olsa bir çekingenlik vardı. Çoğunun gözleri, kaşları, bıyıkları kömür gibi karaydı. Bazılarının gözleri kahverengi, bazılarının mavi, bazılarının ise memleketlerindeki uçsuz bucaksız meraları hatırlatırcasına yeşildi. Haydarpaşa Limanı'nda bekleşen eratın, bakışları bulutlar içindeki minarelere takılmıştı. Ufukta görebildikleri her şeyi daha dikkatli bir şekilde incelemeye çalışıyorlardı. Minareleri, martıları, yalıları, Topkapı Sarayı'nı, Genelkurmay binası içindeki yangın gözetleme kulesini uzun uzun seyrediyor, görüş alanlarındaki her şeyi, taşa yazı yazan ustalar gibi belleklerine kazıyorlardı. Hiçbir şeyi düşünmemeye çalışıyorlardı. Başkente, neden ve niçin geldiklerini hatırlamak dahi istemiyorlardı. Hatırlamak onlar için büyük yorgunluktu. Ancak akıllarından hiç çıkmayan, bir mıh gibi beyinlerinde çakılı duran şey sevdiklerinden ayrılma anlarıydı. Soğuk havaya rağmen, o veda sahneleri gönüllerini titretse de içlerini ısıtıyordu. Bu sahneler en ince ayrıntılarıyla beyinlerinin kıvrımlarında dönüyor, sevdiklerinin hayalleri akıllarına gelince gözleri dolu dolu oluveriyordu. Hasret ve ayrılık acısıyla dolan gözler, asker arasında zayıflık olarak sayıldığından, dolan gözlerini yanında duran arkadaşlarına göstermemeye çalışıyorlardı.

Böyle anlarda, kuru ve çatlamış dudaklarda yavan, sessiz bir türkü geziniveriyordu:

"Denizin dalgasına Kapının halkasına Ben yolladım yarimi Urusun kavgasına"

Bu erlere beklemek hep zor gelirdi... Kanlarında dolaşan delilik yüzünden hep hareketli olmak istiyorlardı ama başlarındaki zabitler, kuru üzümle yukarı doğru, hilal şeklinde büktükleri bıyıklarını sıvazlayarak "Bekleyin..." diyorlardı... "Bekleyin..."
Onlar da bekliyorlardı. İçlerinde kopan, gönüllerinde yankılanan çığlıkları bastırmasını bilen erler sessizliğin sesini dinliyor, bu sessizliği ötüşleriyle arada sırada yırtan martılara şaşkınlık içinde bakıyorlardı.

Erlerin bazıları ilk defa deniz görüyor, denizde yapacakları vapur yolculuğundan çekmiyorlardı. Dalgaların kucağında sallanıp duran Mithatpaşa vapuruna baktıkça, işlerinin zor olduğunu düşünüyorlardı. Dolan gözleri gibi içlerindeki endişeyi de belli etmemeye çalışıyorlardı. Tedirginliğin verdiği psikolojiyi dağıtmak için dua ediyorlar, bu esnada sağ ellerini kalplerinin üstüne koyuyorlardı. Dua, onlar için güvenli bir liman, koruyucu bir sığmak, derin bir siper gibiydi. Dua eden biraz rahatlıyor, alınlarına yazılmış olan yazgılarını ama öyle ama böyle yaşayacaklarını bildiklerinden, kaderlerine teslim oluyorlardı.

Sirkeci'de toplanan erler, yandan çarklı Şirket-i Hayriye vapurları ile Haydarpaşa Limanı'na taşınıyor, burada yan yana demir atıp dalgalarla gamsız bir şekilde oynaşan vapurlara binmek için bekleşiyor, daha önceden vapura binmiş olan erlere soru dolu gözlerle bakıyorlardı. Soğuğa rağmen limana gelen sivil halktan bazıları üzgün, çaresiz bir halde erata bakıyor, gözleri, en çok potinleri delinen, kaputu olmayan, zayıf ve çelimsiz erlere takılıyor, gördükleri bu tablolar onlarda hüzün fırtınaları koparıyordu.
Erlerden bazıları Çanakkale'ye, bazıları da Ruslarla savaşmak için Erzurum'a gideceklerini düşünüyordu. Asker arasında çeşitli fikirler yürütülüyor, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor, son zamanlarda çokça duydukları Çanakkale, Kafkasya, Yemen, Kanal adlarını birbirlerinin kulaklarına fısıldayıp duruyorlardı. Büyük bir imparatorluğun aslında o kadar çok sayılacak yeri vardı ki ama onlar sadece sıkça duydukları bu isimleri tekrarlamakla yetiniyorlardı. Ancak gidilecek bu yerler için koyu bir belirsizlik vardı. Aslında bu, asker için o kadar önemli değildi. Nasıl olsa artık hiçbir şey değişmeyecekti. Düşmanla, vatan için bir yerlerde çarpışacaklarını biliyorlardı. Bu temel düşünce vapura binen her erin içinde vardı. Gizli bir umursamazlık içindeyken, büyük sefer başlangıcında önemsedikleri tek şey sevdikleriydi.

Cepheye gidinceye dek tatlı bir tembelliğin ve uyuşukluğun yaşanacağını tecrübeli erler iyi biliyorlardı ama onlarda da belirgin yorgunluk seziliyordu. Daha önce Balkan Harbi'ne katılan erler şimdi de bir başka harbe gitmenin yılgınlığını yaşamadan edemiyorlardı. Onlar, İstanbul'daki tatlı söylevlere, acemi erleri heyecana getirici ateşli konuşmalara hemen kapılmıyorlardı. Savaşmanın, düşman önüne çıkmanın nutukla değil silahla, cephaneyle olduğuna inanıyor, askerin giyiminin ve iaşesinin bol olması gerektiğini düşünüyorlardı. Ayrıca Balkan Harbi'nden sonra İstanbul'a gelen birçok gazinin camilerde, sokaklarda başlarının çaresine bakabilmek için ne durumlara düştüklerini akıllarından çıkarmıyorlardı. Harp sırasında ölmek bir yana, harp sonrasında kendi vatanında, mutluluk veren o başşehirde ziyan olmak insana çok ama çok acı geliyordu. İşte tecrübeli erler yeni bir harbin ve yeni bir seferin başlangıcında "Acaba yine ziyan olur muyuz?" diye düşünmeden kendilerini akmıyorlardı. Onları korkutan en önemli şey cephe gerisinde, büyük şehirlerde aç ve açık kalacak olmalarıydı...
Aslında savaşırken, insanın aklına hayatta kalmaktan başka bir şey gelmezdi. Asker acıktığını, susadığını, üşüdüğünü, geride bıraktıklarını düşünemezdi bile. Düşünmeye vakti olmazdı ki. Beyni ve vücudu hayatta kalmaya odaklanır, böyle zamanlarda gayreti artardı. Bu yüzdendi cephe anını hiç düşünmemeleri... Onlar için en önemli şey harp sonrası durumlarıydı. Balkanlardan çekilirken olduğu gibi bir çalı dibinde, bir ağaç altında veya bir tren garında hummadan2 ölecekler miydi? Bu sorunun cevabını verebilmek onlar için o kadar zordu ki...

Bir büyük harbin başlangıcında olan erler, İstanbul sokaklarında yürürlerken, kendilerini izleyen kalabalığın söylediği:

"Şehitsen, secdeler yüce ruhuna der. Yer Allahü Ekber, gök Allahü Ekber.
Allahü Ekber Allahü Ekber!
Yolun açık olsun asker şiirinin mısralarında en çok "Allahü Ekber" kelimesine, bir de "Enver Paşa çok yaşa!" sloganına takılıp kalıyorlardı. Her erin kulaklarında, bu sloganlardan arta kalan "Allahü Ekber" ve "Enver Paşa" kelimeleri yankılanıp duruyordu.

Bazen kalabalığın önünden geçerken, erler de içlerinden sayıklamadan edemiyorlardı:

"Şehitsen, secdeler yüce ruhuna der, Yer Allahü Ekber, gök Allahü Ekber..."

Uzun bir deniz yolculuğundan sonra Trabzon Limanı'na ayak basan erler Karadeniz'in hırçın sularında çalkalana çalkalana yorgun düşmüşlerdi. Sahile ayak bastıklarına şükrediyorlardı. Pek çoğu, "gemiyle bir gün yolculuk yapmaktansa, üç gün yayan yürümeyi tercih edeceklerini" birbirine söylüyorlardı.
Limana inen erleri karşılamaya sivil halktan çok az kimse gelmişti.

Onlar da ellerindeki bayraklarla erlere moral vermeye çalışıyor, bir yandan da, İstanbul'daki gösterilerden duymuş oldukları mısraları hançereleri yırtılırcasına haykırıyorlardı:

"Şehitsen, secdeler yüce ruhuna der, Yer Allahü Ekber, gök Allahü Ekber..."

Çantalarını sırtlarına vurup sıraya girmeye çalışan erler halka gülümsemek istiyor, çekingenliklerini belli etmemeye çalışıyorlardı. Nereye ve nasıl gideceklerini bilmiyor, açıkçası merak da etmiyorlardı. Komutanları her şeyi düşünmüş, askerin giyeceğini, yiyeceğini, silahını, cephanesini en ince ayrıntısına kadar hesaplamış ve sağlamış olmalıydılar. Bu yüzden neferler kendilerini yakından ilgilendiren ancak yetkileri dışında olan bu konulara kafalarını takmıyor, sadece ve sadece ilk kez geldikleri Trabzon şehrine, şaşkın ve boş gözlerle bakıyorlardı.
İstanbul'da, vapura binerken, kendilerini Trabzon'a uğurlayan soğuk, burada da onlara bir karşılama töreni düzenlemek istercesine ayaza çekmiş, Karadeniz'in üzerinde bukle bukle birikmiş bulutlar kar yüklenmiş, nereye yağacağını bilmez bir halde denizin üzerinde kararsızca öylesine duruyordu. Kar ve ıssız yollar, asker bekliyordu...
Bundan sonra, erat vapurda "keşke yürüseydik" dedikleri yollara düşeceklerdi. Gece demeden, gündüz demeden yürüyecekler, ilk önce Gümüşhane'ye, oradan Bayburt'a, Erzincan'a ve Erzurum'a gideceklerdi.
Trabzon çıkışında çok sayıda mekkareleri çekecek olan atlar, mandalar ve öküzler, yol boyunca dizilmiş, uzun bir kuyruk oluşturmuştu. Mekkarelere cephaneler, yiyecekler yüklenmiş, atlar top arabalarına koşulmuştu. Büyük sahra toplarının üzeri sıkıca örtülmüş, bazı toplar parçalara ayrılarak arabalara yüklenmişti.

Subaylar telaş içinde, bir sağa bir sola koşturuyor, emir veriyorlardı:

- Atların yemlerini kontrol edin!
- Mekkarelerin tekerleklerini yağlayın!
- Cephaneleri iyice örtün!
- Sırayı bozmayın!
- Bekleyin!
- Yiyecek sandıklarının kapağını iyice kapatın!

Mekkarelerin, top arabalarının başındaki neferler verilen emirleri yerine getirmeye çalışıyorlardı. Bu kaçıncı kontroldü, sayısını hatırlamıyorlardı bile. Onlar da vapurdan inen diğer erler gibi bir an önce yürümek için can atıyorlardı. Zira beklerken üşüyorlardı. Hiç olmazsa yürüyüşe geçildiğinde hareket edip ısınabilirlerdi.
Bir süre sonra erler yaya, subaylar at sırtında, mekkare ve top arabaları ise onların arkasında olduğu halde nihayet yola koyulabilmişlerdi.
Az sayıdaki askerin kaputu vardı, kimisinin potini yırtılmış, kimisinin ökçeleri yenmiş, topukları düşmüş, çarıkları delinmiş, kaim yün çorapları pantolon üzerine çekilmiş erlerin ayakları, belli bir düzen içinde kalkıp inmeye başlamıştı. Her adım atıldıkça, kendilerini nasıl bir yazgının beklediğini bilmeyen erler, ilk önceleri üşümemek için hızla yola koyulmuş ancak daha sonra ağırlıkları yüzünden yavaşlamış, yürüyüş kolunun derinliği artmış ve yorgunluk baş göstermişti. Tecrübeli erler bundan sonra olacakları gayet iyi biliyorlardı; biraz daha yürüdüklerinde takatsizlik, eratın vücuduna ve beynine sinecek yine de adım atmaya devam edeceklerdi. Bir süre sonra ayaklar adeta sürüklenmeye başlanacak, giderek artan yorgunluğa karşı konamaz hale gelinecekti. Uyum içinde yapılan yürüyüşler tavsayacak, ne düzen kalacaktı ne de disiplin... Bilinçsizce hareket eden erler sanki uzun ve derin bir uykudan uyanmış gibi yine yürümeye devam edeceklerdi, at sırtındaki subayların "Mola!" diyecekleri vakte kadar.

Askerin sırtındaki ağırlık yol yürüdükçe artıyor, erler omuzlarına çöken ağırlığı dengelemek için ileri doğru eğiliyor, sadece önlerine bakıp yürümeye devam ediyorlardı. Alınlarında biriken terler, şakaklarından ve kaşlarından damlıyordu. Zaman zaman esen soğuk rüzgar terlerini kurutuyor, ıssız dağ başlarında sıcak bir vücudu arar gibi askerlerin göğüslerinden, enselerinden içeri giriyordu. Bu durumda hafiften ürpermeler başlıyor, daha sonra giderek artan hapşırmalar duyuluyordu. Arada yanan, gıcıklanan bir boğazdan sert ve uzun öksürüklere; mekkareleri çeken öküzlerin, mandaların ve top arabalarına koşulmuş atların sesleri karışıyordu...

Yol kenarındaki ağaçları derin bir uykudan uyandırmak istercesine sallayan rüzgar şiddetini arttıracağa benziyordu. Yürümeye gayret eden erler ise artan yorgunluk sebebiyle kendini iyice bırakıyor, konuşmuyor, düşünmüyor ve yakınmıyorlardı. Boğazları yanıyor, tükürükleri kuruyor ve sık sık yutkunuyorlardı. Hissettikleri tek şey vücutlarının her yanını işgal eden ağrılardı.
Yürüdükçe ağrıları, titremeleri artıyordu. Uzun süre yürümeye, zamanla alışacaklarını ümit ediyor, işte bu yüzden ellerinden gelen gayreti göstermeye çalışıyorlardı...
İnsan her şeye alışırdı. Yürümeye, soğuğa, yorgunluğa, savaşmaya ve öldürmeye...

İnsanın en alışkın olduğu şeylerden biri de yaşamaktı. Kendi hayatını derin Derin soluyarak yaşamak, her insanın en kutsal saydığı şeylerden birisiydi. Belki de yaşamayı iyice kanıksayan erler, bu kutsal alışkanlıklarından vazgeçmek için bilinmez bir diyara, sanki bir beyaz ülkeye doğru yürüyorlardı.
Onlar, ilk defa yürümeye ne zaman başladıklarını bilmeden, hatırlamadan, ıssız yollarda yürürken, geride bıraktıkları anne ve babaları ise onların yürümeye nasıl başladığını birbirlerine anlatıyor, yüreklerinde o zaman duydukları koyu sevinç, şimdi evlatlarını askere yollamalarıyla beyaz bir hüzne dönüşüyordu. Zira onlar, cepheye gitmenin, cephe yollarına düşmenin nasıl bir şey olduğunu uzun yıllar edindikleri acı tecrübelerle gayet iyi biliyorlardı. Gittikçe mayalanan ve artan endişelerini bastırmak için sık sık dua ediyorlardı. Cephe yollarına düşenler ile geride kalıp asker yolu gözleyenler duanın gücüne tutunmaya çalışıyor, kurumuş, çatlamış dudaklar, acıdan ve kederden şerha şerha yarılmış gönüller hep dua ediyordu...
*
Faik Çavuş, top çeken atların yanında yürüyor, bir yandan da düşünüyordu. Balkan Harbi'nde İstanbul'a dönebilen ve hastalıktan dolayı Ayasofya Camii'ne yatırılan birçok arkadaşı hummadan ölmüştü. Sapasağlam görünen birçok er beş, on dakika sonra yere düşüp can vermişti. Cephede nice erin ölümünü gören çavuş, ölümün bu kadar kolayına, bu kadar basitine ilk defa şahit olmuştu. "Ölmek zor" demişlerdi ona, "Halbuki ölümün ne kadar kolayı varmış" diyerek hayret etmişti.
Cephedeyken, aylarca, yıllarca yanında yürüyen, yiyen, içen arkadaşlarının hiç hareket etmeden, can verip olduğu yerde kalmaları çok ama çok garibine gitmişti. Artık cansız bir eşyadan farkı kalmayan insan bedenleri çamurun, yağmur sularının içinde öylesine kalakalmıştı. Bir er yere nasıl düştüyse öyle duruyordu.
İlk önce ne kadar da korkarak bakmıştı ölen arkadaşlarının yüzüne. Ama sonra alışmıştı. Açık kalan gözlerinin hala gördüğünü sanmış, elleri yukarı doğru açık kalanların sanki Mevla'ya dua ettiklerini düşünmüş, ağızlarından "Beni burada bırakma" diyeceklerini sanmıştı. Ancak düşündüklerinin hiçbiri olmamış, ölenler bir taş gibi olduğu yerde hiç kıpırdamadan kalmıştı. Faik Çavuş daha önceleri yanında koşan, gülen bu insanların şimdi toprağa düşüşlerini bir türlü kabullenememiş, hayat ile ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğuna hayret etmekten kendini alamamıştı. Yine de soğukkanlı olmaya çalışmış, mantığı "Onlar öldü artık" demişti. O da ruh ve hayal gücünü bu sesleniş nedeniyle dağıtmak istemiş, şaşkınlıkla çamurlu yollarda bata çıka yürümüştü.

Sadece Ayasofya değil, Sultanahmet, Şehzadebaşı Camii'leri de birer hastaneye dönmüştü. Camilere sığınan yalnızca erler değildi. Bulgar askerinin önünden kaçan Rumeli muhacirleri de camilere yerleştirilmişti. Başta Eyüp olmak üzere pek çok caminin içi parsellenerek ailelere verilmişti. Aileler arasında bu paylaşımdan dolayı kavgalar bile çıkmış, çoğu mihrabın olduğu yerin kendisine verilmesini istemişti. İstanbul, Balkan çamuruna bulanmış, yenilginin beraberinde getirdiği kara leke gün geçtikçe büyümüş, depremlerle, yangınlarla hırpalanan bu yorgun ve bezgin koca şehrin her yanını kaplamıştı. Artık minberlerde hocaların vaazları değil, hummadan inleyenlerin sesleri, şadırvanlarda su yerine hastaların akan kanlı gözyaşları vardı, İstanbul'un yedi tepesinde tifüsün uğultusu pervasızca gezinmiş, mahyalı minarelerde salalar birbiri ardına verilir olmuştu.
Kara trenler, durmadan yaralı ve hasta taşımış, hem kara haberleri hem de yorgun ve gayretli erleri Sirkeci'ye getirmişti. Faik Çavuş da bir trenin son vagonunda salkım saçak gelebilmişti. Bulgar zulmünden kaçıp İstanbul'a gelmek isteyen, trenlerin vagonlarına hücum eden muhacirler ise asker tarafında itilmiş, tekmelenmiş, vagonlara alınmamış, onca yolu ne yazık ki aç bilaç yayan yürümek zorunda bırakılmışlardı.
Faik Çavuş, tutması için kendisine uzatılan ve boşta kalan elleri, acıyla, çaresiz gözlerle yüreği parçalanırcasına izlemiş, elinden ne yazık ki hiçbir şey gelmemişti. Koca devletin yüzyıllardır tırnaklarıyla adeta kazıyarak Balkanlara gidişi, ne kadar da hızlı bir kaçışa dönüşmüştü. Bazı insanlar düşmandan, bazıları kendi insanlarından ve insanlıklarından kaçmışlardı. İşte bu kaçışlarda Faik Çavuş kendi içinde çeşitli dayanaklar, teselliler aramış ama ne dayanak ne de teselli bulabilmişti. Kara trenin parmak oynatamayacak kadar kalabalık olan son vagonunda yalnız kalakalmıştı.

Öyle yalnızlık duymuştu ki, bu kaçışa, bu geri dönüşe, bir tek kendinin ağladığını, hicranının paslı bir bıçak gibi sadece ve sadece kendi ruhunu çizdiğini sanmıştı.
Trende, İstanbul'da nereye gideceğini düşünürken, kendini Sultanahmet Camii'ndeki karantina ve güvenlik cenderesi içinde buluvermişti. Duaların yankılandığı kubbelerin altında günlerce ölümü solumuş, ölümü beklemiş, nice ölümlere şahit olmuştu. Yaralanmadığına, cephede kör bir kurşunla ölmediğine sevinmiş, burada cami içinde kubbelerin altında kolayca öleceğini düşünerek garip bir teselli bile bulmuştu. Camilerin kubbeleri altında ölenlerin yanında, at arabalarının sokak sokak gezerek sağda solda askerlerin cesetlerini topladığını, ölenlerin aceleyle gömüldüğünü çok sonraları duymuştu. Bir zamanlar, imparatorluk coğrafyasına çil çil kubbeler saçanların torunları, şimdi tazecik canlan bir tohum gibi toprağa saçmış ve saçmaya devam ederek geri çekilmişti.

Soğuğa karşı öne doğru eğilerek yürüyen Faik Çavuşun bu ağır düşüncelerden dolayı başı daha da eğilmişti sanki. Bir kez daha dayanak ve teselli arayacaksa, kalabalıklar içinde yine bir kurt gibi yalnız kalacaksa, paslı bir bıçak ruhunu yine çizecekse, işte tüm bunlara artık izin vermeyecekti. Arsız bir misafir gibi beynine yerleşmiş olan kaçmak düşüncesini ilk defa ciddi bir şekilde düşünmeye başlamıştı. Kaç defa bu yılışık düşünceyi beyninden kovmak istemiş ama kaçış fikri ısrarla beyninin en ince kıvrımlarına kalın bir tortu gibi çökmüştü. Ancak o, bu şekilde düşünmenin kendisine yakışmadığını biliyor, gizliden gizliye utanç duyuyordu. Duygularını bir başkası tahmin etmiş gibi ürkek gözlerle etrafına bakmıyor, uzayıp giden yürüyüş kolundaki erlerin kendisine bakmadığını, beyaz kelebekler gibi uçuşan kar tanelerinin umarsızca yağdığını görüp rahatlıyordu. Bazen içinde bir kırık ümit doğuyor, üşüyen bedenini birazcık olsun ısıtıyordu. İnsanoğlu böyleydi işte, iyi ile kötü, güzel ile çirkin, ümit ile karamsarlık aynı vücutta kolayca yer bulabiliyordu...

Deminden beri, bu ağır düşüncelerin eşliğinde yürümeye çalışan Faik Çavuş karamsarlığını mektepli bir subayın sık sık okuduğu şiirini mırıldanarak dağıtmaya çalıştı:

"Biz, bu zulmeder içinden çıkarız bir gün olur, Şarka, garba yıldırımlar çakarız, bir gün olur, Kara bulutlar içinden parlayıp, şimşek atar, Gök gürülder, dolu yağar, bakarız, bir gün olur..."
Sanki rahatlamış gibiydi. Daha sonra aklına, şiiri okuyan mektepli subay gelmişti. Bu genç subay hangi durumda olursa olsun yılgınlık göstermemiş, karamsarlığa asla düşmemişti. Diline doladığı şiiri her dem okur, bu dört dizeden büyük bir kuvvet alır ve moral bulurdu. Erler ise subaylarına gıpta eder, ona büyük bir saygı beslerlerdi. Ancak her şartlar altında ümitli olan subay, Çatalca'ya doğru çekilirken, bir çalı dibinde hummadan oluvermişti. Birliklerdeki erler, çok normalmiş gibi ürkek bakışlarını bu subayın cesedi üzerinde çekinerek gezdirmişler, ölenin bir insan evladı değil de çürüyen bir ağaç dalının, sararan yaprağın, yağmur tanesinin yere düşüşündeki alışılmışlığı ve basitliği duyumsamalardı. Ölmeden önce dünyanın en şerefli, en akıllı ve en değerli canlısı olan insan ölünce, kuru bir dal, sararan bir yaprak, yere düşen bir yağmur damlası gibi oluveriyordu.
Faik Çavuş, bu düşünceler içindeyken üşüyen alnını terler basınca, kolunun yeniyle alnındaki terleri sildi.

Başını yerden kaldırıp, top arabasını çekmekte olan yağız atı gayrete getirmek istedi:

- Haydi kara gözlüm, haydi!

Erat, Trabzon'dan çıktıktan sonra orman içinde yürüyor, Karadeniz Dağları'nı aşarken o nefis çam havasını soluyor, biraz olsun dinginlikleri artıyordu. Erler birbirlerine duydukları haberleri fısıldıyorlardı:

- Erzincan'a dek yürüyecekmişiz.
- Orada eğitim ve dağıtım merkezi varmış.
- Bizlere çeki düzen verilecekmiş.
- Çeki düzeni bıraksınlar da, bize önce giyecek kaput ve ayağımıza potin versinler.
- Oradan da Erzurum'a gidecekmişiz.
- Ruslar, Erzurum civarında bizi bekliyorlarmış.
- Beklesinler, geliyoruz işte.

Erzincan'a oradan da Erzurum'a kadar yürüyeceklerini düşünen erler, bu yolculuğun ne kadar uzun olduğunu tahmin etmeye çalışıyor ancak işin içinden bir türlü çıkamıyor, bunun üzerine "Daha çok taban eskiteceğiz." diyorlardı.
Dağların yamaçlarına ilerlemeye çalışan yürüyüş kolu, bir an yeşillikler içinde kayboluyor, az sonra tekrar ortaya çıkıyordu. İnişli çıkışlı devam eden yürüyüş nedeniyle erler çok yoruluyor, bazıları komutanlarının uyarılarına aldırmadan çam ağaçlarının altında biraz dinlemek istiyordu. Çökmeye başlayan alacakaranlık dinlenmeye kalkan erleri tedirgin ediyor, uzaklaşmakta olan yürüyüş koluna onca ağırlıklarıyla koşarak, soluk soluğa yetişmek zorunda kalıyorlardı...
Karadeniz Dağları'nın Gümüşhane'ye bakan kuytu kesiminde, karanlığın iyice bastırmasıyla mola verildi. Mola sırasında büyük ateşler yakılarak askerin ısınması sağlandı. Ateşlerin etrafına kümelenen erler kendi aralarında bir süre sohbet ettikten sonra yine ateşin etrafına sıralanarak uyumaya çalıştılar.

Sabah olduğunda ise kulaklarına hiç de yabancı gelmeyen bir kelime ile uyanıp hemen mahmurluklarını üzerlerinden attılar:

- Ölmüş!
- Vah zavallı!
- Donmuş mu?
- Bilinmiyor ki.
- Ateşin başındaymış.
- Donma değil o zaman.
- Ateşin başından uzaklaşmış. Çok acıktığını söylemiş...

Faik Çavuş bu söylentiler üzerine kalktı. Adeta ürpererek "Balkanlarda uzun zamandır peşimizi bırakmayan ölümün soğuk eli daha yolun başında, gene mi yakamıza yapıştı?" diye düşünerek erlerin toplandığı yere doğru ilerlemeye başladı. Ölen neferin başında bekleşenleri aralayıp cesedi yakından inceledi. Hiçbir donma belirtisi yoktu. Hava soğuktu ama böyle donup ölünecek kadar soğuk yoktu. Hemen erin elbiselerini sıyırıp karnına ve göğsüne baktı.

Aradığı kırmızı lekeleri görmeyince derin bir "Oh!" çekti:

- Çok şükür hummadan ölmemiş.

Bu söz diğer erler tarafından da çevrelerine tekrar edildi:

- Hummadan ölmemiş.

- Ya neden ölmüş?

Faik Çavuş:

- Donarak da ölmemiş, dedi.

Erler yine bu kısa cümleyi birbirlerine aktardılar:

- Donarak da ölmemiş.
- Ya neden ölmüş?
Erin neden can verdiğini Faik Çavuş da merak ediyordu. Yoksa eceliyle mi ölmüştü? Artık soruların ardı arkası kesilmiyordu. Erlerin hepsi tedirgindi. Onlar arkadaşlarının neden öldüğünü bilseler, belki kendilerini o şeye karşı korumak ve kollamak için ellerinden geleni yapabileceklerdi. Meraklarının asıl nedeni işte buydu ama zavallı er, ya eceliyle ölmüşse ne yapabilirlerdi ki? Hiçbir şey...

O sırada bir subay gelip emir verdi:

- Onu acele gömün!

Erler bu emir üzerine, ilerideki ulu çam ağacının altına bir mezar açıp eri gömdüler.
Hepsi çok üzgündü...
Faik Çavuş mangasına giderken düşünceliydi. Bu zavallı nefer neden ölmüştü? Ya da neden öldürülmüştü? Sonra aklına yiyecek aramak için uzaklaştığı gelince, bir tahmin yürüttü ama bu tahmini kendine dahi dillendirmekten korktu. "Öyleyse işimiz zor." dedi.

Sonra isteksizce mangasına emir verdi:

- Haydi toparlanın! Sallanmayın! Yürüyüşe devam edin.

Başka hiçbir şey demedi. Ağır ve sessiz bir şekilde hazırlanmaya başlayan erlere baktı kaldı. Canı sıkılmıştı. Zaman zaman bir fırtına gibi başında kopan, dönenen kaçma fikri bu olayla yine tetiklenmişti. Ancak o, bu fikre pek itibar etmedi. Çantasını sırtına vurdu.

Yine erlere isteksizce:

- Uygun adım marş, dedi.

Bu emir diğer mangalara, takımlara ve bölüklere de verildi. Yürüyüş tekrar başladı.
Çamurlu, su gölcükleriyle yamanan yolda erler bin bir düşünce ve soruyla birlikte ağır ağır ilerlemeye devam ettiler.
Günlerce süren uzun ve yorucu yürüyüş esnasında, Gümüşhane'ye, Kelkit'e varıp sık sık mola vererek yolculuğa devam edildi. Artık, Karasu Çayı kenarında kurulu olan Erzincan, havanın berrak ve açık olduğu saatlerde rahatlıkla görülebiliyordu. Asker orada dinleneceğini düşünerek sızlanmıyor, şikayet etmiyor, bir an önce Erzincan'a varmak için gayret ediyordu.
Ormanlık alanlardan uzaklaştıkça, soğuk iyiden iyiye artıyordu. Ara sıra yağan kar, yerleri beyaz bir örtüye beziyor ancak daha sonra cılız güneşte kolayca eriyordu. Bu yüzden çamurlara bulanan yollar yürümeyi zorlaştırıyordu. Hele Kelkit civarındaki yapışkan vıcık vıcık çamur yok muydu erlerin potinini ve çarığını, subayların ise çizmelerini ayaklarından çekip alıyordu. Çamurlu yollarda yürümekte zorlanan erlerin başında çarıklı olanları geliyordu. Erler sık sık kayıp düşüyorlar, bu düşmeyle birlikte sıralar bozuluyor, erlerin elbiseleri çamurlanıyor, bu yüzden üşümeleri daha da artıyordu.

Faik Çavuşun takımındaki erler bazen birbirlerine sormadan edemiyorlardı:

- Çavuşum bize potin ne zaman verecekler?
- Kaputumuz yok!
- Yün çorabımız da.
- Başlığımız, eldivenlerimiz de yok çavuşum...

Bu sorulara ilk önce cevap vermeyen Faik Çavuş, erlerin sorulan bitince:

- Hepsi Erzincan'da verilecek, diyordu.
Bu cevap üzerine erlerde bir sakinleşme görülüyor, daha şevkle yürümeye çalışıyorlardı. Erzincan demek, onlar için sıcak yiyecekler, kalın giyecekler demekti. Dinlenmek, belki de sıcak yataklar, temiz çarşaflar demekti. Hatta sıcak suyla yüz yıkamaktı. Erzincan, haftalarca yürüyen asker için kısacası ümit demekti. Orada ihtiyacı oldukları her şeyin eksiksiz karşılanacağını düşünüyorlardı. Ara sıra ölen arkadaşları akıllarına geliyor, onun neden öldüğünü kendilerine soruyorlar ancak bir cevap bulamıyorlardı. Erin eceliyle öldüğüne kanaat getirmişlerken, yürüyüş kolunun başında ve ortasında iki erin aniden yere düştüğü görüldü, ilk önce bunların yorgunluktan bayıldığı sanıldı.

Ancak kendilerine yardım etmek isteyen erler arkadaşlarının nefes almadığını, nabızlarının atmadığını görünce, hem heyecan hem de korkuyla bağırdılar:

- Ölmüşler!

Faik Çavuş bu feryat üzerine tepeden tırnağa ürperdi. "Yoksa onlar da mı?"diye sordu kendine. Hemen ölen erleri incelemek için koştu. Başlarına toplanan erlere "Çekilin! Açılın!" dedi. Ölenlerin ilk önce ellerine ve ayaklarına baktı. Donma yoktu. Sonra ellerini, bacaklarını, karınlarını ve göğüslerini inceledi. Hummanın belirtisi olan kırmızı lekeler de yoktu ama "Bu erler neden böyle aniden oluveriyor?" sorusunu kendisine çekinerek sordu.
Faik Çavuşun aklına doktor geldi ama bu yürüyüş kolunda doktor yoktu ki.

Az sonra yanına yaklaşan bir subay merakla sordu:

- Neden ölmüşler?
- Bilmiyorum komutanım. Doktor olsaydı bilirdi belki. Yalnız hummadan ve donmadan dolayı ölmemişler.
- Ya neden ölmüşler o zaman?
- Ecelleriyle diyeceğim ama böyle kısa aralıklarla ve aniden benzer şekilde ölmek de pek ecel işi değil.
- Ne yapacağız peki?
- Bundan sonra ölen olmayacağını bilsek işimiz kolaydı. Bir kenara gömdürürdük. Yalnız bu olay devam ederse, sebebini bulmak gerekir...
- Evet.
- Erzincan'da doktor vardır. Birini bari oraya götürelim.
- Mekkarelerin birine yüklesinler. Doktora götürüp gösterelim.
- Ya bulaşıcı hastalıktan öldüyseler, hastalığı oraya taşırsak bizi Divan-ı Harb'e verirler.
- Aslında haklısın. Ama yapacak başka bir şey yok. İki tane ere de eceliyle öldü, deyip işin içinden sıyrılamam ki. Ne olursa olsun bu can veren erlerin tetkik edilip ölüm sebeplerinin öğrenilmesi gerek.
- Baş üstüne komutanım.

Faik Çavuş iki ere seslendi:

- Bunu alın, bir battaniye ile örtüp mekkarelerin birine yükleyin.

Bir er:

- Battaniye yok efendim, dedi.
- Doğru ya...
- Ya diğerini ne yapacağız?
- Diğerini de gömeceksiniz.

Faik Çavuş gene derin düşüncelere dalmıştı. Neler oluyordu? Bu erler tahmin ettiği şekilde öldüyse, Erzincan'a dek böyle ölümler devam edecek demekti. Tahmin ettiği şeyi takım komutanına söylese miydi? Fakat tahmininden emin değildi ki...
Yürüyüş kolu arkadaki mekkarelerin birinde taşıdıkları cesetten dolayı sanki daha yavaş bir şekilde ilerliyordu. Pek çok erin aklı, arkadaşlarının neden öldüğü konusuna takılıp kalmıştı. İşte bu yüzden bir an önce Erzincan'a varmayı, orada her şeyi öğrenmeyi istiyorlardı. Nasılsa doktorlar erlerin neden öldüğünü kolayca bulurlardı. Onlar da, belirlenen ve bulunan şeye karşı tedbir alırlar, kendilerini korumaya çalışabilirlerdi.
Erlerin morali iyice bozulmuştu. Soğuk ve yorgunluk bir yandan, sebebi bilinemeyen ölümler bir yandan erlerin üzüntüsünü katmerleştirmişti. Bu yüzden Erzincan'a ulaşıp orada moral kazanmak ve sıkıntılarını gidermek istiyorlardı. Yürüyüş biraz olsun hızlanmıştı.
Artık Erzincan'ın tüten bacalarından yükselen dumanlar görülebiliyordu. İki dağ arasında sıkışıp kalmış, daracık bir ovanın hemen bitiminde kurulu şehir, kendine doğru yürüyen yolcuları büyük bir sabırla bekliyordu sanki.

Erzincan'a yaklaştıklarında burada birçok askerin toplanmakta olduğunu, erlerin yeniden takımlara, bölüklere ayrıldığını gördüler. Yol boyunca ümit ettikleri, hayalini kurdukları sıcak yemeğin, yatağın ve kalın giyeceklerin kendilerine verilemeyeceğini anladılar. Buradaki erlerin üzerinde kaput yoktu, çoğunun ayağı çarıklıydı. Bazıları hala mahalli kıyafetler ile dolaşıyorlardı. Urfa taraflarından gelenler ise yazlık uzun beyaz mintanlarıyla bekleşip duruyorlardı.
işte tüm bunları gören erler bir yığın hayal kırıklığı yaşadılar. Ancak birkaç gün sonra başlığı olmayanlara başlık, sabahları içine un karıştırılmış, bol sulu sıcak bir çorba verilebildi. Bu bile erlerin içindeki ümitlerin yeşermesine yetmişti. Çok kısa bir zaman içerisinde kendilerine giyecek de verileceğini düşünmeye başlamışlardı.
Geniş araziye dağılan erat bir renk cümbüşünü andırıyordu. Resmi kıyafetlilerin yanında, kırmızı, mavi, yeşil, sarı, siyah ve beyaz giysili erler değişik bir manzara oluşturuyordu. Toplanma yerinde düzen diye bir şey yoktu. Kimi talime gidiyor, kimi talimden geliyor kimi de dinleniyordu.

Neden sonra erler arasında bir "başıbozuklar" kelimesi türeyip herkesin diline pelesenk oldu. Başıbozuk kelimesini ilk duyan, bunların askerden kaçmış ya da hapishaneden çıkmış, emir altına alınamayan erler için söylendiğini sanıyordu ama öyle olmadığını, çok geçmeden anlamışlar, başıbozuk kelimesinin anlamını öğrenmişler, sonradan çok gülmüşlerdi. Başıbozuk kelimesi asker kıyafeti olmayan, mahalli kıyafetle eğitim yapan, kırk yamalı bohça gibi rengarenk giysiler içindeki erler için söyleniyordu.
Aslında hapishaneden çıkan erler nadir de olsa bazı takım ve mangalarda bulunuyordu. Bunlar hapse yeni düşmüş, devlet tarafından kendilerine "Savaşa giderseniz af edilirsiniz" denmişti, işte mahpustan şartlı çıkan biri de Erzincan'da yeniden düzenlenen Faik Çavuşun mangasına düşmüştü. Adı Ziver'di. Uzun boylu, gücü kuvveti yerinde biriydi. Devletin yaptığı çağrıya katılmıştı. Ziver manga içinde kendisine gem vurulamayan hırçın bir kısrak gibiydi. Eli iyi silah tutuyordu. Kısa bir talimden sonra da keskin bir nişancı olup çıkmıştı. Üstelik diğer erler gibi mertti de...

Faik Çavuş, Ziver'i sevmişti. Hapishaneye neden düştüğünü sorduğunda, Ziver, kör bir inatla hep susmuştu. Onun konuşmak istemediğini anladığından bir daha bu konuyu açmamaya karar vermişti.
Faik Çavuş mekkarenin birinde Erzincan'a getirdikleri erin neden öldüğünün doktorlar tarafından öğrenip öğrenilmediğini düşünüyordu. Bu konuyu takım komutanına sormak için gittiğinde "Henüz bir şey yok." cevabını aldı.

Sonra adeta korkarak:

- Yoksa onlar da mı bir şey anlamadılar, dedi.
- Öyle bir şey demedim çavuş...

Bu cevap üzerine Faik Çavuşun aklı daha da karıştı. Peki, o erleri öldüren, onların ölümüne sebep olan şey neydi? Kendi tahminini ilk önce pek önemsemiş ama daha sonra doktorların bir şey diyemediklerini düşününce, tahminin üzerinde durmaktan vazgeçmişti... "Ah" dedi. "Ah... Balkan Harbi'ne katılmasaydım, sebepsiz ölümler üzerinde diğer erler gibi durmaz, kendimi böyle yiyip bitirmezdim."

Faik Çavuş bir yanının kayıp gideceğini sandı. Dipsiz, kör uçurumlara düşeceğini, bir büyük boşluğun gönlünü kapladığını, hiçbir şey düşünemez hale geleceğini hissetti. Güneş gören karlar misali erimekte olan bir imparatorluk, bir çığ gibi, yamaçtan aşağıya yuvarlanan kartopu gibi, harpten harbe sürükleniyordu. İnsanlar ölüyor, muhacir hale gelip yollara dökülüyor, ateşten, kaçıyorlardı ama ateşe koşanlar da vardı. Asker, pervaneler gibi ateşe doğru gidiyordu.
Faik Çavuş soğuk soğuk terliyordu. Görünmeyen bir el boğazını sıkıyor, nefes almasını engelliyordu sanki. Gözleri büyüyordu.
Çevresindeki her şeyin; erlerin, çadırların, ağaçların döndüğünü hissediyor, yere düşecekmiş gibi oluyordu. Bunun için iki ellerini açmış, ip üstünde dengede kalmak isteyen bir cambaz gibi ayakta durmaya çalışıyordu. Kendini hala o soğuk camilerin kubbesi altında sanıyor, isli duman çıkaran büyük avizelerde binlerce, belki de on binlerce mum yanıyor, ayetlerin yazılı olduğu duvarlar Faik Çavuşun beyninde dönüp duruyordu. Ara sıra hıçkırıklar, bağırışlar, inleyişler, duyuyordu.
Hafızasına kazınan bu sahneleri silip atamıyordu. Bir sıtma krizi gibi, o acı günlerden kalan tortuyu tekrar tekrar yaşıyordu. Neden sonra kriz hafiflemeye başlıyor, terlemesi duruyor, Faik Çavuş rahat nefes alıyordu.

Çevresindeki erler kendisine şaşkınlık içinde bakıyor, ne olup bittiğini öğrenmek için art arda sorular soruyorlardı:

- Çavuşum ne oldu?
- Hasta mısın?
- iyi misin?
- Doktor!
- Doktor nerede!
- Su verelim.
- Baksana üşüyor, örtelim.
- Dağılın başından, açılın!
- Rahat nefes alsın.
- Biraz su içseydi.
- Şuraya yatıralım.
- Olmaz daha da üşür, çadıra yatıralım.

Başındaki erlere boş gözlerle bakan Faik Çavuş:

- Merak etmeyin iyiyim. Çok sürmez geçer. Bilinmez bir krizdir bu. Yaranın, acının, hastalığın, ölümün pençesinden kurtulmanın, kurtulurken yüreğimde kalan tortunun eseridir bu kriz. İyiyim, iyiyim. Meraklanmayın, diyordu.
Kendisine uzatılan bardaktaki suyu titreyen eliyle alıp içti. İçi serinlemişti sanki. Bağrının yandığını, hararetinin çıktığını, suya doyamayacağını sanıyordu.

Bir solukta içtiği sudan tekrar istedi:

- Su... Bana su verin... Yanıyorum ben... Su...

Bu soğuk havada, ayazda, içi yanan çavuşlarına bakan erler, onun ciddi bir hastalığa tutulduğunu sanıyor, kendisine acımadan edemiyorlardı.

Uzun boyuyla erlerin arasında hemen fark edilen Ziver, Faik Çavuşu sırtlayıp en yakın bir çadıra yatırmış, çadırdakiler bu davranıştan pek hoşlanmamışlar mırın kırın etmeye başlayınca onlara:

- Uzun etmeyin! Çavuşum burada yatacak, demişti.

Onun kararlı olduğunu gören çadırdaki neferler daha fazla itiraz etmeyip durumu kabullenmek zorunda kalmışlardı. Faik Çavuş gözlerini acı gerçeklere kapamak ister gibi yumdu. Şimdi her yerde kopkoyu bir karanlık vardı. Bu rengi sevdi. Gözlerini daha sıkı kapattı ve karanlık daha da koyulaştı...

Uzayıp giden çamurlu yollar çadırların arasında kayboluyordu. Yollar, bitmez derlerdi ama bütün yollar çadırların olduğu yerde son buluyordu sanki. Mekkareler, yük kervanları bir bir gelip gidiyor, erler ve subaylar devamlı sağa sola koşuşturuyor, hazırlıklar elden geldiğince hızlı yapılmaya çalışılıyordu. Ancak her şey yolunda gitmiyordu... Asker elbisesi ile yerel kıyafet giyenler karışmış olduğundan manzara bir çiçek bahçesini andırıyordu.
Bulutlar, gelecek günler için kar topluyordu. Tecrübeli erler işte bu yüzden içlerinde koyu bir endişe duyuyorlardı. Kar, perişan olmak demekti. Hele Erzincan'dan daha da ileri gidecekleri akıllarına gelince, yağması muhtemel karın ellerini kollarını bağlayacağını iyi biliyorlardı. Asker Ruslardan çok havanın bozup kara çevirmesinden çekiniyordu. Başları yüce karlı dağlar, uzayıp giden yollar, sarp geçitler onlar için büyük bir engel olacaktı. Asker, işte bu engellerin eninde sonunda karşısına çıkacağını biliyordu. O gün geldiğinde neler yapacaklarını şimdiden düşünmek istemiyor, "Hele o gün bir gelsin bakalım" diyorlardı...

Rusların sının geçip hızla ilerlemeye devam ettiği yönündeki haberler Erzincan'daki toplanma yerine tez ulaşmıştı. Bu haber, gönüllerindeki kırık ümide tutunmaya çalışan askerler üzerinde bir deprem dalgası yaratmış, bu dalga giderek büyümüş, sonunda yıkıcı etkisini göstermişti. Şimdi hazırlıklar daha da hızlanmış, buraya daha önce gelip de talim gören askerin Erzurum'a doğru derhal yola çıkarılması gerekmişti.

Faik Çavuş sabahleyin uyandığında dalgındı. Tüm gücüyle olanları hatırlamaya çalışıyordu. Hafızasını zorladıkça ilk aklına gelen şey; Sultanahmet Camii'ne yatırılışı ve orada çektikleri oldu. Uzun yollardan gelmişlerdi, yine uzun yollara düşeceklerdi. İmparatorluğun bir köşesinden diğer köşesine savaş rüzgarları önünde saman çöpü gibi savrulmuş, oradan oraya atılmışlardı. Cepheden cepheye bu savruluş acımasız oluyordu. Bin bir zorluk ve yokluk içinde can vermek, toprağa düşmek için bunca çileye katlanmak aslında çok büyük bir tezat oluşturuyordu.
Ölürse belki kahraman olurdu, kalırsa da gazi... Ama onun öldüğünü kim bilirdi ki? Bir deftere kaydı tutulurdu hepsi bu kadardı. Böyle çok defter görmüştü, birçok neferin adı, baba adı ve memleketi yazılıydı. Hepsi düştüğü topraklarda unutulup gitmişti işte...

Az ileride dörtlü sıra olmuş erlere bakıp daldı. Çoğu yazlık kıyafetleri içinde titreyip duruyordu. Ayakları çarıklıydı. Başlarında hala fesleri vardı. Bazılarının çorabı bile yoktu. Bu şekilde daha ileri nasıl gidebilecekler, düşmana nasıl karşı koyabileceklerdi? Acıklı manzarayı görmek istemezmiş gibi gözlerini kapayan Faik Çavuş kendi içinde koskoca bir boşluğa ve karanlığa düştüğünü sandı. Bu karanlık içinde Sultanahmet Camii'nin koca sütunları belirdi. Duvarlara yazılı ayetlerini bile okuyabiliyordu. Sonra iniltileri, çığlık atanları, "Su..." diye yakaranların seslerini duyuyordu. Ateşler içinde yandığını, soğuktan titrediğini, lekeli hummanın kollarında kıvranırken, caminin o huzur verici atmosferinin tek dayanağı olduğunu hatırlıyordu. Defalarca yaşadığı acı sahnelerden yorulan ve bu sahneleri adeta korkarak hayal eden Faik Çavuş gözlerini açtı. Yine yokluk, yine çaresizlik gördü... Kendisine büyük bir cesaretle sordu; "Yoksa ben yaşadıklarımı büyütüyor muyum? Bir ben miyim bunları yaşayan? Diğerleri de benim gibi mi düşünüyor, yaşadıklarını defalarca tekrar tekrar hayal etmiyorlar mı? Kim bilir? Nereden bilebilirim ki?"

İçindeki bu gelgitler yüzlerce kilometre yol yürüyecek Faik Çavuşu ve diğer erleri yoruyordu. Yormak ne kelime ömürlerinden nice yılları alıp götürüyordu. Bu yollardan başka, yorgun bir imparatorluğun nice yorgun yollarında, nice yorgun er ömürlerini tüketmek için ilerliyorlardı...

Kaynakça
Kitap: MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI
Yazar: TUNCAY ÖZKAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1914-1915 SARIKAMIŞ HAREKATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:51

Faik Çavuşun aklına Trabzon'dan gelirken ölen erler geldi. Birini de ölüm sebebi anlaşılsın diye buraya getirmişlerdi. Doktorlar bunların niçin öldüğünü anlayabilmişler miydi? Daha önce takım komutanına bir şey dememişlerdi. Acaba şimdi bir şey bulabilmişler miydi? Bu konuyu komutanına sormak için kalkacaktı ki, dışarıda bir takım bağırışlar duydu.
- Neler oluyor?
- Ne olacak çavuşum! Şu Ziver denen arkadaş gece battaniyelerimizi almış. Kendi üstüne örtmüş. Bütün gece soğuktan uyuyamadık. Bir o yana bir bu yana döndük durduk.

Faik Çavuş durumu kendisine anlatan erin arkasından gelen Ziver'e sordu:

- Doğru mu Ziver?
- Ne doğru mu çavuşum?
- Haydi, bilmemezlikten gelme. Arkadaşların battaniyelerini alıp örtünmüşsün.
- Ne yapayım çavuşum gece olunca üşüdüm, birkaç tane fazla battaniyem olsun istedim. Hapishanedeyken hiç üşümezdim. Buraları ise çok soğuk...
- Burada herkes üşüyor. Herkes başkasının battaniyesini almaya kalkarsa ne yaparız?
- Ama çavuşum biz hapishanedeyken hep böyle yapardık. Üşüyorsak başkasının bitli yorganını, karnımız acıktığı zaman da küflü yiyeceğini alırdık.
- Burası hapishane değil. Artık sen bir askersin. Kurallara uymak zorundasın. Askerlik kural demektir Ziver.
- Ben bunun böyle olduğunu bilseydim hapishaneden çıkar mıydım? Çıkmazdım vallahi... Bizi düşmanın karşısına çıkaracaklar, "Haydi yiğitler, elinizden geleni ardınıza komayın!" diyecekler sandımdı.
- Merak etme bir süre sonra onu da diyecekler. Şimdi aldığın şu battaniyeleri sahiplerine geri ver. Zaten birazdan yola koyulacağız.
- Gene mi yürüyeceğiz? Ben düşmanla çarpışacağız sanıyordum, durmadan yürüyoruz. Çarıklarımın altı delindi. Tabanlarım patladı!
Faik Çavuş yürürken Ziver'in dediklerine için için gülüyor "Dur bakalım, sen daha neler göreceksin. Bunlar bir şey değil..." diyordu. Gözleri, asker arasında zayıf ve çelimsiz takım subayını aradı.
- Faik Çavuş!
- Komutanım ben de size bakıyordum.
- Hareket etmeye hazırlanalım. Biliyor musun Ruslar sınırı geçmiş...
- Biliyorum komutanım. Ben getirdiğimiz erin neden öldüğünü doktorlar anlayabildiler mi, diye soracaktım.
- Çok emin değiller ama zehirlenme olabilir, dediler.
- Zehirlenme mi?
- Evet.
Zehirlenme, deyince Faik Çavuşun yüreği titredi. "Az çok ben de tahmin ediyordum ama bunu dillendirmeye, kendime söylemeye bile çekmiyordum. Öyleyse çok dikkatli olmamız lazım. Aramızda hainler, casuslar olabilir... Şimdi mangadaki herkese şüpheyle bakmam gerekecek... Ne yazık ki her şeye yeniden tekrar başlıyoruz. Balkan Harbi'ni tekrar mı yaşayacağım?" diye düşündü.
Faik Çavuşun morali bozulmuştu. Mangasının olduğu yere doğru giderken içindeki hüznün büyüdüğünü hissetti.

Erzurum'a doğru yola çıkan eratın gözü gökte salkım saçak asılı duran bulutlardaydı. Uzayıp giden yol üç-dört parmak kalınlığındaki karla kaplanmıştı. Takımlar, bölükler, taburlar, alaylar yürüyor, en arkadan da erzak ve cephane yüklü levazım birliği geliyordu. Yürüyüş her zamanki gibi düzenli bir şekilde başlamış daha sonra yorgunluğun etkisiyle düzen dağılmış, yürüyüş kolu gittikçe uzamıştı. Dağınıklığın baş gösterdiği anlar en tehlikeli anlardı. Çünkü çapulcuların, çetecilerin saldırısına uğrayabilirlerdi. Bir de buna zehirlenme olayları da eklenirse, yürüyüş tam bir çile yolculuğuna dönüşebilirdi. Faik Çavuş "Daha dikkatli olmak zorundayım." dedi. Takım komutanının tecrübesiz ve ilk defa cepheye gidiyor olması Faik Çavuşun omuzlarına binen yükün bir kat daha artmasına sebep olmuştu...

Sonradan anlaşılmıştı ki ölen erler zehirlenmişlerdi. Bazı Ermeni köylerinden gizlice yiyecek alan erler ne yazık ki can vermişti. İşte yürüyüş kolunda erlerin aniden ölmesinin sebebi buydu. Faik Çavuş bu durumu tahmin etmesine rağmen komutanlar, erlere asla söylemeyecek ancak Türk olmayan köylerden yiyecek alınmasını kesin olarak yasaklayacaklardı.

Erzurum'un hemen doğusunda bulunan 11. Kolordunun eratı bulundukları yerlerde mevzilerini derinleştirme gayreti içindeydiler. Bu karda kışta Ruslarla savaşacaklarını tahmin etmiyorlar ancak baharda havalar iyileşince, Rusların üzerine çullanacaklarını düşünüyorlardı. İşte bu düşünce erleri rahatlığa itiyordu. Erzurum ve civarındaki askerin hali de diğerlerden farklı değildi. Giyecekleri, yiyecekleri yeterli olmadığı gibi iaşe stokları da yapılamamıştı ama kolorduya bu konuda çekilen telgraf onları sevince boğmuştu. İstanbul'dan bildirildiğine göre, bakla, buğday, nohut ile iki uçak, bomba ve diğer cephaneler, Bezmialem gemisine, yünlü, kalın, çorap, eldiven ve başlık, askeri araçlar ise Bahriahmer ve Mithatpaşa gemilerine yüklenmiş ve Bandırma'dan hareket etmişti. Bu haber 11. Kolorduyu sıcak bir sevince boğmuştu. Herkes gelecek malzeme ve cephanelerle, giyeceklerle kışı burada rahatça geçireceklerini daha sonra "ezeli düşman Rus'u" bu topraklardan baharda söküp atacaklarını sanıyordu. Batum, Kars ve Ardahan'ı kurtaracaklardı. Bu iyimser hava ve kendine güven duygusu, savaşa ve kışa yönelik tedbirlerin alınmasını bilmeden geciktirmiş bu konuda gevşekliğe neden olmuştu.

18. Tümenin 5. Tabur Komutanı Yüzbaşı Baki Bey tüm içtenliği ve inanmışlığı ile Osmanlı İmparatorluğu'nun eski gücüne ulaşması için özveride bulunulması gerektiğini düşünüyordu. Her türlü zorluğun, ne olursa olsun yenilmesi gerektiğine inanıyordu. İşte bu yüzden elinden gelen her şeyi yapıyordu. Sık sık taburunu talimlere çıkarıyor, siperleri derinleştiriyordu. Erlerinin kılık kıyafeti düzgün değildi ama bu ileride düzelecekti. Koca imparatorluk o eski güzel günlerine elbette dönecekti...
Teşkilat-ı Mahsusa'nın gönüllülerden kurduğu bir ordu Ruslarla çarpışmak için yola çıkarılmıştı. Onlar, Rus sınırından içeri sızacak, Batum'a girecek ve yerli halkla birlikte Ruslara karşı savaşacaklardı. Rus kuvvetleri, gönüllüler ve 11. Kolordu arasında kalacak, baharda yapılacak bir taarruzla ortadan kaldırılacaktı. Daha sonra Orta Asya içlerine dek ilerlenecek, 93 Harbi'nden3 beri acı acı inleyen, kirlenen vatanın o güzel köşeleri olan Batum, Kars, Ardahan, Sarıkamış, Doğu Beyazıt kurtarılacaktı. Yüzbaşı Baki Bey bunları düşündükçe, baharın gelmesini bir an önce istiyordu. Almanlarla birlikte özlenen eski günlere dönülecekti. İmparatorluk sıkıntılarından eninde sonunda kurtulup yine o kudretli günlerine kavuşulacaktı. Alman Amiral Souchon, "Ben Yavuz ve Midilli ile koca Karadeniz'i Türk gölü haline getireceğim, bakalım Rus donanması bizim karşımıza çıkabilecek mi?" demiş, Alman amiralinin söylediklerine, İstanbul'dan Erzurum'a dek çeşitli rivayetler katılarak büyümüştü. Bu haber, Erzurum ve civarındaki kolordunun askerleri arasında bire bin katılarak konuşulmaya başlanmıştı. Almanlarla beraber harbe girilmesine karşı çıkan subay ve erler bile bu söylentilerden dolayı susmak zorunda kalmışlardı. İyi günler yakındı. Yüzbaşı Baki böyle düşünüyordu...
Kasım ayı başlarında Rus kuvvetlerinin Köprüköy'e ilerlediği haberi geldiğinde bile Yüzbaşı Baki ve onun gibi düşünenler bu haberi ciddiye almamışlardı. Rusların da yerlerinden kıpırdayıp ileri bir harekata girişeceklerini hiç tahmin etmiyorlardı.

Herkes bu haberi şaka olarak algılamış, birbirine takılır olmuştu:

- Duydun mu? Ruslar geliyormuş.
- Haydi canım olur mu öyle şey...
- Bu karda kışta Rus'un hiç işi yok da buraya mı gelecek?
- Ruslara dikkat edin.
- Buyursunlar gelsinler.
- Başımızın üstünde yerleri var.
- Onlar gelmezse baharda biz gideceğiz.
- Hele şu Bandırma'dan gelen gemiler limana bir gelsin. Araç ve gereçler de Erzurum'a getirilsin. Sen, o zaman gör bizi.

Yüzbaşı Baki "Yine de ne olur ne olmaz" diyerek civar köylere yerleştirdiği erlerini toplamış, tahkimat yaptırmıştı. Ancak bu tahkimatı yapan erler öyle isteksizdi ki bir türlü çalışmak istemiyorlardı. "Baharda yapılacak bir çarpışma için daha şimdiden tahkimat yapmanın ne gereği var?" diye düşünüyorlardı. Ağır aksak giden bu tahkimat işlerini yaptırmak için Yüzbaşı Baki çok zorlanıyordu. Çünkü civar köylere dağıttığı askerler köyden çalışacakları yere gelinceye dek bir buçuk, iki saat yürümek zorunda kalıyorlar, üstelik sağlıksız koşullardaki evlerde ve ahırlarda barınıyorlardı. Doğru dürüst beslenmedikleri gibi zaman zaman köylülerle sürtüşmeler de yaşanıyordu. Acıkan ve üşüyen bazı erler, bu kez köylülerin kapısına dayanıyor, silah zoruyla ihtiyaçlarının karşılanması için ev sahiplerine baskı yapıyordu.

Kötü haberler hızla yayılınca, durumun önemi anlaşılmıştı. 6 Kasım 1914'te Rus filosu, gelmesi dört gözle beklenen Bezmialem, Bahriahmer ve Mithatpaşa gemilerini batırmıştı. Ayrıca vapurun birinde, Trabzon'a yollanan iki alay asker boğulmuştu. Bu habere inanılmazken çok daha kötü bir haber de yakınlarından gelmişti. 13. İhtiyat Süvari Alay Komutanı Hüseyin Paşanın bütün subayları ile Rusların önünden kaçtığı haberi her tarafa yayılmıştı.

Diğerleri gibi Yüzbaşı Baki de ilk önce bu haberlere inanmak istemedi. Böyle bir şey olamazdı. Hani, Karadeniz Türk gölü olacaktı? Hani, Rus donanması limanlarından bile çıkamayacaktı? Hani, Sivastopol'a çıkarma yapılacaktı? Yavuz ve Midilli, Karadeniz'de cirit atacaktı? Şimdi ise neler oluyordu? Yüzbaşı Baki bu beklenmedik haberler karşısında açıkçası şaşkındı. Sefere çıkan herkes büyük bir imparatorluğu yeniden kurma özlemi içindeydi. İyi şeyler düşünülüyordu ama düşünmek yeterli olmuyordu işte...
Yüzbaşı Baki bir çakırdikenin kalbini çizip kanattığını hissetti. Bu arada aldığı bir haber derin ve renkli bir rüyadan uyanması için yetip artmıştı bile. Rusların Köprüköy'e doğru yürüdüğü, bu yüzden kolordu karargahının Hasankale'den Erzurum'a taşınması, gerçeklerin tüm çıplaklığı ile anlaşılmasına yetmişti. Belli ki karargah Rusların ilerlemesi nedeniyle daha güvenli bir yere taşınıyordu. Yüzbaşı Baki Bey bir kez daha yıkılmıştı. Halbuki buraya gelirken içinde hevenk hevenk ümit çiçekleri açmıştı. Tıpkı bir gelin gibi süzülen erik ağaçlarının beyaza bürünmesi gibiydi ümitleri. Oysa şimdi yalancı bir bahara aldanıp zemheri çiçeklerini bir bir kurutuyordu sanki...

Tahkimatların derinleştirilmesine nezaret eden Yüzbaşı Baki Bey işin ağır gittiğini görüp canı sıkılıyordu. Ancak askerin siper açmak için kullanacağı daha fazla küreği ve kazması yoktu. Üstelik bir günlük iaşenin dışında başka yiyecekleri de kalmamıştı. Bunlar yetmezmiş gibi bir de köylüler kendisine şikayete gelmişler; erlerin köylerinden çekilmelerini istemişler, kendi yiyeceklerinin bitmek üzere olduklarını söylemişlerdi. Yüzbaşı Baki köylülerin bu isteğini çok garip bulmuştu. Onları savunmak için burada bulunuyorlardı. Köylüleri "ezeli düşman Moskofa" karşı koruyacaklarken, köylüler onlardan yiyecek kıskanıyorlardı. Elinde avuçlarında olanları paylaşmak istemiyorlardı. Demek ki bıçak kemiğe dayanmıştı artık. Halbuki ilk günler böyle değildi. Herkes elinden geldiği kadar askere yardım edip siper kazıyordu. Ekmeğini, suyunu seve seve paylaşıyordu, şimdi ise kendilerini, düşmana karşı koyacak erleri bile gözleri götürmüyordu. Tüm bunları düşünen yüzbaşının aklı gittikçe karışıyordu.
Kendini, insan yutan bir bataklığın kıyısında hissediyordu...

Faik Çavuş uzayıp giden yürüyüş koluna baktıkça "Her dem yoruluyoruz" diye düşünüyor, bir yandan da manga erlerini dikkatlice süzüyordu. Her geçen dakika atılan adımlar yavaşlıyor, yol gittikçe uzuyordu. Erler yayan, subaylar ise at sırtında yolculuk yapıyorlardı, iaşe kollarında görevli erler, bir at veya katır sırtındaki sepetlerden her ere bir tayın veriyordu. Yürümekten bıkkın neferler, bu kuru tayınları alınca, ısırmaya çalışıyordu ama bir kemik kadar sert olan tayınları ısırmakta zorlanıyorlardı. Bazen tayını ısırmaya çalışan erlerin ender de olsa dişleri kırılıyordu. Neferler koparabildikleri bir parçayı dakikalarca ağzında tutup yumuşattıktan sonra ancak yutabiliyorlardı. Bu yüzden bir kuru tayını yiyebilmek için verilen uğraşla zaman kaybediliyor, yemek molası tamam denildiğinde bile eratın pek çoğu yürürken tayınlarını dişlemeye devam ediyordu.

Bu duruma en çok Ziver kızıyordu:

- Yahu! Hapishanede bile böyle kuru tayın vermiyorlardı bize. Al tayını Moskofun kafasına at ikiye yarılır inan. Bizim gibi katilleri daha iyi beslerlerken, cepheye giden şu zavallılara verilen tayına bak. Hey Allah'ım bu işler dışarıda neden böyle ters. Hapishanede hayat ne kadar da kolaymış. Ekmek elden su gölden. Asker ise zar zor ayakta duruyor...

Faik Çavuş, Ziver'in bir şeyler dediğini duydu:

- Ne diyorsun Ziver?
- Ne diyeceğim çavuşum, dışarıdaki şu özgür hayatın ne kadar zor olduğunu anlatmaya çalışıyordum.
- Özgür olmak beraberinde birçok zorluğu da getirir. Özgürlüğün bedeli ağırdır.
- Vallahi çavuşum, ne dediğini anlamadım ama herhalde kötü bir şey demedin.
- Neden diyeyim Ziver?
- Hani ne bileyim, benim gibi mahpustan çıkmış birine hor bakarlar da. Ancak bu ana kuzularından daha iyi dövüşür, daha iyi silah kullanırım, bilesin.
- Hayıflanma, sana kimse hor bakmaz.
- Çavuşum ben şunu da bilirim ki, devlet beni af etmek için önüme Moskof u koymuştur. Ben özü sözü bir insanım. Bu Rus'u alt etmek için ölümü bile hakir görürüm. İşin kolayına kaçmam. Hem istesem buradan çok kolay kaçarım. Kimse izimi bile bulamaz.
- Haydi düşünme böyle şeyleri...
Faik Çavuş böyle demişti ama kaçma fikri bu tesadüfi konuşmayla yine aklına gelmişti. "Ziver ne diyordu; 'Kaçsam izimi bile bulamazlar.' Kendisinin izini bulabilirler miydi? Yoksa kaçsa mıydı?"
Yol gittikçe uzuyordu. Erzurum'a yürünecek daha çok yol vardı...

Subaylar ise at üstünde olduğu halde bölüklerini gezip uyarılar yapıyorlardı:

- Yol üstündeki köylerden bir şey almayın ve yemeyin.
- Köylerden bazıları Ermeni köyleridir.
- Onlara nereye, niçin gittiğinizi söylemeyiniz.
- Aranıza katılan yabancı biri olursa derhal bize haber veriniz.
- Köylerden geçerken hızlı yürüyünüz.
Asker, bu uyarıları dinliyordu. Bazı varlıklı erler ise köylerden geçerken ekmek peynir, hatta pekmez satın alıyor, yolculuk boyunca arkadaşlarından saklayarak yemeye çalışıyordu.
Faik Çavuşun gözü erlerindeydi. Yorulan, gittikçe beti benzi solan erlere dikkatle bakıyordu. Ara sıra aklına, baskına uğrama endişesi geliyordu. Çünkü bir et yığınına dönen erler, sadece ve sadece yürümeye gayret ediyor, başka bir şey düşünemiyorlardı. Gıdasızlık yüzünden, kaim giyinememekten, üşümekten çabuk yoruluyorlardı. Mola verildiğinde çok üşüyorlardı. Bu yüzden asker dinlenmektense yavaş da olsa yürümek arzusundaydı.
Takım komutanı arkada kalan asker ve mekkareleri merak ediyordu.

Atını Faik Çavuşun yanına sürerek ona:

- Faik Çavuş manganı al ve yürüyüş kolunun sonunu bir kontrol et. Mekkareler de iyice yavaşladı. Erat biraz daha gayret etsin, dedi.
- Baş üstüne!
Manga ana yürüyüş kolundan ayrılarak geriye doğru yürüdü. Gerçekten de yürüyüş derinliği iyice artmıştı. En arkadaki erler adeta ayaklarını sürüyerek yürümeye çalışıyordu. Yiyecek ve cephane taşıyan hayvanların burunlarından ve sırtlarından buğular çıkıyordu.

Faik Çavuş:

- Haydi arkadaşlar biraz daha gayret, dediği anda kayalık ve çalılıklar içinden üzerlerine ateş edilmeye başlandı. Yürüyüş kolunun uzamasıyla arkada yorgun argın yürümeye çalışan erlere ateş açılmıştı. Bir an şaşıran erler kendilerini yere atıp siper alıncaya dek içlerinden bir ikisi vuruldu.

Faik Çavuş yattığı yerden:

- Karşı ateş açalım! Ziver haydi göster şu nişancılığını, diye bağırdı. Başını kaldırıp etrafa bakacak oldu. O anda bir mermi başını sıyırarak geçti. Faik Çavuş öfkelenerek başını karla kaplı toprağa gömdü.
- Vay anasını! İyi nişancılar da...
Karşılıklı ateş başlamıştı. Manga erleri siper aldıkları çalılıkların, ağaçların ve kayaların ardından kendilerine ateş edenlere karşı koymaya çalışıyorlardı. Mekkarelerin yanında ateşten sakınarak yürüyen erler ise çatışmayı korku dolu gözlerle izliyorlardı. Bir süre sonra ateş kesildi. İlerideki yürüyüş kolundan silah seslerini duyanlar yardım etmek için geri dönmüşlerdi ama karşı tepelere tırmanan bazı atlılar dörtnala uzaklaşıyorlardı.
Faik Çavuş takımına seslendi.
- Haydi kalkın! Yaralıların durumu nasıl?
- Biri ağır, diğer ikisi hafif yaralı.
Faik Çavuş derhal yaralıların olduğu yere koştu. Vurulan takımın en çelimsiz ve zayıf bir eriydi. Karnında büyük bir yara açılmıştı. Kurşun karnından girmiş ve sırtından çıkmıştı. Sanki dakikalar geçtikçe yara büyüyordu. Vurulan çelimsiz erin çok kan kaybettiği belli oluyor, kanın mutlaka durdurulması gerekiyordu.
- Doktor gelsin, dedi Faik Çavuş.

Ziver:

- Ben gidip ileri koldaki doktorlardan birine söyleyeyim, dedi.
- Haydi Ziver!
Vurulan er çok acı çekiyordu. Gözlerindeki ışık gittikçe sönüyordu.

Faik Çavuş ise elini yaranın üstüne bastırmış ona moral veriyordu:

- Merak etme evlat iyileşeceksin. Biraz dayan. Doktor gelecek şimdi. Kanamanı durduracak. Seni Erzurum'da iyi bir hastaneye yatıracağız. Biraz dişini sık...
Yaralı er bir şey diyecekmiş gibi ağzını açtı, sanki haykırıp "Ben ölmek istemiyorum!" diyecekti. Elleriyle, Faik Çavuşun kollarını can havliyle sıkıca tuttu. Biraz başını kaldırmak istedi. Başaramadı. Fısıltı halinde ancak "annem" diyebildi. Başı yana düştü...
Faik Çavuş ise yarada tuttuğu elini durmadan bastırıyor, bir yandan da "Ölme! Sakın Ölme!" diye bağırıyor, çaresizlik içinde sağa sola bakmıyordu.

Az sonra Ziver, doktorla yanına geldiğinde, Faik Çavuş onlara:

- Artık çok geç, dedi. Doktordan ziyade artık onun bir mezara ihtiyacı var.
- Çavuşum bize kim saldırdı peki?
- Kim olacak çeteciler, Ermeniler belki de Rusların öncü birlikleri. Bilemiyorum ki... Şimdi koca Osmanlı'nın o kadar çok düşmanı var ki, hangisini sayayım. Say say bitmez... Öyledir bir kere düşmeye gör... Neyse acele edip şu eri gömelim. Yoksa yürüyüş kolundan iyice uzaklaşacağız. Biliyorsun, sürüden ayrılanı kurt kapar.
- Doğru söylüyorsun çavuşum...

Kocaman bir ağacın altına mezar kazıldı. Şehit eri elbiseleriyle mezara koyup üzerini örttüler. Bir köklü devletin, çınar gibi büyük bir devletin erleri artık bir bir çınar ağaçlarının altına gömülüyordu. Bu bir tesadüf müydü? Faik Çavuş dalgın bir şekilde mezara kürek atarken düşünüyordu. "Toprağa verdiğimiz er yine de şanslı. Hiç olmazsa bir mezarı, bir mezar taşı var. Gelen geçen yolcular ruhuna birer Fatiha okuyabilecekler. Ya Balkanda bıraktığımız şehitler? Ne bir mezar taşları var ne de Fatiha okuyanları. Artık onlar gurbette sayılır. Kendi devlet sınırımızın dışında kaldılar. Ah ki savaşlar, ah ki, bu devletin çilekeş insanları, anneleri, babaları ve cepheden cepheye koşturan kahraman eratı." Adeta yüreği burkuluyordu.
Koca çınar ağacının her nasılsa düşmeden kalmış yaprağı öz suyunu yitirdi. İyice sarıya dönmüş yaprak, kafesten kurtulan bir kuş gibi leylim leylim salınarak yere düşmeye başladı. Bu uçuşunun hiç bitmemesini istercesine ağır ağır yere doğru iniyordu. Hafif hafif esmekte olan rüzgar yaprağı oradan oraya savuruyor, ara sıra havada dönen yaprak neden sonra yeni açılmış mezarın üstüne düşmüştü... Topraktaki Mehmet ile yaprak beraber çürüyecekler, belki de beraber toprak olacaklardı.

Faik Çavuş ve erleri toplanıp yola koyulmak üzere iken takım komutanı teğmen gelmişti yanlarına:

- Faik Çavuş çabuk hazırlanın!
- Biz de öyle yapıyoruz komutanım. Yürüyüş koluna yetişmemiz gerek.
- Hayır hayır, tabur komutanı saldıranların peşine düşüp bir süre takip etmemizi istiyor.
- Ama onlar atlı. Çoktan uzaklaşmışlardır.
- Ben de öyle söyledim ama...
- Baş üstüne!

Faik Çavuş şaşırmıştı. Kendilerine saldıranların hepsi atlı iken, üstelik karşı tepelere doğru kaçmışken, onların peşine yorgun argın hem de yaya düşmek hiç akıl karı değildi. Birden saçları diken diken oldu. Gözleri büyüdü. Titremeye başladı. Gönlü kabaran denizler gibi çalkalanıp duruyordu. Yoksa yoksa kendi mangası gözden çıkarılmış, çetecileri oyalamak ve onlarla çarpışmak bahanesiyle mi takibe gönderiliyordu? Faik Çavuşun dizleri bile tutmuyordu. Beynine mıh gibi çakılı Balkan Harbi sahneleri bir bir canlanmaya, tüm ayrıntıları ile gözlerinin önünden geçmeye başlamıştı yine. O zaman da Bulgarları takip etmişler, nice tuzaklara düşürülmüşlerdi, işte yine aynı şeyler mi oluyordu?
Tüm bu tedirginliğini neferlere belli etmemeye çalışsa da mangadaki erlerin hepsi Faik Çavuş gibi gözden çıkarıldıklarını düşünüyorlardı. Hele daha sonra sağ salim dönerlerse, ilerlemekte olan yürüyüş koluna yetişmeleri çok zor olacaktı. Geride kalmış bu mangaya karşı, yorgun, bezgin, çantasında el kadar, taş gibi sert bir tayından başka yiyeceği olmayan erlere saldırmak gayet kolay olacaktı. Çeteci Ermenilerin yanında, aşiret süvari alaylarından bazı erlerin orduya katılmayıp dağda çapulculuk yaptığı yönünde söylentileri de duyuyorlardı. "Bunlar köy basıyor, hatta Erzurum'a giden kafilelere saldırıyorlarmış" gibi söylentiler askerin dikkatini çekiyor, söylenti de, yalan da olsa, bu haberleri gerçekmiş gibi algılıyorlardı. Karmaşanın olduğu bu günlerde kim doğru, kim yalan söylüyor bilemiyorlardı.

Faik Çavuş küçük bir dereden geçerken sinirli bir şekilde manga erlerine bağırdı:

- Haydi sallanmayın, hızlı yürüyün!

Ziver yine söylenmeye başlamıştı:

- Yahu çavuşum, biz yürümeye mi geldik, savaşmaya mı?
- Ziver, herkesin akma bir at verecek halim yok herhalde!
- Ama bize saldıranların hepsi atlıydı. Yani çavuşum senin aklın eriyor mu bu işe?
- Hangi işe Ziver!
- Kızma çavuşum. Onlar atlı, biz yaya. Kaplumbağa, tavşanı yakalayabilir mi? Biz onlara yetişebilir miyiz? Bu işte bir iş var ama ne?

Faik Çavuş az önce düşündüklerini Ziver'in de düşündüğünü, kendilerinin gözden çıkarıldığına kanaat getirdi. Daha da öfkelendi. Önündeki ufak bir taşa tekme atacaktı ki, taşın kenarında bir çiçek gördü. Tekme atmaktan vazgeçti. Kardelendi gördüğü çiçek. İki iri taşın arasında, açık mor renkli kardelen bu ıssız yerde tüm sıcaklığı ile açmıştı. Kar bazıları için külfet olurken, bazıları için de nimet oluyordu.
Tepelere doğru yürüyen erler yerdeki nal izlerini takip ediyordu. İzler kayalıklara doğru gidiyordu. Ortalık sessiz ve sakindi. Manga erleri de dikkatli bir şekilde yürüyorlardı. İskelete dönmüş ahlat ağacmdaki bir karga o bet sesiyle öttü. Tüm dikkatlerini takip ettikleri düşmana odaklayan erler, karganın bu ötüşünden dolayı irkildiler. Kimisi derin bir soluk aldı, kimisi yutkundu, kimisi de silahını daha sıkı kavradı.
Manganın önünde Ziver'le birlikte yürüyen Faik Çavuş biraz daha ilerleyip çevreyi kontrol ettikten sonra geri dönmeyi düşünüyordu. Bunun için olabildiğince hızlı hareket etmeli, kaybettikleri zamanı en kısa sürede almalı, ana yürüyüş kolu ile arayı hızla kapatmalıydılar.

Takip ettikleri nal izleri az ileride kayalıkların içine doğru gidiyordu. Kayalıklara yaklaştıkça, erlerde heyecan artıyordu. Çoğu belki de hayatlarında ilk defa çetelerin peşine düşmüşlerdi. Belki de çoğu bir çatışmada ilk defa tüfek kullanacaktı. Faik Çavuş bunları düşününce daha da ürperdi. Ziver'e işaret ederek, erlerin arkasından gelmesini istedi. Bu şekilde nişancı Ziver ile arkalarını emniyete almayı düşünüyordu. Önde de kendisi vardı. Ancak her iki yanları açık kalmıştı. Yanlarda da acemi erler vardı...
"Baskına uğramasak" diye düşünen Faik Çavuş etrafı tarıyor, en ufak bir hareket var mı, diye dikkat ediyordu. Belki de kendilerine saldıranlar her kimse, çoktan buralardan uzaklaşıp gitmişlerdi. Öyle olmasını yürekten diledi. "Yine de tedbiri elden bırakmamalı, çok dikkatli olmalıyım." dedi kendi kendine.
Yavaş bir şekilde adım adım kayalıklara doğru ilerleyen erler hücum düzeni aldı. Eratın gözleri kayalara kilitlenmiş olduğu halde yürüyordu. Şimdi beyinlerinde sadece ve sadece kayalıkların arkasında olması muhtemel düşman vardı. Gittikçe artan heyecanları bu soğuk havaya rağmen yüzleri kızarmış, erlerin hepsi sanki çok iyi beslenmiş gibi sağlıklı bir görünüm kazanmıştı. Halbuki yol boyunca zar zor kırabildikleri tayın parçalarını ağızlarında yumuşatmış daha sonra zorlukla yutabilmişlerdi.
Arkalarında kalan ahlat ağacındaki karga yine öttü. Sessizliği sert şekilde yaran bu ötüşle erler ellerinde olmadan ahlat ağacına doğru döndüklerinde, üzerlerine doğru ateş açıldı. Hepsi, kendilerinden beklenmeyen bir çeviklikle yere atladılar. Her biri bir kaya arkasına saklanmaya çalışıyordu.

Faik Çavuş kısa bir şaşkınlıktan sonra:

- Yayılın! Kayaları siper alın! Açıkta kalmayın, diye olanca gücüyle bağırıyordu. Sağdan soldan atılan mermiler kayalara çarpıp küçük parçalar koparıyor, karla kaplı toprağa saplanıp kalıyordu. Yere yatmış erlerin yüzü gözü kar içindeydi. Gizlenebilmek için başlarını olabildiğince karın içine gömmeğe çalışıyorlardı. Bu esnada kaputu olmayan erler karın soğuğuna aldırmadan ateş etmeye çalışıyordu. Buz gibi bir havada sürüp giden bu sıcak çatışmada Faik Çavuş böyle devam ederse, daha fazla dayanamayacaklarını sanıyordu. Çünkü karşı taraf mangasına göre daha isabetli atışlar yapıyordu. Sıkışmaya başlamışlardı... Kaçsa mıydı? Tam da sırasıydı hani... Nasıl olsa ana yürüyüş kolundan da epey uzaktaydılar. Kimse kendisini aramaya çıkmazdı. Çarpışmanın en koyu anında aklında bir zembil gibi asılı kalan bu kaçma fikriyle uğraşan Faik Çavuş, bir yandan da düşmanla baş etmeye çalışıyordu... İçindeki, bir ses "Bunca sene yokluk içinde savaştın, bak gördün işte yine yokluk içinde savaşacaksın. Camilerde yatıp ölümden döndün." diyordu.

O, acı anları düşünen Faik Çavuş dişlerini sıkarak içindeki sese öfkeyle karşılık verdi:

- Keşke ölseydim, dedi!

Onun sözlerini duyan erler, çavuşlarının neden böyle konuştuğuna bir anlam veremediler. Faik Çavuşun hayattan bezmiş olduğunu düşünüyor, bu çatışmanın daha ne kadar süreceğini merak ediyorlardı. Bu soğukta, ıssız yerde sanıyorlar, içlerindeki korku onlarda hiç beklenmeyecek bir cesarete dönüşüyordu... Bu arada beklenmeyen bir şey oldu. Karşı ateş aniden kesildi. Faik Çavuş ve mangası bir süre oldukları yerde kıpırdamadan beklediler. Sonra nal seslerini duyunca kalktılar. Kim olduklarını bilmedikleri çeteciler atlara binmiş dörtnala uzaklaşıyordu.

Nal sesleri duyan Faik Çavuş:

- Haydi, dedi.

Kalkıp kayaların ardına bakmaya gittiler. Kar içinde iki kişi yerde yatıyordu. Etraflarındaki kırmızılık beyaz karlar içinde hemen dikkati çekiyordu. Bir de silah seslerine aldırmadan duran, iki at vardı.

Faik Çavuş:

- Tuzak olabilir. Dikkatli olun, dedi.
İleri fırlayan Ziver hiçbir tedbir düşünmeden yerde yatanlara baktı.
- Ölmüşler, dedi. Herhalde bunları ben vurdum. Faik Çavuş, Ziver'in bu sözüne güldü.
- İyi ya sen vurmuş ol bakalım...
- Atları alalım, yaralı arkadaşımızı atla taşıyalım. Acele edelim. Yürüyüş koluna yetişmemiz lazım. Karanlık basmadan onlara ulaşmalıyız...
Takım erlerinden biri omzundan yaralanmıştı. Ancak büyük bir metanet içinde susuyor, "ah" bile demiyordu.

Faik Çavuş baba şefkatiyle ere baktı:

- Yaran fazla derin değil. Sık dişini, kafileye yetişince yarana baktırırız. Şu ata bindirelim seni. Yuları tutabilir misin?
- Tutarım çavuşum...

Üç beş kişi hemen yaralı eri ata bindirdiler. Diğer atı da yedeklerine aldılar. Kayalıklardan aşağıya inerken kar tekrar yağmaya başlamıştı...
Daha önce geçip giden ana yürüyüş kolundaki erlerin izleri yine de belli oluyordu. Akşam karanlığı basmadan kafileye varmak istiyorlardı. Yoksa bu şekilde yürümek onlar için tehlike dolu bir yolculuğa dönüşecekti. Çünkü yorgun argın erlere karşı her an tekrar bir saldırı olabilirdi.
Erler, yorgun ve tedirgin, ana kafileye yetişmeye çalışıyor, kar yağmaya devam ediyordu. Yanlarında getirdikleri iki atın birine yaralı eri bindirmişlerdi, diğer atta ise yorgun erlerden biri bulunuyordu. Bir süre gittikten sonra erler bu ata sırayla biniyordu.

Faik Çavuş en önde yürürken aklına birçok soru vardı. Kendilerine saldıranlar her kim ise neden çatışmayı bırakıp kaçmışlardı? Acaba ileride tekrar mı saldıracaklardı? Yoksa bu bir tuzak mıydı? Aslında cevaplanacak pek çok soru vardı ama şimdi tek düşüncesi ana kafileye yetişebilmekti. Aralarında en az üç saatlik bir yol vardı. Bu mesafe devamlı koşulsa dahi zor kapanırdı. Tek ümitleri yürüyüş kolunun vereceği molalardı. Eğer molalar uzun olursa ancak yetişebilirlerdi.
Ana kafile ise kar nedeniyle yürüyüşünü iyice yavaşlatmıştı. Komutanlar kafilenin dört bir tarafına nöbetçiler koymuş, ileriye ve en geriye keşif kolları çıkarılmıştı. Bu şekilde muhtemel bir saldırıya karşı tedbir almayı düşünmüşlerdi.

Asker ile iaşe ve cephane taşıyan mekkareleri çeken hayvanlar yorulmuşlardı. Erzurum'a daha çok vardı. Bütün gün böyle yorgun argın yürüyemezlerdi. Onun yerine yol kenarındaki ağaçlık bir yerde konaklanabilirdi. Komutanlardan bazıları gece dinlenmenin tehlikeli olabileceğini söyledi. Bazıları ise yeterli nöbetçi ve keşif kolları ile kafilenin güvenliğinin pekala sağlanabileceğini düşünüyorlardı.

Mola verip bir süre sonra tekrar yürüyüşe geçtiler. Akşam karanlığı çökmeye başlayınca gece dinlenilmesi yönünde karar verildi. Mekkareleri çeken hayvanlar koşumlardan sökülüp ağaçlara bağlandı. Ağızlarına yem torbaları asıldı. Asker de sağa sola yayıldı ama karla kaplı yerlere oturmak mümkün değildi. Hepsi ayakta bir şeyler atıştırmaya çalışıyordu. Çattıkları silahlarının başında yorgun bir şekilde dikiliyor, kendi aralarında konuşuyorlardı. Kar ise yağmaya devam ediyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde daha da artacak olan soğuktan nasıl korunacaklardı? Ateş yakmayı düşündüler ama yakılacak bir ateş çetecilerin dikkatim çekebilir ve baskına uğrayabilirler endişesiyle, ateş yakılmamasına karar verilmişti. Bütün gece, karın ve soğuğun koynunda, ayakta mı geçirilecekti? İşte bu soru tüm komutanların aklında vardı. Ancak karar alınmıştı. Yorgun askere bütün gece "yürü" demek de olmazdı...

Hemen erlere emirler verildi:

- Ateş yakılmayacak!
- Çok yüksek sesle konuşulmayacak!
- Yerlere oturulmamaya çalışılacak!
- Uyuşukluk hisseden askerler uyarılacak!
- Etrafa dağılmak yok!
- Civar köylere asla gidilmeyecek!

Erat bu emirleri duyunca "Bütün gece ayakta beklemek için mi mola verdik?" diye sızlanmaya başladı...
Çöken karanlıkla birlikte erlerde ve komutanlarda tedirginlik baş gösterdi. Ayakta bekleşen erler yere çömelmek zorunda kalıyor, bir süre sonra tekrar ayağa kalkıyorlardı. Gecenin ilerleyen saatleri ve ayaza çeken hava nedeniyle erat durdukları yerde zıplamaya başlıyor, neden sonra yoruluyorlardı. Bu arada sabit bir şekilde durmaktan bedenleri uyuşuyordu.
Erlerden dört beş kişilik bir grup yere çömeliyor, kafa kafaya veriyor, bulabildikleri çulları üstlerine örtüyor, biraz olsun ısınıp soğuktan korunabiliyorlardı. Ağaçlara bağlı atlar, mandalar ve öküzler soğuktan titriyor, ara sıra bağırıp duruyorlardı. Herkes sabahın olmasını dört gözle bekliyordu.
İyice bastıran soğuk ve karanlık içinde uzaktan bir el tüfek sesi işitilince, o uyuşuk ve yorgun askerin hepsi dikkat kesilip hemen silahlarını alıp, çok üşüdükleri halde, kendilerini karın içine attılar... Yerli çeteciler mi yoksa Ermeniler mi saldırmıştı? Pür dikkat karın üstünde uzanan erler "Bir baskına mı uğradık?" diye kendilerine sorup duruyorlardı. Ancak tüfek sesinin arkası gelmedi.

Uzun bir sessizlikten sonra karanlığı bir ses yırttı:

- Kimsiniz?
- Faik Çavuş ve mangası.
- Parolayı söyleyin!
- Parolayı bilmiyoruz.
- Orada bekleyin...

Faik Çavuş ve mangası yola çıktığından beri hiç dinlenmeden yürümüştü. Bu yüzden de ana yürüyüş kolunun mola verdiği yere yaklaştıklarında bazı gürültüler duymuş, Ziver havaya bir el ateş etmiş, bu nedenle ana yürüyüş kolu teyakkuza geçmişti.

Faik Çavuş ve Ziver, keşif kolundaki erlerin eşliğinde tümen komutanının karşısına götürülürken, takım komutanı onları görüp:

- Bunlar benim erlerim, bırakın gelsinler, yeteri kadar yorulmuşlar zaten, dedi.

Faik Çavuş teğmenin yanına geldi:

- Bir yaralımız var.
- Ağır mı?
- Ağır sayılmaz ama doktorun görmesi gerekir. Hiç olmazsa yarasını temizlesin.
- Peki, dedi teğmen. Ben emir veririm.

Sonra Faik Çavuş gidip mangasını ana yürüyüş kolunun konakladığı yere getirdi. Bölük komutanına rapor verdi. Bölük komutanı da Faik Çavuşun anlattıklarını bir kağıda yazarak raporu tabur komutanına götürdü.

Güneş, cılız bir mum gibi dağların ardından ışımaya başladığında, şiddetli soğuk nedeniyle uyuyamayan erat derhal toplandı. Her yanları uyuşan ve ağrıyan erler tekrar yola koyulduklarında, karla kaplı yollarda, saatlerce ayaklarını sürükleyerek yürümeye çalışmışlardı. Ne kadar yürüdüklerini kendileri de bilmiyordu, bir süre sonra yüksek bir tepeyi tırmandıklarında, Erzurum şehri görünür olmuştu. Menzile çok yaklaşmış olmak, askere yeni bir şevk, yeni bir heyecan ve yeni bir güç katmıştı. Hepsi bir an önce Erzurum'a varmak, sıcak bir çorba, sıcak bir yer ve sıcak bir yatağa kavuşmak amacıyla yanıp tutuşuyorlardı. İşte bu hasret, bazı erlere kırık ümit aşılamış, bazıları bir Erzurum türküsü söylemeye bile başlamıştı.
"Erzurum 'da bir kuş var Kanadında gümüş var Yarim gitti gelmedi Elbet bunda bir iş var."
Erzurum ve çevresinde kurulan öbek öbek çadırlarda, gemici fenerlerinin ışığında yeni ümitler parıldıyordu. Herkesin aklında kışın en ağır zamanında dağlar aşıp Rusların ardına dolanma fikri yer etmişti. Birbirlerinin gözlerine bakmaktan bile korkan erler acı gerçeği dillendiremiyorlardı ama gözlerinden her şey okunuyordu. Erler, düşündüklerini arkadaşlarının gözlerinde gördükleri, çekingenliği ve çaresizliği dillendirip, kendi aralarında sözleşmiş gibi bu konu üzerinde ısrarla konuşmuyorlardı. Her yerde ve her şeyde yokluk ama içlerinde yine de kırık bir ümit vardı.

Karların üzerine kurulmuş çadırlarda ısı öyle düşüyordu ki, uyumanın imkanı yoktu. Eğer Erzurum'dayken bu kadar soğuk oluyorsa, geçip gidecekleri dağlarda ısının ne kadar düşebileceğini tahmin ediyorlardı. Askere kaput, ayakkabı, potin, yelek, kar başlığı, eldiven, yün kazak ve çorap henüz dağıtılmadığı gibi dağıtılacağı yönünde de en ufak bir belirti yoktu. Yine de yitik bir ümide tutulan erler kendilerine bu tür giyimlerin verileceğini, koca ordunun bu şekilde dağlara yollanamayacağını düşünüp teselli buluyorlardı. Çadırlarda kalan erler karlara basmaya çekiniyor, ancak çaresiz bir şekilde, çadırlarda gezinmek, biraz olsun ısınmak için gayret sarf ediyorlardı. Bu küçük yürüyüşlerden dolayı ezilen kar sertleşip buza dönüşüyor, çarıkla yürümek, ayakta durmak bu yüzden pek mümkün olmuyordu.
Asker arasında en çok korkulan şey tifüsün ortaya çıkması ve bunun yaygınlaşmasıydı. Soğuktan donma da ikinci sıradaydı. Ne gariptir ki, ezeli düşman diye belledikleri Rus'tan korkma ise üçüncü ve son sırada yer alıyordu.

Erzurum'da konaklayan 9. Kolordu zaman zaman Erzurum ve çevresinde tatbikatlar yapıyor, bazen gece bazen de gündüz atış talimleri gerçekleştiriyordu. Asker mümkün olduğunca yetiştirilmeye çalışıyor, soğuğa ve kara alışması amaçlanıyordu. Ancak daha sonra kolordunun öncü birlikleri olan, hızla hareket edebilen süvari tümeni için çok sayıda ata gereksinim olduğu ortaya çıkmıştı. Bu ihtiyacı karşılamak için kısa sürede ne yapılabilirdi? Onca at hemen nereden bulunabilirdi? 3. Ordu barış zamanında çeşitli iaşe ve hayvan alımını yapmamış, seferberlik ilan edildiğinde ne yazık ki, hazırlıksız yakalanmıştı. Şimdi ordu komutanı kara kara düşünüyor "Onca süvari erini yayan yürüterek savaşa sokacak halim yok." diyordu...

Bu sıkıntı içinde bunalan komutanlar pek yakında bir taarruza geçileceğini iyi biliyorlardı ama üstlerine "Süvari tümenin atları yok" nasıl diyeceklerdi? Sonunda 1300 atın Erzurum ve çevresinden alınması kararlaştırıldı. Şehirde duyuru yapan tellallar kimin elinde at, katır var ise teslim etmesini, aksi halde söz konusu hayvanların zorla alınacağını, karşılığının da en kısa sürede ödeneceğini duyuruyorlardı...
Her tellal geçişte, yapılan her duyuruda Erzurum halkını gizli bir korku alıyordu. Bu korku, daima kendilerinden bir şey istenmesinden dolayı gönüllerde yerleşen tortunun bir eseriydi. İlk önceleri evlatları askere çağrılmıştı. Daha sonra atları isteniyordu. Zaten fakirleşen Erzurum halkının işte kullanacağı, yük taşıtacağı, yolculuk yapabileceği atları da elinden alınıyordu...
Eskiden olsa kolaydı. Hele hele Erzurum ve çevresinin zenginliği 93 Harbi yıllarında çok fazlaydı. Çünkü İran'la yapılan ithalat ve ihracattan dolayı şehir zenginleşmişti. Harp sırasında istenen her şey halktan kolayca alınmıştı. Üstelik o zaman halkın ambarları ağzına kadar zahire doluydu. Halk zengindi, zaten onlar da ellerinden gelen desteği askerden hiç esirgememişlerdi.

Ancak bugün öyle miydi ya? Rus hükümeti tarafından sınırdan içeri sokulan ve desteklenen Ermeni çeteleri bu ticaret yolunu kesmiş, yerli çeteler de yağmaya başlamıştı. Dolayısıyla Culfa-Batum yolu daha işlek hale gelmiş, bu son durumdan yine Ruslar karlı çıkmışlardı. Şimdi ise İran'la ticaret durma noktasına gelmiş, Erzurum halkı gün geçtikçe fakirleşmişti...
Yoksulluğun kara pençesine düşen halk bezmişti. Yorgundu... Halktan bazıları ihtiyaçtan dolayı atını getirip teslim etmemişti. Atların yeterli sayıya ulaşamadığım gören tümen komutanı Erzurum ve çevresindeki köylere asker çıkararak istenen at sayısını zorla tamamlatmıştı.
Öte yandan erat zaman zaman soğuğa ve çevreye alışabilsin diye tatbikat yapıyor, gece veya gündüz araziye çıkıp atış talimleri gerçekleştiriyordu. Askerin olabildiğince kısa sürede hazır hale gelmesi isteniyordu.

Faik Çavuş ve mangası ise yorgun oldukları için talimlere katılmıyordu. Bir gün Faik Çavuş tüfeğinin bakımını yaparken, yanına Ziver geldi. Biraz sıkıntılı görülüyordu.
- Gel bakalım Ziver.
- Çavuşum bu hal nedir böyle?
- Hangi hal Ziver?
- Çavuşum duydum ki, bu kara kışta dağları aşıp Sarıkamış'a girmemiz gerekiyormuş.
- Duydum...
- Peki sen Allahü Ekber Dağları'nı bilir misin?
- Bilmem.
- Ama ben bilirim, hem de iyi bilirim. Üç bin metreden fazla yüksekliği vardır. Uçurumları derindir. Yol denen şey patikadan ibarettir. Asker buradan nasıl yürür? Top arabaları, erzak ve cephane arabaları bu patikalardan nasıl gider?
- Biz oradan gitmeyeceğiz ki...
- Biz gitmesek de başkaları gidecek ne fark eder ki?
- Doğru söylüyorsun.
- Çavuşum bunca asker, bunca hayvan oradan geçebilir mi? Geçemez! Yarısı donar. Zaten burada bile tifüs vakaları görülüyor. Kalan yarısı da hastalıktan ölür. Ruslar ise habire yığınak yapıyorlardır.
- Sen tüm bunları nereden biliyorsun?
- Ben iki üç yıl öncesine dek Kars'tan aldığım derileri Erzurum'a, Erzincan'a hatta Trabzon'a götürüp satıyordum. Oralarını, yollarını, havasını, dağlarını iyi bilirim. Şunu demek isterim ki, buralarda telef olup gideceğiz. Ben hapishanede daha rahattım. İçeride insanlar özgürlüğe dair hayal kurarlardı hep. Bazen bir yeşil soğana, bazen bir çiçeğe, değişik bir yüze hasret kalırlardı. Ancak hayal başkadır, ümit başkadır, gerçek ise başkadır çavuşum...
Faik Çavuş, Ziver'in anlattıklarını sanki dinlemiyor gibiydi. İçinden "Senin Erzurum'da gördüğünü, ben daha önce Balkan Harbi'nde gördüm. Ben vatanın bir köşesinden diğer bir köşesine giderken, kaç çift çarık eskittim. Ölüyordum, ölmedim ama ölenleri gördüm. Hem de vuruşmaktan değil, hastalık nedeniyle camiler dolusu, sokak dolusu ölenleri gördüm. Onların arabalara bir çuval gibi atıldığını, ıssız köşelerden bir bir toplandığını gördüm. Bulgarlara esir düşen arkadaşlarımın kavak ağaçlarının kabuklarını kemirdiğini duydum..." diyordu.
Ancak yine de Ziver'in aklıselim konuşmaları onu şaşırtmıştı. Ziver bir başka insan olmuştu sanki... "Deri ticaret yapan biri-siymiş. Bu yöreleri de iyi biliyormuş" diye düşündü. Ziver'e baktı. Ziver susuyordu. Yerdeki karları dalgın bir şekilde çarığıyla düzlüyordu...

Sonra ona:

- Çok zor günlerden geçiyoruz. Koca bir millet, koca bir imparatorluk sanki bu cendereden geçebilirse kurtulacak, geçemezse de boğulup gidecek gibi geliyor, dedi.
- İmparatorluğun yazgısı boğaza değil Allahü Ekber Dağları'na bağlı çavuşum. Bahara dek hazırlanıp neden Rus'a saldırmayı düşünmez şu komutanlarımız, şu paşalarımız...
- Komutanlar hızlı bir taarruz, bir çevirme yapıp Rusları şaşırtmak istiyormuş. Duyabildiğimiz, bilebildiğimiz bu işte...
Faik Çavuş gönül yorgunluğunun arttığını hissediyordu. Soğuk, gecenin bastırmasıyla daha da artıyordu. Erzurum ve çevresindeki çadırlarda kalan asker ölgün fenerlerin ışığında, soğuğun kucağında uyumaya çalışıyor, içlerinde sıcak değil ama kırık bir ümit taşıyordu. Bu ümide tutunan erat yollara düşecek, dağlar aşacak daha sonra da Ruslarla çarpışacaktı...
Faik Çavuşun bağlı olduğu tümene yine yol görünmüştü. Bu tümen Erzurum'dan hareket edecek, Narman'da açılacak olan yeni cepheye destek olacak, 10. Kolorduya yardım edecekti. Sonra da Oltu üzerine yürüyecek ve oradan da Çamurlu Dağları'nı aşarak Sarıkamış'a girecekti. Üstelik tümenin tüm ağırlıklarının, toplarının, mekkare kervanları ile götürülmesi kararlaştırılmıştı. Bu sefer sırasında öncü görevini ve keşif yapma görevi yine Faik Çavuşun da mangasının içinde bulunduğu bir takıma verilmişti.
Erzurum'da 11. Kolordu bulunuyordu. Bu kolordunun karargahı ilk önce Hasankale'deydi.'' Ancak Araş Nehri boyunca ileri bir harekata kalkan Ruslar Horasan'a doğru ilerleyince, karargah tekrar Erzurum'a taşınmıştı. 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşanın düşüncesi ise Erzurum ve civarında genel bir savunma yapmak, bahara dek Rusları oyalamak ve ordunun tüm eksikliklerini de tamamlayarak taarruza geçip Rusları olabildiğince geri atmaktı.

Paşa bu düşüncedeydi ama her şey Albay Hafız Hakkı'nın Erzurum'a gelişiyle birlikte değişmeye başlamıştı, İstanbul'dayken, Enver Paşaya özellikle kışın bir taarruza kalkmaması yönünde telkinler yapan Hafız Hakkı, Erzurum'a geldikten sonra ağız değiştirmeye başlamıştı:

"İstanbul'dan hareket ettiğim zamana kadar, Kafkas Cephesinde taarruz için 1915 baharını beklemek ve Karadeniz'de üstünlük temin olunduktan sonra, iki kolordunun Batum civarına naklini ve karaya çıkarılmasını zaruri saymak fikrine inanmış görünen Hafız Hakkı Kafkas Cephesine vardıktan sonra veya giderken kanaatini birdenbire değiştirmişti."
Hafız Hakkı bazen 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa ile görüşüyor, durum hakkında bilgi alıyordu. Onun devamlı "Ordumuzun eksiği çoktur, taarruzu bahara bırakalım, bu sürede olabildiğince hazırlanıp eksikliklerimiz giderelim" teklifi üzerine "Ben etrafı bir keşfe çıkayım, durumu bir de kendi gözlerim ile göreyim" diyerek subay ve korumalarla geziye çıkıyor, birkaç gün sonra Erzurum'a dönüyordu.

Bu keşiflerin sonunda hazırladığı raporları Genelkurmay Başkanı ve Başkumandan Vekili Enver Paşaya gönderiyordu:

"Dağlar üzerinde yolları keşfettirdim. Bir kısmını kendim de gördüm; bu mevsimde yollardan hareketin mümkün olduğuna kani oldum. Buradaki, Kolordu ve Ordu komutanları yeter derecede azim ve cesaret sahibi olmadıklarından böyle bir taarruza samimi olarak taraftar görünmüyorlar. Bu hareketin icrası, rütbem tashih olunarak bana tevdi olunursa, ben bu işi deruhte ederim."

Bu gizli şifre üzerine Enver Paşa taarruza geçmeyi iyiden iyiye düşünmeye başlamıştı. Alman subayların da bir önce harekata başlama konusunda tavsiyeleri vardı. Enver Paşa, 3. Ordu Komutanının, Genelkurmay ile ters düşüncelere sahip olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden görevden bile almayı düşündüğü Hasan İzzet Paşanın yerine 3. Ordu Komutanlığını Mareşal Liman Von Sanders Paşaya teklif etmişti ama Alman Paşa bu teklifi nazikçe reddetmişti. Bunun üzerine Enver Paşa, Liman Paşayla görüştüğü öğleden sonra hemen o akşam hareket için donanma komutanına emir verdi. Yavuz'a binip Trabzon'a gidecek, kendisine Bronsart Paşa, Başyaver Kurmay Binbaşı Kazım Bey, Yaver Şükrü Bey ve Bronsart'ın yaveri Binbaşı Fischer de eşlik edecekti...
Enver Paşa, Hafız Hakkı'yı bir kolordu komutanlığına tayin etmek gibi bir acele karar vermektense, bizzat Kafkas Cephesine gidip durumu yerinde tetkik etmeyi ve kumandanlarla şahsen görüşmeyi tercih etmişti...

Daha sonra Enver Paşa komutanlarıyla görüşmüş durumu tetkik ederek, arkadaşı Hafız Hakkı'yı albaylıktan, yarbaylığa terfi ettirince, herkeste 3. Ordunun başına Hafız Hakkı'nın geçeceği fikri hasıl olmuştu. Enver Paşa onu 10. Kolordunun başına getirdi. Ancak bu güne dek büyük birliklere komuta etmemiş olması, İstanbul'dayken kendisine karşı taarruz fikrini desteklememesi, Erzurum'a geldiğinde ise tam karşı fikirler benimsemesi Hafız Hakkı'ya olan güvenini sarsıyordu. Bu nedenle büyük ve son saldırıyı başlatıncaya kadar burada kalmayı düşünüyordu. Pek yakında Enver Paşanın taarruz planlarını uygulayacağı bildiriliyordu.

Üstelik askere de şöyle bir konuşma yaptığı kulaktan kulağa yayılıyordu:

"Askerler,
Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda palto olmadığını gördüm. Birçok yönlerden şimdilik giderilmesi çok zor eksiklikler içinde olduğunuzu anladım. Fakat bu eksikliklerin savaşmada birliğin çabalarına ve ileri atılışlarına zarar getiremeyeceğine inanıyorum. Başarı dış görünüş ve giysilerle değil, her askerin kalbindeki yiğitlik ve cesaret ile kazanılır.
Karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakında saldırıya geçerek Kafkasya'ya gireceğiz. Siz orada her türlü varlığa kavuşacaksınız. Tüm İslam dünyasının son umudu sizlersiniz. Daha birçok zamanlar sizinle beraber olacağım. Kesinlikle, umuyorum ki, bundan böyle nasıl kahraman olduğumuzu dosta düşmana gösterecek, er oğlu er olduğunuzu anlatacaksınız. Her zaman bizimle birlikte olan Allah'ı unutmayarak ileri atılınız. Böylece her zaman zaferler kazanarak Kafkasya dağlarında yatan babalarımızın ruhunu sevindirir ve oralarda bizleri bekleyen din kardeşlerimizi Moskof boyunduruğundan kurtarırısınız.
Her zaman ileri, hep ileri gidiniz. Mutluluk, ün ve onur ileride; aşağılanma, yoksulluk ve ölüm geridedir. "

Neler oluyordu? Faik Çavuş Erzurum'da duyduğu bu söylentiler üzerine düşünüyor ama bir sonuca varamıyordu.

Enver Paşayı tanıyanların söylediğine göre Paşa taarruzdan asla vazgeçmeyecekti ve Ruslara karşı büyük, hızlı ve aldatıcı bir plan hazırlamıştı:

"Plana göre 11. Kolordu bulunduğu bölgede, yani Köprüköy'ün doğusunda kalacak ve Rusların dikkatini çekmek için gösteri saldırıları yapacaktı. Bu sırada Albay Yusuf İzzet komutasındaki 2. Süvari Tümeni Araş Irmağının güney kanadına saldıracak ve Rusların bu kanada kuvvet kaydırmasını sağlayacaktı.
İhsan Paşa 9. Kolordusuyla Bardız üzerinden Sarıkamış'a saldırırken, Alman Binbaşı Strange komutasındaki bir müfreze Artvin üzerinden Kars'a sarkacaktı. Planın en can alıcı bölümünü 10. Kolordu Komutanı Albay Hafız Hakkı uygulayacaktı. Albay Hafız Hakkı Oltu üzerinden geniş bir yay yaparak Allahü Ekber Dağları'nı aşacak ve Kars-Sarıkamış demiryolu üstündeki Novoselim'e varacaktı. Böylece Rus Ordusu Sarıkamış'ta kuşatılmış olacaktı. Ancak Rusların kaçarak Kars'a çekilme olasılığı biraz düşündürücüydü. Zira Kars bir kaleydi ve sağlamlaştırılmış mevzilerinde 300 top vardı. Bu yüzden Kars'ın alınması zor olabilirdi. Bu engeli de yine Hafız Hakkı aşacaktı. Kolordusuyla Oltu'yu alınca geri çekilecek olan Rus kuvvetlerini ters cepheli bir savaşmaya zorlayacaktı.
Plan Sarıkamış'ta kuşatılacak olan Rus Ordusunun yok edilmesini amaçlıyordu. Ondan sonrası belliydi. 36 yıldır Rusların elinde bulunan Kars kurtarılacak, 1878 Berlin Antlaşması'nın öcü alınacaktı. Sonra ver elini Kafkasya..."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1914-1915 SARIKAMIŞ HAREKATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:51

2. BÖLÜM

Kar sessiz ve kararlı bir şekilde, musiki ahengiyle, ressamane güzelliği ile ağır ağır yağıyordu. Her yeri beyaza bezemek için toprağa, yollara, ağaçlara ve evlerin üzerine düşüyordu. Bu gizemli güzelliğin yağması, "Sizin savaşlarla, birbirinize olan kinlerinizle, maddeten ve manen kirlettiğiniz yeryüzünü ben temizlemeye geliyorum" der gibiydi. Kar, eski isli bir boyanın üstüne beyaz boya vuran temiz ve titiz bir boyacıyı andırıyordu. Keşke karın getirdiği beyazlık insanların kirlenen gönüllerini, ihtiraslarını da silebilse, keşke ak pak eyleyebilseydi.
Soğuk sanki kırılmış, sis çökmüş gibi iki adım ötesini görmek, yoğun ama sakin yağan kar nedeniyle imkansızlaşmıştı.
Böylesi havada, birisi karda bata çıka Kaleboğazı'na11 doğru yürümeye gayret ediyordu. Soluk soluğa kaldığı halde hızlı yürüyordu. Buraları iyi bildiği belli oluyordu, yürüdüğü patikanın belirsizleşmesi onu endişeye sevk etmemişti. Kendinden emin bir şekilde köye doğru yaklaşmaya çalışıyordu. Kulakları kirişte, köyün etrafından gelen ara sıra sürüp giden kar sessizliğini ısıran köpek havlamalarını takip ediyordu ama başka hiç ses duymuyordu ki...
Bu havada köpeklerin uzun süre havlamayacağını ancak bir yabancı ya da kurt görürse havladıklarını iyi biliyordu. Köy, vadide olduğu için aşağıya doğru inmesi gerektiğini düşünüyordu. İki adım önünü görmekte zorlanan bu kişi kalın giyinmiş, yüzünü bir tek gözleri açıkta kalacak şekilde sıkıca sarmıştı. Yün eldivenleriyle tuttuğu tüfeğini her an kullanacakmış gibi eli tetikteydi.

Kar, aynı hızla aynı kararlılıkla yağmaya devam ediyor, adam ise köye bir an önce varmak için acele ediyordu. Artık aşağıya doğru hızla inmeliydi. Neden sonra durdu ve etrafına bakındı. Bir işaret, bir ağaç aradı ama hiçbir şey göremedi... "Nereye gideceğim?" diye düşünürken köpek havlaması duydu. "Köye yaklaştım herhalde." dedi.
Köpek sesine doğru gitmeye karar verdi. Aşağıdan inerken kayıp yamaç aşağıya, vadiye doğru karlar içinde yuvarlanmaya başladı. Sıkı sıkıya tuttuğu tüfeğini kaybetmek istemiyordu. Bir çalı öbeğine takılınca yuvarlanmaktan kurtuldu. Ancak ensesinde sıcak bir şeyin olduğunu hissetti. Adeta nefes gibi bir şeydi bu. Birden ir-kildi. Gözleri büyüdü, kalbi daha hızlı atmaya başladı, iliklerine kadar ürperdiğini hissediyordu. Bu ensesinde soluyan kimdi? Geri dönünce ilk önce köpek mi, kurt mu olduğunu bilemediği hayvanla burun buruna geliverdi. Bunun bir köpek olduğunu anlayınca rahatlayıp derin bir soluk aldı. Kuytu çalı dibinde yoğun kardan korunmaya çalışan köpekle karşılaşmıştı. Korkusu sevince dönüştü. Çünkü köye iyice yaklaşmış olmalıydı.

Kalkıp hala kendisine umarsız bir şekilde bakmakta olan köpeğin başını okşadı. "Havlamayan köpek sürüye kurt getirir derler, sen o cinslerden misin?" diye sordu. Köpek kendisine aldırmadan bir başka tarafa doğru gitti. "Daha dikkatli bir şekilde aşağıya inmeli, köye iyice yaklaşmış olmalıyım." dedi. Adam dikkatli adımlarla yürüyor, büyük çınarların gövdelerini seçebiliyordu. "Tamam, köye geldim, çınarlardan sonra sağa döndüğümde geniş bir yol ortaya çıkacak, bu yolun sonunda mezarlığa yakın yerde Kadir Ağamın evi olmalı." diye düşündü. Artık evlerin koyu gölgeleri beyazlar içinden kolaylıkla seçilebiliyordu.

Sağda solda kuytu yerlerde bulunan köpekler karla gelen bu adamı görünce havlamaya başladı. Adam köpeklere "Sizler sürüye kurt getirmeyen tiplerdensiniz herhalde." dedi. Koca çınarlara doğru yürüdü. Sonra karla kaplanmış kocaman ve ıssız yolda ayak izlerini bırakarak mezarlığa doğru yöneldi. Kar, mezar taşlarını örtmüştü. Servi ağaçlarıyla çam ağaçları kara bezenmişti. Mezarlığın yanından geçerken elinde olmadan korktu. Ölülerin ruhlarına bir Fatiha okudu. Sonra mezarlığı geçip Kadir Ağanın geniş avlulu kapısından girip evin kapısını yumruklamaya başladı.

- Kadir Ağam! Kadir Ağam!
- Kimdir o?
- Ben Üzeyir!
- Üzeyir!
- Evet ağam kapıyı aç.
Kadir Ağa şaşkın bir halde kapıyı açtı. Karşısında adeta kardan adama dönmüş Üzeyir'e baktı.

Merakını acelece kurduğu cümleyle gidermek istedi:

- Hayırdır Üzeyir?
- Hayır değil ağam. Hayır değil...
- Gir içeri haydi.
Üzeyir kapı dibinde üzerindeki karları temizledi. Kaim paltosunu, başlığını çıkardı. Sobanın yanındaki sedire ilişti.

Hemen söze girdi:

- Kadir Ağam haberler kötü. Biliyorsun Ruslar bir iki ay önce sınırı geçtiler. Onlar sınırı geçince artık köylerimizde rahat kaçtı. Diken üstünde durur olduk. Rusların ilerlediği haberlerini alıyorduk ama inanmıyorduk. Çünkü bu söylentileri Ermeniler bilerek çıkarmış olabilirdi. Bir gün ava çıkmıştık. Gün boyu avlandık, köyden epey uzaklaşmıştık. Üşümüştük, ileride bir duman gördük. Dumana doğru gitmeye karar verdik. Aklımıza kötü bir şey gelmiyordu. Herhalde "Bizim gibi avlanmaya çıkanlar ateş yakmışlar, hem ısınıyor hem de karınlarını doyuruyorlar" diye düşündük. Yaklaşınca gözlerimize inanamadık. Koca köy ateşe verilmişti. Halk önceden kaçmış, kaçamayanlar da öldürülmüştü. Cesetler sokaklardaydı, kurtlar, aç köpekler cesetleri çekiştirip duruyordu. Ne yapacağımıza karar veremedik. Hem korkudan hem de telaştan köyümüze dönmeye karar verdik.
Yakındaki bir başka köye girerken bazı sesler duyduk. Kim olduğunu bilemediğimiz insanlar hararetle konuşuyordu. Bunlar kimdi? Ermeniler mi, Ruslar mı yoksa bizim haydutlar mı bilemiyorduk. Hem Ermenice hem de Türkçe konuşuyorlardı. Bir yere saklanıp olacakları izlemeye başladık. İki kişi, on beş kişiye ne yapabilirdi Kadir Ağam? Neyse, köyün ahalisini tek tek evlerden çıkardılar. Camiye doldurdular. Erkekleri ise köy meydanında topladılar. Cami kapısını kilitlediler. Kendi aralarında bir şeyler konuştular. Anlayabildiğimiz kadarıyla kadın ve çocukların doldurduğu camiyi ateşe vermekten son anda vazgeçtiler...

Erkekleri sıraya dizdiler. Onları kurşuna dizeceklerdi. Ancak bir çapulcu onları öldürmeden önce saatlerini, paralarını, altınlarını topladı. Bir torbaya doldurdu. Sonra kır at üzerinde duran kişi, herhalde reisleriydi. Kırbaçla dizilen erkeklere vurmaya başladı. Yine yarım yamalak anlayabildiğim kadarıyla sakladıkları altınları çıkarmalarını istiyor, aksi halde erkekleri, camiyi ateşe vermekle tehdit ediyordu. Zavallılardan bir kaçı yer göstermek üzere eve gittiler. Ancak geri dönmediler çünkü duyduğumuz tüfek seslerinden bunların altınları alınınca öldürüldüğüne kanaat getirdik. Olacakları bekliyorduk. Sonra erkekleri öldürmeye başlayınca dayanamadık. İki kişi de olsa elimizden geleni yapmalıydık. Fişek sayısını hesapladık. Çapulculara biraz daha sokulduk, ilk önce atta duranı vuracak daha sonra çıkan kargaşadan faydalanıp öldürebileceğimizi öldürüp eğer kaçabilirsek kaçacaktık. Kaçamaz-sak da orada şerefli bir ölüme kavuşacaktık.

Kararlıydık daha da yaklaştık. Ben at üzerinde duran, reis diye tahmin ettiğim kişiye nişan aldım, bekliyordum. Onlar öldürmeye başlar başlamaz tetiğe basacaktık. Bu şekilde beklerken ilk baştaki ihtiyar adam başından vuruldu. Ben de tetiğe bastım. Tam kalbinden vurduğum reis acı içinde bağırarak attan düştü.
Sonra da arkadaşımla ateş etmeye başladık. Şaşıran çapulcular bir yandan gizlenmeye, bir yandan da meydana topladıkları erkeklere ateş edip öldürmeye çalışıyorlardı. Elimizden geleni yapıyorduk ama erkeklerin öldürülmesini önleyemedik. Bilmiyorum belki birkaç kişi sağ ya da yaralı kalmış olabilir. Daha sonra bize doğru ateş yoğunlaşmaya başladı. Geriye doğru çekiliyorduk. Ancak iki kişi olduğumuzu anlayınca hızla üzerimize gelmeye başladılar. Etrafımızı sarmak istedikleri belli oluyordu. Eğer bizi ellerine geçirirlerse nasıl öldüreceklerini tahmin ediyorduk. Bu nedenle arkadaşımla sözleştik, yakalanacağımızı anlayınca son bir fişeklikle birbirimizi öldürecektik...
Etrafımızdaki çember gittikçe daralıyordu, fişeklerimiz de artık bitmek üzereydi. Kendimize sakladığımız son bir fişeklik ise ceplerimizdeydi. O esnada arkadaşım vuruldu. Bana "Haydi Üzeyir beni bu katillerin eline bırakma, öldüreceksen sen öldür." dedi. "Sen de beni öldürmek için hazırlan." dedim. Karşılıklı olmak üzere tüfeklerimizi birbirimize doğrulttuk. İkimiz de "Kolay ölüm olsun" diye kalplerimize nişan aldık. Ben gözlerimi kapamış vurulma anını görmek istemiyordum. İnsan öleceğini ve öldüreceğini de bildiği vakit değişik duygulara kapılıyor Kadir Ağam...

Ölüm, belki iki saniye sonra gelecekti, işte bir ömür boyu merak ettiğim ölüm nasıl bir şeydi az sonra görecektim. Azrail'in nasıl can aldığını görecektim ama gördüklerimi bildiklerimi insanlara anlatma şansım olmayacaktı. Ölümün o gizi yine açığa çıkmayacak, insanlar ölümün nasıl bir şey olduğunu kendi başlarına gelmeyinceye dek bilemeyeceklerdi...
Gözlerimi yumdum. Tetiğe bastım. Arkadaşımın sadece "ah" dediğini hatırlıyorum. Ben de göğsüme girecek saçmaları beklerken bir şeyin olduğu yoktu. Gözlerimi açtığımda arkadaşımın yere düştüğünü gördüm. Bana neden ateş etmemişti? Şaşırıp kalmıştım. Halbuki son fişeği kendimiz için saklamıştık... Hemen arkadaşımın yere düşen tüfeğini aldım ve namluyu başıma dayadım. Kendi kendimi vuracaktım. İleriden bağırmalar duyuyordum, biliyordum ki beni öldürmek için yaklaşıyorlardı. Öyleyse onlardan önce tetiğe basmalıydım. Büyük bir kararlılıkla yine gözlerimi yumdum ve tetiğe bastım. Namludan büyük bir öfke ile fırlayacak saçmalardan yine eser yoktu. Tüfeği kırıp namlunun içine baktım fişek falan yoktu. Arkadaşım son fişeği, yani beni öldürecek fişeği de çapulculara harcamıştı. Böyle bir şeyi ben düşünemediğim için açıkçası çok hayıflandım.
Üzeyir burada sustu. Kendisine uzatılan sıcak ıhlamuru alıp içmeye başladı. Kadir Ağa ve Üzeyir sonsuz kederler içindeydi.

Sonradan hatırlamış gibi Kadir Ağa, Üzeyir'e sordu:

- Evladım, telaştan sormayı unuttuk. Senin karnın açtır. Hemen bir sofra kuruversinler.
- Açım ama bir şey yiyesim yok. Gözlerimin önünden yaşadıklarım bir türlü gitmiyor Kadir Ağam.
Üzeyir daha fazla tutamadı kendini ve koyverdi. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Aylardır, günlerdir süren gerginliğin, tedirginliğin birikimi olan gözyaşları sel olup akıyordu...
- Ağla rahatlarsın. Çok şeyler yaşamış çok acılar çekmişsin. Hele bir karnını doyur, dinlen, daha sonra olanları anlatırsın yine...
- Kadir Ağam daha sonra olanları derim ama asıl şimdi diyeceğim çok önemli. Ruslar ağır ağır Kaleboğazı'na yaklaşıyorlar... Eğer Ermeni çeteleri diğer köylerde işlerini bitirdiyse sıra sizin köydedir, bunu bilesin, diye önlerinden koştura koştura, dere tepe demeden sana geldim. Benim sana boynum kıldan incedir. Bana çok yardım ettin. Haber vereyim, dedim. Sen ki, varlıklısın, zenginsin. Gözü dönmüş haydutlar istihbarat yapıp köylerde kim zengin, kim fakir bir bir öğreniyorlar. Bunlar yetmezmiş gibi askerden, cepheden kaçan aşiret süvari askerleri de köylere saldırıyor...
- Aşiret süvari alayları mı?
- Evet.
- Onlar niye bize zulüm eder? İnsan, kendi insanına zulüm eder mi?
- Hırsızlığın önü alınamıyor ağam. Bizleri çok kötü günler bekliyor. Hemen hazırlıklı olmanız lazım. İlk önce Kozohor Köyüne, Ardos'a oradan da Tortum'a mümkünse Erzurum'a gitme yollarını aramalısınız.
- Ya sen?
- Ben... İnanın ne yapacağımı bilmiyorum ama bana iyi bir tüfek verirsen iyi olur.
Kadir Ağa olayların bu denli büyüyeceğini tahmin etmiyordu. Ortalığın karışacağını bekliyordu ama kısa zamanda, bu kadar büyük olayları da beklemiyordu. Duydukları iyi haberler değildi. Oturduğu yerden kalktı. Camın önüne dikildi, dışarıya baktı.
- Kar fena bastırdı. Bu havada nereye gideriz Üzeyir? Çoluk çocuk yollarda perişan oluruz.
- Ağam, beni dinlersen burada kalırsanız asıl o zaman perişan olursunuz. Düşman eline geçeceğinize kurtlara yem olmanız daha evladır. Kızların var ağam. Onların başına kötü bir şey gelsin istemem...
Kadir Ağayı sıkıntı basmıştı. Tütün tabakasını çıkardı. Kendine kalın bir cigara yapıp ocaktan aldığı bir kor ile yaktı.

Sonra derin bir nefes çekti:


- Dur, ben söyleyeyim de sofrayı hazır etsinler. Sen karnını bir güzel doyur, ben de bu arada neler yapacağımı düşüneyim...
- Düşün ağam ama fazla oyalanmayın, en geç iki üç gün içinde burada olurlar. Hava iyi olsaydı daha tez gelirlerdi. Nerede kalmıştım?
- Arkadaşının tüfeğinde son bir fişek yoktu...
- Ha evet... Şimdi ne yapacaktım? Sesler gittikçe bana yaklaşıyordu. Artık son dakikalarımın olduğunu düşünüyordum. Bunun için içimden bildiğim tüm duaları okumaya başladım. Tüfeğin kabzası ile gelenlerin üzerine atılacak, ölünceye kadar da karşı koyacaktım. Bunda kararlıydım. O anda başka bir yerlerden silah sesleri gelmeye başladı. Gelenler kimlerdi, bilmiyor ve göremiyordum. Ancak yaklaşan sesler birden başka bir yöne doğru döndü. Anladım ki bunlar gelenlerden kaçıyorlar. Ben de, fırsat bu fırsat deyip çalılıkların içinden sürüne sürüne uzaklaşmaya başladım. İleride sarp kayalıklar vardı oraya dek ulaşırsam kurtulabilirdim. Çünkü bu kayalıkları karış karış biliyordum. Epeydir süründüm. Ancak yeni gelenlerin hepsi atlıydı, onun için aşiret süvari alayı olabilir, diyorum. Nal sesleri o kadar yakından geliyordu ki artık sürünme-yi bırakıp bir çalı dibinde büzülerek öylece kaldım. Ama atlılar fazla oyalanmadılar, uzaklaşıp gittiler. Ben saklandığım yerden kalkıp olanca gücümle koşup kayalıklara sığındım. Bilirsin, o mevkide birçok mağara vardır. Mağaraların birine girip saklandım. Ancak üşümeye ve acıkmaya başlamıştım. Gece çok soğuk olur bilirsin.
- Bilmez miyim...
- Üzerimdeki aba giysiler de yok. Titriyorum, bir yandan da yaşadıklarım gözümün önünden gitmiyor. Öyle bir hale gelmişim ki içimde yaşama isteği bile yok.
- Tövbe tövbe, o nasıl söz Üzeyir...
- inan ki ağam öyle. Dünyam kararmış, yıkılmışım, itlerin önüne yem diye atılacak hale gelmişim. Elimi kaldıracak gücüm yok. Nasılsa, bir ara mağarada uyuya kalmışım. Uyandım ki yorgunluğum biraz olsun gitmiş. Ancak gece basmış. Ne yapacağım, ne edeceğim bilemiyorum. Yanımda silah da yok. Allah'a sığındım. Sabahı beklemeye başladım. Mağaranın tavanından damlayan kireçli sulardan içtim azar azar, ilk önce dudaklarımı ıslattım. Düşüne düşüne sabahı ettim. Hemen ortalık aydınlanır aydınlanmaz mağaradan çıkıp koşmaya başladım. Aklımı yitirmiştim sanki. Arkamdan yüzlerce, binlerce atlı geliyormuş da beni kovalıyormuş zannettim. Tüm köpekler beni kovalıyor, silahlı haydutlar, çeteciler beni öldürmek için birbiriyle yarışıyordu sanki... Ben de arkama bakmadan koştum. Taşların, çalıların üzerinden atlıyordum, bazen yerdeki dallara, otlara takılıyor, düşüyordum ama yine kalkıyor, ardıma bakmadan habire koşuyordum. Kalbim ve dizlerim koşma isteğime takat getiremiyordu ama hep koşmak istiyordum ve koştum da. Daha sonra bir dere içinde bayılmışım... Gözlerimi bir köy odasında açtım. Başımda bir sürü, insan meraklı gözlerle bana bakıp duruyorlardı. Adını bile şu an bilmediğim yerde bana iyi baktılar. Sahip çıktılar. Ben de o köyün ileri gelenlerinin birine çoban olarak girdim. Dağda bayırda hep korkarak ve ürpererek koyunları otlattım. Yaklaşık bir ay sonrada hepsine veda ederek buraya geldim, işte benim acıklı hikayem Kadir Ağam...
- Sözün bitti, hah sofra da geldi. Şimdi sen bir güzel karnını doyur.
- iştahım yok Kadir Ağam.
- Öyle deme. Çok zahmet çekmişsin. Yorulmuşsun. Maneviyatın bile bozulmuş. Bir şeyler ye de kendini çabuk toparla. Haydi bakalım. Görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler.
Üzeyir sustu. İçini boşaltmıştı. Her ne kadar yaşadıklarını tekrar yaşasa da biraz olsun rahatlamıştı sanki. Üzerinde taşıdığı tonlarca ağırlığındaki gam ve kaderi söz ile def etmiş, söz ile hafifletmişti. Israrla sustu. Öylece kalakaldı.

Kadir Ağa sofrayı önüne koydu bu kez emreder gibi bir sesle:

-Ye, dedi. Bir yandan da Üzeyir bakıyordu. Erimiş bitmişti sanki... Kadir Ağa ne yapabileceğini düşünüyordu. İki günlük bir süreleri vardı. Nereye giderlerdi ki? Bunca hayvan, bunca koyun, tarla hepsini bırakıp nereye gideceklerdi? Mal canının yongası değil miydi? Sonra kilerdeki tulum peynirleri ne olacaktı? Tulum peynirleri aklına gelince daha da gerildi. "En kısa sürede kileri kontrol etmeliyim" diye düşündü. Bu sırada evin hanımı içeri girdi.
- Üzeyir'in getirdiği haberler hiç de iyi değil. İki-üç güne kalmaz Ruslar ya da Ermeni çeteleri köyü basar, diyor...
- Allah korusun!
- Bir şeyler yapmalıyız.
- Ne yapacağız bey?
- Buralardan gidelim, diyorum.
- Buralardan gitmek mi?
- He ya gitmek... Gelenler çapulcular olsa iyiydi Hatice. Onlarla iyi kötü mücadele ederdik. Ama gelen bizim can düşmanımız, yıllardır bizde gözü olan, ezeli düşmanımız Rus. Onun gelmesiyle güç kuvvete bulan Ermeni çetecileri. Etmedikleri rezillik kalmamış. Bunlarla Osmanlı Devleti zor uğraşıyor, ben Kadir Ağa nasıl uğraşırım ki?
Kadir Ağa sanki acizliğini ifade etmiş gibi sustu ve utandı. Ona herkes ağa derdi. Köyleri, davarları, altınları olduğundan değil. Herkese yardım ettiğinden, darda olana el uzattığındandı onun ağalığı. Varlıklıydı ama bu varlık onu asla şımartmamıştı...
Kadir Ağa evin içinde hem söyleniyor, hem de geziniyordu. Üzeyir ise susuyordu. Dışarıda lapa lapa yağan kar yolları örtmüştü. Gözleri alan beyazlık soğuk ile birlikte dışarıda hüküm sürüyordu.
Kadir Ağa yan odaya geçip oradan da kilere gidecekti aklı fikri soğuk havada sakladığı tulum peynirlerindeydi. Hele bir tulumu daha çok merak ediyordu. Kilerin kapısını açtığında uzaklaşan nal seslerini duydu.

Hemen dışarı çıktı:

- Üzeyiiiir!
Üzeyir arkasına bile bakmadan atını dörtnala doğru karın içine doğru sürdü.

Kadir Ağa çaresiz bir daha bağırdı:

- Üzeyiiir!
Üzeyir'in bindiği at beyazlıklar içinde çoktan kaybolmuştu. Kadir Ağa hiç alışkanlığı olmamasına rağmen okkalı bir küfür savurdu. Kilere girip, bir çırayla aydınlattı. Sıralanan buğday çuvallarını kaldırdı. Bunun altında hiç kimsenin dikkatini çekmeyecek kapağı kaldırdı. Tahta merdivenlerden aşağıya indi. Sakladığı tulum peynirlerinin en altındaki siyahlı beyazlı bir derisi olan peynire dikkat kesildi. Aynen koyduğu gibi duruyordu... "Eğer gitmeye karar verirsek bu tulumu da yanıma alayım hiç kimse içinde ne olduğunu anlamaz...
Kadir Ağa kilerde bunları düşünürken açık bıraktığı kapıdan birisi daha gölge gibi kilere iniyordu. En kuytu bir köşeye karanlığın olduğu yere saklandı. Elinde çırayla duran Kadir Ağaya gözlerini dikmişti. Onun her hareketini izliyor, tulum peynirlerin içinde neler saklandığını anlamaya çalışıyordu.
Kadir Ağa ise her şeyden habersiz kilerden çıkarken bu kötü günleri başlarına açanlara kızıyordu...

11. Kolordu Araş Nehri boyunca ilerlemeye geçmişti. Hasankale'nin güneyinde Ruslarla sürüp giden çatışmalar askerin yanında götürdüğü yiyeceklerin neredeyse tükenmesine sebep olmuştu. Erler yiyeceklerini idareli kullanmaya çalışıyorlardı ancak peksimetten ibaret olan yiyecekleri bir iki gün sonra tükenmeye yüz tutacaktı.
Ragıp Paşa ne yapacağını düşünüyordu. "Zaten yarı çıplak savaşan erlerin karınları da doymazsa başarı nasıl gelecek?" diyordu. Eğer yiyecek bulamazsa ya da getirtemezse, Ruslar önünde çarpışabilmek mümkün olmayacaktı. Paşa bir yandan harekatı yönetirken, bir yandan da askerlerine "Dayanın evlatlarım! Savaşın evlatlarım! Yiyecek gelecek!" diye avutmaya çalışıyordu. Ancak bu kışta cepheye nasıl yiyecek gelebilirdi? Yollar karla kaplıydı. Üstelik Erzurum halkının elinde ne kadar at arabası, mekkare var ise el konulmuş, at, katır, manda, öküz ve eşek gibi hayvanlar halkın elinde ancak işlerini görebilecek sayıda bırakılmış diğerleri ise toplanmıştı. .Üstelik bu hayvanların sağlıklı, kuvvetli olup olmadığına bakılmamıştı bile. İşte o zayıf ve iyi beslenemeyen hayvanlar kar dolu yollarda ve yokuşlarda durup ileri gitmemekte inat ediyorlardı. Bu durum askerin ihtiyacı olan malzeme ve silahın zamanında cepheye ulaşamamasına neden oluyordu. Subaylar kızıyor, erlere bağırıp çağırıyor, hayvanlara sopa vurarak ilerlemelerini istiyorlardı ama ne yazık ki hayvanlar yedikleri sopalara aldırmadan sinip duruyorlardı.
Ruslarla sürüp giden çarpışma zaman zaman kesintiye uğrasa da devam ediyordu. Ancak yiyecek sıkıntısı had safhaya ulaşmıştı.

Ragıp Paşa sonunda Erzurum Valisi Tahsin Beye telgraf çekmek zorunda kaldı:

"Erzurum Valiliğine,
Ruslarla kahramanca çarpışmakta olan ordumuzun yiyeceği tükenmek üzeredir. Bize acele un yollayınız. Yolların da kardan kapalı olduğunu göz önünde bulundurunuz. Tekrar ediyorum, bize acele yiyecek yetiştiriniz.
Ragıp Paşa"
Erzurum Hükümet Konağındaki sobası gürül gürül yanan Tahsin Bey ellerini arkaya atıp birleştirmiş, dalgın bir şekilde Erzurum'un üzerine yağan kara bakıyordu. O da düşünceliydi.

Çünkü tıkırdayan telgraf hep aynı şeyi istiyordu:

"Bize yiyecek yetiştirin!"

Kar güzel yağıyordu. Sessiz ve sakin... Rüzgardan, tipiden eser yoktu. Çatıların üzeri tamamen kar ile dolmuş ara sıra biriken kar kayıp aşağıya düşüyordu. Akşamki ayazdan dolayı çatılardan sarkan buzlar neredeyse iki metreye ulaşmıştı... Bacalardan çıkan dumanlar, yağan kar nedeniyle sanki zorlukla göğe çıkıyordu. Erzurum Valisi Tahsin Bey bu karda savaşan asker düşünüyor, "Kapalı yollardan orduya nasıl yiyecek taşınır?" diye endişe ediyordu.
Masasının üzerindeki telgraf yine tıkırdamaya başladı. Bu tıkırtılar nedeniyle düşüncelerinden sıyrılan Tahsin Bey "Yine Ragıp Paşa olmalı." dedi. Masaya doğru yürüdü. Şeride baktı.

Bu kez telgraf gayet kısaydı:

"Acele ama çok acele yiyecek yetiştirin."

Bunun üzerine Tahsin Bey hemen şehir komiserini çağırttı.
- Komiserim iş yine bize düştü. Ordumuzun yiyeceği tükenmek üzerededir. Kaç gündür Ragıp Paşa yiyecek yetiştirin diye feryad-ı figan ediyor.
- Depolarda yiyecek bitti efendim.
- Biliyorum komiserim ama şimdi bıçak kemiğe dayanmış durumdadır. Ne yapıp ne edip yiyecek bulmalıyız.
- Ne yapabiliriz ki?
- Yine Erzurum halkına müracaat edeceğiz.
- Yani?
- Yani onlardan yiyecek isteyeceğiz, unlarına el koyacağız.
- Ama!
- Ama bu insanların atını aldık, arabasını aldık, şimdi de ekmeğini mi elden alacağız, diyecektin değil mi.
- Komiserim, ben de aynı şeyleri düşünüyorum ama asker yiyecek bulamazsa savaşamaz. Onlar savaşamazsa, korkarım 93 Harbi'nde olduğu gibi halkla birlikte Ruslara karşı savaşmak zorunda kalırız. Bu konu halka iyi anlatılırsa, halkın bize yardım edeceğini sanıyorum. Erzurumlular her şeye rağmen yine gönülden yardım edeceklerdir. Bu halkın kanında Dadaş kanı var.
- O zaman ne yapalım efendim?
- Yapılacak şey şu; ilk önce tellallar çıkartalım, kimin elinde ne kadar buğday veya un varsa hükümet konağına getirmesini söyleyelim. Bir liste tutalım, kim ne kadar un vermiş ileride de paralarını ödeyelim.
- Ödeyebilir miyiz?
- İnşallah öderiz...
- Peki bu iaşeyi cepheye nasıl yollayacağız?
- Bunu da sonra düşünürüz, şimdi hele şu iaşeyi bir toplayalım da...
- Peki efendim.
Vali Tahsin Bey üzgündü. Vatan, millet ve asker için üzgündü. "Herkes elinden geleni yapıyor ama bu harekat için hazırlıksız yakalanmanın acısını yine Erzurum halkı çekiyor" diye iç geçirdi. Sonra yine pencereye gitti.
Komiseri hükümet konağından çıkarken gördü. Erzurum'a yağan beyaz bir perdenin içine girip gözden kayboldu sanki...

Ertesi sabah tellallar yağan kar altında duyurularını yapmaya başladılar:

- Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin! Valiliğin emridir, kimin elinde ihtiyaçtan fazla un ve buğday var ise hükümet konağına getirecektir. Ordumuz Ruslarla çarpışırken yiyeceği tükenmiştir. Erzurum'un da düşman eline geçmesini istemiyorsanız, gönülden yardımlarınız bekleniyor. Duyanlar duyamayanlara duyura... İş, aceledir...
Bu duyurudan sonra halk elinde bulunan fazla unları ve buğdayları çuvallarla, kah at sırtında, kah kendi sırtında hükümet konağına taşımaya başladı. Tahsin Bey camdan bakarken, elinde küçük bir torba tutan ihtiyar bir kadın gözüne ilişti. Bu kadın karda kaymamak için çok dikkatli yürüyordu. Torbasını da öyle dikkatli tutuyordu ki, onun torbasını kimse elinden alamazdı sanki. Genellikle erkeklerin getirdiği unu şimdi bir kadın getiriyordu. Meraklandı. Vefakar ve cefakar bu Dadaş hanımının kim olduğunu öğrenmek için hemen merdivenlerden inmeye başladı.

Karda yürürken, düşmemeye dikkat ederek, ihtiyar kadına doğru yürüdü: Merak ve heyecan içinde seslendi:

- Bacım bacım!

Bu sese ilk önce aldırış etmedi kadın.

Tahsin Bey tekrar, bu kez daha yüksek sesle seslendi:

- Bacım! Sana diyorum!

Kadın kendine seslenen valiye bu kez döndü. Hafifçe yüzünü kapamak istedi. Tahsin Bey bazen sık sık ziyaret edip bir ihtiyacı olup olmadığını sorduğu Nene Hatunu kolayca tanımıştı.
- Nene Anam. Sen niye buraya kadar zahmet ettin...
Nene Hatun elinde sıkı sıkıya tuttuğu küçük un torbasını yere bırakmadan valiye baktı baktı. Tahsin Bey de şaşırmıştı.

"Acaba yanlış bir şey mi dedim de Nene anamın kalbini kırdım?" diye düşünürken Nene Hatun:

- Vali Bey, Vali Bey, ben ki Ruslarla çarpışmışım. Biz Erzurumlular Rus'u kovmuşuzdur. Şimdi benim oğullarım, evlatlarım Rus'a karşı aç bilaç çarpışırken, benim buraya kadar yürümemin lafım edersin. Elbette yürürüm! Aha bu da benim yiyeceğim, unum. Onu evlatlarıma getirdim. Ben ne yapar, ne eder karnımı doyururum. Hoş doyurmasam da olur. Yeter ki askerlerin karnı doysun, benim de doymuş kadar olur. Un istedin bizden, un getirdim işte... Uzun etme...
- Nene Anam, ben senin ununu nasıl alabilirim ki?
- Bal gibi alırsın işte... Alacaksın!
- Ama sana ve evlatlarına un kalmayacak.
- Olsun dedim ya!
- Nene Ana, sen bu unu evine götür, eğer ihtiyaç olursa biz gelir senden alırız. Ne dersin?
- Ne diyeceğim. Beni boş yere oyalama ve avutma derim. Unumu al. Hava da soğuk, ben gideyim.

Tahsin Bey çıkar yol olmadığını görünce bir eri çağırdı:

- Oğlum, Nene Anamız bize un getirirmiş onu al. Deftere kaydet.

Defter sözünü duyunca Nene Hatun birden celallendi:

- Kayıda lüzum yoktur!
- Ama Ana...
- Aması maması yok! Cephede savaşan askerime un getirmişim, bunun kaydı kuydu olur mu hiç! Helal hoş olsun işte. Haydi, uzatmayın, verin benim torbamı da gideyim.
Nene Hatun torbasının verilmesini beklerken gözlerini yere indirdi. 93 Harbi'nde Aziziye Tabyası'nda bir destan yazan bu kahraman kadın şimdi de bu hareketi ile küçük bir destan yazmıyor muydu?
Tahsin Bey gözleri dolu dolu bunları düşünüyor, bu cefakar, vefakar Erzurum kadınına ne söyleyeceğini, nasıl hareket edeceğini bilmiyordu. Ancak içindeki coşkuyu daha fazla önleyemedi. Hemen Nene Hatunun o nasırlaşmış, derisi çatlamış, ana kokan, un kokan mübarek elleri öptü, eline ve yüzüne sürdü. Nene Hatun giderken döndü, belli ki, Tahsin Beye bir şey soracaktı.
- Ruslar gelemez değil mi oğul?
- Gelemez Nene Ana, dedi. Sen buradayken Ruslar Erzurum'a gelmeye cesaret edemezler...
Nene Hatunun artık derinleşmeye başlamış yüz çizgilerindeki hüzün birden sevince ve ümide döner gibi olmuştu...
Nene Hatun un torbasını aldıktan sonra Tahsin Bey dolmuş, ellerini yüzüne kapamış karlara aldırmadan yere diz çöküp öylece kamıştı.
Hükümet konağı avlusuna getirilen buğdaylar ve unlar derhal depolara alınıp, çuvallara dolduruluyordu. Bir çuval iki çuval olarak başlayan un ve buğdaya çuvalları kısa sürede yüz elli bin kiloya erişmişti. Bu miktar 11. Kolordunun büyük bir ihtiyacını karşılayabilecekti. Tahsin Bey seviniyordu. Bir sabah depoya bakarken, kara aldırmadan bir kadının erkenden depoya gelip çuvalları sayıp nöbetçi erlere bir şeyler söyleyip gittiğini görmüştü. Yürüyüşten dolayı bunun Nene Hatun olabileceğini düşündü. Hemen ceketini alıp aşağıya deponun yanına indi. Nöbetçi ere doğru yöneldi. Nene Hatunun ere ne söylediğini merak ediyordu.
- Gelen o kadın kimdi?
- Nene Anamız efendim.
- Ne dedi sana?
- Yeteri kadar un toplanıp toplanmadığını sordu. Askerimiz aç kalmasın, ihtiyaç varsa ben köylere dek gider, un isterim, buğday isterim, dedi.
- Peki, sen ne dedin?
- Toplanan un ve buğdayın yeterli olduğunu, merak etmemesini, evine gidip dua etmesini söyledim
- İyi demişsin aferin.
- Sağ olun efendim.

Tahsin Bey sonunda yeteri kadar un toplatmıştı. Ancak bu kez bir başka zorluk baş göstermişti. Toplanan bunca unu içine koyacak torbalara ihtiyaç vardı. Bu yüzden çok sayıda torba dikilmesi gerekiyordu. Tahsin Bey bizzat Erzurum'daki dükkanları dolaşarak Amerikan bezi, çadır bezi, pamuklu dokuma ve perdelikleri toplattı. Toplanan bu kumaşları evlere dağıttırdı. En kısa sürede bunlardan torba dikilmesini istedi. Torbaların yirmi ve otuzar kilo alabilecek kapasitede olmasını özellikle istedi...
Erzurum halkı bu işe de dört elle sarıldı. Karın, lapa lapa yağdığı gecelerde, sabaha dek yanan lambaların ve mumların loş ışığında, askere un götürmek için torbalar dikilmeye başlandı. Bir gecede binden fazla torba dikilip ertesi gün hükümet konağına getirildi. Ancak iş bununla da bitmiyordu. Torbaları yükleyecek, kolorduya götürecek araba ve hayvan bulunmalıydı. Erzurum'da o kadar az hayvan vardı ki... Üstelik mekkarelerin gidebileceği yolların hepsi de karla kaplıydı. Bu yollardan gitme imkanı yoktu. Vali Tahsin Bey bir başka çare düşünmeliydi. Yine bir şeyler yapmalıydı. Toplanan bu unları cepheye neyle taşıtacaktı? Aklına yeni bir şey gelmiş gibi kendi kendine mırıldandı; "Erzurumlular..." Ama bu zor işi kimler başarabilirdi? Kadınlar mı, çocuklar mı, ihtiyarlar mı? Yetişkin erkekler ve delikanlılar hep cephedeydi. Erzurum'da kalanlar; ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar ve lise çağında olanlar, cephe için yaşı tutmayan delikanlılardı.
Tahsin Bey sıkıntıdan buram buram terliyordu. Duvarda asılı haritaya uzun uzun baktı. Erzurum, Nebihan ve Hasankale bir hat üzerindeydi. Cephe ise Erzurum'a yaklaşık 90-95 km uzaklıktaydı.

Cepheye yüz elli bin kilo un nasıl yollanacaktı? Bu kadar mesafeyi, yolların, vadilerin karla kaplı olduğu düşünülürse aşabilmenin zorluğu ortadaydı. Tahsin Bey, "Bu mesafeyi kısaltmalıyım." diye kendi kendine söylendi.
Sonunda şöyle bir plan yaptı. Eğer yeteri kadar yük taşıyacak insan bulursa, bunlar Nebihan'a kadar gidebilir, Hasankale halkı da Nebihan'dan öte unu taşıyabilirdi. Bu kafilelere bir de koruyucu jandarma müfrezesi verildiği takdirde bu iş pekala yapılabilirdi...
Ancak bu düşüncesini bir başkasına açmaya çekiniyordu ama Ragıp Paşa da durmadan "Bize yiyecek gönderin" diye adeta feryat ediyordu. Artık toplanan unun taşınması öyle ya da böyle yapılmalıydı. Şimdi herkes zor günler geçiriyordu. Herkes üzerine düşeni fazlasıyla yapmalıydı. Zor günlerde, millet olma işte bu günlerde belli olurdu. Bu günlerde kenetlenilirdi. Bu günlerde fedakarlık yapılırdı. İşte o günler, bu günlerdi. Erzurumlular, Dadaşlıklarını bir kez daha göstermeliydiler.
Tahsin Bey yine tellalları çağırarak, eli ayağı tutan ne kadar erkek var ise hükümet konağında toplanmasını söyledi. Çok geçmeden hükümet konağı kalabalıklaştı ve neden sonra koca avlu kalabalığı almaz oldu. Toplananlar salkım saçak sokaklara taştı. Tahsin Bey ve birkaç jandarma komutanı ile yük taşıyabilecekleri seçmeye başladılar. Genellikle lise çağma gelmiş, on beş, on altı ve on yedi yaşındakileri ve de birkaç tane dinç ihtiyarı seçtiler. Aslında onları da seçemeyeceklerdi ama ihtiyarlar "Bizi bu şerefli vazifeden mahrum etmeyin" diye kendilerine yalvardılar. Tahsin Bey ve heyeti, bu ısrarlara dayanamayınca, istemeseler de birkaç tane ihtiyarın bu işte görev almasını kabul etti.
Yaklaşık 1000'den fazla genç, çoğu da gönüllü olmak üzere Erzurum'dan Nebihan'a dek unları omuzlarında sırtlarında taşıyacaklardı. Yorulan, yanında boş gitmekte olan arkadaşına un torbasını verecek, bu şekilde hem zamandan kazanılacak hem de dinlenilmiş olacaktı. Un taşıyacak gençlerin bir listesi yapıldı. O akşam evlerine gitmelerine izin verilerek dinlenmeleri istendi. Sabah erkenden yola çıkılacaktı.

Yokluk, insana neler yaptırıyor, ne çareler bulmasına neden oluyordu. Kolorduya un bu gencecik, henüz bıyıkları bile terlememiş büyük bir ihtimalle de Erzurum'un dışına hiç çıkmamış delikanlılar ile yapılacaktı. Evlatlarını bu zor göreve yollayacak olan anneleri o akşam çocuklarının sevdiği yemekleri yaptılar. Onlar uyurken, babaları bir kaç kez kalkıp doya doya yüzlerine baktılar. Üstlerini defalarca örttüler. Yarın ki zorlu yolculuk için kalın giyecekler ve yiyecek çıkınlarını hazırladılar...
Sabah güneş doğarken, tatlı tatlı uyuyan ay yüzlü ve Yusuf yüzlü delikanlılar uyandırıldı. Belki geceleyin gördükleri birçok rüyanın aksine uyanmalarıyla birlikte acı gerçeklerle karşılaşan gençlerde hafif bir tedirginlik görülüyordu. Uzun yolculuk boyunca yük taşıyacaklardı. Anne ve babaların yüreklerinde ise garip bir korku tellenip duruyor ama onlar bu korkuyu kendilerine dahi söylemekten çekmiyorlardı. Ya biricik evlatları donarsa? Ne yaparlardı? Zaten, cepheden Erzurum'daki hastanelere donma belirtisi olan birçok er geliyordu. Kimin eli, kiminin ayağı, kiminin parmakları donmuş veya donmak üzereydi. Üstelik donan uzuvların doktorlar tarafında kesildiğini de duyuyorlardı. Kangren olan yerler kesiliyordu... İşte bu haberler anne ve babaların yüreğini yakıyordu. Üzerlerine titredikleri, giymeyip giydirdikleri, yemeyip yedirdikleri evlatlarının bir kolunun veya bacağının kesileceğini düşünmek bile istemiyorlardı.
Sabahleyin çorbasını içen delikanlılar hükümet konağının avlusunda ve çevresinde toplandılar. Anne ve babaları da gelmişti. Evlatlarıyla olan birlikteliklerini olabildiğince uzatmak istiyorlardı. Onlara dokunmasalar bile görmeleri yeterdi. Gözleriyle de severlerdi evlatlarını... Hepsinin gözlerinde gizli bir hüzün, yüz hatlarında ve çizgilerine çöreklenmiş kar soğukluğuna eş keder vardı.

Toplanan kalabalığa Tahsin Bey bir konuşma yapmak, gençleri yüreklendirmek, ana ve babalarına teşekkür etmek istiyordu:

- Erzurumlu hemşirelerim, genç Dadaşlar ile onların vefakar, cefakar anne ve babaları...

Bugün burada toplanan gençler çok önemli bir görevi yerine getirmek üzereler. Onları biz seçtik ama çoğu gönüllü olarak bu işe soyundular. Cephede çarpışan ağabeylerine, belki de babalarına yiyecek götürecekler. Ordumuzun karnı doyacak ve Rus'a karşı koyacak. Askerimize tez zamanda yiyecek yetiştiremezsek kurşun atacak, tüfeğin tetiğini çekecek parmağın mecali kalmayacak. Belki de Rus gelip kapımıza dayanacak...
Sizler, anne ve babalar, üzülmeyiniz. Gençler bu görevin üstesinden gelebilirler. Onlar genç yaşta böyle ağır bir yükün altına girdiler. Bu genç omuzlar ağır yükü kaldırır, hiç merak etmeyin.
Onlar yalnız gitmeyecektir. Bir jandarma müfrezesi de onları korumak için yanlarında olacaktır. Endişeye yer yoktur. Vatanımız, Erzurum'umuz ve askerimiz için tüm bu zorlukları göğüslemek zorundayız. Bu günler fedakarlık günleridir. Sizler bu fedakarlığı defalarca gösterdiniz, gene gösteriyorsunuz. Hepinize teşekkür ederim. Sizin valiniz olmakla övünmek benim hakkımdır. Tekrar teşekkürler...
Bu konuşmadan sonra analar ve babalar evlatlarına sarıldılar. Gençler annelerin ve babalarının ellerini öptüler.

Bu hazin tabloyu bir ihtiyar kadının çatallı sesi yırttı:

- Durun! Beni de bekleyin. Ben de askerime un taşımak isterim.

Tahsin Bey gülümsedi:

- Hay Neneciğim sen çok yaşa! Ancak sen sıranı savdın. Şimdi sıra gençlerin. Hem bu kış gününde karlı yollarda senin yürümen pek güç olur. Artık senin dinlenmen lazım.
- Dinlenmek mi! Haydi oradan! Düşman gelmiş Erzurum'a dayanmış, ben dinleneceğim ha! Olmaz böyle bir şey! Ben de bu gençlerle birlikte Mehmetlere un taşıyayım. Cephede onlara ekmek pişireyim.
Tahsin Bey, Nene Hatunun yanma geldi.
- Neneciğim seni bu yolculuğa yollayamam. Hem senin burada kalman gerekir. Sana da çok ihtiyacım olacak.
- Nedenmiş o?
- Neden olacak, eğer ki Rus Erzurum'a saldırırsa, senin tecrübelerinden faydalanacağım. Sen yine Erzurum halkını ardına alıp düşmanın üzerine yürüyeceksin.
Tahsin Bey bu şekilde, gönül alıcı konuşunca Nene Hatun kısa bir süre düşündü. Şimdi herkes soluğunu tutmuş, hükümet konağının avlusunda bu kahraman kadının ne diyeceğini merak ediyordu.

Bir elindeki asasıyla zar zor ayakta duran Nene Hatun titrek bir sesle:

- Eh madem düşmana karşı koyacaksam elbette yine kalırım vali bey oğlum, dedi.

Bu söz üzerine toplanan herkes coşkun bir şekilde bağırmaya başladı:


- Yaşa Nene Hatun!
- Erzurum'un kahraman kadını!
- Yaşasın vatan!
- Yaşasın askerimiz!
- Kahrolsun Moskof.
- Erzurum düşmez!
- Düşman eline geçmez!
- Kanımız, canımız bu vatana feda olsun!

Şimdi herkes duygulanmış, herkesin tüyleri diken diken olmuş, kanlarında dolaşan cengaverliklerini hatırlayan Erzurumlular bir çığ gibi düşmeye, bir sel gibi taşmaya hazırdılar. Artık kabaran yürekler otuz kilo un değil yüzlerce kilo taşıyacak gibi azimli ve kararlıydı. Bu hava nedeniyle gençler de gayrete gelmişler yola çıkmak ve omuzlarına yüklenen bu ağır yükün altından kalkmak için yemin ediyorlardı.
Büyük bir kalabalık gençlerin ardından Erzurum dışına dek yürüyüp onları uğurladı. Kar incecik atıştırıyor, hafif ama soğuk bir rüzgar Nebihan'a doğru esiyordu. Bu kafile için iyiydi zira rüzgarı arkalarına alıyorlardı. Yollarda dize kadar bazen de kuytu yerlerde bele kadar kar vardı.
Her un torbası taşıyan gencin yanında bir başka genç yürüyordu. Yolda ilerledikçe yorulan diğerine torbayı veriyor, bu şekilde değişerek yürüyüşe davam ediyorlardı...

Zaman zaman jandarmalar kafile boyunca yürüyerek bazı uyarılar yapıyorlardı:

- Dikkat edin!
- Yorulan, arkadaşına versin torbayı.
- Durup dinlenmek yok!
- Eli, ayağı sızlayan, hissizleşen varsa bize söylesin.
- Hızlı yürümeye gayret edin!
- Haydi aslanlarım.
- Askerimiz sizin yolunu gözlüyor.
- Haydi, genç Dadaşlar.

Gençler dize kadar batan bir yolda zar zor ilerlemeye çalışıyordu. En çok da öndekiler yoruluyordu. Arkadan gelenler ise çiğnenmiş karlarda daha kolay yürüyor ve daha az yoruluyordu. Bunun farkına varan jandarmalar önde gidenleri sırayla değiştirmeye başladılar.
Otuz kiloluk yük altında terlemeye başlayan gençler, bir süre sonra yorulup da yüklerini arkadaşlarına verince, bu kez de soğuk ve rüzgar nedeniyle üşüyorlardı. Her ne kadar kalın giyinmiş olsalar da terleyen vücutlarını yalayan rüzgar ürpermelere sebep oluyordu.
Tarih yazan, tarihe damga vuran imparatorluğun gençleri şimdi tarihe bir çelme takmak ve yine bir yerde tarih yazma uğraşı içindeydiler. Bu kez varlığın değil yokluğun, tokluğun değil açlığın tarihine çelme takma düşüncesiyle inançla yürüyorlardı...

Tarih yazanlar bu gençlerin omuzlarına yüklenen bu yükü de hakkıyla yazacak mıydı acaba? Gençler bu sorulan kendilerine sormadan, sadece ve sadece yürümeye gayret ediyorlardı. Zaman zaman uzaktan duyulan kurt ulumaları gençleri endişeye sevk ediyor ancak yanlarında yürümekte olan jandarmalar tarafından korundukları akıllarına gelince bu endişeleri dağılıyordu. Hava gittikçe sertleşmeye, zemheriye çevirmeye başlamıştı. Tipide adeta kaybolan gençler birer yürüyen kardan adama dönmüştü. Belli belirsiz görülen kafileyi uzaktan seyreden aç kurtlar kalabalığa saldırmak için uygun zamanı kolluyor, kafileyi uzaktan ve tepelerde takip ediyor, açlığın verdiği ızdırap ile uluyup duruyorlardı.
Her uluma, un taşıyan gençlerin gücünü sanki ısırıyor, atılan her adımda biraz daha ürperiyor ve yoruluyorlardı. Zemheri ise şiddetini arttırdıkça artıyor, üç beş metre ilerisini görmek mümkün olmuyordu. Yürüdükleri yol bir sırtın kenarında kıvrıla kıvrıla vadiye doğru iniyordu. Bu vadi biraz daha kuytuda olduğu için kar kalınlığı diz boyunu geçiyordu. Özellikle öndekiler adım atmak için bin bir zorluklara katlanıyordu. Bu yüzden dizleri ve kasıkları ağrıyor, bu ağrı gittikçe artıyordu. Yol uzuyor, yürüdükçe hep uzuyor gibiydi... Gençler ceplerine doldurdukları kuru üzümleri ara sıra ağızlarına atıyor, hem enerji kazanmak hem de açlıklarını bastırmak istiyorlardı...

Vadinin içinde o kadar çok kar birikmişti ki, bazı yerlerde kalınlığı bele kadar geliyordu. İşte bu yüzden yürüyüş iyice yavaşladı. Adeta işkenceye dönüştü. Çünkü derin karda yürümek un taşıyan gençleri çok yormuştu. Bunun üzerine jandarmalar un taşımayan gençleri öne geçirip karları ezdirdiler. Diz kalınlığına kadar gelen kar ile birlikte yürüyüş nispeten hızlandı.
Zemheri bütün şiddetiyle devam ediyordu. Karları yerden alıp savuruyor daha kuytu ve çukur yerlerde biriktiriyordu. Gençler alaca karanlıkta hala yürümeye çalışıyorlardı. Eğer karanlık biraz daha bastırırsa, yürümek ve yolu bulmak zorlaşacaktı. Jandarma çavuşu bir mola vermek ve ateş yakmak istiyordu. Çevrede kuru odun bulmak, karlar altında odun aramak bu havada çok zordu. Yine de ateş yakmalıydılar. Yoksa çok sayıdaki genç, tipinin şiddeti arttığı için donma tehlikesi geçirebilirdi. Jandarmalar çıralar yakıp, gençleri kontrol ediyor, eğer bu geceyi geçirebilirlerse yarın öğleye doğru Nebihan'a varabileceklerini düşünüyorlardı. Önemli olan bastıran geceyi atlatabilmekti. Sayıları binden fazla olan genç için çok sayıda ateş yakılması gerekiyordu. Jandarmalar biraz daha yürümeyi, daha ağaçlık bir yerde mola verip ateş yakmayı planlıyorlardı.

Mola verildiğinde, çıraların da yardımıyla, kesilen ağaçların yaş dalları zar zor yanmaya başlıyordu. Ancak alevden çok duman çıkıyor, ateşin etrafına sıralanmış gençlerin gözleri yoğun dumandan dolayı rahatsız oluyordu. Birçok yerde daha ateşler yakılıyordu. Ateşlerin etrafına da nöbetçi jandarma erleri oturuyor, bunlar gençleri kurt saldırılarına karşı koruyorlardı.
Yer yer büyüyen ateşler nedeniyle yaş dallar da bir süre sonra çıra gibi yanmaya başlıyor, etrafa sıcaklık yayıyordu. Bazı tecrübeli jandarma erleri ise çam ağaçlarının gövdesini tutuşturuyor ağaçlar bir alev topu gibi yanıyordu. Yakılan onlarca ateş nedeniyle gençlerin üşümemesi için elden ne geliyorsa yapılıyordu.
Bu arada jandarma erlerinden bazıları dolaşarak, ateş başında uyuyan ve uyumaya çalışan gençleri kontrol ediyor, "Donma belirtileri var mı?" diye bakıyorlardı. Gittikçe büyüyen ateşler çevreyi iyi ısıtıyor, yorgunluk nedeniyle uyuşan, rehavete kapılan gençler hemen uyuyorlardı ama "uyumak donmaktır" diye beyinlerinde yer etmiş endişeden dolayı da dalıp gitmek istemiyorlardı. Onun da kolayına buldular. Uyumayanlar, uyuyan arkadaşlarını yarım saatte bir uyandırıyorlardı.
Ancak çok önemli bir zorluk vardı; un torbalarını nereye koyacaklardı. Karın üzerine un torbalarını koymak istemiyorlardı. Daha sonra bunun da kolayını buldular, dalları kesip yan yana dizip ızgara yaptılar ve un torbalarını bu ızgaraların üzerine dizdiler...

Uzaktan gelen kurt ulumaları eşliğinde geceyi geçirdiler. Sabahleyin erkenden yola çıkıp Nebihan'a doğru yürümeye başladılar.
Biraz olsun dinlenmişlerdi. Yürüyüş, dünküne göre nispeten daha hızlıydı. Zemheri ise sabah ile birlikte yine şiddetini arttırmıştı. Nebihan'ın evleri uzaktan gözüktüğünde gençler büyük bir coşkuya kapıldılar. Bir başka gayrete geldiler. Açlıklarını, yorgunluklarını unutmuşlar, üzerlerindeki görevi başarmak, genç omuzlarına yüklenen bu ağır yükü taşımak onlara sevinç vermişti. Mutluydular, bu genç yaşta önemli bir görevi başarmak üzereydiler. Bazıları omuzlarındaki yüke aldırmadan koşmaya bile başlamışlardı. Bazen kayıyor, bazen düşüyor ama derhal kalkıp yollarına devam ediyorlardı.
Nebihan'daki büyükler de onları yollarda karşıladılar. Gençlerin üzerindeki un torbalarını alıp taşımaya başladılar. Onlara yiyecek de getirmişlerdi.

Büyükler gençlere sarılıyor, getirdikleri yiyecekleri veriyorlardı:

- Hoş geldiniz Dadaşlar.
- Yüklerinizi verin.
- Siz bu yiyecekleri yiyin.
- Büyük iş başardınız.
- Sıra artık bizde.

Hep birlikte Nebihan'a geldiler. Un torbalan büyük depolara kondu. Gençler birer ikişer evlere misafir alınıp karınları doyuruldu. Bir gece kalmaları yönündeki ısrarlar üzerine gece yatıp, sabahleyin erkenden Erzurum'a doğru yola çıkıp gece bastırmadan varmayı planladılar.
Erzurumlu gençler görevlerini yapmışlardı ama Nebihan'da depolara konan unların şimdi acele Hasankale'ye taşınması ve oradan da cepheye ulaştırılmaları gerekiyordu. Un torbalarını taşıyacak Hasankale ahalisi de Nebihan'a gelmişti. Ancak bunlar sayıca Erzurumlulardan daha azdılar. Toplam 700 kişi, bin kişinin getirdiği unların hepsini bir kerede taşıyamazdı. Unların bir bölümü depoda bırakıldı. Sonra tekrar dönüp kalan unlar Nebihan'dan alınacak ve cepheye taşınacaktı.
Zorlu yolculuktan sonra cepheye yakın bir yere unlar götürüldü. Sonra erler getirilen unları aldılar ve hemen ekmek, tayın, yufka yapıp dünden beri aç bilaç savaşan erata dağıttılar.
Erzurum Valisi Tahsin Bey odasında Nebihan'a giden gençleri düşünüyordu. Gergin olduğu her halinden belliydi. Bu kadar insanı zemheride zorlu bir yolculuğa çıkarmıştı. Nebihan'a sağ salim ulaştıklarını ve hiç kayıp vermedikleri haberini alınca rahatladı. Büyük bir görevi başarıyla organize etmekten dolayı memnundu. Az sonra kendisini ziyarete gelen Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri Erzurum'un yoğun kışından etkilenmişler, İstanbul'dan başka bir yere gitmeyen görevliler zorlu kış şartlarından oldukça etkilenmişlerdi.
Sobanın yandığı, sıcak odada derin bir sessizlik hüküm sürerken, Tahsin Bey sonradan bir şey hatırlamış gibi misafirlere dönüp sordu.

- Nene Hatunu bilir misiniz?
- Adını duymuştuk ama.
- Hani Aziziye Tabyası'nda Ruslara karşı vuruşan kahraman kadın mı?
- Ta kendisi. Bakın ne oldu anlatayım...

Tahsin Bey, Nene Hatunun davranışını odadakilere ayrıntılarıyla anlattı ve sonra ekledi:

- İşte böyle, vatanını ve askerini bu kadar çok seven millet zafere mutlaka erişmelidir.

Bu sözler üzerine Tahsin Beyi pür dikkat dinleyen Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri ümitlenerek şöyle dediler:

- Tahsin Bey Orta Asya'ya dek yürüyerek ve oradaki kardeşlerimizle kavuşmak istiyoruz.
- Karda kışta, yol olmayan dağlarda yiyeceksiz ve giyeceksiz yürümek kolay mıdır?
- Bizler içimizdeki zafer ateşiyle başarılı olabiliriz. Zafer inancı her şeyden üstündür.
- Elbette üstündür. Buna aranızda en çok ben inanıyorum. Ama iki gün önce burada olsaydınız gerçekleri kendi gözlerinizle görürdünüz. Buradaki ahali 93 Harbi'ndeki bollukları hala anlatır. O bollukla bugünkü bolluk arasında dağlar kadar fark olduğunu ifade ediyorlar. İstiyorsanız, halkın içine karışıp onlarla konuşun. Size şikayet etmezler ama halleri ayan beyan ortadadır...
Odadakiler sustular. Şimdi hepsi önlerine bakıyorlardı. Tahsin Bey karşısındakileri gerçeklerle sarsmış kendilerine getirmiş, "işte gerçekler bunlar" demişti sanki...

Sonra diğer bir görevli:

- Tahsin Bey, söylediklerinizde haklılık payı vardır elbette. Ama yokluk içinde dahi olsa bu millet zafer kazanacaktır. Teşkilat-ı Mahsusa'nın gönüllüleri bile Batum ve civarında önemli başarılar elde ettiler. Bunun düzenli ordumuzu da gerçekleştirebilirler. Köprûköy Savaşında Albay Ethem Beyin söylediklerini size hatırlatmak isterim.
- Buyurun.
- Efendim, Ethem Bey Köprüköy kuzeydoğusundaki bir tepeye saldırıp hücum ederken, şu tarihi cümleyi etmiştir; "Türk askeri son yüzyılda ilk kez Moskofu saldırı ile geriye püskürtüyor ve bu tarihi düşmanın arka çevirdiğini görüyor. "
- İnşallah öyle olur. Efendim ben orduma, askerime, milletime çok inanıyor ve güveniyorum. Buna bizzat yakından da şahidim. Ben gerçekleri göz önünde tutarak daha kararlı, daha iyi planlar yapılarak, savaşabiliriz, diyorum.
Bu sözler üzerine hiçbir şey demeyen Teşkilat-ı Mahsusa elamanları bir süre sustular.

Sonra konuyu değiştirmek istercesine:

- Erzurum'da başka ne sıkıntılar var Tahsin Bey? Biraz da bu konuları konuşalım, dediler.

Tahsin Bey derin bir nefes aldı.
- Öyle sıkıntı içindeyiz ki, size hangisini anlatayım bilmem ki... Rus Ordusu önünden kaçan sivil halk genellikle Erzurum'da toplandı. Yükte hafif, pahada ağır ne varsa alıp gelmişler. Kimisi ocakta pişen çorbasını kimisi de ahırda davarını bırakmış. Size az önce bahsettiğim gibi ben orduya erzak yetiştirmek isterken, bir yandan da şehirde her geçen gün sayıları artan muhacirleri de doyurmak için erzak arıyorum. Harp vergisi kanunlarıyla iaşe toplamaya çalışıyoruz, inanır mısınız, çiftçilerin ellerinden tohumluk olarak ayırdıkları buğdayları bile aldık. Bu kez halk feryat etmeye başladı. Yaklaşık 20.000 muhacirin iaşesini karşılamak için köylere memurlar çıkardım. Çoğu eli boş döndü. Bana söyledikleri şey şuydu; "Efendim her an açlıktan ölmeler başlayabilir." Gelen muhacirlerin anlattıkları ise daha korkunçtu. Bunun yanında şehirde asker humması ha başladı başlayacak. İstanbul'dan aşı talep ettim ama kaç günde gelir? Gelen aşı yeterli olur mu? Onu da bilmiyorum. Cepheden yaralı olarak dönenler buradaki hastanelere yatırıldı ama kısa sürede hastaneler doldu. Bu kez erleri evlere yerleştirdim. Bazı aileler eratı almak istemiyor. "Yiyeceğimiz yok" diyorlar.
Aslında bitten korkuyorlar. Çünkü bit en fazla askerde var. Bit tifüsün baş sebebidir. Hastanelerde doktor yetersiz. Erzurum'da 5.000 hastaya sadece ve sadece dikkat buyurun 29 doktor bakıyor. Hasta bakıcı olarak gönüllü öğrencileri kullanıyoruz. Daha da ilginci şudur, edindiğim bilgiye göre; Erzurum, Erzincan, Samsun, Bitlis, Van ve Diyarbakır'daki sabit mevki hastanelerinde 76 doktor, 20 eczacı varmış. Sayıları 20.000'ni bulan Aşiret Süvari Alaylarında yine dikkat buyurun sadece bir doktor bulunuyormuş. Yine çarpıcı bir rakam vereyim, Erzurum'da toplanan 120.000 asker için hastanelerde toplam 1800 yatak var.13 Köydeki samanlıkları, ahırları bile hastane yapmak için uğraş veriyoruz...
İşte durumumuz beyler. Sahi sizin karnınız açtır. Bir şeyler yiyelim...
- Yiyelim ya iyi olur...
Yanan soba üzerinde gevrettikleri somun dilimlerinin üzerine tuz ve biber ekip zeytini de katık ettiler. Sonra üzüm pekmezine banıp karınlarını doyurdular...

Tahsin Bey ellerini yıkadıktan sonra içine çöken hüzünle birlikte pencereden dışarı bakıp kendi kendine mırıldandı:

"Geh kar yağardı geh karanlık..."

Sıcak odaya inat dışarıda zemheri tüm şiddetiyle hüküm sürüyordu. Bu zemheriye imparatorluğun dört bir yanı tutulmuş da, parçalanıp gitmekten ve en önemlisi zafere ulaşamamaktan dolayı tir tir titriyor gibiydi...

Camdan dışarıya bakmakta olan Tahsin Bey bir Erzurumlunun sözünü durmadan tekrarlıyordu:

"Geh kar yağardı geh karanlık..."

Dışarıdaki manzara düşündüğü cümleye uygundu. Hem kar yağıyor hem de karanlık çöküyordu.
Tahsin Bey içindeki karanlığa aldırmadı, Erzurum üzerine çöken karanlığa bakıp öylece kalakaldı.
Erzurum'dan, Narman'a ve Oltu'ya doğru hareket edecek iki tümen harekete hazırlanırken, Faik Çavuşun da içinde bulunduğu takım erkenden yola çıktı. Sıçan Dağı'nı dolaşarak Tortum'a oradan da İslamköy, Ardos, Kozohor, Kalebogazı ve Oltu'ya doğru gidilecekti. Aslında bu keşif görevi süvari alaylarına veriliyordu ama bilinmez sebeple gözcülük ve keşif görevi yine Faik Çavuşun mangasının da bulunduğu bir takıma verilmişti.
Erzurum'dan ayrılırken, soğuğa aldırmadan bir köşe başına çökmüş, elindeki bastona başını dayamış, dalgın dalgın bakan bir ihtiyarın Faik Çavuşun takımını görünce gözleri ışıldadı. O, heykel gibi donuk, derinleşmiş çizgileri gerildi. Hafif hafif oturduğu yerden doğrulmaya başladı. Çekingen bir şekilde bir iki adım attı. Gelip geçen erleri süzdü. Sonra ağır ağır yürüyerek Faik Çavuşa doğru yaklaştı. Derin ama buğulu gözlerle çavuşa baktı baktı...

Faik Çavuş ihtiyarın bir şey söyleyeceğini sandı:

- Baba bir şey mi diyecektin?

İhtiyar:

- He, dedi. Bir şey soracaktım, bağışlayın.
- Sor baba...
- Oğul, belki sen görmüşsündür, bir evladım vardı, adı Hasan. Kanala gitti... İlk zamanlar bir mektubu geldi. Sonra ne haberi ne de mektubu geldi. Dört aydan beri Hasan'ımın elinde torbasıyla bu köşeyi dönüp gelmesini bekliyorum...
Bu sözler üzerine aniden Faik Çavuşun sol yanma bir hançer saplanmış gibi oldu. Bir ince sızı sol yanından tüm vücuduna yayıldı. Bir şey diyecekti diyemedi. Yutkundu.

İhtiyar ise yavaş yavaş konuşmaya devam ediyordu:

- Kayıp diyorlar oğul. Allah'tan ümit kesilmez ki. Bakarsın, gün doğarken gelir. Bakarsın, kar kalkınca gelir. Kayıp demek, öldü demek değil ki oğul. Dönecek elbet. Ben de bekleyeceğim. Kış demeden, yaz demeden bekleyeceğim. Hasan'ım fidan gibiydi aha şu nefere benzerdi. Eliyle takımın en uzun boylusu olan Ziver'i gösterdi.
Ziver, ihtiyarın kendini işaret ettiğini görmüştü.

Yaklaşıp Faik Çavuşa sordu:

- İhtiyar ne istiyor çavuşum?
- Senin için, işte bu benim oğlum, diyor. Ziver'ini istiyormuş.
- Ne! Bu mu benim babam?
- Bilemem.
- Ben, babamı kendi ellerimle toprağa verdim çavuşum. Eğlenme benimle.
Faik Çavuş oğlunu bekleyen ihtiyarın durumunu Ziver'e anlattı.

Bunun üzerine o da:

- Eğer savaşa gitmeseydim sırf bu ihtiyarı memnun etmek için oğlu bile olurdum, dedi.
Faik Çavuş tebessüm mü etsin, kederlensin mi bilemiyordu. İhtiyarın yüzüne bakıp kalmıştı. Gözlerindeki hüzün o kadar belli oluyordu ki ne diyeceğini, nasıl davranacağını şaşırmıştı.
içinden ise, "Kim bilir, kaç baba oğullarını böyle ümitle sokak köşelerinde bekleyecekler. Kayıp oğullarını her gelene geçene soracaklar. Kayıp demek, ölmek demek değil, diye ümitlerini yitirmeyecekler ama oğulları ne yazık ki, asla dönmeyecek..."
İhtiyarın hüznü Faik Çavuşa geçmişti. Az önce yaşadıkları, harbe gidenlerin arkada bıraktıklarının ne hale geldiğinin bir yansımasıydı.
ihtiyar adamın nurlu bir yüzü vardı. Faik Çavuşa bir şey desin, onu ümitlendirsin diye ağzının içine bakıyordu.
Faik Çavuş adeta yalvaran gözlerle kendisine bakan ihtiyara bir şeyler söylemek istedi.
- Sen tasalanma baba, Hasan elbet bir gün gelir...
- Sahi mi oğul! Doğru mu dersin? Gelir mi?
- Gelir ya.
Faik Çavuş yalan söylüyordu. Bu nedenle "Elbet doğru söylüyorum baba." diyemedi sustu. Ancak söylediği bir cümle bile ihtiyar adamı memnun etmeye yetmişti.
- Gelir değil mi oğul? Hasan'ım çıkar gelir, değil mi? Ben, ömrüm oldukça beklerim. Onu buradan askere uğurlarken, o benim ellerimi öperken, ben de onun yüzünü gözünü öptüm. Alnını da öptüm. Giderken arkasını sıvazladım. Övünç duymuştum, ben de bir asker babasıydım artık. Hasan'ım soğuğa gelemezdi. Ava giderken, odun keserken, en çok elleri ve ayakları üşürdü. Şansı varmış Kanal'a gitti. Oraları çok sıcakmış diyorlar. Hasan'ım orada üşümemiştir değil mi çavuş?
- Üşümemiştir baba.

Neferler yürüdükçe, ihtiyar adam da ayaklarını sürüye sürüye yanlarında yürümeye çalışıyordu. Hep Faik Çavuşa bir şeyler söylüyor, gözleri arada bir Ziver'e kayıyor, sözünün bir yerinde eliyle de işaret ederek "Oğlum da şu nefere benzerdi. Dal gibiydi" diye tekrar ediyordu.
Sonra ihtiyar adamın adımları yavaşladı. Durdu. Bastonuna dayanarak yanından geçip giden askerlerin arkasını sıvazlamaya başladı. Eliyle, oğlu Hasan'ı okşarmış gibi "Haydi aslanlarım, haydi yavrularım. Gidin şu Rus'a haddini bildirin. Hey benim şahbazlarım." diyordu. Bu arada erlerin bazıları arkalarını sıvazlayan ihtiyarın ellerini, o da her bir askerin alnını öpüyordu. Faik Çavuş ise bu manzarayı izliyor, hüzün dolu gözlerinde iki iri yaş düşmemek için titreyip duruyordu.
Faik Çavuş ihtiyar adama dönüp dönüp baktı. Ta ki küçülüp görünmez olana dek... Bir karlı bayıra doğru tırmanmaya başladıklarında, Erzurum'un dışında küçücük kara bir nokta hala duruyor, diğer askerlerin yolunu gözlüyor olmalıydı. Faik Çavuş emindi, onlara da Hasan'ım soracak, ümit dolu bir haber, bir teselli cümlesi bekleyecekti.
Savaş, askeri de, askerin geride bıraktıklarını da halden hale koyuyordu. Kimse kötü haber beklemezdi ama kötü haber, cepheler ne kadar uzakta ve ne kadar imkansızlıklar olursa olsun daima tez gelirdi. Ya bir kağıt ya da bir meşin künye ile ulaşacağı yere ulaşır, bir kıvılcım büyük bir yangına dönüşür, gönülleri yakardı. Sonra duyulan kötü haber tüm haneyi kavurur, yakar ve küle döndürürdü. Nice acılar küllenirdi ama oğullarının acısı hep taze kalırdı yüreklerde... Anneler ve babalar hep bir şeyi merak ederlerdi; oğullarının bir mezarı var mıydı, mezarlarının başına bir kara taş dikilmiş miydi? Hep bu konuyu merak ederler ama asla da öğrenemezlerdi...
Faik Çavuş birden yorulmuştu. Bedeni yorulduğu gibi gönlü de yorulmuştu. Ancak takımın yürüyüşü hızlanmıştı. O sırada tüm takım şevke gelmiş, soğuğa aldırmadan hep bir ağızdan marş söylemeye koyuldular. Faik Çavuş her türlü zorlu şartlara rağmen askerin bu şevkine şaştı. Açıkçası memnun oldu.

O da bağıra bağıra marş söylemeye koyuldu:

"Yüz sene var ki, Moskofun derdi, Yurdumuzun bağrını deldi. Marş marş, haydi arkadaş, Göğsünü ger, Kafkaslar'ı aş"
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1914-1915 SARIKAMIŞ HAREKATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:52

3. BÖLÜM

Bölük Komutanı, Teğmen İsmail Hakkı’yı çağırdığında düşünceliydi. Kendisine nasıl söz anlatacağını düşünüyordu. Teğmen gözünü budaktan sakınmaz, çatışma dedi mi, hemen her şeyi unutur, içine dalardı. Bölük komutanı aslında teğmenin bu özelliğinden memnundu ama şimdi verdiği görevde patırtı çıkarmasını istemiyordu.
Teğmen İsmail Hakkı bölük komutanının karşısında durup sert bir selam verdi.
- Teğmenim, bu kez senden uslu durmanı isteyeceğim. Ne kadar uslu durursun, onu da bilmiyorum ya. Şimdi müfrezenle Rus birliklerinin ardına sarkacaksın. Sadece gözetleme yapacaksın. Ne yapıyorlar, ne taşıyorlar, ne gelip gidiyor, bana ayrıntılı bir rapor vereceksin. Zinhar başına dert alma yok. Çok zorda kalmadığınız sürece kesinlikle ateş etmek yok.

Bölük komutanı teğmenin yere bakıp dudaklarını ısırdığını görünce:

- Biliyorum, bu emir hoşuna gitmedi ama sadece söyleneni yapacaksın. Anlaşıldı mı?
Teğmen İsmail Hakkı ise inatla susuyordu.

Bölük komutanı:

- Bir şey duymadım İsmail Hakkı?
- Anlaşıldı komutanım.
- Hah şöyle.
- Teğmenim, her görev kutsaldır. Gözetlemede bulunmak, keşif yapmak ve düşmanı gözetlemek de...
- Biliyorum komutanım.
- Ben de biliyorum, bu görev sana göre değil ama herkes müfrezesi ile keşfe çıktı. Sıra sana geldi. Seni keşfe çıkarmazsam olmaz.
- Emirlerinize harfiyen uyulacaktır komutanım!
- Böyle diyorsun ama geçen sefer de başımıza bir sürü dert açtın. Senden iki üç tane esir istedik, neredeyse bir bölük esir getirdin başımıza. Bir de adamları doyurmak için uğraştık.
- Ama efendim o esirleri yakalamamız gerekiyordu.
- Biliyorum, biliyorum. Yolunuz açık olsun.
Teğmen İsmail Hakkı geri dönüp müfrezesinin olduğu yere doğru giderken kızgındı.

Kendi kendine söylenmeye başladı:

- Zorda kalmadan ateş etmeyeceğiz. Keşifte bulunacağız. Bir dahaki sefere bir esirden fazla alırsam namerdim. O yok, bu yok. Sözde harekat içindeyiz.
Müfrezesinin yanma geldiğinde erlere hemen hazırlanmasını istedi. Biraz sonra erat içtima olmuştu, o da kendilerine bölük komutanının verdiği emirleri istemeden sıraladı.
- Arkadaşlar bu kez görevimiz hafif. Keşifte bulunacağız. Rus kuvvetlerinin ardına sızacağız. Onların ne yaptıklarını takip edeceğiz. Zorda kalmadıkça kesinlikle ateş etmek yok! Burası çok iyi anlaşıldı mı?
- Duyamadım.
- Anlaşıldı komutanım!
- Hah şöyle... Biliyorum sizin gibi, Makedonya'da düşman kovalamış, Balkanların her dağında çetelerle çarpışmışlar için bu görev, hani nasıl desem, biraz hafif kalacak ama... Yapacak bir şey yok. Emir böyle. Yalnız şunu da ifade etmeliyim ki, ben de sizin gibi düşünüyorum. Maalesef çarpışmayacağız. Müfrezemin ne kadar özel olduğunu biliyorum.
Şimdi hazırlıklarınızı son kez gözden geçiriniz. Yirmi dakika sonra yola çıkıyoruz. Haydi sallanmayın!
Erler hazırlıklarını yapmışlardı. On dakika sonra hepsi hazırdı. Yola çıkıldı.

Giderken Teğmen İsmail Hakkı erlerine:

- Sabaha kadar yürüyeceğiz. Rusların arkasına sızacağız. Oraya gittiğimizde en ufak bir gürültü istemem. Karda yürürken bile ses çıkarmayacaksınız. Kasaturalarınızı, mataralarınızı bağladınız mı? dedi.
- Bağladık!
- Ağır filintaların" yerine hafifleri alındı mı? -Alındı!
- Haydi o zaman arkadaşlar!
Artık tamamdı. Teğmen erlerini, erleri de teğmenin şevkini arttırmışlardı. Hiç konuşmadan yol boyunca hızla yürüdüler. Kar yağmıyordu, kış gününde ender görülen güzel bir hava vardı. Akşama doğru beyaz dağların ardına düşmeye başlayan güneş, her tarafı ilk önce altın sarısına sonra da kızıl bir renge boyadı.
Müfreze on dokuz erden ibaretti. Neredeyse akşamın hükümran olduğu bu saatlerde Teğmen İsmail Hakkı erlerini topladı.

Onlara şöyle dedi:

- Arkadaşlar, bundan sonra bir yılan gibi sessiz olacağız. Şimdi yoldan ayrılıp şu yamaçtan yürüyeceğiz. Her an Rus öncüleri ile karşılaşmamız mümkündür. Kendimizi göstermeyecek, zorda kalmadıkça ateşe etmeyeceğiz. Kısacası başımızı çok istediğimiz halde derde sokmayacağız. Tamam mı?
- Tamam komutanım!
- Şimdi beni izleyin...
Teğmen İsmail Hakkı ve erleri kah ağaçların kah da çalıların arasından yavaş ve dikkatli bir şekilde yürüdüler. Rusların arkalarına sarkmak için epey dolanmaları gerekiyordu. Ancak sabaha karşı istedikleri yerde olabileceklerdi. Bunun içinde dikkatli ama yavaş bir şekilde sabaha dek yürüyeceklerdi.
Gece alabildiğine bulutsuzdu. Gökte arsız bir ay on dokuz eri izliyordu. Bata çıka yürüdükleri karda bazen ufak bir çıtırtı bazen bir kuşun havalanışı, bir vahşi hayvanın uluması pür dikkat halde yürüyen erlerin durmasına sebep oluyordu. Biraz bekledikten sonra yürüyüşe devam ediyorlardı... Bu şekilde devam eden yürüyüş sabahın ışımasıyla birlikte iyice yavaşladı. Şimdi cepheden yaklaşık on beş kilometre içerideydiler.
Teğmen İsmail Hakkı Rus askerleriyle karşılaşmamak için olabildiğince dikkat ediyordu. Biraz daha yürüdükten sonra üç yol ağzına gelmişti. Hangisinden yola devam etmesi gerektiğini düşünürken, buranın önemli bir yer olduğunu, gelen geçenin buradan mutlaka geçmesi gerektiğini düşündü. Beklemeye karar verdi. Hemen erlerini ağaçlık bir alana yerleştirdi.
Teğmen dürbünüyle etrafı taramaya koyuldu. Açıklık olan her yeri dikkatle inceliyordu. Karşıdaki tepelerin ardını izliyordu. Her yer kar ile kaplı olduğu için en ufak bir hareket kolayca fark edilebiliyordu. İsmail Hakkı bir iki kurt dışında dürbününde bir şey göremeyince öfkelendi.
- Çaresiz bekleyeceğiz. Şu hale bak! Yeni mezun teğmenlerin yaptığı işi yapıyoruz, dedi. Biraz daha bekledi.

Sonra erin biri:

- Komutanım bak, diye dikkatini çekti. Hemen dürbünü gözlerine götürdü.
- Geliyorlar saklanın! Ooo bu bir kervana benziyor. Yavaş yavaş geliyorlar. Nefes alışınızı bile duymayacağım.
Tepelerin ufuk çizgisiyle kesiştiği yerde beliren karaltılar zaman ilerledikçe belirmeye başladı. Kızaklı at arabaları yüklü olduğu halde ilerlemeye çalışıyordu. Teğmen İsmail Hakkı bunların cephane taşıyabileceğini düşündü. "Birazdan anlayacağız bakalım" dedi. "Anlayacağız." iaşe kolunun önünden giden beş atlıdan sonra teğmen saklandığı yerden tam beş metre ötesinden gelen arabaları saymaya başladı, ilk önce atlı kızak arabalarına çuval ve fıçılar yüklenmişti. Bunların cepheye iaşe götürmekte olduklarını anladı. Arabaların sayısı tam tamına 230'u bulmuştu hala ufuktan atlıların geldiğini gördü.

Kendi kendine yine söylenmeye başladı:

- Şansa bak. Kırk yılda bir kere ateş etmeyi yasakladılar. Yoksa bunca yiyeceği ve cephaneyi bir baskınla almak işten bile değil ama alsak nereye taşıyacağız? Yahu böyle bir ganimet kaçar mı? Biz burada açlıktan kıvranırken, adamların şu bolluğuna bak... Şeytan diyor ki, on dokuz erle dağıt burayı, cümbüşe çevir. Ruslar da aç kalsın ki bizim neler çektiğimizi anlasınlar. Ah ki, ne ah! Dur bakalım daha neler göreceğiz?
Gelenler Kazak süvarileri herhalde. Bunlar, bunlar da Plaston taburu olmalı. Atların güzelliğine, bakımlılığına bayıldım. Bir de bizim atlara bak... Dört ayaklan üzerinde zor duruyorlar. Ya şu askerlerin giyimine ne demeli? Kaim kaputlar, ayaklarında uzun ve deri çizmeler, başlarında kürk şapkalar, ellerinde eldivenler. İnsan üşür mü böyle. Üşümez. Ne olursa olsun, atlara bayıldım. Ah şimdi basacaktık ki bunları...
Kafile bitti galiba. O da ne! On beş kadar atlının arkasından bir otomobil geliyor. Otomobildeki subayların önü nişan ve madalyadan gözükmüyor. Bunlar önemli birileri ama kimler? Şunları vursak mı? Şurayı bir şenliğe çevirsek mi? Ah komutanım ah, böyle bir göreve yolladığın teğmenine "zorda kalmadıkça ateş yok" diye emir verilir mi? Evet evet bunlar çok yüksek rütbeli subaylar olmalı. Cepheye yeni geliyorlar. Otomobilin arkasında beş Kazak atlısı var. Belli ki bu subay grubunu sıkı bir güvenlik çemberi içinde korumak istiyorlar.

Teğmen İsmail Hakkı yattığı yerden gene söylendi:

- Ne kadar sıkı korursanız koruyun, namlumun ucunda subaylarınız, İsmail Hakkı kendine şaştı. Fakından olmadan tüfeğini doğrultmuş, subaylara nişan almıştı, eli tetiğe ha dokundu ha dokunacaktı. Onun bu şekilde ateşe hazır olduğunu gören erleri de tüfekleriyle nişan almış bekliyorlardı. Eğer komutanları ateşe ederse, onlar da tetiğe basacaklardı.
Teğmen İsmail Hakkı soğuk havaya rağmen kızarmış, terlemişti. Heyecanlanmıştı... Eli neredeyse tetiğe değecekti. İçindeki ses "Şunları vur, şunları aşağıya indir!" diyordu. Ama teğmene verilen emir böyle değildi. Komutanının kendisine tembihlediği "Zorda kalmadıkça ateş etmek yok" sözü aklına gelince tüfeğini indirdi. Bunun üzerine erleri de tüfeklerini indirdi...
- Hay Allah kahretsin, dedi.
Bir süre daha bekledi. Kafile yavaş yavaş beş metre ötesinden geçip uzaklaştı. Teğmen bir süre daha bekledi ama ne gelen vardı ne de giden. Akşamın alaca karanlığı çökmek üzereyken geri dönmek için geldikleri yola koyuldular. Teğmen İsmail Hakkı çok sinirliydi.

Durmadan söylenip duruyordu:

- Böyle bir av, böyle bir ganimet kaçar mı? Acaba Rus komutanları vursa mıydım?

Dönüşte bölük komutanına ayrıntılı bir rapor verdi. Üst rütbeli Rus subaylarına dikkat çekti.

Bölük komutanı birkaç gün sonra Teğmen İsmail Hakkı'yı çağırdı:

- Senin üst rütbeli subay dediğin kimlermiş sana söyleyeyim.
- Sizi dinliyorum, yalnız o zaman içimdeki sesi keşke dinleseydim diyeceğim sanırım.
- Neymiş o ses?
- Bunları vur, diyordu. Elim tetiğe de gitmişti.
- Eh içindeki sesi dinleseydin, kimse senden hesap sormaz bilakis takdir de edilirdin belki.
- Yani?
- Yanisi şu teğmenim. Üst rütbeli hani bol madalyalı dediğin subay Rus Çarı 11. Nicholas'm ta kendisiymiş.
-Ne!
- Evet, daha dur. Kafkas Ordusu Komutan Yardımcısı General Myshlayevski, Kurmay Başkanı General Yudenich ve Birinci Kafkas Kolordusu Komutanı General Bergmann da varmış.
- Tüh Allah kahretsin. Rus ordusunun komuta heyetiymiş desene...
- Maalesef öyle teğmenim ama siz verilen emri yaptınız.
Teğmen İsmail Hakkı hiçbir şey demedi.

Giden bölük komutanının arkasından şapkasını çıkarıp yere vurdu:

- Tüh Allah kahretsin!
Faik Çavuş, zemheriye karşı başını eğmiş, elindeki son peksimet parçasını ısırmaya çalışıyordu. Ama peksimet soğuktan taş gibi olmuş, ısırmak dahi imkansız hale gelmişti. Bir kez daha peksimeti ısırmak için çabaladı. Başaramadı. Öfkelenerek söylenmeye başladı.
- Peksimet değil de çarığımın derisi sanki!
- Ne diyorsun çavuşum?
- Ne diyeceğim Ziver, peksimeti ısırana aşk olsun. Sanki çarık parçası diyordum.
- Çavuşum peksimeti bilmem ama benim ayaklarım pelteye döndü. Şişti. Çok acı çekiyorum.
- Gayret et Ziver. Tortum'a az kaldı. Orada doktora gösterirsin.
- Oraya kadar gittiğimizde doktora gösterecek ayağım olursa tabii.
- Kalır kalır, sen meraklanma. Gayret et.
- Çavuşum Sankamış'a vardığımızda depolara ilk ben gireyim olur mu?
- Nedenmiş o?
- Kendime en güzelinden, en sıcağından bir potin almak için... Bu sözler üzerine Faik Çavuş güldü.
- Öyle olsun. Hele bir şu Tortum'a varalım da. Sarıkamış'a daha çok yolumuz var. Hem bu havada, bu dağlarda kim öle, kim kala Ziver.
- Çavuşum biz savaşmaya geldik ama durmadan yürüyoruz. Tümenimiz çok gerimizde. Sana bir şey söyleyeyim mi çavuşum, bizi Rus yenemez ama bu kar, bu dağlar bizi yiyip bitirecek.
Bu sözler üzerine Faik Çavuş güldü.
- Ne fark eder ki ha dağlar, ha Rus...
- Bizim önümüzde asker var mı peki?
- Sanıyorum önceden buralardan bir miktar asker geçirmişler ama ne zaman geçirmişler onu bilmiyorum...

Sonradan Ziver sustu, bir müddet Faik Çavuşun yanında yürüdükten sonra takımın arkasına geçti. Sanki ellerini hissetmiyordu. Korkuyla kendine sordu "Yoksa, ellerim mi donuyor?" Telaşla çan-tasındaki kirli bir iç çamaşırını çıkarıp yırttı. Yırttığı parçaları eline doladı...
Faik Çavuş önündeki uçsuz bucaksız beyazlığa baktı. Hep ileri bakmaktan gözleri kamaşıyordu. Dünden beri gözleri ara sıra sulanıyordu. Sulanan gözlerini sık sık kolunun yeniyle siliyordu. Kirpikleri, bıyıkları buz tutuyor, kaskatı kesiliyordu. Yüzünün bir buz parçasına döndüğünü sanıyordu. Ancak deminden beri kafasında rahatsız edici bir uğultu, bir ses vardı. Bu sesi tanıyor gibiydi. Hafızasını zorlayıp deminden beri bu uğultunun nereden kendisine yadigar kaldığını bulmaya çalışıyordu ama işin içinden çıkamı-yordu. Hatırlamak istedikçe hep Balkan Harbi'nden döndükten sonra yattığı Sultanahmet Camii'nin ayetlerle bezenmiş duvarlarını hatırlıyordu. İnleyenler, yardım isteyenler ve içinde yattıkları camideki minarelerden sık sık verilen salalar kulaklarında çınlayıp duruyordu. Faik Çavuş hatırladıkça kalbinin daha hızlı çarptığını, gözlerinin büyüdüğünü, ellerinin ve ayaklarının titrediğini hissediyordu. Kendi kendine "Yine bir krize mi gireceğim Yarabbi?" dedi. Sonradan ekledi. "Kaçsam mı?" deyiverdi kendine... "Kaçsam mı?" Bu dağ başında nereye gidecekti ki? İçindeki ses ise durmadan "Kaç!" diyordu "Kaç! Bu dağ başında da olsa beyaz bir çölde, beyaz umutlara doğru koşarsın koşarsın. Dizlerinde derman kalmayıncaya dek. Bir asude bahar karşılar seni..." Şimdi kafasındaki uğultu daha da artmıştı. "Bu uğultulardan kurtulmanın tek yolu kaçmaktı. Cepheye gitmekten, öldürmekten ölmekten, yürümekten, açlıktan en önemlisi soğuktan kurtulmanın tek yolu kaçmak" diyordu içindeki inatçı ses.

Dişleri birbirine vuran Faik Çavuşun gözleri büyümüştü. Şimdi kendisini bir fırına atmışlardı sanki. Elinde olmadan düğmelerini çözmeye kalktı. Başaramadı, o anda susadığını anladı. Matarasını aldı, ancak elinden düşürdü. Onu almak için karların içine diz üstü oturdu ama titreyen elleriyle matarayı alıp bir türlü ağzına götüremiyordu. Vücudunun alev alev yandığını, boğazının kuruduğunu, midesindeki ateşin şule şule olduğunu düşünüyor, içinde kopan bu yangını söndürmek istiyordu ama ne yapacağını bilemiyordu. Sonunda şuursuzca yerdeki karları avuçlamaya, ağzına götürmeye başladı. Karları yemek, içindeki yangını söndürmek istiyordu.
Takım erleri ve Ziver onun karlar içine diz çöktüğünü görünce koşarak geldiler ama şaşırdılar. Çavuşları kendinden geçmiş bir halde karları yemeye çalışıyordu, ağzı burnu kar içindeydi.

Ziver hemen Faik Çavuşun ellerine atıldı:

- Yeme çavuşum!
- Yiyeceğim! Yanıyorum! İçim yanıyor!
- Yeme ölürsün!
- Ben zaten ölüyüm!
- Kendine gel çavuşum. Beni dinle!
- Beni bırakın! Bırakın!
- Seni bu halde nasıl bırakalım çavuşum?
- Beni bırakın! Gidin!

Faik Çavuş aniden yerden kalktı ve tırmanmakta oldukları bayırdan aşağıya doğru hızla koşmaya başladı. Bir yandan delice koşuyor, düğmelerini açmaya çalışıyordu. Ara sıra takılıp yere düşüyor, karlarda yuvarlanıyor, neden sonra kalkıp tekrar koşuyordu. Şimdi tüm vücudu "Buradan kaç, beyaz bir ülkede seni bekleyen asude bir bahara doğru koş" diyen emri yerine getirmek için ileri doğru atılıyordu. O da, aklının emrettiğini yapmak için hiçbir şeye aldırmadan koşuyordu. Silahını daha önce düşürmüştü. Şimdi ise sırtındaki çantasını çıkarmaya çabalıyor, kendisine ağırlık yaptığını düşünüyordu. Tek düşüncesi hızla koşmaktı.
Onun bayır aşağıya koştuğunu gören erler şaşırmışlardı, ileri mi gitsinler, dönüp çavuşlarını mı takip etsinlerdi? Bu kararsızlık içindeyken Ziver "Siz yolunuza devam edin, ben çavuşumun ardından gideyim." dedi... O da bayır aşağıya Faik Çavuşun izlerinden koşmaya ve "Çavuşum, çavuşum!" diye bağırmaya başladı.
Rüzgar kesilmiş, kar lapa lapa yağmaya başlamıştı gene. Dağlarda hava sık sık değişirdi. Bir yerde sert esen rüzgar dağın öbür yamacında sessiz sakin yağan kara dönüşürdü. Rüzgar bu ıssız yerlerde kaybettiği vefasız bir sevgiliyi çığlık çığlığa arardı sanki. Dağların eteklerindeki kocaman şemsiyeleri andıran çam ağaçları çığlık atan rüzgardan sanki titrer gibi sağa sola eğilirdi. Derin bir hüzün, koyu bir keder dağların bağrını bıçak gibi çizen vadilerin içine dolar ve bir bulaşık sis içine karışır giderdi...
Karlı dağlara dair yaygın bir inanç vardı. Sakin sakin yağan kar yağdığı yerde rahatsız edilmek istemezmiş. Bu nedenle her ne surette olursa olsun, dağlara yolu düşenlerin mutlaka başına bir şey gelirmiş.

Şuursuzca, yamaçtan vadiye doğru koşan Faik Çavuş yerde diz kadar biriken karlar içinde koşmaya çalışıyordu. Sanki uçuruma koşan birinin ayaklarını yakalamak istercesine karlar Faik Çavuşun koşmasını engelliyor ama her şeye rağmen koşmakta ısrar eden çavuş sık sık düştüğü yerden kalkıp yoluna devam ediyordu. Bir süre daha koştuktan sonra düştüğü yerde. Elleriyle karları avuçladı ve öylece kalakaldı...
Soluk soluğa kalmış Ziver heyecan içinde Faik Çavuşu sırt üstü çevirdi. Yüzündeki, gözündeki karları temizledi.

- Çavuşum kalk, dedi. Burada kalırsak donarız.
- Beni bırak Ziver. Ben donayım. Beyaz bir ülke, asude ılık bir bahar beni çagınyor. Oraya gitmeyelim. Ne olursa olsun gitmeliyim.
- Beraber gidelim çavuşum.
- Hayır bir tek ben gideceğim. Çünkü beni çağırıyorlar.
- Çavuşum sen şimdi kalk, bana yaslan, takıma yetişelim.
- Beni bırak Ziver, karlar içinde yitip gideyim.
- Olmaz çavuşum olmaz. Bu karlarda yitip kalmayacağız. Haydi kalk...
Faik Çavuş yerden zar zor kalktı. Başında bir ağırlık vardı ama uğultu kesilmişti. Sanki hafiflemiş, üşümeye başlamıştı.

Ziver'e:

- Üşüyorum, dedi. İçimdeki yangın söndü Ziver.
- Biliyorum çavuşum.
- Sen yangını, dağların yangınını bilir misin Ziver?
- Çavuşum ben dağları iyi bilirim. Dağ yangınlarını da iyi bilirim...
Ziver, çavuşunu omuzladı. Öndeki keşif koluna yetişmek için yamaç yukarı yürümeye başladılar.

Derin bir rüyadan uyanmış gibi Faik Çavuş, Ziver'e:

- Kendimi kaybettim Ziver. Kaçmak istedim biliyor musun? Kaçmak. Kaçamadım. Fakat biliyorum ki, gönlüme zehirli bir engerek yılanı çöreklenmiş sanki. En kısa sürede beni kaçmam için yine sokup zehirleyecek. Gene kaçmak isteyeceğim. Gene...
- Sen istesen de kaçamazsın çavuşum. Bir deli fikir, bir zehirli düşünce seni kaçmaya zorluyor ama sen kaçamazsın. Ne karlı dağlardan ne yazgından ne de bizlerden...

Faik Çavuş, Ziver'in omzuna dayanmış bir halde, tepeye takımının olduğu yere gelebilmişti. Hepsi yorgundu. Takım erleri bu karlı havada daha ne kadar gidebileceklerini düşünüyorlardı. Ziver hala ayaklarından şikayet ediyordu. Sanki bileklerine ve ayaklarına iki mengene bağlanmış da sıkıp duruyordu.
- Çavuşum az daha gayret et. İleride bir köy olduğunu söylüyorlar. Biliyorum çok bitkin bir durumdasın ama buralarda kalırsak, donarız, bizi kurtlar bile yemez. Sen benim ayaklarımı bir görsen. Sanki ayağımda tonlarca ağırlık bağlı da yürümemi engelliyor. Ha gayret çavuşum. Ha gayret. Kurtulacağız.
Faik Çavuş ise belirli belirsiz duyduğu bu sözler üzerine mırıldanıyordu. Ne dediği anlaşılmıyordu. Sadece ve sadece gözlerinin önünden uçuşup duran kar tanelerine bakıyor, onlara doğru ellerini uzatıyordu. Faik Çavuş avuçlarına uçsuz bucaksız beyazlıklar içinde, ellerine beyaz güvercinlerin konduğunu, yağmurun beyaz bir şekilde yağdığını, güllerin beyaz beyaz açıldığını, her tarafını beyaz bulutların kapladığını hissediyor, çok üşüdüğünü, ayakları üzerinde duramadığını düşünüyordu. Son bir güç ile Ziver'e tutundu. "Herhalde ölüyorum" diye iç geçirdi. Nereden geldiyse burnuna gül kokusu geldi. Derin derin içine çekti. Sonra öksürdü. Ziver ise omuzladığı çavuşuna adeta yalvarmaya devam ediyordu. "Karları koklama, gayret çavuşum ne olur ölme. Burada ölmeyelim..."
Onların perişan halini gören diğer erler birbirine hüzün dolu gözlerle baktılar.

İçlerinden biri sordu:

- Hani köy nerede?
- Şu yönde, kuzeye doğru gidersek buluruz herhalde.
- Herhalde mi?
- Bu havada kuzeyi nasıl bulacağız!
- Ne bileyim bağırıp durma!
- Köyü bulamazsak burada donup kalacağız.
- Elimizde harita mı var? Bize, patikayı ve sırtları takip edin, dediler ama köy möy göremiyorum.
- Allah kahretsin kaybolduk burada!
- Çavuş da donmak üzere, dedi Ziver. Bir şeyler yapmalıyız.
- Ne yapacağız burada?
Ziver en önde giden ve kılavuz diye alınan ere tekrar sordu.
- Koçum hatırlamaya çalış. Emin misin, burada köy var mı? Yoksa başka bir şey düşünelim.
- Adım gibi eminim yakınımızda bir köy var ama.
- Aması ne!
- Köy, uzunca bir sırttan sonra çatallı boğazın bir başlangıcın-daydı. Sırtta epey yürüdük. Galiba çatal da geride kaldı.
- Geride mi kaldı?

Ziver:

- Ulan şimdi seni burada gebertmezsem! Seni kurtlara yem yapmazsam! , deyip erin birinden kaptığı tüfeğini kılavuz olarak görev yapan ere doğrulttu. Tam ateş edecekti ki, bir başka er bağırdı.
- Bakın! Evler!
- Evler mi!
- Evler, kurtulduk!
- Haydi gidelim!
- Çavuşum kurtulduk!
Takım yeniden hayata gelmiş yeniden canlanmıştı. Karlara bata çıka evlere doğru yürümeye başladılar. Bir an önce evlere girip ısınmayı düşünüyorlardı. Bu düşünce onları sabırsız yapıyor, birbiriyle yarış edercesine evlere doğru koşuyorlardı. Ziver ise Faik Çavuşu sürüklüyordu. Yumuşak karlara bastıkça ayaklarında bir acı, bir ağrı olmuyor ama karın çiğnendiği sert yere basınca
ayakları sızım sızım sızlıyordu. Az daha gayret ederse, evlere ulaşacağını düşünüyor, bu yüzden son gücünü de harcamak için çabalıyordu...
Kendinden önde koşan erler birden duraklayıp yere yattılar ve silahlarına sarıldılar. Onların ne yaptığını anlamaya çalışan Ziver de Faik Çavuş ile birlikte kendini yere attı.
- Ne oldu?
- Köyün girişinde bir karaltı var.
- Sanki bize doğru siper almış bir Rus askeri gördük.
- Rus askeri mi?
- Hani Ruslar buradan çekilmişlerdi?
- Bir bu eksikti.
- Hayır, eksik değil resim tamam hemşerim. Kar ve Rus askeri... Zaten biz de Rusların peşine düşmek ve onları çevirmek için gelmiyor muyuz?
- Elinde tüfek var.
- Tüfek mi?
- Evet...
- Ya köyde de Ruslar varsa?
- Tüh Allah kahretsin!
- Donacağız, derken şimdi de Rus gavuruna mı çattık? Tümenimizde epey geride olmalı. Geriye dönsek donarız. Bir yoklayalım bakalım.

Erin biri geniş bir yay yaparak, askere arkadan yaklaşmaya başladı. Bu nöbetçiyi öldürüp köye sessizce girmeyi düşünüyordu. Erler bir yandan da "Köyde Rusların üstün kuvvetleri varsa?" diye endişelenmeden edemiyorlardı. Artık öyle ya da böyle ölümü seçeceklerdi. Ya geri dönüp gelmekte olan tümene kavuşacaklardı ki, neredeyse akşamın çökmeye başladığı sıralarda bu çok zordu. Donmak kaçınılmazdı. Köyde az sayıda olmasını umdukları Rus askerleriyle çarpışmayı göze almaktan başka bir çareleri kalmamıştı...
Er, karların içinde sürünerek, kendine tünel açarak nöbetçiye doğru yaklaşmaya başladı. Sürünürken, ara sıra başını kaldırıyor, dikkatle nöbetçiye bakıyordu. Diğer arkadaşları da karın içinde tam siper halde bekliyor, arkadaşlarını izlemeye çalışıyorlardı.
Nöbetçi hiç kıpırdamıyordu. Olduğu yerde öylece durup duruyordu. Yaklaşmakta olan er onun bu hareketsizliğine şaşırdı. Karın içinde, soğukta, bu kadar hareketsiz kalmak mümkün değildi ama Rusların karda giydikleri kalın giysileri ve içi kürklü çizmeler aklına gelince, bunun olabileceğine kanaat getirdi. Nöbetçinin kendisini görmediğini düşünerek daha da sokulmayı tasarladı. Bir süre başını eğip karlar içinde süründü. Sonra hafifçe tüfeğini doğrulttu. Nişan aldı. Ateş edip etmeyeceğine karar veremedi. Halbuki sessiz bir şekilde saldırması gerekliydi. Sonradan vazgeçti. Silahını bıraktı. Kasaturasını çıkardı. Ancak askerde hala hareket yoktu. Uzaklara bakıyor gibiydi. Er sonunda "Ne olursa olsun. Bu Rus'un işini bitirmeliyim." diyerek daha da yaklaştı...
İlk önce, bir kartopu yapıp neferin önüne attı. Bir hareket olmadı. Bir kartopu daha yaptı. Gene attı. Yine hareket yoktu. Sonra bu askerin donmuş olabileceğini düşündü. Bir çırpıda erin yanına geldi. Gözleri büyüdü. Her yanını saran buz tabakası çözülmüş, her yanını ateş basmıştı sanki. Kalbi hızlı bir şekilde çarpıyor, gözlerinin gördüğüne inanamıyordu. içi kalktı. Başını döner gibi oldu. Diz çöktü ve öylece kalakaldı.
Takım arkadaşları ise onun ne yaptığını anlamaya çalışıyorlardı.

- Ne yapıyor bu?
- Rus'un işini bitirdi galiba.
- İşaret de vermiyor.
- Oraya çöküp kaldı.
- Hay Allah ne oluyor orada?
- Ne oldu!

Diz çöktüğü yerde ellerini yüzüne kapamış, önündeki nöbetçiye bakmak istemeyen er ise öğürüp duruyordu. Neden sonra cesaretini topladı. Ellerini yüzünden çekti. Göz bebekleri daha da büyüdü. Yerde sanki siper almış olan er Rus değil de Türk askeriydi. Donup kalmıştı. Sakalları, bıyıkları buz tutmuştu. Gözleri sanki uzaklara bakıyor gibi uzağa kilitlenip kalmıştı. Yüzünün yarısı kurtlar tarafından parçalanmıştı, çene kemiği görünüyordu. Sıkıca tuttuğu tüfeğini elinden bırakmak istemezmiş gibi bir hali vardı ama bilekleri hep yer yer diş izleriyle doluydu. Bu izlerden çıkan kan donmuş, erin kısacık gelen ceketinin kollarını kırmızı beneklerle donatmıştı...
Bu manzaraya, heykel gibi donup şaşkınlık içinde bakan er, neden sonra seferin başında böyle bir şeyle karşılaşmak moralini ve sinirlerini bozmuştu. Köye donmaktan kurtulmak ümidiyle gelirken, birden nice hüsran dalgalarının yüreğinin duvarlarına vurmasına neden olmuştu. Gam denizinde büyüyen dalgalar sanki kendisini boğmak istercesine içinde çalkalanıp duruyordu...
Sonra oturduğu yerden kalkmadan, arkadaki takıma eliyle "gelin" işareti yaptı. Karlar içinde ne olup bittiğini anlayamayan takım erleri kalkıp kendisine doğru ilerlemeye başladılar. Hepsi ölesiye yorgun, yarı donuk, şaşkın ve merak içindeydiler.
Az sonra arkadaşlarının yanına gelince, onlar da gördükleri manzaradan dolayı şaşırıp kaldılar. Bu beyaz yolculukta, bu kaçıncı hüsran ve bu kaçıncı yıkılıştı. Hiçbir şey demeden bir süre durdular...

Sonra içlerinden biri:

- Onu gömelim, dedi.
- Bir metre kar altındaki toprağı tırnaklarımızla mı kazalım?
- Ona bir Fatiha okumaktan başka yapabileceğimiz hiçbir şey yok...
- Hiç olmazsa kar ile örtelim de kurtların dikkatini çekmesin...
- Köy boş herhalde.
- Biz yine de dikkatli olalım.
- Bacaların hiçbirinden duman çıkmıyor, boş olabilir.
- Haydi, bir an önce gidelim.
Takım evlere doğru ilerlemeye başladı. İyice yaklaştıklarında evlerden bazılarının yarıya kadar kar altında kaldıklarını gördüler. Bir vadinin çatağındaki köy kuytuda kaldığı için karlar burada birikmiş, çatılardan sarkan buzlar neredeyse yere değecek gibi olmuştu. Şaşkınlık ve dikkatle hareket eden erler büyük bir eve doğru yollandılar.

Ziver, sık sık Faik Çavuşun soluk alıp almadığına bakıyor durmadan:

- Gayret et çavuşum, geldik. Köye vardık. Şimdi sıcak bir soba başında dinlenip kendimize geleceğiz. Burada Rus askeri falan yok. Bu havada kurtlardan başka kimse dışarıya çıkamaz. Dayan çavuşum geldik, diyordu.
Faik Çavuş, Ziver'in bu sözlerini belirli belirsiz mırıltılar halinde duyuyor ancak ne dediğini anlamıyordu. Kulaklarında sanki sivrisinek vızıltısına benzer şeyler vardı. Bir yerlere doğru sürüklendiğini hissediyordu. Bu sürükleniş daha ne kadar devam edecekti? Gözünün önünde avuçlarına konmak isteyen beyaz güvercinlere gülümseyip duruyordu.
Erler büyükçe bir evin merdivenlerini çıkıp kapıyı açtılar. Bir kez daha şaşırdılar. Bir kez daha yürekleri hızla atmaya ve gözbebekleri büyümeye başladı. Loş, karanlık içinde yerdeki bir paçavranın üzerine dokuz er sıralanmış yatıyordu. Başlarında da gençten biri köşede oturuyordu. İçeride ne kimse inliyor ne de "of diyordu. Sessiz şekilde yatan bu erler üzerlerine attıkları perdelerle soğuktan korunmak istiyorlardı, içerisi dışarıya göre ılıktı ama burada yerde yatan eratın hali perişandı.
Kapıda dikilip içeriye bakan takım erlerine oturan genç biri başını kaldırıp hayret eden gözlerle baktı. Sonra kendinden beklenmeyen bir çeviklikle kalktı.
- Geldiniz ha, dedi. Sanki bu sözleri heyecansız, hissiz ve olağanmış gibi büyük bir kayıtsızlıkla söylemişti.

Faik Çavuşun erleri ne diyeceklerini bilemediler. Kısa süren şaşkınlıktan sonra Ziver:

- Açılın, çavuşumu yatıralım, dedi.

Oturan genç:

- Şu yerde yatanların arasına yatırın. Isınır, diye karşılık verdi.
- Soba yok mu?
-Yok.
Kapıda bekleşip duran erler gördükleri manzara ve sobanın olmaması nedeniyle düş kırıklığına uğradılar. Dışarıda yağan kar içlerinde çiçeklenmeye yüz tutmuş tomurcukları bir bir kırağının kavurduğu gibi tüm ümitlerini kurutmuştu. Ne ummuş ne bulmuşlardı. Bu kaçıncı yılgınlık, bu kaçıncı hayal kırıklığıydı. Neler oluyordu? Buradaki askerler belli ki Türk'tü ama burada ne arıyorlardı?
Ziver, Faik Çavuşu yatmakta olan erlerin arasına uzattı.
- Burada ne işiniz var?

Genç er yanıtladı:

- Bizi burada bıraktılar.
- Neden?
- Neden olacak, bu erler hastalandı. Ardos'a gidecek olan iki tabur asker bu döküntüleri yanımızda götüremeyiz, deyince boşaltılmış bu köyde bizi bıraktılar. "Ya gelir alırız ya da arkamızdan daha sonra geleceklere sen de katılırsın" dediler...
- Seni neden burada bıraktılar?
- Ben doktorum.
- Doktor mu?
- Evet, bu yıl son sınıfa geçmiştim. Daha sonra beşinci sınıfları da cephelere dağıttılar. Ben ilk önce Erzurum'a geldim. Daha sonra iki taburla birlikte günlerce yürüyerek bu köye geldik. Şimdi ise adını sanını bilmediğim bu köyde bizi bıraktılar.
- Köyde kimse yok mu? -Yok.
- Evlerde soba da mı yok?
- Hiçbirinde soba yok... Ocak diye tabir edilen ilkel şömineler var. Ancak yakacak odun bulamadık. O nedenle ateş yakamadık. Aslında dışarıdaki ağaçları kesecektim ama ne bir kürek, ne bir balta hiçbir şey bulamadım.
- Bunların nesi var?
- Bunlar tükendiler. Kalpleri tükendi. Yarı donuk halde buraya sığındık, biraz daha iyiler ama yapacak bir şey yok... Hem bitlidirler de.

Ziver duyduklarından şaşkına dönerek yine sordu:

- Ne demek tükendiler, kalpleri tükendi ne demek?

Genç doktor kapıda bekleşen diğer takım erlerine:

- İçeri girin, dedi. Böylece içerisini bir nebze olsun ısıtırız. Anlatayım. Erzurum'da öğrenmiştim. Bildiklerimi hatırlamak için size de anlatayım.
Bu askerler ilk önce gıdasızlık yüzünden zayıf düşmüşlerdir. Günlerce yürümüşler iyice beslenemeyince zayıflamışlardır ama hep yürümeye zorlanmış, bin bir güçlük içinde kendilerinden üstün bir gayret göstererek yürümüşlerdir. Bunun sonucunda yumruk gibi olan kalpleri daha fazla kan pompalamak için daha hızlı bir şekilde çarpmış durmuştur. Sonra kalpleri büyümüş ve beş on yaş birden yaşlanmışlardır. Erzurum'da bu tür askerlerin yakalandığı hastalığa yaşlılık hastalığı da diyorlardı.
- Peki, bu durumda ne olacak?
- Bilmiyorum ama bunların bir mucize olmadan ayağa kalkmaları mümkün değil. Ancak günlerce ve haftalarca iyi bir şekilde beslenirse, belki kendilerini toplayabilirler ama ne ileri gidebilirler ne de geri. Benim de onları yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Sen kal, denilince hiç itiraz etmedim. Hem istesem de bu havada bilmediğim yerlerde tek başıma yola çıkamam.
- Dışarıda bir er vardı. Donmuş, kurtlar ısırık içinde bırakmış.-
- O mu, biz gelirken de oradaydı. Hatta bizimkiler kendisini Rus askeri sanıp tam siper aldılar ama sonradan donduğu anlaşıldı. Herhalde daha önceki kafilede burada konaklamışlar, kendisini nöbetçi olarak dışarıda bırakmışlar.
Ziver duyduklarına inanamıyordu.
- Biz ise, Ardos'a, Oltu'ya ilk yürüyen kafileyiz, diye düşünüyorduk.
- Yanılıyorsunuz. Ne siz ilksiniz, ne de biz. Kar, üç dört gündür lapa lapa yağıyor. Daha önce yollarda hep sağda solda döküntüler gördük. Donup kalmışlar.
Oda, içerideki kalabalığın nefesleriyle biraz olsun ısınmıştı. Kendilerine gelen takım erleri acıktıklarının farkına vardılar... Çantalarından çıkardıkları peksimetleri dişlemeye başladılar. Bir parça da doktora uzattılar. Doktor istemedi. Çantasından neredeyse kemik gibi sertleşmiş bir parça tayın çıkardı.
- Kaç gündür şu ekmekle idare ediyorum.
- Yatanlar ne yiyor?
- Onlara da çantalarında ne varsa bulup yedirmeye çalışıyorum. Tayınları ağızlarına kırıntılıyorum. Kuşlar gibi besliyorum onları. Bazen ateşleri çıkıyor, dışarıdan kar alıp alınlarına koyuyor, bileklerini kar ile ovuyorum. İşe yaradığını sanıyorum...
- Çavuşuma da bir baksan doktor...
- Biraz ısınsın. Belli ki soğuklamış.
- Soğuklamak ne kelime donuyorduk! Ardos buraya uzak mı?
- Bilmem. Yalnız Rusların Ardos'a kadar çekildikleri söyleniyor... Bizim askeri oyalamak için hep vur kaç yapıyorlarmış. Esaslı bir dövüşten kaçıyorlarmış. Bu haber bizim askerin moralinin düzelmesine neden oldu. "Rus bizden korkuyor, şuna yetişip tepeleyelim hatta diğer birliklerden önce Sarıkamış'a girelim" demeye başladılar.
- Sarıkamış'a mı? Daha Oltu'ya bile ulaşamayan birlikler Sarıkamış'a girme rüyaları mı görüyorlar?
- Evet, niye şaşırdınız?
- Doktorum buraları az çok bilirim. Sarıkamış çok çok uzaklarda. Dağların ardındaki dağların ardında. Bir dağı aşarsın, bir dağ karşına çıkar. Onu da aşarsın, bu kez daha büyük, daha yüksek dağlar çıkar, işte bu dağlar Allahü Ekber Dağları'dır... Bu dağların ardındadır Sarıkamış.
- Orasını bilemem. Hele Sarıkamış'ta yiyecek, silah ve cephane depolarının olduğunu, burası ele geçirilince, isteyenin istediği kadar bunlardan alacağı söylenmiş askere. Asker hep bu hülyalar içinde yürüdü. Kendi yiyeceksizliğine aldırmadan... Fakat dağlar sertleşince döküntüler de arttı.
Ziver hiçbir şey diyemedi. Sustu kaldı. Yerde yatan Faik Çavuşa baktı. Konuşmak istemiyor, ısrarla susuyordu.
Takım erleri ve Ziver başta olmak üzere herkes şaşkındı. Nasıl bir yolculuğa çıktıklarını düşünüyorlardı. Yerde yarı baygın bir şekilde erlerin arasında yatan Faik Çavuş kendine gelir gibi oldu. Gözlerini açtığında yanında yatan erlerin farkına vardı.

Heyecanla mırıldandı:

- Öldüm mü yoksa?

Ziver ve diğer erler zoraki gülümsediler:

- Hayır, daha ölmedin. Şükür ki, yaşıyorsun.
- Neredeyiz?
- Bir köye sığındık çavuşum.
- Beni kaldırın.
İki er hemen koşarak Faik Çavuşun kollarına girip onu bir köşeye oturttular. Ziver kırık bir camdan yapılmış pencereden dışarıya baktı.
- Akşam oluyor. Bu akşam burada kalırsak sabah erkenden yola koyulabiliriz.

Genç doktor:

- Burada istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Buna en çok ben memnun olurum, dedi.
- İstersen sen de bizimle gel doktor.
- Nasıl gelebilirim ki. Bu hastalar bana emanet. Sizin yolunuz açık olsun.
Bütün gece boyunca erler ve yaralılar birbirine daha da sokuldular. Ancak evde üzerlerine örtecek ne battaniye ne de yorgan vardı. Kah uyanık kah yarı uyanık sabahı ettiklerinde, Faik Çavuşun da yer aldığı takım hazırlanmaya başladı. Gitmeleri gerekiyordu. Ne olursa olsun yola devam etmeliydiler. Burada kalacak hasta erlere ve genç doktora acımadan da edemiyorlardı.
Faik Çavuş ise çok derin bir uykudan uyanmış gibi tatlı bir mahmurluk içindeydi. Çok yorgundu ama gitmeleri gerektiğini biliyordu.

Bu yüzden doktora veda ederken kendisine:

- Bizimle gel, dedi tekrar. Veya bu yakınlarda yaralıları taşıyabileceğimiz bir köy var mı?
- İnanın hiçbir fikrim yok. Etrafımızda ne var bilemiyorum. Bilsem de bir şey değişmez zaten. Öleceksem de, hastalarımla kalacağım. Sizin yolunuz açık olsun.
- Peki...
Doktorla vedalaşırken, Ziver kendi peksimetini doktorun cebine soktu. Doktor dolu gözlerle onların arkalarından bakakaldı.
Takım tekrar yola koyulmuştu. Bu ıssız köyde bıraktıkları hasta askerlerden dolayı hepsi üzgündü. Dışarıda arsız bir ayaz vardı...
Yürürken sık sık geri dönüp köye bakıyorlardı. Genç doktor kapıda durmuş onlara el sallıyordu. Gidenler onun el sallamasından bir tuhaf olmuştu.
Faik Çavuş ve takım erleri içlerindeki acının büyüdüğünü hissettiler. Az sonra gözden kayboldular.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1914-1915 SARIKAMIŞ HAREKATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:53

4. BÖLÜM

18. Tümen Komutanı Albay Mustafa Nimet, Azapköy civarında ilerlerken karlar içinde bir küme gördü. Meraklandı. Daha önce burada bir gösteriş taarruzu yapılmıştı. Hemen o tarafa doğru yürüdü. Yürüdükçe sağda solda yatanları gördü. Bunların ilerisinde ise bazı erler üst üste yığılmıştı. Albay Mustafa Nimet yerde yatanların kimler olduğunu merak ediyordu. Yerde yatanları kar yarı yarıya örtmüştü. Biraz daha yaklaşınca yerdeki erlerin Osmanlı askeri olduğunu anlamıştı. Çünkü Rusların uzun kaputları, kalın başlıkları vardı ama yerdeki neferlerin üzerlerinde ne kaput ne de kaim başlıklar vardı. Çantaları sağa sola saçılmıştı. Yerde dağınık halde duran erata dikkatlice baktı. Ne yazık ki bunlar Osmanlı askeriydi.
Mustafa Nimet Bey gördüğü manzara karşısında iliklerine kadar dondu. Hiç böyle bir şey görmemişti. Bazıları süngülenmiş ve silahların kabzaları kırılmış, sağa sola atılmıştı. Biraz daha ilerleyince, üst üste yığılmış erlerin arasında iki subayın olduğunu gördü.
Ruslar esir aldıkları iki subay ve 34 eri bir vadi içinde süngüleyerek şehit etmişler, yürüyüşlerini zorlaştırmalarını istememişlerdi. Üstelik er ve subayların kırılan tüfek kabzaları cesetlerin yanına atılmıştı.

Albay toprakla örtemedikleri, mezara gömemedikleri bu erlere dolu gözlerle baktı. Yavaş yavaş yağan kar tanelerinin askerlerin üzerine düşmelerine daldı gitti. Kar taneleri toprağa verilemeyen bu erleri örtmek, Rusların anlaşmalara aykırı olarak yaptıkları bu kötü davranışı kapatmak istiyordu sanki. Bazen sert esen bir rüzgar yerden karlan kaldırıyor, her tarafa savuruyor, yerde yatan askerlerin gözlerine, ağızlarına, kanayıp donmuş yaralarına karlan dolduruyordu...
Bu vatan evlatlarının anneleri ve babalan bir zamanlar bebek iken besledikleri evlatlarının, bu şekilde beyaz karlar altında kefen misali örtülmelerini görseydi acaba ne düşünürlerdi? Bunu kendine soran Albay Mustafa Nimet iliklerine dek titredi...

Sonra kendi kendine söz verdi:

- Bu hareket Rusların yanına kar kalmayacak! Geri dönerken, erlerine şehitleri bir araya toplayıp taşla üzerlerinin örtülmesini emretti. İçi kan ağlayarak, "Hiç olmazsa kurtlar parçalamasın" dedi...
Yüzbaşı Baki taburundaki erlere baktı. İçi sızladı. Çoğunun kaputu ve ayaklarında doğru dürüst botu yoktu.

Sakalları uzamış, avurtları çökmüş yüzlere bir şeyler söylemek ve erleri heyecana getirmek istiyordu:

- Askerlerim, halinizi görüyorum. Üşüyorsunuz. Üzerinizde doğru dürüst kaputunuz bile yok ama gözlerinizde bir heyecanın ışıltılarını seziyorum. Tüm bu yokluklara karşı elinizden geleni yapacağınızı sanıyorum.

Vatanımız zor günler geçirmektedir. Bu zor günlerde yokluklar bizi yıldıramaz. Yıldırmamalı. Elimize geçen fırsatları iyi değerlendirmeliyiz. Osmanlı Devleti eski gücüne kavuşabilir. Kafkasları alıp Turan içlerine doğru ilerlediğimizde her şey daha kolay olacak, inanın bana. Çünkü orada Rus'un çizmesi altında inleyen milletlerimiz de bize katılacak. Bir zamanlar Orta Asya'dan kalkıp geldiğimiz yerlere gitmek kim bilir belki de bize nasip olacak. İşte bu ümit, işte bu düşünce bizim içimizi ısıtmaktadır. Size duyduklarımı da söylemek isterim. Hopa civarında ilerleyen Teşkilat-ı Mahsusa'daki arkadaşlarımız yolların çatallandığı yerlere "Kafkaslara gider diye yazmışlar. Elimde olsa ben de bu yazılardan yazar, her yol çatına bunları dikerdim. Üzerine de "Orta Asya'ya gider!"yazardım...
Rusları, işte görüyorsunuz. Bizim karşımıza çıkıp savaşmaktansa oyalama taktiği yaparak geriye çekiliyorlar. İnatla bize karşı koymuyorlar. Peki, soruyorum size, bu kara kışta bizi bu beyaz dağlara sürükleyen sevda nedir? Vatan sevdasıdır! Osmanlı'nın eski sınırlarına kavuşması sevdasıdır. Hatta eski sınırların ötesine taşıma düşüncesidir. İşte bu büyük düşünce ile ümit ile karlı dağlar dahi kolayca aşılır. Biz vatan yolunda birer Ferhat'ız. Dağlan delmesek de dağları aşmak için buradayız.
Meyus olmayınız. Ümitsiz olmayınız. Dağlar önümüzde birer engel değildir.
Allah yardımcımız olsun...
Yüzbaşı yaptığı konuşmayla askerlerini silkelemek, kendilerine gelmelerini istemişti. Ancak küçük heyecan dışında erlerin gözünde yine aynı hüzün vardı. Bir süre daha erlerine baktı. Sonra emir vererek çadırına gitti.

Yüzbaşı Baki kendi kendine konuştu. "Ben bu toprakları, bu memleketi, bu insanları ve askerimi seviyorum. Onlar beni seviyorlar mı?"
Bu soruya kendi de cevap vermedi. Sevinç içinde çamların arasına doğru yürürken sonradan "Kim bilir" dedi. "Kim bilir?"
Soğuk kış gününde ressamlara ilham verecek kadar güzel tabloyu seyretmeye başladı. Dalgalı bir topografya üzerindeki çam ağaçları karla kaplanmıştı. Uzayıp giden beyazlık içine de bir esenlik vermişti sanki.

Kabaran duygularına engel olamayan Yüzbaşı Baki'nin dilinden bir eski şarkı döküldü:

Gönlüm yine bir afeti hicrana dolaştı. Sevdayı muhabbet başıma gör neler açtı Bu hali perişanıma düşman bile şaştı Yine sevdayı muhabbet gör neler açtı?
31. Tümen Oltu-Kosor caddesinin güneyinde, 30. Tümen ise kuzeyinde olmak üzere Penek Bölgesinde mevzilenen Ruslara saldırma hazırlığı içindeydi. Ancak Rus kuvvetlerinin üstün birliklerden kurulu olduğu yönünde keşif raporları geliyordu. Bu durumda ne yapılacaktı?
31. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi ile 30. Tümen Komutanı Yarbay Ali Osman ve kurmayları saatlerce neler yapabileceklerini konuştular. Sonunda Rus kuvvetlerinin üstün silah ve asker sayısı göz önünde bulundurularak, sessiz ve ani bir hücum yapılmasına karar verildi. Bu baskında tek bir mermi bile atılmayacak, düşman süngü ile yıllardır mevzilendiği yerlerinden sökülüp atılacaktı. Ancak bu hücumu hangi tümenin yapacağına bir türlü karar veremiyorlardı. Her iki tümen komutam bu saldırıya kendi birliklerinin gerçekleştirilmesini istiyordu. Eğer bu taarruzda bir başarı kazanılacak olursa, tümen komutanları bu başarının çok önemli olduğunu düşünüyorlardı.
Saatlerce süren tartışmadan sonra bölgeye daha yakın olan 30. Tümenin bu taarruzu gerçekleştirilmesine karar verildi. 31. Tümen de 30. Tümenin harekatını izleyecek, gerekirse yardımda bulunacaktı...

Albay Hasan Vasfi, Yarbay Ali Osman'a şans dilerken adeta gıpta ediyordu:

- Başarılı olmanızı can-ı gönülden diliyorum. Zorda kaldığınız en kısa süre içerisinde yanınızda olacağımızdan emin olabilirsiniz.
- Teşekkür ederim.
Yarbay Ali Osman daha sonra kurmayları ile tümenin konakladığı yere gelmişti. Penek Köyündeki evlere, ahırlara, samanlıklara yerleştirdiği askerin birkaç gün daha dinlenmesi gerekiyordu. Eratın yarısı ise çadırlardaydı. Uzun yürüyüşler sırasında az da olsa döküntü vermişlerdi. Tümen komutanının endişesi köydeki sıcak evlerde bekleşen neferlerin daha da bitlenip bir humma salgınına maruz kalmasıydı. Bir yandan da iyi dinlenip ve iyi beslenmek gerekiyordu. Bunun bilincinde olan Yarbay Ali Osman iaşe subayını çağırıp bugün ve yarın eratın çok iyi beslenmesini istedi.

İaşe subayı hemen itiraz etti:

- Efendim yiyecek stokumuz hızla azalıyor, idareli kullanmamız lazım.
- Bana bak! Öbür gün ölüme yollayacağım askerime yiyecek konusunda kısıtlama getiremem. Karınları çok iyi şekilde doyurulacak tamam mı?
- Baş üstüne efendim.
- Bu arada, ne kadar döküntü verdik, ne kadar hastamız var, hepsinin çıkarılmasını istiyorum.

Sonra haritasının üzerine eğilip çalışmaya başladı. Bu iki gün zarfında çok dikkatli olmalıydılar. Rus ajanlarının ve Ermeni casuslarının tümen erleri içinde dolaşması muhtemeldi. Sabaha kadar çalışan 30. Tümen Kurmayları eksiksiz bir taarruz planı hazırlamak için ellerinden geleni yapmışlardı.
Yarbay Ali Osman Bey en kısa sürede saldırıya başlamak düşüncesinde idi. Bunun içinde iki günlük bir dinlenmeyi yeterli görüyordu. Ertesi sabah şafak sökmeden süngü hücumu ile başlayacak, ani bir saldırıyla Rusların yıllardan beri hazırladıkları mevzilerin, siperlerin içine girilecekti. Eğer başlangıçta üstünlük sağlanamazsa, saldırının başarıya ulaşma şansı çok zordu. Bunu iyi bilen tümen komutanı en tecrübeli ve dinç birliklerini ön saflardaki saldırıda kullanmak istiyordu. Bu birliklerin bazıları Balkan Harbi'nde büyük yaralılıklar göstermişti. Ancak çok sayıda da tecrübesiz, ilk defa silah kullanacak askeri de vardı.
Saldırının şafak vaktinde gerçekleştirilmesini isteyen Yarbay Ali Osman Bey o gece hiç uyumadı. Emrindeki erleri, çok iyi donatılmış Rus askerlerin üzerine süreceğini düşündükçe kendisini sıkıntı basıyordu. Birçok vatan evladı bu saldırıya katılacaktı. Kimi ölecek, kimi yaralanacak, kimi de belki donacaktı. Ancak Oltu'ya yakın olmaları yaralıların buraya kısa sürede sevk edilmesi için avantaj sağlıyordu. "Bu konuda bari teselli bulabilirim" dedi kendi kendine. Sonra sıcak, küçük karargah evinden çıktı. Tek başına karanlık ve karlar içinde yürüdü.
Gecenin koyu karanlığının beyaz karların üzerine çökmesini büyük bir tezat olarak nitelendirdi. Gece ve kar yani siyah ve beyaz... Türk ile Rus, ölüm ve yaşamak kadar birbirine zıt şeylerdi... Kendini şöyle bir dinlediğinde hüzünlendiğini anladı. "Kolay değil" dedi kendi kendine tekrar. "Buraya gelirken, yürürken, bunca askerin çile çekmesi... Donuklar, döküntüler... Kolay değil hiç değil... Keşke bu harekata daha değişik koşullar altında hazırlansaydık..."
Bir süre sonra odasına döndü.

Emir subayına sordu:

- Her şey hazır mı?
- Hazır efendim.
- Şafağa ne kadar var?
- Üç saatten fazla efendim.
- Süre kısalmış uyumaya değmez.
- Çayın var mı?
- Bir haftadır çayımız yok. Ancak size bitki çayı verebilirim. Köylülerden almıştım.
- İyi ya, ver bakalım.
Çayı yudumlarken Ali Osman Bey pencereden karanlığa baka-kaldı. Sanki bir şey görecekmiş gibi belirli belirsiz ışıkları izledi.

Sonra hazır yolda duran emir subayına döndü:

- Bunlar, dedi ışıkları göstererek, çadırlarda titreyen askerlerimin mumlan... Sadece titreyen biz değiliz bilesin. Koca memleket, koca Osmanlı titriyor. Milletim titriyor. Kimi soğuktan, kimi korkudan, kimi de parçalanmaktan kimi de savaşı kaybetmekten titriyor. "Hasta adam" diye tanımlıyorlar bizi. Hasta adam... Yani ölüme mahkûm. Eli kolu bağlanmış, son nefesini vermesi beklenen biri gibi hakkımızdaki düşünceleri. Bizi bu dağların ayazında buraya getiren şey nedir bilir misin?
- Vatan sevgisi efendim...
- Elbette ama buraya büyük bir ümidi, büyük bir hayali gerçekleştirmek için geldik. Kaç senedir büyük düşünememenin acısı vardı içimizde. Büyük düşler, büyük gayretlerle gerçekleştirilir. İşte biz bu düşüncelerle canımızı bu dağlarda vermeye geldik. Kafkasya Seferi'nin özü budur. Başarabilir miyiz? Belki. Gönül donanımlı daha iyi asker, silah, giyecek ve yiyecek ile büyük düşlerin peşine düşmeyi isterdi. Fakat yok. Buna imkan olmadı yıllardır. Belki bundan sonra da olmayacak. Biz bu denemeyi yapmaya mecburuz. Her başarı bizi daha iyi günlere, her başarısızlık da bizi daha kötü günlere götürecektir.
Buradaki bir başarı, paslı bir kilidin açılmasına neden olur. Sonra nice kapılar açılır bilinmez. Ama Kafkasya'nın kapısı önündeyiz.
Sonra Yarbay Ali Osman Bey hiç konuşmadı. Gözlerini yine bir şeyler görecekmiş gibi karanlığın içine dikti, İstanbul'u düşündü. Haliç'i, boğazı, yalıları, ahşap evleri, martıları düşündü. İstanbul ne kadar uzaktaydı oysa ama vatanın her karış toprağına biraz İstanbul'un gölgesi düşüyor, buralar bile İstanbul'un bir parçası oluyordu sanki. Bu benzetmeye, bu tahlile Yarbay Ali Osman Bey de şaşırdı... Ne kadar süre geçti bilmiyordu. Bazı erlerin seslerini duydu. "Vakit geldi demek." Dışarı çıktı. Son hazırlıkları kontrol eden subaylarının yanına gitti.
Asker saflar halinde hazırlanıyor, çantalarını bir kenara bırakıyorlardı. Hepsi süngülerinin yuvalarına oturup oturmadığına bakıyorlardı. Karanlığın içinde, çadırlardan yansıyan ölgün mumların ışığında, sıcak bedenlere girecek, saplanacak süngülerin soğukluğu hemen fark ediliyordu. Çeliklerin üzerine düşen solgun ışık çeşitli oyunlar oynayarak, süngüleri gizemli bir parıltıya boğuyordu.
Erat adi adımlarla yürümeye başladı, işte o an Yarbay Ali Osman Bey lif lif çözüldüğünü sandı.

Kuru çatlak dudaklarından sadece iki kelime döküldü:

- Allah yardımcımız olsun!

Birliklerin yanında yürüyen komutanlar ise son ve kesin emirlerini veriyorlardı:

- Tek mermi atmayacaksınız!
- Ateş yakmayacak ve sigara asla içmeyeceksiniz!
- Yüksek sesle konuşmayacaksınız. Biraz sonra konuşmanız da yasak.
- ilk andaki hücumumuz çok önemlidir.
- Rusları süngülerimiz ile söküp atacağız.
- Kaçan olmaz ama kaçan kim olursa, ilk gören kaçanı gözünü kırpmadan vuracak!
- Yılmak ve korkmak yok!
- Ruslar bizden korkuyorlar.

Bu uyarıları dinleyen erlerin baktıkları yegane şey süngüleriydi. Şafak sökmek üzere iken yaşamları bir bir gözlerinin önünden geçiyor, geride bıraktıkları sevdiklerini düşünüyorlardı. Bazıları geri dönmesinin ya da hayatta kalmasının çok zor olduğunu biliyor "Bu ıssız dağ başında mezarım olacak mı?" diye iç geçiriyordu. Ancak hepsinde kırık bir ümit vardı... Belliydi ki, yüreklerine ve bileklerine çok iş düşecekti. Bu zor görevin altından kalkabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardı.
Karda bir süre yürüdükten sonra kendilerine hedef olarak gösterilen yere çok yaklaşmışlardı. Biraz aşağıda Rus siperleri vardı. Asker bir yay gibi gerilmiş, fırlamaya hazır ok gibiydi. Artık hayat ile ölüm arasındaki ince çizgideydiler. Gözleri kısılmış, komutanlarının vereceği işarete bakıyorlardı. Zamanı kemiren akrep ve yelkovan baskın saatinin geldiğini gösterince, komutanlar kendilerine bakan erlere işaret verdiler. Bu işaretle erat sanki büyük bir dağın yamacında aşağıya kaymayı ve düşmeyi bekleyen çığ gibi sessiz bir şekilde Rus siperlerine doğru akmaya başladı. Süngüleri önde olduğu halde bağırmayı çok istiyorlar ama emir gereği bağıramıyorlardı.
Ruslar ise Türklerin uzun bir zamandan beri harekat hazırlıkları içinde olduklarını biliyorlardı ama onların bu şekilde aniden saldırıya geçeceklerini hiç beklemiyorlardı. Öncü birlikleri geri çekilmeye, bağırmaya bile fırsat bulmadan Türk süngüleri tarafından öldürüldü. Siperlere girdiklerinde boğaz boğaza sürüp giden çarpışmalarda kah ilerleniyor kah da geri çekiniliyordu. Bu gelgitlerle ümide ve ümitsizliğe tutunan erler, gayret etmek için pazara çıkardıkları canlarını dişlerine takıyorlardı.
Ruslar saf saf üzerlerine bir kara bulut gibi gelen Türk askerlerine karşı makineli düzeneklerini kurmaya çalışıyorlardı. Tüfeklerle yoğun bir biçimde ateş ediyorlardı. Bu şekilde ateş barajını aşan Türk erleri daha da ileri gitmek için süngülerini konuşturuyorlardı...
Akşama dek süren çarpışmalarda Türk askerleri çok kayıp vermişti ama siperler alınmıştı. Ancak muharebenin gece de süreceği belli oluyordu. Önemli bir direnme merkezini Ruslar kolayca ellerinden çıkarmak istemiyorlar, karanlıkta da can pazarı sürüyordu. Türklerin ısrarlı hücumları karşısında Ruslar Penek'ten çekilmek zorunda kaldılar.
Şimdi siperlerde Türkler vardı, yaralılarını topluyor, şehitlerini gömmek için ise sabahı bekliyorlardı.

Erzurum'da Amerikalılar tarafından yeni kurulan hastanenin penceresinden dalgın dalgın dışarısını seyretmekte olan Nazım Şakir gözlerinin önünde alabildiğine uzanan beyazlığa bakıyor "Tıpkı çöl gibi" diyordu. "Çöl gibi... Kardan ibaret çöl gibi..." Hastanenin ilerisinde, düzenli bir şekilde sıralanmış çadırlara bakıyor, bu çadırların içinde soğukta titreşen erleri düşündükçe, yüreğinin damla damla kanadığını sanıyordu. Sonra iki sıra halinde yürüyen, elleri çantalı gençler dikkatini çekti. Bu gençler kollarına beyaz kurdele bağladıkları halde hastaneye doğru geliyorlardı. Nazım Şakir bu gençleri merak etti, kollarındaki beyaz banttan dolayı, onların hastabakıcılar ya da sıhhiyeler olabileceğini sandı. Umutlandı. Hiç olmazsa hastalara daha iyi bakılabilirdi. Zira tifüs ortalığı kasıp kavuruyordu. Ancak gelenlerin hastabakıcı olmadığını iyice yaklaştıklarında anladı. Bunlar doktor olmalıydı. Sonradan aklına Erzurum Valisi Tahsin Bey'den doktor istediğini hatırladı. Canla başla çalışan Tahsin Bey ne yapıp ne etmiş, İstanbul'dan doktor getirtmişti. Gerçekten de Tahsin Bey İstanbul'a telgraf üstüne telgraf çekmiş tifüs hastalığının yaygınlaştığından bahsetmiş, doktorlara çok ihtiyaçları olduğunu belirtmişti.
Doktor Nazım Şakir hemen kapıya koştu. Gelenleri karşılamak istiyordu. Kapıyı açmıştı ki iki sıra halinde yaklaşık on altı doktorun hazır yolda beklediğini gördü.

Doktorları getiren subay, Nazım Şakir Beye:

- Efendim bu doktorların sizin yanınızda çalışması emir olundu.
- Buna çok sevindim. Hoş geldiniz arkadaşlar!
- Hoş bulduk!
- İçeriye buyurun.

Çekingen ve yorgun olan genç doktorlar ilaç kokan, hastalığın duvarlarına dahi sindiği binanın içine girerken, ürkeklikleri her hallerinden belli oluyordu. Onların bu halleri Doktor Nazım Şakir'in de dikkatinden kaçmadı. Balkan Harbi'ne gidip ilk görev alışını hatırladı. Neden sonra "Alışacaklar" dedi içinden, her birinin bıyıkları yeni terlemeye başlamış yüzlerine bakarken... "Bu genç yaşta hastalığa, ilaca, yaraya ve ölüme ne kadar çok alışırlarsa işleri o kadar kolay olacak. Allah'ım sen bu gençleri tifüs denen hastalıktan koru." Bu duayı adeta korkarak söylemişti.

Doktor Yüzbaşı Nazım Şakir geçen günleri şöyle bir gözünün önüne getirdi. Artık dayanamayacağını sanıyordu. Sanki ateşler içinde yanıyor, dili damağı kuruyordu. Ancak görevini yapmalıydı. Zor da olsa, Erzurum'a akın akın yollanan hasta ve yaralılara yardım etmeliydi. Hastaların arasında yürürken, birden yere düşmüştü sonrasını hiç hatırlamıyordu. Gözlerini açtığından çok ama çok uzun yıllar geçmiş gibi gelmişti kendisine. Bazı şeyleri hatırlamak istiyordu. Hızla geçmişini yokladı.
Balkan Savaşı'nda görev yapmıştı. Hem de dağlarda çete kovalayan askerle birlikte. Onların yaralarını sarmış, zor zamanlarında yanlarında olmuştu. Savaş bitmeye yüz tutunca, ilk önce camilere yerleştirilen muhacirlere bakmış, daha sonra da kendisini Gülhane Askeri Hastanesi'ne almışlardı. Bir süre de burada görev yaptıktan sonra seferberlik ilan edilir edilmez, Erzurum'a göndermişlerdi kendisini. O da vakit geçirmeden hazırlıklara başlamış, doktor olarak elinden geleni yapmıştı. Kasım ayı başından beri Erzurum'a yaralıdan çok, tifüse yakalanan asker akın etmeye başlamıştı. Tifüsü tıp kitaplarında okuyan Yüzbaşı Nazım Şakir burada askerlerin ne derece ızdırap içinde kıvrandıklarını ve bir süre sonra öldüklerini gördüğünde hayretler içinde kalmıştı, işte o günden sonra en büyük korkusu tifüse yakalanmaktı. Ancak hastalarının hepsi tifüslüydü. Erat kendi arasında bu hastalığa "asicer humması" adını koymuştu. Haklıydılar, hastalık daha çok asker arasında yayılıyordu ama Erzurum'daki askerden dolayı sivil halka da bulaşmıştı humma hastalığı...
Yüzbaşı, her geçen gün çok yorulduğunun farkındaydı. Ancak gücü yettiği kadar hastalarla ilgilenmeye çalışıyordu. Erzurum hastanesi dolunca, bu kez Amerikalılar şehre 300 yataklı yeni bir hastane açmışlardı. İşte bu hastanenin başhekimliğine getirilen Yüzbaşı Nazım Şakir kısa sürede tüm yatakların dolması üzerine ne yapacağını şaşırmıştı, iki doktorla üç yüz askere hizmet vermeye çalışıyordu. Ancak yetişemiyorlardı. Az uyuyor, az dinleniyor, yine de hastaları tedavi etmekte yetersiz kalıyordu. Bunun üzerine Yüzbaşı Nazım Şakir ordu komutanına başvurmuş, İstanbul'dan tecrübeli ve tifüs konusunda deneyimli doktorlar gönderilmesini istemişti ama bir sabah kapısını çalan, okullarını yeni bitirmiş İstanbul Tıbbiyelilerini görünce bu kez hayal kırıklığına uğramıştı. Karşısında bıyıkları yeni terlemiş, yeni mezun olmuş kiminin elinde bir torba, kiminin elinde tahta bir bavul olan genç doktorlar vardı, işte o an Nazım Şakir'in başından kaynar sular dökülmüştü. Salgına karşı hiçbir bağışıklığı ve aşısı olmayan doktorlar gönderilmişti.
Yüzbaşı Nazım Şakir, tam on gün komada kalmış, kendisini daha sonra ağır hastaların olduğu bölüme kaldırmışlardı. Bazı olayları hatırlayamamasının sebebi buydu. İyice artan salgın karşısında genç doktorlar bir bir hastalığa yakalanmışlardı, işte şimdi yanında yatan hasta bu genç doktorlardan biriydi. Hırıltılar halinde soluk alan genç doktor Nevzat'a baktı. Onun halini görünce "Komada" dedi. "Komada..." Sonra kendini dinledi. Elini kolunu oynattı. Yavaş yavaş doğrulmak istedi ama başaramadı, başı tekrar yastığa düştü.

İşte o an da kendisini gören bir hastabakıcı bağırdı:

- Başhekim canlandı.
- Ölmedi.
- İyi olacak...
Bu kelimeler doktorun başına bir çekiçle vuruluyordu sanki. Uzun bir uykudan uyanmış gibiydi. Tekrar doğrulmak istedi. Hastabakıcı bir genç hemen koşup kendisine yardım etti.
- Kendinizi yormayın efendim.
- Bana su ver çocuk.
- Hemen efendim.

Doktor suyu içtikten sonra genç hastabakıcı:

- Efendim sizden ümidi kesmiştik ama kefeni yırttınız, dedi.
Yüzbaşı hiçbir şey diyemedi. Sadece ve sadece kendini toplamaya çalışıyordu. Ayağını yere basmaktan korkuyordu. Hiç gücü kalmamıştı. "Bir şeyler yemeliyim." dedi hastabakıcıya.
- Efendim, siz şöyle doğrulup oturunuz, ben hemen size yiyecek bir şeyler getiriyorum.
- Sağ ol.

Daha sonra yanına gelen iki ihtiyar doktor, Yüzbaşı Nazım Şakir'e takıldılar:

- Acı patlıcanı kırağı çalmaz.
- Biz yaşlı olduğumuz için artık bağışıklık kazandık herhalde ama genç doktorlar bir bir hastalanıyorlar.
- Yazık. Onlar buraya gelirken ne umutlarla geldiler. Şimdi tifüsün kollarında can çekişiyorlar.
- Yanınızda yatan genç bir doktor... Ancak ondan ve sizden ümidi kesmiştik ama siz kefeni yırttınız. Ama onun durumu kötü.
- Hastalar nasıl?
- Her geçen gün kurtulanlar azalıyor.
- Bu kötü işte...
- Efendim hastalık çok hızlı ilerliyor. Baş edemiyoruz. Ne gereği gibi temizlik ne de aşı var.
- Yaptığımız iş hastaların acısını ve ağrısını dindirmekten ibaret... İyi beslenseler, temizlenseler belki hastalığa bu kadar kolay yakalanmayacaklar.
- Zor, dedi. Nazım Şakir. Bu iki kelimeyi o kadar güçlükle söylemişti ki yorulduğunu hissetti.

Geçen günler içerisinde Nazım Şakir hastanede çalışmalarına başlayabilmişti. Ancak kederliydi. Çünkü kendisine yardımcı olsun, diye gönderilen doktorlar bir bir tifüse yakalanıp ölüyordu...
Doktor Nazım Şakir hangisine yansındı? Memleketin evlatlarına mı, onların ana ve babalarına mı? Yoksa buraya bin bir umutla gelen genç doktorlara mı?
Viziteyi çıktığı gün, bit dolu bir hastayı muayene ederken hastada hiç bit kalmadığını hayretle görmüştü. Bunun neden olduğunu anlamaya çalışırken, hasta bir kaç gün sonra ölmüştü. Doktor Yüzbaşı Nazım Şakir bunun olağan bir vaka olmadığını biliyordu. Diğer hastalarda da bu bulguyu aramaya başladı. Bir kaç hastada bit kalmamıştı. Bu hastalardan birinin sıcaklığı 39 dereceden yüksekti. Diğerinin ise sıcaklığı 36 dereceden düşüktü. Bu iki hastayı ciddi bir şekilde incelemeye başladı. Ancak bu iki hastaların da birer gün arayla öldüğünü gördü. Sonunda şu kanıya vardı; Öleceği belli olan hastalan bitler bile terk ediyordu. Yani 39 dereceden yüksek ve 36 dereceden düşük vücut sıcaklıklarında bitler barınamıyor, o hastayı hemen terk ediyordu.
Bu bulgudan üç gün sonra Nazım Şakir genç bir doktoru muayene ediyordu. Hastanın sıcaklığı gittikçe yükselmiş. Neredeyse 39 dereceye ulaşan ateş nedeniyle genç doktor sayıklayıp duruyordu. Bir süre sonra ise ateş düşmeye başlamıştı. Kendine gelen doktor da ateşin düştüğünü görünce sevinmiş, vücudunda bit kalmadığını, çok yakında hastalığı atlatacağı kanaati hasıl olmuştu.

Ancak Yüzbaşı bunun iyiye değil de kötüye doğru bir gidiş olduğunu genç doktora söyleyemedi:

- Merak etme iyileşeceksin dostum, diyerek kendisine moral vermişti. Bile bile yalan söylemişti.

Genç doktor da neşelenmişti:

- Sonunda bu hastalığı yendim. Ben de artık bağışıklık kazandım. Tifüs bana bir şey yapamadı, diye konuşuyordu.

Ancak genç doktorunun ateşi 36 derecenin altına gelince Doktor Nazım Şakir hastayı muayene ederken:

- Bak doktor kaşıntım geçti. Bu bitler gitti anlamına gelmekte, dedi.
- Evet bitler seni terk etmiş genç dostum.
- Elbette, ben bu hastalığı atlatacağım efendim.
- İnşallah, dedi Nazım Şakir, inşallah...

Genç doktor onun durgun olduğunu görünce korkuyla sordu:

- Yoksa siz bu hastalığı yendiğimi düşünmüyor musunuz?
- Yendiniz dostum, yendiniz.
- Elbette hiç bitim kalmadı efendim.

Bu arada Nazım Şakir genç doktora takıldı:


- İstersen sana benim bitlerden verebilirim.
- Yoo istemem efendim. Kimsenin malında gözüm yoktur.
Nazım Şakir artık gözlerin sönmekte olan genç doktorun bu nüktesine güldü.
Başını okşadı.
- Fazla mal göz çıkarmaz evlat, dedi.

Genç doktor gülüyordu ki gülmesi aniden dondu. Bakışları sabitleşti. Zor nefes alıyormuş gibi ağzını açtı. Bir eliyle Nazım Şakir'in elini kavramak istedi. Başaramadı. Gözleri daha da büyüdü büyüdü ve öylece kalakaldı. Nazım Şakir bir kez daha yıkılmıştı. Genç doktorun gözlerini kapadı. İçinde büyük bir boşluğun olduğunu hissetti. Bu boşluk her geçen dakika büyüyor, büyüyor, ne var ne yoksa yutacak hale geliyordu. Gözleri dolu dolu genç doktorun sarı saçlarını okşadı. Okşadı...
Ne yapacağını şaşırdı sonra hastanenin bahçesine çıkıp karlar içinde tek başına gezindi. Dışarıdaki kar ve soğuk kendine gelmesine yardımcı oldu. Bunlar hayatın gerçekleriydi. Ölüm de savaş da. Ancak bunca hayat dolu, ömrünün baharında, ölüme İstanbul'dan koşan meslektaşları için Nazım Şakir'in yüreği durmadan kanıyordu.
Şimdi bir gonca gül tüm dikenleri ile ruhunu çiziyor, kalbini kanatıyordu.
Lapa lapa yağan karlar Nazım Şakir'in tuzlu gözyaşlarına sarılıp yere beraber düşüyordu. Kar, her şeyi örtüyordu gözyaşlarını, toprağı, taşı ve toprağa verilenleri. Kar, bir tek anne ve babaların evlatlarından yana duyduğu endişeyi ve acıyı ört emiyordu. Bunun böyle olduğunu Nazım Şakir Bey çok iyi biliyordu.

Erlerin geçtikleri yollarda her şey beyazın istilasına uğramıştı. Dereler, şelaleler donmuş, çam ağaçları karın ağırlığından yer yer eğilmiş, kavak ve söğüt ağaçları ise adeta iskelete dönüp buz tutmuşlardı.
Öğleden sonra kar yüklü bulutlar dağılmış masmavi berrak bir gökyüzünde güneş görünmüştü. Isınmak için her şeyi denemekte olan erler güneşin yüzünü göstermesinden dolayı memnundu. Çünkü bir nebze olsun güneş ışınlarıyla ısınabileceklerdi. Hele gördükleri manzara, üşüyen yüreklerini dahi ısıtacak cinstendi. Yoğun bir sisin içinden yükselen tepeleriyle dağlar adeta piramitler gibi duruyordu. Siste boğulacakmış da, başını nefes almak için dik tutmuş dağlar, omuz omuza uzayıp giderken, bir kar çölünden ibaret araziye bakmaktan gözleri kamaşıp sulanıyordu. Kristalleşmiş ve çiğnenmemiş karlarda sanki gökyüzündeki gibi binlerce belki de milyonlarca yıldız yanıp sönüyordu. Sanki geceleyin gökte salınıp duran yıldızlar gündüz karlar içine düşmüşler de ışıldayıp duruyorlardı.
Hepsinin gönlü her türlü zorluğa karşın yine de sevgi doluydu. Aç da olsalar, açık da olsalar gönüllerinde hep bir ümit işiyordu.

Yol boyunca söğüt ve kavak ağaçlarının buz tutan dallarını gören erler bu güzel manzarayı birbirlerine göstermeden edemiyordu:

- Bak ağaçlar buz tutmuş.
- iskelete dönmüşler.
- Buzdan ağaç olmuşlar.
- Her taraflarını kar ve buz sarmış.
- Bizim gibi baksanıza, bizim de her yanımızı kar ve buz sarmadı mı?
- Sardı ya.
- Ama bu ağaçlar buz tutmuş değil onlar beyaz çiçeğe durmuş ağaçlardır, dedi birisi.
Diğerleri bu benzetmeye şaşırdı. Çok ince ve güzel bir benzetmeydi. Bu zor şartlarda dahi savaşa giden askerlerin gönüllerinin ne kadar temiz, ne kadar insani olduğunun bir iziydi bu benzetme. Onca karamsar hava içinde yapılan bu benzetme her ere değişik gelmiş açıkçası bu sıra dışı benzetme çok hoşlarına gitmişti...

Diğer bir er sohbete katıldı:

- Öyleyse yerde parlayan, ışıldayan karlar değil o zaman. Gökteki yıldızlar bir bir yere inmiş ve bizim için ışıldıyorlar...
Bu benzetme de diğerleri tarafından beğenildi... Artık dağların yorgun ve beyaz omzuna başını dayamaya başlayan güneşin ışınları gittikçe olgunlaşıyor, altın sarısından koyu sarıya ve kızıl renge dönmeye başlıyordu.

Karanlıkta ve soğuğun koynunda yapılan yürüyüşte askerler bilinçsizce ilerlemeye çalışıyordu. Hiçbir şey düşünemiyorlardı artık. Sanki gündüz güzellikleri gören bu erler değilmiş gibi sadece ve sadece yürümeye çalışıyorlardı. Bakışları sabitleşiyor, önündeki arkadaşını görmeye ve onun izine basmaya şartlanmış olan vücutları karanlık içinde daha da ağırlaşıyordu.
Bazen bir karış bazen de dize kadar kar içinde yürüyen erler giydikleri çarığın etkisiyle ayaklarında ilk önce ağrı hissediyorlardı. Ancak bu ağrıya aldırmadan yürüyorlar, sonra ağrının geçtiğine seviniyorlardı. Yola devam ettiklerinde, ilk önce ıslanan ve çarık tarafından bir mengene gibi sıkılan ayak parmaklarını hissetmiyorlardı. Bu hissizlik onların işlerini kolaylaştırıyordu.

Sadece hızlı yürümeye çalışan erler hiçbir ağrı hiçbir acı hissetmeden yürüyorlardı. Ancak hissizlik yürüdükçe artıyor, ayağının tümünü sarıyor, bileğe gelince yere basamayan er aniden yere düşüyordu. Bir süre karlar üstünde dinlenen erler geride kalmamak için tekrar yola koyulmak istiyor ama yere çok isteseler de basamıyor ve karların içine düşüyorlardı...
işte bu sonun başlangıcı demekti. Ayakları donmaya başlayan erler ilk önce panikliyor, burada yol kenarında kalıp vahşi hayvanlara yem olmaktansa, elleriyle, emekleyerek de olsa yollarına devam etmek istiyorlar ancak yoğun güç kaybından sonra yorulup yüzüstü yere düşüyorlardı. O zaman erlerde bir sakinlik başlıyor, kaderlerine razı oluyorlardı. Bazen yanından geçip gitmekte olan arkadaşlarına yalvarıyor, kendilerine yardım etmelerini istiyorlardı. Yürüyen erler arkadaşlarının bu halini gördükçe onlar gibi olmamak ve güçlerini idareli kullanmak için çok isteseler de arkadaşlarına yardım edemiyorlardı.
Aylardır yan yana, omuz omuza kader birliği ettikleri arkadaşlarının umursamaz tavrını görenler şaşkınlığa uğruyor, bu şaşkınlık nedeniyle kaderlerine razı olmaktan başka ellerinden bir şey gelmiyordu. Yerde sürünenlerin hepsinin aradığı tek şey ağaçtı ama kayalık ve bazal tik arazide ağaç ilaç için dahi olsa yoktu. Ağaçların üzerine çıkmayı düşünenler hayal kırıklığına uğramıştı.
Yürüyüp gidenler, yerdeki arkadaşlarına acıyıp peksimet, tayın bırakıyorlar, "Bununla idare edin" demek istiyorlardı. Ancak uzatılan her türlü yiyecek onları daha da umutsuzluğa düşürüyordu.

"Artık başınızın çaresine bakın ve verdiklerimizi idareli kullanın" anlamına gelen bu hareket nedeniyle ayaklan donan erler bir kez daha hayal kırıklığına uğruyordu. Neden sonra hepsi birbirine sokulmaya ve donmamaya gayret ediyorlardı.
Bu şekilde sağda solda bırakılan donukların sayısı artmaya başlamıştı...
Koca tümen, damla damla eriyen sarkıtlar gibi er er eriyordu. Yol uzadıkça, yürüyüş devam ettikçe, donmaya başlayan erlerin sayısı artıyordu ama daha gidecek çok yol, daha yürünecek çok yol vardı. Bir dağı aştıklarında, önlerine bir başka dağ dikiliveriyordu. Kah geceleri kah gündüzleri dağa tırmanmaya başlıyorlar, dağlar dağlara bağlanıyordu. Yürüyüşün bu şekilde devam etmesi askerde büyük bir bıkkınlığa yol açıyordu.

Yüzbaşı Baki gittikçe artan soğuğun altında titrerken, bıyıkları ve sakalları buz tutmuş olduğu halde iyimser düşüncelerle içini ısıtmaya çalışıyordu. Pek yakında yapılacak toplu saldırı nedeniyle "ezeli düşman sayılan Moskof yerle bir edilecek, 93 Harbi'nde savaş tazminatını karşılayamayıp verilen Kars, Batum ve Ardahan tekrar Osmanlı Devleti'ne katılacaktı.
Bugün Baki Bey çok neşeliydi. Çünkü Rusların güçlerini birleştiremediği ve dağınık bir halde çekildiklerini, çekilirken de oyalama taktiği yaptıkları haberini almıştı...
işte güzel haberler gelmeye başlamıştı. "Hasta adam" diye nitelendirdikleri Osmanlı, Anka Kuşu gibi küllerinden doğmaya başlamıştı bile. Eski sınırlar, eski topraklar geri alınacaktı. Toprak kazanılarak yapılacak bir büyüme ile yeni kaynaklar elde edilecek, bu kaynaklar idareli kullanıldığında ve "Almanya'nın yapacağı teknik ve silah yardımıyla eski gücümüze tekrar kavuşacağız" diyordu Yüzbaşı Baki Bey. İçindeki bu sıcak ümit her şeye yeterdi. Varsın soğuk olsun. Varsın sakalları ve bıyıkları buz tutsundu...
Yüzbaşı Baki Bey "Ah Hasan İzzet Paşa, ah!" dedi. "Ne olurdu sanki daha atak daha cesur olsaydın. Köprüköy savaşını kazanmışken, hiç sebepsiz bir şekilde askeri 10 km geriye çekmeseydin, birliklerimizi toplayıp hızla bir hücumla ileri atılsaydın, belki Sarıkamış'ı bile almıştık. Enver Paşanın hedef gösterdiği yiyecek depolarını, cephaneleri ve silahlan ele geçirebilirdik. Şimdi ise karda taarruz için olağanüstü kuvvet harcıyoruz. Mademki eninde sonunda zafere gideceğiz elbette kayıplar düşünülmemelidir..."

Sonra siperler içindeki erlerine bir göz gezdirdi. Çoğunun kaputu yoktu. Üşüyorlardı. Eratın çoğu günlerdir ağızlarına bir lokma koymamıştı. Açtılar. Ancak yine de sabırla bekliyorlardı. Cephaneleri azdı ama olsundu işin en zor kısmını başarmak için az bir zaman kalmıştı. 10. Kolordu Sarıkamış'a arkadan girdiğinde, onlar da Horasan üzerine yürüyecekler, Karakurt'a kadar ilerleyecekler ve daha sonra kuzeye dönüp Sarıkamış'a gireceklerdi, işte o zaman her dert bitecek, bolluğa kavuşacaklardı. Şimdi tüm komutanların aklında Sarıkamış'a gitmek fikri vardı. Sarıkamış bir nazlı yar gibi onları dağların ardında bekliyordu. Bu yare kavuşulduğunda vuslat olacaktı. Orada her şey vardı, bolluk vardı. Yiyecek vardı. Silah ve cephane vardı.
Onlarda da bu nazlı yare varmak ve kavuşmak için istek ve güç vardı. Bu emel eninde sonunda gerçekleşecekti, iki eski sevgili kötü günleri unutacak ve birbirine kavuşacaklardı.
Sonra? Sonrası kolaydı. Ordu Sarıkamış'tan Kafkasya içlerine gidecek, orada bulunan Türkleri de esaretten kurtaracaklar ve birliği sağlayacaklardı. Hatta daha da güneye inip İran'ı geçecekler, Hindistan ve Afganistan'ın kendi başlarına hür bir devlet olması için ellerinden geleni yapacaklardı.
Yüzbaşı Baki bütün bunları hayal ettikçe üşüdüğünün farkına varmıyor, gizli gizli gülümsüyordu ama Alman Amiralin neden hala Karadeniz'de Osmanlı Donanması'nın üstünlüğünü sağlayamadığını kendine sorunca gülümsemesi donup kalıyordu. "Bu amiral bir haltlar karıştırıyor ama ne? Meraklı meraklı gidip Sivastopol'ü bombaladı daha sonra sesi soluğu çıkmaz oldu. Eğer ki Karadeniz'de deniz hakimiyetini sağlayabilseydik şimdi gemilerle başkentten her şeyi getirmek mümkün olurdu ama ne yazık ki, Ruslar bir Osmanlı kayığı bile görseler ateş ediyorlarmış.
Olsun, biz elimizden geleni yapacak, ne kadar zorluk var ise hepsini inancımızla, zafere olan inancımızla yeneceğiz... İyi günler yakın Baki Bey, iyi günler yakın..."
Kendi kendine konuşan Baki Beyin içine bin bir umut doğmuştu. Şimdi dağların her yerinde taze gelinciklerin açıldığını, ceylanların bir bir suya indiğini sanıyordu... Şimdi gözü önünde bir bir sıralanan dağları sanki kolayca geçecekmiş gibi geliyordu.

Baki Bey iyimser hava nedeniyle çok iyi bildiği bir şiirin kıtasını söylemekten kendini alamadı:

"Kars, Batum, Kafkas elinden çevrilen hisarları. Vurulan milli künkle, yıkarız bir gün olur. Osmanlı'nın güneşinden bir kıvılcım alırız, Bir cehim21 olur cihanı yakarız bir gün olur..."

Kar, leylim leylim yağarken, bestelenen sessiz bir musikinin ahengini hatırlatıyordu. Döne döne yağan rüzgar nedeniyle oradan oraya savrulan karlar kuytu yerlerde birikiyor, askerlerin ayaklarına dolanan karların kalınlığı gittikçe artıyordu.
Teğmen Rıfat haberci olarak tümenin diğer alaylarına haber götürmek üzere, tek başına karlı yollarda bata çıka ilerlemeye çalışıyordu. Olabildiğince hızla yürümeye çalışıyordu ama dize kadar olan ve çiğnenmemiş kar üzerine yürümek kolay olmuyordu. Bazen bayır aşağı sürükleniyor, yere düşüyor ve yuvarlanıyordu. Sık sık tüfeğini yokluyor, karşısına kim çıkarsa çıksın, hemen ateş edeceğini sanıyordu. Kurt, ayı ya da Rus askeri ne olursa olsun, beynini şartlamış "Ateş edeceğim" diye kendine söz vermişti ama önde giden alaylara karargahtan verilen emri mutlaka hızlı bir şekilde yetiştirmeliydi.
Teğmen Rıfat nerede olduğunu kestirmeye çalışıyordu. Buralara ilk defa geldiği için ümitsizliğe kapılıyor, "Alaylara hiçbir zaman ulaşamayacağım" diye düşünüyordu...
Çıkmakta olan yokuş nedeniyle epey yorulmuş artık ayağını kaldıracak gücü dahi kalmamıştı. Hızlı hızlı çarpan kalbinin bu soğuk nedeniyle duracağını ve bu ıssız yerde donup gideceğini sanıyordu. Soğuk havanın ve karların nefes alırken, boğazına dek geldiğini, boğazının dahi üşüdüğünü ama durursa, burada donacağını iyi bildiği için yavaş da olsa, ayaklarını sürüyerek de olsa, ilerlemeye gayret ediyordu. Bazen hiçbir şey hatırlamıyordu. Sadece ve sadece kuzeye daima kuzeye doğru yürümek gerektiğini biliyordu ama bu havada kuzey neresiydi bunu bile bilemiyordu ki.

Alnında biriken terler zemheri nedeniyle anında donuyor, bu tuzlu terlere karlar karışıyordu. Kendi kendine moral vermeye çalışan Rıfat Bey "Bu son bayırı da çıkınca bir köye varacağım, sıcak bir ocak başına davet edecekler beni, ısınacağım ve ısınacağım. Şöyle ateşin şulelerine ellerimi uzatacağım. Çizmelerimi çıkarıp ayaklarımı ve parmaklarımı ısıtacağım. Ha gayret Rıfat'çığım ha gayret... Burada kalmaman lazım. Yürümelisin." diye kendini avutuyordu. Derin bir soluk alıp iki ayağını da sürükleye sürükleye yukarı doğru ilerlemeye çalışıyordu ama bir ustura kadar sert ve soğuk olan zemheri nefes almasını dahi zorlaştırıyordu... Atı olsaydı belki daha hızlı yol alırdı ama. Yoktu işte...
"Yine iyi şeyler düşünmeliyim" dedi. "Örneğin İstanbul'u, bir soba başını, sıcak bir odayı. Sobanın üstünde bir su güğümü olmalı ve kaynayan su nedeniyle buharlar çıkıp odaya dolmalı..." Vücudunun birden gevşediğini üşümesinin geçtiğini sandı. Korkarak, "Yoksa donuyor muyum?" dedi. Birden ayakları yerden kesildi ve hızla aşağıya doğru düşmeye başladı. Karlar tarafından örtülmüş olan çalıların üzerine düştü. Sonra da yamaç aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. Sert bir şekilde bir kayaya vurarak durdu... Beli acıyordu... Bir süre olduğu yerde yattı. Uykusu geliyordu. Hem de öyle bir tatlı uyku geliyordu ki, bu isteğe karşı koyması çok zor oluyordu. Hani az önce düşlediği sıcak odaya gelmiş de, soba basına yatmış, üstünü örtmüşler gibiydi. Şimdi her şey güzeldi. Isınıyordu. Uykusu geliyordu. Bu kuytu yerde pekala uyuyabilirdi... Artık hiçbir şey umurunda değildi. Ne alaylara götürülecek emir ne kaybolma ne de kurtlara yem olma. O burada sadece uyumayı düşünüyordu. Uyumak uyumak hem de günlerce. Bu yorgunluk başka türlü atılmazdı ki. Kapanan gözlerini açmaya çalışıyordu ama sanki bir el iki gözünü de kapatıyor, "Sen hiçbir şey düşünme sadece uyu." diyordu. O da gözlerini sıkı bir şekilde kapatıyor, uykunun o mahmurluğuna kendini bırakmak istiyordu. Bir süre bu şekilde yatarken, ağacın rüzgar nedeniyle sallanmasıyla birlikte biriken karlar Rıfat Beyin yüzüne düşüyordu. Gözlerini açtı. Bir an bilincini kazanır gibi oldu. "Kalkmalıyım!" dedi. Zar zor toplanıp oturdu. Yerden karları alıp bileklerine ve yüzüne sürdü sürdü... Uykusu açılır gibi olmuştu. "Kesinlikle uyumamalıyım!" diyordu. "Uyumamalıyım..."
Yerden avuçladığı karlarla yüzünü, ensesini, bileklerini ve kollarını da ovalıyordu. İyi geliyordu karla ovmak, uykusu dağılıyordu en azından. Neden sonra kendini toparlamış ve uykusu dağılmıştı. Şimdi yürümeliydi ama nereye yürüyecekti, işte bunu bilmiyordu. Görebildiği kadar ilerilere baktı. Neresi düz ise, nerede kar az ise oraya doğru yürümeyi düşünüyordu. Karlara bata çıka, düşe kalka yürüyordu. Ne kadar yürüdü, ne kadar yol aldı hiç hatırlamıyordu ama hiç durmaması gerektiğini iyi biliyordu. Bazen yokuş aşağı kayıyor, yuvarlanıyor, kalkıp tekrar yola devam ediyordu. Kah emekleyerek kah ayaklarını adeta sürükleyerek yokuş çıkıyordu.

Kulağına bazı sesler geldi, bazı gürültüler... Duyduklarının kime ait olduğunu anlamaya çalıştı. Yoksa yanılıyor muydu? Fırtınanın, ağaçlarda çıkardığı ses de olabilirdi bu sesler. Bir süre daha dinledi. Üşüdüğünü anlayınca, tekrar yürümeye başladı. Sesleri yine duydu. Evet, evet sesler geliyordu. Ara sıra at kişnemelerini de duyuyordu. Bu kez yanılmıyordu. "Seslere doğru gitmeliyim." diye düşündü. Ancak Rusların olduğu yere doğru da gelmiş olabilirdi ya da haber götürmek istediği alayların yakınına dek de gelmiş olabilirdi. "Ne olursa olsun seslere doğru gitmeliyim." dedi. Yürümeye başladı. Sesler ara sıra kesiliyor, rüzgarla birlikte tekrar duyulmaya başlıyordu. At kişnemeleri kesilmişti. Rıfat Bey tekrar ümitsizliğe düştü. "Yanılıyorum herhalde" dedi. Artık kaderine razıydı. Gücü tükenmek üzereydi Rusların eline düşerse, kendisine işkence yapabilirlerdi. Hele kendisine verilen raporların onların eline geçmesi çok kötü olurdu.

Gitmek istiyor ama ne yazık ki, yerinden kıpırdayamıyordu...
Rüzgar nedeniyle birçok ses duyduğunu sanıyordu, işte at kişnemeleri yine başlamıştı. Tekrar umut doldu içine. "Seslere doğru gitmeliyim" dedi. Zorlanarak, ağır ağır ilerlemeye başladı. İşte o an bağrışmalar başladı. Uzakta belirli belirsiz gördüğü karaltılar hareket ediyor, kendisine doğru hızla yaklaşıyorlardı. Bu karaltılar gittikçe çoğalıyordu. Etrafının sarıldığını anlayabiliyordu. Birileri kendisine doğru yaklaşıyordu. Az sonra bulanık da olsa kendisine birçok tüfek namlusunun doğrultulduğunu gördü. "Yazık gele gele Rusların olduğu yere gelmişim. Her şey buraya kadarmış. Her şey bitti" diyerek, yere diz çöktü. Ellerini kaldırdı. Teslim olmuştu. Büyük bir utanç ve acı duyuyordu ama ne yazık ki, yapacak bir şeyi olmadığını düşünüyordu.

Askerlerin giyimlerinden bunların Türk olabileceğini düşündü sonra heyecanla ve olanca gücüyle bağırdı:

- Ateş etmeyin, ben de Türk'üm!

Bu kez şaşırma sırası kendisine doğru yaklaşan erlerdeydi:

- Türk mü?
- Evet!
- Biz de Türk'üz!
- Yaşasın! Sizler aradığım alayın askerleri olmalısınız. Beni komutanınıza götürün.
- Gel bakalım.
Teğmen Rıfat komutanın yanma götürülürken, "Ben buraları tanıyor gibiyim ama hele dur bakalım." diyordu. "Yer değil mi elbette birbirine benzer." Az sonra karşısına çıktığı komutanın Albay Arif Bey olduğunu görünce, Rıfat gözlerine inanamadı.
- Komutanım!
- Rıfat! Biz, seni gitti biliyorduk.
- Gittim komutanım ama sanıyorum yolumu kaybettim. Alaya ulaşamadım.
- Ulaşamadın mı?
- Evet efendim.
- Anlaşıldı, sen tam bir daire yapıp bulunduğumuz yere gelmişsin.
- Desenize efendim tam altı saat boşuna taban tepmişim...
- Eh ne yapalım. Gel şöyle ısın. Bu havada yolu bulsaydım şaşardım...
Albay Arif Bey çok üzgündü. Zaten bu köye de yanlışlıkla gelmişler, yürüyüş kolunun öncüleri bir köye yaklaşmışlardı. Ancak ellerindeki haritaya göre bu yakınlarda hiçbir köy olmaması gerekiyordu. "Bu köy nereden çıktı?" diye düşünürlerken, gerçek daha sonra anlaşılmıştı. Öncüler şiddetli tipi nedeniyle yollarını şaşırmış, yanlış yolda epey ilerlemişlerdi. Horhor Yaylalarına gideceklerken Erdenik Köyü'ne gelmişlerdi...
Albay Arif derhal borazancıbaşını çağırdı. Köyde ne kadar asker varsa dışarıya çıkarılmalarını istedi.
- Az sonra yola çıkacağız haydi. Sallanmayın, diye haykırdı adeta.
Teğmen Rıfat ise sıcak soba başında henüz ısınmıştı ki, duyduğu borazan sesiyle dışarıya fırladı. Tekrar yola çıkacak olmalarının verdiği moral bozukluğu ile neredeyse bayılacaktı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1914-1915 SARIKAMIŞ HAREKATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:53

Askerin günlerdir sürüp giden yürüyüşleri tek düzeye dönüşmüştü. Durmadan yürüyorlardı. Artık onlar nereye gittiklerini bile unutmuş bir halde sadece ve sadece yürümek için çabalayıp duruyordu. Ayaklarının kendilerini nasıl taşıdığına şaşıyorlardı. Bu biraz güven duygusu aşılıyor, biraz da insanı korkutuyordu. Bir makine düzeniyle daima hareket eden ayaklar nice yolları aşıyor, yollardaki karları çiğniyor ve kristal yapılarını bozuyordu.

Gidenlerin ardında ve önünde de durmadan yürüyenler vardı. Soğuğun dondurduğu beyinlerinin artık hiçbir şey düşünemedikleri ve hiçbir şeyi de hatırlamak istemedikleri gün gibi aşikardı. Zorunlu oldukça birbiriyle konuşmuyorlardı. Zira konuşmak beyhude bir davranıştı onlar için. Zaten aylardan beri yollarda olan asker kendi aralarında konuşabilecek her şeyi konuşmuştu. Şimdi kendilerine gösterilen hedefe doğru yürümekten başka bir şey düşünmüyorlardı. Düşünemezlerdi. Her tarafları, her eklemleri yorgunluktan ve soğuktan ağrımaktaydı. Soğuk ilk önce eklemleri etkiliyor daha sonra nemin bir duvarı kemirmesi gibi kemiklere doğru ilerliyordu. Çok sağlam diye bilinen kemikler bu dertten dolayı müthiş bir şekilde ağrıyorlardı.
Yürüyüş uzadıkça, ilk önceleri birbirinden kopmama endişesi yerini kanıksanmışlığa ve her türlü şartı kabullenişe bırakıyordu. Pek çok kişi "Beni burada bırakın, burada öleyim!" diye bağırıyordu. Arkadaşları onların bu hallerini görüp üzülüyorlar, onların durumuna düşmemek için hep son gayretlerini kullanıyorlardı. Askerin son gayretleri hiç bitmezdi. Son adım, son tepe, son gece, diye diye nice adımlar atılır, nice tepeler çıkılır ve nice gecelerden sabaha ulaşılırdı.

Savaş ne kadar haklı da olsa, ne kadar savaşmak zorunda kalınırsa kalınsın kötü bir şeydi, asker bunu bilirdi. Seferberlik nedeniyle askerlik şubesine teslim olduktan sonra artık "nereye git, nerede savaş" derlerse gider ve savaşırdı. Hele hele bazıları savaşa hayvanların neden sokulduğunu anlamak istemezlerdi. Atlara, eşeklere, katırlara yüklenen cephanelerin, öküzlere ve mandalara çektirilen topların ağırlığını kendi omuzlarında hissederlerdi, insanlar arasındaki savaşlarda hayvanların angarya işlerine koşulması, atların vurulması, hatta yiyecek yokluğunda kesilip yenmesi bile büyük bir tezat oluşturmaktaydı. Bir çatışma sırasında insanlar kendilerini korumak için sağa sola kaçışıyor ya da siperlere kolaylıkla girebiliyordu ama hayvanlar şiddetli gürültülerden ürkmüş, gözleri büyümüş bir şekilde sağa sola koşuşturup daha çabuk yorulmaktan başka yapacakları bir şeyleri olmuyordu. Hele yaralanan hayvanların durumu daha da acıydı. Çıkan karışıklıklarda bu yaralı hayvanlara kimse bakamıyor, eninde sonunda vahşi hayvanlara yem olmaktan kurtulamıyorlardı.
Yürüyüş kollan geceden gündüze dönen zaman dilimlerine girip çıkmaktaydı. Hele vadilere çöreklenmiş koyu sis bulutları içine girmek, bazı erlerde metrelerce derinliğindeki suya daldıkları hissini veriyordu. Bu bulaşık, ıslak bulut denizi içinde iki adım önlerini göremeden saatlerce yürürler de yürürlerdi. Sisin dağılmaya başladığı zaman saklambaç oynayan çocukların saklandıkları yerden çıkmalarına benzer bir duygu yaşarlardı. İşte o zaman vadiler, tepeler belirir, yollar kıvrım kıvrım gözükürdü. Asker biraz daha rahatlardı. Ama bu rahatlama hiçbir zaman midelerde meydana gelmezdi.

10. Kolordu birlikleri bütün gün Oltu yönünde yürümüştü. On dört saatten beri durmadan yürüyen ve artık adım atacak halleri kalmayan kolordu gece bastırdığında mecburen mola verdi. Asker yorgunluktan, gıdasızlıktan, uyumamaktan, ısınamamaktan bir et yığını haline dönmüştü sanki. Yarısı bilinçlerini yitirmişlerdi. Verilen emirleri bir kanıksanmışlık ve umursamazlıkla yapıyorlardı. Sabah olduğunda tekrar yola çıkan kolordunun askerleri yine karlar içinde yürüyüşe başlamışlardı.

Atının üstünde zor duran Doktor Derviş ise bazen uyuklamaya başlıyor, atının dizginlerini bıraktığında düşecek gibi olunca, hemen kendini toparlıyor, dizginlere yapışıyordu. Artık ayakları donmuş gibiydi. Üzengiye basmaya çekiniyordu. Hele rüzgarlı havaları hiç mi hiç sevmiyordu. Çünkü şiddetle esen rüzgar yerdeki havadaki karları savuruyor, askerin içine dek serpiştiriyordu. İşte bu durumda Doktor Derviş göğsünü sıkı sıkıya kapamış olduğu halde, kar serpintilerinin içeri girmesini önlemek istiyordu ama bu mümkün olmuyordu. Ensesinden, göğsünden, zerre kadar açık yerlerinden toz halindeki karlar kolayca vücuduna giriyor, zaten üşümekte olan doktoru adeta donduruyordu. İşte bu gibi durumlar doktorun nefret ettiği şeylerin başında geliyordu. Hele on dört saatten beri atının üstünde oturduğundan ayaklan uyuşmuştu. Artan uyuşukluğunu gidermek için Doktor Derviş düz yerlerde atından iniyor, bir süre kar içinde askerle birlikte yürüyor, büyük güç sarf ediyor, buram buram terliyordu. Ondan sonra tekrar atına biniyordu. Ama bu kez de teri kurumaya başlıyor, üşümesi daha da artıyordu. Ancak yapacak bir şey yoktu. Doktor bu şekilde kah atla kah yaya yolculuğunu sürdürmeye çalışıyordu. Bazen atın üstünde kısacık rüyalar görüyordu. Bu rüyalar aslında kısa olmasına karşın doktora çok uzun geliyordu. Sık sık memleketine ait rüyalar görüyordu. Bir de sıcak odaları, yanan sobaları, içeride sıcaktan bile durulmayan, hamamları görüyordu. Sıcak rüyalardan sonra karla ve soğukla karşı karşıya kalmak doktorun canını sıkmıyor değildi ama böyle bir oyunu oynayarak kendini avutmak hoşuna gidiyordu.

Yine tatlı bir rüyanın tam ortasında birden silah sesleri duydu. Şaşırdı, bu silah seslerinin rüyada mı yoksa gerçekten mi olduğunu anlamak için gözlerini açtığında, etrafında hiç er kalmadığını gördü. Erler kendilerini çoktan yere atmışlar, kar içinde mevzi almaya çalışıyor ve karşıdan ateş edenlere karşı koymaya çalışıyorlardı. Doktor Derviş ise atın üstünde etrafına şaşkın bir şekilde bakıyor, olan biteni anlamaya çalışıyordu. Hele kendisinin vurulmadığını görünce daha da şaşırmıştı. Yerde yatan bir teğmen, doktora bağırdı:
- Yere atla doktor! Karşı tarafa açık hedef teşkil ediyorsunuz. Haydi atla!
Bu haykırış üzerine kendiliğinden beklenmeyen bir çeviklikle doktor kendini karların üzerine attı. Olabildiğince sindi. Doktor üşüyüp titredi. Yine de kafasını gömdüğü karlardan kaldırmadı. Ateş karşılıklı olarak devam ediyordu. Bazen kafasının üstünden bir merminin ıslık çalarak geçtiğini hissediyordu. Bazen de mermiler ağaçlara ve yere tok sesler çıkararak saplanıyor, kayalara çarpıp sağa sola düşüyor, yaralıların feryatlarım duyuyordu. İşte o anda kendinin doktor olduğunu anladı. Bu şekilde devekuşu gibi kafasını karlara gömmenin bir yarar sağlamayacağını düşündü. Yaralılara yardım etmeliydi.

Bu sırada bir yüzbaşı doktora seslendi:

- Doktor geri çekilip bir sargı mahalli oluştursana!
- Hemen gidiyorum yüzbaşım.

Doktor Derviş kalktı, sinerek daha aşağıya gitti. Sıhhiye erleri hazırlık yapıyorlardı. Yanlarında taşıdıkları malzeme ve ilaç sandıklarını açmaya ve çatışma yerinde vurulanları geriye taşımaya çalışıyordu. Soğuk öyle artmıştı ki, tekrar Rusların dumanı görecek olmalarına aldırmadan, bir vadi çatağında ateş yaktırdı. Bu ateşin başına hafif yaralıları oturttu. Sonra ağır yaralıları çadırın içine yerleştirdi. Üzerlerine ne varsa örttü. Yaralı gelmeye devam ediyordu. Doktor Derviş onların yarasına bakıyor, hafif olanları ateşin başına, ağır olanları da çadıra yolluyordu. Daha sonra çadırın içine yanan ateşten kor ve közler getirtip soğuğun biraz olsun kırılmasını sağlamak istiyordu.
Çatışma sürüp giderken artık alaca karanlık bastırmak üzereydi. Çadırın içine bir gemici fenerin astıran Doktor Derviş yerde yatan ağır yaralı erlerin feryatları, yürekleri paralayacak duruma gelince, hemen ameliyat sandığını açmaya başlamış, ilk önce hafif yaralıların yaralarını sarmış, bir nebze olsun erleri rahat ettirmeyi amaçlamıştı.
Bir erin göğsündeki yara devamlı kanıyordu. Yaptığı pansumana ve sargıya rağmen kanamayı durduramamıştı. Bu sebeple, daha fazla beklemeden, eri ameliyata alması gerekiyordu. Karların üzerine kalın bir örtü serip eri de üstüne yatırdı. Giydiği yün eldivenleri çıkarması gerekiyordu. Yara sararken, eldivenleri çıkarmasına gerek kalmamıştı ama eldivenlerle ameliyat yapacak hali yoktu. Üstelik bir de çıplak ellerini alkolle yıkayacağı aklına gelince ürperdi. Ancak ne olursa olsun, bu ameliyatı yapması gerektiği için sıhhiye erine "Şu alkolden ellerime yavaş yavaş sür de ameliyata başlayalım" dedi.

Er, alkollü bezle doktorun ellerini bir güzel sildi. Ancak daha sonra alkol uçup giderken ellerindeki ısıyı da alıp götürmüştü. Doktor ellerinin adeta buz gibi olduğunu hissetti. Bu ellerle nasıl ameliyat yapacaktı? Yere dizilen forsep, neşter, makas ve iplik gibi malzemeleri sırası geldikçe kullanıyor, bu aletlerin bazıları ellerinin derisine yapışıyordu, iş yapamaz hale gelince, az ilerideki sönmeye yüz tutmuş közlere elini tutuyor, bir süre ısınmasını sağlıyor, tekrar görevine davam ediyordu. Masa olmaması sebebiyle karlar üzerine diz çökerek ameliyat yapması, doktoru büyük sıkıntıya sokuyordu. Elleri üşüyor, kullandığı makasın madeni kesimleri parmaklarının derisine yapışıyor, makası hareket ettirdikçe, derileri bir bir soyuluyordu. Doktor Derviş ameliyat işine tüm dikkatini topladığı için derilerinin soyulduğunun farkında değildi, acısını hissetmiyordu ama bir süre elleri üşüyüp de közlerin üstüne tutunca ellerinin ısındığını ve işte o zaman acıdığını fark etti...

Ameliyat ettiği erin yarası ağırdı. Bir kurşun sol yanından girip çıkmıştı. Doktor Derviş daha sonra bunun dom dom kurşunu olduğunu ve onulmaz yaralar açtığını anlamıştı. Böyle kurşunlar girerken değil vücuttan çıkarken daha çok tahribat yapıyor, bu yüzden kanamanın durdurulması güçleşiyordu.
Sırayla yerde yatan erleri ameliyat etmeye çalışırken, diğer birisinin başı ucuna eğildiğinde, onun çoktan can verdiğini üzülerek gördü. Sıhhiyelere, ölen eri çadırın dışarı çıkarmalarını söyledi. Sıhhiyeler erin yarasını örttüler. Onu gecenin ayazında karların içine bıraktılar. Artık bu er hiç üşümeyecekti...
Doktor Derviş ağır yaralıların durumlarını kontrol ederken, arkadaşı Binbaşı Rahmi'nin çadırdan içeri girdiğini gördü. Rahmi Bey öfkeliydi. Ruslara durmadan küfür edip duruyordu.

- Allah kahretsin! Doktor şu yaraya çabuk bak! Gideceğim.
- Rahmi Bey!
- Derviş! Sen misin? Karanlıkta seni tanıyamadım.
- Sizi son anda gördüm.
- Ne tesadüf.
- Gel, otur şöyle bakalım. Çok şanslısın kurşun sadece başınızı sıyırmış. Ancak geride epey derin ve geniş bir iz bırakmış. Bu dom dom kurşunu olmalı. Eğer tam isabet etseydi işiniz bitmişti. Bu Moskof çok değişik mermi kullanıyor.
- Ne kullanırlarsa kullansınlar hiç umurumda değil. Tamam mı sardın mı?
- Sardım Rahmi Bey.
- Ben gidiyorum.
- Nereye?
- Erlerimin yanına, böyle ufak bir sıyrık nedeniyle burada kalacak halim yok ya. Sonra erlerim benim için ne der?
- Ama dinlenmeniz gerek. Yaranız kanayabilir.
- Kanasın, benim kanım çoktur merak etme sen.
- Mikrop kapabilir.
- Bana bitler bile bir şey yapamamış da mikroplar mı yapacak, güldürme beni Derviş.
Rahmi Bey hemen çadırdan fırlamış gecenin karanlığına dalmıştı.
Uzaktan tüfek sesleri geliyordu. "Demek ki çatışma devam ediyor" diye düşündü Doktor Derviş. Ağır yaralı olarak gelen erlerin sayısından da önemli derecede azalma vardı. "Demek ki bizimkiler araziye alıştılar." Az önce giden Rahmi Beyi düşündü. "Keşke göndermeme gibi bir yetkim olsaydı. Şimdi soğuktan yarası sızlayacak. Başı ağrıyacak, belki de dayanılmaz sancılar duyacak. Ama Rahmi Beyi durduramazdım ki..."
O gece, Doktor Derviş hafif ve ağır yaralılarla uğraşırken sabahı etti. Ateş, gece boyunca beslenmiş, bir nebze olsun, erlerin üşümesini önlemek istenmişti ama sabah olduğunda her şey değişti, gecenin karanlığında sıhhiyeler tarafından toplanamayan yaralılar bir bir çadıra getirilmeye başlandı. Bazen de hafif yaralılar bizzat gelip tedavi olmak istiyorlardı. Doktor tekrar canla ve başla çalışmaya başladı. Alelacele yaraları sarıyor, durumlarını belirten bir etiketi boğazlarına takıp onları sınıflandırıyordu.

Bazı erler ise kendilerini burada bırakmamaları için doktora adeta yalvarıyorlardı:

- Bizi, bu dağ başında bırakmayın doktor. Ne olur?
- Bırakmayacağız elbette sakin olun.
- Aman doktor kurban olayım sana.
- Sen zaten vatan için kurban olmaya gelmedin mi?
- Geldim ya.
- Merak etmeyin. Sizi Oltu'ya götüreceklerdir.

Yaralılar bu kez daha da şaşırıyorlardı. Hani; dün içinden geçtikleri Oltu'ya mı? Orası bulundukları yere tam on iki kilometre mesafedeydi. Ancak yapacak bir şey yoktu işte. En yakın yerleşim yeri Oltu'ydu. O küçük kasabadan başka her yer beyaz dağlarla çevrelenmişti.
Öğleye doğru tüfek sesleri seyrekleşti, bir süre sonra tek tük atışlar duyulmaya başlandı. "Demek ki Ruslar geri çekiliyor" diye düşündü Doktor Derviş. "Hep böyle yapıyorlar. Hiç umulmadık yerde karşımıza çıkıyorlar daha sonra bizimle çatışmaya girip mümkün olduğunca oyalamaya çalışıyor, çatışma zorlaşınca da geri çekiliyor, bir başka dayanak ve destek noktasına dek gelip orada tekrar karşımıza çıkıyorlar... Bunların bir bildiği var ama ne. Acaba koca kışı boyunca bizi oyalayıp da baharda genel bir taarruza mı geçmek istiyorlar?" diye düşündü.
Ancak doktorun elleri sızlamaya başlamıştı yine. Derilerinin soyulduğu yerler soğuğu daha çabuk duyuyordu. Bu yüzden parmaklarını sargı bezleriyle sardı. Sonra eldivenlerini bu sargıların üzerine giydi.
Biraz sonra teğmenin biri "Haydi! Toplanın gidiyoruz." dedi. Demek ki, çatışma bitmişti. Doktor Derviş ameliyat takımlarını bir kutuya koydu. Sıhhiyelere çadırı toplamalarını söyledi. Ancak ağır yaralılar ne olacaktı? Haydi hafif yaralılar zor da olsa Oltu'ya kadar belki yürüyebilirlerdi ama on beş kadar ağır yaralı erin akıbeti ne olacaktı?
Hemen gidip teğmene hafif yaralıların Oltu'ya göndermesini istedi.

Teğmen:

- Ancak iki er verebilirim. Yalnız bu erler Oltu'ya varabilirler mi doktor?
- Bilemem.
- Onlar bu zorlu yürüyüşte bize ayak uyduramazlar. Oltu'ya gitmeyi denesinler.
- Denesinler ama.
- Ama yapacak başka bir şey yok...
- Ya ağır yaralılar?
- Burada kalsınlar...
- Ölürler... Asıl onların Oltu'ya götürülmesi gerek.
- Nasıl olsa ölmeyecekler mi?
- Mekkarelere bindirilse?
- Ne mekkaresi doktor! Baksana toplan bile biz çekiyoruz. On-lan yanımızda götüremeyiz. Bizimle hafif yaralılar bile gelemez, ağır yaralılar nasıl gelsin ki?
- Ama bunları, ana kuzularını bu şekilde bırakamayız. Onlan, anne ve babalan bekliyor. Sevgilileri bekliyor. Bizden bir haber bekliyorlar. Onlara nasıl, yirmi yıl gözünüzden dahi sakındığınız evlatlarınızı dağın başında ağır yaralı olarak bıraktık! Kaderlerine terk ettik! Kurtlara yem yaptık, deriz.
- Ya ne yapalım!
- Bir şeyler yapalım!
- Hiçbir şey yapamayız! Daha benim yürüyecek on sekiz saatlik yolum var. Allah'ın belası yerde ne araba yolu var ne de bir patika... Askerime bir de sırtında ağır yaralı mı taşıtayım. Çantalarını bile zor taşıyorlar! Her an yeni bir çarpışmaya girmemiz mümkün... Benim bu karardan hoşnut olduğumu mu sanıyorsun. En az senin kadar içim kan ağlıyor ama ne yapabilirim ki? Ayakta ve hayatta kalmayı becerenlerle yürüyüşe devam edeceğiz işte. Etmek zorundayız!
- Ben onlarla kalayım.
- Hayır, sen bize lazımsın ve bizimle geleceksin.
- Ama!
Teğmen kendinden beklenmeyen bir çeviklikle tabancasını çekip doktorun şakağına dayadı.
- Bak doktor, rütbece benden yükseksin ama seni gözüm kırpmadan vururum. Bizimle geleceksin. Bundan sonra da yaralılarımızın sana ihtiyacı var. Yerde yatan yaralıların değil anladın mı?
- Beni vur teğmenim. Kaldı ki, vurursan sizinle gelemem! Teğmen bu beklemediği söz üzerine şaşırdı. Yutkundu. Titreyen
eli tabancanın horozuna gitti. Doktor Derviş'e adeta yalvaran gözlerle bakıyordu.

Derviş ise kılım kıpırdatmadan sakin bir şekilde:

- Haydi, şu tetiği çek de bu işkence bitsin, dedi.
Teğmen ise titreyen ellerine hakim olmaya çalışıyordu. Parmağı tetiğe doğru gidiyordu. Bu sıkıntılı hal üzerine teğmenin alnında boncuk boncuk terler birikiyordu. Restini doktor görmüştü. Şimdi hafif yaralılar da kendisine bakıyorlardı. Ne yapacağını merak ediyorlardı. Teğmen erlerin önünde seni vururum, dediği için zor durumda kalmıştı. Eli hala titriyordu.

Doktor Derviş ise gözlerini kapamış sakin bir şekilde:

- Haydi teğmen çek şu tetiği, diyordu.
Doktor şakağına dayanan soğuk namludan fırlayacak bir merminin her an şakağından girip öbür taraftan çıkacağını, bir boş çuval gibi ağır yaralıların yanına düşüp can vereceğini düşünüyordu ama bir türlü mermi yuvasından büyük bir hızla fırlamıyordu işte. Bir sürprizle karşılaşmamak için gözlerini açmadı. Ancak ne ses vardı ne de seda...
Doktor Derviş gözlerini açtığında teğmenin ormanın içine doğru ilerlediğini gördü. Arkasından bakakaldı.

Sonra seslendi:

- Teğmen!

Bu seslenişe geri dönüp bakan teğmene:

- Sen, beni öldürmedin ama bu ağır yaralılara bekçi bırakmazsan, seni ilk fırsatta öldüreceğim bilesin. Üstelik benim elim senin gibi titremez de. İkileme de asla düşmem. Haberin olsun.
Teğmen hiçbir şey demeden yürüdü. Yılgındı. Bir külçe haline gelen vücuduyla ağır ağır hareket ediyor adeta ayaklarını sürüklüyordu...
Neden sonra üç er silahları ile gelip ağır yaralıların başına dikildi.

Doktor hayretle sordu:

- Ne var?
- Teğmenimin emri, bu ağır yaralıların başında bekleyecekmişiz. Vahşi hayvanların saldırısından koruyacakmışız. Daha sonra başarabilirsek ağır yaralıları mekkareyle Oltu'ya götürecekmişiz...
- İyi, dedi Doktor Derviş.

Daha sonra sanki teğmen duyacakmış gibi zorlukla fısıldadı:


- Teşekkürler teğmenim.
Doktor şu beş dakika içinde yorulduğu kadar son beş ay ki, kadar yorulmamıştı. Hiç bu kadar zorda ve darda kalmamıştı. Sıhhiyeler gelip her şeyin toplandığını haber verdiler.
- Peki gidelim, dedi. Giderken dolu dolu gözleriyle ağır yaralıların başında beklemekte olan üç ere baktı. Bir şey diyecekti ama konuşmak o kadar zordu ki. Başını eğdi, az ötede hafif yaralıların Oltu'ya doğru yola koyulduklarını gördü. Hepsinin boynunda Doktor Derviş'in astığı etiketler sallanıyordu.
Bir yığın hayal kırıklığı, bir yığın acıyla karşılaşan doktor biraz yürüyüp de çatışma yerinden geçerken bir başka sürpriz ile karşılaştı. Yerde yatan subayı görünce kan beynine sıçradı. Saçları diken diken oldu. Bu sargı Rahmi Beyin sargısına benziyordu. Yerde yatanın Rahmi Bey olmaması için dua ederek yürüdü. Sanki adımları geri gidiyordu. İleride karlar içinde yatan, başından sargılı subayın Rahmi Bey olmaması için duaya devam ederken acı gerçekle karşılaştığında, vücudu ve sinirleri gevşedi. Başının döndüğünü hissediyordu, yere düşmemek için yere çömeldi. Ellerini yüzüne kapadı. Ağlamaya başladı. Neden sonra korkuyla Rahmi Beye baktı. Gözleri açık olduğu halde gökyüzüne bakan Rahmi Beyin ağzı da açık kalmış bembeyaz dişleri görünüyordu. Yağan karlar bu açık gözlere ve ağza düşüyorlardı.
Doktor Derviş çekinerek Rahmi Beyin gözlerini zor da olsa kapattı. Sonra bin bir özenle başını sardığı sargıyı çözüp çenesine bağladı. Daha sonra Rahmi Beyi kucakladığı gibi ağır yaralıların yanına götürdü.

Erlere:

- Arkadaşımdır... Zamanınız olursa taşlarla gömün. Hiç olmazsa vahşi hayvanlar yemesin, dedi.
Gözyaşları içinde tekrar yola koyuldu..
Onlar çatışma yerinden uzaklaşırken, üç er kendilerine umutsuz gözlerle bakıyorlardı. Yerde yatan ağır yaralıların sıcak kanı soğuk kristalize karları eritiyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1914-1915 SARIKAMIŞ HAREKATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:53

5. BÖLÜM

Kadir Ağa telaş içinde ilk önce üç tane tüfeği bir çuvala sardı. Sonra da mermi kutusunu tüfeklerin yanına koydu. "Bunlara çok ihtiyacım olacak." dedi.

Karısına ve kızlarına:

- Sadece işimize yaracak şeyleri alın. Giyecek ve yiyecek... Ağır eşyaları bırakın, diyordu. Çabuk hazırlanın, ben kilere gidip birkaç tulum peynir çıkaracağım. Peynir hem bozulmaz hem de besleyicidir. Hanım sen de keteleri bir beze sar.
Kilere girdiğinde kendisini koyu bir karanlık karşıladı. Hemen elindeki çırayı yaktı.
- Şu tuluma işaret koymalıyım.
Bıçağı ile tulumun en altına bir çarpı işareti koydu.

Sonra da:

- Bir kaç tulum daha alayım ki dikkat çekmesin, dedi kendi kendine. İki tulum peynir daha çıkarıp birincisinin yanına koydu. Sonra bunları yukarıya, arabanın yanına taşıdı.

Geri döndüğünde hanımın bir yığın eşya aldığını görünce küplere bindi:

- Ben sana en gerekli eşyaları al, dedim. Sen ise evi kaldırmışsın.
- Bunlar hep gerekli bey.
- Yahu kervan yapıp yola koyulmayacağız ki! Kızaklı arabayla gideceğiz! Anlaşana Ermenilerden kaçıyoruz. Hızla uzaklaşmamız lazım! Bunun için de yükümüzün hafif olması gerekli. Belki Mevlam daha sonra evimize dönmeyi nasip eder.

Bu sözler üzerine hanımı ağlamaya başladı:

- Ah bey ah! Böyle mi olacaktı? Evimiz barkımız, konumuz komşumuz ne olacak? Burada doğduk, burada ölmeye niyetliydik. Şimdi ise bir suçlu gibi, bir kaçak gibi evimizden uzaklaşmak istiyoruz. Köyümüzde nefes aldık, suyunu içtik, karnımız doydu. Şimdi ise sanki hiçbir şey bizim değilmiş gibi bırakıp gideceğiz. Ambardaki ekinlerimiz ne olacak? Ahırdaki davarlarımız, haradaki atlarımız ne olacak? En önemlisi geçmişimiz ne olacak Kadir Ağa? Burada tam elli beş sene geçirmişiz. Söylesene bu geçip giden yıllar ne olacak? Hatıralar, yaşanmış ve paylaşılmış şeyler ne olacak? Bunları bir kalem de nasıl silip atabiliriz ki bey? Ben gitmiyorum. Burada öleyim.
Kadir Ağa işte en çok bundan korkuyordu. Geçmiş bağlarının karısını sarmalayıp buradan bırakmayacağını düşündü. Karısına söz anlatmak için zaman kaybedeceklerdi, içinden "Gecikiyoruz. Üzeyir, Ermenilerin köye girmeleri an meselesidir, dememiş miydi? Sırası mı şimdi celallenmenin..."
- Haydi hanım, geç kalıyoruz. Burada ölmene razı olamam, bizimle geliyorsun.
- Gelmiyorum!
- Etme eyleme. Buradan ben de gitmek istemiyorum. Bak, üç tane gül gibi kızımız var. Çeteciler onlara kötülük eder. Zamanımız olsaydı vuruşmak için birçok adam bulabilirdim. Yine de onlara karşı koyamazdık. Arkalarında koskoca Rus ordusu var. Durgun bir suya taş attığında meydana gelen dalgalarla koca gölün bir kıyısına dek yayılır. Şimdi savaş var. Bu dalganın daha nerelere dek yayılacağı belli değil. Yarınımızı kurtarmak için, evet elli yıllık geçmişimizi bir çırpıda feda ediyoruz. Bu durum elem verici. Yürek yakıcı. Ancak yangın rüzgarı arkasına aldığı vakit kuru, yaş demez önüne çıkanı yakar ve kül eder. Biz, bizi yakan yangının küllerinden tekrar doğamayız. Küllerinden tekrar doğan da sadece ve sadece Anka Kuşu'dur. O da bir efsanedir. Belki geri döneriz. Bu ayrılığımız uzun sürmez. Belki başka yerde yeni bir düzen kurarız. Kim bilir?
Kadir Ağa karısına baktı. Heybetli bir duruşunun yanında hanımına yalvaran bir bakışı vardı. Karısı da onu gözlerini iyi okurdu. Öfkesini, sevincini ve hüznünü bu gözlerden kolayca tanırdı. Koyu bir hüzün ve çaresizlik gördüğü kocasının gözlerine baktı. Hiçbir şey demedi. Ağır ağır ilerleyip kızaklı arabaya oturdu. Bu hareket her şeyi anlatıyordu. Artık gidebilirlerdi. Hepsi son bir kez dönüp bıraktıkları evlerine bakarken adeta donmuş kalmışlardı...

Onlar, ağır ağır köyün sokaklarında ilerlerken birkaç aile daha yola koyulmak için hazırlık yapıyordu. Bazı aileler ise çoktan yolu tutmuşlardı bile. Artık göç başlamıştı. Kalacak olanlar dahi gidenleri görünce kalmaktan vazgeçiyordu. Gidenler, geride sıcak evlerinde, ocakta sıcak çorbalarını, kişneyen atlarını, durmadan böğüren ineklerini ve meleyen koyunlarını bırakıyorlardı. Köpekler ise yola çıkan kervanın yanında karlara bata çıka koşmaya çalışıyorlardı. Yurt edindikleri, yurt belledikleri bu yerden ayrılmak kolay değildi. Erkeklerin gözleri dolu doluydu. Kadınlar ve kızlar ise sessiz bir şekilde ağlıyorlardı.
Ara sıra esen rüzgar yerden kaldırdığı karları gidenlerin üzerine savuruyordu. Gidenler ise gözleri bıraktıklarında ve Ermeni çetecilerinin gelmesi muhtemel olan yollardaydı. En ufak bir karaltı, en ufak bir hareket heyecanlanmasına neden oluyor, yürekleri ağızlarına geliyordu. Gitmek ve hızla hareket etmek gerektiğini hepsi biliyordu. Bunun için kamçılar atların bellerine indi. Kızak arabaları, dize kadar kar üzerinde kaymaya başladı.
Kadir Ağa bindiği kızaklı arabanın arkasına en dayanıklı üç atını da bağlamıştı. Hiç konuşmadan rüzgara karşı yokuş aşağıya hızlanan kızakta "Nereye gidiyoruz?" diye kendine sorup duruyordu. "Nereye gidiyoruz? Bunu bile bilmiyorum. Tortum'a belki.
Erzurum'a belki. Savaştan ve çetecilerden olabildiğince uzağa. Hay Kadir Ağa hay. Ne hallere düştün. Evimiz, barkımız, doğduğumuz yer bize gurbet oldu artık." Sonra bu düşüncelerinden sıyrılır gibi oldu, tırısta gitmekte olan ata bir kırbaç daha vurdu.

- Haydi oğlum!
Bastıran kar içinde Kaleboğazı'ndan evlerini terk edenlerin oluşturduğu kızaklı kervan gözden kayboldu...
Kadir Ağanın karanlık kilerinde saklanan bir çift göz oradan ayrılmış, ertesi gün kilere geri dönmüştü. Bir süre bekledikten sonra kilerin kapısını açıp dışarı çıktı ve etrafa şöyle bir göz attı. Kimsecikler yoktu. Ses seda duyulmuyordu. Şaşkındı...
"Gitmişler."
Tekrar kilere koştu, bu kez kilerin hemen girişinde duran çırayı tutuşturdu. Karanlığı dağıtan çıranın aydınlattığı yerlere dikkatle baktı. Sonra tulum peynirlerinin olduğu bölüme doğru ilerledi.
"Tulum peynirlerinin içinde altınlar olabilir. Ya da giderlerken, altının olduğu tulumu almış da olabilirler. Her ne olursa olsun öğrenmem lazım. Burada bulamazsam gidenlerin peşine düşebiliriz, bizimkilere bir haber uçurdum mu tamamdır. Altınları mutlaka almalıyım. Fırsat bu fırsat. Daha sonra ne olacağı bilinmez. Hazır Rusların desteğini almışken, elimizden geleni ardımıza koymamalıyız. Altınlar hangi tulum içindedir acaba?"
Tulumları tek tek kaldırıp salladı. En ufak bir ses gelmiyordu. Altın olan tulumun hiç olmazsa ses çıkaracağını düşünmüştü ama ses seda yoktu.
"Eğer götüremediyseler burada olmalı. Tekrar gelip alırız, diye düşünmüş olabilirler. Bu yüzden tulumları tek tek kontrol etmeliyim."
Hemen tulumları kamasıyla kesip içindeki peynirleri parça parça edip altın aradı ama tulum peynirlerden başka bir şey göremedi. Diğer bir tulumu alıp onu da parçaladı Yine bir şey bulmadı. Öfkelendi, hırslandı. Bu kez rast gele kendinde geçmiş bir halde peynir tulumlarını bir bir parçalamaya başladı. Sarı, çil çil altınlardan eser yoktu.
"Götürmüş. Üç tulum peynir aldığına göre altınlar bu tulumların birinde olmalı. Elimi çabuk tutmalıyım. Bizimkilere haber verip giden kervanın peşine düşmeliyiz."

Faik Çavuş yola koyulduklarında, adı sanı bilinmeyen ardında bıraktıkları doktor ve hasta erlerden dolayı üzgündü. Faik Çavuş kendini halsiz hissediyordu. İyi dinlenmeden tekrar yola koyulmaları doğru muydu? Bu soruyu sorduğunda "Daha çok gidecek yolumuz var. Sarıkamış'a varmak için daha çok çarık eskiteceğiz. Yani yolumuz uzun." dedi kendi kendine.
Takım erlerinin en çok şikayet ettiği şey tek düzelikti. Her yerde kar ve soğuk vardı. Günlerce yürüyorlardı. Tortum'dan sonra kuzeye yürüyecek daha sonra da doğuya dönüp Oltu'ya dek gidip, burada kendi tümenlerinin gelmesini bekleyeceklerdi. Sonra? Sonrası onlar için büyük bir muammaydı. Oltu'da kendilerine nasıl bir görev verileceğini bilmiyorlardı. Yalnız bir tek şeyi iyi biliyorlardı. Sarıkamış'a dek yürüyeceklerdi. Çünkü Sarıkamış ele geçtiğinde her şey yoluna girecekti. Yiyecek, giyecek, silah ve en önemlisi de zafer hep Sarıkamış'ta vardı. Askerin aklına bu düşünce geldikçe, yollar bitmek bilmiyordu. Yollar yola bağlanıyor, uzadıkça uzuyordu.
Takım, güneşli bir günde yürüyordu. Hiç kirlenmemiş masmavi gökyüzü insanda çeşitli duygulara neden oluyordu. Yerde ise alabildiğine uzayıp giden kar çölü vardı. Faik Çavuş elindeki haritaya baktığında, Tortum'un batısında en yakın köyün İslamköy olduğunu gördü. Ancak haritada başka bir köy işaretlenmemişti. Faik Çavuş bir süre düşündü. Yani bu yakınlarda köy var da haritada mı gösterilmemiş, yoksa gerçekten bir tek İslamköy mü vardı? Sahi hangisi?

Ziver sordu:

- Çavuşum neredeyiz?
- Bilmiyorum.
- En yakınımızda İslamköy var. Tortum ile bu köy arasında başka köy de gözükmüyor.
- Eğer öyleyse iki üç gün daha dam altı göremeyeceğiz, kemiklerimiz buz tutacak demektir.
- Eh öyle demektir. Sırtı takip edeceğiz. Hem burada kar kalınlığı daha az hem de etrafı daha iyi görebiliyoruz.
- Hiç Rus görmedik.
- Onların Ardos'a dek ilerlediğini biliyoruz.
- Biz yine de dikkatli olalım.
- Merak etme bu havada kurtlarla bizden başka hiç kimse dışarı çıkmaz.

Erler insan ayağı değmemiş karlı yollarda yürümekten çabuk yoruluyor, bu sebeple Faik Çavuş kısa aralıkla mola veriyordu. Ancak bu molalarda neferler ayakta dikilmek zorunda kaldıklarından, zor da olsa, ağır ağır ilerlemeyi tercih ediyorlardı. Tek sıra halinde yürümeye, birbirlerinin ayak izine basmaya çalışıyorlar, gereksiz yere kar çiğnemek zorunda kalmıyorlardı. Önde yorulan, takımın en arkasına geçiyor, hem çiğnenmiş karlara basıyor hem de bir nebze olsun, şiddetli tipiden korunabiliyordu.
Öğleden sonra güneş gri ve beyaz renkli, kar yüklü bulutların istilasına uğramış, mavi gökyüzünden eser kalmamış, ayaz gittikçe artmaya, uzun zamandır karlara bakmaktan gözleri kamaşan erlerin gözlerinde yanmalar, batmalar ve kaşınmalar ile sulanmalar başlamıştı. Takım içinde en çelimsiz Erzurumlu İshakoglu Yakup'un artık ayakları birbirine dolaşıyordu, iki de bir sendeliyor, ara sıra takımın yürüdüğü yerden sapıyor, neden sonra tekrar oluşturulan izde yürüyordu. Ziver, Yakup'un bu halini görünce yüreği cız etti. "Yoruldu" dedi. İlk defa bu kadar uzun bir yolculuğa çıkan Yakup'un çakır gözleri sulanıyordu. Gözlerini sildikçe, arkadaşları Yakup'a takılmadan edemiyorlardı.

- Ne o Yakup? Gurbet elde hüzünlendin herhalde.
- Gözyaşlarını tutamıyorsun.
- Ağlama oğlum.
- Alışırsın, merak etme.
- Gözyaşlarına yazık arkadaşım.

Tüm bu söylenenlere Yakup bir şey demiyor, ara sıra gözleri kamaşıyor, önündeki her şey beyazlaşıyor, belirsizleşiyordu. İleride giden arkadaşlarını dahi göremiyordu. Yakup bunu ilk fark ettiğinde üzerinde durmamış, "Herhalde gözlerim kamaşıyor ondan" demişti. Ancak yürüdükçe, bu belirsizliğin arttığını anlamıştı. Sık sık gözleri kararıyordu. Sanki etrafında yıldızların uçuştuğunu, çeşitli ışıkları gördüğünü, bu durumun artarak devam ettiğini hissediyordu. Gözleri sulanıyordu. Yakup'un yürüdükleri patikadan iki de bir sapması, hep gözlerindeki rahatsızlıktan dolayı idi...
Manga, sırttan aşağıya doğru iniyordu. Bazen kayıp düşüyor, yerde kayıyor, bazen de yuvarlanıyorlardı. Bu iniş onları çocukça bir neşeye boğmuştu. Bu neşeyle birlikte hepsi çocukluklarındaki kar oyunlarını hatırladılar. Karda yuvarlanmalarını, birbirlerine kartopu atmalarını, kızak kaymalarını daha nice hatıralarını...
Bazıları bilinç kaybından dolayı çocukluklarına dair pek az şeyi hatırlayabiliyor bazıları ise nereden geldiklerini bile bilemiyorlardı. Bu belirsizlik onlarda büyük bir endişeye neden oluyor, "Demek ki çok uzun zamandır askerdeyiz. Çok uzun zamandır yoldayız" diyorlardı. Halbuki hafıza kaybına uğradıklarının farkında değillerdi.

İshakoglu Yakup bir ara Faik Çavuşa:

- Çavuşum sahi biz nereye gidiyorduk, diye sormuştu. Onun bu sorusuna ilk önce pek aldırış etmeyen çavuş, Yakup'un da bilinç kaybına uğradığını anlamıştı.
- İslamköy'e gidiyoruz Yakup.
- Senin memleketin neresiydi?
- Erzurum.
- İyi.
Yakup bu soruyu çavuşunun neden sorduğunu anlamaya çalıştı. Sonra boş verdi. Şimdi yine önünde büyük bir beyazlık vardı. Birden silahını attı. Ellerini açtı.
- Durun, diye bağırdı. Durun!
Hepsi bu kesin haykırış ile durmuşlardı. Zaten öyle ağır ilerliyorlardı ki, duruyorlar mı, gidiyorlar mı, belli olmuyordu.
- Göremiyorum! Göremiyorum!

Bu söz üzerine Yakup'un takım arkadaşları güldüler:

- Çok ağladın da onun için görememişsindir.
- Bu kadar sulu gözlü olursan, göremezsin tabii.
- Bak gözlerin kör olacak.
Kör kelimesi, Yakup'un endişe ve korku içinde titreyen kalbine çörekleniverdi. O da korkuyla kendine sordu. "Ya kör olduysam?"

Bu düşünce ve korkuyla daha yüksek bir sesle bağırdı:

- Göremiyorum!
Bu acı haykırış nedeniyle deminden beri Yakup ile alay eden erlerin gülmeleri birden dondu kaldı. Yoksa arkadaşları gerçekten kör mü olmuştu? Hepsi Yakup'un başına toplandılar.

Kimi ellerini gösteriyor:

- Say bakayım, diyordu.

Kimisi de parmaklarını Yakup'un gözlerine neredeyse sokacak kadar yakına getiriyordu:

- Bunu görüyor musun?

Yakup ise heyecanlı bir şekilde haykırıp duruyordu:

- Bulanık görüyorum... Sizler sanki koyu bir sis içindesiniz. Evet, evet şimdi daha iyi. Bulanık ama daha iyi görüyorum.

Bu söz üzerine rahatlayan erler tekrar Yakup'a takıldılar:

- Oğlum bırak şimdi numara yapmayı.
- Sırası değil.
- Ağlama artık.
- Gözlerini fazla ovuşturma.
- Haydi yola çıkalım.
Yakup ise onların arkasından yürümeye başladı.

Neden sonra Faik Çavuş omzuna dokundu:

- Tüfeğini al. Biliyorsun tüfek zimmetlidir.
- Biliyorum çavuşum.
- Haydi bakalım gayret.
Manga tekrar ağır ağır yürümeye başladı. Aşağıya doğru indikçe, kar kalınlığı artıyordu. Zaten iyice yorulmuş olan erler önlerine çıkan dik bir yokuşu görünce hayal kırıklığına uğradılar. Üstelik ayaz nedeniyle bu yokuş yer yer buz tutmuştu. Bir de sarp kayalıklar arasından yürümek zorunda kalacaklardı. Az sonra ne kadar zor bir yokuşu tırmandıklarını anlamakta gecikmediler. Yokuş gittikçe daha dikleşiyor, uçurumlar daha derinleşiyordu. Ancak tırmanmaktan başka bir çareleri kalmıyordu.

Faik Çavuş askerlere seslendi:

- Beş on dakika dinlenelim. İp var mı?
-Yok.
- İşte bu kötü.
- Birbirimizden fazla ayrılmayalım. Zor durumda kalana yardım edebilelim. Bastığınız yere dikkat edin.
Kaç gündür yürüdükleri halde böyle geçişi zor olan bir yere gelmemişlerdi. İş sadece tırmanmaya kalsa iyi idi. Bir de derin uçurum kenarlarından yürümeleri gerekecekti. Hepsi içlerinde yer eden endişeyi birbirlerine fark ettirmemeye çalışıyorlardı. Ancak bu kadar yolu yürüyüp buradan geçememek, geriye dönmek olmazdı. Zor da olsa burasını aşmalıydılar.
Tırmanmaya başladıklarında Yakup yine kendini koskoca bir karanlığın içinde buldu. Bu kez geçer diye bağırmadı bile. Bir süre olduğu yerde durdu. Ancak değişen bir şey yoktu. Az önce bulanık gördüğü halde şimdi hiçbir şey göremiyordu. İçini kaplayan korku yine peydahlanmıştı. "Ya kör olduysam?" diye kendine sordu. Hem de bu dağ başında, bu uçurumların kenarında. Tüfeğini sırtına astı. Boşta kalan ellerini sağa sola uzatarak, yolunu bulmaya çabaladı. Öndeki arkadaşları kendisiyle yine alay eder, diye bu kez hiçbir şey demeden ilerlemeye gayret ediyordu. Ayaklarını sürüyerek, gideceği yeri anlamaya çalışıyordu. Bir yandan da "birazdan geçer, demin nasıl bir bulanık da olsa görmüşsem, yine görmeye başlarım. Biraz dayanmalıyım." diye düşünüyordu.
Eliyle bir taşa dokundu. Taşın sağma ve soluna baktı. "Boşluğa doğru gitmemem gerekli. Taşlardan uzaklaşmamalıyım." Ayaklarını sürüye sürüye yürürken, derin bir uçuruma doğru gittiğinin farkında değildi. Karlarda ayağını sürüyerek adım adım boşluğa gidiyordu. Yakup gittikçe uzaklaşan arkadaşlarının seslerini duyunca "Biraz daha hızla ilerlemem lazım" dedi. Büyük bir adım attığında ayağı boşlukta kaldı. Ürperdi.

"Eyvah düşüyorum!" dediğinde bir el kendisini hızla geri çekti:

- Ne yapıyorsun?
- Hiç çavuşum. Gidiyordum.
- Uçuruma doğru gidiyordun.
- Uçuruma mı?
- Yoksa sen?
- Çavuşum göremiyorum! Göremiyorum! Her yer karanlık! Bu kadar beyazlık içinde yürüdükten sonra içime doğan karanlığı hazmedemiyorum çavuşum. Gözlerim karanlığa bakmaya hak etmedi. Ben kör kalırsam çavuşum? Ne yaparım?
- Merak etme Yakup tekrar görürsün. Geçici körlük olmalı bu...
- Çavuşum tekrar görürüm değil mi?
- Görürsün ya.
- Razıyım çavuşum, günlerce, aylarca hatta yıllarca, kar beyazlığını görmeye razıyım. Yeter ki, eskisi gibi görebileyim. Ben, bu karanlığa layık değilim. Gözlerim...
İshakoglu Yakup bu kez olduğu yere çöktü. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Onun sesine az ilerideki arkadaşları dönüp yine kendisine takılmadan edemediler:
- Gene mi ağlıyorsun?
- Yeter artık.
- Gözlerini kör ettin.
- Sulu gözlü Yakup.

Bu takılmaların ardı arkasının kesilmeyeceğini anlayan Faik Çavuş bağırdı:

- Yeteeer! Kesin sesinizi! Ziver bana yardım et.
- Geldim çavuşum.
- Yakup'un koltuğuna gir.
Faik Çavuş ve Ziver, Yakup'un koltuklarına girerek, onu uçurumun kenarından biraz içeriye taşıdılar.

Yakup ise hala bağırıyordu:

- Göremiyorum!
- Şurada biraz dinlenelim. Kayaların arasında ayakta beklemeye başladılar. Yakup ise sızlanmaya devam ediyordu.
- Kör oldum! Allah'ım bana yardım et! Allah'ım bana gözlerimi geri ver!

Faik Çavuş Yakup'u teselli etme gereğini duydu:

- Yakup sakin ol. Gözlerin elbette yine düzelir. Daha önce de öyle olmuştu hatırlasana.
Bu sözler üzerine Yakup sakinleşir gibi oldu.

Ümit içinde konuştu:

- Düzelir değil mi çavuşum? Tekrar görürüm değil mi?
- Elbette.
- Güneşi, masmavi gökyüzünü, yeşil çamları, boz bulanık çağlayan dereleri, sizi, Ziver'i ve diğer arkadaşlarımı görürüm değil mi?
- Görürsün ya...
- Kayaları, kurtlan, uçurumları, uzayıp giden karlı dağları görürüm değil mi?
- Görürsün Yakup. Görürsün. Haydi gidiyoruz.

Yakup bir eliyle Faik Çavuşun palaskasına tutundu, onun ardından yürümeye başladı. Bu şekilde manga tırmanmaya devam ediyordu. Ancak erlerin bazılarında çarık olduğu için tırmanırken sık sık kayıyor, bu nedenle ilerlemekte çok zorluk çekiyorlardı.
İnce ince savrulan kar taneleri yüzlerine bir kırbaç gibi vuruyor, ağızlarına ve burunlarına giriyordu. Isı gittikçe düşüyordu. Bilinmez bir dağın doruğuna doğru tırmanmaya çalışan manga erleri Yakup'un kör olduğunu öğrenince adeta yıkılmıştı. İlk önceleri tatlı bir ümit ile tekrar görmeye başlayacağını sanan Yakup tamamen karamsar olmuştu. Çöken karanlığı fark edemeyince, kör olduğuna inanmıştı.
Her sabah doğacak güneşin yerine, Yakup'un gözlerinde karanlığın en koyusu sürüp gidecekti. İşte bu gerçeği bilmek ona çok zor geliyordu. Kör olmayı bir türlü kabullenemiyordu. Bazen ümitleniyor ama gözlerinde en ufak bir ışık sızıntısı dahi olmadığını görünce, tekrar karamsar bir havaya kapılıyordu. Bu gel gitler Yakup'u yıpratıyor, derin ve karanlık bir bunalıma sürüklüyordu. Onlar, yollarda sürüklenirken, Yakup ise yürüdüğü yollarda değil ama kendi içinde büyüyen uçurumlara düşmemek için titreyip duruyordu.

Yüzbaşı Baki Bey üst rütbeli subaylar arasında konuşulan bazı konulardan haberdar olmuştu. Aldığı son haberlerden dolayı sevinçliydi. Batum ve civarında Ruslara karşı başlattıkları isyan gittikçe büyüyordu.
"Artık Kafkaslarda bir kıvılcım çaktık. Bu kıvılcım diğer esir vatandaşlarımıza da örnek olacak. Karla kaplı Kafkasya dağları milletimin isyanıyla çıkacak olan yangından eriyecektir. Duydum ki Ruslar bu isyanla başa çıkamıyormuş. Bizim gönüllü müfrezelerimiz de büyüyen isyanı destekliyormuş. Yakında çok daha fazla destek verilecekmiş. İşte her şey ayan beyan ortadadır. Az bir destekle dahi Rusların hakkından gelebilmek mümkün. Türk milletinin isyanı işte çığ gibi büyüyor. Ne zamandan beri Batum'a asker çıkarma fikrinde olan Başkumandan Vekili Enver Paşa bu çıkarmayı eğer gerçekleştirebilirse, Ruslar iyice şaşıracak. Nereden ve nasıl geldiğimizi anlayamayacaklar bile. Hızla Kafkasya içlerine girebileceğiz. Kaç zamandır esir olan milletdaşlarımız hürriyetlerine kavuşacaklar.
Bir de şu Almanlar söz verdikleri giyecek ve silah yardımını zamanında yapsaydı, levazım malzemelerini bize zamanında verebilselerdi, işte o zaman önümüzde kimse duramayacaktı. Almanlar ne zamandan beri Odesa'ya çıkartma yapmamızı istiyorlar. Oraya da çıkarsak bu kez Rus askeri Batum'dan, Kars'tan ve Ardahan'dan çekilmek zorunda kalır. Belki savaşa bile gerek kalmadan kolayca Kafkasya içlerine dek ilerleyebiliriz. İşte o zaman Osmanlı Devleti, hani şu hasta adam dedikleri devlet ayağa kalkar ve kendine, ölecek diye bakanları, bekleyenleri şaşırtır..."

Yüzbaşı Baki Bey ümit doluydu. Ne kadar zorluk ve imkansızlık içinde olursa olsun kendilerinin zafere ulaşacağını sanıyordu. Bu yüzden her şeye katlanılmalıydı. Soğuğa, açlığa, giysisizliğe her şeye. Hatta acıya, yaraya ve ölüme bile. Zafer, işte bunlara katlanılırsa gelirdi. Devletin bu zor zamanlarında herkes gayret içinde olursa, zor zamanların geçeceğini düşünüyordu. Subay arkadaşları hazinenin tam takır olduğunu kendisine söylediklerinde çok şaşırmıştı. Doğru olabilir, diye düşündü zira kendisinin de maaşı iki aydır ödenmemişti. "Almanların yapacağı mali yardımla her şey düzelir." diye kendini teselli etti.

Almanlar aklına gelince bilinmez bir belirsizliğe düşüyordu. Hele hele donanma komutanı Souchon'un ne yaptığını anlamaya çalışıyordu. Ancak İstanbul'dan uzak olduğu için sağlıklı değerlendirmelerde bulunamıyordu. Buraya kadar gelen söylentilerle değerlendirme yapmaya çalışıyordu. Alman amiralinin "Karadeniz'i bir Türk gölüne çeviririm" diye ilk günlerde etrafına güven vermesi herkesin moralini olduğu gibi Baki Beyin de moralini yükseltmişti. Ancak Kafkasya Seferi başlayıp da denizden iaşenin gelememesi, Rus deniz kuvvetleri tarafından engellenmesi amirale olan güvenini kaybettirmişti. Çünkü Souchon şimdi de 3. Ordunun hareket planlarında da donanmanın Karadeniz'e hakim olduğunu ancak harekata doğrudan katılmasının beklenilmemesini istemişti. "Kendilerini ateşe atmıyorlar ama başımıza ateş açmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Şu Almanların ne yaptığını anlayabilseydim. Ancak yapacak başka bir şey de yok. Onlarla müttefik olmak zorunda kaldık. Şimdi de müttefikliğin gereğini yapmalıyız. İstesek de istemesek de..."
Üstelik Karadeniz'de Trabzon Limanı'nın mayınlanması ihtimaline karşılık iaşe gemilerinin Rize'ye gitmesi ve iaşenin 300 kadar kayıkla limanda bekleyen Rizeli kadın ve çocuklarla yapıldığı haberini alınca Yüzbaşı Baki Beyin yüreği sızladı.
"Şuraya bak. Kadınlar ve çoluk çocuklarla iaşe nakliyatı yapıyoruz... Nakliye gemilerimiz sinek gibi avlanıyor..."

İçi kabardı doldu doldu sonra ellerini açarak haykırdı:

- Ey güzel vatan! Nerede yaz kış işleyen geniş yolların! Tren yolların! İaşe depoların nerede? Giyecek depoların nerede?
Sakinleşmişti. İçinde kendine bile söylemediği şeyleri haykırmıştı. Dillendirmeye dahi korktuğu gerçekleri bir bir sıralamıştı. Ümitler, gerçekler ve hayaller ne kadar da iç içe girmişti. Yüzbaşı Baki daima gönlünün sesini dinliyor ama bazı gerçeklerle karşılaştığında ya da bazı acı gerçekleri duyduğunda, üzülmekten kendini alamıyordu. Herkes kendisi gibi gayrete gelirse, ümitlerin ve hayallerin bir bir gerçeklere dönüşeceğini sanıyordu. Hayal etmeden ve ümit beslemeden gerçeklere de ulaşılamazdı ki...
Yüzbaşı Baki Beyin gönlü şimdi med cezir gibi bir çekiliyor, bir kabarıyordu. Ummadığı, beklemediği kötü bir haber alırsa, sanki damarlarından kanı çekilecek kadar üzülüyordu. Fakat iyi, sevinçli güzel bir haber alırsa da kanı coşacak gibi oluyordu. İşte bu anlarda iyimser oluyor, kaç gündür ağzına doğru dürüst bir lokma koymamasına rağmen açlığını bile unutuyordu. Bazen kendine düşen yiyecek istihkakını, tir tir titreyen doğru dürüst bir şey yiyemeyen erlerine dağıtıyordu. Erlerini çok seviyordu. Memleketlerinden yüzlerce kilometre yol yürüyerek buraya gelmişlerdi. Üstlerinde kışa dayanıklı uzun kaputları yoktu. Ayaklarındaki potinleri yer yer el kadar açılmıştı. Ne yazık ki yenileri verilememişti. Baki Bey, alay komutanından potin ve sağlam çarık istediğinde, "İstanbul'dan beklediğimiz vapurlar ne yazık ki gelemiyor yüzbaşım. Gelirlerse
en kısa sürede size dağıtımını yaptıracağım" demişti. Yine yığınla hayal kırıklığına uğramış ama daha sonra kırık bir ümide tutunarak kendini avutmaya gayret etmişti.
Soğuktan tüfeklerin mekanizmaları çabuk bozuluyor, bölüğünde tüfeksiz erlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu. Talim yaptırırken bile bazı tüfekleri erlerinin sırayla kullanmasını istiyordu... Yüzbaşı Baki yine de buralarda olmaktan memnundu. "Ben vatanın en zor anında, en zor yerindeyim" diyordu... Yine ümitlenmişti, ileride talim yapan erlerine doğru giderken, gönlü bir deniz gibi kabarmış, damarlarındaki kanın alevlendiğini sanmıştı...

Soğuktan çatlamış, yer yer yara olmuş dudaklarında ümit dolu bir marş vardı:

"Yürü ey memleketin oğlu ve şanlı neferi;
Geride kaldı ölüm, nusretü cennet ileri...
Gidelim savlet kahhar ile Kafkas'a kadar.'"

İstanbul'a ulaştırılan bir haber o akşam Genelkurmay Başkanlığı'nda telaşa neden olmuştu. Trabzon limanına doğru yol almakta olan Osmanlı gemilerinin limana girmelerinin sakıncalı olduğunu, Trabzon Limanı'nın Ruslar tarafından mayınlandığını belirtiyordu. Zaten orduya zar zor gönderilen iaşenin bir de Trabzon Limanı'nda batırılacağı göz önünde bulundurulunca, gemilerin Rize'ye gitmeleri emredildi. Yük gemileri Rize'de boşaltılacaktı. Ancak yine de gemiler Rize limanına girmeyecek biraz açıkta bekleyecekti. Gemiler, kayık ve takalarla boşaltılacaktı.

Hafızalarda hep 6 Kasım'daki bombardıman vardı. O gün, Ruslar 10 parça gemi ile Zonguldak'ı bombalamış, dönerken rast geldikleri Bahriahmer, Bezmialem ve Mithatpaşa vapurlarını batırmıştı. 6 Aralıkta Enver Paşa ve Bronsart Paşanın da bulunduğu kafile yola çıktığında, bir süre sonra kendilerini takip için Rus donanmasının derhal Karadeniz'e açıldığı haberini almışlardı. 8 Aralık günü 4 Rus gemisini gören kafile rotalarını değiştirerek Rusların takibinden kurtulabilmişlerdi.28 Rus Donanması Aralık ayından sonra Karadeniz hakimiyetini hissedilir derecede arttırdı. 11 Aralık'ta Batum'dan dönen Rus donanması Sinop açıklarında 4000 ton malzeme yüklü olan Deme vapurunu da batırdı. Bu tarihten sonra Karadeniz ikmali sadece Samsun-Trabzon arasında küçük yelkenlilerle gizlice yapılan bir şekil aldı.
İşte tüm bu olup bitenler yüzünden Karadeniz'de zorda olsa yola çıkan nakliye gemilerinin ne yapılıp ne edilip Rize'ye gitmesi emredilmişti. Rize açıklarında demirleyen yük gemilerinin boşaltılması ise sorun olmuştu. Çünkü Rize'de yetişkin erkekler ve gençler askerliğe alınmış, cephelere dağıtılmışlardı. Ancak açıkta bekleyen gemilerin de derhal boşaltılması gerekiyordu. Gözler ufukta Rus donanmasını arıyor, akıllar ise gemilerin nasıl boşaltılacağı konusuna takılıyordu. Zar zor olsa da gelen gemilerin bu şekilde beklemesi sakıncalıydı.
Bir şeyler yapılmalıydı. Hemen şehre ilanlar asıldı, tellallar çıkarıldı. Kimin ne kadar kayığı var ise, kayıkları kim kullanabiliyor ise çoluk çocuk, kadın ihtiyar gemilerin yanma gitmesi öğütleniyordu.
Ertesi gün herkesi şaşırtan hem de gururlandıran bir tablo görüldü. Limanın hemen açığında bekleyen nakliye gemilerinin etrafında tam 300 kayık vardı. Bu kayıkları genellikle kadın ve çocuklar kullanarak, yükleri alıp gitmek için bekliyordu. Nakliye gemilerinin yanma yaklaşabilen kayıklara taşıyabileceği kadar malzeme yükleniyordu. Yükü alan kayık derhal limana doğru yol almaya çalışıyordu. Kayıkları kullanan kadınlar, ihtiyarlar ve çocuklar olanca güçleri ile küreklere asılıyorlardı. Bu şekilde süren çalışmalar sonunda 300 kayık ile taşınan malzeme Rize limanına çıkarılmış, türlerine göre sınıflarımıştı. Malzemelerin Erzurum ve istenen diğer yerlere götürülmesi gerekiyordu...

Yürüyüş, daha da zorlaşmaya başlamıştı, ilk önce tatlı bir eğimle başlayan yamaçlar dikleşmiş, uçurumlar ise derinleştikçe derinleşmişti. Avını bekleyen tuzaklar gibiydi her yer. Mola vermeden yürümeye çalışan neferler artık yorgunluktan bayılmak üzereydi. Beyaz karların tepelerin ve uçurumların üzerine çöreklenen karanlık koyulaşınca, mola vermek zorunda kaldılar. Yorgunluklarının yanında Ruslardan uzak olduklarını bilmek onlara bir rahatlık veriyordu. Aslında bu kadar yorgunluğu ve çileyi çekerek Ruslara doğru adım adım gittiklerini bilmek, bazen tezat oluştursa da bunu bir görev olarak kabul edince, tezatlık ortadan kalkıyordu.
Faik Çavuş büyük taşların arasına girmiş, arkasından esen rüzgardan korunuyordu.

Koluna girdiği Yakup'a:

- Sen burada bekle, dedi.

Sonra Ziver'e seslendi:

- Ateş yakmalıyız. Yoksa burada donarız.
- Çavuşum bu karanlıkta nasıl odun buluruz? Her yerde kar, her yerde karanlık var.
- Kasaturalarla dalları kesebiliriz belki.
- Çok zor. Şu ağaçlardan birini tutuşturabilsek.
- Başarabilir miyiz Ziver?
- Çavuşum ben bir deneyeyim.
- İyi, ben de gidip Yakup'a bakayım.
Ziver karanlıkta en yakın çam ağacına doğru giderken, Faik Çavuş da Yakup'un yanına geldi. Yakup başını iki ellerinin arasına almış ağlıyordu. Onun bu halinden etkilenen Faik Çavuş adeta lif lif çözüldüğünü hissetti.
- Yakup kendini bu şekilde koy verme. Allah'tan ümit kesilmez. Yine görebilirsin. Hem Oltu'da seni hastaneye yatırır, gözlerini tedavi ettirebiliriz.

Hastane sözünü duyunca Yakup ümitlenir gibi oldu:

- Sahi mi çavuşum!
- Sahi ya.
- Peki Oltu'ya daha ne kadar yolumuz var?
- Onu bilmiyorum Yakup ama çok yolumuz var herhalde.

Yakup çok yol olduğunu duyunca, tekrar karamsar bir şekilde:

- Çok yolumuz var ha, dedi. Belki İslamköy'de hastane vardır. Doktor vardır he çavuşum?
Faik Çavuş sustu. Ne diyeceğini bilemedi.
- Belki vardır...
- Çavuşum gündüz mü gece mi?
- Karanlık çoktan çöktü Yakup. Ateş yakmaya çalışıyoruz. Gece boyu burada dinleneceğiz. Dinlenebilirsek tabii.
- Nasıl bir yerdeyiz çavuşum? Bana tarif etsene.
- Sarp kayalıkların arasındayız, rüzgardan korunmak için sığındık. Önümüzde dar bir yol var. Bu yol kıvrıla kıvrıla uçurumların kenarlarını takip ediyor.
- Uçurumlar mı?
- Evet. Yürüyüşümüzden beri ilk defa uçurumlar bu kadar derinleşti Yakup.
Yakup uçurumların kenarındaydı ama kendi içinde çoktan dipsiz uçurumlara düşmüştü bile. Gözlerinin kör olduğu gerçeğini bir türlü kabul edemiyordu. Bu yüzden koskoca bir siyah boşluğun içine düştüğünü ve düşmeye devam ettiğini hissediyordu. İçindeki karanlığın çevreye çöken karanlıktan daha koyu olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden uçurum kenarlarında beklemek kendisini tedirgin etmedi.
Ziver karanlıkta düşe kalka gittiği çam ağacının kabuklarını kasaturası ile soymaya çalışıyordu. Kabuğun altında ıslanmayan çıralı kesimi kolayca tutuşturabileceğini düşünüyordu.

Az sonra nefis bir çıra kokusunu duyunca:

- Evet, işte oldu, şimdi çakmağımla bu çıralı kesimi tutuşturunca koca ağaç da yanabilir. Ağacı kesmeden yakacağız ama ne yazık ki başka çare yok. Yoksa burada donup gitmek işten bile değil...
Pamuklu çakmağı ile çıralı kesimi üfleyerek tutuşturmaya başladı. Az sonra da küçük bir alev ağacın gövdesinde belirdi.

Bu alevi devamlı üfleyen Ziver ateşin ağacın gövdesinde büyüdüğünü görünce seslendi:

- Çavuşum gelin! Ateş yakabildim.

Manga erleri henüz tutuşmuş olan ağaca doğru giderken Faik Çavuş taşların arasında titremekte olan Yakup'un omzuna girdi:

- Haydi bakalım Yakup biraz ısınalım.
- Ateş mi yaktınız?
- Evet, Ziver bir çam ağacını tutuşturdu.
- Çavuşum beni ateşe doğru döndür ve biraz bekleyelim.
- Peki.
Faik Çavuş onun ateşe doğru bakıp görüp göremeyeceğini tecrübe edeceğini düşündü. Yakup ateşe, Faik Çavuş da Yakup'a bakıyordu. Ancak Yakup'un içine zehirli bir yılan gibi çöreklenen karanlık çam ağacının ateşiyle dağılmadı. O alevleri ve aydınlığı hatırladı ama gözleriyle göremedi.

Bunun üzerine karanlığı bir çığlık, acı bir feryat yırttı:

- Göremiyorum! Ateşi bile göremiyorum!
Çam ağacının etrafına dizilen diğer manga erleri birbirlerine hüzün dolu gözlerle baktılar. Kendilerinin de bu şekilde yola devam edeceklerini düşündükçe, kör olabileceklerini düşünüyorlardı. Bu düşünce kendilerini ısıran soğuk gibi beyinlerini rahatsız ediyor, kör olma fikri bir mıh gibi beyinlerine çakılıyordu.
Az sonra Faik Çavuş ve Yakup da ateşin yanına gelince, erler acıyarak baktılar. Yakup ise ateşin sıcaklığını duymasına karşın, ateşin karanlığı dağıtmak istercesine yükselen alevlerini, birbiriyle dans eden şulelerini göremiyordu. Bu kadar yakından bulanık da olsa, küçük bir kıvılcım dahi olsa göremeyişi Yakup'u tekrar gönlünde büyüyen uçurumlara itti.

Bu çaresizlik içinde, hayal kırklığı yaşayan Yakup sanki acı gerçeği kabullenmiş gibiydi:

- Göremiyorum! Arkadaşlar göremiyorum!

Takım arkadaşları onun bu sözleri üzerine hiçbir şey demediler. Sadece susmak ve önlerine bakmakla yetindiler. İşte bu sessizlik Yakup'u daha da ümitsiz hale getirdi.
- Bundan sonra hiç göremeyeceğim değil mi arkadaşlar!
- Susuyorsunuz. Öyle ya, artık siz de benim hiç göremeyeceğimi biliyorsunuz da ondan susuyorsunuz değil mi? Ben ki yıldızları, ayı görüyordum. Gündüz ağaçları, güneşi, bulutları, sizleri görebiliyordum. Ya şimdi? Her yer karanlık. Her saat benim için gece... Allah'ım ne kadar zor bir durum.

Faik Çavuş:

- Yakup seni doktora göstereceğiz. Ancak şimdi sabretmen gerek, dedi.
- Sabır mı?
- Sabır ya Yakup'um.
- Ben ki, sabır nedir bilmezdim çavuşum. Yürümez, koşardım. Seferberlik ilan edildiğinde de ilk ben koşmuştum şubeye. Ben sabırsızım çavuşum. Şimdi sabret demek kolay ama sabırlı olmak o kadar zor ki...
- Haydi şimdi bunları düşünme. Ateşin başında ısın.
- Ateşin başında ateşi görmeden ısınmak. Zor. Karanlığa mahkûm olmak zor.
Manga gittikçe alevleri büyüyen ağacın gövdesinin etrafına sıralandı. Gecenin ayazı bedenlerini bir ahtapotun acımazsız kolları gibi sararken, onlar ateşe daha da yaklaştılar... Çantalarındaki kurumuş tayın parçalarını ve yarım peksimetleri ateşe tutarak gevretip yemeye çalıştılar.
Bütün gece kah çantalarının üzerine oturarak kah ayakta uyuklayarak geçiren erler sabahleyin muhteşem bir güzelliğe gözlerini açtılar. Ancak bulundukları yerin sarp ve uçurumların da ne kadar derin olduğunu görünce tedirgin oldular. Manga yine takip edebildiği bir patikada yürümeye başladı.
Tek sıra halinde yürüyecekler, bu şekilde hem daha az yorulacaklar hem de birbirlerine yakın olacaklardı. En arkada da Yakup'u omuzlayan Faik Çavuş hem ağır ağır yürüyor hem de Yakup'a ümit aşılamak istiyordu. Ancak karanlıklar içindeki Yakup'u hiçbir söz teselli edemiyordu.

Sık sık Faik Çavuşa:

- Çavuşum, ben size yük oluyorum, diyordu.
- O nasıl söz Yakup. Biz arkadaşız. İyi günde de kötü günde de birbirimize destek olacağız elbet.
- Çavuşum ben olmadan siz daha rahat yürüyebilirsiniz.
- Öyle deme. Zaten normal yürüyoruz.
- Beni isterseniz burada bırakın. Kaderime razıyım.
- Haydi deli çocuk! O nasıl söz! Seni burada bırakmayacağız. Hiçbir şartta buna inan. Bize güven. Ama kendine de güven...
- Çavuşum ben artık yaşayan bir ölüyüm. Ne tarafımız uçurum çavuşum?
- Sağ yanımız.
- Çok mu derin?
- Evet.
- İnsan düşse kurtulamaz mı?
- Hayır.
- İnsan boşluğa düşerken, ne hisseder acaba?
- Bu düşünceleri bırak. Her şey düzelecek merak etme.
- Çavuşum bir şey söyleyeyim mi?
- Söyle Yakup.
- Çok iyisin.
- Sen de...

Kah kayalıklar arasından kah uçurumların kenarından devam eden yolculuk sırasında Yakup'un aklı fikri uçurumlardaydı. Kendisinin erler arasında fazlalık olduğunu, bir işe yaramadığını düşünüyordu. Üstelik arkadaşlarının yürüyüşünü yavaşlattığını sanıyordu. Bu düşünceler Yakup'u kana karışan bir zehir gibi gittikçe etkiliyordu...
Yürüyüşe devam etmesinin bir yarar sağlamayacağını, gözlerinin hiçbir zaman iyileşemeyeceğini düşünen Yakup devamlı bir şekilde, bundan sonra yaşamanın bir anlamı kalmadığını söylüyordu. Artık çıkar bir yol bulmalı idi. Ancak nasıl bir kurtuluş yolu bulması gerektiğini henüz düşünemiyordu.

Yürüyüş kolunun arkasındayken Faik Çavuşa:

- Çantamda yarım peksimetim var. Onu size vermek istiyorum, dedi.
- Sen ne yiyeceksin?
- Bende bir tane daha var.
- Peki...
- Çavuşum memleketime bir mektup yazın daha sonra.
- Sen yaz.
- Bundan sonra hiçbir şey yazamayacağım çavuşum. Yakup iyi çocuktu, görevine bağlıydı, deyin.
- Peki.
- Babam sevinir. Kahramanca, düşmanla çarpışırken öldü, deyin. Şehit oldu, deyin. Annem ah zavallı kadın, gözlerimin kör olduğunu hiç bilmesin. Gözlerini ışığa kapadı, deyin mektupta. Şehit olduğumu bilirlerse övünç duyarlar benimle ama kör olduğumu öğrenirlerse, ömür boyu acı çekerler. Onların acı çekmesini istemiyorum.
- Peki Yakup sen nasıl istersen öyle yazarım.
- Sağ ol çavuşum. Çok iyisin.
Yakup durakladı.

O durunca, Faik Çavuş merakla sordu:

- Ne oldu Yakup?
- ihtiyaç göreceğim çavuşum. Şu çantamı çıkarayım, tüfeğimi de tut biraz.
- Bak Yakup sağına doğru yürüyeceksin. Sol yanında dipsiz uçurumlar var.
- Ah çavuşum kaç günden beri benim yanımda nice dipsiz uçurumlar oluştu bir bilsen. Solda uçurumlar var dedin değil mi çavuşum?
- Evet.
- Çavuşum o mektubu en kısa zamanda yaz. Memleketime yolla. Yakup düşmanla çarpışırken şehit oldu de.
- Peki.
Yakup ellerini açarak sağ tarafa doğru yürüdü. Arkasından bakan Faik Çavuş bu ere acımadan edemiyordu. Neden sonra Yakup sol tarafa doğru yürümeye ve hızla koşmaya başladı.

Gözleri büyüyen Faik Çavuş haykırdı:

- Yakup yapmaaaa!
Yakup kendini sis içindeki uçurumlara bir kuş gibi bıraktı. Neden sonra bir tok ses duyuldu.

Yakup'un sesi karşı tepeden yankılandı:

- Elveda!

Takım erlerinin bu haykırıştan dolayı saçları diken diken oldu. Faik Çavuş ise "Nasıl da tahmin edemedim uçuruma atlayacağını. Yazıklar olsun bana!" diye kendi kendine söylendi. Sonra elinde tuttuğu tüfeği yere bıraktı. Yere çöktü. Yakup'un çantasını karıştırdı. Daha önce sözünü ettiği yarım peksimeti buldu. Onu aldı. Çantayı da uçurumdan aşağıya attı. Peksimeti takım erlerine uzattığında hiç kimse Yakup'un zor zaman için sakladığı peksimeti, yiyecekleri bitmek üzere olduğu halde almadı. Erlerinin peksimeti almadığını gören Faik Çavuş da peksimeti kayalıkların üzerine bıraktı. "Kurda kuşa bari yem olsun." dedi.

Bu söz üzerine takım erlerinden biri:

- Tıpkı Yakup gibi, dedi.

Onun bu sözünü Ziver tekrarladı:

- Tıpkı Yakup gibi.

Ortalık koyu bir sessizliğe büründü. Erat çok üzgündü Bu zorlu yolculukta arkaç'aşlarını bir bir yitiren erler çaresizdiler.
Neden sonra bir karganın bet sesi sessizliği dağıttı. Dallarda biriken karlar yere düşerek tok sesler çıkardı. Faik Çavuş, Yakup'un kendisine bıraktığı tüfeği omzuna attı.
- Haydi gidiyoruz. Sesinde büyük bir bezginlik ve çaresizlik vardı.
Manga erleri İslamköy'e doğru yürümeye başladı.

Faik Çavuş iki tüfek ve bir çanta ile takımın önünde ağır ağır aşağı iniyordu. Arkasında Ziver ve onun arkasında da diğerleri geliyordu.

Ziver:

- Çavuşum yiyeceğimiz bitiyor, daha sonra ne yiyeceğiz, diye sordu.
- Ağaç kabuklarını, diye cevapladı Faik Çavuş. Bizler Balkan'da savaşırken duyardık; esir edilen arkadaşlarımız kavak ağaçlarının kabuklarını yiyerek açlığa karşı dayanmışlar, gerekirse biz de yeriz...
- Yiyelim de. Kabuğunu kemirecek ağaç yok ki, dedi Ziver.

Bu cevap üzerine Faik Çavuş bir şey demedi. Erat yavaş yavaş vadiye inip buz tutan dereden geçiyor her adım atışlarında yere düşecekmiş gibi olan erler yine de son bir gayretle yokuşu çıkmaya gayret ediyorlardı. Bazen durup ayakta dinleniyor, neden sonra tırmanmaya başlıyorlardı. Yokuş gittikçe uzuyordu. Yürüyecekleri yol gözlerinde büyüyordu ama yokuşu çıkıp ne göreceklerini de merak ediyorlardı. Bir başka vadiye mi ineceklerdi? Bir başka tepeye mi tırmanacaklardı. Yoksa İslamköy'ü mü göreceklerdi?
Artık tüm vücutları bir makine gibi duygusuzlaşmış ayakta kalmaya ve yürümeye odaklanmış beyinleri düşünemez olmuştu. Sadece ve sadece yürüyebilmeyi düşünüyorlardı. Bin bir zorlukla tepeye çıktıklarında, kendilerini alabildiğine beyaz bir çöl karşıladı. Tepelerin omzuna başka tepeler yaslanmış, her yer kara bezenmiş, güneş masmavi gökyüzünde ışıldamaya başlamıştı. Işıyan güneş nedeniyle gözleri kamaştığından daha fazla uzağa bakamadılar.

Biraz dinlenmek için kuytu bir yere doğru yürürken, içlerinden biri heyecanla bağırdı:

- Bakın! İleride bir şeyler gözüküyor.

Hepsi erin dediği yöne doğru baktığında bazı evleri ve caminin minaresini gördüler.

Hep birden bağırdılar:

- İslamköy!

Bu kelime onlara sanki yeniden hayat vermişti. Yeniden güç bulmuşlardı. Ümitleri tekrar artmıştı. Sanki derelere can suyu geliyor, yavru bir ceylan suya iniyor, çiçeklenen tomurcuklar bir bir çiçeğe duruyordu, insan, içindeki ümidi beslerse ve ümidin gerçekleşmek üzere olduğunu görürse adeta yeniden doğuyordu. Faik Çavuşun takımı da yeniden dünyaya gelmiş gibiydi. Güçleri tazelenmişti. Sanki günlerce yemek yemişler de hiç acıkmamışlar gibiydiler. Hemen yola koyuldular. Adımları hızlanmıştı. Kaç gündür yürüdükleri halde ilk defa büyük bir köye gireceklerdi.

Bu moral ile takım erleri açlıklarını unutup bir türkü söylemeye bile başladılar:

"Kışlanın yanında binek taşı Çekin kır atını binsin binbaşı Selama dursun çavuş onbaşı
Amanın aman hallerim yaman Erzurum Dağı'nı bürüdü duman"
Kara bata çıka ilerleyip köyün yakınlarına geldiklerinde, girişte birkaç kişi dikkatlerini çekti. Bunlar silahlıydı. Bu kişiler köyü ele geçiren Rusların nöbetçileri olmasındı? Bu düşünce ile hemen kendilerini karların içine attılar. Köy hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Köy Rusların eline mi geçmişti? Köy boşalmış mıydı? Köyde hiç asker var mıydı?
Yattıkları yerden dikkatle köyün girişindekilere bakıyorlardı. Bunlar askere benzemiyordu. Ne Rus askerine ne de Türk askerine... Yoksa Ermeni çeteleri köyü ele mi geçirmişti? Kendilerini görmüş müydüler? Sahi bunlar kimdi ya da kimlerdi?

Silahlı bir kişi olanca gücüyle bağırdı:

- Sizi gördük. Ortaya çıkın!
- Kimsiniz Türk mü, Rus mu?

Ziver karşılık verdi:


- Türk'üz!
- Ayağa kalkıp yanımıza gelin o zaman.
- Tamam.
Erler ayağa kalkmadan birbirlerinin yüzüne baktılar. Bir tuzak olabilir miydi? Böyle pervasız bir şekilde kalkıp gitmek ne kadar doğruydu?

Tereddüt ederlerken tekrar kendilerine seslendiklerini duydular:

- Haydi yaklaşın!

Başta Faik Çavuş olmak üzere erler ayağa kalktı. Elleri tüfeklerinde, parmakları ise her an tetikteydi. Gözleri köyün girişine dikkat kesilmişti. Yay gibi gerilmiş erler "bir baskına uğrarız" diye tedirgindiler. Bu yüzden yavaş yavaş ilerliyorlardı.

Biraz sonra köylüler ile karşı karşıya geldiler:

- Bu kadar mısınız?

Ziver:

- Bizi daha çok mu bekliyordunuz yoksa? Hem çok misafirperversiniz. Baksanıza, silahla karşılama yapıyorsunuz. Peki, siz kimsiniz?
- Bizler İslamköy ahalisindeniz. Sizi böyle silahla karşıladığımız için kusurumuza bakmayınız. Ancak çok acı tecrübeler geçirdik. Bu nedenle size de ihtiyatla yaklaştık. Başka gelecek olan askerler var mı?
- Gelecek çok da, ne zaman geleceklerini bilmiyoruz.
- Siz kaç kişisiniz?
- Bir takıma yakın.
- Hah bu iyi işte.
Bu söz üzerine köylüler silahlarını indirdiler... Rahatlamış gözüküyorlardı. Kendilerine şaşkın gözlerle bakan erlere "Gidelim." dediler.
Köyün meydanındaki çeşmenin yanında büyük bir eve girdiler. İçeride soba yanıyor, sobanın üstündeki güğümden odaya buharlar yayılıyordu. Faik Çavuş bir an Ziver ile göz göze geldi. İçinden "Tam düşlediğim gibi bir yer" dedi.

Köylülerden biri:

- Sizin karnınız aç olmalı.

Faik Çavuş mahcup bir şekilde:

- Hem de çok açız. Beş günden beri kuru peksimet ile idare ediyoruz. Yiyeceklerimiz tükenmişti. Size rastlamasaydık ya da yolumuzu kaybetseydik açlıktan ölebilirdik herhalde.
- Un çorbası, bulgur pilavı ve üzüm hoşafı var.
- Bizim için hiçbir yemek fark etmez.
- İyi ya, oturun bakalım. Köylüler, az sonra sofranın çevresine oturan yorgun, sakalları ve bıyıkları uzamış, avurtları çökmüş, gözlerinden yorgunluk okunan erlere acıyarak baktılar...
Erler ise sıcak odada, sıcak soba başında, sıcak un çorbasını kaşıklarken kendilerini rüyada sanıyorlardı. Keteleri çorbanın içine atıp iştahla yemeye devam ediyorlardı.

Köylünün biri yavaş yavaş konuşmaya başladı:

- Köylülerin bazısı ayrıldı. Şimdi bir de Rusların Ardos'a kadar geldiği, hatta önden Ermeni çetelerini yolladıkları haberini aldık. Silahlandık. Köyde bazıları mallarını -kaldıysa tabii- toplayıp buralardan gitme düşüncesinde. Sizi de uzaktan görünce "Acaba düşman mı geliyor?" diye endişelendik doğrusu. Kusura kalmayın ama ne yazık ki, çok acı çektik, kötü günler yaşadık. Biz, bizden korkar olduk. Ne zamana kaldık. Öleceğimiz aklımıza gelirdi de, bu günleri göreceğimiz aklımıza gelmezdi. Daha önce burdan geçen iki tabur askeri evlerimize aldık. Onlara da baktık. Asıl acı askerin köyden ayrılmasıyla oldu. Bir türlü evlerden çıkmak istemeyen erleri komutanları silah zoruyla çıkarmaya başladılar. Hasta erlere hala burada bakıyoruz. Gün geçtikçe kötüye gidiyorlar. Ölenleri şu köyün dışındaki mezarlığa gömdük ve gömmeye de devam ediyoruz.

Faik Çavuş şaşırmıştı:

- Burada asker mi var?
- Var ya...
- Hastaları burada bıraktılar. Onlara bakmak için doktor istedik ama iki tabur askerin içinde hiç doktor yoktu. Erleri bir evde yatırıyoruz. Yiyeceklerini veriyoruz. Ancak on iki kişi kadar olan erlerin durumu ne yazık ki ümitsiz. Açıkçası ölmelerini bekliyoruz. .. Sekiz kişiyi de toprağa verdik.
- Hastalıkları ne?
- Bilmiyoruz.
Faik Çavuş ile Ziver göz göze geldi.

Faik Çavuş içinden sayıkladı:

- Lekeli humma! Köyde hasta olan var mı?
- Evet asker köye geldiğinden beri köyde hasta olanların sayısı arttı. Hatta dün bir arkadaşımız aniden öldü.
- Yüzü lekeli miydi?
- Pek dikkat etmedik inanın. Ancak yüzünde belli belirsiz bir iki kırmızı leke var gibiydi.
Bu söz üzerine Faik Çavuş yere baktı. Sustu.

Köylü merak içinde bu kez Faik Çavuşa sordu:

- Neden sordun kurban?
- Hiç... Benim de nice arkadaşım da hastalıktan öldü de...
- Nereye yolculuk?
- Oltu'ya.
- Sonra?
Faik Çavuş burada sustu. Sarıkamış'a diyecekti demedi.

Ancak köylü:

- Kafkasya'ya gideceksiniz değil mi, diye sordu.
- Belki.
- Kafkasya çok uzak evlat. Geriden gelen ordumuz nasıl kuvvetli mi?
Faik Çavuş yine sustu. Ne diyebilirdi ki? İnatla sustu. Köylü onun bir şey demesini bekledi.

Sonra:

- Kalacağınız yere gidip bir bakayım, dedi.
Faik Çavuş sıcak sobanın başında iyice gevşemiş adeta iliklerine dek ısınmıştı. Ziver şakayla Faik Çavuşa:
- Çavuşum bir tümen Rus gelse bile şu ocak başından beni kaldıramaz. Beni burada bırakın, ben uyuyayım sonra uyanayım ve gene uyuyayım.
Faik Çavuş güldü. Hiçbir şey demedi. Ancak kaşınmaya başlamıştı.
- Yahu bu bitler sıcağı hissettiler, vücudumda gezintiye çıktılar.
- Sorma çavuşum ben de kaşınıyorum. Şöyle güzel bir banyo yapsaydık. Ne kadar iyi olurdu.
- Doğru söylüyorsun. İki aydır yıkanmadık. İnsanlıktan çıktık.
- Bu meretler bize hastalık bulaştırmasa bari.
- Siz düşünün, ben hummaya şerbetliyim. Ancak bitleri kırsak iyi olurdu.
Az önce giden köylü geri döndü.
- Yeriniz hazır çavuşum. Ocak yanıyor. Düşündüm ki, banyo da yapabilirsiniz. Sıcak su da koydurttum ocağa.
- Hay Allah razısı olsun?
- Sizden de...
Faik Çavuş ve mangası eşyalarını toplayıp köylünün ardına düştüler. Küçük bir eve girdiler. Ocağa konan kütükler çıtır çıtır yanıyordu. Büyük bir güğümde su kaynıyor, buharları odaya yayılıyordu. İşte bu manzara, erlerin özlediği şeylerin en başında geliyordu. Beklediklerinin gerçekleşmesi üzerine moralleri üst seviyeye çıkmıştı. Bunca zorluktan ve soğuktan sonra girdikleri sıcak ev onlara saray gibi gelmişti. Erler çantaları ve silahlan yere koyup hemen ocak başına sıralandılar.

Faik Çavuş:

- Arkadaşlar ilk önce bitlerimizi kıralım. Sonra da sırayla yıkanalım. Bakarsınız, bir daha yıkanma şansımız olmayabilir.
Takım erleri bir odada mahcup bir şekilde soyunurken, Ziver eliyle Faik Çavuşu dürtükledi.

Vanlı er Recep'i işaret etti:

-Bak.
- Sus.
Faik Çavuş, Ziver'e usulca sus demişti ama göbeği üstündeki iki iri kırmızı leke aklını başından almıştı.

Ziver yine ısrarla:

- Yoksa...
- Sus! Haydi arkadaşlar, çabuk bir şekilde şurada yıkanalım, ilk önce Recep yıkansın.
- Peki Çavuşum.

Recep, bir bez ile ayrılan odanın diğer köşesinde yıkanmaya başlarken Faik Çavuş, Ziver'e:

- Emin olmalıyız. Belki daha başlangıçtır, dedi.
- Elbiselerini kaynatmalıyız.
- Bunu nasıl yapabiliriz ki?
- Bilmiyorum.

Erler sırayla yıkandı. Hepsi temizlenmiş ve rahatlamışlardı. Ancak Faik Çavuş ve Ziver diken üstündeydi. Recep'in hummaya tutulduğundan şüpheleniyorlardı. Recep diğer erlere de hastalığı bulaştırabilirdi. Ancak şu an için bir çözüm bulamıyor, sadece ve sadece uyumak, deliksiz bir şekilde uyumak istiyorlardı. Daha sonra yere serilen yataklara adeta kendilerini attılar. Aylardan beri ilk defa sıcak bir odada, sıcak yataklarda, çarşafı olan yataklarda yatacaklardı. Bu durum erlerde tarifsiz bir sevinç doğurmuştu.
Az sonra hepsi derin bir uykuya daldılar. Bu arada Faik Çavuş uyumadan önce devamlı Recep'i kolluyordu onun uyuduğunu görünce, yattığı yerden usulca kalktı. Recep'in çıkarmış olduğu elbiseleri, bir tenekenin içinde ocakta kaynattı. Onları sıkıp yine ocağın yanına kuruması için serip yattı. Yatağa başını koyar koymaz uykuya daldı...
ilk defa ot dolu yataklarda, sıcak ocak başında hem de yıkanmış olarak uyuyorlardı. Bu uzun yürüyüşte böyle imkanları bulacakları akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Rüyada gibiydiler. Erlerin hepsi gerçekten iki aydır ilk defa rüya gördüler. Kimi memleketini, kimi annesini, kimi karısını ve çocuklarını gördü. Ancak Faik Çavuş mutlu rüyalar göremedi. Ne zaman başını yastığa koysa, ne zaman gözlerini kapatsa, kendini İstanbul'un sokaklarında, tifüsten yatan hastaların arasında, camilerin içinde buluyordu. Başından geçenleri ne uykuda ne de uyanıkken unutabiliyordu. Hele iyileştikten sonrasını hiç hatırlamak istemiyordu. İşte o an başında sızı beliriyordu. Bu sızı sürüp gidiyordu. Faik Çavuş yattığı yerden bunları düşünüyordu. Diğerlerinin derin horultularına aldırmadan gözlerini bir noktaya sabitlemiş sanki donup kalmıştı. Sonra kalkıp giyinmeye başladı. Kimseyi uyandırmak istemiyordu. İlk önce Vanlı Recep'e baktı. Uyuyordu. Aslında ateşini kontrol edecekti ama onu uyandırmaktan korkup vazgeçti. "Şu hasta dolu evi bir ziyaret edeyim." dedi.
Kapıyı yavaşça açıp dışarı çıktı. Rüzgar yoktu ama kar lapa lapa yağıyordu. Durdu, bir süre umarsızca ağır ağır yere düşen karlara baktı. "Ne güzel." dedi "Ne güzel. Yürürken bu güzelliğin farkına varamadık... Bir kırık ümide tutunarak buralara dek geldik, bakalım bundan sonra nerelere dek gidebileceğiz?" Sonra karlara bata çıka köyün dışında, yokuşun tam ortasında hastaların bulunduğu eve doğru yürümeye başladı.

Evin kapısını adeta korkarak açtı. Aslında ne göreceğini az çok tahmin ediyordu. Sonra "Camide yaşadıklarımdan daha kötü değillerdir" diyerek kararlılıkla kapıyı itti. Kapı gıcırdayarak ağır ağır açıldı. İçeriden hastalıkla yoğrulan hava Faik Çavuşu çarptı. Eşikte bir süre bekledi. Başı dönmeye başladı, zorlukla kapıya tutundu. İçinden "İşte yine başlıyor" dedi. Sonra zar zor geri çekilip temiz ve soğuk havayı bir süre daha teneffüs etti. Kendine gelir gibi oldu. Tekrar içeri girmek için kapıya yöneldi. Tam o sırada bir erin diğer bir eri ayaklarından sürükleyerek dışarı doğru çıkarmakta olduğunu gördü. "Ne oldu?" diye soracaktı vazgeçti. Her şey ayan beyan ortada idi. Demek ki bu hummalı evde bir er daha can vermişti.

Tanımadığı birini karşısında gören er kayıtsızlıkla:

- Yeni geldiniz herhalde, dedi.
- E...vet, diye kekeledi Faik Çavuş.
- Daha çok gelen olacak. Daha pek çok arkadaşım hummaya yakalanacak, pek çoğunu yine böyle sürükleyerek dışarı çıkaracağım. Belki de bir süre sonra onlar beni çıkaracak.
- Sana başka yardım edecek yok mu?
- Bir arkadaşım daha var içeride ama o da çok halsiz düştü... Köylüler de hastalık bulaşacak, diye bize pek sokulmuyor... Aslında onlara hak veriyorum. Sağ olsunlar yine de yiyeceksiz bırakmıyorlar bizi. Yokuşun ortasına dek yemekleri getirip bırakıyorlar. Ben gidip alıyor, yatanlara yedirmeye çalışıyorum...
- Bu arkadaşım az önce öldü. Şimdi onu içerde tutmanın bir anlamı yok. Hemen dışarı çıkarıyorum. Zaten içerisi daracık. Üst üste yatıyoruz adeta. Bazen çıkardığım erleri karda bekletiyorum. Nasıl olsa bir şey olmuyor bu havada. Ne çürüyorlar ne de kokuyorlar, tek endişemiz köye kadar sokulan kurtlar. Bazen fırsat bulursam yukarıdaki mezarlığa gidip mezar kazmaya çalışıyorum. Çalışıyorum, diyorum çünkü buz gibi toprağı kazmak çok zor oluyor. İlk zamanlar köylüler mezar kazmaya yardım ediyordu. Sonra hastalıklı olduğumuzu anlayınca yardımı da kestiler. Dedim ya, kendilerine hak veriyorum. Böyle sançam gibi karşımda durma. Tut şunu dışarıya çıkaralım. Yoksa sen de mi korkuyorsun hastalık bulaşacak diye?
- Ben hummadan korkmam. O, benden korkar. Bu sözler üzerine er kahkahalarla gülmeye başladı.
- Hastalık mı senden korkacak? Haydi, güldürme beni. Bunca zamandan sonra güldürdün ya Allah da seni güldürsün. Vay be hastalık benden korksun, diyen çavuş ha...
Sonra yüzü ciddileşti...
- Bu er de öyle diyordu... Ben hiçbir şeyden korkmam, diyordu ama hastalığa yakalanınca öleceğini anladı. Her gün, "anneciğim korkuyorum" diye ağlamaya başladı. Sonra sen de ağlamayasın?
- Ben zamanında çok ağladım evlat.
- Evlat?
- Daha senin göreceğin çok şey var. Onun için evlat dedim. Haydi tut şu zavallıyı yukarı taşıyıp, gömelim.
Er, Faik Çavuşun güngörmüş biri olduğunu düşünerek sustu. Eri yukarı taşıdılar. Karın belirginleştirdiği mezarların sayısı on beşi geçiyordu. Karları ayakları ile karıştıran bir şeyler ararmış gibi yapan er az sonra bir kürek ile bir çapa buldu. Getirip Faik Çavuşun ayakları dibine attı.
- Sen mi kazarsın, ben mi?
- Ben, dedi Faik Çavuş.
- iyi, dedi er yine umursamaz bir biçimde eve doğru yürürken. Faik Çavuş ise onun arkasından bakakaldı. Sonra küreği eline aldı.
Karları bir güzel temizledi. Toprağı görünce, bu kez çapayı alıp kazmaya başladı. Ancak toprak buz tuttuğu için çapa işlemiyordu. İnatla kazmaya devam eden Faik Çavuş dize kadar bir derinlik aça-bilmişti kara toprağın bağrında...

Mezarı kazarken, yanında yatmakta olan şehide bakmaya cesaret edemiyordu ama bir süre sonra sanki o duyuyormuş gibi konuşmaya başladı:

- Ölmek, çok uzak yerlerde ölmek acı verici... Ben de Balkan Harbi'nde az daha ölüyordum. Ölmedim. Eşikten döndüm hayata. Ben dahi hatırlamak istemiyorum. Hoş ben hatırlamasam da bir gizli dert gibi bağrımda hep sızısı oluyor.
Sen yine şanslısın. Bir mezarın olacak. Ya Balkanlarda bıraktıklarımızın mezarı var mı? Yok! Ya yollara düşen binlerce belki de yüz binlerce muhacirden ölenlerinin sağda solda mezarları bile yoktu. Hiç de olmadı. Mezarları başına dikilmiş bir kara taşları bile yok... Köylüler zaman zaman senin ruhuna bir fatiha okuyabilecekler. Ya fidan gibi evlatlarımızı kıyıya, köşeye bıraktıklarımıza kim Fatiha okuyacak? Issız yerde kalıp toprak olanlara kim Fatiha okuyacak?
Biraz sonra yanına gelen Ziver sessiz bir şekilde Faik Çavuşu izledi ve dinledi.

- Okuyanlar okur be çavuşum...
- Ziver!
- Neden uyandırmadın?
- Hepiniz öyle güzel uyuyordunuz ki.
- Ya sen?
- Beni boş ver.
- Çavuşum senin bir derdin var. İşte o dert seni bir kurt gibi kemiriyor. Bu dert seni öldürecek.
- Hastalık krizlerinden başka derdim yok benim.
- Haydi yalancı.
- Yalancı mı? Çavuşuna nasıl yalancı dersin sen?
- Bak gözlerin bile yalan söylüyor.
- Haydi uğraşma benimle. Şu kazmayı al, iki kazma da sen vur. Gömelim şu garibi.
- Gömelim çavuşum.
Ziver de donmuş toprağı zar zor kazdıktan sonra eri mezarın içine yatırdılar. Üstüne toprak atmaya başladılar. Faik Çavuş da, Ziver de çok üzgündü.

Faik Çavuş:

- Kefeni yok ama mezarını örten kar kefeni sayılsın, dedi. Toprağa düşenler ve toprağa verilenler bir bir artıyordu... ikisi hiç konuşmadan karlar içinde bata çıka hasta erlerin bulunduğu eve doğru yöneldiler.
Biraz önce kapının eşiğinde Faik Çavuşun fena olduğu kapıyı bu kez Ziver yavaşça açtı.

İçeriden cılız bir ses:

- Eğer hastalanmak istemiyorsanız fazla yaklaşmayın, dedi. Şehit olan neferi dışarıya sürükleyerek çıkaran erin sesiydi bu. Sesinde her şeyi kabulleniş vardı. Kaderine teslim olmuş bir tavrı vardı.
- Kardeşlerimiz nasıl?
- Kardeşleriniz hastalığın pençesinde kıvranıyor ve gün geçtikçe sayıları azalıyor. Ancak ben yardımcı olabiliyorum. Su isteyene su verebiliyorum. Yemek yiyebilenlere de yemek yedirmeye çalışıyorum. Ben de nereye kadar dayanabilirim bilmiyorum. Bu ordu, hummadan erir ağalar. Koca Rus değil ama aha şu ufacık bit var ya bizim orduyu yiyip bitirecek. Haydi ağalar burada fazla oyalanmayın da hastalık size de bulaşmasın.
Faik Çavuş ve Ziver bu ikaz üzerine kapıyı yavaşça kapattılar.

Kaldıkları eve doğru gelirken Ziver, Faik Çavuşa sordu:

- Çavuşum Vanlı Recep'in hali ne olacak?
- Bilmiyorum. Ancak hastalık ilerlerse, onu da diğer hastaların yanına bırakmak zorunda kalabiliriz.
- Burada ne kadar kalacağız?
- Fazla değil, yarından sonra Ardos'a doğru yola çıkabiliriz. Yolcu yolunda gerek.

Akşam uyudukları evin kapısını açtıklarında manga erlerinin Vanlı Recep'in başı ucunda toplanmış olduğunu görünce Faik Çavuş ürperdi:

- Nesi var?
- Yanıyor çavuşum. Çok ateşi var.
- Çekilin bakayım. Evet ateşi yüksek. Derhal soyun onu. Kapının yanına getirin, ocaktan uzaklaştırın. Dışardan bir leğen kar alın. Haydi sallanmayın.
Recep boncuk boncuk terlemiş gömleği su gibi olmuştu. Faik Çavuş göğsüne ve karnına baktı. Kırmızı lekelerin irileştiğini ve çoğaldığını gördü.

Ziver'e baktı:

- Hastalık ilerliyor.
- Ötekilerin yanına mı götürelim çavuşum?
- Hele ateşini düşürmeye bakalım...

Faik Çavuş kapının yanına getirilen Recep'i soydu. Alnına, ellerine ve kollarına kar koyarak ateşini düşürmeye çalışıyordu. Kendinden geçen Recep ise sayıklıyor ne dediği bir türlü anlaşılamıyordu.

Dışarıda kar ağır ağır yağmaya devam ediyordu. Köyün çevresindeki tek tük çam ağaçları yağan karların nedeniyle beyaza bürünmüştü. Recep ise ateşler içinde yanıyor devamlı "Ah anam, ah anam" diye sayıklıyordu. Faik Çavuş gözlerine dikilen ve donan bakışlara son kez baktı ve bir başka "Ah anam" kelimesini tamamlayamadan ölen Recep'in gözlerini büyük bir kederle kapattı.

Soğuk bir rüzgar esti. Çam dallarındaki karları silkeledi. Çam dalında biriken karlar yere düştü. Erlerin çiçeklenen hayatlarını acı bir kırağı da donduruyordu. Az ileride ise üç beş asker Recep'e yeni bir mezar açmak için buzlu toprağı kazmaya gayret ediyordu...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1914-1915 SARIKAMIŞ HAREKATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:54

6. BÖLÜM

Kadir Ağa geride bıraktıklarının koyu hüznü içindeydi. Günlerdir yol yürümüşlerdi. Köyleri sanki kendilerine birden yaban olmuş, buradan hızla uzaklaşmak için ellerinden geleni yapmışlardı. Rüzgara karşı giderken, yüzüne çarpan her kar tanesinin kendisine işkence yaptığına sanıyordu. Bu kaçışın cezası karların bir kırbaca dönüşüp yüzüne inmesiydi sanki...
Hep birlikte yola çıkan, Ermeni çetecilerin zulmünden kaçan, perişan aileleri görüyorlardı. Kimi atının sırtında, kimi kağnısıyla yola düşmüşlerdi. Erkekler yayan yürüyor, kadın ve çocuklar ise kağnı üzerinde olduğu halde yol almaya çalışıyorlardı. Kar döne döne yağıyor, sonra kuvvetli bir rüzgar bu karları dağıtıyor, toz halinde etrafa saçıyordu.
Kağnıların ya da atların yanında yürüyen adamlar bu hızlı yürüyüşten çabuk yoruluyorlar ancak arkalarından gelecek çetecilere yakalanma endişesi her dem gayretlerinin artmasına neden oluyordu. Fakat her şey bir yere kadardı işte, etten kandan yapılan insan bir süre sonra ne kadar gayret etse de yoruluyordu. Korkuyla kaçmak insanı daha çabuk yoruyordu. Kafile sık sık durmak zorunda kalıyordu. Bu duruşlar Kadir Ağanın endişesini arttırıyordu. Zaman kaybediyorlardı. Hele kendileri çeteciler tarafından izleniyorsa, en uygun zamanda baskına uğramaları mümkündü...

Atların dizginlerini bırakıp yanında duran tüfeklerini eline alıyor, neden sonra tüfekleri tekrar bırakıyordu. Ara sıra karısına ve kızlarına bakıyordu. Onların hiç ses çıkarmadan duruşları ve her şeyi kabullenişleri, kendisine ayrı bir ızdırap veriyordu...
Kısa sürede buradan uzaklaşsaydılar Kozohor'a veya Ardos'a varsaydılar biraz olsun tehlikenin azalacağını düşünüyordu. Daha sonra hızla Tortum'a ve oradan da Erzurum'a gidebilirlerdi. Belki yollarda çok zorluk çökerlerdi ama hiç olmazsa Ermeni çetecilerinin tehlikesinden de kurtulmuş olurlardı. Hele Erzurum'a vardıklarında her şeye yeniden başlayabilirlerdi...

Erler İslamköy'den Ardos'a doğru gitmek için yola çıktılar. Her geçtikleri yerde bir arkadaşlarını bırakmaları hepsinde tarifi imkansız üzüntülere neden oluyordu. Ancak gitmek zorunda olduklarını da iyi biliyorlar bu yüzden içlerindeki o kırık ümide tutunmaya çalışıyorlardı. Şimdi dağlarda ne kadar asker var ise tek düşünceleri, tek amaçları Sarıkamış'a yürümek ve Sarıkamış'a girmekti. Her şey bu küçük kasaba alındığında yoluna girecekti. Bol yiyeceğe kavuşacaklardı. Orada dinlenecekler, iliklerine dek ısınabileceklerdi. Sarıkamış, Kafkasların kilidi idi. Bu kilit açıldığında, artık Kafkas yolları ardına dek onları bekliyor olacaktı.
Bir süredir yürümüşlerdi. Hiç konuşmuyorlardı. Ancak Faik Çavuşun sızıları artmaya başlamıştı yine. Beynindeki sızı gönlüne inmişti. Gönlü de sızlıyordu artık. Üstelik ne zamandan beri suskun bir şekilde duran "Kaç, buralardan kurtul" diyen nidaları kulaklarında çınlamaya başlamıştı. Bu çınlamalar her adım atışında yankılanıp duruyor, gözlerinin önünden Balkanlardan çekiliş gitmiyordu. Asker dolu trenler, çamur içinde, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında silahını bırakıp geriye doğru yürüyen erleri, yaralıları, muhacirleri unutamıyordu. Sonra koca şehrin sokaklarında sağda solda can verenler ve bunların arabalarla toplanması, camideki yatışı, camilerin duvarları ve duvarlardaki ayetler tekrar tekrar gözünün önünde canlanıyordu. Bu sahneler beynindeki ve gönlündeki sızıyı arttırıyor, işte bu zayıflığı fırsat bilen içindeki zehirli yılan kendisini yine sokmaya başlıyordu. "Kaç Faik Çavuş kaç. Bu beyaz tepelerden, bu beyaz yollardan kaç. Nereye gidersen git ama kaç. Bu yürüyüşün sonu yok. Sonu belli değil. Buralarda donmadan kaç." diyordu.

Ara sıra bu zehirli sözlere gönlünden kopan ses ile karşı koymaya çalışıyordu:

"Arkadaşlarımı nasıl bırakırım? Onlara nasıl ihanet ederim?" Bu sözlere, içindeki yılan kahkahalarla gülüyordu. "Vefa ha? Boş ver bunları. Seni Balkanlarda, cami köşelerinde unutan olmadı mı? Seni de bir süre sonra unuturlar. Kimler, kimleri unutmadı ki? Sorarım sana, nice arkadaşının mezarı unutulmadı mı? Hoş mezarları dahi yoktu. Sen sanıyor ya da umuyor musun ki, buralarda donup kalırsan, bir mezarın olacak?"

Faik Çavuş içindeki sese öfkeyle bağırdı:

- Ben donmayacağım!

Uzun bir zamandan beri karda sessiz bir şekilde yürümekte olan erler çavuşlarının bu ani çıkışından dolayı gizli bir endişeye kapıldılar. Yoksa burada donacaklar mıydı? Yoksa çavuşları yine krize mi tutuluyordu? Birden erler Faik Çavuşa bakınca çavuş utandı...
- Yok bir şey. Siz bana bakmayın.
Faik Çavuş kendi içindeki yalnızlığına döndüğünde o zehirli yılanın alaycı kahkahalarını yine duydu. "Bir şeyin yok ha? Haydi canım! Bırak bunları, her şeyi bırak Faik Çavuş kaç ve kurtul. Bir kere kaçacaksın. Sonra her şey yoluna girecek. Ne beynindeki ne de gönlündeki sızıyı bir daha duymayacaksın." "Ya arkadaşlarım?" diye sordu Faik Çavuş içindeki o ihanetin sesine. "Boş ver, her şeyi kolayca unuturlar. Kaldı ki onların da buralarda donmayacağı ne malum? Hem ilk kaçan sen olmayacaksın ki. Son da olmayacaksın ki."
- Kaçmayacağım!
Manga erleri yine çavuşlarına baktılar. Gözlerinde koyu bir endişe vardı. Çavuşları kendi kendine konuşmaya başlamıştı. İşte bu iyi bir şey değildi. Faik Çavuş bu kez onlara aldırmadı. Başını eğdi ve yürümeye devam etti. "İnsanın içindeki idealler hangi şartlarda olursa olsun küllenmez." Bu itiraz ediş içindeki alaycı sesin iyice yükselmesine neden oldu. "Boş versene... Kimler ne idealler ve ne ümitler ile ortaya çıktı ama çoğu bu idealleri sonradan unuttu... Faik Çavuş, şunu aklına sok ki, sen de ideallerini unutacak ve unutulacaksın."
- Unutulmayacağım! Beni unutmayacaklar.
Faik Çavuş öfkeyle dizlerinin üstüne çöktü.

Ellerini açıp haykırdı:

- Beni unutmayacaklar! Ne beni ne de bizleri! Sarıkamış'a yürüyenleri, akıbetimiz ne olursa olsun unutmayacaklar! Sarıkamış'a girsek de girmesek de bizi unutmayacaklar! Mezarımız olsa da, olmasa da, bizleri unutmayacaklar!
Erler donup kalmışlardı. Çavuşlarına, büyümüş ve hayret dolu gözlerle bakıyorlardı. Çavuşları ne diyordu böyle? Kimler unutacak, kimler unutulmayacaktı? Donup kalmışlardı. Faik Çavuş ise hala haykınyor, unutulmayacaklarını söylüyordu. Sonra yerdeki karları alıp nefret ve öfke içinde sıktı.
- Unutmayacaklar... Bizi unutmayacaklar, dedi. Unutamayacaklar! Her dem, bu dağlar, bu tepeler ve bu yollar, sançam ağaçlan her geçene bizi hatırlatacaklar. Bu kar, umarsızca yağan bu kar, her yağdığında onların akıllarına bizler geleceğiz. Onlar, bu ıssız tepelerde yüzlerce belki de binlerce erin yürüdüğünü bilecek ve hatırlayacaklar. Çiçeğe durmuş her kardelen gördüklerinde, bizim çiçeklenen hayatlarımızı hatırlayacaklar.
Erlerden bir kaçı Faik Çavuşa doğru yöneldiklerinde Ziver onlara engel oldu.
- Bırakın içini boşaltsın, dedi. Bu sözler üzerine erler geri çekildiler.
Faik Çavuş daha sonra çok uzak diyarlardan, çok uzaktan gelmiş gibi başında bekleyenlere şaşkınlıkla baktı.

Yorulmuş gibi soluk soluğa konuştu:

- Merak etmeyin bizi unutmayacaklar.

Ziver, Faik Çavuşa yaklaştı:

- Unutmayacaklar çavuşum. Haydi kalk, dedi.

Faik Çavuş yavaşça kalkmaya çalıştı. Hemen iki er koşup karlar içinden kalkmasına yardım etti. Sanki rahatlamış gibiydi. Kendisini zehirlemek isteyen yılanın ısırmasından şimdilik korunabilmişti ama ya sonra bu yılan içine, gönlüne ve beynine çöreklenen o zehirli yılanın kendisini ısırmaya kalkışmayacağını nereden bilebilirdi ki?
Şimdi yol uzadıkça, erler yoruldukça bilinmezlerin sayısı artıyordu. Eratın beyinlerinde ve gönüllerindeki birçok bilinmezlerle birlikte beyaz yolculuklarına devam ediyordu... Yol, o uçsuz bucaksız çölde belirsiz bir şekilde uzayıp gidiyordu...

Faik Çavuş günlerdir süren bu yolculuktan dolayı yorulmuştu. Uzun yürüyüşler sırasında hep geçmişi düşünüyordu. Asker arasında yürürken, Balkanlardan o hızla çekişi gözlerinin önüne getiriyordu. Dize kadar çamur içinde, iplik iplik yağan yağmurda utanç içinde büyük bir mahcubiyetle geri çekilmişlerdi. Şimdi ise yağmur yerine kar vardı. Diz kadar çamur yerine de kah dize kadar kah da bele kadar karlar vardı. Ama geriye değil, ileriye gidiyorlardı. Sarıkamış'a; Kafkasya'nın kapısına, Kafkasya'nın kilidi sayılan Sarıkamış'a doğru yürüyorlardı. Ancak değişmeyen bir şey vardı ki o da yürümekti. Aylarca, haftalarca, günlerce yürüyorlardı. Yorgun, bu mevsime göre yan çıplak sayılabilecek erlere baktı.

Ve ürpererek kendine sordu:

"Bu sefer de bozguna uğrarsak, hızla geri çekilirsek?" Bu soru onda büyük bir yılgınlığa ve yorgunluğa yol açtı. Artık mecalinin kalmadığını, gidemeyeceğini adım atamayacağını sanıyordu. İşte bir deli kriz yeniden göstermiş, kendisini esir almaya başlamıştı. Ne yapacağını bilmez halde ayaklarım sürüye sürüye giderken aklı, "kaç buradan kaç" diyordu. "Kaç ve bu seferden, bu yorgunluklardan kurtul" diyordu... Her kaçışta, geri dönmemiş miydi? Yine böyle olmayacak mıydı? Öyleyse kaçmanın bir yaran yoktu. Yoktu ama yine zehirli bir yılan gönlüne çöreklenmiş, zehir damla damla damarlarına dağılmaya başlamıştı bile. İşte bu yüzden Faik
Çavuş ne kadar kaçma fikrini düşünmemeye çalışsa da ara sıra aklına getirmiyor değildi. "Ya bu kez kaçabilirsem? Ya bu sefer başarabilirsem?" diye şüphelere düşüyordu. Bir yandan da vicdanın sesini dinliyordu. Vicdanı "Bu kadar askeri, bu kadar arkadaşını nasıl bırakıp gideceksin?" diye soruyordu. Savaşmaktan değildi kaçması hele düşmandan kaçması hiç değildi... O, yıllardır gönlündeki yorgunluğun ve sürüp giden yoklukların yüzünden, canına dişine takarak can vermeye, savaşmak için bu gidişlerden bıkmıştı. İşte bu bıkkınlık kendisini kaçmaya doğru itiyor, zorluyordu.

Yürüyüş kolu uzayıp da tepeye doğru ilerlemeye başlayınca, sabahtan beri hafif hafif yağmakta olan karın yerini, eratın yüzüne bir kırbaç misali vuran zemheri almış, iki adım ötesini göremez olmuştu. Asker başını eğmiş, titreyerek yoluna devam etmek isterken, artık sağa sola yayılmalar başlamıştı. Yürümekte zorlanan erat bulduğu ağaç altlarına, kayalıklara sığınmak zorunda kalmıştı. Bazı erler ise en yakın köylere varmak için etrafa yayılmıştı.

Bir grup asker ile yola devam etmek isteyen Faik Çavuşun kolu biri tarafından çekildi:

- Haydi köye gidiyoruz. Daha sonra, Faik Çavuş ne kadar zorladıysa da kolunu kimin çektiğini tanıyamamıştı. Ne yüzünü ne de sesini hatırlayabilmişti. Yoksa böyle biri yok muydu? Kolunu kimse çekmemiş miydi? Yoksa kötü havada hayal mi, rüya mı görüyordu? Bazen işitmişti; çok yorgun olan erler kendi düşüncelerini bir gerçek vak'a gibi sanır ve bu hayalîn, rüyanın peşinden giderlermiş... Bu gidiş, çölde serap görenlerin koşup susuzluğunu gidermek için gayretine benzerdi. Ama bu gayret hiçbir zaman suya kavuşmaya neden olmazdı. Her dem susuzluk artar ve daha çok susardı insan. Susadıkça serap görürdü. Bu can verinceye dek böyle devam ederdi işte.
Aslında ölen, can veren kurtuluyordu. Sağ kalan hastalar, uzuvları donanlar için ise dayanılmaz, çekilmez anlar başlıyordu. Bu anlar uzuyor günlere hatta haftalara dönüyordu.
Faik Çavuş kolundan kimin tutuğunu hatırlamıyordu ama gitmemek için de en ufak bir direnç göstermemişti. Ne tarafa çekiliyorsa, erat nereye dagılıyorsa, o tarafa gayret ederek, ayak sürüyerek yönelmişti. Her yeri kar, her tarafı bir koyu beyazlık tüm gerçeklerin, hayallerin, acıların ve yaraların üstünü örtmüştü.
Düşe kalka, bayır aşağı doğru iniyorlardı. Erler yerde yuvarlanıyor, düşenlerin bazıları tekrar kalkamaz oluyordu. Tüm bunları gören Faik Çavuş tükenmekte olan son gücünü kullanıp ilerlemeye devam ediyordu ki, ayağının birden yerden kesildiğini ve hızla bayır aşağı doğru yuvarlandığını karlar içinde adeta kaybolduğunu hissediyordu. Çok soğuktu. Sadece soğuğu algılayabiliyordu. Ürperiyor, titriyordu. Ayağa kalkmak istedi ama bu mümkün değildi.
Emekleyerek de olsa ilerlemek istiyordu. Karlar içinde öylesine ilerliyordu. Aniden elleri bir şeye dokundu. Yoklamaya başladı. Bir erin donup kalmış saçlarını okşadı. Er sanki derin uykudaydı ve öylesine hareketsiz duruyordu. Faik Çavuş iki üç kez elleriyle eri sarstı. Ama ne bir ses ne de bir nefesi vardı. Bir kez daha ürperdi. Bu kez kulaklarında ölümün gülünç sesini işitmişti sanki. Arkasında birisi ona daima gülüyor, "Nereye gidersen git, ölüm peşini bırakmayacak" diyordu sanki. Bu sesten dolayı iyice rahatsız olan ve korkan Faik Çavuş can havliyle emeklediği yerden kalktı, hızla koşmaya çalıştı. Düştü, tekrar kalktı.
Var gücüyle "Hayır!" diye bağırıyor, onun haykırışına zemherinin alay eden sesi karışıyordu. Artık nereye gittiğini bilmeden düşe kalka ilerlemeye çalışan Faik Çavuş, sadece kulaklarında çınlayıp duran alaycı kahkaha seslerinden kurtulmak için koşuyordu. Ancak her adım atışta, her nefes alışta kahkaha sesleri bir tokat gibi yüzüne çarpıyor, kulaklarında yankılanıyordu. "Hayır" diyordu Faik Çavuş. "Hayır!" Beyazlar içinde yaşadığı bu kara yazgıya "Hayır" diyor kabullenmek istemiyordu. Şimdi sadece ve sadece nereden duyduğunu bilemediği, çıkaramadığı, kahkahalardan kendisiyle alay eden bu yılışık gülücüklerden kaçması gerektiğini düşünüyordu. İşte bu düşünce Faik Çavuşu bambaşka bir hale sokmuştu. Kaçmak istiyordu ama artık parmağını kıpırdatacak gücü bile kalmamıştı. Her şeyi sanki kabullenmiş gibi mırıldandı. "Bitti, umudum, hayalim her şeyim." Sonra bu gerçeğe gözlerini kapmak istercesine yumdu. Öylece kalakaldı...

Kadir Ağa kızağı çeken atlara bir iki kırbaç vurdu. Kırbacı yiyen atlar kara rağmen dörtnala koşmaya başladılar. Atların sırtından, burnundan buğular yükseliyor, rüzgarla dağılıp gidiyordu. Derin bir vadinin kenarında belirli belirsiz açılmış olan yolda ilerleyen Kadir Ağa ve ailesi hüzün içindeydi. Bu beyaz hüznün yanında bir de gizliden gizliye korku mayalanmaya başlamıştı. Ya etrafta duydukları çeteler yollarını keserse? Bu düşünceyle can evinde vurulan Kadir Ağa hemen yanında duran tüfeğini kucağına aldı. Parmağını gayr-ı ihtiyari tetiğe yaklaştırdı. İrkilmiş, tüm dikkatini aniden önünü kesecek, bayırdan aşağıya inecek haydutlara ve çetecilere yöneltmişti. Ama ilerledikçe önlerine hiçbir şeyin çıkmadığını görünce biraz olsun rahatlamıştı. Sonra tüfeğini yine yanma koymuş, tekrar dizginleri eline almıştı.
Kızağın giderken, birden taşın üstünden geçmiş de devrilecekmiş gibi olması kızakta bulunan Kadir Ağa hanımı ve kızlarını korkutmuştu. Bir şey olup olmadığına bakmak için atları durduran Kadir Ağa kızağın neye çarptığını da merak edip biraz geriye doğru yürüdü. Karların içinde iki uzun bacak duruyordu. Şaşırdı. Birden heyecanlandı. Bunun Kafkas Harekatı'na katılan donuklardan birine ait olabileceği aklına geldi. Bırakıp kızağa doğru yürüdü. Sonra içindeki ses "Ya yaşıyorsa?" diye kendisine engel oldu. Geri döndü. Sadece bacaklarını gördüğü erin üzerindeki kararlı temizledi. Nabzına baktı. Atıyordu. Kadir Ağa yine şaşırdı. Karşı tepeye baktı. "Herhalde yolunu şaşırmış olmalı." dedi. Derin bir uykuya dalmış olan eri sarstı. Er gözlerini aralamak istedi ama bunu başaramadı. Sadece "Hayır..." diyebildi. İkinci "Hayır..." kelimesi ise güçlükle ağzından çıkabildi. "Ha... yır..."

Kadir Ağa heyecanla bağırdı:

- Yaşıyor! Zehra! Kız!
- Efendim baba!
- Gel buraya! Bana yardım et...
Zehra az ileride durmakta olan kızaktan atladı babasına doğru koşmaya başladı.
- Bir asker! Ölmüş mü?
- Hayır ama onu burada bırakırsak, ölmesi kaçınılmaz olacak.
- Donuyor bu.
- Henüz değil.
Kadir Ağa erin yüzünü ve kollarını ovuşturmaya başladı. Zehra da eliyle erin üzerindeki karları temizledi.

Kadir Ağa ise eri tekrar sarstı:

- Beni duyuyor musun?
- Seni duyamaz baba, durumu çok kötü.
Zehra askerin yüzüne dikkatle baktı. Uzamış siyah sakalı, avurtları ve gözleri çukurlaşmış ve halsiz olduğu her halinden belli olan bir siması vardı. Zehra'nın içinde "bu erin gözleri ne renk acaba?" diye bir merak doğdu. Ve erin gözlerini açması umarak içinde dayanılmaz bir istek duydu.

İşte o isteği sanki hissetmiş olan Faik Çavuş gözlerini araladığında, karşısında bir mehtap kadar güzel, peri gibi birini görünce, ne olduğunu anlayamadan sordu:

- Öldüm mü?

Zehra gülümsedi:

- Hayır, yaşıyorsunuz.
Faik Çavuş gözlerini tekrar kapadı. Bir büyük boşluk, büyük bir karanlık içinde büyüdü.

Kadir Ağa, Zehra'ya:

- Yardım et kızım, bu eri kızağa taşıyalım, dedi. Onu burada bırakmayız.
- Peki baba.
Kadir Ağa, Faik Çavuşun bir koluna girerken, diğer koluna da Zehra girmek için hamle yaptığında Faik Çavuş eliyle "Sen dur" dedi. Bunun üzerine Zehra kenara çekildi. Ayaklarını sürükleyen bu ere acıyarak baktı. Faik Çavuş ne kadar bitkin olsa da Zehra'ya yük olmak istememişti. O gülüşün, o gülümseyen yüzün kendine bir daha bakması için neler vermezdi...
Kızaktaki annesi ve diğer iki kız kardeşi Faik Çavuşu görünce şaşırdılar. Hemen bir kenara çekilip Faik Çavuşun oturacağı kadar yer açtılar. Kadir Ağa, Faik Çavuşun üstüne kalın bir yün ceket örttü.

Sonra da çekinerek sordu:

- Senden başka da var mıdır?
- Bilmem. Dört bir yana dağılmıştık. Nereye gittiğimiz bilmiyorduk. Ben sadece deliler gibi koştum durdum. Kaçmak istedim.
- Neden?
- Nedenini inanın bilmiyorum. Arkamdan birisi daima gülüyor, benimle alay ediyordu. Bu alaycı gülüş beni çıldırtacak noktaya gelmişti. İşte o anda biri kolumu tutup "Haydi kaçalım, buradan gidelim" dedi. Koşmaya başladık. Asker köylere, ağaç altlarına kaya oyuklarına sığınmak için dağıldı. Sonra ne oldu bilmiyorum. İçimde beyaz bir boşluk, tatlı bir ılıklık duyuyordum. Sonrasını hatırlamıyorum. Sonra işte siz beni buldunuz...
- Kader. Kızak bacaklarının üzerinden geçti. Ben kayaya çarptık, diye aşağıya inip baktım. Sadece bacakların gözüküyordu... Sahi bacakların kırılmadı ya?
- Hiçbir şey hissetmiyorum.
- Biraz ısın, acıyı duyarsın. Soğuk, ağrıyı ve acıyı duymanı engelliyor.
- Soğuktan başka şeyler de insanın acısını dindirir...
Faik Çavuş bu sözü adeta yüzü kızararak söyleyebilmişti. Ama bu sözü nasıl ettiğine şaşmıştı. Göz ucuyla Zehra'ya baktı. Utangaç bir şekilde gözlerini yere indirdi.

Kadir Ağa kızlarına:

- Ben şu sırta kadar gidip bir bakayım başka yaşayan er var mı, dedi.

Kadir Ağa geriye döndüğünde üzüntülüydü:

- Üç kişiyi karlar içinden çıkardım ama çoktan soğuklamışlar. Belki başkaları da vardır ama artık yola koyulmamız gerek.
Kadir Ağanın bu sözleri Faik Çavuşu üzdü. Bir kez daha yıkıldı. Kızağa binip yanına oturan Kadir Ağaya dikkatlice baktı. Kamçı havada sallandı ve atların sırtına indi. Kızak hareket etti.
Faik Çavuş onların nereye gittiklerini sormadı bile.

Bir süre sonra Kadir Ağa kendine anlatmaya başladı:

- Tortum'a gitmeye çalışıyoruz. Buraları kısa zamana kadar Rusların elindeydi. Şimdi bizimkiler bu karda kışta Rusların elindeki yerleri almak için harekata giriştiler. Bizim oralarda da Ermeni çeteleri zulme başladılar. Biz de kaçıyoruz kısacası. Yoksa başka bir zaman kalıp çarpışmak isterdim. Ama şimdi üç tane kız babası biraz herhalde korkak oluyor. İçimden bir ses hep izlendiğimizi söylüyor.
- Başka tüfeğin var mı, diye sordu Faik Çavuş. Kadir Ağa onu baştan aşağıya süzdü.
- Sen bu halinle tüfek kullanamazsın ki.
- Kullanırım. Hayatımı kurtardınız.
- Alacak nefesin, arşınlayacak yolun varmış gerisi hikaye. Sana biz rastlamasaydık belki bir başkası rastlayacaktı. Kader işte.
- Kader, dedi Faik Çavuş ve sustu. Hızla giden kızakta hemen arkasında oturan Zehra'nın yüzü aklına geldi. İçinden büyük bir pişmanlık içinde "Çok geç kalmışım" dedi. "Çok geç artık."

Kadir Ağa ise gözleri yolda olduğu halde anlatıyordu:

- Kendine gel. Biraz toplan. Seni Tortum'a bırakırız. Aslında iyi birine benziyorsun. Asker olmasaydın bizimle Erzurum'a kadar gel, derdim.
Faik Çavuş soru sormuyordu. "Demek ki Erzurum'a gidiyorlar. Şimdi orası mahşer gibidir. Orada humma, orada kıtlık ve soğuk vardır" diyecekti, diyemedi. Ama gönlü düşmek üzere olan san yapraklar gibi titredi. Bu kadar uzun düşüncelerden sonra sadece bir "sağ ol" diyebildi...
- Sağ olun, beni donmaktan kurtardınız.
- Dedik ya alacağın nefes, arşınlayacak yolların bitmemiş. Bacakların nasıl?
- İyi. Sadece ağrıyor ve sızlıyor.
- Isındıkça daha ağrıyacak ve sızlayacaklardır.
- Ben acıya alışkınım ağam. Acılar yakamı bırakmadı... Faik Çavuş, Balkan Harbi anılarını anlatacaktı. Ama bilinmez bir nedenle sustu...

Kadir Ağa arabayı durdurunca Faik Çavuş kendisine merakla baktı.
- Atları biraz dinlendirip saman vermem lazım. Yoksa çatlayacaklar. Bu arada biz de karnımızı doyuralım. Kızlar, hemen bir şeyler hazırlayın...

Faik Çavuş da kızaktan inip:

- Dur ağam, ben sana yardım edeyim, dedi.

Kadir Ağa:

- Olmaaaz! Senin dinlenmen lazım. Ayakta duracak halin yok.
- O kadar da değil ağam.
- Sen dinlen. Zaten kısa bir süre sonra yine yola koyulacağız.

Az sonra kızaklı arabanın üstünde hepsi sessizce peynir ekmeklerini yerken susuyorlardı. Faik Çavuş başını eğmiş bir şekilde ağır ağır ekmeğini yiyordu. Tam karşısında oturan Zehra'nın yüzüne bakmaya korkuyordu. Çünkü ona baktıkça ne kadar güzel olduğunu görüyor, kendisinin de ne kadar çirkin olduğunu biliyordu. İşte bu tezatlık onda türlü yıkımlara yol açıyordu. "Kaç" diyordu yine aklı "Kaç. Bu sıkıntıdan kaç kurtul. Ait olduğun yere, askerin arasına karış. Kar dolu yollarda yürü. Ait olduğun yere dön. Sen ki, bu aileye ait değilsin. Onların bu yorulmamış, acıya bulanmamış hayatlarına gölge düşürme. Hele hele şu halinle kimseyi yar edinmemeye, kimsenin gönlüne girmemeye bak. Sen, dedim ya ait olduğun yere dön." Bu düşüncelerden dolayı lokmasını çiğnemekte olan Faik Çavuş durdu.

Kadir Ağa sordu:

- Ne oldu yiğidim?
- Bir şey yok ağam...
- Yemeyi bıraktın da...

Zehra sanki fırsat kollarmış gibi atıldı:

- İstersen yoğurt vereyim.

Kadir Ağa:

- Ver ya.

Artık Zehra'nın kendisine uzanan elinden yoğurt değil, Faik Çavuş zehir bile olsa tereddüt etmeden yiyebilirdi. Hiç istememesine rağmen Zehra uzattığı için yoğurdu aldı. Alırken de hüzünle Zehra'nın yüzüne baktı. Kendisini buldukları o gülümseme yine yüzünde vardı. Bir ay parçası, bir peri kadar güzel Zehra tatlı bir gülümsemesini sürdürüyordu.
Faik Çavuş'un hüznü daha da büyüdü.
"Artık çok geç. Ben ki, hep uçurum kenarlarından hayata dönmüşüm. O ise nadide bir çiçek. Gonca bir gül... Hayat ne garip. Ben hayatın bu sevdalı yüzünü hiç bilmedim. Hayatın en acılı en korkunç yüzünü gördüm yıllarca..."
Faik Çavuş neden sonra kendini topladı.

Kuru ve sade, sesi titreyerek:

- Sağ ol, dedi.
Zehra bu "sağ ol"a karşılık vermedi... Yüzünde bir tatlı kırmızılık belirdi.
Kadir Ağa, ara sıra dönüp dönüp geri bakıyordu. Endişeli olduğu belli oluyordu. Onun bu hali Faik Çavuşun da dikkatini çekti. Yerinden yurdundan sökülüp atılanları, bu havada nice yollarda olanları, dere tepe demeden Sarıkamış'a doğru giden askerleri düşündü. Elinden hiçbir şey gelmiyordu. Ama yanında duran tüfeklere bir göz attı. Gerekirse onları kullanabilirdi. Sonra arabanın arkasında duran tulum peynirleri dikkatini çekti.
- Ne kadar çok peyniriniz var ağam?
- Eee ne yaparsın, gideceğimiz yerlerde kıtlık olacağını düşündük. Zaten arabadaki yiyecek bize kısa bir süre yeter. Sonra, ne yapacağız bilmiyorum. Kıtlık, savaş sebebiyle bizim için karın doyurmak zor olacak vesselam. Bir de duyarım ki, asker humması kırıp geçirirmiş ortalığı doğru mu?
Bu sözde, sakın sende de humma olmasın der gibi bir hali vardı.

Faik Çavuş bir süre sustuktan sonra:

- Var ağam. Ama ben de humma yok. Bu hastalığı iyi tanırım. Çok arkadaşım kollarımda öldü. Balkanlar'da da, Sarıkamış'a giderken de...
- Sen Balkan'da da savaştın mı?
- Evet.
- Cepheden cepheye yani?
- Öyle.
Kızaklar tekrar hazırlandı. Yola çıkıldı. Beyaz yollar gitmekle bitmiyordu. Geceye kadar hızla yol almak niyetindeydiler. Ancak çok uzaklardan bazı gürültülerin geldiğini görünce hepsi irkildiler.

Kadir Ağa heyecanlandı:

- Haydi yola çıkalım. Çeteciler olabilir.
Sesler karşıdan geliyordu. Geriye dönemezlerdi. Çaresiz bir süre daha ilerleyip saklanmayı düşündüler. Ama karda bıraktıkları izler ne olacaktı? Kadir Ağa eline tüfeğini aldı. Diğer tüfeği de Faik Çavuşa uzattı.
- Gerekirse kullanırsın. Hanım sen kızları al. Şu kayalıkların ardına sığının, gelenler kimmiş bir anlayalım bakalım.
- Ama!
- Aması maması yok bu işin. Geri gidersek asıl tehlike orada var.
Sesler yaklaşıyordu. Az sonra ilerde bir atlı belirdi. Ardından da zar zor yürüyen erler geliyordu. Kadir Ağa bu gelenlere tüfeğini doğrultmuştu. Askerlerin Türk mü, Rus mu olduğunu anlayamamıştı.

Tetiğe basacağı sırada Faik Çavuş bağırdı:

- Bunlar bizim askerimiz! Kadir Ağa silahını indirdi.
- Sağ ol.
- Bizi görmediler. Asker geçip gitsin, biz de hemen yola koyulalım.
- Hepsi ölesiye yorgun. Adeta ayaklarım sürüyerek yürüyorlar.
- Bu havada yürümek kolay değil.
- Değil ya...
Az ileriye sakladıkları kızağı çıkardılar. Tekrar binerken, Faik Çavuş ve Zehra göz göze geldi. Zehra mahcup bir şekilde başını eğip kızağa bindi. Faik Çavuş o ıslak kahverengi gözlerde birçok şey gördü. Canlılık, heba olmamış yıllar, taze umutlar, sevdalanmaya hazır, sevda çekmeye hazır bir hal gördü. Sonra bir de kendini düşündü. "Yine artık benim için çok geç." dedi. "Çok geç..."
Biraz olsun dinlenme fırsatı bulan atlar daha canlı bir şekilde yola koyuldular. Kar durmuş, ancak bir ustura keskinliğinde ayaz başlamıştı.

Kadir Ağa kırbacını vurarak atları tırısa kaldırdı:

-Deh!

Yine beyaz bir yolculuk başlamıştı. Bu yolculuk içinde bir tek Faik Çavuş umutsuz ve yorgundu. Diğerleri ise yeni bir hayatın başlangıcında karşılaştıkları güçlükleri ve yorgunlukları içlerinde taşıdıkları ümitle göğüslüyorlardı. Ama Faik Çavuş kendini bırakmış, tesadüf olarak ölmekten kurtulmuş, geçen yıllarda hep yitikliğini hatırladığı için, ne olacağını düşünmüyordu bile...

içinde ince bir sızı vardı. Bu sızı her yanını sarıyordu sanki. Büyük bir bilmeceyi çözmeye çalışıyordu. Kadir Ağa ile Erzurum'a ya da Tortum'a kadar gitmeli miydi? Bu yeni bir başlangıç demekti. Böyle bir şey için artık çok geç olduğunu sanıyordu. Bir fırsatını bulursa, yine Sarıkamış'a doğru gitmek için uygun bir zamanı kollamak gerektiğine inanıyordu. Alıştığı, yıllardır, kanla, barutla, acıyla yoğrulan dünyasına geri dönmeliydi. Kader onu Sarıkamış'a itiyordu. Buna bütün kalbiyle inanıyordu. İşte bu yüzden gönlü çekince koymasına rağmen en kısa zamanda fırsatını bulursa geri dönmeye karar verdi. Böylesi daha iyi idi. "Sevmeye cesaretim olmadığı gibi zamanım da yok. Ben ki, dağlarda belki donarım, belki bir uçuruma düşerim, belki hummaya tutulurum. Ama yeni bir sevdaya tutulmaya ne gücüm ne de hakkım var. Ben ait olduğum yere dönmeliyim. Ziver'in yanına, askerin yanına dönmeliyim."
Faik Çavuş kızakta Kadir Ağanın yanına oturmuş hiç konuşmuyor, verdiği kararın doğru olduğuna yürekten inanmış bir şekilde susuyordu. Kadir Ağa gibi, daha niceleri yeni bir hayata yeni bir ümitle başlamak için göç ediyordu. Yurtlarından, yuvalarından ayrılıp muhacir duruma düşüyorlardı. Onlar için kolay bir durum değildi bu. Ama onlar kendilerinin bir yerlere, birbirlerine ait olduğunu biliyorlardı. Ama Faik Çavuş kime aitti? Kime bağlıydı? Bunu düşündüğünde "Hiç" dedi. "Hiç... Yıllarım cephe yollarında geçti. Silahı, barutu, yarayı daha çok tanıdım. Bunları iyi bilirim. Ama ya ötekiler? Benim çektiklerimi bilebilirler mi? Bilemezler."
Uzun yolculuk sırasında yine peynir, yufka ekmeği ve biraz yoğurt ile karınlarını doyurdular. Çok uzaktan bir köye benzer bir şeyler gördüler.

Kadir Ağa:
-
- Belki bu köyde geceyi geçirebiliriz, dedi.
- Bizi misafir ederler mi acaba?
- Bilmem.
- Gece yolculuğa devam etmek zordur. Tehlikelidir. Ermeniler her yanda çeşitli zulüm yapıyorlar, diye duyuyoruz.
- Zaman herkes için tehlikeli Kadir Ağam. Herkes için. Bizim
için, Ermeniler için Ruslar için.
Az sonra köye girdiklerinde şaşırdılar. Çünkü ortalıkta kimseler gözükmüyordu. Köy adeta terk edilmiş gibiydi.

Kadir Ağa:

- Ben bu sessizliği sevmedim. Sen şu tüfeği al.
Kadir Ağa da tüfeğini alarak kızağı bir köşeye çektiler.
- Şöyle bir dolanalım. Ne var, ne yok bakalım.
- Bana göre köy boşalmış ağam.
- Öyle gözüküyor ama...
Kadir Ağa ve Faik Çavuş ellerinde tüfekleri olduğu halde köyün sokaklarını dolaştılar. Evlerin kapılarını açıp içeri baktılar. Kimsecikler yoktu. Hiç kimsecikler... Bir köpek ve iki karga dışında köyde canlı yoktu.
- Evet haklıymışsın. Kimse yok.
- Bu da diğer köyler gibi boşaltılmış.
- Evet herkes kaçıyor. Bizim gibi. Geceyi burada geçirelim. Hiç olmazsa kendimiz koruyabiliriz, hiç olmazsa başımızı sokacak bir yerimiz var.
- Haklısın ağam.
Kızaktaki eşyaları beğendikleri bir eve taşıdılar. Bir odaya kızlar yerleşti başka odaya da Kadir Ağa ile hanımı. Faik Çavuş da diğer bir odaya geçti. Bomboş odanın bir köşesine çöktü. Dışarıda karanlık tüm ağırlığı ile yeryüzüne iniyordu.
Çöken karanlığa denk düşünceler içindeki Faik Çavuş daha sonra Kadir Ağanın kapısını çaldı.
- Ağam bu köy boşlatılmıştır. Her türlü tehlikeye maruz kalabilir. İstersen bu gece nöbeti ben tutayım.
- Ama sen daha kendini toplamadın bile yiğidim.
- Topladım ağam topladım. Sağ ol. Zaten kolay kolay uyuyamam. Varın siz dinlenin. Hanımınız, kızlarınız çok yoruldu. Ateş de yakabilseydik iyi olurdu ama. Yakmasak kendi güvenliğimiz için daha iyi...
- İyi ya, biz de kalın örtülere sarılır yatanz.
- Aslında bir odada toplanırsanız daha çabuk ısınırsınız.
- Peki...

Kadir Ağa yan odadan kocaman bir tulum peyniri tekerini yuvarlayarak yan odaya geçirdi. Bu tekeri sık sık kontrol etmesi, kollaması Faik Çavuşun da dikkatini çekti. Üzerinde fazla durmadı ama içinden "Şimdiki zamanda bir koca tekerlek peynir, altından da değerli. Elbette haklı. Kızları açlık çeksin istemez." dedi.
Sonra tüfeğini alarak evin sofasına geçti. Karşısını geniş bir açıyla görecek şekilde vaziyet aldı. Eli tüfeğin tetiğinde olduğu halde gözlerini karanlığa dikti. Ancak ağır düşünceler yine kendi bırakmadı.

"Ben yarin kapısını bekleyen gamlı bir bekçiyim. Onun canının yanında benim canımın bir kıymeti yok. Ben ki, o uyusun diye uykusuz kalmaya razıyım. Ben gecenin arkadaşıyım. O ise gündüzün... Ben gökte milyonlarca yıldızdan biriyim ki, her an yitip gitmeye adayım. Ama o bir ay parçası. Bir mehtap... Ben zorlu yolların, tozlu ve dikenli yolların yokuşuyum. Karlı dağların, karlı yolların yokuşuyum. Ben ki, hazan mevsimine dönmüşüm, onun başında esen bahar yelleri var. O, bir gonca gül. Ben ise artık sararan ve son yaprağı da düşmek üzere olan koca bir çınarım. Figan içinde yaralı bir bülbülüm. O bir ceylan, çayır çimen içinde gezinen. Ben ise yabani çiçekler gibi hep uçurum kenarlarında bitmişim. Beni rüzgar, yağmur kar, boran hırpalamış, o ise daha seher vakti çiğ damlacıkları üzerinde olan bir nergis... Bir kardelen...
Barut kokusuna ve yaranın acısına bulanan gönlüm. Sevda için artık çok geç. Sen sevda acısını çekemezsin. Ben bunu anladım. Ama en onulmaz yaraların acısını çekersin. Bunu da iyi biliyorum. Bunun için ait olduğum yere, beyaz yollara, karlı dağlara, açlığa, yokluğa dönmelisin. Kaderine razı olarak Sarıkamış'a dek gitmelisin. Cephe yollarında sevda çekmek olmaz. Cephe yollarında sevdalar kısa olur. Bir gün gece uzunluğunda olur. Gün ışıdığında sevdalar biter. Bitmeli de. Ben, geri dönmeye mecburum. Ben, beyaz hüzne, Sarıkamış'a mecburum."
Başını dayadığı pencereden uzaklara bakarken dalıp gitti.
Sabah olmaya başladığında omzuna çekingen bir el dokundu. Uyuya kalan Faik Çavuş büyük bir mahcubiyet ve telaşla hemen kendini topladı. Tüfeğini eline aldığında, kadife yumuşaklığında bir ses ve ıslak kahverengi gözlerle karşılaştı.
- Sabah oldu. Uyumuşsunuz.
- Uyumuşum, dedi. Yine kulağına dek kızararak. Aslında yeni dalmışım.
- Teşekkür ederim. Bizim için uykusuz kaldın.
Bu söz üzerine, Faik Çavuş, "Sen uyu, ben hiç uyumasam da olur" diyecekti. Ama buna cesaret edemedi.

Sadece:

- Zararı yok, dedi.

Ardından Kadir Ağanın kızlarına seslendiğini duydu:

- Zeynep, Zeliha! Haydi hazırlanın gidiyoruz!

"Gidiyoruz" cümlesi Faik Çavuşun gönlünü bir paslı bıçak gibi çizdi. Kanattı. Onu, yine her zaman ki gibi beyaz hüzünlere gark eyledi. Onun sevdası bir gecelik idi. Şimdi ise sabah olmuştu. Ayrılık derdi her yanını sarmıştı.
Kızak hazırlanıp da yola koyulduklarında, İslamköy'e doğru yola çıkmışlardı. Bir süre yol aldıktan sonra uzaktan tek sıra halinde yürüdüğü belli olan erleri görünce, Faik Çavuşun yüreği pır pır etti. Bu kafile ile pekala geri dönebilirdi. Oltu'ya doğru gidebilirdi. Kararını vermişti. Artık ait olduğu yere gidecekti...

Sesi titreyerek:

- Kadir Ağam, karşıdan gelenler bizim askerimiz, dedi. Muhtemelen Oltu'ya doğru gideceklerdir. Hazır çok fazla uzaklaşmadan, ben de onlarla katılayım.
- Sen bilirsin ama bizimle Tortum'a dek gelebilirsin. Orada bir süre daha dinlenebilirsin. Sonra Erzurum'a da gidebilirsin.
- Hayır, ben sizinle hayatımın en güzel yolculuğunu yaptım. Sağ olun. Ancak ben mecburiyet içindeyim. Askerim. Her şeyi bir kenara bırakarak Sarıkamış'a belki de Kafkaslara gitmeliyim.
- Ne diyebilirim ki yiğidim? Görevin büyük.

O sırada bu konuşmayı sessiz bir şekilde izleyen Zehra cesaret edip söze karıştı:

- Bizimle gelsen.

Faik Çavuş bu hiç beklemediği teklife ne diyeceğini şaşırdı. Bir süre sustuktan sonra sadece ve sadece bir kelime edebildi.

Bu kelimeyi öyle güçlükle söyleyebilmişti ki:

- Gitmeliyim.

Zehra'nın ıslak kahverengi gözlerini görünce, Faik Çavuşun gönlünü çakırdikenler bir kez daha çizip kanattı.

Faik Çavuş:

- Sağ olun. Hayatımı kurtardınız, dedi Kadir Ağaya.
- Ne demek yiğidim. Alacak nefesin, arşınlayacak yolların varmış.

Bu söze Faik Çavuş güldü:

- Alacağım nefesi bilmem ama arşınlayacağım yollar gerçekten çok uzun ağam...
Az sonra yanlarına gelen yürüyüş kolundaki erler Faik Çavuşa şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Biraz sonra onun da aralarına karışıp takım komutanına tekmil verdiğini ve bir şeyler söylediğini gördüler.

Faik Çavuş uzun ve yorucu yürüyüşten sonra Oltu'ya zar zor girdiklerinde şaşırdı. Asker burada kurduğu çadırlarda bekliyordu. Tümenlerin öncü birlikleri ve bazı süvari taburları yavaş yavaş Oltu'da toplanmaya çalışıyordu. Tortum'dan hareket eden 32. Tümen, Faik Çavuş ve mangasının geldiği yolu izleyecek; Tortum, İslamköy, Ardos, Kozohor, Kalebogazı üzerinden Oltu'ya gelecekti. Ayrıca 31. Tümen de Tortum'dan Narman üzerine yürüyecek, oradan da Oltu'ya dönecekti. Sonra iki tümen Penek'e doğru yola devam edecekti...
Tümenlerin üç-dört gün içerisinde Oltu'ya geleceği tahmin ediliyordu. Ancak bir haber alınamıyor, bazen gözcüler bazen de keşif kollarından gelenler ne olup bittiğini Oltu'da bekleyen erlere iletiyorlardı.

Faik Çavuş beklemenin ne kadar zor olduğunu Oltu'da anlamıştı. Devamlı hareket halinde olan ve daima ileriye gidenler için beklemek çok zor geliyordu. Hele kabuk bağlayan bir yaranın çavuşun kalbinde tekrar kanaması da ona zor geliyordu. Bu beyaz yürüyüşte bir sevda gelmişti başına. Sevdayı Kadir Ağanın kızı Zehra hatırlatmıştı. Yıllardır aklına getirmemek için çabaladığı, hep kaçtığı kara sevda kendisini beyaz karların içinde bulmuştu. İçinde küllenmiş közler o kıvılcımla tam ateşe dönmek üzere iken Faik Çavuş buna cesaret edememişti. Haftalarca uzun ve beyaz yürüyüşe bin bir güçlükle devam eden yorgun çavuş gönlünü esir alacak sevdaya cesaret edememiş, adeta kaçmıştı. "Olmaz" dedi. "Olmaz. Kurşun yarası, düşmanın açtığı süngü yarası kapanır ama gönül yarası kapanmaz Faik Çavuş. Sen kolay kolay unutamazsın. Acıyı da sevdayı da unutmazsın. Balkan Harbi'ni, Sultanahmet Camii'ni, hummayı unutabildin mi? Hayır. Bunu da unutamazdın Faik Çavuş. Ne ki iyi yaptın. O, bir gonca gül gibiydi. Üzerine çiğ damlaları düşmüş açılmamış bir gül idi. Sen ise yaprakları sararmaya yüz tutmuş asırlık bir çınar gibisin. Onda bahar sen de hazan hüküm sürüyor. Onun için nimet olan kar senin için ise külfet değil miydi? Bir an için gönlünde tomurcuklanıp çiçek açmaya duran ümitlerin zemheride donabilirdi. iyi yaptın. Oradan kaçmakla, geri dönmekle iyi yaptın. Hele o kardelen "Bizimle gel derken..." Sen de iyi dedin. "Gitmeye mecburum..."
Evet Faik Çavuş sen gitmeye, eğer mümkünse, eğer başarabilirsen Sarıkamış'a gitmeye mecbursun. Bir düşünsene. Bu yolculuğa çıkarken işin başında dahi aklında hep kaçmak vardı. Kaçabildin mi? Kaçamadın. Krizlere girdin. Çıktın. Kaçmak istedin. Geriye giden yollara düştün ama eninde sonunda hep yolculuğa devam ettin. Devam etmelisin Faik Çavuş devam. Hem de sonuna dek. Son neresi diye soracak olursan, son senin için Sarıkamış'tır. Sarıkamış... Sarıkamış..."
Faik Çavuş bunca yaşadıklarından sonra bedenin değil ama gönlünün çok yorgun olduğunu anladı. Bu yorgunluk Balkan Harbi'nden sonra yaşadığı cephe yorgunluğuna eşti adeta. Öldü, demişlerdi kendisi için. "Öldüm ya... O caminin kubbesi altında kurtuluşumun olmadığını, öleceğimi sandım ama ölmedim. Cephede çarpışmak daha kolay. Gönül işlerinde kalbinin sesini dinlemek ya da dinlememek daha zor olmalı bence."

Faik Çavuş ne zaman kendini dinlemeye başlasa, ne zaman kendinle konuşmaya kalksa, söz dönüp dolaşıp sevdaya geliyordu. Kadir Ağanın gonca güle benzeyen kızı Zehra'ya geliyordu. İçten, yalvaran bir sesle "Bizimle gel" deyişi hiç aklından çıkmıyordu. Ancak o yüreğinde yeni bir sevdanın filizleriyle Erzurum'a gitmeyi kendine yakıştıramamıştı. İçini çekerek "O bir gonca gül. Ben ise daima uçurum kenarında biten zehirli bir zakkum gibiyim... Ben cephe yollarında taban eskitmişim. Sevdadan sevdaya, gönülden gönüle değil ama cepheden cepheye koşmuşum... Ne denli geç kalmışım. Mümkün olmayan bir sevdanın peşinden koşmak için artık çok geç..."
Biraz sonra yanma Ziver geldi. Bir avuç kuru üzüm uzattı.

- Al çavuşum.
Faik Çavuş sanki derin bir uykudan uyanmış gibi, Ziver'i ilk defa görüyormuş gibi uzun uzun baktı.

Sonra ağzından iki kelime zor çıktı:

- Aç değilim.
- Son zamanlarda hiçbir şey yemiyorsun.
- Acıkmıyorum da ondan.
- iyi ya, sen bilirsin.
- Tümenler gelse bari. Burada sıkıldık çavuşum.
- Onlar da bizim gibi geleceklerdir Ziver.
- Nasıl yani?
- Biz bir takımla yola çıktık sonra bir mangaya düştük. On kişiden ancak altı kişi gelebildik. Onlar da herhalde erlerini döke saça geliyorlardır. O yollardan, o dağlardan buralara gelmek kolay değil. Hele kalabalık iken hiç değil. Az kişi az yemekle doyar. Ya, tümen tümen askerler neyle doyar? Onlara yiyecek mi yetişir? Az sayıda asker kolay saklanır. Ya tümen sayısınca askerler nasıl saklanır? Kalabalık arttıkça, derdi de büyük olur Ziver...
- Hiç fark etmedin?
- Neyi.
- Kaputumu.
- Çok kalın bir şeye benziyor.
- Evet. Bir erden para karşılığında aldım.
- İyi üşümezsin artık.
- Bak çavuşum bu kaputu sana vermek istiyorum. Aslında senin için aldım.
- Olmaz öyle şey!
- Çavuşum!
- Dedim ya olmaz öyle şey!
- Peki ben ölürsem, şehit olursam ya da dağ başında donarsam, bu kaputu sen giyeceksin tamam mı? Üzerimden alacak ve giyeceksin.
- Haydi Ziver git işine. Neler diyorsun?
- Çavuşum...
- Haydi kimin ölüp ölmeyeceği belli olmaz.
- Diyelim ki ben öldüm. Bana söz ver. Bu kaputu giyecek birçok er var. Söz ver bana çavuşum. Haydi söz.
- Peki söz.
- Hah şöyle.
- Sen delisin Ziver.
- Elbette, yiğidim çünkü. Bizim orada atın iyisine doru, yiğidin iyisine de deli, derler.
Bu söz üzerine Faik Çavuş tebessüm etti.

Sonra Ziver'e:

- Bak, dedi gelenler var.
- Bu gelen erler hangi tümene ait acaba?
- Bilmem ama birazdan anlarız. Fakat bunlar asker olmaktan çıkmış baksana, ayaklarını bile zor sürüyorlar.
Ziver, Oltu'ya girmekte olan askerlerin yanma gidip bir süre konuştu. Sonra Faik Çavuşun yanma döndü.
- Bunlar bizim beklediğimiz tümenlerin askerleri değilmiş. Daha önce Oltu'yu Ruslardan alan 30. Tümenin askerleri imiş.

Bunun üzerine Faik Çavuş:

- Nereden geliyorlarmış peki, dedi.
- Oltu'yu aldıktan sonra Penek yönüne Rusları takibe başlamışlar. Çanak'ta bir süre Ruslarla çarpışmışlar. Şimdi 30. Tümenin bir kısmı dinlenmek üzere Oltu'ya geliyormuş.
- Dikkat et, burada yağma olabilir Ziver.
- Yağma mı?
- Evet baksana komutanlar burada bulunan erleri yağma konusunda çok sıkı uyarmışlar ama kalabalık arttıkça ve gelenler aç oldukça yağma başlayabilir.
Çoğu kaputsuz, aç, ölesiye yorgun erler, Oltu'ya girdiklerinde ilk sordukları şey "Ekmek var mı? Çorba var mı?" oluyordu. Şehre giren erler önce kumandanlarının emirlerine uyuyor ancak asker kalabalıklaşıp da kendilerine yemek verilmesi gecikince, bu kez sinirleniyorlardı. Daha sonraları bir sel gibi her engeli yıkıp geçen asker Oltu'da yağmaya başladı. Artık erler işine yarayacak ne varsa alıyor, bu arada kendilerine engel olmaya kalkan komutanlarını dinlemiyorlardı.
Bir köşede olan biteni izlemekte olan Faik Çavuş ve Ziver ise ne yapacaklarını şaşırmıştı. Onlar da bu yağmaya katılıp katılmayacaklarına karar veremiyorlardı. Ziver, Faik Çavuşun yüzüne baktı.

O da:

- Yanlış yapıyorlar Ziver, dedi. Biz, bu yanlışta olmayacağız. Ancak büyük bir fırsat kaçıyor. Görüyorsun, Ruslar buraya çok büyük iaşe depolan kurmuşlar. Oltu'yu çok önemli bir ikmal merkezi haline getirmişler. Keşke bu depolar yağmalanmasaydı da kontrollü olarak geriden gelecek askere dağıtılsaydı. Burada tümene bir hafta kadar yetecek yiyecek vardı.30 Çok yazık. Çok yazık. Böyle olmamalıydı...
Erat deli gibi sağa sola koşturuyor, işlerine yarayacak ne buluyorsa alıyorlardı. Bu kargaşada, subayın biri tabancası ile havaya ateş etti.

Bu ateşten bir an duraksayan erlere sessizlikten faydalanarak bağırdı:

- Yağmalamayı bırakın! Yoksa sizleri vururum!
Kısa bir sessizlik oldu. Erler olduğu yere çakılıp kalmışlardı. Subay ise öfkeden soluk soluğa erlerine bakıyordu.

Bu arada erin biri öne çıktı:

- Vur, dedi. Beni vur! Ben ki, aylardır açım. Şimdi yiyecek bulmuşum. Siz ise yağma yapmayın, diyorsunuz. Komutanım beni vurun! Er, ceketinin düğmelerini hırsla çözdü. Göğsünü açtı.
Subay ise bu durumda ne yapacağını şaşırmıştı. Herkesin gözü önünde "Vururum" demişti şimdi vurmazsa, askerin gözünde yetkisi tartışılır hale gelirdi. Kısa bir süre düşündü. Ancak her geçen saniye öfkesi artıyordu.
- Sana emrediyorum ceketini ilikle.
- İliklemeyeceğim. Ben açım komutanım! Beni vurun! Vururum, demiştiniz ya!
Bu tahrik edici sözlerden sonra subay bir süre daha kayıtsız kaldı. Sonra aniden tabancasını çekip erin omzuna ateş etti. isteseydi eri alnından dahi vurabilirdi...
- Dağılın. Herkes çadırına gitsin. Yiyecek depolarına yaklaşmayın. Ortalık tekrar sessizliğe bürünmüştü. Vurulan er "ah" bile dememiş iki büklüm olduğu halde yerde kıvranıyordu. Neden sonra sıhhiyeler koşup vurulan erin kollarına girdiler. Onu çadırın birine taşıdılar.

Subay öfkeyle bağırdı:

- Evet başka denemek isteyen var mı!

Henüz sözünü bitirmişti ki köyün az ilerisinden bağrışmalar duydu:

- Koşun!
- Geldik!
- Yiyecekler bizi bekliyor!
- Rusların bıraktıklarını yağmalayalım.
- Paylaşalım.
- Ne varsa alalım!
Subay bir kez daha şaşırmıştı.

Hemen gelen erlerin önüne geçti:

- Durun!
- Ama neden!
- Durun yoksa sizleri vururum!
Ancak subay bu sözleri söylerken, köyün diğer tarafından gelen erler yağmaya başlamışlardı bile. Bu erlerin yağmasını gören ça-dırlardaki erler de dışarıya çıkmış ve yağmaya katılmışlardı. Artık askerin önünü almak, durmak çok zordu. Ancak subay tabancasını bir kez daha havaya ateşledi ama hiç kimse bundan etkilenip yağmayı durdurmadı.
Olup biteni bir köşede izleyen Faik Çavuş ve Ziver birbirlerine baktılar. Ziver tam kalkıp gidecekti ki Faik Çavuş kolundan tuttu.
- Hayır. Biz katılmayacağız.
- Ama bu gidişle yine aç kalacağız.
- Olsun. Biz açlığa alıştık, tokluğa değil. Biz çıplaklığa alıştık giyinmeye değil. Bu adil bir paylaşım değil. Diğerlerini de düşünmek gerekliydi. Keşke bu iaşe depoları korunabilseydi. Şimdi ise bunca mal heder olup gidecek.
- Çavuşum Rus'un malını almak neden adil olmasın. Ganimet...
- Ganimet elbette ama bu kıtlıkta bu malzeme eksikliğinde bunlar çok önemli ihtiyacımızı görebilirdi. Boş ver Ziver, biz seninle yine aç ve çıplak kalalım.
- Peki çavuşum.
Yıkık bir duvarın dibine çömelen Faik Çavuş ve Ziver erlerin neşe içinde, kendilerinden geçmiş hallerine bakıyorlardı. Erat aylardır süren açlıklarını bastırmak amacıyla, bilinçsizce her bulduğu yiyeceği alıyor, ceketinin ve pantolonun ceplerine koyuyor, çantasını ağzına kadar dolduruyordu. Bazen aynı mala iki üç erin saldırdığı da oluyor bu kez erler birbiriyle dövüşmeye başlıyordu. Giyecekler, yiyecekler ve mermi kutuları havada uçuşuyor, kim alıyorsa onun oluyordu...

Bu manzarayı üzgün bir şeklide seyreden Faik Çavuş:

- Çıldırdılar, dedi. Kendilerinden geçtiler.
- Ne buluyorlarsa alıyorlar.
- Aslında şoktalar. Aylardır açlık çeken asker iaşe depolarını görünce kendini unuttu. Kendinden geçti. Kolay değil... Yokluk da varlık da insanı delirtir Ziver bunu unutma! Her şeyin bir kararı vardır. Bu karar şaştı mı dengeler alt üst olur.
- Çavuşum bu yolculukta hiçbir şey kararında değildi ki. Yürümenin, açlığın, donmanın, yaralanmanın bir kararı yok ki. Bundan sonra da ne olacağı belli değil.
- Ney belli ki Ziver?
- Sarıkamış'a gideceğimiz. Faik Çavuş gülümsedi.
- Acaba?

Köye her yeni gelen bitkin nefer arkadaşlarının sağdan soldan bir şeyler aldığını görünce, hemen silahını hatta çantasını bırakıp bir şeyler kapabilmek için kalabalığın arasına karışıyordu.
Bu kargaşa sürüp giderken, Oltu'ya ilk giren erler Ruslardan iki top, iki makineli tüfek 1000 kadar Rus askeri ele geçirmişti. Rus askerleri yağmanın başlanmasıyla birlikte güvenlik çemberine alındı. Erlerin Ruslara saldırmasından korkuluyordu. Alman güvenlik tedbirlerinden dolayı Rus esirlere yaklaşan olmadı.
Çok geçmeden 30. Tümenin erleri de Oltu'ya girmeye başladı. Ancak bu tümenin bazı alaylarının erlerine ait çanta ve kaputları Kaleboğazı Köyünde bıraktırılmıştı. Böylece askerin ağırlıklarından kurtularak bir an önce Oltu'ya gitmeleri sağlanmak istenmişti. Ancak gelen erlerin üşümeye ve havanın gittikçe soğumaya başlaması üzerine 30. Tümen komutanı Yarbay Ali Osman Bey çanta ve kaputlara şiddetle ihtiyaç duyulduğunu, derhal Kaleboğazı'nda bırakılan çanta ve kaputların Oltu'ya gönderilmesini istedi.
Oltu artık tümenlerin toplanma yeri haline gelmişti. Çadırların sayısı artıyor, gelen asker bu çadırlara yerleştiriliyordu. Ancak askerin bazıları açıkta kalmıştı. Bunun üzerine çadırda ya da Oltu'nun evlerinde bir süredir dinlenmekte olan erler dışarıya, sonradan gelen 30. Tümen erleri içeri alınıyor, dinlenmeleri sağlanıyordu...
Bu arada bazı yeni düzenlemeler ve tümen mevcutlarının tespiti yapılmaya çalışılıyordu. Asker uzun yürüyüşlerden dolayı yorgundu. Yürüyüş sırasında döküntüler artmaya başlamış, bazı erler hastalarımıştı. Hasta olan erlerin tespit edilip Oltu'da bırakılması düşünülüyordu.
Bu arada Faik Çavuşun da yer aldığı takım verilen kayıplardan dolayı mangaya dönüşmüştü. Manga, 32. Tümene dahil edilmişti. Ayrıca topçu erleriyle takviye edilerek biraz daha kuvvetlendirilmesi kararlaştırılmıştı. Üstelik bu kez mangaya taşıması için bir top, bir top arabası ve de arabayı çekmek için iki at zimmetlenerek verilmişti.

Ziver bu son durumdan memnun değildi:

- Hah işte bir bu eksikti. Gözünüz aydın iki atımız, bir de topumuz oldu.
Onun bu sözlerine Faik Çavuş güldü.
- Bunları bize verdiler. Daha sonra ben de size zimmetleyeceğim.
- Yapma çavuşum.
- Ne yapayım ki, emir böyle.
- Yahu, biz yürürken kendimize bakamıyoruz. Bir de atlara nasıl bakacağız? Onlara nasıl sahip çıkacağız?
- Emir demiri keser. Sızlanıp durma.
- Çavuşum bu nasıl askerlik böyle?
- Nasıl?
- Sızlanma, acıkma, üşüme, uyuma, yorulma. Bizler insanız. Yoruluruz. Acıkırız. Sızlanırız. Uykumuz gelir.
- Asker adam sızlanmaz, acıkmaz, üşümez, uyumaz, yorulmaz asker de buna derler.
- O zaman bu tümendeki hiç kimse asker değil.
- Haydiiii sızlanma dedim.
- Öf çavuşum öf...
- Şşş dikkat et, asker öf de demez.
- Öf ulen öf!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1914-1915 SARIKAMIŞ HAREKATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:54

Oltu'ya gelen bir haber; Oltu Boğazı'nda Rus birliklerinin olduğunu, bu birliklerin derhal geri atılmasını istiyordu. Bir süredir dinlenen 31. Tümen hemen Oltu Boğazı’na doğru yola çıktı.
32. Tümen Komutanı Albay Abdülkerim Bey arada sırada 31. Tümenden haber soruyordu. Ama iki tümen arasında hiçbir haberleşme imkanı olmadığı gibi, koordineli bir ilerleme söz konusu değildi. İki tümen komutanı da olabildiğince ileri gitmek niyetindeydi. Bu yüzden Albay Abdülkerim tümenini Oltu Boğazı'nı tutmak üzere görevlendirdi.
31. Tümenin öncü birlikleri hızla ilerleyip ileride Ruslar hakkında bilgi sahibi olmak istiyorlardı. 31. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi sık sık ordu komutanlığından 32. Tümenin nerede olduğunu soruyordu ama bir haber alamıyordu. Bunun üzerine Tümen komutanı tüm dikkatini topladığı Oltu Bogazı'na askerini hızla yönlendirmek istiyordu. Burada bulunan Rus kuvvetlerinden 32. Tümenin haberi yoksa zor durumda kalabileceğini düşünüyordu.

Faik Çavuş sorumlu oldukları top arabasının ardından erleriyle giderken, aralarına yeni katılan topçu erleri önde ilerlemeye çalışıyorlardı. Manga aylardır en önde yürümüştü. Şimdi ise tümenin arasında yol alıyorlar, etraflarındaki çok sayıdaki eri yadırgamadan edemiyorlardı. Ancak bu kalabalık onlarda gizli bir güven duygusu da oluşturmuyor değildi. Ancak Ziver'in aklında daha önce Faik Çavuşun söylediği "Kalabalık askerin gizlenmesi zordur. İaşesi de zordur" sözleri çınlayıp duruyordu.
Top arabasını çekmekte olan atlar zorlanıyor, buz tutan yerlerde kayıyor, top arabası sağa sola savruluyordu. Kara ya da çamura saplanan tekerlekleri kurtarmak için manganın tüm erleri arabayı itmeye çalışıyordu. Bu şekildeki uğraşıları onlara zaman kaybettiriyordu. Artık tümenin en arkasında yürümeye çalışıyor, diğer topçularla birlikte askerin çiğnedikleri karlı kesimden gitmeye dikkat ediyorlardı. Bölük komutanı ise durmadan topçuların tümenin önüne gitmeleri için emir veriyordu. Bu bilinmeze giden yürüyüşte aniden baskına uğramaktan korkan komutanlar topçuların önde bulunmasını istiyor ancak topçuların tümenin önüne geçmesi, verilen molalardan faydalanarak gerçekleştiriliyordu. Bu yüzden de topçu birlikleri öne geçmek için uğraş verirken, kendileri hiç dinlenemiyorlardı.

Alnından terler damlayan Ziver, Faik Çavuşa yaklaşıp:

- Çavuşum öncü birlik olmak daha iyiydi. Ne karışan vardı ne de görüşen, dedi.
- Haklısın Ziver.

Bu arada subayın biri:

- Haydi, çeneyi bırakın da, daha hızlı yürüyün, dedi.

Ziver:

- Baksana çavuşum, dinlendirmedikleri gibi bizi konuşturmuyorlar da, diye hayıflandı.
-Sus!
- Hala konuşuyorsunuz. Çenenizi kapatıp adımlarınızı sıklaş-tırın. Top arabasını itin! Dikkat edin araba sağa savruluyor! Haydi sallanmayın!
Faik Çavuş ile Ziver başta olmak üzere diğer erler sağa savrulan arabayı sola çekmek için uğraş vermeye başladılar. O sırada tümenin yürüyüş kolu uzamış, neredeyse Oltu yakınlarındaki boğazı yaklaşmıştı. Keşif kollarından hararetle haber bekleyen komutanlar etrafı çok dikkatli bir şekilde inceliyor, bir baskına uğramamak için ellerinden geleni yapıyorlardı.
Asker yorgun bir şekilde ilerlemeye çalışırken, keşif kolundaki bazı erlerin telaşla geriye doğru at sürdükleri, bazılarının da koşuşturdukları görüldü. Büyük bir Rus artçı birliğinin hızla geriye çekilmeye çalıştıklarını, geri çekilirken oyalama yapmak için Oltu Boğazı'nı tuttuklarını, araziye iyi bir şekilde yayıldığında Rusları yenmelerinin mümkün olabileceğini söylediler. Bu haber üzerine 31. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi, Oltu Boğazı’na doğru askeri geniş bir alana yayarak hızla taarruza geçilmesini emretti.
İlk önce topçular Oltu Boğazı'ndaki sırtları topa tuttular. Faik Çavuş ve mangası topun her ateşlenişinde kulaklarını tıkıyor, sonra bulundukları yeri kesif bir barut kokusu sarıyordu. Ancak erler bundan şikayetçi değillerdi. Hiç olmazsa, bu soğuk havada sıcak mermi kovanlarını toplarken, bir nebze de olsa ısınabiliyorlardı. Topçu erleri verilen koordinatlara göre hemen düzeneği kurup ve atış açısını hesaplayıp ateş ediyorlardı.
Böyle bir ateşi ve bu kadar büyük bir saldırıyı beklemeyen Ruslar, Türklerin çok sayıda askerle buraya kadar gelmelerine şaşırıyor, her zaman ki gibi oyalama taktiği yaparak, çekilmekte olan birliklere zaman kazandırmak istiyorlardı.

Topçu ateşi ile iyice hırpalanan Ruslar henüz kendilerini toparlamaya fırsat bulamadan 31. Tümen erleri günlerdir, aylardır açlıklarını, üşüdüklerini ve arkadaşlarının donduğu, döküntü verdiği o zorlu günleri unutarak sanki hep tokmuş, hiç yorulmamış, gibi, üstlerinde sıcak ve kalın giyecekler varmış gibi Rusların üzerine doğru atılmışlardı. Beyaz karlar üzerinde hayatta kalabilmek için öldürmenin meşru olduğu bir kavga oluyor, karlar sık sık insan kanma bulanıyordu. Sabah erkenden başlayan çatışma öğleye doğru yavaşlıyordu.
Faik Çavuş ve mangası, top atışları esnasında kendileri siper alıp ateş ediyor, bir yandan da topu çeken atların ürküp kaçmaması için tetikte bekliyordu.

Arada sırada Faik Çavuş Ziver'e bağırıyor:

- Atlar! Ziver aman kaçmasınlar. Onları daha size zimmetlemedim. Bizden hesap sorarlar.
- Tamam çavuşum, sen kendini kolla!
Faik Çavuş henüz sözünü bitirmişti ki, top ateşinden ürkerek bir ağacın dalına bağlı ipini koparan at askerin içine doğru koşmaya başlamıştı.

Bunu gören Faik Çavuş olanca gücüyle bağırdı:

- Ziver, at!

Ziver kendinden beklenmeyen bir çeviklikle atın peşine düştü. Atı kovalamaya başladı. Yerde siper alıp tepelere doğru ateş etmekte olan erler atın üzerlerine gelmesinden dolayı telaşlı idiler. Kaçsınlar mı, ateş mi etsinler şaşırmışlardı. Ziver ise "Kaçın!" diye bağırıyor, hızla atın peşinden koşuyordu. Bazı erler ise atın ayakları altında çiğneniyor, bu durumdan iyice ürken at bir sağa bir sola doğru kaçıyordu. Ziver ise atı yakalamaya çalışıyor, bazen kayıyor, bazen yere düşüyor, bazen de kalkıp yine atın peşinden koşuyordu. Bir ara yorulan at yavaşlayınca, Ziver yerde sürüklenen ipin üzerine atladı. İpi sıkıca yakaladı. Onun bu atlayışından iyice korkan at tekrar dörtnala koşmaya başladı. At koştukça Ziver de yerlerde sürükleniyor, bağırıyor, feryat ediyor ama yine de ipin ucunu bırakmıyordu. Sonunda yorulan at durdu. Ziver de sürüklendiği yerden ayağa kalkarak ata doğru yaklaştı.
- Yavaş oğlum. Tamam, her şey geçti. Sakin ol, sen kurşunlara hedef olmaktan biz de ceza almaktan kurtulalım. Ne dersin ha? Bak bu ikimizin de işine gelen iyi bir anlaşma.
Atın boynunu ve yelesini okşamaya ve onu sakinleştirmeye devam etti. Sonra cebinden çıkardığı bir avuç arpayı ata verdi.
- Al bakalım, bu da ödülün. Bir daha sakın denemeye kalkma olur mu? Şimdi geri dönelim. Haydi bakalım. Haklısın, ben de savaş sevmiyorum ama bu Rus'un da hakkından gelmemiz lazım.
Ziver, geriye döndüğünde can havliyle kendini karların içine attı. Sağma soluna mermiler düşüyor, kaim kar tabası nedeniyle boğuk boğuk sesler çıkıyordu. Oltu Bogazı'nı tutmaya çalışan Ruslar yoğun bir ateş ile Türkleri olduğu yerde oyalamak daha sonra ilk durak ve savunma noktasına dek çekilme istiyorlardı. Bu nedenle ellerinden gelen oyalamayı yapmaya çalışıyorlardı. Top mermileri karşı sırtlarda ve tepelerde patlıyor, kayadan duvarları tuz buz ediyor, sağa sola taş parçaları düşüyordu. Ruslar geri çekilmek isterken ateşi de hafiflettiler. İşte bu Türklerin beklediği en önemli fırsattı.

Sırtlara iyice yaklaşan öncü birlikleri ve keşif kolları Rusları yandan ateş altına almak için var güçleriyle ilerlemeye çalışıyorlardı. Bu arada topçular da; Rusların ateşi hafifletmesinden dolayı biraz daha sokulabilmek için top arabalarını telaşla ileri almaya uğraşıyorlardı. Bunun için üç kişi veya daha fazla asker bir araya gelip topları itmeye çalışıyordu. Tümenin bir kısmı ise tepelere tırmanmıştı bile. Birazdan iki tarafın askerleri birbirlerine girdiler. Ancak Ruslar yakın dövüşten kaçmak ister gibi devamlı geri çekilmeye uğraşıyorlardı. Türkler ise onların bu amacını öğrenmiş, mümkün olduğu kadar kanatlardan ilerleyip arkalarını çevirmeye çalışıyordu. Ruslar bir süre daha çatışmaya devam ettiler. Ancak arkadan sarılacaklarını anlayınca hızla geri kaçmaya başladılar. Kaçamayanlar da teslim oldu.
O gün 32. Tümen, 200 kadar esir ve 5 adet makineli tüfek ele geçirdi.

Ancak 32. Tümen Komutanı Albay Abdülkerim çarpışırken dahi 31. Tümenin nerede olduğuna dair akıl yürütüyordu. Ne yaptıysa da bu tümenden haber alamamıştı. Oltu yönünde ilerlediği yönünde tahminler yapılıyordu. Albay Abdülkerim esir Rus askerlerini sayılmasına nezaret ederken hala 31. Tümenin nerede ve ne yönde ilerlediğini merak ediyordu.
31. Tümen ise hızla Oltu'ya doğru ilerlemek istiyordu. Bu nedenle Tümen komutanı Albay Hasan Vasfi öncü birliklerini ve keşif kollarını hızla Oltu'nun girişindeki boğaza yönlendirmişti. Bu boğaz kendileri için önemliydi. Burasını Ruslar tutarsa işleri zor olabilirdi. Hızlı hareket etmeli ve boğazın emniyetini sağlamalıydı. Tümenini fazla yaymadan boğaza yakın bir yerde hücuma geçirmeyi düşünürken, öncülerinden Rus artçı birliklerinin hızla geri çekilmekte oldukları haberini aldı. "Şansa bak" dedi. "Biz onları boğazda beklerken, Ruslar işimizi kolaylaştırıp bize doğru geliyorlar." Hemen emir verip tümenin özellikle öncülerinin araziye çok iyi bir şekilde saklanmasını ve yakın mesafelerden ateş açılmasını istedi. Şaşıran Rus askerlerinin üzerine tümeniyle bir şahin gibi saldırıp etkisiz hale getirecekti... Rusların kendilerine karşı koyacak halleri kalmamıştı. Bu yüzden açılan ilk ateşle birlikte ne olduklarım anlayamadılar. Çareyi 31. Tümen askerlerine teslim olmakta buldular. Rus askerleri iki kelimeyi çabuk öğrenmiş devamlı
- Osman teslim! Osman teslim, diyorlardı. Rusların devamlı bir şekilde karşı koymalarına alışkın Türk askerleri onların kolayca teslim olmalarına şaşırıyorlardı. 31. Tümenin askerlerine teslim olan Rus askerlerinin sayısı 1150'yi bulmuştu. Özellikle ele geçirilen cephane ve silah 31. Tümen için bulunmaz bir nimetti.
Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi bu başarıdan dolayı çok memnundu. İçi kıpır kıpır olmuştu. Böyle giderse, en kısa sürede Sarıkamış'a kadar kolayca gidebileceklerini düşünmeye başlamıştı. Rusların eninde sonunda çözüleceğine dair olan inancı kuvvetlendi, içini anlatılmaz bir heyecan ve huzur kapladı. Zafere olan inancı katmerleşmişti. Zaferin verdiği rahatlıkla tümenin yayılıp daha da ilerlemesini istedi.

Erat karlar içinde Rus askerlerini kollayarak adi adımlarla ilerlemeye çalışıyor, ele geçirilen Rus askerlerin kalın ve sıcak giysilerine imrenerek bakıyorlardı.

Bazı askerler Rusların kaputlarını, kar başlıklarını, eldivenlerini almaya kalktıklarında, Tümen Komutanı Hasan Vasfi'nin kesin emri ile karşılaştılar:

- Hiçbir şeylerini almayacaksınız. Kıllarına bile dokunulmayacak ona göre!

Bu emir bazı askerlerin hoşuna gitmese de emre uymaktan başka bir çareleri yoktu. Ruslar ise kendilerini teslim alan erlere hayretler içerisinde bakıyorlardı. Gözlerinde büyük bir şaşkınlık seziliyordu. Pek çoğunun üzerinde uzun ve kalın kaputları yoktu, kar başlıkları bir yana, ayaklarında doğru dürüst çizme, potin de yoktu. Çarıklı erlerin titreyen hallerini gördükçe şaşkınlıkları daha da artıyordu. Türk askerinin böyle yokluklar içinde savaştıklarını bilselerdi, belki teslim olmazlar, karşı koymaya devam edebilirlerdi. Ruslarda koyu bir pişmanlık da seziliyordu...
32. Tümen de yürüyüşüne yayılarak devam ediyordu. Oltu Boğazı sırtlarına doğru yayılan erler artık yorgunluklardan bitkin bir hale gelmişti. Çarpışmadan dolayı heyecandan ve yürüyüşten dolayı yorulmuşlardı.
Ziver ve Faik Çavuş topu çeken atın ardından adeta ayaklarını sürüyerek yürüyorlardı. Bir süre çatışma çıkmayacağını ve dinlenebileceklerini düşününce rahatlıyorlardı. Tümen yayılmaya devam ederken, öncülerin ileride bazı karaltılar gördükleri haberi geldi. Gevşeyen sinirler tekrar gerildi.

Ziver, Faik Çavuşa:

- Hiç olmazsa iki üç gün savaşmasaydık, dedi.

Onun bu sözüne Faik Çavuş güldü:

- Olur. Ruslara söylerim. Rica ediyoruz birkaç gün savaşmayalım, derim.
- Çavuşum dinlenmemiz gerek.
- Sen dua et de aşağıda değiliz. Rus'un tepelerindeyiz. Orayı topa tuttuk mu, erata fazla iş düşmeyebilir...

Birden komutanların hepsi sanki anlaşmış gibi:

- Siper alın! Kendinizi gizleyin, diye haykırdılar. Bunun üzerine erler kendilerini karın içine veya bir kayanın arkasına attılar. Topçular ise sinerek atları kamçılıyor, topları hazırlamak için büyük bir gayret gösteriyorlardı.

Bölük komutanı:

- Faik Çavuş topu şu tepeye çıkarın, dedi.

Topun hemen arkasında olan erler bu emir üzerine yavaş yavaş yerinden doğruldu. Ziver atın yularını yakalayıp atı çekmeye, Faik Çavuş ve diğerleri ise topu arkadan itmeye başladılar. Yokuşu tırmandıkça, seyyar topun ağırlığı artıyor, at dizlerine dek kadar batıyor, sağa sola debeleniyordu. Tepeye vardıklarında boğaz içinde yürüyen askerleri gördüler.
- Bunlar Ruslar!
- Aman ne güzel!
- Bundan iyi fırsat olmaz. Şunları bir topa tutsak kısa sürede dağıtırız.
32. Tümen komutanı Albay Abdülkerim Bey aşağıda bir takım karaltıları görünce ilk önce tereddüt etti. Ama sonra bir muhakeme yaptı. Buralarda ilerlemiş bir Türk birliği yoktu. En önde kendi tümenin olduğunu düşünüyordu. Rusların geri çekildiklerini düşününce, bunların Ruslar olabileceğine kanaat getirdi.

Hemen topçulara döndü:

- Ateş açılarını ayarlayın. Ateş emrini bekleyin.
Albay Abdülkerim Bey bir süre daha aşağıdaki karaltıları izlemeyi düşünüyordu. Ama aniden çıkan rüzgar ortalığı bir sis perdesine bürümeye başlayınca, geç kalmamak için kesin emir verdi:
- Ateş!
Faik Çavuş ve Ziver diğer erlerin yukarıya çıkardıkları top ateşlendi. Boğuk bir ses çıkararak top mermileri infilak ediyordu.
Boğazdaki patlamalar nedeniyle aşağısı bir kargaşaya dönüşüyordu.
31. Tümen erleri neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Üstelik esir aldıkları Ruslar bu ateşten dolayı sağa sola kaçıyorlardı. Türkler de hem top ateşinden kendilerini korumaya çalışıyor hem de kaçan Ruslara ateş ediyorlardı.
adeta kurt ulumalarını andırır bir şekilde rüzgarın sesi tepelerden uzaklara doğru yayılıyordu. Bu sese bazen Türkçe sözler ile acı feryatlar karışıyordu. Ancak yukarıda bu sesleri belli belirsiz duymakta olan 32. Tümenin topçuları "fırsat bu fırsattır" deyip ellerindeki cephaneyi hızla tüketmek için gayret ediyorlardı. Aşağıda ise çaresizlik içinde bağırıp duran onlar oluyordu.
- Yandım.
- Ah anam!
- Baskına uğradık!
- Dağılın!
- Kayaların arkasına saklanın!
- Yukarıya ateş edin!

31. Tümenin 92. Piyade Alayı 2. Tabur Komutanı Asteğmen Rasim ise bu amansız baskın karşısında mümkün olduğunca taburunu geri çekmeyi, sırtları tutan Ruslan arkadan rahatsız etmeyi düşünüyordu. Bu yüzden hızla tepeye yayılmaya devam ederken, kulağına bazı Türkçe sesler gelmeye başladı. Şaşırdı...
Rusları beklerken kendilerine ateş edenler yoksa Türk müydü? "Olamaz!" diye düşündü... "Olamaz!"
Hızla ileri atıldı. Bir yerde siper alıp ateş eden topçu birliklerine tipiden de yararlanarak yaklaştı.

Topçulara ise birbirlerini şevke getirici bir şekilde:

- Ateş!
- Şu Moskofu perişan edelim.
- Edelim!
- Aman vermeyelim, sözlerini duyunca daha da şaşırdı.

Hemen kılıcını sıyırıp topçulara doğru koşmaya başladı:

- Ateşi kesin! Ateşi durdurun, diye bağırıyordu. Arkalarından birinin kendilerine bağırdığını duyan topçular
neye uğradıklarını şaşırmış, tipinin içinden gelen gölgeye dikkat kesilmişlerdi. Bu bir tuzak, bu bir aldatmaca da olabilirdi. Ne yapacaklarına karar veremeyince, topun yanındaki erler ateş etmek üzere yaklaşmakta olan gölgeye nişan aldılar. Üşümüş, derileri adeta beyazlayıp soyulacak hale gelmiş parmakları her an tetiğe dokunmak için hazır bekliyorlardı.

Asteğmen Rasim ise kendinden geçmiş bir halde bağırıp duruyordu:

- Ateş etmeyin. Aşağıdakiler de Türk!
Tüfeklerini, gittikçe yaklaşmakta olan karaltıya doğrultan erler ise hala tereddüt ediyordu. Ya bu gelen yalan söylüyorsa, ya bu gelen Rus subayı ise, iyi Türkçe konuşuyorsa, ya bu bir tuzak ise? Ya, diye başlayan soruların ardı arkası kesilmiyordu.

Ama subay da ısrarla bağırıp duruyordu:

- Ateş etmeyin. Durun! Ben Asteğmen Rasim. 2. Tabur Komutanı!
- Nereden bilelim?
- Sersemler! Rus subayı olsam koşarak namlularınıza yaklaşır mıyım? Ben kıyımı önlemeye çalışıyorum, siz ise beni oyalıyorsunuz. Bakın hepinizi vururum.

Asteğmen Rasim tabancasını çekti, askerlere doğrulttu:

- İndirin silahlarınızı. Ateşi de kesin...
Ziver ve Faik Çavuş silahlarını indirdiler. Ancak içlerinde hala tereddüt vardı. Ya her şey bir aldatmacaysa, diye düşünüyorlardı.
Asteğmen Rasim bir toptan diğerine koşuyor, top başındaki erleri yere yıkıyor, omzundan sarsıyor hatta tabancasının kabzasıyla vurmaya kalkıyordu.
- Durun ateş etmeyin! Aşağıdakiler Türk! Rus değil!
- Ateşi kesin!

Asteğmen Rasim'in üstün gayretiyle ateş kesilmişti. Ancak iş işten geçmiş, 31. Tümen 32. Tümen tarafından topa tutulmuştu. Bu yanılgı tam 44 yaralı ve birçok şehide mal olmuştu.31 Herkes şaşkındı. Herkes üzgün ve yorgundu. Yavaşlamaya başlayan tipi Türk ve esir Rus askerlerinin yüzüne acı gerçekleri vurmak istercesine esiyordu. Bir kamçı gibi, bir tokat gibi erlerin yüzüne düşen kar taneleri acı bir pişmanlık içinde kıvranan erleri kendilerine getirmek istercesine umarsız bir şekilde yağıyordu. Ara sıra tepelerde esen rüzgar kaldırdığı karları aşağıdaki erlerin üzerine taşıyordu...
31. ve 32. Tümenlerin çarpıştığı Oltu Boğazı tepelerinde, top mermilerinin düşüp çukur açtığı yerlerden dumanlar ağır ağır yükseliyor, barut kokusu her tarafa dağılıyordu. Türk erleri birbirine kurşun sıkmanın pişmanlığı ile birbiriyle kucaklaşıyor, yaralıları en yakın sargı yerine taşımak için üstün bir gayret gösteriyorlardı. Kar, hüküm süren sessizliği bozmak istercesine yağıyor, üzgün erler hiçbir şey konuşmuyor, gözlerdeki hüzün ve pişmanlık kolayca okunuyordu. Rus esirler ise, nasıl olup da iki tümen arasında irtibatın kesildiğini neden haberleşemediklerini anlamaya çalışıyorlardı. Halbuki iki tümen arasında bırakın telefon bağlantısını hiçbir haberleşme yapılamamıştı. İki tümen de birbirinden habersiz olanca hızıyla ilerlemek ve Rusların üzerine atılmak için yürümüştü ama sonunda birbirlerini vurmuşlardı işte...

Faik Çavuş ve mangası, kardeşi kardeşe vurduran bu çarpışmada can verenleri bir top çukuruna taşırken, içlerinde derin bir yaranın açıldığını hissediyorlardı. Ölenlere mezar kazacak zaman olmadığı gibi sert ve donmuş toprağı kazmak için ne kürek ne de kazma vardı. Birbirlerini öldürmek için kullandıkları topların açtığı çukurlardan yararlanıyorlardı. Ceset ile dolan çukurlar daha sonra taşlarla sıkı bir şekilde örtülüyordu...
Bir beyaz pişmanlık, yağan kar ve esen tipi ile tepelere dağılıyor, bu pişmanlık duygusu uzayıp ötelere ve daha ötelere uzayıp gidiyordu...
Pişmanlık hüzne, hüzün kara, kar ise buza dönüyordu...
Faik Çavuş ve mangası, Oltu tepelerine çıkarmaya çalıştıkları seyyar topu şimdi de indirmek için insanüstü bir gayret sarf ediyorlardı. Dar, iki askerin zar zor yürüyebileceği yollardan top arabasını indirmek çok zor oluyordu. Yağan kar nedeniyle örtülen kaybolan yolda ilerlemek meşakkatliydi. Bu yüzden bazen bir taşa denk gelen, bir çukura düşen topun tekerleğini kurtarmak için saatlerce uğraşıyorlardı. Topa koşulmuş at durmadan kişniyor, zaman geçtikçe yoruluyordu. Bu durumlarda manga erleri top arabasını itmeye ve ata yardımcı olmaya çalışıyordu. Kenardaki kayalara çarpan tekerleğin kırılması yetmezmiş gibi az sonra derin karlarla örtülmüş çukura düşüvermişti. Faik Çavuş ve mangası bu kırılan tekerleği çukurdan çıkarmak için saatlerce uğraşmışlardı. Ancak ne yapsalar da sağ dingili yere değen topu kurtarmak pek mümkün olmamıştı.

Buna öfkelenen Ziver eline kamçıyı alıp ata vurdu:

- Deh! Haydi yavrum!

At yediği kamçıyla ileri atıldı ama ilerleyemedi. Bu kez manga askerleri topu itmeye başladılar. Ancak at yine kıpırdayamıyor sadece acı acı kişniyor, gözleri gittikçe irileşiyordu. Ziver bu kez daha da öfkelendi ve ata art arda kamçıyla vurmaya başladı. Ne yapsa ne etse de at yerinde kıpırdamıyordu. Hayvan öyle yorgun düşmüştü ki, kıpırdayacak hali kalmamıştı. Faik Çavuş, atın dövüldüğünü görünce kızdı.

Bir süre hiçbir şey demeden bakan çavuş dayanamadı, sonunda Ziver'e bağırdı:

- Yeter! Hayvana vurup durmasana! Takati bitti işte. Görmüyor musun?
- Ama toplar...
- Bir yolunu bulacağız elbette. Gel şuraya, sen de dinlen.

Ziver, Faik Çavuşun yanına geldiğinde öyle öfkeliydi ki, hala karlar içinde kalan ata söyleniyordu:

- Ne inatçı hayvan. Yerinden bile kıpırdamadı.
Öfkesi yatışan Ziver karlar içinde öylesine duran ata acıyarak baktı.
- Şu hayvanlara ve bize de yazık çavuşum, insanoğlu dillenir, dertleşir, konuşur ama bu hayvanların dili yok. Çektikleri çile hayvana bile yakışmayacak cinsten çavuşum. Bakma işte, insan öfkesine kapılınca, ne yaptığını bilmiyor. Kızgınlıkla çok vurdum hayvana...
- Vurdun ya. Rus'a vurur gibi vuruyordun.
- Sorma çavuşum. Ben onun gönlünü almasını bilirim şimdi.
Ziver, bin bir pişmanlık duyarak atın yanına gitti. Ziver'in geldiğini gören at yine kamçılanacağını sanarak kaçmak istedi. Can havliyle ileri atıldı ama top arabasını yerinden bile kıpırdatamadı. Çaresiz bir şekilde beklemeye başladı. Gözleri büyümüştü. Acı acı kişnedi.

Onun kişnemesi üzerine Ziver:

- Korkma yavrum sana vurmayacağım. Öfkeyle oldu işte, dedi. Atın burnunu okşadı. Sonra yelelerini sevdi. Boynunu sıvazladı.
- Al bakalım sana bir avuç arpa. Aslında bu arpalar senin hakkındı. Ben yem torbandan çaldım ama sana ettiklerimden sonra bu arpalar benim boğazımdan geçmez.
Ziver bir avuç arpayı ata yedirmeye başladı. At ise bu arpaları diliyle alıp çiğnemeye başladı...

Ziver, ata anlayacakmış gibi:

- Savaş kötü bir şey dostum. Çok kötü. Hele kötü havada savaş olursa daha da kötü, dedi.

Faik Çavuş arkasından seslendi:

- Ziver bu atın demirbaş numarasına iyi bak.
- Ne olacak ki?
- Onu sana emanet ediyorum.
- Çavuşum yapma.
- Ne yapayım Ziver? Atın numarasını oku bana.
- Kırk iki.
- Tamam. Kırk iki nolu atın başına geleceklerden sen sorumlusun ona göre, diye sordu.
- Tövbe tövbe...

Faik Çavuş:

- At biraz dinlensin. Atın yemi, samanı var mı, diye sordu.
- Yok çavuşum.
- Öyleyse bu atı buradan kıpırdatamayız.

Bu söz üzerine Ziver atıldı:

- Vallahi kıpırdatamayız çavuşum. Değil yem, taze yonca versek bile bu imkansız.
- iş başa düştü o zaman.
- Ne yapacağız çavuşum?
- Atın yerine biz koşulup topu çukurdan çıkaracağız. Daha sonra tekerleğin yerine bir dal parçasını kızak gibi dingile sıkıştırıp sürükleyeceğiz.
- Bu bizi öldürür, bitirir çavuşum.
- Ne yapalım ki, bu topu bırakacak halimiz yok ya.
- Ya at?
- Onu, topu kurtardıktan sonra düşünürüz.
Topu atın koşumlarından söktüler. Erler topu zar zor iterek yokuş yukarı çıkarmaya başladılar. Ağır bir yükten kurtulan at ise dizlere kadar karlar içinde birden hamle yapıp ileri doğru atıldı.

Onun bu halini gören erler birbirlerine seslendiler:

- Bak at nasıl canlandı?
- Kımıldadı.
- Boşuna dövdük hayvanı.
- Keşke daha önce topu sökseydik.
- ister misin, bu hayvanda alışkanlık yapsın.
- Ya her seferinde gene kımıldamaz da topun sökülüp bizim tarafımızdan taşınmasını beklerse?
- Olur mu olur.

Erler hem sohbet ediyor hem de gülüyorlar hem de kan ter içinde dağ topunu yukarı doğru çıkarmaya çalışıyorlardı.
Akşam karanlığı sessiz, sakin bir şekilde Oltu Boğazı’na ve tepelere çökerken 32. ve 31. Tümen erlerinden çoğu Oltu'ya dönmüş, konaklamak için evlere dağılmıştı. Evlere sığmayan eratın bazıları da kurulan çadırlar içine sığınmaya çalışmışlardı. Ancak 32. Tümenin öncü birlikleri, keşif birlikleri, süvariler ve topçu birliklerinin gece biraz daha ilerleyince dinlenmeleri istenmişti. Bu emri Faik Çavuş ve Ziver duyduklarında adeta hayal kırıklığına uğradılar. Onlar bir nebze olsun dinlenmeyi umarken, çöken akşamla birlikte yürüyecek daha sonra da uygun bir yerde dinleneceklerdi... Bu uygun yer kayaların arası, rüzgarın esmediği vadi içleri, ağaçlık alanlardı. Açıkta, tepelik ve ağaçsız yerlerde durmamaya çalışacaklardı.
İstihkam erleri ise tümenin gideceği güzergah üzerinde yol açma çalışmaları yapacaktı. Topların geçeceği yollar genişletilecek, geçit vermeyen kayalıklar kırılacak, toplar ne yapılıp ne edilip ileriye alınacaktı. Ancak her şey istendiği gibi olmuyordu işte. Donan toprağı kazmak çok zor oluyordu. Büyük kaya kütlelerini bir top geçecek kadar kırmak saatlerini alıyordu. Önlerinde yürünmesi gereken onlarca kilometre yol vardı.

Faik Çavuş, mangası ile birlikte olabildiğince ilerlemek istiyorlardı ama bir süre soğuk ve ayaz çökmeye başladığında artık gayretlerinin ve güçlerinin sonuna geldiğini anladılar. Sabahın olmasını beklemeye başladılar. Ziver ara sıra kendisine zimmetlenen ata bakıyor, koşumlarının çözüldüğünde onun nasıl canlı bir at olduğunu gördükçe hayret ediyordu. Yoksa arkadaşları haklı mı çıkıyordu? At top arabasını çekmemek için böyle bir yol bulmuş ve bunu her seferinde denemeye mi karar vermişti yoksa?

Ata kötü kötü bakan Ziver:

- Kurnazlık yapma. Yoksa karışmam bak, dedi. At onun ne dediğini anlamış gibi manalı manalı Ziver'e bakıp kişnedi.

Bunun üzerine Ziver:

- Benimle alay etmiyorsundur umarım, dedi.
At tekrar kişnedi...
Erleri sırt çantalarında kalan son yiyeceklerini de yemeye başladılar. Bu yiyecekler el kadar kurutulmuş yufka ve peksimetten ibaretti. Devamlı acıkıyor, aksine hiç susamıyorlardı. Ama iliklerine dek üşüyorlardı. Gece bastırdığında bazı tepelerin üzerinde yayılan ateşlerin ışıkları parıldamaya başlamıştı.

Faik Çavuş:

- Bakın ateş yakmışlar.
- Biz de yakalım çavuşum.
- Yakalım ya. Sonra Ruslar da gelsin yerimizi kolayca bulsun ve bizi yaksınlar.
- Ama onlar yakıyor.
- Onlar geride. Onlar bize güvenip ateş yakıyorlar. Onlar da ileride topçular süvariler ve keşif birlikleri var, güvendeyiz, diyorlardır.
- Yani biz ateş yakmayacak mıyız?
- Hayır. Verilen emir böyle. Sıkın dişinizi beş altı saat sonra gün doğacak, yine yollara düşeceğiz.
Bu sözler manga erlerinin tüm ümitlerini kırdı. Koca gece, eksi on beşe varan soğukta nasıl geçecekti?

Faik Çavuş bu uzun süren sessizliği bozmak istedi:

- Şu çam ağacının altına toplanalım. Birbirimize sokulalım. Atı da yanımıza getirelim. Onun sıcaklığından faydalanalım. O da bizden faydalanır.

Bu söz üzerine Ziver ileri atıldı:

- Çavuşum bırak şu kurnazı zaten top arabasını da bize taşıyor. Bir de onu ısıtacak mıyız?
Bu söze Faik Çavuş güldü. Gökte arsız bir mehtap vardı.
Birbirine sokulan erlerin dişleri birbirine vurmaya başlamıştı. Bazen ayağa kalkıp zıplıyor, bazen de çömelmek zorunda kalıyorlardı. Çok uzaklardan tek tük tüfek sesleri geliyor, bu seslere aç kurtların acı acı ulumaları karışıyordu. Bu ulumaları duydukça, titremekte olan erler ürperiyordu. Aslında görünmez sinsi bir canavar olan soğuk vücutlarını devamlı ısırıp duruyordu. Ayaklarındaki çarıklar hareketsiz durduğu için sertleşmiş, adeta buza yapışmıştı.

Ziver:

- Çavuşum geride birkaç topçu daha olacak, dedi.
- Evet.
- Onların atları da vardır.
- Evet vardır.
- Aklıma bir şey geliyor ama gülmeyeceksiniz değil mi?
- Söyle bakalım gülmemeye çalışacağız.
- Çavuşum atların başlarına geçirilen yem torbalarını alalım ve sırayla kendi başımıza geçirelim.
- Niye, yem yemek için torbayı başımıza geçirmeye gerek yok ki.
-Yem için değil çavuşum. Isınmak için.
- Yahu Ziver böyle şeyler nereden aklına gelir bilmem ki. Benim başım bile dondu. Düşünmeyi bırak, konuşmak bile bana zor geliyor.
- Çavuşum daha önce ben bu metodu erlerden duydum. "Atların torbalarını başımıza geçirmeseydik donacaktık" demişlerdi...
-Allah Allah...
- He çavuşum, ne dersin? Denemekte fayda var...
- Tamam.
Faik Çavuşun "tamam" demesiyle Ziver hemen atın yanına gitti.

Yem torbasını alırken:

- Merak etme sabahleyin torbanı gene başına asacağım, dedi. Şimdi kendi başımızı sokmamız lazım. Senden topu çektiğimiz için biraz fedakarlık yapmanı istiyoruz da...
Manga erlerinden de birkaçı diğer atların torbalarını alıp geri döndüler.

Faik Çavuş torbaları görünce:

- İçindeki arpaları bir araya toplayın, diye emir verdi.
- Çavuşum atlar tek tene arpa bırakmamışlar ki.
- İyi iyi...

Erat sırayla başlarına yem torbalarını geçirmeye başladı. Hem bu garip ve gülünç metodu yadırgıyor ama çaresizlik içinde kıvrandıklarından fayda umuyorlardı.
Kalın kıl torbalar gerçekten de işe yaramaya başlamıştı. Her verilen nefes nedeniyle torbanın içi ısınıyor, burunları, kulakları daha az üşüyordu ama ayakları yine sızlıyordu. Hele kaç gündür potin ve çarık çıkarmamış olanların ayakları yara içinde kalmıştı. Bu yaralar soğuk nedeniyle acıyor, dayanılmaz oluyordu. Çarpışma esnasında ayaklarındaki yaraları unutan erat gecenin sessizliğinde, uzun süre hareketsiz kalınca, ayaklarının sızladığının farkına varıyordu. Zira acılar ve kederler gece büyürdü. Gecenin en koyu anında acılar daha da koyulaşırdı. Hüzün hep bu saatlerde mayalanırdı.

Bir bilinmez seferde sadece Sarıkamış'a gideceklerini bilen asker, bazen bu çileli yolculuğa takat getiremeyeceğini, bu karlar içinde ölüp gideceğini düşünür, yılgınlığı daha da artardı. Hele uzun bir yürüyüş sırasında en yakın arkadaşlarının donduklarını görmek, kaçtıklarını, akıllarını yitirdiklerini, intihar ettiklerini görmek onlar da onulmaz ve tarifsiz acılara neden olurdu.
işte böyle dinlenme anlarında yaşadıkları acı dolu sahneler bir mıh gibi beyinlerinin bir köşesinde durur ve o sahneler gözlerinin önünden gitmezdi. Bu, onları daha da yorar, acılarını katmerleşti-rir, hüznü de iyice mayalardı.

Bazen gurbette bıraktıkları akıllarına gelirdi. Bazen değil, her adım atışta, her karlara ayak gömülüşünde, her nefeste ve her kalp atışlarında, geride bıraktıkları hatırlanır ve o kısa ama mesut günler hayal edilirdi. Bazı erler kendi içlerine gömüldüklerinde, yaşamlarını ikiye ayırmışlardı. Seferden önce ve seferden sonra... Bazıları ise buna kardan önce ve kardan sonra, bazıları ise Sarıkamış'tan önce ve sonra diye bu ayırt yapar olmuşlardı.
Aslında bu seferin getirdiği her türlü zorluğu kabulleniyorlardı ama açlığı bir türlü kabullenemiyorlardı. Hep ileriye deniyor, hep ileride ele geçirilecek yiyecekler hedef olarak gösteriliyordu. İşte bu askerde garip duygulara yol açıyor, kendi aralarında "kendi ekmeğimizi yiyemiyoruz Rus'un yiyeceklerine mi kaldık?" diye konuşuyorlardı.
Rus'un ekmeğine mecbur kalmak onlarda bir tür isyan duygusu oluşturuyordu ama onlar asla ve asla isyanı düşünmüyorlardı, isyan etmek sessiz bir biçimde gönüllerde yapılıyordu. Ayaklar ise isyansız yollara düşüyordu her sabah ve her an...
Başlarına yem torbası geçirmiş erler diğerlerinin gülümseyen bakışlarını görmeden oldukları yerde duruyorlardı. Ayın şavkı karlara ve ağaçlara vuruyordu. Beyaz bir yolculuğa çıkmış, beyaz hüzün taşıyan bu erlere mehtap alay edercesine yukarıdan bakıyordu sanki...
Hep böyle olurdu, ne zamanki dinlenilir, ne zaman ki, gurbet akıllara gelir, gurbette bırakılanlar gönüle düşer, işte o zaman soğuktan çatlamış, kabukları dahi buz bağlamış dudaklarda bir garip türkü belirirdi.

Yine öyle oldu:

"Karlarda yatarlar şerefli şanlı Kimisi vurulmuş nur yüzü kanlı Kimisi nevcivan, taze nişanlı Boynu buruk, melül, gözü yoldadır..
Yollara düşenin gelmedi sesi, Analar ah çeker atalar yas. Yad değil bunlar hep ciğer paresi Acep bilen var mı ne ahvaldedir."
Bu türkü yüreklerdeki yangını büyüttü. Derin derin iç çekişler arttı. Gözler sabit bir noktaya çakıldı kaldı. Yerde biriken ve her biri farklı kristal yapıya sahip karlar, erler misali iç içe geçmişti. Kristalli karların arasına garip türkünün doğurduğu bir hüzün çörekleniyordu.
Gökte mehtabın yanı sıra birçok yıldız ışıldayıp duruyordu. Gece yıldızların ve mehtabın ışığında koyu bir hüzün mayalıyordu.
Koca gece uyumadılar düşler dünyasında olduklarını anlamadan güneşi gördüler. Hava açıktı. Gökte insanın içini ısıtan tatlı bir mavilik vardı.

Faik Çavuş mangasının erlerini tek tek dürtükleyerek:

- Haydi iş başına, diye uyarmaya başladı. Her torbayı çıkaran erin gözlerinde gecenin koyu bir hüznü vardı.
Süvari birlikleri atlarını yedeğine almış ağır ağır yürüyordu. Onların önünde keşif birlikleri yer alıyordu. Oltu'da geceyi geçiren tümenin diğer erleri de erkenden yola koyulmuştu. Önlerinde yürünecek tam on beş saatlik yol vardı. Hedefleri Kotik'ti...
31. Tümenin 92. Alayı en önde yürüyor, diğer alaylarla olan arasını iyice açıyordu. Dünkü iyi hava, bugün yerini zehir zemberek bir soğuğa bırakmıştı. Alay erleri sabah biraz dingin şekilde yürümeye başlamışlar ancak sarp bir yokuşu bin bir zorluk içinde tırmanınca, güçleri neredeyse tükenme noktasına gelmişti. Yine de ayaklarını sürüyerek yol almaya çalışıyorlardı. En önde giden erler, sık sık arkadakilerle yer değiştiriyordu. Çünkü en önde giden ve karı çiğneyen ve daha fazla güç harcayan erlerin yürümesi iyice yavaşlıyordu, ikili kol olarak yürüyen bölüklerin en önünde yer alan erlerin daha sonra dörderli yürümesi kararlaştırılmıştı. Eğer bu şekilde yürünürse, erlerin karı daha kolay ve daha az bir güç harcayarak çiğneneceği düşüncesi oluşmuştu. Bir süre bu şekilde yürümeye devam eden erler karın kalınlığı iyice artınca adımlarını daha yüksek atmak zorunda kalıyorlardı. Bu yüzden kalçaları ağrımaya ve sızlamaya başlamıştı.

Erler sürüp giden yolculukta birbirlerinin ayak izine basmaya dikkat ediyorlar ancak bir süre sonra oldukları yerde öylece kalıyorlardı. Bu kez yanlarından öne geçmek isteyen erler yola devam ediyor, karı çiğneme uğraşı bu şekilde sürüp gidiyordu.

Bu ağır ve hatta kaplumbağa hızına dönüşen yürüyüşü uzaktan Rus öncüleri de kendilerini göstermeden ve hissettirmeden takip ediyorlardı.
92. Alayın üç taburu akşam karanlığı bastırırken, hala yol almak için büyük güç sarf ediyordu. Asker bir yandan yürüyor, bir yandan da Rus birliklerine çok yaklaştıklarını tahmin ediyor, bu yüzden dikkatli olmaya çalışıyordu. Ruslar ise Türklerin ağır ağır ilerlemesini görünce daha da geri çekilmek için hazırlık yapmaya çalışırken, az ileride duydukları gürültülerin ne olduğunu anlamak için keşfe çıkan gözcüler Türk birliklerin geldiğini şaşkınlıkla ve hayretle gördüler. Türkler eğer biraz daha ilerlerse arkadan çevrilmeleri söz konusu olacaktı. Halbuki Türk eratı Rus hattının iyice gerisine düşmüş, geri çekilen Rusları görünce hemen üzerlerine ateş açmışlardı. Bir baskına uğradıklarını düşünen Ruslar panik halinde geri çekilmeye başlamışlar ancak daha sonra toparlanıp karşı koymaya başlamışlardı. Karanlıkta sürüp giden çarpışma nedeniyle tüfeklerden çıkan parıltılar ve alevler bir an yanıp sönüyor, çıplak arazide tüfek seslerine acı nidalar karışıyordu. İlk şaşkınlık halinde Ruslardan 100 kadar esir alınmıştı.
Bu arada Kolordu Erkan-ı Harbiye Reisi Binbaşı Nasuhi Bey ileri bir saldırı anında yanındaki erlerin vurulması üzerine yalnız kalmıştı. Elindeki tüfeğini mermisi bitinceye dek bırakmayan Nasuhi Bey daha sonra etrafının sarıldığını görünce teslim olmamak için neler yapacağını düşünmeye başladı. Ne pahasına olursa olsun Rusların eline geçmemeliydi. Çünkü üzerinde bulunan ve Türk ordusunun Rusları kuşatma planları en ince ayrıntısına dek belirtilmişti. Kendisini saran çember gittikçe daralıyordu. Tüfeğini yere atan Nasuhi Bey belindeki tabancasını çıkarıp kendini bir kayanın arkasına attı. Kendisine yaklaşmakta olan Rus erlerine ateş etmeye başladı. Ancak yalnız kaldığı gibi mermileri de bitmek üzereydi.
Bir süre sonra tabancasının da mermileri tükenince, yaklaşmakta olan Rus askerlerine öfkeyle tabancasını fırlattı. Sonra yerdeki tüfeği aldı. Süngü takarak Rus askerlerine doğru koşmaya başladı. Bu arada karşılarında bir Türk subayı gören Rus komutan erlerine bunu sağ yakalamalarını ve kendisine zarar verilmemesini sert bir şekilde emretti. Ruslar ateşi kestiler. Süngü takıp Binbaşı Nasuhi Beye doğru iyice yaklaşmaya başladılar.
Binbaşı ne kadar zor durumda kaldığını anlıyordu. Cebindeki meşin bir çanta içindeki planlar aklına geldikçe, kaçmak için son bir hamle yapmak istedi. Süngüsünü doğrultup "Allah Allah!" diyerek Rus askerlerine doğru hücuma geçti. Ancak ilk hamlesinde kafasına vurulan tüfek kabzası nedeniyle afalladı. Birden her yer karardı. Bir boşluğa, dipsiz kuyulara düşer gibi karın içine düştü.

Nasuhi Bey kendine geldiğinde, her şeyin bittiğini anladı, içinde koyu bir pişmanlık büyüdü büyüdü. Üzerinde kolayca imha edebileceği evraklara olsaydı intihar etmeyi bile düşünebilirdi ama çok sayıda evrakın hangi birini yok edebilecekti. Buna ne zaman ne de fırsat bulabilmişti. Esir olmak kendisinde büyük acılara ve utanca neden olmuştu. Rus erlerinin arasında götürülürken, içinde karanlığın durmadan büyüdüğünü hissediyordu...

32. Tümenin öncü birlikleri ilerlerken Faik Çavuş ve mangası atın çektiği topun arkasından ağır ağır yürüyorlardı. Asker adeta yürüyen bir kardan adama dönmüştü. Kar, hafif bir rüzgarla başlamış daha sonra rüzgar dinmiş ve sakin bir şekilde lapa lapa yağmaya başlamıştı. Askerin yorgunluktan ayaklarında güç kalmamıştı.

Ama Tümen Komutanı Albay Abdülkerim askerine şevk ve moral aşılamak için kendi yorgunluğuna aldırmadan:

Durumun önemini kavrayan Ruslar, derhal Türkistan taburlarından takviye alarak kuvvetlerini oyalama yapmak yerine asıl cephede toplamaya başladılar. Rusların savunma ve toplanma tedbirlerini çok kolaylaştıran bu talihsizlik Sarıkamış Felaketinin önemli sebeplerinden biri olmuştu.
- Haydi evlatlarım! Haydi aslanlarım! Ha gayret, diyordu.
Artık bilinçsizce yürüyen, hissiz, bilincini yitirmiş erler üzerinde bu uyarılar pek az etki yapıyor, çoğu söylenenleri duymuyordu bile...

Faik Çavuşa doğru yaklaşan Ziver:

- Çavuşum öldüm bittim vallahi. Bu sırt çantaları, bu teçhizat beni bitirdi. Artık yürüyecek halim kalmadı, dedi.
- Gayret Ziver.
- Gayret mi kaldı çavuşum. Biz insanız. Makine değiliz ki. Hele ayaklarımı hissetmiyorum bile...
- Sakın kayıp düşme ha!
- Bunları çarık giyen birine mi söylüyorsun.
- Düşersen bu kadar ağır teçhizatla kalkman çok zor olur. Ona göre...
Faik Çavuş henüz sözünü bitirmişti ki birden kayıp karların içine yuvarlandı.

Onun düştüğünü gören Ziver:

- Çavuşum ne mübarek ağzın varmış, dedi.

Faik Çavuş ise karların içinden ağır ağır kalkarken söylenip duruyordu...
Asker yürüyordu ama tüm duyuları körelmiş, beyaz bir hastalığa tutulmuş gibi düşünmüyor, konuşmuyor, sadece ve sadece artık bitmek üzere olan güçlerini kullanıyor daha sonra yolun kenarına bir boş çuval gibi düşü veriyordu. Gerçekten erler bir süre sonra ayaklarını hissetmez oluyor, bu hissizlik bacaklarına yayılıyor, kendilerini yerde buluyorlardı. Beyinleri kalk yürü dese de artık bacaklarındaki kılcal damarların dahi buz tutması nedeniyle ayağa kalkmak mümkün olmuyordu.
Yol, askerin gözünde büyüyor, yolların sağında solunda kalan donuklar, döküntüler ise durmadan artıyordu...
Ziver, Faik Çavuşun izlerine basmaya gayret ederek yürüyordu.

Birden arkadan tiz bir ses duyuldu:

- Açılın komutan geliyor!

işte askerin en nefret ettiği tiz ses buydu. Çünkü yolun kenarlarına çekilmek demek, ezilmemiş karda yürümek demekti.

Yanından geçip giden at üzerinde rütbesini bile görmedikleri, bilmedikleri komutanın gidişinden sonra Ziver dayanamadı:

- Çavuşum öldüm yorgunluktan ama bana bir kaput versinler sonra da hangi komutam isterlerse sırtıma yüklesinler eğer Sarıkamış'a dek gitmez ve sırtımda taşımaz isem ne olayım... Vallahi Kafkasya'ya dek hiç gıkım çıkmadan giderim.
- Sen Kafkasya'yı boş ver biz Sarıkamış'a varalım da yeter.
- Nereye varacağımızı bilmiyorum. Sarıkamış'a mı olur yoksa kara topraklara mı?
- Haydi söylenme de yürü haydi...
- Bak!
- Donuklardan biri, ne var ki?
- Baksana çavuşum sırtında kaputu var. Ender gördüğüm ka-putlu erlerden biri.
- Artık kaputa ihtiyacı kalmamış desene...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1914-1915 SARIKAMIŞ HAREKATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:55

7. BÖLÜM

Karlı yollar yürümekle bitmiyordu. Aslında yoldan bahsetmek çok zordu. Çünkü bir patikanın karla kaplanmış, zar zor seçilebilen izi takip ediliyordu. Bazen askerin önündeki keşif takımları yollarını kaybediyor, sık sık yoldan ayrılmak zorunda kalıyorlardı. Aslında askerin en büyük endişesi kar ve soğuk değildi. Bitmiş olan yiyecekleri sebebiyle karınlarını nasıl doyuracaklarını düşünüyorlardı. Hepsinin gözleri bir ağaç arıyordu ama ortalıkta ağaç da gözükmüyordu. Ağaçların kabuklarını yemeyi düşünen erler ne yazık ki bunu da gerçekleştiremediler...
Artık iyice yorulan erat midelerindeki açlık hissini hafifletebilmek için sık sık elleriyle karınlarını bastırıyorlardı. Ama bu da fayda vermiyordu. Bir gün boyunca ağızlarına hiçbir şey koymayan erler artık yürümek değil, ayakta durmakta bile zorlanıyorlardı.
Faik Çavuş ve mangası kendilerine verilen topu itmeye çalışıyorlardı ama güçleri tükeniyordu. Onlar topu itemeyince, topa bağlı bulunan at da yürümüyor hemen duruyordu.

Bu duruma en çok Ziver bozuluyordu:

- Çavuşum bu atı eninde sonunda keseceğim. Haberin olsun!
- İyi olur, yiyeceğimiz de bitti.
- At eti nasıldır acaba?
- Bilmem.
- Haydi şu topu itelim.
Manga erleri ayakları ve elleri titreyerek topu itmeye başladılar. Bu arada at da yürüdü.

Bir süre sonra yanlarına gelen atlı bir subay kendilerine:

- Haydi sallanmayın, dedi.
Bu söz üzerine Ziver tam ağzını açıp cevap verecekken Faik Çavuş onun ağzını eliyle kapadı.

Subay uzaklaştıktan sonra Ziver:

- Çavuşum açı açına yürümeye çalışıyoruz zaten. Bir de sallanmayın demedi mi? Öfkem tepeme sıçradı.
- Boş ver.
- Boş ver mi? Ben da at sırtında yürüsem elbette yorulmam.
Arkalarından gelen Aşkale'li Hasan ellerini cebine sokmuş olduğu halde yanlarına sokuldu. Etrafına bakındı.

Sonra Faik Çavuşa yaklaştı:

- Çavuşum avucunu aç.
- Ne olacak?
- Sana aç diyorum acele et. Kimse görmesin.
Faik Çavuş merakla avucunu açtı. Hasan aceleyle bir avuç arpayı Faik Çavuşun eline koydu.
- Bunlarla idare et.
- Arpayı nereden buldun? Yoksa sen de mi atların yem torbasından aldın?
- Hayır çavuşum. Gerilerdeki bir ere on para verdim bir cep arpa aldım. Kendisi atların iaşesi ile ilgileniyordu. Kimseye söylemememi istedi. Zira hayvanlara verilecek arpanın da sonu gelmiş.
- Hay Allah! Ne günlere kaldık Hasan'ım. Hayvanların yemini bile çalıp yer olduk.
- Ne yapalım çavuşum, hayatta kalmak için bir şeyler yememiz şart. Hatta er bize siz yine şanslısınız, zira atın işkembesinden çıkmışları değil, girmemişleri yiyorsunuz, dedi.
- Nasıl yani? Anlamadım.
- Bunda anlamayacak bir şey yok çavuşum. Erler atın pisliğin-deki taneleri ayıklayıp karlarda temizliyor, kendi aralarında üçer beşer paylaşıyorlarmış.
- Desene biz şanslıyız.
- Şanslıyız ya...
Faik Çavuş "Şanslıyız" derken gözlerindeki keder gittikçe bü-yüyordu. "Bu nasıl şanslılıksa" dedi. "Yiyeceğimiz yok. Takatimiz kesildi. Yollar kar kaplı. Bizi bekleyen Sarıkamış, bizim de özlemimiz olan Sarıkamış ise çok uzaklarda. Hayırlısı bakalım" dedi. Elindeki arpaları saydı. Tam tamına otuz iki tane arpa vardı. Elini yumruk yapıp Ziver'in yanına doğru yürüdü. Sessizce sokulup cebine on altı arpa tanesi koydu.

Kulağına eğildi:

- Cebindekileri kimseye göstermeden ye, dedi.
Açlıktan adeta gözü dönmüş ve kendinden geçmiş bir halde olan Ziver sadece "ye" kelimesini algılayabilmişti. Hemen elini cebine attı. Arpa tanelerini büyük bir gizlilik içinde ağzına atıp yavaş yavaş çiğnemeye başladı. Dişleri arasında ezilen taneler kendisinde un hissi uyandırıyordu. Hiçbir şey düşünmeden arpa tanelerini çiğnedi. Beğenmese de hayatta kalmak için yemeliydi.

Tümenin diğer taburları ve bölüklerindeki erlerden bazıları eskimiş çarık derilerini kasaturalarıyla kesmişler, küçük bir parça deriyi ağızlarına atıp çiğnemeye başlamışlardı.
Az sonra yol kenarına düşenler oldu. Artık bîtap düşen, gıdasız kalan vücutlar beyinlerinin verdiği, yürü emrini yerine getiremiyorlar, olduğu yere düşü veriyorlardı. Akşama ramak kalmıştı. Geceyi nasıl geçireceklerdi? Bu soruların ağırlığı altında bunalan erleri büyük bir ümitsizlik kaplıyor ve kendilerini dize kadar karın içine bırakıyorlardı, işte her şey, bu bırakışla başlıyordu. Zar zor ayakta duran erler ayaklarını hissetmiyorlardı. Sonra soğuk karların içine düşünce, ilk önce biraz üşüyor, titriyor neden sonra tatlı bir ılıklık başlıyor, ayaklarından bileklerine bacaklarına doğru yavaş yavaş yayılıyordu. Bu yayılma arttıkça uyama ihtiyacı da artıyordu.
Erler ise bu tatlı uyuşukluğun ve karın nasıl böyle ılık olduğunu düşünmeye çalışıyorlardı. Hele, soğuk karların içinden yayılan bu ılık ve tatlı uyuşukluğu neden daha önce keşfedemediler, diye kendilerine kızdıkları da oluyordu. Halbuki beyinlerine yerleşen "Kar soğuktur, insanı üşütür dondurur" gibi kuralların ne kadar yanlış olduğunu düşünüyorlardı. "Oysa karlar da ılıkmış" diyerek kendilerini tatlı bir uyuşukluğun kollarına bırakıp gözlerini bir gerçeğe yumuyorlardı. Uyku daha da bastırıyordu. Onlar da zaten günlerce hasret kaldıkları uykuya ve sıcaklığa kendilerini hiç direnmeden bırakıyorlardı ama daha sonra da uyanmak mümkün olmuyordu.
Yüzeyden başlayan donma ilk önce deride ilerliyor, gittikçe da-marlardaki kan kristalize olup buz haline geliyordu. Az sonra da tatlı uyuşukluğa kapılan kimse son nefesini, hiç acı çekmeden, hiçbir şeyin farkında olmadan veriyordu. Soğuktan donanların çoğu uyur gibiydi. Donarak ölmenin iyi bir tarafı hiç bir şey anlamadan, acı çekmeden, derin bir uykuya dalar gibi dalmaktı.

Tabur ve bölük komutanları sağa sola yatan erleri kaldırmak için bağırıp çağırıyordu ama nafileydi. Tatlı bir uyuşukluğun kucağındaki erler bu bağırışlara hiç mi hiç aldırmıyorlardı. Uykuya dalar gibi ölüme gözlerini kapıyorlardı.
Koca tümenin iki doktoru yol kenarında donmaya yüz tutmaya ' başlamış bazı erleri kontrol ediyordu. Donmanın ilerlediği erlere bir şey yapamayacaklarını iyi bildikleri için donmanın ilerlemediği erlerle ilgilenmeye çalışıyorlardı. Eli ve ayağı donmak üzere olan erleri sedyecilere taşıttırıyorlardı. Tümenin konakladığı en kuytu bir yere kurdukları ameliyat çadırlarında, donan uzuvları bin bir güçlükle de olsa kesiyorlardı. Ama asıl zorluk işte ondan sonra başlıyordu. Çünkü yaranın iyi sarılması, kanın durdurulması gerekiyordu. Soğuklayan tüm yaralar ve sarılan yerler acıyı daha da hissetmeye sebep oluyordu. Ayrıca yaralı erlerin taşınması gerekiyordu. Bunun için de hayvanlardan yararlanılmaya çalışıyordu. Bazı toplara koşulmuş hayvanların arkalarına sedyeler bağlanıyor, ancak yüklerinin iyice artmasından dolayı atlar bir süre sonra ilerleyemiyordu. Oldukları yerde kalıp öylesine bekliyorlardı. Onları gayrete getirmek için subayların haykırışları işe yaramıyordu. Bir süre sonra kırbaçla, sopayla hayvanlara vurulmaya başlanıyordu. Bu yüzden hayvanlar biraz kımıldamaya çalışıyor daha sonra bu dayaklara aldırmayıp inat eder gibi, bir de yere oturup mahzun bir şekilde bakmıyorlardı.
Doktorları düşündüren sadece yaralıları taşıma konusu değildi. Gıdadan yana olan çaresizlik kendilerini düşündürüyordu. Zaten zayıf düşmüş, kilometrelerce yol yürümüş, yaralı ve ameliyat edilen askerin iyi bakımı şarttı ama bu mümkün olamıyordu. Çok geçmeden ameliyat edilen erler arkadaşları tarafından sırayla taşınmaya başlıyordu. Az sonra da güçleri tükenince, yaralıyla birlikte yol kenarına çöküveriyorlardı. Bu sebeple kimse, arkadaşı da olsa yaralı taşımaya pek istekli davranmıyordu. Çünkü herkes kendi canının, kendi hayatını kurtarma gayreti içindeydi.

Subaylar ile doktorlar arasında sık sık tartışma çıkıyor, subaylar öncelikli olarak topların hayvanlar tarafından taşınmasını istiyor, doktorlar ise hayvanların yaralıları taşımasını gerektiğini öne sürüyorlardı. Subaylar topsuz ilerlemenin çok tehlikeli olduğunu, hele Ruslarla karşılaşılırsa, toplar olmadan savaşmanın zorluğunu büyük bir öfke içinde belirtiyorlardı.
Tümen ilerledikçe yol kenarında donukların sayısı artıyordu. Ancak tümenin gizlenip bir nebze olsun rüzgardan korunacağı ağaçlık bir alan görülünce, tümen komutanı geceyi burada geçirebileceklerini düşündü.
Penek üzerinden Bardız yönüne doğru ilerlemekte olan 32. Tümen bu ağaçlık alanı görünce, biraz olsun silkinir gibi olmuştu. Ayaklara bir gayret gelmişti. Ağır ağır ağaçlık alana doğru ilerlerken, az öteden bir takım tüfek sesleri duyunca, herkes kendini yere attı. Büyük bir heyecan ile bekledikleri tüfek seslerinin ardı arkası gelmedi. Sonra yürüyüş büyük bir dikkatle yapılmaya başlandı. Ağaçlık alana giderlerse, geceyi burada rahat geçireceklerini düşünüyorlardı. Hatta ateş bile yakabileceklerdi...
Faik Çavuş ve mangası tümenin en önünde ağaçlık alana doğru yürürken sarp bir yere geldiklerinde artık bundan sonra topu ileriye taşımanın mümkün olmadığını gördüler.

Ne yapacaklarını düşünürken, takım komutanı gelip:

- Topu söküp öyle taşıyın, dedi.

Bu emir hepsinde şaşkınlığa yol açtı. Ancak yapacak başka bir şey de yoktu. Arkalarından gelmekte olan yürüyüş kolunu tıkamamak için topu kenara çektiler. Hemen sandıktaki anahtarları kullanarak topun namlusu, kundakları söküldü ve atın bir yanma bağlandı. Gövde de iki parçaya ayrıldı. Bu ufak parçalardan biri de atın diğer yanına bağlandı. Mermiler manga erlerine verildi. Tekerlekler de sökülüp bir kenara alındı.
Tekrar yavaş yavaş ilerlemeye başladılar. Ancak eratın hepsi ayakta zor duruyordu. Yine de topun ne kadar önemli olduğunu düşünerek gayretlerini artırmaya çalışıyorlardı.
Geriden gelen askerin çoğu kendilerini geçmişti. Hepsi top taşıyan mangaya acıyan gözlerle bakıyorlardı. Manga erleri de kendilerine yardım edilmemesine hiç şaşırmamışlardı. Herkes bu havada bu yolda başının çaresine bakmalıydı.

Ziver, kan ter içinde öfkeden adeta deliye dönmüştü:

- Yolsuz bu dağ başlarında topları ileriye nasıl alırız?
- Sık dişini ağaçlık alana az kaldı, dedi Faik Çavuş.
- Çavuşum şu atı keseceğim.
- O da tükendi Ziver.
- Tükenmişmiş.
Tümen erleri karanlığın çökmeye başladığı saatlerde ağaçlık alana ulaşmıştı. Birer ikişer ağaçların altına sığınmaya, birbirine sokulup ısınmaya çalışıyorlardı. Erlerin hepsi birazdan ateş yakıp ısınacaklarını düşünüyordu.

Ancak subaylar kesin bir dille uyarı yapmaya başlayınca hayal kırıklığına uğradılar:

- Kesinlikle ateş yakılmayacak!
- Birbirinize sokulun!
- Ağaçların altına girin!
- Silahlarınız elinizde olsun!
- Rusların çok yakınında bulunuyoruz!
- Dikkatli olun!
- Uyumaya çalışmayın.
- Uyuyanları uyandırın!

Subaylar da biliyordu ki, bu uyarılar pek dikkate alınmayacak, ateş yakmak hariç asker içinden geldiği gibi hareket edecekti.
Öyle de oldu... Erler ilk önce birbirilerine sokulmuştu ama oturamamanın, yatamamanın ve uzanamamanın yorgunluğu kendini iyice gösterince, ne yapacaklarını bilemediler.
Faik Çavuş ve mangası şemsiye gibi büyük bir çamın altına sığınmış, birbirlerine olabildiğince sokulmuşlardı. Ölesiye üşüyorlardı. Titremeleri her geçen dakika artıyordu. Akşamla, karanlıkla bastıran soğuk kemiklerine dek işliyordu.

Faik Çavuş ümitsiz ve yorgun gözlerle Ziver'e baktı:

- Sabahı eder miyiz?
- Ateş yakmazsak çok zor.
- Ruslar yüzünden ateş yakmak yasak.

Erlerden biri aklına gelen bir şeyi sevinçle haykırdı:

- Ağaçlara çıkalım. Geceyi ağaçların üstünde geçirelim.
- Haydi canım.
- Elbette ya, hiç olmazsa dalda oturur, biraz olsun ayaklarımız dinlenir...
- Olur mu ki?
- Niye olmasın?

Bu sözü duyunca, bazı erler ağaçlara tırmanmaya başlamışlardı bile. Herkes irice bir dalı seçmek ve geceyi orada geçirmek için çabalayıp duruyordu. Bu şekilde yabani hayvanlardan da kurtulabileceklerdi. Bazı erler ise ağaçların kabuklarını sıyırıp dişlemeye başladılar ama o kadar acıydı ki çam ağacının kabuklarını hemen tükürmek zorunda kaldılar. Bazı erler ise dallarda biriken çam ballarını ağızlarına atıp sakız gibi çiğnemeye başladı. Birkaç erin çamlara tırmandığını gören tümenin diğer erlerinden bazıları da ağaçlara çıktı. Karanlıkta artık kontrolü ellerinden kaçıran subaylar erlerin nerede ve nasıl barındıkları konusunda bir şey yapamıyorlardı çünkü akşamın soğuğu yüzünden kendi canlarını kurtarmanın telaşına düşmüşlerdi.
32. Tümen erlerinden bazıları ağaç altında, bazıları ağacın dalları üstünde, bazıları da kayaların kuytu kesimlerine sığınmış ve birbirine sokulmuş bir halde sabahın olmasını beklemek zorundaydı. Hele ağaçlardaki erlerin durumu daha zordu. Dallara birer ikişer binen erler gecenin ayazında üşümeye başlayınca, yerde olduğu gibi rahat hareket edemiyorlardı. Bazıları yere inmişti ama bazıları hala ağaçların dallarında yuvasız kuşlar gibi sinip duruyordu. Kapanmakta olan gözlerine hakim olamıyorlardı.

Akıllarında hep donma tehlikesi vardı ve bu yüzden birbirlerini uyarıyorlardı:

- Uyumayın ha!
- Uyuyanları uyandırın!
- Aşağıya düşmeyin.
- Dikkatli olun.

Ancak bu uyanlar erler üzerinde pek etkili olamıyordu. Kapanan gözlerine engel olamayanlar neden sonra karların içine bir bir düşüyordu. Onların bu düşüşlerine aşağıdaki erler ilk önce gülmüşlerdi. Onların vurulan bir kuş misali karların üzerine düşmelerine şaşırmışlardı.
Faik Çavuş ve Ziver'de kalın bir dala oturmuşlardı. Çok üşüyorlardı. Dişleri birbirine vuruyordu. Ziver karanlıkta yoklayarak bulduğu çam balını ağzına atmış ağır ağır çiğneyip duruyordu. Sonra yanındaki Faik Çavuşun kendisine verdiği arpalar aklına gelince pişmanlık duydu. Dal üstünde biraz kıpırdanarak eliyle çam balı aramaya koyuldu. Dal üstünde duran Faik çavuş:
- Yahu Ziver niye kımıldıyorsun? Otur oturduğun yerde! Beni aşağıya düşüreceksin, dedi.
- Düşmezsin çavuşum merak etme.

Daha sonra Ziver bulduğu bir çam balını sevinçle çavuşuna uzattı:

- Al çavuşum çam balı. Çiğnemeye bak.
- Sağol.

Faik Çavuşun aklına Zehra ile karşılaşması gelmiş, içi ısınmıştı. Hayat ne garipti. Onunla başka bir zaman başka bir yerde karşılaşsaydı herhalde durum daha değişik olurdu. Zehra'nın "Bizimle gel" demesi hiç aklından çıkmıyordu. Bu iki kelimede her şey vardı; Sevda, yardım, acıma, dayanışma ve beğenme... Ya da bunların hiçbiri yoktu da Faik Çavuşa öyle mi geliyordu? İçine kopkoyu bir hüznün yayıldığını hissetti. Ağzına attığı çam balını çiğnemeyi bile unuttu. Sanki Zehra'yı görecekmiş gibi gözlerini karanlığa dikti.
Oradaydı işte! Bir ay yüzlü, mehtap gibi güzel biri karanlıklar içinde kendisine bakıyordu. Bu bakışlarda Faik Çavuş adeta erimek istiyordu. Ilık bir şerbeti içercesine tatlı ve güzel bir şeyin boğazından aşağıya süzüldüğünü hissetti. Sonra Faik Çavuş gözlerini kapadı. Zehra'nın hayali daha da belirginleşti. Bu beyaz yürüyüşte, bu beyaz seferde bunca çektiklerine rağmen Zehra ile karşılaşması ve "Bir süre başucumda bekleşmiş olması çektiğim her çileye ve yorgunluğa değer" diye düşündü. Bu beyaz, bu hüzün dolu yolculukta, beyaz bir çileden beyaz bir sevdaya geçmişti.

Sonra Faik Çavuş "Onlarla neden gitmedim?" diye pişman oldu. Ancak kendine kızdı. "Ya ne yapacaktım? Bir ailenin yanına sığınıp sevdamın peşinden mi gidecektim?" dedi. Çok karışık duygular içindeydi. Uzun yıllar ilk defa bu kadar sevdaya yakın olduğunu hissediyordu. İlk defa bu kadar yakından nazlı yarin saçının kokusunu duymuştu. Oysa kendisi yıllardır barut ve kan kokusundan başka bir şey koklamamıştı. İşte zaten o koku aklını başından almıştı. Eğer iyileşmeseydi belki Zehra ve ailesi ile birlikte Erzurum'a dönebilirdi. Ama en amansız yaralara ve en amansız hastalıklara yakalanmasına rağmen hep iyileşmişti. Bu sevda yarası asla kapanmazdı. Bundan sonra hayatı boyunca bağrında kanayan bir sevda yarası olacağını, sol yanının her mehtap çıkan gecede ağır ağır hep sızlayacağını biliyordu.

Sinirleri gerilmişti. Şimdi bir ağacın dalında tüneyen kuşlar, yuvasız kuşlar gibiydi. Fakat o savaşmaya mecburdu. Beyaz bir seferde, beyaz bir ülkede, savaşın gereklerini yerine getirmekle hükümlüydü. İlk önceleri başında dönen kaçma fikrinden de yakalandığı bu sevdayla sıyrılmamış mıydı? Kim bilir, belki daha sonra, Sarıkamış'tan sonra Erzurum'da bulurdu Zehra'yı... İşte o zaman yine kendisine "Bizimle gel, bizimle kal" der miydi? Yoksa bir başkasına mı derdi bu sözleri. "Öyleyse Sarıkamış'ın sokaklarında can vermeyi yeğlerim." dedi.
Faik Çavuşun gönlü sızlıyordu. Hiçbir şeyden pişmanlık duymadan yine karanlığa baktı. Bu kez hiçbir şey göremedi. Hayalindeki Zehra yitip gitmişti. "Yoksa" dedi "Yoksa bir başkası mı?" Sözünü tamamlayamadı. Öfkeyle yere tükürdü...

Şimdi mehtap mola vermek zorunda kalan askeri perişan ediyor, hırpalıyordu. Asker kendi arasında soğuğa ve kara, düşman diyordu. Burada her şey beyaz idi. Karanlıklar hariç. Sevdalar beyaz, yürüyüşler beyaz, ülke beyaz idi. Hatta çoğu erlerin memleketlerini sık sık hatırlamalarından dolayı içlerindeki mayalanan hüzünleri bile beyazdı.
Sarıkamış'a doğru eriyerek devam eden 32. Tümenin askerlerinde beyaz bir hüzün giderek büyüyordu...

Sabah olduğunda acı ama beyaz bir tablo herkesin içini kanattı. Geceleyin ağaçlara çıkan erlerden bazıları donarak aşağıya düşmüştü. Sabah, sarıçamların dikenli tellerinde olgunlaşmaya, subaylar da eratı toplamaya çalışıyordu. Dikkatlerini ağaçlardaki erler çekti. Birkaç kez seslendiler. Ancak cevap almayınca, onları uyandırmak için ağacı ve dalları salladılar. İşte o anda dallarda oturan ve ağaçta donarak aşağıya her nasılsa düşmemiş erler birer ikişer yere düşmeye başladılar.
Herkes şaşkındı, böyle bir şeye ilk defa şahit oluyorlardı.
Faik Çavuş ise sabaha kadar gözlerini kırpmamış aklına bir mıh gibi takılan Zehra'yı' düşünmüş, durmuştu. Yanındaki Ziver ise zaman zaman kapanan gözlerine engel olmak için çok uğraşmıştı. Sabahın ilk ışıklarında Ziver'i dürtükleyen Faik Çavuş onun ilk önce hiç hareket etmediğini ve ses çıkarmadığını görünce çok korkmuştu. Acaba "O da mı donmuş?" diye eliyle iteklediğinde Ziver dengesini kaybedip aşağıya düşmüştü.

Ziver aşağıdan Faik Çavuşa:

- Alacağın olsun çavuşum! İnsan böyle mi uyandırılır, demişti.

Onun aşağıdan serzenişte bulunduğunu gören Faik Çavuş'un akşamdan beri duyduğu beyaz hüznü dağılmış, tatlı bir sevince dönüşmüştü. Ancak bu sevinç kısa bir süre sonra kayboldu. Çünkü mangasından iki erin ağaçtan yere düştüğünü gördü. Yanlarına koştuklarından ikisinin de uyur gibi halleri vardı. Donmuşlardı! Sadece mangasının değil diğer taburların, bölüklerin erlerinden bazıları kah ağaç üstünde kah yerde beyaz ölümün kucağına düşmüşlerdi.
Subaylar ise sağ kalan erleri toparlamaya ve yola çıkmaya hazırlanıyorlardı. Donuklar burada kalacak, o beyaz uykuya devam edeceklerdi. Hepsi tatlı bir uykuda gibiydiler. Hepsinin yüzünde tatlı bir rüya görüyor olmanın sevinci vardı sanki. Faik Çavuş mangasını toparlarken, iki kişinin o sonsuz, beyaz uykuda olduğunu anladı. Ormandan ayrılmak için hazırlık yapılırken, sanki bu uyuyan erleri uyandırmak istemezmiş gibi sessiz ve olabildiğince konuşmadan, toparlanmaya çalışıyorlardı. Onları burada bırakacak ve gömemeyecek olmanın verdiği ızdırap herkeste giderek büyüyordu. Bardız'a doğru yürünecek olmanın aceleciliği içindeydiler.
Ağır ağır yola koyulduklarında, arkada bıraktıkları arkadaşlarının beyaz bir yorgan altında uyuduklarını düşünmeye çalışıyorlardı. Buna, tüm kalpleriyle inanmamalarına rağmen öyle olduğunu varsayıyorlardı.

Penek'ten Patsik'e doğru yola çıkan 32. Tümen hızla yürümek istiyordu ama bu yürüyüş gıdasızlıktan, uykusuzluktan mümkün olmuyordu. Ağır ağır etten birer külçe halindeki erler hiçbir şey düşünemiyorlardı. Ne açlık ne de uykusuzluk akıllarına geliyordu. Sadece ve sadece yürüyüp öndeki arkadaşının ayak izine basmaya çalışıyorlardı. Faik Çavuşun mangası kendilerine emanet edilen topla yine ilerlemeye çalışıyordu. Hem yürümek hem de topun mermilerini taşımak onları bitirmişti. Hele atın sırtında bulunan ağır top parçalarından dolayı bir gidip bir durması kendilerini usandırmıştı. Daha sonra dik bir yokuşun başında atın yine durduğunu gördüler. Zaten yürüyüşün başından beri ata kızıp durmakta olan Ziver hemen öne atıldı:
- Var ya! Bu atı artık öldüreceğim. Bir adım yürüyor sonra dinleniyor.
Bu öfkesine manga arkadaşları güldüler.

Ziver daha da kızdı:

- Gülün bakalım. Ama bu at kıpırdamıyor.
- Ölü numarası yapıyordur.
- Seni kızdıracak ya.
- Senin öfkeni biliyor ya.
- Ben şimdi ona gösteririm.
Ziver atın yularından tutup çekmeye çalıştı ama at yine kıpırdamıyordu.
- Yahu bu kıpırdamıyor.
- Hadi, canım!
- Sana numara yapıyor.
- Vallahi kıpırdamıyor arkadaşlar...
Aşkale'li Hasan koşup ata baktı. At gözlerini açmış bir halde öylece duruyordu.
- Bu at çatlamış arkadaşlar.
- Çatlamış mı!
- Yani?
- Ölmüş!
- Yorgunluktan!
- Tabii oğlum atların bile arpasını biz yedik.
- Ölürler elbette.
- Yazık şimdi bu top parçalarını kim taşıyacak?
- Kim taşıyacak, elbette biz.
- Yandık!

- Yandık ki, ne yandık! Faik Çavuş erlere:

- Haydi atın üzerindeki top parçalarını alın, dedi.
Erler atın üzerindeki top parçalarını aldıklarında at yavaşça sağ tarafa devriliverdi. Üzgün bir şekilde ata bakan erler yola koyulacakken.

Faik Çavuş, Ziver'e seslendi:

- Ziver nereye?
- Yola devam ediyoruz ya çavuşum.
- Peki bu at kimin üzerine zimmetli?
- Benim, ne olmuş?
- Ne olmuşu var mı? Ayağında numarayı aldın mı?
- Elbette aldım.
- Bu yeterli olur mu?
- Nasıl yani? Çavuşum bilmece gibi konuşuyorsun.
- Oğlum, bu at sana zimmetli, kolayca at öldü, işte numarası, deyip kurtulacağını mı sanıyorsun?
- Ya ne yapacağım başka?
- Oğlum inandırıcı olman için atın numaralı ayağını diz altında kes ve en yakın menzile dek taşı. Yoksa başın ağrır. Ordu malına sahip çıkmamaktan ceza bile alırsın.
- Çavuşum ne cezası ya! Bir de atın bacağını taşıyacağım?
- Eh sen bilirsin benden söylemesi...
- Öf ya öff! Hep pis işler neden gelip beni bulur Yarabbim? Bu atın ayağını ben nasıl keserim?
- Öldüreceğim diyordun ama.
- O, öfkeyle söylenmiş bir söz... Hay Allah!
Ziver söylene söyle atın yanına gitti. Kasaturasını çıkardı. Atın bacağını dizinden zorlanarak, zaman zaman midesi bulanarak kesti. Atın sırtındaki top parçalarını birkaç dal üzerine koyan erler ağır ağır çekmeye çalışırken, Ziver ise omzuna koyduğu atın bacağını öfke içinde taşıyordu.

Beyaz dağlardan, beyaz yollardan, beyaz bir kasabaya, Sarıkamış'a doğru giderken damla damla eriyorlardı. Bu erime yürekler-deki hüznü arttırıyordu. Beyaz hüzün gittikçe büyüyordu.
Harekatın başından beri devamlı yürümüş, aç kalmış, üşümüş, zaman zaman Ruslarla çarpışmış eratın hasretini çektiği tek şey sıcaktı. Sıcak yatak, sıcak çorba, sıcak bir oda. Bir de sıcak bir bakış... Bu bakışlar sevgilinin, annenin, babanın da olabilirdi ya, onlar için fark etmezdi. Yeter ki sıcak olsundu. Bu soğukta sanki bakışlar bile donmuştu sevgi dolu, sıcak bir bakışı hasretle aramalarının, düşünmelerinin sebebi buydu.

Erin biri yanındaki arkadaşına, dalıp gitmiş sanki memleketinde yaşıyormuş gibi yavaş yavaş anlatıyordu:

- Arkadaş en çok neyi özledim biliyor musun?
- Nereden bileyim?
- Toprağı özledim. Toprağın kokusunu özledim. Hani tarlayı, bağı bahçeyi çift sürerken, yalın ayak nemli toprakta gezinmek var ya, işte en çok onu özledim. Ilgıt ılgıt esen rüzgar uzaklardan çimen kokusunu getirirdi. Her yer çiçeğe bezenirdi. Toprağı şöyle eline alıp "tava gelmiş, tohum zamanı" demeyi ne kadar özledim bir bilsem. Bizim tarlamız bayırda bir yerdi. Tam orta yerde büyük bir meşe ağacı vardı. Baharda çift sürerken köpeğim tarlanın bir
yerinde yatar güneşlenirdi. Sonra ısınınca da ağacın altında yarı gölgeli bir yere gider yatmasına devam ederdi. Ben, kan ter içinde, yalın ayak taze toprağa basarken, onun bu tembelliğine ve güneşlenmesine özenirdim açıkçası. Şimdi diyorum ki, eğer buradan sağ salim memlekete dönersem, bir gün sırf güneşlenmek için o tepedeki tarlamıza gideceğim.
Arkadaşının özlemlerini dinleyen er güneşten ve sıcaktan bahsedilince daha da üşümeye başladı.

Arkadaşına baktı sonra da:

- Benim için de güneşlen olur mu, dedi ve yürümeye devam etti. Sanki arkadaşı hiç hatırlamak istemediği bir şeyi aklına düşürmüştü.
Yürüyüş kolu gittikçe uzuyordu. Patsik'e varmaları için epey yürümeleri gerekiyordu. Ancak boğazlarını sıkıp adeta boğmak isteyen bir el vardı sanki. Mideleri açlıktan dolayı ağrımaya başlamıştı. Bu ağrı her adım atışta daha da artıyordu. Sürüp gitmekte olan açlık hissi erlerde daima hayal sınırlarını zorluyordu. Günlerdir aç bilaç yürüyen erlerin aklına türlü türlü yiyecekler geliyordu. Bu his onlardaki midenin öz suyunu salgılattırıyor, bu yüzden ağrıları daha da artıyordu. Zor da olsa yürümeye gayret ediyorlardı...
Erat iyice yorulunca, mekkare ve top çeken atlara binmeye çalışıyordu. Ancak bazıları ceza alacağı aklına gelince, zar zor yürümeye devam ediyordu.
Yürüyüş kolunun iyice uzadığı, sağa sola yatanlar olduğu görülmeye başlandı. Erin biri yorgunluktan sallanıyordu. Ara sıra gözlerini kapıyor, dinleniyor, daha sonra yine yürüyordu. Bir süre sonra yüzükoyun yere düşüverdi. Öylece kalakaldı. Yanından geçip gitmekte olan arkadaşları kendisine acıyarak baktılar.

Bazıları ise onu uyarıyordu:

- Arkadaşım gayret.
- Haydi kalk!
- Burada yatıp kalma, donarsın.
- Ha gayret yiğidim.
Yerde karların içinde yatmakta olan er, soğuk nedeniyle titriyor, bir yandan da duyduğu bu gayrete getirici sözlerden dolayı kalkmak için uğraşıyordu. Ancak o kadar güçten kuvvetten düşmüştü ki, delik çarıkları içindeki ayak parmakları morarmıştı. Neden sonra er büyük bir gayretle ayağa kalktı. Yanından geçmekte olan bir top arabasını çekmekte olan ata can havliyle sıçrayıp bindi. Atın dizginlerini kavradı.

O esnada topçu erleri kızgınlıkla kendisine bağırdı:

- Attan in!
- Yasak!
- Top çeken hayvanlara binmek yasak!
- Bak ceza alırsın!
- İn hemşerim.
- Bize de ceza aldıracaksın...
Erin başı önüne düşmüş, esen rüzgara karşı adeta yarı uyanık bir biçimde bir sağa bir sola sallanıyor, her an düşecek gibi oluyordu. Kendisine uyaranlara bir şey diyecekti ama öyle yorgundu ki, cevap verme gereğini bile duymadı. Bir ara bağıracakmış gibi ağzım açtı. Sonra karların, soğuk ve sert esen rüzgarın etkisiyle boğulacak gibi oldu hemen ağzını kapattı. Onun bu şekilde umursamaz halini gören topçu erleri ise birazdan emrindeki komutanlarının geleceğini düşünerek endişeleniyordu. Bir yandan da eri uyarmaya devam ediyorlardı. Er sonunda, kısık bir sesle "Azıcık dinleneyim kardeşler." dedi. Ama onu kimse duymadı. Bunun üzerine kendisini attan indirmeye çalıştılar. Ancak er sıkıca atın dizginlerine tutunuyor, kendini attan indirmek isteyenlere ayaklarıyla vurmak istiyordu.

Onu çekiştirmekte olan eri biri:

- Yazık zavallı ölesiye yorulmuş, dedi.

Diğer arkadaşı ise ona kızgınlıkla:

- Burada kim ölesiye yorulmadı ki, dedi.
- Her yorulan hayvanlara binmeye kalkarsa biz ne yaparız?
- Ne yapacağız? Sarıkamış'a kadar topları biz çekeriz.
- Kalırız ya.
- Alacağımız cezayı da düşünelim.
- Yok yok indirelim bu zavallıyı.
- Yürüyemez bu.
- Ne yapalım elden bir şey gelmiyor. Biz görevimizi yapmak zorundayız.

Onlar bu şekilde konuşurken, subayın biri geldi ve tüm öfkesiyle bağırdı:

- Bu ne hal!
- Efendim...
- Efendimmiş, bu er atın sırtında ne arıyor!
- Onu indirmeye çalışıyoruz... Tükenmiş...
- Çabuk indirin! Yoksa size de ceza veririm. Top çeken hayvanlara, mekkare hayvanlara binmenin yasaklandığını ve bunun ceza gerektirdiğini bilmiyor musunuz?
- Biliyoruz efendim. Ancak bu er biz anlamadan ve farkında olmadan atın üzerine biniverdi. İndirmeye çalışıyorduk ki, siz geldiniz.
- Daha kötü ya! Sizler kendisine engel olmalıydınız!
- Efendim...
- Susun! O eri de çabuk indirin!
Üç er, at sırtındaki neferi yaka paça aşağıya indirdiler. Karların içine yatırdılar. Er ise hiçbir şeyin farkında olmadan sadece "Birazcık dinlenebilseydim." diyordu. Ama bu sözü o kadar zorlukla söyleyebilmişti ki kimse duymadı...

Subay ise erin başında bağırıp duruyordu:

- Kalk! Bu kez sana ceza vermeyeceğim. Ama bir daha yaparsan, o zaman karışmam ha!

Karların içinde hareketsiz yatmakta olan er sadece:

- Açım komutanım, dedi. Sesinde kendi çaresizliğini, tükenmişliği belli eden bir ifade vardı.
Onun, zar zor konuşmasını duyan subay attan indi. Ere doğru yürüdü. Bu şekilde tükenen kaçıncı erdi. Saymamıştı. Ancak çok üzüldüğü belli idi. Erin yanına gitti. Başını kaldırdı dizine yatırdı. Yüzünü karlardan temizledi.
- Yiğidim gayret et. Az kaldı. Bir süre sonra herkese bol miktarda yiyecek dağıtılacak.
Bu sözler üzerine er gülümsedi.
- Komutanım...
- Efendim...
- Tam bir haftadan beri aynı şeyi söylüyorsunuz.
Subay bu sözler üzerine ne diyeceğini bilemedi. adeta kızarıp utandı...
- Bu kez söz... Yiyeceğe kavuşacağız... Ha gayret...
Er, iri kara gözlerini açtı. Komutanına baktı.

Sonra her şeyi kabullenmiş bir şekilde:

- Komutanım... Ben artık bittim, dedi.
Subay hemen elini koynuna attı. El kadar peksimet parçasını çıkardı. Ere uzattı.
- Al peksimet...
- Komutanım ya siz?
- Erin karnı doyunca, komutanın da doyar!
- Sahiden doyar mı?
- Doyar ya...
Er iri gözlerini kapadı.

Sonra zar zor:

- O sizin... Ben bunu kabul edemem komutanım, dedi.
- Ama..
Subay sözünü tamamlayamadı. Çünkü dizine aldığı erin başı yana düştü. Ağzı açık şekilde kalakaldı. Subay erin yanaklarına vurdu. Şaşırmıştı.
- Olamaz! Ölemez!
Erin başını göğsüne bir anne şefkatiyle bastırdı.

Kendinden geçmiş bir şekilde:

- Ölmemeli... Ölmemeli... Bak sana peksimetimi de verdim. Ne olur ölme... Keşke birazcık olsun yeseydin... Ölme... Ölme... Ne olur Rabbim! Ölmeeeesin, dedi.
Subayın attığı çığlıklar üzerine, kafiledeki erler ve diğer subaylar şaşkın ve hayretler içinde kendisine baktılar. Ne olduğunu anlamış değillerdi ama atılan acı çığlıktan yine bir erin ya donduğunu ya da açlıktan aklını oynattığı tahmin etmişlerdi...
Kafile gittikçe ağırlaşan bir yürüyüşle ilerlemeye devam ediyordu.
Hava soğuktu. Sabahtan beri yağan kar, duraksamış ancak dayanılmaz bir ayaz çıkmıştı.
Onlar, Sarıkamış'a doğru gitmek için son güçlerini harcıyorlardı...

Faik Çavuş ve Ziver ve diğer topçu erleri birbirleriyle hiç konuşmadan yürüyorlardı. Ziver ara sıra yanında yürümekte olan Faik Çavuşa bakıyordu. Çavuşun avurtları çökmüş, elmacık kemikleri iyice belirmiş, sakalı uzamıştı. Ayağındaki potinlerin burunları açılmıştı. Üzerindeki kalın asker ceketi ise günlerce hiç yıkanmadığı ve devamlı kollarının sallanmasından dolayı sürtünmüş ve sürtünen yerler incelmişti. Bu yorgun bu gayretli askere Ziver sevgi ve saygıyla baktı. "Birçok şeyi onunla paylaştık" diye düşündü. Sonra ne paylaştığını düşündü. "Neyi paylaşacağız? Beyazı, hüznü ve yokluğu... Hummayı... Memleketin kaderini... Bunları paylaştık... Herhalde daha da paylaşmaya da devam edeceğiz..."
Cebini karıştırdı. İki tane arpa tanesi eline geçti. Aldı yanında gitmekte olan Faik Çavuşu dürttü. Kendisine bakan Faik Çavuşa arpa tanelerini gösterdi. Birini uzattı.

Onun bu hareketine Faik Çavuş güldü:

- Bu arpa tanesini ona bölebilir miyiz Ziver?
- Niçin çavuşum?
- Diğer arkadaşlarla paylaşmak için.

Onun bu sözlerine Ziver de güldü:

- Haydi ye, çavuşum tüm yiyeceğimiz bu.
- Ben aç değilim.
- Ama ben açım.
- O zaman sen ye.
- Ama sen yemeyince boğazımdan geçmez ki.
- Geçer geçer. Sen ye. Kafanı yorma. Ama bir daha atın yemine ortak olma.
- Vallahi olmadım çavuşum hani daha önceden biraz arpa almıştım ya. Onun kalıntıları. Cebimi karıştırırken, elime geçti.
- Tamam, tamam...
Yine diğer arkadaşları ile yürümeye devam ettiler.

Az sonra yanlarına gelen subay çavuşların eline bir emir tutuşturdu:

"Rus sınırı geçilir geçilmez, Rus halkının paralarına, hayvanlarına ve mallarına el konulacaktır. Osmanlı dostu halktan alman eşya ve bedellerinin ödenmesi için ordu sorumlularına teslim edilecektir. Meydana gelecek fırsatlarda kıt'alar kendi zayıf hayvanlarını rastlayacakları halka ait hayvanlarla değiştirmelidir.
Faik Çavuş bu yazıyı okuyunca güldü.

Onun güldüğünü gören Ziver sordu:

- Çavuşum hayrola niye gülüyorsun?
- Şu emirde okuduklarıma gülüyorum. Rus sınırını geçince mallarını alacakmışız. Zayıf atları halkın besili atlarıyla değiştirecekmişiz...
- Vallahi çavuşum dört beş günden beri sınırı geçtik ama besili ne hayvan gördüm, ne de mal bulduk ne de yiyecek...
- Ben de ona gülüyorum ya... Belki Sarıkamış'ta yiyecek buluruz. Orada büyük yiyecek depoları olduğunu söylüyorlar.
- Belki Bardız'a ulaşınca, yiyecek bulabiliriz.
- Belki, Ziver belki...
- Çavuşum üşüdüysen söyle, kaputumu sırayla giyelim.
- Hayır üşümedim Ziver, sağ ol.
- Bak Çavuşum, kaput konusunda çok samimiyim.
- Biliyorum.
- Ama ben ölürsem, bu kaputu giyeceksin diyorum, sen ise bir şey demiyorsun.
- Ziver o sana ait. Ben onu nasıl giyerim?
- Bari ölünce giy çavuşum.
- Yahu ne dik kafalı adamsın. Kim ölecek kim kalacak! Belki, ben senden önce öleceğim.
- İçimdeki sese ben çok inanırım. O ses bana, çavuşundan önce öleceksin, diyor...
- Haydi canım!
- Öyle deme, benim sezgilerim güçlüdür. Hep de doğru çıkar... Bu sözler üzerine Faik Çavuş bir şey demedi. Ne diyecekti ki?

Sustu ve yürümeye devam etti.
Her geçen dakika 32. Tümenin yürüyüş kolu uzuyordu. Subaylar bu uzun yürüyüş kollardan dolayı rahatsızlık duyuyorlardı ama ellerinden başka bir şey gelmiyordu. Çünkü böyle durumlarda askeri bir araya toplamak, hızla yol almak, sevk ve idaresini yapmak zor oluyordu. Çok zaman kaybediyorlardı. Halbuki hızla hareket etmeliydiler. Hızla Bardız'a girmeli, biraz orada dinlenip oradan Kızılkilise'ye ve dolayısıyla da Sarıkamış'a saldırmalıydılar. Sonra; belki her şey yoluna girecekti. Orada çeşitli yiyecek ve silahlara kavuşacaklardı.
İşte bu düşünce ile subaylar yürüyüş kolu boyunca bindikleri at üzerinde eratı denetliyor, biraz gayretli olmalarını istiyorlardı ama değişen bir şey olmuyordu. Erat aksine daha da yavaşlıyor, yürüyüş kolu uzadıkça uzuyordu. Kar ise uzun bir süreden beri tekrar yağıyordu. Kar yağdıkça yollar, patikalar belirsizleşiyordu. Yol belirsizleştikçe asker endişeleniyor ve endişe zamanla yorgun yüreklerde koyulaşıyordu.

31. Tümen hem Ağasor-Narman hattında ilerlemeye çalışıyor hem de keşif kollarıyla Rusların nerede olduğu araştırıyordu. Neden sonra Rusların geri çekilmekte olduklarını anladılar. Hemen bir haberciyi geriye göndererek, birliklerin hızla ilerlemesi ve mevzilenmeden Ruslara saldırılması bildiriliyordu. Ruslar alabildiğince oyalama yapmak ve çekilen birliklere zaman kazandırmak istiyordu. Savunma yönünden son derece elverişli Todan sırtlarına dek çekilmeyi, Türklere burada karşı koymayı düşünüyorlardı. Bazı Rus erleri siper kazmaya, bazıları da makineli tüfeklerle sırtları tutma gayreti içindeydi.
31. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi tümeninin yorulmasına rağmen hızlı bir şekilde Rusların yerleşmesine ve kuvvetli bir savunma yapmasına imkan vermek istemiyordu. Bu yüzden emrindeki subaylara emir üstüne emir yolluyordu. Soğuk ve kara rağmen gayretlerini arttıran 31. Tümen Todan sırtlarına doğru yaklaştığında Ruslar kendilerine ateş açtı. Hemen yayılan ve kendilerini savunmak için mevzilenen Türk askeri de karşı ateşe başladı. Ruslar güçlü bir karşı koymadan sonra biraz daha geri çekilmeyi düşünürken, yapılan amansız saldırılardan olayı Ruslar çarpışmalara ara vererek Narman'ı terk edip İd'e doğru çekilmeye başladılar.
Bu arada Rus sınırında bulunan ve Yeniköy'e doğru ilerleyen tümen ileride duman ve alevlerin yükseldiğini gördü. Bunun üzerine zaten soğuk havada üşümüş, karnı acıkmış erler köyün Ruslar tarafında yakıldığını anladılar. Olanca hızlarıyla da ilerlemeye başladılar. Şimdi askerin aklında iki şey vardı ısınmak ve yiyecek
bularak, karnını doyurmak. Erler birbiriyle adeta yarış edercesine Yeniköy'e doğru koşuyorlardı.
Evlerden alevler ve dumanlar çıkıyor, yer yer Yeniköy sokakları gündüz gibi aydınlanıyordu. Köye girmeye başlayan erler, alevler ısınmaya gayret ediyordu. Bazı erler ise evlerde yiyecek olup olmadığını araştırıyordu.
Geri çekilmekte olan Ruslar ise Türklerin bu kadar kolay ve çabuk ilerlemesine şaşırdığı için ellerinde bulunan bazı erzak ve cephaneleri köyün dışında atmışlardı. Bunları bulan Türk erlerinin sevincine diyecek yoktu. Şimdi Yeniköy'de her şey vardı. Yiyecek ve silah bulmuşlardı. Hele askerin daha da memnun eden şey ısınabilmesiydi. Her ne kadar evlerin yakılmasına üzülseler de ısınabildikleri için kendilerini şanslı sayıyorlardı.

Hatta aralarında çektikleri acıları ve yorgunlukları unutan erler birbirleriyle konuşuyorlardı:

- Demek ki Sarıkamış'a girsek neler bulacağız?
- Orada yiyecek bol, diyorlar.
- Cephane de boldur.
- Bir güzel ısınırız.
- Elbette ya. Ah şu Sarıkamış'a bir varabilsek.
- Dertlerimiz bitecek.
- Her şey yoluna girecek, diyorlardı.

31. Tümen akşam üzeri Narman'a girdi. Kasabaya giren erlerin ilk işi evlere dağılarak, yiyecek aramak oldu. Askerin sağa sola tehlikeli bir şekilde yayılmaya başladığını gören tabur ve bölük komutanları erleri toplayarak ld'e doğru ilerlediler. Bu arada İd yakınlarında geri çekilmekte olan Albay Katedze birlikleri Türk askeri tarafından çevrilmeye başladı. Albay bulunduğu birliklerin etrafına keşif kolları çıkarmayı ve gözcü koymayı unutmuştu.
Türkler tarafından saldırıya uğrayınca, ilk önce Türklere karşı koymak için askerini yaymaya başladı. Ancak daha sonra ne yapacağını şaşırdı. Karşısındaki birliklerin kuvvetli olduğunu görünce 750 eri ile birlikte teslim oldu. Ayrıca iki top Türklerin eline geçti. Çökmekte olan karanlıktan faydalanarak 600 Rus askeri de kaçmayı başarabildi.
31. Tümen Komutanı Albay Hasan Vasfi bu başarılardan dolayı gayet memnundu. Tümene emir vererek askerin dinlenmesi ve karnının doyurulması için gereğinin yapılmasını istedi.

32. Tümen askerlerinin artık yürüyecek hali kalmamıştı. Bu zorlu yollarda aç bir halde tam 15 kilometre yürümüş ve nihayet Patsik'e varmışlardı. Artık hedef Bardız'dı. Ancak tümenin burada dinlenmesi gerekiyordu. Çünkü neredeyse 30-40 km uzayan yürüyüş kolunun köye gelmesi beklenecekti. Patsik'e giren öncü birlikleri içinde Faik Çavuş ve mangası da vardı. Komutanlarının verdiği emir üzerine Patsik'te ve civar köylerde yiyecek aramaları emredilmişti, ilk önce kendi karınlarını doyurma telaşına düşen erler köylülerin yufka dediği bir tür ekmeği bulunca çok sevinmişlerdi. Ancak incecik yufkayı yemeye doyamıyorlardı. Biraz dinlendikten sonra civar köylere dağıldılar. Bulabildikleri yiyecekleri ve küçükbaş hayvanları keserek, en kısa sürede Patsik'e yollamaya başladılar...
Faik Çavuş ve diğer topçu erleri küçük bir ateşin etrafında sıralarımışlar, büyük bir ateşte çevirmeye başladıkları koyuna iştahlı gözlerle bakıyorlardı.

Hem ısınıyor, hem de konuşuyorlardı:

- Arkadaş şu manzarayı görmek için 60-70 km yürüdük ya. İnanın değdi doğrusu.
- Etin nasıl bir yiyecek olduğunu unutmuştum.
- Daha pişmedi mi?
- Biraz sabret oğlum.
- Nasıl sabrederim ki? Yürürken yiyecek bir şeyimizin olmadığını bilip katlanıyorduk. Ama şimdi rüyamda bile görsem inanamayacağını bir manzara var karşımda. Büyük bir ateşin, çam odunlarıyla her tarafın kokuya büründüğü, üzerinde nar gibi kızarmaya başlamış bir koyun çevirmesinin olduğu yerde sabret demek inanın çok zor ve garip...

Onun bu sözlerine diğer arkadaşlarından destek geldi. Faik Çavuş ise dalga dalga yayılan ısının karşısında gevşemiş, aklı hep gerilere ve çektiklerine kayıp eski günleri hayal etmeye başlamıştı. Yoksa her şey sonunda iyi mi olacaktı? Bunca yol yürümüşler, bunca çile çekmişler ve yorulmuşlardı. Hele hele Zehra ile karşılaşması aklına gelince düşünmeden edemedi. Ateşteki korlara gözlerini dikip daldı gitti... "Belki" dedi "Her şey iyi olacaksa, bir gün Zehra ile karşılaşırım, işte o zaman ondan ayrılmam. Ayrılmanın acısını tekrar yaşamak istemem. Şu 3-5 senedir hayatımda kan ve barutun, ölümün yanında hayatıma giren nadide bir çiçek gibi Zehra. Hatırladığım tüm tatlı hatıralarım ona çıkıyor. Onu düşünüyorum. Ayrılmaya mecbur olmak ne kadar zor. Ama bir gün Zehra karşıma çıktığında ya da ben karşısına çıktığımda ayrılık mecburiyeti olsa da asla ayrılmayacağız. Hep yanında olacağım. O da benim yanımda olacak."

Faik Çavuşun aklında şimdi iki kelimelik kısa bir cümle dönenip duruyordu:

"Bizimle kal." işte Zehra'nın kendisine söylediği son cümle buydu. Sonra iki kelimelik kısa cümleyi Faik Çavuş kendi kendine açıklamış durmuştu. Ümitlenmiş, sevinmişti. Bir kardelen gibi, bir çiçek gibi bu beyaz ülkede, bu beyaz yürüyüşte, bu beyaz hüzünde hayatına Zehra iyi ki de girmişti. Şimdi Faik Çavuş geri dönebilmek için bin bir ümit taşımaya başlamıştı. İşte bu ümit soğuk havalarda gönlünü ısıtmış, gayretini arttırmıştı. Kısacası her türlü zorluğa bir başka göğüs germeye başlamıştı. Hayatta kalmanın yanında artık Zehra için hayatta kalmayı düşler olmuştu. Kader onları nasıl ki, dar bir yolda, hiç umulmadık bir anda karşılaştırmışsa, bundan sonra da neden karşılaştırmasındı? Bu soruyu soran Faik Çavuş daha da ümitlendi.
Kendisine bir parça but uzatan eri duymadı bile.

Bunun üzerine Ziver:

- Çavuşum acıkmadın galiba, dedi. Daldın gittin.

Faik Çavuş hissettiği duyguların sanki anlaşılacağı endişesiyle kızardı.

Hemen bir başka bahane buldu:

- Isınınca gevşedim. Bu saatlerin bitmesini istemiyor insan.
- Gevşedik ya...

Şimdi manga erleri uzun zamandır özledikleri sıcağa ve yiyeceğe kavuşmuşlardı. İştahla et yemeye başladıklarında, şu an hepsi çok mesut olduğunu düşünüyordu. Faik Çavuş ise bir kardelen çiçeğine benzettiği Zehra'yı hayal ediyor, onu sıcak düşlere sürükleniyordu.
Faik Çavuşun üşümüş, adeta buz bağlamış gönlünde bir kardelen çiçeği açılıyordu. Bu kardelen Zehra'ydı...

Kar yavaş yavaş yağıyordu. Yollardaki izler yağan kar nedeniyle kolayca örtülüyordu. Alayın öncü müfrezesi olan Karabıyık ise daha ileri sokulmak için dik bir yokuşu tırmanmaya çalışıyordu. Ancak bu tırmanış erlerin büyük güç sarf etmesini gerektiriyordu, çoğu çarık giyen erler yokuş yukarı ilerlemekte zorlanıyorlardı. Biraz tırmanıyor, neden sonra aşağıya doğru kayıyorlardı. Kayan erler tırmanmakta olan diğer erleri de düşüyordu. Başka bir zaman eğlenceli ve güzel bir çocuk oyununa benzeyen bu düşmelerden dolayı eratın canı sıkılıyordu. Yine de inatla, içinde her dem kabaran öfkeleriyle tırmanmaya gayret ediyorlardı. Yokuşu çıkabilen erler daha sonra gelenlere yardım ediyor, yukarı çıkmalarına destek oluyorlardı.
99. Alay erleri ise daha uzun yolda ilerlemeye çalışıyorken, yürüyüş kolu gittikçe uzuyordu. Yürüyen askerin aklında bir mıh gibi çakılı duran şey "Ne yiyeceğimizden" ziyade, "Nerede konaklayacağımız?" sorusu oluyordu. Hele akşamları açık arazide, ateş yakmadan beklemek erat için adeta bir işkenceye dönüşüyordu. Bu işkence, uykusuzluğun ve yiyeceksizliğin sayesinde daha da artıyordu...

İleri, daima ileri yürümek konusunda şartlanmış beyinler, her ne olursa olsun ilerlemeye gayret ediyordu. Ama ayaklarda, dizlerde tükenen mecal nedeniyle kendilerine "kalk yürü" deseler de bu o kadar kolay olmuyordu. Hele er ve hayvanların donmuş bir halde sağda solda kalmış cesetleri, askeri en çok üzen olayların başında geliyordu. İşte o zaman kırık bir ümide tutunarak yürümeye gayret edenler, akıbetlerinin eninde sonunda donmak olacağını düşünüyorlardı. Bu düşünce onların gayretini, yürümesini ve cesaretini kırıyordu. En büyük korkuları yürüyüş kolundan uzaklaşmak ve ayrı kalmaktı. Ana kola yürümek için ayrıca bir çaba gerekiyor ve erler koşmaya başlıyordu. Ancak bazen sert bir rüzgar ve dik bir yokuş erin çabuk yorulmasına sebep oluyor, bir kenara kendilerini atıveriyorlardı. İşte bu sonun başlangıcı oluyordu. Yavaş yavaş tatlı bir uyuşukluk her taraflarını sarıyordu. Sonra öylece kalıyorlardı. Ana yürüyüş koluna yetişebilenler ise daha dinlenme imkanı bulmadan arkadaşları arasında tekrar yürümeye başlıyorlardı.
Karabıyık müfrezesi ileride bulunan çamlığa doğru ilerliyordu. Tepede rüzgar sert esiyor, kar yağmamasına rağmen yerden kaldırdığı karları çok uzaklara ve ötelere taşıyor, kuytu yerlerde, vadilerde biriktiriyordu. Bu şiddetli rüzgardan korunmak için bir an önce ağaçlık alana doğru koşmaya başlayan müfreze erleri karşıdan gelen seslerle irkilip durdular.
- Teslim! Teslim! Osman teslim!

Bir an ne olduğunu anlayamadılar. Hemen karın içine atladılar ve tüfeklerini ağaçlığa doğrulttular. Heyecanla beklemeye başladıklarında, tek tük Rus erleri kendilerine doğru yavaş yavaş ilerliyor, bir yandan da Türkçe "Teslim!" diye bağırıyorlardı.
Saklanmakta olan Rus bölüğü, ağaçlık alana doğru koşarak gelen Türk erlerini görünce taarruza kalkıldığını sanmış ve sayısını bilemedikleri Türklerin kuvvetli olduğunu düşünerek, teslim olmaya karar vermişlerdi.
Müfrezenin en önünde karlar içinde yatmakta olan Yüzbaşı Ali Tevfik Bey bir an ne yapacağını şaşırdı. "Ya bu bir tuzak ise?" diye içinden geçirdi. Ancak Rus erleri silahlarını, yere atarak kendilerine doğru geliyorlardı. Ne yapmalıydı? Ateş emri verecek, teslim olmak isteyen Rusları öldürtecekti. Ancak böyle bir davranış savaş kurallarına aykırı olduğu gibi insanlığa da sığmazdı. Neticede, ezeli bir düşmanla da çarpışsalar onlar da insandı. Onlar da üşümüş, acıkmış, yorulmuş olmalıydılar. Savaşta birbirine karşı savaşanların kaderi aslında birbirine benzerdi. Aynı acıları çeker, aynı duyguları yaşarlardı. Aynı zahmete ve zorluğa katlanırlardı. Yine de karşı tarafın daha rahat, daha kuvvetli olduğunu düşünmeden de edemezlerdi.
Yüzbaşı Ali Tevfik Bey de biraz daha beklemeyi uygun görerek daha ne kadar Rus askerinin olduğunu anlamaya çalışıyordu. Vakit de kazanmalıydı. 99. Alayın ana yürüyüş kolu kendilerine yaklaştığında çok elverişi bir konuma sahip olacaklarını biliyordu. Ama Rus askerleri kendilerine doğru gittikçe yaklaşıyorlardı. Bir karar vermeliydi.

Yattığı yerden iki-üç ere bağırdı:

- Haydi gidin şunların tüfeklerini alın.

Eklemeyi de unutmadı:

- Dikkatli olun!
Dize kadar kar içine gömülmüş, iki er kalktılar, tüfeklerini doğrultularak teslim olmak isteyen Rus erlerine doğru yürüdüler.

Rus erleri ise durmadan:

- Teslim, diye Türkçe konuşuyorlardı.

Kurulu bir saat gibi aynı kelimeyi tekrar etmeleri Türk erlerini kızdırmıştı:

- Tamam ulan tamam! Teslim alacağız! Ne kadar da meraklıymışsınız teslim olmaya!
Erin ne dediğini anlamayan Rus eri gülümsemeye çalışarak "Teslim!" demeye devam ediyordu.
- Şeytan diyor şunun ağzını burnunu dağıt. Bir daha hiç konuşmasın.
Sonra erin biri işaretle tüfekleri üç Rus askerine toplattı. Yüzbaşı Ali Tevfik Beyin yanma doğru yürümeye başladılar.
- Komutanım bir bölük kadar asker ağaçların arasında teslim olmayı bekliyor.
- Bir bölük mü?
- Evet.
- Biz o kadar kalabalık değiliz ama...
- Olsun komutanım, bunlar teslim olmaya çok meraklılar. Herhalde zorlanmadan bunları teslim alabiliriz.
- Sakın bu bir tuzak olmasın.
- Sanmam.
- Peki öyleyse. Diğerleri şu Ruslara göz kulak olsunlar yanımıza beş er daha alalım, gidip bir bakalım.
- Baş üstüne komutanım!
Yüzbaşı Ali Tevfik Bey yanına bir subay ve altı er alarak teslim olmak isteyen diğer Rusların yanına doğru ilerlemeye başladı. Ağaçlık alanda bir araya gelip titreşmekte olan Rusları görünce rahatladı. İçinden "Bunlar bizden daha kötü durumda" diye düşündü.

Yanındaki Teğmen Hasan'a dönerek:

- Bunları kolaylıkla esir alabiliriz, dedi.

Teğmen Hasan da sadece:

- İnşallah, dedi.
Sonra Rus komutanlarla Fransızca konuşmaya başladılar. Bir Rus Binbaşısı artık savaşmak istemediklerini, Türklerin büyük bir harekat içinde olduklarını bildiklerini söyledi. Ancak teslim olmak için bir şartı vardı. Kendisinin rütbesine denk Türk subayı tarafından teslim alınmayı istiyordu.
Yüzbaşı Ali Tevfik Bey, Rus Binbaşıya kendisinin yüzbaşı olduğunu ve arada çok büyük bir rütbe farkının olmadığını beyhude yere açıklamaya çalıştı. Rus Binbaşı, Nuh diyor da peygamber demiyor, illa kendisini bir Türk Binbaşının teslim almasını dile getiriyordu.

Çaresiz kalan Yüzbaşı Ali Tevfik Bey 99. Alayın ana yürüyüş kolunun artık yaklaştığını düşünerek:

- Peki, sizi bir binbaşı teslim alacak. Ben gidip bu konuyu komutanlarımla görüşeceğim dedi.

Bu arada Teğmen Hasan'a emir verdi:

- Eğer bunlar yanlış bir şey yaparsa gözünü kırpmadan vur!
Tepeye henüz çıkmış olan 99. Alay 1. Tabur Komutanı Binbaşı Kemal Beye giderek durumu anlattı.

Kemal Bey memnun bir şekilde:

- Elbette esir alalım. İyi olur, dedi.
Sonra bir bölük erle söz konusu ağaçlık alana doğru ilerlemeye başladılar. Binbaşı Kemal Bey daha önce yüzbaşı Ali Tevfik duyduğu kaygıları duymaktaydı:
- Yüzbaşım bunlar bize bir tuzak hazırlamış olmasınlar?
- Ben de baştan öyle düşündüm ama teslim olmaya can atıyorlar. Bizim kuvvetlerimiz de çok sanıyorlar. Savaşmaya hiç niyetleri yok.
- İyi o zaman...
Bir bölük Türk eri ile yaklaşmakta olan Kemal Beyi gören Rus Binbaşı bir süre sonra geri döndü. Askerlerinin hala silah bırakmadığını görünce teslim olup olmamayı düşündü.
Aniden geri dönüp değişik bir Rusça şivesiyle bir şeyler söyledi erlerine.
Teğmen Hasan Fransızca ne dediğini sordu.

Oda:

- Silah bırakmaya hazır olun, Türk subayı geliyor, dedim diye açıklamada bulundu.
Teğmen Hasan ise yaklaşmakta olan binbaşıya bakıyor, bir yandan da Rus erlerini kolluyordu. Ama onların sakin bir şekilde durduklarını görünce bu işin çok kolay olacağını düşündü...

Rus erlerine döndü ve:

- Tüfekleriniz yere atın, dedi.

Rus Binbaşı ise ona:

- Sakin olun. Nasıl olsa silahlarımızı bırakacağız. Ben silahımı sadece binbaşınıza verebilirim. Size tabancamı teslim edemem, deyince, Teğmen Hasan bu durumu kabullenmek zorunda kaldı.
- Peki, dedi. istediğiniz gibi olsun.
Binbaşı Kemal ve Yüzbaşı Ali Tevfik artık Rus erlerini gayet iyi görür bir konuma gelmişlerdi. İlk önce elleri tetikte ilerlemişler, daha sonra Rusların teslim olmak için ağır ağır hareketlerini görünce tüfeklerini indirmişlerdi, işte ne olduysa o anda oldu.

Rus Binbaşı Rusça bağırdı:

- Ateş!
- Ateş!
- Ateş!

Arka tarafta teslim olmayı bekleyen ancak silahlarını henüz atmamış bir bölük Rus eri ayakta olduğu halde yaklaşmakta olan iki bölük Türk askerine ateş açtı. İlk ateş sırasında birçok er vurularak yere düştü. Ne olduğunu anlayamayan Türk erleri ve komutanları kendilerini yere attıklarında çok geç kalmışlardı. İki bölük askerin kaybı büyüktü...
O sırada Rus binbaşı erlerine Türklerin etrafını sarmasını söyledi. Bu arada daha önce teslim olan bazı Rus erleri de silahlarını alarak Yüzbaşı Ali Tevfik'in Karabıyık müfrezesine ateş etmeye başladı. Kısa sürede gafil avlanan Türk askerlerinin pek çoğu şehit oldu. Yüzbaşı Ali Tevfik, Binbaşı Kemal ise esir edildi. Teğmen Hasan ise şehit düştü...
Rus komutan aldığı esirlerle ormanlık alana doğru hızla ilerledi. Geriye doğru çekilmeye başladı. Bu durumdan büyük bir utanç duyan Binbaşı Kemal Bey ise hiç olmazsa yaralıların bakılmasını istedi. Aksi halde bunların kısa sürede donacağını söyledi.

Bu tür davranışın askeri kurallara savaş kurallarına uymadığını ifade etti ama Binbaşıya dinletemedi:

- Boş ver binbaşı! Siz de donacak asker çok. Haydi yürüyün.
Binbaşı Kemal yürürken, kar gibi eriyip ölmeyi o kadar çok istemişti ki...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir