Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

26 Ağustos-18 Eylül 1922 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Büyük Taarruz

Burada Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Tarihi ve Kurtuluş Savaşı'mız hakkında konular bulabilirsiniz

26 Ağustos-18 Eylül 1922 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:02

Büyük Taarruz
26 Ağustos 1922 -18 Eylül 1922


TÜMENLER önceden belirlenmiş hazırlık hatlarına ulaşmışlardı. Ağır ve hafif toplar önceden seçilmiş yerlere yerleştirildiler. Cephane kolları topların yanına mermi taşıyor, muhabereciler telefon ağını kuruyorlardı. Sıhhiyeciler sargı yerlerini açmışlardı. İstihkâm birliği, hücum edecek birliklere tel örgülerde gedik açacak tahrip müfrezeleri yollamıştı. Bütün bunlar sessizlik içinde yapılıyordu.

Taarruz edecek birlikler, topların tanzim ve tahrip ateşleri sırasında düşman mevzilerine hücum mesafesine kadar yanaşacaklar, topçu ateşi ileri kaydırınca, süngü hücumuna kalkacaklardı. Bölük ve takım subayları ile çavuşlar, askerlerin arasında yerlerini almışlardı. Birlikte hücum edeceklerdi. Sis yüzünden taarruz edecekleri tepeleri daha göremiyorlardı. Askerler subayların tavsiyelerine uyarak, bir-iki saat uyumak için başlarını tüfeklerine ya da birbirlerinin omuzlarına yasladılar.

BAŞKOMUTAN, Fevzi Paşa, İsmet Paşa ve karargâhlarının savaş kademeleri, saat 03.30'da atlara bindiler.
Sisli, serin, karanlık bir geceydi.

Fenerli iki süvari yol göstermek için öne geçti. Yola çıktılar. M. Kemal Paşa önde gidiyordu, yalnızdı. Arkasından Fevzi ve İsmet Paşalar geliyordu. Daha arkada kurmaylar, yaverler, görevliler, hizmet erleri, seyisler vardı.

Çevre yedekler ve geri hizmet birlikleriyle doluydu.
Ağır ağır Kocatepe'ye çıktılar.

1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa ve ordu karargâhı savaş kademesi Kocatepe'de gecelemişti. Telefon ve telgraf bağlant ıları yapılmış, gözetleme çukurları açılmış, güçlü topçu dürbünleri yerleştirilmişti.

Nurettin Paşa paşaları karşıladı. Sis dolayısıyla topların ateşe biraz geç başlayacaklarını bildirdi. M. Kemal Paşa Kocatepe doruğunun kıyısına geldi. Aşağıya baktı. Ufka kadar her yan sis içindeydi. Nurettin Paşanın yaveri paşalara çay verdi. Biraz soğuktan, daha çok da heyecandan hepsinin içi titriyordu.
Saat 05.00'e doğru gün ışımaya, sis dağılmaya ve dev tepeler yavaş yavaş belirmeye başladılar.

Herkesin Ankara'da sandığı Başkomutan Kocatepe'de, ordusunun başındaydı. Başıyla İsmet Paşa'ya işaret etti, İsmet Paşa Nurettin l'aşa'yı uyardı. 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa telefonla kolordulara gerekli emri verdi.

Önce bir tek top sesi duyuldu, mermisi koca Tınaz Tepe'ye düştü. Sonra bütün toplar düzenleme(tanzim) ateşi için gürlediler.
05.30'da batarya komutanları zevk narası atar gibi emir verdiler: "Ateş!.."
"Ateş!.. " "Ateş!.. "

Tahrip ateşi başladı. Bu kesimde 200 kadar top vardı. Hazırlanmış ateş planına göre, Yunan mevzilerini, direnek merkezlerini, makineli tüfek yuvalarını, tel örgüleri, yeri bilinen Yunan toplarını ateş altına aldılar.

Ne Yunanlılar böyle yoğun, dehşet verici ateş görmüştü, ne de Türkler. Tepeler yanıyordu sanki. Cephanelikler ateş alıyor, kamyonlar uçuyor, toplar parçalanıyordu. Kocatepe bile zangırdıyordu.

Piyadeler hücum mevzilerine, tel örgülere doğru ilerlemeye başladılar.
Bu cehennemlik ateş 20 dakika sürdü. Bataryalar bu kez 10 dakika sürecek imha ateşine geçtiler. Siperleri ve gözetleme yerlerini dövmeye başladılar.

Başkomutan ateş planını, topların ustaca kullanımını çok beğenmişti. İsmet Paşa'ya birçok kez teşekkür edecekti.
Bazı tel örgüler topçu ateşiyle yıkılmıştı. Bazılarını da istihkâm-cılar ya da sabırsız askerler yıktılar. İmha ateşi sona erer ermez subaylar ve askerler, açılan gediklerden mevzilere, direnek merkezlerine daldılar.

Fırtına gibi esiyorlardı:

"Allah Allah... Allah Allah..."

Topçular ateşi ilerilere kaydırdılar. Top, makineli tüfek, el bombası, boru sesleri ve savaş naraları içinde, 06.45'te 5. Tümen Kalecik Sivrisi'ni ele geçirdi. On dakika sonra 15. Tümen'in 38. Alayı'nın da Tınaz Tepe'yi aldığı haberi geldi.

TEĞMEN ŞEVKET EFENDİ'nin güncesinden:

"Tınaz Tepeyi zaptettik. Çok yazık ki alay komutanımız ttyas Bey taarruzun başladığı ilk dakikalarda yaralandı. Yaralı olmasına rağmen geri gitmedi, kaldı, tepe zaptedilince atını sürüp Tınaz Tepe'nin doruğuna çıktı. Düşman geride iki top bırakmış.

Bir erimiz toplardan birinin üzerine çıkarak ezan okudu:

"Allah-ü ekber!"

Yarbay ilyas Aydemir, FARİS AĞA ve bazı akıncılar kaç gündür sabah namazından «aonra, nöbetleşe kulaklarını yere dayayıp toprağın kalbini dinlemekleydiler. Bu sabah da öyle yapmışlardı.
Toprağa kulağını dayamış olan Faris Ağa titremeye başladı. Kendinden geçmiş gibiydi.

Birden, ayağa zıplayarak ondan beklenmeyen bir coşku ile bağırdı:

"Top sesi bu toooop! Toplarımız gürlemeye başladı. Heeeeyü!"

İ. Ethem Bey talimat almak için yakın köylerden gelip nöbet bekleyen köylülere döndü:

"Duydunuz, üç yıldır beklediğimiz gün geldi. Şimdi köyünüze koşun. Herkes çarığını çeksin, silahını kuşansın. Verdiğim talimata göre hareket edeceksiniz. Haydi bakalım, gazamız mübarek ola!"

Köylüler el öpüp koşarak ayrıldılar. İ. Ethem Bey Müfreze Komutanlarına seslendi:

"Ağalar! Müfrezelerinizi toplayın! Gidiyoruz."

BELEN TEPE'nin ön yamacındaki yüksek ve sık çalılar, top ateşi yüzünden tutuşmuştu. Subaylar ve askerler hiç duraksamadan bu alevlere daldılar. Kimi yanarak şehit oldu, kimi alevlerin içinden ok gibi geçip siperlere, direnek merkezlerine girdi.2 Saat 09.00'da 23. Tümen de Belen Tepeyi ele geçirmişti.

Alınmaz, geçilmez, yarılmaz sanılan Afyon mevzilerinin en kritik yerleri tek tek ele geçiriliyordu. Şimdi bu başarıyı derinleştirip genişletmek gerekti.
Hava Bölüğü Yunan İhtiyat Kolordusu'nun düzeninde bir değişiklik olmadığını rapor etti. Bu iyi haberdi.

SABAH aynı saatte 2. Ordu'nun ve Kocaeli Grubu'nun yaklaşık 100 topu da ateşe başlamıştı. Top ateşleri geri kaydırılınca, ilk hat birlikleri, karşılarındaki birlikleri yerlerinde tutmak için taarruza kalktılar. Gösteriş taarruzu olduğu için çatışma sert değildi. Ama Yarbay Salih Omurtak'ın komutasındaki 61. Tümen, ciddi bir atılımla cephesindeki güçlü Kazuçuran direnek merkezini ele geçiriverdi.

Bu sonuç Yunanlıları duraksattı:

Asıl taarruz yeri kuzey miydi, yoksa güney miydi? HAVA HÂKİMİYETİ Türklere geçmişti. Asıl taarruz bölgesinin neresi olduğunu keşfetmek için çırpınan Yunan uçakları Türk cephesine geçmeyi başaramıyorlardı. Yeltendikleri anda Türk av uçakları saldırıyordu.

Bugün Yüzbaşı Fazıl bir Yunan uçağını düşürecek, dört Yunan uçağı da zorunlu iniş yaparken kırılacaktı.
AHIR DAĞI'nın kuzey eteğine yakın Yörükmezarı adlı köyde bir kadın küçük bahçesine yayılmış tavuklara yem veriyordu. Dağ yolundan gelen bir uğultu duydu. Uğultu büyüyerek yaklaşıyor, yer titriyordu. Köpekler havlamaktan vazgeçip sindiler. Tavuklar ürküp kümeslerine kaçtılar. Neydi ki bu?
Birden dağın içinden kalpaklı süvariler çıkıverdiler.

Kadın çığlığı bastı:

"Bizimkiler! Kemal'in askerleri!"

Baştaki subay seslendi:

"Bacım, buralarda düşman askeri var mıdır?"

"Yok! Tokuşlar Köyü'ne kadar rahat. Gâvurlar ondan sonra."

Köylüler dışarı uğramışlardı. El sallıyor, sesleniyor, ağlıyor, dua ediyorlardı. Binlerce süvari, arkası kesilmeksizin sel gibi ovaya akıyordu. Köyün muhtarı şükür secdesine kapandı. Rezil işgal sona ermişti.

ORDUNUN taarruza geçmesi Afyon Türklerini havalara uçurdu. Sevinçlerini saklamayı beceremediler.
Rum ve Yunanlılar, sevindiğini belli eden altı yüz kadar Türkü tekme tokat toplayıp İmaret camisine tıktılar.
Bir testi su bile vermediler yanlarına.

TÜRK FIRTINASI sürmekteydi.
Asıl taarruz yerinin Afyon güneyi olduğu belli olmuştu. Trikupis yetişen 7. Tümen'i 1. Tümen Komutanı General Frangos'un emrine verdi. Yedekte bekleyen Albay Plastiras'ın alayını da 4. Tümen'i takviyeye yolladı. Yetmeyecekti bu. Çünkü cephedekiler, 'dalga dalga ölüme yürüyen Türkler karşısında askerlerin zorlukla tutunduklarını' bildiriyordu.
Trikupis İhtiyat Kolordusu'nun 9. Tümeni de yollamasını istedi.

Hacianesti bunu gerekli görmedi:

"Düşman, bizim kuruntulu Passaris gibi şaşkın. En güçlü olduğumuz yere saldırıyor. İhtiyat Kolordumuz taarruza geçince, bunları ikiye böler ve ezer. Trikupis'e bugün kaybedilen yerleri geri almasını, İhtiyat Kolordusu'na da Çay'a doğru hemen taarruza geçmesini yazalım."

4 Albay Passaris komutanı yine kızdırmayı göze aldı:

"İhtiyat Kolordusu'nun taarruz hazırlığı için zamana ihtiyacı var, ancak 48 saat sonra karşı taarruza geçebilir."
"Sen bir şey demek istiyorsun."
"Evet efendim, bence General Trikupis'in kolordusunun 48 saat dayanması çok zor. Dayanamazsa her şey mahvolur. Hiç beklemeden Dumlupınar mevzilerine geri çekilmesi daha doğru olur diye düşünüyorum... "

Hacianesti bütün damarları kabararak bağırdı:

"Ne diyorsun sen? O mevziler, bir yıldır, böyle bir gün için hazırlanmadı mı? Ben gördüm. Çok rahat dayanır. Aksini düşünen haindir." İngiliz casusu Sait Molla ANADOLU'nun dış dünya ile her türlü bağlantıyı kesmesi çeşitli yorumlara yol açtı. İngilizler ve onların haberalma başarılarına güvenenler, Ankara'da M. Kemal Paşa'ya bir darbe yapıldığını düşünüyorlardı.

Sait Molla öğrendiği bu haberi hemen Ali Kemal Bey'e telefonla bildirdi. Ali Kemal Bey yeni kalkmıştı, uyku sersemiydi, bir avuç baldırı çıplak yüzünden üniversiteden kovulduğu için sinirliydi ama bu haber yüzünü güldürdü. O da telefonu olan dostlarına yaydı bu güzel haberi.
ÜÇ SÜVARİ TÜMENİ de Tokuşlar çevresinde toplanınca Fahrettin Paşa, her birine bir görev verdi. Kuzeye de kuvvetli keşif kollan yolladı. Keşif kollarının bir görevi de demiryolunu ve telgraf hatlarını tahrip etmekti.

Cephe gerisinde cirit atan binlerce Türk süvarisini gören Yunanlılar panikliyorlardı. Süvariler savaş havasına girmişlerdi. Direnmeye yeltenen birlikleri, atlı hücuma kalkarak kılıçtan geçiriyorlardı.

Demiryolu ve telgraf hatları, köylülerin de yardımıyla, birkaç yerden tahrip edildi. Birinci ve İkinci Yunan Kolordularının İzmir'le ulaşım ve haberleşmesi kesildi. Saat 14.00'tü.
BAŞKAN VEHBİ HOCA, Başbakanı, 'askeri durum hakkında açıklama yapmak üzere kürsüye davet edince' Meclis'te bir kıpırdama oldu.

Ardahan Milletvekili Hilmi Bey şaştı:

"Allah Allah, ne var ki?"

Kara Vasıf Bey, "Belki bir köy almışızdır" diye güldü.

Rauf Bey kürsüye geldi. Heyecanını belli etmemek için kendini tuttuğu anlaşılıyordu:

"Efendim, uzun zamandır noksanlarını tamamlamakla uğraşan ordumuz, bu sabah genel taarruza geçmiştir.. "

Alkışlar yükseldi:

"Allah başarı versin!"
"..En yakın zamanda kesin zafere nail olmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz eylerim."

Alkışlar daha da şiddetlendi. Kara Vasıf Bey, "Göz boyama taarruzu bu" dedi.

Hilmi Bey doğruladı:

"Tabii canım. Ali İhsan Paşa ordunun durumunu bildirmişti. Sefaletmiş."

Durak Bey bağırdı:

"Biri dua etsin!"

Erzurumlu Nusret Efendi kürsüye yürüdü.
YIKILMAYAN sığınaklardan çıkan, geriden yetişen Yunanlılar direnişe geçmişlerdi. Arazinin yapısı savunmacılara büyük kolaylık sağlıyordu. Takviyeler de gelince savaş öğle üzeri dengelendi.
Trikupis Kurmay Başkanına, "Galiba krizi atlattık.." dedi, "..birlikler kaptırdıkları yerleri geri alırlarsa, iyice rahatlarız."
"Haklısınız."

Kapı büyük bir gürültüyle açıldı, çıldırmış gibi bir teğmenle emir subayı yuvarlanırcasına içeri daldılar. Emir subayının teğmene engel olamadığı anlaşılıyordu. Teğmen "Generalim.." diye inledi, "..süvariler... Binlerce süvari..." "Ne diyor bu?"

Emir subayı açıkladı:

"Türk Süvari Kolordusu, cephe gerimize sızmış efendim." Trikupis ve Kurmay Başkanı dehşet içinde ayağa fırladılar.

KOCATEPE'de hava öğleden sonra gerginleşti. Hız azalmış, cephe daha yarılamamıştı. Yunanlılar bazı yerleri geri almaya başlamışlardı.
Nurettin Paşa çok sinirliydi. Gecikme, Kurmay Başkanı Asım Bey'i ve bazı kurmayları da telaşlandırmıştı.
Başkomutan gözünü kırpmadan savaşı izliyordu. Genellikle ayaktaydı. Kimi zaman bir taşa ilişip haritasını işaretliyordu. Yemek yememişti. Ardarda kahve ve zincirleme sigara içiyordu. İsmet ve Fevzi Paşalar sakin görünüyorlardı.

Savaş aşağıda, tepeler, yarlar, çukurlar, taşlı bayırlar, kayalar, siperler, tel örgüler, hendekler, kum torbaları, makineli tüfek yuvaları, kamyon ve top enkazları, yanmaya devam eden çalılar, ölüler ve toplanmamış yaralılarla dolu ürkünç arazide, savaş dumanı altında, bir an bile durmadan devam ediyordu.
Bu sınırlı alanda altmış bin insan boğuşmaktaydı.

GENERAL VALETTAS ve Albay Passaris General Hacianesti'nin odasına girdiler. Bu izinsiz giriş Hacianesti'nin canını sıktı, sertlikle, "Ne var?" diye sordu. "Düşman Afyon'la demiryolu ve telgraf bağlantımızı kesti."

Hacianesti'nin yüzü soldu:

"Nasıl olur?"
"Süvari Kolordusu, cephemizi bilinmeyen bir yerden delmiş."

General Valettas, "Durum kritikleşiyor.." dedi, "..hemen Uşak'a hareket edelim generalim.
Savaşı burada üç saat geriden izliyoruz."
"Oturun. Önce durumu bir daha değerlendirelim."

ALBAY İZZETTİN BEY, 15. Tümen Komutanı Yarbay Naci Bey'den, Tınaz Tepe'de kaybettikleri yerleri bu gece geri almasını istedi:

"Baş üstüne."

Naci Bey'in yanında 56. Alay Komutanı Yarbay Fehmi Bey (Tı-naztepe) vardı. Ona, "Asker çok yorgun.." dedi, "..ne yapmalı?"

Fehmi Bey sordu:

"Tümenin bütün borazanlarını toplamama izin verir misiniz?"

Naci Bey anlamıştı, güldü:

"Gerekeni yapın."

Bazı yerlerde karanlığa rağmen savaş çılgınca sürmekteydi. Bazı yerlerde ise savaşa ara verilmişti. Tınaz Tepe ara verilen yerlerdendi. Nöbetçiler ve ileri güvenlik müfrezeleri dışında askerler yemek yer yemez toprağa kıvrılıp uyumuşlardı.

Tümenin borazanları uyandırılıp 56. Alay Komutanı'nın emrine gönderildiler. Fehmi Bey alayının tabur komutanlarına düşüncesini anlattı, askerlerini uyandırıp gece taarruzuna hazırlamaları için taburlarının başına yolladı. Doksan borazan biraraya gelmişti.

Fehmi Bey sordu:

"Hazır mısınız?"

Uykulu uykulu "Evet" dediler. Fehmi Bey içinden güldü. Birazdan doksan borazan birden hücum havası vurunca, kendilerinde de, başkalarında da ne uyku kalırdı, ne de yorgunluk.

Başlarına Teğmen Rıfkı'yı bıraktı:

"Teğmen yeter diyene kadar durmadan hücum havası vuracaksınız. Anlaşıldı mı?" Taburların hazır olduğu bildirilince 'başlayın' işaretini verip alayının başına koştu. Doksan borazan geceyi yırtıp parçaladı.

Borazanların uğultusu Yunan mevzilerine gök gürültüsü gibi yansımıştı. Alarm düdükleri ötmeye, nöbetçilerin kurt köpekleri havlamaya, aydınlatma fişekleri atılmaya başladı.
Türkler gecenin içinden boran gibi geldiler. Süngüleri aydınlatma fişeklerinin keskin ışığında parıl parıl yanıyordu.

Kaynakça
Kitap: Şu Çılgın Türkler
Yazar: Turgut Özakman
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 26 Ağustos-18 Eylül 1922 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:03

Yarbay Fehmi Tınaztepe

PAŞALAR çadırlı ordugâha dönmüşlerdi. Fevzi Paşa yemeğini yiyip yatmıştı. İsmet Paşa ordular ve kolordular ile telefonla konuşuyor, ertesi gün için emir veriyordu. M. Kemal Paşa, Mahmut Bey'e ve kaygılı olduklarını gördüğü yaverlerine, "Yunanlılar iyi dövüşüyorlar.." dedi, "..iyi dövüştükleri için de mahvolacaklar. Çünkü savaşmakla hata ettiler. Bugün Dumlupınar'a çekilseler belki kurtulurlardı. Yarmak için gerekli bütün kritik yerler elimizde. Yarın bu iş biter."

Binbaşı Tevfik yaklaştı:

"15. Tümen Tınaz Tepe'de elinden çıkan yerleri geri almış efendim." "Bu haberi bekliyordum. Güzel. Haydi yatalım. Yarın yorucu bir gün olacak. Allah rahatlık versin."

ALBAY PLASTİRAS askerleri üzerindeki büyük etkisi, kabalığı ve Venizelos'a bağlıhğıyla ünlü bir Evzon Alayı komutanıydı. Anadolu'daki gizli Milli Savunma (Etniki Amyna) örgütünün başkanıydı. Milli Savunmacı olduğu belirgindi ama başkan olduğu bilinmiyordu.
Trikupis, emrine ek birlikler de vererek Plastiras'ın, bir gece taarruzuyla Küçük Kalecik'i geri almasını istemişti.

Karargâh görevlilerinden Yüzbaşı Kanellopulos, Albay Plastiras'ın gece yarısı yolladığı mesajı General Trikupis'e bildirdi:

"Albay taarruz etmeyi reddediyor efendim."
"Neden?"
"Gece taarruzunu tehlikeli bulduğunu söyledi. Sabah harekete geçecekmiş."

Trikupis'in içine ilk kez korku düştü:

"Ümit ederim ki geç kalmış olmayız."

BÜTÜN TÜMENLER geceleyin sabah taarruzu için hazırlık yaptılar. Bataryalar ileri yanaştırıldı.
Bir gün önceki savaş sırasında taşlık arazide askerlerin çarıkları parçalanmıştı. Çıplak ayak taarruz edeceklerdi.

Albay Kemalettin Sami Bey, tümen komutanlarına dedi ki:

"Birlikleriniz imha derecesinde sarsılsa bile bugün hedeflerinizi zaptedeceksiniz."
"Başüstüne!"

Albay İzzettin Bey de Tınaz Tepeye geldi. Yarma bölgesindeki iki tümen komutanıyla buluştu.
"Bugün ne pahasına olursa olsun, cepheyi yaracağız." "Emredersiniz!"

HEPSİNDEN ÖNCE en sağdaki Efe Kâzım'ın 8. Tümeni sabahı beklemeden harekete geçti, saat 04.00'te, ateş etmeden sessizce ilerledi, süngü hücumu ile ilk Yunan mevzilerine girdi. Bu kesimdeki savunma sisteminin kilit noktası olan Kurtkaya direnek merkezini 04.30'da ele geçirdi.

36. Alay'dan Üsteğmen Agâh bölüğünün önünde ilerlemiş, yaralandığı halde geri gitmemiş, Kurtkaya'nın doruğunda alnından vurularak şehit düşmüştü.
Dördüncü Kolordu'nun yarma kesimindeki iki tümeni daha gece yarısı hücum mevzilerine girmiş bekliyordu.
Tan atarken topçular düşman mevzilerini dövmeye başladılar. Patlayışlar dev kayaları sallıyor, Yunan mevzileri canlı bir yanardağın ağzı gibi kaynıyordu. Tel örgüler yıkılıyor, toprağa gömülmüş mayınlar patlıyordu. Top ateşi kayarken birlikler hücuma geçtiler, siperlere, sığınaklara daldılar, dayanak noktalarını yerle bir ettiler. Ağır kayıp veren Yunanlılar kuzeye doğru kaçtılar. Plastiras harekete geçene kadar Türkler ezip geçmişlerdi.
Bu kesimin en önemli mevkii olan Erkmen Tepesi saat 06.00'da düşürüldü. Düşmanın bu kesimde tutunması artık mümkün değildi.

Soldaki Birinci Kolordu tümenleri de, birbirleriyle yarışmaktaydılar. Son tepeleri de alırlarsa, cephe yarılmış olacak, Sincanlı ovasına ineceklerdi. Engellenemez bir tutkuyla ilerliyorlardı.

PAŞ ALAR VE KARARGÂHLARI sabah erkenden Kocatepe'ye gelmişlerdi. Yunan savunma sisteminin adım adım çöküşünü seyrediyorlardı.
Yalnız Çiğiltepe karşısındaki 57. Tümen bir türlü ilerle-yememişti. Kuşatma kolu, ateş yememek için, hayli açıktan dolaşınca, etkisiz kalmıştı. M. Kemal Paşa bu tümenin komutanı Albay Reşat Bey'i severdi. Emrinde çok başarılı hizmetler görmüştü.

Teşvik etmek için telefon etti:

"Reşat Bey hâlâ hedefinize ulaşamadınız. Bir sorun mu var?" "Yarım saat sonra ulaşacağız efendim. Söz veriyorum." "Peki, size güveniyorum."

Mustafa Kemal Paşa Albay Reşat Çiğ iltepe'ye telefon etmeye giderken MÜSTEŞAR RATTİGAN General Harington'u telefonla aradı:

"Rahatsız ettiğim için çok özür dilerim. Türklerin taarruz ettiği hakkında bir söylenti var."

Harington gülümsedi:

"Aslı yok Mr. Rattigan. Keyfinize bakın."
"Teşekkür ederim."

Türkler taarruz ederek pazar gününü mahvetmiş olsalardı Rattigan çok kızacaktı. Büyük Ada'ya gitmeye hazırlanıyordu. Zengin bir Rumun verdiği yemeğe katılacaktı.

TRİKUPİS ayağını yere vurdu:

"Lanet olsun!"

Türkler mevzileri, direnek merkezlerini arka arkaya düşürüyorlardı. Bugün dünden de hızlıydılar. Bu yüzden 9. Tümen'i tekrar istemişti ama Hacianesti yine izin vermemişti. İkinci Kolordu'nun ertesi gün Çay doğrultusunda taarruz etmesinde ısrar ediyordu. Bu doğru bir karardı ama Afyon'un ayakta kalması şartıyla. Oysa Afyon çok zor durumdaydı.

Büyük çaplı mermiler Afyon'un içine de düşüyordu artık. Her mermi patlayışında şehir sarsılıyordu. Kurmay Başkanı Merentidis Afyon'u boşaltmak gerektiğini düşünüyordu.
Beklenmeyen bir şey oldu. Birliğinin başında olması gereken 4. Tümen Komutanı General Dimaras çıkageldi. Perişan bir hali vardı.

Kendini ilk koltuğa bırakarak inledi:

"Bu iş bitti. Artık tutunamayız. Karargâhım bile düşmanın elinde."
Bir Türk avcı uçağı binanın çatısını yalayarak geçti.

Trikupis Frangos'u aradı:

"General, ne durumdasınız?"
"Ateş hattındaki birliklerim dağılmak üzere. Ancak silah zoruyla tutabiliyorum. Cephe yarılmak üzere... "
Bir gürültü oldu. Bağlantı kesildi. Hat kopmuş olmalıydı. Telefonu fırlattı. Kurmay Başkanıyla bakıştılar ve anlaştılar.

Karargâh mensuplarını topladı:

"Direnmenin bir anlamı kalmadı. Afyon'u boşaltıyoruz. Kuzeybatıya çekilip ordunun emrini bekleyeceğiz. Merentidis, birini Frangos'a yolla. Dumlupınar'a çekilsin ve bizi mutlaka orada beklesin."
General Dimaras ağlamaya başladı.

ŞEHRİN BOŞALTILACAĞI haberi yıldırım gibi yayıldı. Afyon Rum ve Ermenilerini korku sardı. Bir yıl önce Yunan ordusu Afyon'u işgal edince, Türklerle aralarındaki sekiz yüz yıllık toprak kardeşliğini bozmuşlardı. Birçok acı, kirli olay yaşanmıştı o günden bu yana. Türklerin tepkisinden kurtulmanın tek yolu kaçmaktı.

Çabuk hazırlananlar istasyona hücum ettiler. Ama yetkililer sivilleri bindirmediler. Durmadan yaralı geliyordu cepheden. Eskişehir'e onlar yollanacaktı. Şaşkın bir karargâh görevlisi, Birinci Kolordu'nun telsizini de ilk katara yükletti.

Binlerce Rum ve Ermeni, tıpkı bir zamanların Türk göçmenleri gibi, taşıyabilecekleri eşyaları yüklenip göç yoluna düştü.
Bu da her göç kafilesi gibi kalbi olanlara acı veren bir kafileydi. Yaşlılar, kadınlar, erkekler, gençler, çocuklar, bebekler, köpekler, kuşlar, bavullar, sepetler, bohçalar... Aralarında yaldız çerçeveli aynasını ya da hunili gramofonunu bırakmaya kıyamayanlar da vardı. Kimi askerlere karışıp gidecek, kimi Kütahya'ya doğru yürüyecekti.

YARIM SAAT dolalı hayli olmuştu. Çiğiltepe düşmemişti hâlâ. M. Kemal Paşa Reşat Bey'le konuşmak istedi.
Telefona Emir Subayı Üsteğmen Bozkurt Kaplangı çıktı. "Reşat Bey'i istemiştim."
Bozkurt zorlukla, "Reşat Bey az önce intihar etti efendim.." dedi, "..size bir açıklama bırakmış.

Peki, okuyorum:

'Yarım saat içinde size o mevzii almak için söz verdiğim halde sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam'." Üsteğmen Başkomutan'ın teselli edici sözlerini ağlayarak dinledi.

Şehit Albay Reşat Çiğiltepe HACİANESTİ'nin yaveri Yüzbaşı Kazanidis, Türklerin taarruza geçtiğini öğrenen kulağı delik gazetecilerle başa çıkamayacağını anlayınca, yazmayacakları sözünü aldıktan sonra, "Evet.." dedi, "..dün taarruza geçtiler. Daha doğrusu M. Kemal, itibarını kurtarmak için ordusunu ateşe attı."
"Sizce ne olur?"

Kazanidis gülümsedi:

"Birkaç gün sonra burada sizi esir M. Kemal ile tanıştırabilirim. "lla Gazeteciler ordu bir bildiri yayımlayana kadar hiçbir şey yazmayacakları sözünü vererek,
ordu karargâhından neşe ile ayrıldılar.
Saat 13.00'tü.
BU SAATTE İzzettin Bey kolordusuna bağlı tümenlerin ileri müfrezeleri, savaş dumanı içinde, siperlerden atlayarak, savaş kalıntılarını aşarak koşuyorlardı. Yunanlıları yakalamak istiyorlardı. Önlerinden çekilip yok olmuşlardı birden.
15. Tümen'den Teğmen Rıfkı ile takım çavuşu zıngadak durdular. Bir yamacın başına gelmişlerdi. Aşağıda ağustos güneşi altında -parlayan geniş bir ova vardı. Dağınık düşman birlikleri kuzeye doğru kaçıyorlardı.

Teğmen büyülenmiş gibi baktı:

"Çavuş, burası Sincanlı Ovası!"
"Öyleyse?" "Evet!"

Çavuş geriye döndü, koşarak yaklaşan çıplak ayaklan kan içindeki askerlere bütün ciğeriyle haykırdı:

"Cepheyi yardıııuııkkk!"
"Heeeeeyü!"

O kadar övülen Afyon müstahkem mevkii ancak 32 saat dayanabilmişti. Ağır makinelileri kurup, kaçanları biçmeye başladılar. Makineli tüfeklerden kurtulabilenler daha kuzeyde de Türk süvarilerinin kılıçlarıyla karşılaşacaklardı.
KOLORDU BAĞLI BİRLİKLERİ, Afyon'daki askeri okulun öğrencileri, Yunanlı memurlar, cephane kamyonları, ambulanslar, demiryolu görevlileri, subay aileleri, kargaşalık içinde Afyon'u terk ediyorlardı.

Kargaşalığın sebebi, Afyon'un düşeceği hiç düşünülmediği için bir boşaltma planı yapılmamış olmasıydı.
Son olarak General Trikupis ve karargâh kadrosu, koşar adım komutanlık binasından çıktılar. Koyu bir yangın dumanı şehri kaplamaktaydı. Yunan ruhu, Türklere ait bir yerleri yakmadan sükûnet bulmuyordu. Telaşla otomobillere bindiler. Son subay da binince kafile hareket etti. Yunan işgali ve zulmü sona ermişti. Bütün minarelerden sala verilmeye başlandı.

İmaret camisine koşup aç ve susuz bırakılmış olan Türkleri kurtardılar. Ama gittikçe genişleyen yangınlarla baş edemediler.
TRİKUPİS'in Afyon'u boşalttığını öğrenen General Digenis kararsız kaldı. Ordu ertesi günü taarruza geçmesini istiyordu. Fakat bu emrin yerine getirilebilmesi için gerekli düzen, cephenin yarılması ve Afyon'un boşaltılmasıyla bozulmuştu.

Kurmay Başkanıyla görüştükten sonra kararını verdi:

"Biz de Eğret'e (Antikaya) doğru geriye çekilelim. Tümenlere bildirin."
Trikupis'in tümenleri ile birleşerek, geride sağlam bir savunma hattı kurabilirlerdi.
Bu sırada Süvari Kolordusu'nun 2. Tümeni de Digenis'in Kolordusuna doğru yürüyordu.
Eğret'te karşılaşacaklardı.

23. TÜMEN, Yunan cephesinin gerisindeki Türk köyü Sinirköy'den (şimdiki adı Tınaztepe) geçerek kuzeybatıya doğru ilerleyecekti. Yamaçtan aşağıya inerken, tümen bandosu İzmir Marşı'nı çalmaya başladı.

Köylüler sevinç gözyaşları dökerek komutanların ellerini öpmeye koştular. Atlara, üzengilere sarılıyor, kızlar askerlerin üzerine çeyiz bohçalarından çıkardıkları mendilleri, çevreleri atıyor, kolonya serpiyorlardı.
Kel Zeynel "İzmir ne güzelmiş" dedi.
" İzmir daha ilerde."
"Orası da böyle güzel midir?"
"Daha da güzelmiş."
"Allah Allah. Burdan güzel yer olur mu?"
Bu candan köyü bırakıp gitmek zordu ama düşmanı kovalamak gerekiyordu. Tümen köyü hiç durmadan geçti, ovaya inip ilerledi. Saat 14.00'tü.

Tümen Komutanı Kolorduya şu raporu gönderdi:

"Sinirköy'deyim. Gazi Başkomutanımızı cephede görmediğinden bahseden Hacianesü'nin Sincanlı Ovası'nı dolduran perişan birliklerinin kaçışım seyrediyorum'
PORTATİF bir tahta masaya serilmiş harita başında, M. Kemal, Fevzi ve İsmet Paşalar ile Asım Bey, bundan sonraki durumu görüşüyorlardı.

1. ve 7. Tümenlerden sağ kalanlar, General Frangos'un komutası altında kuzeybatıya doğru çekiliyor, bunları İzzettin Bey'in kolordusu takip ediyordu.
Dördüncü Kolordu da Sincanlı ovasına inmiş, demiryoluna yanaşıyordu.

2. Ordu karşısındaki Yunan cephesinin sağ yanı (Afyon kesimi) boş kalmıştı. Bu cephedeki tümenlerin geri çekilmesi için 2. Ordu'nun sol yanını biraz ilerletmesi yetecekti. Durumun Yakup Şevki Paşaya telefonla bildirilmesi kararlaştırıldı. Asım Bey 2. Ordu Komutanı'nı arayıp durumu anlattı.

Yakup Şevki Paşa itiraz etti:

"Benim cephemden çekilen yok. Düşman yerinde duruyor. Harekete geçemem." Afyon müstahkem mevkiinin bu kadar çabuk yıkılabileceğine inanmadığı için durumu kabullenemiyordu.

Ordusunun Kurmay Başkanına döndü:

"Güya düşman Afyon'dan çekiliyormuş. Yalan!"
Yakup Şevki Paşa'nın cevabı İsmet Paşa'yı kızdırdı. M. Kemal Paşa, "Kolayı var.." dedi, "..hareket emrini doğrudan birlik komutanlarına ver, Y. Şevki Paşa ordusunun peşine takılsın."

Fevzi Paşa gevrek bir kahkaha attı:

"İşte bu kadar."

2. Ordu'nun solundaki birlikler emri alıp da Yunanlıları biraz zorlayınca karşısındaki birlikler kuzeybatıya çekilecek, 2. Ordu'nun da önü açılacak ve durum kuşatmaya doğru gelişecekti. İZMİRLİ Süvari Teğmeni Yıldırım Kemal, hastalandığı için Konya hastanesine yatırılmıştı. Neşeli, sevimli, herkesin çok sevdiği bir delikanlıydı. Sıkıldığı için üç gün önce hastaneden kaçmış, savaşın başladığını, kolordunun cephe gerisine geçtiğini öğrenince, bir at ele geçirip Ballıkaya'dan Ahır Dağı'na dalıp, keçi yolunu bir başına aşmıştı.
Kolordu karargâhını ve Fahrettin Paşayı Küçükköy istasyonuna yakın bir yerde buldu.

Selam verdi:

"İyileşip geldim. Emrinizdeyim Paşam."

Son zamanlarda İstanbul'dan Anadolu'ya kaçan askeri lise öğrencileri, kısa bir süvari eğitiminden sonra teğmen olarak kolorduya verilmişlerdi. Yıldırım Kemal de bu çocuk yaştaki teğmenlerden biriydi. Hemen dövüşe katılma isteğiyle yanıyordu. Paşa teğmeni öptü, eski alayına verdi. Alayı bu sırada Küçükköy istasyonunu ele geçirmek için demiryolu muhafızları ile çarpışıyordu. Teğmen atını dörtnala sürüp gitti. İki saat sonra bu genç İzmirlinin şehit olduğu haberi geldi.

Öteki şehit yoldaşlarıyla birlikte istasyonun yanındaki bahçeye gömüldü. Bu küçük istasyona Yıldırım Kemal adı verildi.
HACİANESTİ ve Stergiadis, Sporting Clup'un terasında akşam yemeği yiyorlardı. İzmir'de hava nefis, deniz ipek gibiydi. İki yan da bildiri yayımlamadığı için savaşın başladığını bilenler pek azdı. Herkes neşeliydi.

Hacianesti, alçak sesle, "...Hiç merak etmeyin.." dedi, "..tek sorunum, Trikupis'le çabuk haberleşememek. Başka bir sorun yok. Yarın İkinci Kolordum taarruza kalkarak Türkleri taarruza yeltendikleri için pişman edecektir. O zaman bir bildiri yayımlar, kamuoyunu bilgilendiririm. Haydi şerefe!"
"Şerefe!"
Hacianesti'nin yaveri Yüzbaşı Kazanidis sessizce yaklaştı. Yüzü kıpkırmızıydı.

Eğilip fısıldadı:

"Generalim!"
"Ne var?"
"Karargâha gelmeniz gerekiyor."
"Neden?"

Yüzbaşı sesini daha da düşürdü:

"Cephe yarılmış efendim."

Hacianesti donup kaldı. Sonra sarhoş gibi sallanarak ayağa kalktı:

"Özür dilerim. Gitmem gerekiyor."

Komuta kurulu toplantı halindeydi. Hepsinin yüzüne felaketin gölgesi vurmuştu. Başkomutan, "Ne yapacağız?" diye sordu. Passaris el kaldırdı.
"Söyle."

"İki kolorduyu da General Trikupis'in emrine verelim. Trikupis, hiç vakit kaybetmeden iki kolorduyu Dumlupınar müstahkem mevkiine çeksin."
Bernardos, "Böylece îzmir yolu da sağlamca örtülmüş olur" dedi.
"Bunun için Trikupis kuvvetlerinin Dumlupınar'a düşmandan önce ulaşması gerek."

General Valettas durumu toparladı:

"General Frangos da Dumlupınar'a çekiliyor. İkisi Dumlupı-nar'da birleşirse, Türkleri
durdurabiliriz."

Hacianesti başını kaldırdı:

"Ama Trikupis'in bu ölüm yarışını kazanması şart. Yoksa..."
Ötesini söylemek istemedi. Bu yarışı kazanamamanın sonucunu düşünerek hepsi ürperdi. Çoğu haç çıkardı.
"Trikupis'e ve Frangos'a yollanacak emri hazırlayın."

8. TÜMEN'den bir alay saat 17.30'da Afyon'a girdi.
Halk yol boyunca iki yana ayran kazanlarını, su küplerini, börek ve ekmek kadayıfı tepsilerini, dilim dilim kesilmiş karpuzları, kavunları dizmişti.
Alay Komutanı iki bölüğü yangınları söndürmeye yolladı. Kalanlar durmadılar, yürüyüşlerini
biraz ağırlaştırıp yiyerek, içerek, alkışlar, dualar arasında yürüdüler.
Dördüncü Kolordu'nun öteki üç tümeni de hızla tepelerden aşağıya, Afyon'un batısına iniyordu. Görevi Yunan tümenlerinin Dumlupınar'a çekilmesini önlemek ve rastladığı birlikleri imha etmekti. Pek az uyumuş, durmadan dövüşmüşlerdi. Ayakları yara içindeydi. Öğle yemeği yememişlerdi. Ama hiç savaşmamış gibi dinç ve neşeliydiler. Zaferin sihriydi bu.
MİLLETVEKİLLERİ salona, koridora, komisyon odalarına dağılmış cepheden haber bekliyorlardı. Taarruz başlamıştı. Sonra ne olmuştu?

Bir milletvekili bağırdı:

"Kâzım Paşa geliyor."

Kapıya koştular. Kâzım Özalp Paşa'nın yüzü gülüyordu, durdu, gözleriyle bir muhalif aradı, buldu, ona bakarak, "İki saat önce Afyon'a girdik" dedi. Kıyamet koptu.

Birçok muhalif de bu sevince katıldı.
BAŞKOMUTAN, Genelkurmay Başkanı, Cephe Komutanı, 1. Ordu Komutanı ve karargâhları, akşam Afyon'a geldiler.
Belediye binasına yerleştiler. Binanın geniş sofasında Afyonlular büyük bir ziyafet sofrası hazırlamışlardı.
Birinci, İkinci ve Dördüncü Kolordu Komutanları ve bazı tümen komutanları, paşaları karşılamaya gelmişlerdi. Bu güzel sofrayı görünce kaldılar. Ama Türk ordusu da, Yunan ordusu da dağınık bir haldeydi. Düşmanın ne yana yöneleceği, ne yapacağı belli olmamıştı. Yapılacak çok iş vardı. Zafer ziyafeti başlayınca bitmez, saatlerce uzardı. İsmet Paşa bütün komutanları görevleri başına yolladı. Zavallılar birer parça börek alıp kös kös gittiler.
TRİKUPİS, telsizi Eskişehir'e yollandığı için ordu ile bağlantı kuramıyordu. Durumu bildiremiyor, emir alamıyordu.

Digenis'in telsizi vardı. Onunla buluşmak için binlerce adamıyla kuzeybatıya doğru ilerledi. Karanlık basınca durdular. Gecelemek için çok sıkı güvenlik önlemleri aldılar. Her yerde görüldüğü söylenen süvarilerden ve silahlandıkları öğrenilen köylülerden çekmiyorlardı. Üç yılın bedelini ödeme vaktinin gelip çattığının farkındaydılar. Yaptıklarını biliyorlardı.
27 AĞUSTOS GECESİ pek az çatışma oldu. İki yan da birliklerini dinlendirdi.

Türkler 28 Ağustos sabahı erkenden düşman peşine düştüler.
Afyon yakınlarındaki istasyonlarında bulunan vagonlarda, cephane, araç gereç ve pek çok konserve vardı. Buralardan geçen askerler sırt çantalarını, heybelerini çeşitli konservelerle doldurdular.

23. Tümen yeni yola çıkmıştı ki 4. Yunan Tümeni'yle karşılaştı. Bu tümenin güneyini Albay Plastiras alayının koruması gerekirken, Plastiras emri dinlememiş, gece haber vermeden alayını alıp daha kuzeye gitmiş, 4. Tümen'in güneyini açık bırakmıştı.

23. Tümen hızla savaş düzenine girerek taarruza geçti. Baskına uğrayan 4. Tümen büyük kayıp vererek dağıldı. General Dimaras ertesi gün, yanında kalmış olan 500 askerle Trikupis'e sığınacaktı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 26 Ağustos-18 Eylül 1922 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:03

ESKİ MÜRETTEP TÜMEN Komutanı Yarbay Zeki Soydemir 2. Süvari Tümeni'nin Komutanıydı. Tümeniyle bu saatte Eğret Köyü'ne yaklaşıyordu. Köyün yakınında büyük bir Yunan ordugâhı bulunuyordu. İkinci Kolordu karargâhı ile 9. Tümen burada gecelemişti. Ha-rekete geçmek için toplanıyorlardı.
Süvari Tümeni ikiye ayrıldı, yarısı ateş baskını yaptı, yarısı atlı hücuma kalktı. General Digenis'in çadırı bile kurşun yarası aldı.

2. Tümen, kendinden dört kat kalabalık ve güçlü 9. Tümen ile savaşarak, bu büyük tümenin ve çevredeki birliklerin yürüyüşünü 6 saat geciktirdi. Çok kayıp verdi.

Ama Trikupis-Digenis kuvvetlerinin hızını keserek, Dumlupı-nar'a yetişmelerini engellemişti.
SÜVARİLER toparlanmak için daha kuzeye çekilince, İkinci Kolordu karargâhı ve 9. Tümen batıya doğru yürümeye başladı. Bir Yunan öncü birliği Olucak Köyü'ne girdi. Düşmanın geldiğini gören köylüler dağa kaçtılar. Öncü, kaçamayanları ve çocukları bir eve toplayıp yaktı.

Birinci ve İkinci Kolordu Komutanları, karargâhları, bağlı birlikleri, ağır topçu alayları, dört dolgun tümen (5., 9., 12., 13. Tümenler) ve komutanları, ağırlıklar, askeri öğrenciler, yüzlerce otomobil, kamyon, ambulans ve at, akşam Olucak Köyü'nde ve çevresinde toplandı.
Ortalık mahşere döndü. Geç saatte 4. Tümen Komutanı da kalan 400 adamıyla geldi. Orduyla bağlantı sağlanamıyordu.
Böyle durumlarda Trikupis'in, kıdemli komutan olarak İkinci Kolordu'ya da emir verme yetkisi vardı.

İki kolordunun komutanı olarak kararını verdi:

Gerekirse savaşarak Dumlupınar'a çekileceklerdi.
Türklerden önce oraya ulaşmak için hemen yola çıkmaları gerekirdi. Ama kılavuz bulamamışlardı. Bir tek Türk yoktu ortalıkta. Hepsi dağlara çekilmişti. Karanlıkta Türk süvarilerinin hücumuna uğrama olasılığı da vardı. Yola sabah çıkılmasına karar verdi. Geceyi büyük bir huzursuzluk içinde Olucak ve çevresinde geçirdiler. Yiyecek çok azalmıştı. Yarı aç yattılar.

İNGİLTERE'nin İzmir Başkonsolosu Harold Lamb, gece Londra'ya şu telgrafı yolladı:

"26 Ağustos günü Türklerin Uşak doğusunda demiryolunu keserek, Afyon'u kuşattıklarını, hatta Afyon'un Türkler tarafından ele geçirildiğini duydum"
Olayları iki gün arkadan yansıtan bu telgraf Londra'ya 29 sabahı ulaştı. Ciddi bir ilgi görmedi. Zaten Lamb sabah ikinci bir telgraf göndererek, 'Afyon'un düştüğü haberinin doğrulanmadığını' bildirecekti.

29 AĞUSTOS sabahı İzzettin Bey kolordusunun bütün tümenleri Frangos kuvvetlerini yakalamak için harekete hazırlanıyorlardı. Hava rüzgârlıydı.
15. Tümen'in 56. Alayı da yürüyüşe geçmek üzereydi. Ama dişsiz, buruşuk yüzlü, şirin bir yaşlı kadın Alay Komutanı Fehmi Bey'in eline yapışmış bırakmıyordu. Çevrede alayı uğurlamaya gelmiş kadın, erkek yüzlerce köylü vardı. Sıraya girmiş askere hâlâ börek, meyve, pestil ikram etmeye, haşlanmış yumurta vermeye çabalıyorlardı. Bazı çocuklar askerlerin kucağına tırmanmışlardı. Ortalık bayram yerine benziyordu.

"Anam, izin ver de yola çıkalım."
"Yoo, valla bırakmam."
"Geç kalıyoruz. Yolumuz uzun."
"Biz sizi üç yıl bekledik. Şimdi biraz da siz bekleyin. Daha diyeceğim var. Ben Üsküplüyüm.
Ay yıldız Üsküp'ten ayrılınca, onun peşine düştüm. Göçmenin derdi, bayrağının altında ölmektir, oğul. Beş kere göç ettim. O nereye, ben oraya. Sonunda Anadolu'ya geldik. Ama düşman buraya da yetişti. Al sancak orduyla birlikte Ankara'ya gitti. Mecalim yok ki yine peşine düşeyim. O dönene kadar ölmeme-ye ahdettim. Ahdimi de tuttum. Ordu da, o da döndü. Ama bir açıp da sancağın yüzünü göstermediniz."

Fehmi Bey'in yüreği köpürdü:

"Biraz bizimle birlikte yürüyebilir misin?"
"Yürürüm!"

Komutanın işareti üzerine komutlar verildi. Alay yürüyüş düzenine girdi. Sancaktar ve sancak muhafızları en öndeydi. Fehmi Bey yaşlı kadını sancaktarın arkasına götürüp bıraktı. "Burda dur anacığım."

Kadıncağız ne olacağını anlamamıştı. Huzursuz bakıyordu. Sancaktar ve muhafızlar usulünce sancağı açınca, kadının yüzüne sanki nur yağdı, öyle parladı birden. Sancaktar sancağı kaldırdı. Al sancak kadının başının üzerinde dalgalanmaya başladı. Kadın dirildi, dikildi, başını gururla kaldırdı.
Alayla birlikte, gözleri sancakta, dimdik, ayrılık çeşmesine kadar yürüdü.

DUMLUPINAR önceden hazırlanmış, savunan için çok avantajlı bir savunma mevzii idi. Kuzeyinde Murat Dağı, güneyinde Toklu Sivrisi vardı. Refet Bele Paşa geri alamadığı için Yunanlılarda kalmış, yedek hat olarak iyice berkitilmişti.
Frangos kuvvetleri esir ve kayıp vere vere çekildi, Dumlupınar'a yerleşti. Uşak'tan Albay Gonatas'ın komutanı olduğu 2. Tümen de yardıma yetişti. Bu hiç savaşmamış, dolgun bir tümendi. İzmir'den cephane ve yiyecek de geldi. Ciddi bir savunma cephesi kurulmuştu

Ama İzzettin Bey'in kolordusu çok şiddetle yüklendi. Frangos komutasındaki kuvvetler çok sarsıldılar. Daha fazla kayıp vermemek için Dumlupınar'ı bırakıp bir gerideki hatta çekildiler. Sadece müstahkem mevziin en kuzeyinde Albay Plastiras'ın alayı kaldı. O da savaşın iplerine dolandığı için geri çekilemiyordu. 23. Türk Tümeni'yle boğuşmaktaydı.

29 Ağustos 1922:

23. Tümen Frangos kuvvetleri ile Trikopis birliklerinin arasına girerek birleşmelerini engeller.

TRİKUPİSDİGENİS kuvvetleri Dumlupınar'a ulaşmak ve Frangos kuvvetleri ile buluşmak amacıyla, sabah çok erken Hamur Köyü'ne gitmek üzere Olucak'tan ayrılmışlardı. Ayrılırken köyü ve ormanı yaktılar.

Yunanlılar için çok zor bir gün başlıyordu. Bugün büyük kayıp vereceklerdi. Kemalettin Sami Bey'in Kolordusu Trikupis-Digenis kuvvetlerini Olucak'tan Hamur Köyü'ne yürürken yakaladı ve taarruza geçti. Bütün gücü ve hırsıyla yüklendi. Kadanalarla çekilen ağır toplardan kurulu Ağır Topçu Alayı yolun kötülüğüne, havanın sıcaklığına rağmen 50 km. yol yaparak savaşa yetişecekti. Tecrübeli topçular böyle bir hızın örneği olmadığını söylüyorlardı. Kuzeyden gelen 14. Süvari Tümeni de, Hamura yürüyen Yunan kuvvetlerini görünce, mermisi bitene kadar top ateşi altına aldı. Mermiler kalabalık, sıkışık kolların içine düşüyor, düştüğü yerde büyük boşluklar oluşuyordu. Hava kararırken iki alayıyla da atlı hücuma geçti.

Yunan birliklerinin içine ilk dalan 3. Alay'dan Yüzbaşı Şekip'in bölüğü oldu. Bu kesimdeki Yunanlılar dehşete kapıldılar. İki bine yakın Yunanlı direnmeden esir oldu. Çatışma sürdüğü için Yüzbaşı Sekip esirlerin geri götürülmesi için ancak on muhafız ayırabilmişti. Muhafızlar o kargaşanın içinden iki bin esiri çıkarmaya çabalarken, Yüzbaşı Sekip ve erleri Yunan birliklerinin içinde yalın kılıç dört dönüyorlardı. Bir kurşun yüzbaşıyı buldu. Atından düşen Yüzbaşı Sekip ve yanındaki 23 er binlerce Yunanlının içinde kaldı.

Şehit yüzbaşının ve şehit oldukları anlaşılan erlerin düşman içinde kaldığını öğrenen 3. Süvari Alayı Komutanı Yarbay Ferit kahroldu.
YAKUP ŞEVKİ PAŞA zafere inançsızlığı yüzünden iki gündür Batı Cephesi Komutanlığı'nın canını çok sıkmıştı. Yunan kuvvetlerinin çekildiğini sonunda kabul etti ve o da ordusunu bugün batıya doğru hızla ilerletti.

Güneyde Dördüncü Kolordu, kuzeyde Süvari Kolordusu vardı. 2. Ordu birlikleri de doğudan yanaşacaklardı.
Trikupis-Digenis kuvvetleri kuşatılıyordu.

9. Tümen'den güçlü bir birlik, hava kararırken, ateş hattının gerisinden Çal-Dumlupınar yoluna çıkarak Dumlupınar'a doğru ilerledi. Birliğin başında 9. Tümen Komutanı Albay Gardikas vardı.

Kurtulmak için Dumlupınar'a ulaşmak, orada beklediğine güvenilen Frangos kuvvetiyle birleşmek gerekti.
Dumlupınar yönünden savaş uğultusu yansıyor, aydınlatma fişekleri çakıyor ama bir haber gelmiyordu. Gece yarısına doğru bir otomobilin Hamur'a yaklaştığı görüldü. Subaylar heyecanla koşuştular. Komutanların çevresini sardılar. Gelen Gardikas'ın yolladığı bir subaydı.

Bayılacak kadar yorgundu:

"Generalim! Dumlupınar'a 3 km. kadar yaklaşmıştık. Fakat bir düşman birliği önümüzü kesti. Çok çabaladık. Yolu açmayı başaramadık. Savaşmayı sürdürüyoruz ama Albay Gardikas sonuç alacağımızı hiç sanmıyor. Düşman çok sert."
Ümitsizlik iniltileri duyuldu. Bir subay, "İki gündür açız.." diye çığlık attı, "..cephane de bitiyor."

Bir başka subay öne çıktı:

"Biz savaştıkça düşman sertleşiyor. Yarın daha da sert olacaktır. Teslim olma vakti geldi komutanım. "

Yakarışlar yükseldi:

"Teslim olalım!"
"Lütfen!"
"Durdurun artık bu savaşı, İsa aşkına!"

12. Tümen Kurmay Başkanı Yarbay Saketas öne gelmişti:

"Susun korkaklar! Susun ve beni dinleyin!"
Subaylarla askerlerin üzerine yürüdü. Yarbay Saketas yürüdükçe subay ve askerler açılıp yol veriyorlardı.
"Benimle birlikte Dumlupınar yolunu açmak ve orduyu kurtarmak için ölmeyi göze alacak
gönüllü var mı aranızda?"

Bir teğmen öne çıkıp selam verdi:

"Ben varım komutanım!"
Bir papaz ilahi söylemeye başlamıştı.

Duygulanan kalabalıktan sesler geldi:

"Ben de varım... Ben de... Ben de... "

Saketas kalabalığın açtığı yoldan ilerliyordu. Gönüllü subaylar ve askerler yarbayın arkasından yürüdüler. Karanlığın içinde kayboldular. İlahi gittikçe uzaklaştı.

Trikupis, Dumlupınar yolunun açılması için savaşan Gardikas birliğinin hemen takviye edilmesini emretti. Frangos'un Dumlupınar'dan ayrıldığını bilmiyordu. Bu inançla şöyle dedi: "Teslim olmak sözünü bir daha duymak istemiyorum. General Frangos Dumlupınar'da bizi bekliyor. Gece olduğu için olup biteni göremediğini, anlamadığını sanıyorum. Yarın sabah şansımızı bir daha deneyeceğiz. Araya girmiş olan Türk birliğini aramızda ezer ve Dumlupınar'a varırız. Şimdi Dumlupınar'a yakın olmak için Çalköy'e yürüyeceğiz. Kısa bir yol bu. Komutanlar hazırlık yapsın.. "

Kamçısını kaldırdı:

"..Çocuklarım! Bu geceki parolamız 'mesalongi' (özgürlük) olsun!"

O kısacık yolu aşmak saatler aldı. Ya Türk hücumlarına uğruyor, ya birbirlerini Türk birliği sanarak çatışmaya giriyorlardı. Verdikleri kayıp sayısı çok artmıştı.
Kurtuluş ümidini yitiren hayli subay ve asker, gece hızla yürüyerek Kızıltaş vadisine ulaştılar ve o yoldan ilerleyerek çember kapanmadan batıya kaçarak, Frangos kuvvetlerine katıldılar. Bu kuvvetlerin acı yazgısına ortak olacaklardı.

ALBAY GARDİKAS'ın başında olduğu birliği Yarbay Ömer Halis Bıyıktay'ın 23. Tümeni durdurmuştu.
Tümen Albay Plastiras'ın alayı ile savaşırken, yaklaşan bu birliği görmüş, Trikupis kuvvetlerinin öncüsü olduğunu anlamış, hiç duraksamadan taarruz ederek yolunu kesmişti. Bütün gece savaşacaklardı.

İZMİR BAŞKONSOLOSU Yunan kaynaklarından aldığı haberi Londra'ya geçti:

"Yunanlılar Afyon'u boşaltmak zorunda kaldıklarını şimdi kabul ettiler:' Atina ve İzmir'de halk savaşın başladığını öğrenmişti. Cepheden iyi haberler gelmiyordu.

TATİLE ÇIKAN Lord Granville'in yerine Atina'da işgüder olarak Mr. Bentick kalmıştı. Bentick Albay Nairne'e gece telefon etti, uykusunu kaçırmış olan soruyu sordu:

"Afyon düştü diye Yunanlılar Anadolu'yu boşaltmak zorunda kalmaz değil mi?" "Hayır. Yeni bir hatta çekilir ve savunmayı sürdürürler. Yunan Genelkurmayı Türkleri durduracaklarını söylüyor."

Bentick sevindi:

"Çok iyi. Yoksa Londra'ya karşı çok komik duruma düşecektim."
"Neden?"
"Çünkü dün, onu bizden daha iyi koruyabileceklerini ileri sürerek, İstanbul'un Yunanlılara devredilmesini önermiştim."
23. TÜMEN'in Trikupis-Digenis kuvvetlerinin yolunu kestiği hakkındaki bilgi Batı Cephesi karargâhına gece yarısından sonra geldi.

Bilgi, durum haritasına işlenince kurmayların soluğunu kesen bir görüntü belirdi:

Bu büyük kuvvet çember içine alınmıştı. Sadece görkemli Murat Dağı'mn kuzey eteğindeki Kızıltaş vadisi yolu açıktı.
Beklenen sonuca varmak için dört gün yetmişti. Paşalar uyandırılıp bilgi sunuldu.

M. Kemal Paşa hızı ve kararlılığı sağlamak için 1. Ordu karargâhına gitmeye karar verdi. Fevzi Paşa'dan da, Süvari Kolordusu ve 2. Ordu'ya gitmesini, bu birliklere gerekli emri vermesini rica etti.

İsmet Paşa Afyon'da kalarak genel durumu yönetecekti. Hava ışırken yola çıktılar.
SABAH Çalköy'e geldikleri zaman, Trikupis, Frangos'un dün Dumlupınar'ı terk ettiğini, Uşak'a yürüdüğünü öğrendi. Çok sarsıldı ama belli etmemeyi başardı.

Uzun uzun haritayı inceledi:

"Şu halde Kızıltaş vadisi yoluyla Murat Dağı'nı aşarak Uşak'a ulaşacağız. Başka yol yok."
Bir kurmay subay, "O korkunç dağda kayboluruz efendim" dedi.

Trikupis duymazlıktan geldi:

"Yürüyüşe geçelim."

Çalköy'den Kızıltaş vadisi yolu üzerinde bulunan Alhören'e doğru yürümeye başladılar. Yağmur başlamıştı.
YİNE sıtma krizi geçiren Fahrettin Paşa bir yamçıya sarılmış titremekteydi. Fevzi Paşa, "Düşmanın batıya kaçabileceği bir tek yer var, Kızıltaş vadisi. Bu yolu hemen kapamanız gerekiyor."

"Ben geliş ime bakarak daha geceden bu emri vermiştim. Üç tümenim de o vadiyi kapamaya gidiyorlar."
"Öyleyse ben 2. Ordu'ya geçeyim. Sen de bir an önce iyileşmeye bak. Kolordunun başına geç."

Gülmeye çalıştı:

"İyileşirim. Çünkü doktorun bu sefer vurduğu sıtma iğnesi galiba katır dozuydu." 3. ALAY KOMUTANI Yarbay Ferit gözlerine inanamadı.
Binlerce Yunanlının içinde kalan 23 erden 17'si, şehit yüzbaşılarının ve arkadaşlarının cesetleriyle birlikte geri gelmişti.
O ko'rkunç kalabalığın içinden nasıl kurtulup geldiklerini an-latamıyorlardı. Anımsamıyorlardı. Gelmişlerdi işte. Yarbay hepsini öptü. Ödül olarak her birine bir çay şekeri parçası verdi. Verecek başka bir şey yoktu. Yüzbaşı Şekip'i ve erlerini törenle vatan toprağına kattılar.

FEVZİ PAŞA, Yakup Şevki Paşa'nın savaş idare yerine gelmişti. İki paşa kucaklaştılar. Kurmaylar paşaların çevresini sardı. Hepsinin yüzü parlıyordu.
Fevzi Paşa'nın açıklamasını dinleyen Yakup Şevki Paşa, "...Yani Afyon cephesini yardık, düşman ordusunu üçe böldük ve dört günde düşmanın iki kolordusunu kuşatacak duruma geldik ha?" dedi. Hayret içindeydi.

Fevzi Paşa güldü:

"Evet paşam."

Yakup Şevki Paşa, "Ben tecrübesiz, kararsız, korkak bir asker değilim.." dedi kendine dargın bir sesle, "..ama ne iddia ettimse tersi çıktı. Neye karşı durdumsa mahcup oldum. Yahu, bu mucizenin sırrı ne?"

Fevzi Paşa, Yakup Şevki Paşa'nın elini okşadı ve sorusunu cevapladı:

"M. Kemal Paşa."

CEPHEYE ÇAĞRILAN Halide Hanım ile Ruşen Eşref zorlukla Afyon'a yetişmişlerdi. İsmet
Paşa, "Tam gününde geldiniz.." diye karşıladı, "..Başkomutan yaşanan olayları sizlerin
yazmanızı istiyordu."

Halide Hanım güldü:

"Bu arada bunları da mı düşünüyor?"
"O neden M. Kemal?"
R. Eşref, "Gazi Paşa'ya görünmemiz gerekmez mi?" diye sordu. "Paşa cephede. 11. Tümen savaş idare yerine gidiyormuş." "Ateş hattı değil mi orası?" "Evet, ateş hattı."
30 Ağustos 1922 Baş kumandan Meydan Savaşı 11. Tümen'in savaş idare yeri, Çalköy ile Selkisaray arasında, sonra Zafer Tepe adı verilecek olan Kara Tepe'deydi.

1. Ordu ve Dördüncü Kolordu Komutanları Başkomutan'a katıldılar. Üç otomobille Dumlupınar-Çalköy yoluyla Kara Tepe'ye hareket ettiler.
Her yandan yanaşan Türk tümenleri Trikupis-Digenis kuvvetlerini Adatepe'ler civarında daracık bir alana sıkıştırıyorlardı. Yolun sol yanına zaman zaman top mermileri düşüyor, sağdan bir Türk birliği kuşatmaya katılmak için yaklaşıyordu. Yağmur artmaktaydı.

23. TÜMEN'i takviye etmesi ve Kızıltaş vadisinin ağzını kapatması için bir tümen yollanmıştı. Hava oldukça kararmış, yağmur şiddetlenmişti. Bu tümenin ileri sürdüğü alay, araziyi tanımadığı ve yağmur yüzünden iyi gözetleme yapamadığı için vadinin 3-4 kilometre güneyinde durdu. Süvariler daha yetişmemişti. Kızıltaş vadisi açık kaldı.

Albay Gardikas, 5. Tümen Komutanı Albay Rokkas'la anlaştı. İki-üç bin kadar askerle birlikte Kızıltaş vadisine çekilerek batıya doğru yürümeye başladılar.
İki tümen komutanı, silah arkadaşları dövüşürken savaş alanından kaçmışlardı.

Bu grup, Türklere yakalanmamak için hiç mola vermeden yürüyecek, yaralananları taşımak için durmayacak, yorulanları beklemeyecek, hastalananları bırakacak, bu vahşi yürüyüşle süvariler gelmeden önce vadinin bitimindeki geçitten geçecekti.

M. KEMAL PAŞA 11. Tümen Komutanı Yarbay Derviş Bey'den taarruzu şiddetlendirmesini, topçuların açığa çıkarak ateş etmelerini istedi. "Baş üstüne."
Derviş Bey topçulara gerekli emirleri verdi, taarruzun başında bulunmak için ileri hatta koştu.

Başkomutanın savaşı ateş hattından izlemesi ve yönetmesi, çevredeki bütün subayları ve askerleri daha da coşturmuştu. Birlikler Zafer Tepe bugünkü düzeniyle Yunan savunma mevzilerine iyice yaklaştılar. Topçular açığa çıkarak ateşe başladılar.

2. Ordu'dan 61. ve az sonra da 16. Tümenlerde geldi, Adatepe'lerin kuzeyindeki ormana ve tepelere yayıldılar. 61. Tümen'in 190. Alayı'ndan Haydar Çavuş Allıören Köyü'nün kuzeyindeki yamaçta şehit oldu.
Otuz bin insan, iki Adatepe ile bu tepelerin kuzeyindeki vadiye yığılmıştı. Yunan askerleri ilerde buraya 'ölüm çukuru' adını vereceklerdi.
Cephane kamyonları vuruldukça, göğe ateş fıskiyeleri yükseliyor, kulakları sakatlayan tarakalar duyuluyordu.

Trikupis'in kurmaylarından Yüzbaşı Kanellopulos ilerde bugünü özetle şöyle anlatacaktı:

"Topçular ile bazı birlikler henüz disiplini koruyorlardı. Kızıltaş vadisi yoluyla kaçmak isteyenler Allıören'e doğru sızmaktaydılar. General Trikupis'in emrine göre, karanlık basana kadar direnilecek, karanlık basınca Kızıltaş vadisinden batıya doğru hep birlikte çekilinilecekti.
Türkler çevremizi kuşatmayı tamamladılar. Acı savaş başladı. Saat 13.30'du.

General Trikupis ve Digenis, bir taş ocağında, heykel gibi duygusuz ve sakin, başlayan faciayı izlediler. Karargâh subayları çevrelerinde oturmuşlar, komutanlarını şarapnel parçalarına karşı koruyorlardı. Trikupis teslim olma önerilerini sürekli reddediyordu.

Saat 16.00'da Türk topçusunun faaliyeti doruğa çıktı. Eriyorduk. Bataryalarımız mahvoluyor, cephane ve yaralı dolu kamyonlar havaya uçuyor, insanlar büyük bir korku içinde ormanlara, yarıklara, kuytulara kaçışıyorlardı. Sinirler boşanmıştı. Bazı komutanlar korkudan çılgına dönmüş askerlerini yatıştırmak için alay sancaklarını açtırdılar. Bir yararı olmadı. Kuzeyden, doğudan yeni yeni Türk birliklerinin yaklaştıkları görülüyordu. Saat 18.30'da bütün toplarımız susturulmuştu. Titreyerek güneşin batmasını bekliyorduk! '
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 26 Ağustos-18 Eylül 1922 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:03

KIZILTAŞ VADİSİ, tabanından ince bir derenin aktığı, iki yanı sık ormanlık bir vadiydi. Silahlanmış köylüler bu vadiden geçen küçük kafilelere saldırıp yok ediyorlardı. Yine küçük bir grup geliyordu. Nefeslerini kesip beklediler.

On beş kadar Yunanlı kaçak soluya soluya yaklaşıyordu. Öndeki subay bir hışırtı duydu, başını çevirdi, köylüleri gördü -ellerinde baltalar, kazmalar, satırlar, tırpanlar, bir de tüfek vardı- "Türkler" diye bağıracaktı, bağıramadı, alnına kurşunu yedi. Köylüler askerlerin üzerine atıldılar.
GÜNEŞ Murat Dağı'nın ardında kaybolup akşam alacası çökerken, top ve piyade ateşi kesildi, askerler süngü hücumuna kalktılar. Çelik süngüler akşam ışığında çakıp sönüyorlardı. M. Kemal Paşa siperin içinde ayağa kalktı. Savaş heyecanı ile doluydu.

Kabarıp taşarak haykırdı:

"Hacianestiii! Nerdesin? Gel de ordularını kurtar!"
HACİANESTİ odasının penceresinden karanlık denize bakıyordu.

General Valettas son bilgileri verdi:

"General Frangos'un emrindeki birlikler Uşak'a çekiliyor. Bazı askerlerin birliklerden ayrılıp küçük gruplar halinde birleşerek batıya doğru kaçtıkları bildiriliyor."
"Trikupis?"
"Bugün ondan hiç haber yok."

Hacianesti'nin omuzlan daha da çöktü. Bütün enerjisi akıp gitmiş gibiydi. İki gündür İzmir'den Uşak'a gitmeye karar veremiyordu.
Bir geminin neşeli düdüğü ikisine de can yakan bir çığlık gibi geldi.
ALBAY GARDİK AS-Albay Rokkas grubu, süvariler yetişmeden geçitten geçmeyi başarmıştı.
Bunun sevinci içinde ilerlerken, 1. Süvari Tümeni yakalayıp çevirdi. Çok kayıp ve esir verdiler. Kurtulabilenler Frangos kuvvetlerine katıldılar.

Korku hepsinin sinirlerini sakatlamıştı.
Savaşan askerleri paniğe uğratmasınlar diye hemen cephe gerisine postalandılar. Yunan ordusuna bir yararları dokunmadı.
KÜÇÜK ADATEPE'de son dakikaya kadar disiplinlerini koruyan az sayıda Yunan askeri vardı. Bunlar arkadaşlarının kaçabilmeleri için kendilerini feda ediyorlardı.

Türk birlikleri bu son çırpınışı da kırdılar ve karanlıkta birbirlerine zarar vermemek için durdular.
Facianın üzerine katran karası bir gece indi. Yağmur daha da şiddetlenmişti. Sağ kalmış on bine yakın subay ve asker, eşya ve cephane yüklü katırlar, 12 dağ topu ve silahlarıyla, sessizlik içinde, Kızıltaş vadisine doğru çekildiler. Bu selin içinde kolordu ve tümen komutanları da vardı.
Türk Alayı'nın 3-4 km. kuzeyinden geçerek vadiye girdiler. Gelenlerin çok kalabalık olduğunu gören köylüler saklandılar.
Süvariler Kızıltaş vadisinin bittiği yerdeki geçitte bekliyorlardı.
EMPERYALİSTLERİN donattığı, emperyalizmin yönlendirdiği Yunan ordusu ezilmişti. Türkiye için yepyeni bir dönem başlıyordu.

Falih Rıfkı Atay 30 Ağustos zaferi için şöyle yazacaktı:

"Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batının pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz"

BUGÜN 2. Ordu'ya bağlı Geçici Süvari Tümeni de Kütahya'ya girmiş, çılgınca karşılanmıştı. Sağ yanı açık kalınca, Eskişehir'deki Üçüncü Kolordu'nun durumu tehlikeye düştü. General Sumilas, "Bir vuruşta koca orduyu üçe ayırdılar.." dedi, "..artık tutunamayız. Ordudan izin isteyerek, biz de geri çekilelim."

Kurmay Başkanı ayağa kalktı:

"Galiba Anadolu maceramız sona eriyor." "Bence sona erdi bile."

31 AĞUSTOS SABAHI Başkomutan, Fevzi Paşa, Afyon'dan gelmiş olan İsmet Paşa savaş alanını gezdiler. Ruşen Eşref de birlikteydi. Hava açılmıştı.
Her yan alan iki kolordu ve beş tümenin topları, kimi yanmış, kimi sağlam kamyon ve otomobiller, arabalar, binlerce silah, gereç, sandık ve eşya, pek çok yaralı, ceset ve ceset parçasıyla doluydu. Sıhhiyeciler yaralıları ve cesetleri topluyor, veterinerler ağır yaralı hayvanları acı çekmesinler diye vuruyorlardı.

Savaş alanı, İki yandan kalabalık esir kafileleri geçiyordu. Bir gün öncenin korkusu gözbebeklerine işlemişti. Çevre dağlar, tepeler, vadiler, böyle kaçaklarla doluydu. Birlikler buraları tarayıp kaçakları topluyorlardı.
Başkomutan İsmet Paşaya, "Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?" diye sordu.

Yunan esirleri

"Düşmanın alabileceği her türlü önlemi felce uğratacak şekilde ve hızla, orduyu hiç durmadan İzmir'e yürütmeyi düşünüyorum."
İsmet Paşa Yunanlıların Trakya'daki tümenlerini Anadolu'ya getirterek İzmir önünde bir savunma mevzii kurmalarından, bu arada İngilizlerin işe karışmalarından çekiniyordu. 2. Ordu Yunan Üçüncü Kolordusu'nun yolunu kesecek şekilde kuzeye yürütülebilir, o kolordu da esir alınabilirdi ama amaç bu değildi: Amaç zaferi tehlikeye düşürmeden, vatanı bir an önce geri almaktı. M. Kemal Paşa bu düşünceyi onayladı.
Kalınt ıların içinde, yerde bir Yunan sancağını görünce, "Yerden kaldırın!" dedi. Yaver Muzaffer, sancağı yerden alıp bir topun üzerine bıraktı.

30 AĞUSTOS akşamı Kızıltaş vadisine çekilmiş olan Trikupis-Digenis grubu, bütün gece, yağmur altında karmakarışık yürümüş, sabaha karşı süvarilerin ve köylülerin ateşini yiyerek epeyce kayıp vermiş, dağılıp iki kola bölünmüştü:

General Dimaras ile 12. Tümen Komutanı Albay Kalidopulos kolu, yaklaşık bin kişiydi. Trikupis-Digenis kolu ise altı-yedi bin subay ve erden oluşuyordu.
İki grubun da yiyeceği yoktu. Çevreyi tanımıyorlardı. Kılavuz bulamıyorlardı. Bütün köylüler köyleri boşaltıp uzağa çekilmişlerdi. Ağaç yaprağı, ot yiyerek Murat Dağı'mn vadileri arasında dolaşıp duracaklardı.

İlk çemberden kurtulmuşlardı ama büyük çemberden kurtulmak mümkün değildi. BAŞKOMUTAN'dan "İleri!" emrini alan Birinci Kolordu karşısında General Frangos kuvvetlerinin direnmesi mümkün değildi. 1 Eylül günü Uşak'ı da bırakarak daha batıya çekildiler.

Buralı Rumlar da uzun bir katarla İzmir'e göçmek üzere Uşak'tan ayrılmışlardı. Katar, vagonların çatılarına kadar insan ve eşya ile doluydu. Askerler çekilirken Uşak'ı yaktılar. İzmir'e kadar yollarının geçtiği her yeri, tüm binaları, camileri, mescitleri yakıp yıkacaklardı. Bağları bile yakmaya çalışıyorlardı. Amaçlan geride kullanılamaz, yaşanamaz bir yangın yeri bırakmaktı.

İlk Türk birliği saat 18.00'de Uşak'a girdi. Ordu ve halk sevinmeyi sonraya bırakarak şehri kasıp kavuran yangınları söndürmeye koştular.28 Birinci Kolordu Komutanı Albay İzzettin Çalışlar, iki yıl önce Uşak'ı Yunanlılara terk etmek zorunda kalan birliğin komutanıydı. Talih ona kaybettiği şehri geri alma mutluluğunu yaşatmıştı. YUNANLILAR Eskişehir'i boşaltarak geriye çekiliyorlardı.

Panayot'un birliği sona kalmıştı. Şehirden çıkmadan önce evleri yağmalayıp yakıyorlardı. Savaşmayı iyice öğrenmiş olan Panayot sonunda birkaç Türk öldürebilmişti. Arka çantasına sığacak küçük ama değerli birkaç şey bulabilmek ümidiyle büyükçe bir eve daldı. Ev sahiplerinin çoğu şehir dışına kaçmıştı. Burası da boştu. Dışından sade, içinden süslü, güzel bir Eskişehir eviydi. Üst kata çıktı.

Odalardan birinde ceviz bir sandık buldu. Evin kızının çeyiz sandığıydı herhalde. Arka çantasını oyalar, kumaş parçaları, dantellerle doldurdu. Hızla aşağı inip sokağa çıktı. Geç kaldığını anladı. Türk askerleri şehre girmişlerdi. Teslim oldu.

Bir yıl sonra köyüne dönünce, sevgilisinin nefret ettiği bir adamla evlenmiş olduğunu görecek, ölmediğine yanacaktı.
BUGÜN General Dimaras-Albay Kallidopulos grubunun takati tükendi. Açlık, yorgunluk ve korku hepsini çok sinirli yapmış, bazıları hayaller görmeye başlamıştı. 12. Ordu'dan küçük bir birliğe rastladılar/ onlar da hiç çatışmadan teslim oldular.

Sırada Trikupis grubu vardı.
HÜKÜMET Kral'ın başkanlığında, Tatoi Sarayı'nda toplanmıştı. Panik halindeydiler. Ordunun durumu hakkındaki söylentiler çok korkutucuydu. Şehirler bir bir elden çıkıyordu. Teodokis, "Dikkafalı aptal Hacianesti ile bu iş yürümez." dedi, "..düşman çok hızlı ve güçlü. Onu ancak yeni ve iyi bir komutan durdurabilir."
"Kim?"

Stratigos atıldı:

"Bence General Trikupis."

Baltacis çok huzursuzdu:


"Ya o da durduramazsa? Düşman İzmir'e akıyor." "Bir öneriniz mi var?"

"Evet efendim. İngiltere aracılığıyla derhal mütareke isteyelim. Hiç olmazsa İzmir elimizde kalır. Yoksa bu gidişle İzmir'i de kaybedeceğiz."
Başbakan Protopapadakis, "Öneriye kat ılıyorum" dedi. Elleri titriyordu. Bakanlar da kabul ettiler. Mütareke isteği Kral'a da uygun gelmişti. Bu yolla Anadolu'dan süpürülmeyi önleyebilirlerdi. Onayladığını belirtti. Savaş Bakanı Teotokis'e, "General Trikupis'in atama kararnamesini hazırlayın.." dedi, "..Telsizle arayarak Başkomutanlığa atandığını bildirin." "Peki efendim."

YUNAN SAVAŞ BAKANLIĞI General Trikupis'i telsizle sürekli aramaya başladı.
Bu mesajı Türk telsizcileri saptadılar ve Cephe Komutanlığına bildirdiler.
General Trikupis ve yanındakiler, bu sırada, Kızıltaş vadisinin çıkışına yaklaşmışlardı. Çıkışta
süvarilere çattılar. Bine yakın kayıp vererek geri kaçtılar.
YUNAN HÜKÜMETİNİN yenilgiyi kabul ederek mütareke için arabulucuk istemesi Atina işgüderi Bentick'ten başlayarak, aşama aşama bütün İngiliz yöneticilerini şaşkınlığa uğrattı.

Haberi her öğrenen çığlık atıyordu:

"Hayır!"
"Hayır!!"
"Hayır!!!"

En çok şaşıran, üzülen, kızan ve bağıran da Lloyd George olacaktı:

"Bu benim iflas etmem demektir."

Türk ordusunun bu kadar kısa zamanda, İngiliz subaylarının 'mükemmel bir savaş makinesi' diye övdükleri Yunan ordusunu ezmiş olmasına inanamıyorlardı.

Yunan dileği, Türklere ulaştırılmak üzere İstanbul Yüksek Komiserliği'ne bildirildi. Yüksek
Komiserlik de Ankara'ya bildirecekti ama Ankara cevap vermeyecekti.

Sir Harold Rumbold General Harington'a sitem etti:

"Bana bir sürpriz beklemediğinizi söylemiştiniz."
"Türkler hepimizi gafil avladılar."

Rattigan çok sinirliydi:

"Bu adamları durdurmak için bir şeyler yapmalıyız. Yoksa Yunanlılarla birlikte biz de yenilmiş olacağız."
Harington "Yunanlılara cesaret vermesi için İzmir'deki bağlant ı subayımıza telgraf gönderdim.." dedi, "..Hacianesti Trakya'dan bir tümen çekti. Bu tümenin de yardımıyla Türkleri Alaşehir hattında durdurabileceklerini sanıyorum."

Sir Harold Rumbold homurdandı:

"Umarım."

Bu zafer yalnız İngilizleri değil, Padişah'ı ve İstanbul hükümetini de çok sarsmıştı. Bu zaferin Türkiye'de yepyeni bir dönem açacağı belliydi.
GENERAL HACİANESTİ Trakya'da bulunan bir tümeni, Fran-gos kuvvetlerini takviye etmesi için gerçekten İzmir'e getirtmişti.
Ama tümen savaşmak istemiyordu. İzmir'de karaya çıkmayı reddetti.

Tümen Komutanı General Skarlatos, ordu karargâhına gelerek durumu bildirince General Hacianesti çıldırdı:


"Ne demek? Derhal gemiye dön, çek silahını ve çıkmayı reddedenleri vur! General, bu tümen karaya çıkacak ve cepheye gidecek!"

General Skarlatos, "Bunlar karaya çıksalar bile.." dedi, "..cepheye gitmez, İzmir'i yağmalamaya koyulurlar. Yenilgiyle ilgili haberler tümenimi bir sürü haline getirdi. Zora baş vurarak bu haydutları karaya çıkarmam için ısrar ediyor musunuz?" "Hepinize lanet olsun!"

İZMİR'e yürüyen küçük kaçak grupları yiyecek istemek için yolları üzerindeki köylere uğruyor, ayak üstü bir şeyler yiyip yola düşüyorlardı. Kimi yerlerde köylüler silahla karşı duruyor ya da çeteler bu kaçakları çevirip temizliyorlardı.

Savunmasız Kuzuluk Köyü'ne yirmi kaçak geldi. Köylüler çeşme önünde toplanmış dertleşiyorlardı. Yunanlıların geldiklerini gören bir kız korku içinde evine kaçtı. İçeri girip kapıyı ve tek pencerenin kepengini kapadı. Yunan askerlerinden biri güzel kızı fark etmişti. Kapıyı, kepengi zorladı ama açmayı, kırmayı başaramadı.

Bir arkadaşı yanaştı:

"O güzel kızı istiyor musun?" " İstemez miyim? Taze incir gibi." "Öyleyse evi ateşe ver. Dışarı çıkar." "Akıllısın."
Kapının önüne saman yığıp ateşledi. Alevler az sonra evi sardı. Annesi kıza dışarı çıkması için, Yunanlıya kıza dokunmaması için yalvarıyordu. Köylüler uzakta toplanmış ağlaşmaktaydılar.

Durum kaçakları eğlendiriyordu. Kız az sonra, yanmamak için ya kapıdan, ya pencereden dışarı atacaktı kendini ve asıl eğlence o zaman başlayacaktı. Keyif içinde beklediler. Kız dışarı çıkmadı, evle birlikte yandı.

TRİKUPİSDİGENİS grubunun dağ şartlarına ve açlığa dayana-bilme gücü kalmamıştı. Subayların çoğu, askerlerin tümü teslim olmak istediler.
General Trikupis bu isteğe bir süre karşı koyduysa da askerin kesin tavrı karşısında teslim olmayı kabul etmek zorunda kaldı. Kılıcını kırdı.
General Digenis ve 13. Tümen Komutanı Albay Kaimbalis, iki kolordunun ve beş tümenin

Esir Yunan Baş komutanı General Trikupis
BAŞKOMUTANLIK, Genelkurmay, Batı Cephesi, 1. Ordu ve Dördüncü Kolordu Komutanlıkları karargâhları Uşak'a yerleşmişlerdi. Uşak hâlâ tütüyor ve şehrin üzerine kül yağıyordu.

Uşak'a getirilen esirler kafilesi yanık kokusu ve yangın kalıntılarıyla dolu yollardan geçmekteydi. Kafilenin önünde iki kolordu komutanı, üç tümen komutanı, arkalarında kolordu ve tümenlerin kurmay başkanları, üst rütbeli subaylar, bunların da arkasında yüzlerce karargâh ve birlik subayı vardı.
Yolların iki yanına, esirleri Uşaklıların tepkilerinden korumak için askerler dizilmişti. Acı ve öfke dolu kadın ve erkekler, askerlerin arasından bağırıyor, küfrediyor, yumruk sallıyor, yüzlerine tüküremedikleri için yere tükürüyorlardı. Birçok subayın yüzüne, yüz yıl geçse bile silinmeyecek bir korku sinmişti. Askeri protokol gereği, galip ordunun komutanları, sadece iki kolordu komutanını, Cephe Kurmay Başkanı da kolordu ve tümen kurmay başkanlarını kabul edecekti. Görevliler önce kurmay başkanlarını kafileden ayırıp Batı Cephesi Kurmay Başkanı Albay Asım Gündüz'ün odasına getirdiler. Yangınlar, yağmalar, cinayetler yüzünden Asım Bey çok kızgındı. Elini vermedi. "Oturun" demedi.

Nefretle bakarak, "Sizleri.." dedi, "..askerlik ve insanlık kaideleri içinde savaşan düzenli bir ordunun kurmayları diye mi, yoksa ahlak ve kanun dışı, kanlı bir çetenin mensupları olarak mı karşılamak lazım? Tereddüt içindeyim."

General Trikupis ve Digenis'i önce Dördüncü Kolordu Komutanı Kemalettin Sami Bey, sonra 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa, daha sonra Cephe Komutanı İsmet Paşa kabul etti. İsmet Paşa, kısa bir konuşmadan sonra, iki kolordu komutanını, M. Kemal Paşa'nın huzuruna götürerek Paşa'ya takdim etti.
ESİRLER Başkomutan'ın masasının karşısındaki iki iskemleye oturdular. Trikupis biraz daha dinç görünüyordu. Digenis bitkindi.

Başkomutan sağına Fevzi Paşayı, soluna İsmet Paşa'yı almıştı. Savaştan konuştular. Salonun sonundaki aralıkta Halide Edip Hanım, Ruşen Eşref, Mahmut Bey, yaverler ve bazı kurmaylar, derin bir dikkatle bu tarihi sahneyi izlemekteydiler. Üç yılda nereden nereye gelinmişti? O şamatacı, acımasız, kibirli Yunan ordusunun yerinde yeller esiyordu. Özerk İyonya yönetimi de, Bizans İmparatorluğu'nu diriltme hülyası da tarihe karışmıştı.
M. Kemal Paşa konuşmanın sonunda, "Hacianesti yerine Başkomutanlığa atandığınızı biliyor musunuz?" diye sordu.

"Hayır."
"Bildirmek için telsizle sizi arıyorlardı."
"Durumumuz bu işte Mareşalim. Yönetim her zaman olayların gerisinde kaldı. Sonuç da tabii böyle oldu."
Utanç içinde önüne baktı.
"Üzülmeyin General. Siz vazifenizi yaptınız. Artık misafirimiz-siniz.."
Ayağa kalktı. Ötekiler de kalktılar. İki general, Mareşal Gazi M. Kemal Paşa'nın karşısında
esas duruşta durdular.
"..Sizin için bir şey yapabilir miyim?"
"Eşime sağ olduğumun bildirilmesini rica ederim. Kendisi İstanbul'da." Başkomutan İsmet Paşaya, "Gerekeni yapın" dedi.
Esir Generaller, M. Kemal Paşa'yı derin bir saygıyla selamlayıp ayrıldılar.

TEĞMEN ŞEVKET EFENDİ'nin güncesinden:

"Uşak'tan geçiyoruz. Şehrin girişinde, Sakarya Savaşı'nda şehit olan Yüzbaşı Basri Bey'in annesi oğlunu arıyordu. Bana da Basrim nerde?' diye sordu. Sendeledim. Sarardım. Doğruyu söyleyemedim, 'Arkadaki alayda' dedim. Kadıncağız sevinç içinde geriye yürüdü. Hepimiz ağladık. Bir anneyi böyle bir yalanla oyaladığım için kendimi hiç bağışlamadım"

1. ORDU KOMUTANI, İkinci Kolordu'yu bugüne kadar ihtiyat kuvveti olarak savaş dışında tutmuştu. Bugün İkinci Kolordu'yu da cepheye sürerek savaşa soktu.
4. Tümen'den Ömer Çavuş'un beklediği an gelmişti sonunda. Takımını çok iyi hazırlamıştı.

Askerini topladı:

"Bana bakın! Sekiz ay durmadan eğitim yaptık. Bütün o çalışmalar işte bugün içindi." Öğleden sonra savaşa girdiler. Gördükleri eğitimin hakkını verdiler. Karşılarındaki birliği ezip dağıttılar. Düşman döküntülerini toplayarak ilerlediler. İyi yer tutan bir Yunan artçı birliği ilerlemelerini durdurdu.

Bir tepeye yerleşip ateş savaşına başladılar. İki yan da cephaneye kıyıyordu. Savaş alanında duyulması imkânsız sesler işiten Ömer Çavuş geriye baktı, inanamadı:

Genç, yaşlı köylüler, ellerinde güğümler, testiler, içi tepeleme üzüm dolu sinilerle, savaşan askeri serinletmek için kızgın savaşa aldırmadan, tepeye çıkıyorlardı.

Her yandan uyarılar yağdı:

"Geri gidin!" "Çekilin burdan!"
"Kaçılın!"

Duymadılar ya da dinlemediler. Getirdikleri çoban armağanlarıyla savaşan askerlerin arasına dağıldılar. Ömer Çavuş'un yanına se-kiz-dokuz yaşında, yeşil gözlü bir kız sokulmuştu.

Su dolu bir maşrapa uzattı:

"Buyur ağam iç, susamışsındır."
Halkın can ve sevgi cömertliği, Ömer Çavuş'a dokundu, ağlayası geldi. Bu halk için ölmeye değer diye düşündü. Serseri mermilerden korumak için elini küçük kıza siper etti.

YUNANLILAR kaçıyor, Türkler kovalıyordu.

Bir Türk telsizi Yunan telsizlerine sürekli şu mesajı yollamaya başlamıştı:


"Yunanlılar, tarihinizden utanın. Kaçmayın da savaşalım!"

2. Tümen Komutanı Albay Gonatas orduya şu raporu verdi:

"İskelet halini almış birliklerin kalanı da saatten saate dağılmaktadır. Karmakarışık bir kaçak sürüsü, İzmir'e ulaşmaktan başka bir şey düşünmeksizin batıya doğru akıp gidiyor. Açlık bu felaketi tamamlıyor!'

İzmir'i kaçak askerler ve göçmenler kaplamıştı. Sokaklar onlarla doluydu. Metropolit Hrisostomos Türklere karşı İzmir'i korumaları için serseri kaçaklara silah dağıtıyordu.

Stergiadis Metropolit Hrisostomos'a çıkıştı:

"Serserilere silah dağıtacağınıza, göçmenlere yiyecek ekmek, kalacak yer bulun! İnsanca bir iş yapın!"

Üçüncü Kolordu kayıp ve esir vererek, zorlukla Bursa'ya doğru çekilmekteydi.

Yunan esirleri

İSMET PAŞA Frangos kuvvetlerinin arkasını keserek bu kuvvetleri esir etmek ve işi bitirmek istiyordu. Telsizle Süvari Kolordusu'na, Kula-Alaşehir hattını savunmaya hazırlanan Frangos kuvvetlerinin arkasına, Salihli'ye hareket etmesini emretti. İzmir'e çekiliş yolu kesilecek olan Frangos kuvvetlerinin yapacağı tek şey teslim olmaktı.

Süvari Kolordusu'nun tümenleri Kula üzerinden Salihli'ye hareket ettiler.
Telsizle verilen emir, İngilizlerin büyük savaş gemilerinden birinin telsizi tarafından saptandı.
İngilizler bu bilgiyi hemen Yunan Ordu Karargâhına geçtiler.
Ordu Frangos'a bildirdi.
General Frangos gerekli önlemleri alacak, kuvvetleri esir olmaktan kurtulacaktı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 26 Ağustos-18 Eylül 1922 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 22:03

AKINCILAR, çeteler, köylüler, Yunanlılar için cephe gerisini de cehenneme çevirmişlerdi. Ordu kurallara uyuyordu. Ama çeteler ve köylüler için kural, halka kötü davranmış Yunan subaylarını ve askerlerini yakaladıkça temizlemekti.

Yunanlılarla işbirliği yapanların büyük bölümü, göçen Rumlarla birlikte gidiyorlardı. Balıkesir şehrini Demirci Akıncıları geri aldılar.
YUNAN HÜKÜMETİ General Trikupis'in esir düştüğünü ancak 6 Eylülde öğrenebildi. Başkomutanlığa General Polimenakos'u atadı.
General Valettas ve Albay Passaris görevlerinden alınarak yerlerine Albay Pallis ve Albay Sariyanis getirildi. Kader bu iki iddialı kurmaya Yunan ordusunun kaçışını düzenlemek görevini uygun görmüştü.

Gemi bulabilen İzmir Rumları Yunanistan'a geçmeye başladılar.
ÇEKİLİRKEN Alaşehir'i de bütünüyle yakmışlar, halkın çoğunu, kadın-çocuk ayırmadan öldürmüşlerdi. Savaşı yine kıyıma çevirmişlerdi.
Bir birlik için için yanan ateşleri söndürmeye çalışıyordu. Bir köşede nasılsa sağ kalmış üç-beş kadın, birbirlerine sokulmuş, ışığı tükenmiş gözlerle, bir zamanlar mutluluk ve ferah içinde yaşadıkları harabeye bakıyorlardı.

Beş-on kişilik bir esir kafilesi geçti. Giysileri parça parça, dudakları şiş, yüzleri kir içindeydi. Çeşmeden su içmek istediler. Muhafız asker izin verdi. Esirler su içerken kadınlarda bir hareketlenme oldu. Birbirlerine esirlerden birkaçını göstererek fısıldaştılar. Herhalde bu insan kalıntılarından bazılarını tanımışlardı. Birdenbire, öfke çığlıkları atarak esirlerin üzerine atıldılar, seçtikleri esirleri, anlatılamaz bir kin ve inanılmaz bir hızla paralayıp öldürdüler. Kimse araya giremedi.

BÜYÜK KOMUTANLAR Adala'daki 2. Ordu Karargâhında, törenle karşılandılar. Yakup Ş evki Paşa M. Kemal Paşa'nın önüne geçti.

Elini uzattı:

"Paşam! Sen haklı çıktın. Ver elini öpeyim."

M. Kemal Paşa sarıldı:

"Estağfurullah. Ben sizin ellerinizden öperim." "Bu zafer senin azmin sayesinde kazanıldı."
"Hayır Paşam, milletin gayreti, sizin emeklerinizle kazanıldı. Bu zafer hepimizin." Yakup Şevki Paşa, "Sana son bir kez daha itiraz edeceğim." dedi, "..Hayır! Benim gibilere kalsa daha yerimizde sayıyorduk. Sen bu millete Allah'ın bir lütfusun." 4° İSTANBUL'da işgal kuvvetleri komutanları toplantı halindeydi. Türk ilerleyişini gösteren durum haritasına bakan General Charpy, "Süvariler yarın İzmir'e girer" dedi. "Bu hızla piyadeler de."
"On dört gün içinde iki yüz elli bin kişilik bir orduyu hemen hemen yok edip 400 km. yol almak, olağanüstü bir olay."

Harington içini çekti:

"Tarihin en büyük çöküntülerinden biri bu. Bunu gerçekleştiren ordu birkaç gün sonra Çanakkale'de tarafsız bölge sınırına dayanacak." ma "O zaman ne yapacağız?" "Hamlet'in dediği gibi: İşte sorun bu."

İSMET PAŞA, 'alınan top sayısının 300'ü, esir sayısının 15.000'i geçtiğini, bu sayının sürekli arttığını' açıklamıştı. Fevzi Paşa da 'Yunan ordusunun can kaybının 100.000 olarak hesaplandığını' söyledi. Bir sessizlik oldu.

M. Kemal Paşa, "Savaşmak istemedik." dedi, "..davamızı görüşme yoluyla çözmek için her yola başvurduk. Yusuf Kemal Bey'i, Fethi Bey'i Avrupa'ya yolladık. Barış istememizi zaafımıza yordular. Sonuç alamadık. Vatanımızı kurtarmak için silaha sarıldık. Bu dehşeti atlattıktan sonra, bir gün Yunanlıların da gerçekleri anlayacaklarını ve dost olacağımızı düşünüyorum. Çünkü bizim insanımız kinci değildir, barışın değerini bilir. Barıştan güzel ne var?"

HALİDE EDİP HANIM, Ruşen Eşref Onaydın ve Binbaşı Kemal Bey otomobille Adala'ya yetişmeye çalışıyorlardı. Binbaşı birden, şoföre, "Dur!" diye bağırdı.
Araba yavaşlayıp durdu. Binbaşının dikkatini esir bir Yunan subayını geriye götüren bir asker çekmişti. Yunan subayı eşeğe binmişti. Asker yayaydı. Asker binbaşıyı görünce selam verdi. Yunan subayı eşekten indi. Hasta suratlı biriydi.
"Kim bu?"
"Bir esir."
"Nereye götürüyorsun?" "Geriye. Alay karargâhına."

Binbaşı kızdı:

"Ulan sen bunun seyisi misin, hizmet eri misin? Hayvana sen bin, o yürüsün."
Asker, üçünün de yüreğini titreten bir iç temizliğiyle, "Hiç olur mu komutanım.. " dedi, ".. o şimdi ocağından kopmuş bir gurbet adamı. Misafir. Bana emanet."
Binbaşı gözlerinin dolduğunu belli etmemek için başını çevirip şoföre, "Yürü!" diye bağırdı. Araba hareket etti. Asker selam durdu.

Sonra Yunan subayına eşeğe binmesini işaret etti:

"Haydi bin çorbacı. Akşam karavanasına yetişelim. Aç kalma." Yola düştüler.

TÜRKİYE bir büyük bayram yerine, Türkler bayram çocuklarına dönmüştü. Bütün İslam ülkelerinde ve sömürgelerde de Türk zaferi kutlanıyordu.

Gandhi çarpıcı bir demeç verdi:

"Haydi beni bir daha tutuklaym İngilizler! Ama tutuklamak ve öldürmekle iş bitmiyor. İşte, öldü sanılan Türkler, cenaze törenleri için hazırlanan tabutlarını kaatillerinin başlarına geçirdiler."

Mehmet Ali Cinnah da Londra'da bir basın toplantısı yaparak şunları söyledi:

" İngiliz hükümeti barış için Mustafa Kemal Paşa'ya yardımcı olabilirdi. Ama olmadı. Tersine savaşı körükledi. Biz Hint Müslümanları, o kazansın diye durmadan dua ettik. Şimdi de kazandığı için Allah'a hamdediyoruz. Kazanan yalnız Mustafa Kemal Paşa değildir, bütün esirler dünyasının zaferidir bu. Zindabat Mustafa Kemal!"

TATOİ SARAYI'nın loş salonunda Kral ve Başbabakan Protopa-padakis oturuyorlardı. Protopapadakis, "Ordu kaçıyor.." dedi, "..Hükümetim dağıldı, toplayamıyorum. Atina kaçak göçmenlerle doluyor. Panik her yana yayılıyor. Belki Kalogeropulos gibi tecrübeli birinin kuracağı yeni bir hükümet duruma hâkim olabilir efendim." Sustu.

İzmir'de durum korkunçtu. Askerler, askeri yönetim, Stergiadis, Naipzade Ali, Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa, işbirlikçi Türkler, Rum cemaati önderleri, hepsi, İzmir'i terk etmişlerdi.
8 Eylül gecesi İzmir hükümetsizdi.

Silah seslerinden ve bağırışlardan arka ve ara sokaklarda çatışmaların olduğu anlaşılıyordu. MANİSA MİLLETVEKİLİ Süreyya Yiğit ile Mediha Hanım'ın düğünleri de, 8 Eylül akşamı, Dikmen'de yapıldı. Ankara'da 200 davetliyi alacak bir yer yoktu. Süreyya Bey'in evinin büyükçe bahçesine çadırlar, çardaklar kuruldu. Bir saz takımı tutuldu. Gündüz nikâh kıyıldı.
Akşam Başbakan Rauf Bey, bakanlar, birçok milletvekili ile yakın komşular gelmeye başladılar. Ailesi Ankara'da olanlar aileleriyle geliyorlardı. Çok güzel bir yaz gecesiydi.

Zübeyde Hanım da Fikriye ile geldi. Hanımlar ve erkekler karşılıklı oturdular. Haremlik selamlık, kaç göç gibi âdetler bitiyordu. Düğün başladı. Sofralar kuruldu. Zafer haberleri dolayısıyla herkes neşeliydi. Düğün neşe içinde sürerken bir süvari geldi. Başbakana bir
telgraf getirmişti. Başbakan telgrafı okudu, M. Müfit Bey e uzattı, o da gülerek okuyup Yunus Nadi Bey'e uzattı.

Kalabalık çok meraklanmıştı:

"Ne oluyor?"

Telgraf Türk süvarilerinin İzmir yakınında olduklarını, sabah İzmir'e gireceklerini bildiriyordu. Topluluk sevinçten çılgına döndü. Erkekler bellerindeki tabancaları çekip havaya ateş etmeye başladılar. Dikmen'den ve şehirden de cevaplar geldi. Saz takımı İzmir marşını çalmaya başladı. Haber şaşırtıcı bir hızla yayıldı. Çevredeki halk düğün evine koştu. Bunları, 'Dikmen'de millet düğünü olduğunu duyan' şehirliler izleyecekti. Kimse uyumadı, silah sesleri, sevinç naraları, davul zurna sesleri susmadı. Davetli sayısı sabah binleri aşmış, bahçeye sığmamış, Dikmene yayılmıştı. Kimi getirdiği koyunu kesiyor, kimi ateş yakıyor, kimi evinde ikram edilecek ne varsa alıp getiriyor, ortaya saçıyordu. Süreyya Bey'in 'acaba güzel bir düğün olur mu' diye kaygılandığı düğün, unutulmaz bir millet düğünü olmuştu. Kimse dağılmadı. İzmir'den haber beklediler.

SÜVARİ KOLORDUSU 9 Eylül Cumartesi sabahı iki kol halinde marşlar söyleyerek İzmir'e yürümeye başladı.
1. ve 2. Süvari Tümenleri Bornova-İzmir yolunda ilerliyorlardı. Hava mis gibi İzmir kokuyordu.

Direnen küçük birlikleri kılıçtan geçirerek İzmir'e girdiler. Önde 2. Tümen'den 4. Alay'in Komutan Yardımcısı Yüzbaşı Şeref İzmirli ve birliği vard ı. Kader bu yüzbaşıya da, o kadar istediği 'İzmir'e ilk giren süvari' olmak mutluluğunu nasip etmişti. Öncüyü, tümenin öbür alayları izledi. Binlerce süvari, kılıç çekmiş olarak, kordonboyunu doldurmuş kaçak Yunanlı askerler, göçmenler, Rumlar, Ermeniler, vatandaşlarını korumak için karaya çıkmış olan İngiliz, Fransız ve İtalyan subay ve askerleri ile bağıran, dua eden, ağlayan Türklerin arasından, minarelerden yağan sala sesleri altında, dörtnala, nallarından kıvılcımlar saçarak, heybet ve haşmetle geçtiler.

Hükümet konağına Türk bayrağını Yüzbaşı Şeref, Kışlaya Yüzbaşı Zeki Doğan, Kadifekale'ye Asteğmen Besim çekti.
Kendinden geçmiş İzmirliler Konak Meydanı'nı doldurmaya başladı.
Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin Paşa, karargâhı ve 14. Süvari Tümeni ise, Menemen yolundan geldiler. Karşıyaka'nın yahbo-yuna çıkmak için denize inen sokaklardan birine girdiler.

İzmirliler bugün için sakladıkları bayrakları çıkarmışlardı. Her yer bayraktı. Genç kızlar pencerelerden süvarilerin başına çiçek, konfeti, gülsuyu serpiyor, gelin telleri atıyorlardı. Kaldırımları dolduran halk, ağlıyor, alkışlıyor, çılgınca bağırıyor, bazıları komutanların, süvarilerin çizmelerini, özengilerini öpmeye çalışıyordu.
Sokağın yalıboyuna açılan ağzında uzun boylu bir gölge belirdi. Fahrettin Paşa'nın gözleri doldu. Annesiydi bu. Atından atlayıp koştu.

Kucaklaştılar:

"Fahrim!" "Anam!"

Karşıyaka iskelesinin yanına bir dağ topunu yerleştirdiler. 21 pare atışla güzel İzmir'i selamdılar.
BÜYÜK KOMUTANLAR Belkahve'den dürbünle Güzel İzmir'e bakıyorlardı bu sırada.
M. Kemal Paşa nice sonra dürbünü indirdi. Yüzüne akşam güneşinin altın ışığı vuruyordu, İsmet Paşa'ya, "Biliyor musun, bir rüya görmüş gibiyim" dedi.

"Haklısın. Bu kadar mucize, olağanüstülük, harikalık ancak bir rüyada yaşanabilir."
Hava kararana kadar Belkahve'de kaldılar. Nife (yeni adı Kemal Paşa) döndüler. Tek katlı bir ev M. Kemal Paşa için hazırlanmıştı. Paşa'yı girişteki sofada beyaz başörtülü kadınlar karşıladılar. Hayal gibiydiler. Diz çöktüler, sarılıp dizlerinden öptüler, başörtülerinin ucuyla çizmelerinin tozunu alıp sürme gibi gözlerine sürdüler. Gözlerinden minnet yaşları akarak kalktılar, el bağladılar.

Büyük gaz lambalarının aydınlattığı bir odanın kapısı açık duruyordu. Gazi Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Mahmut Soydan, Halide Edip Hanım, Ruşen Eşref ve Salih Beyler odaya girdiler. Halı kaplı alçak sedirlere oturdular.

Hayal kadınlar tepsilerle yemek taşıdılar. M. Kemal Paşa'ya, bir küçük tepsi içinde içki de getirdiler. Teşekkür edip geri gönderdi. Daha içilecek zaman değildi.
Bir sevinç yorgunluğu çökmüştü üzerlerine. Paşa, "Yahu.." dedi, "İzmir'e girdiğimiz akşamdır bu. Bu kadar sessiz oturulur mu? Bari şarkı söyleyelim."

Kendi bir şarkıya başladı:

"Yine bir gülnihal..." Bilenler neşeyle katıldılar.

AKŞAM gazetesinin önü, itişen, çekişen, kaynaşan, bağıran İstanbullularla doluydu. Ordunun İzmir'e girdiğini yazan gazete kapışılıyordu.

Manşet şöyleydi:

"Elhamdülillah İzmir'e kavuştuk"

Falih Rıfkı Atay ikinci kattaki odasında, Yakup Kadri'ye telefonla bilgi veriyordu:

"Hiç durmadan basıyoruz, yetiştiremiyoruz. Halk çılgın gibi kapışıyor. Gerekirse sabaha kadar basacağız."

Gazete dağıtıcısı çocuklar "İzmir'e girdik!" diye çığlık atarak şehre yayılmışlardı. İstanbul en mutlu akşamlarından birini yaşamaktaydı.

Akşam gazetesinin manşeti:

"Elhamdülillah İzmir'e kavuştuk"

AYAFOTİNİ kilisesi tamamen doluydu. Ağlayanlar çoktu. Cenneti kendi elleriyle cehenneme çevirmişlerdi.

Metropolit Hrisosto-mos'un sesi titriyordu:

"Kardeşlerim!
Tanrı, bu dar kapıdan geçmemizi istiyor. Bizi acıyla tecrübe, ateşle terbiye ediyor.. "

İçeriye bayram eden Türklerin söylediği bir marş sızdı:

"İzmir'in dağlarında çiçekler açar Altın güneş orda sırmalar saçar.."
"..Ümidinizi kesmeyin. Dua edin..."

Yakıcı bir haykırış kiliseyi çınlattı:

"Kako hronis nahis Georgis!" (Kahrolsun [Lloyd] George!)
NİF'te şarkılar sürüyordu. Fevzi Paşa söylenen şarkıları bilmediği için katılamıyordu ama tempo tutarak neşeye ortak oluyordu.
Binbaşı Seyfi Akkoç kapı aralığından işaret ederek Salih Bo-zok'u dışarı çağırdı. Salih Bozok on saniye sonra geri döndü.

Yüzü öğle güneşi gibi parlıyordu:

"Bir öncü birliğimiz de Bursa'ya girmiş."

Mahmut Soydan bütün sesiyle bir şarkıya başladı:

"Bursa'nm ufak tefek taşları..'.'
Hepsi yeni bir coşkuyla katıldılar.
SAİT MOLLA bu gece evinde kalmaktan korktu, Rıza Tevfik'e geldi. Üniversite öğrencilerinin, Bakırköy'de Cenap Şahabettin'in, Beyoğlu'nda Ali Kemal'in evinin önünde toplanıp eğlendiklerini duymuş, sinirleri bozulmuştu. Konyak içiyor ve dertleşiyorlardı. Çökmüş haldeydiler. Dışardan sokaklara dökülmüş Türklerin neşeli bağırtıları, gülüşleri geliyordu.
Sait Molla, "Birkaç gün daha bekleyip İngilizlere sığınmaktan başka çare yok" dedi. "Evet, burası bizim için bitti."

Sait Molla inledi:

"Yoksul Türk bunu nasıl başardı?"

9 EYLÜL günü İzmir'de ne sıkıyönetim ilan edildi, ne sokağa çıkma yasağı. Süvariler şehri denetim altına almışlardı. Türkler geç saatlere kadar zaferi kutladılar. Şehir gece yarısından sonra sessizliğe gömüldü.

Süvari Kolordusu'nun ağırlıkları geride kalmıştı. Gece saat 03.00'te İzmir'e girdi. Kolordunun bandosu da ağırlıklarla birlikte gelmişti. Denizi görür görmez bando aşka gelip İzmir Marşı'nı çalmaya başladı. Şehir yeniden uyandı.
Kutlamaya doymamış olan millet yeniden giyinip sokaklara döküldü. Sabaha kadar eğlendiler.

PAŞALAR 10 Eylül 1922 Pazar sabahı İzmir'e geldiler. Hükümet konağına indiler. Konak Meydanı silme doluydu. Kurbanlar kesiliyor, halk bir an bile susmadan sevinç çığlıkları atıyordu. Kalabalığın arasından geçirilip kışlaya götürülen esirler "Zito Mustafa Kemal!" diye bağırıyorlardı.
Metropolit Hrisostomos kaçmamıştı. M. Kemal Paşa'yı görmek için konağa geldi ama Nurettin Paşa ile görüşebildi. Nurettin Paşa Hrisostomos'u azarladı, yerine bir vekil bırakarak görevinden çekilmesini istedi.
Hrisostomos konaktan çıktı, meydandaki insan denizinin içine karıştı. Halk Hrisostomos'u linç etti.

BUGÜN Peyam-ı Sabah gazetesinde de Ali Kemal'in son yazısı yayımlandı:

"Gayeler birdi ve birdir"

Mihran Ali Kemal'in ortaklığına da, yazılarına da son verdi.
Damat Ferit de gizlice İstanbul'a gelmişti. Eşinin mücevherlerini, konakta bulunan yükte hafif pahada ağır küçük eşyaları alıp yeniden ve sessizce Avrupa'ya kaçacaktı.

İKİNCİ KOLORDU KOMUTANI İzzettin Çalışlar Paşa, kısa bir süre için İzmir'e askeri vali olarak atandı.
Karargâhıyla hükümet konağına yerleşti. Yüzbaşı Faruk'u bekleyen binlerce çapraşık iş vardı. Onca işin arasında Yüzbaşı Vedat'a 'iyi olduğunu belirten' bir telgraf göndermeyi becerebildi. Yüzbaşı Vedat bu bilgiyi Nesrine ulaştırırdı.
Halk sevinç içinde ama görevliler ateş üzerindeydi. Çekilirken her yeri yakan Yunan/Rum karakteri, İzmir'i Türklere sağlam bırakır mıydı? Bu hainliğe fırsat vermemek için herkes tetikteydi.

M. KEMAL PAŞA, İzmirlilerin armağanı olan çiçeklerle süslü otomobille Karşıyaka'ya hareket etti. Bir gecelik olsun dinlenmeyi hak etmişti. Otomobilin önünde ve arkasında mızraklı süvariler vardı.

Kordonboyu, eşyalarının başında bekleyen Rum göçmenlerle doluydu. Önlerinden bir zafer meşalesi gibi geçen M. Kemal Paşa'ya öfke ve hayranlıkla bakıyorlardı. O efsane insan şu sarışın, yakışıklı, genç adam mıydı? Ah Hriste ke Panaya!
KARŞ IYAKALILARIN M. Kemal Paşa için hazırladıkları evin önü, bahçesi, beyaz başörtülü, maşlahlı her yaştan kadınlar ve fesi atıp kalpak giymiş erkeklerle doluydu. Paşa'yı görenler ağlamaya başladılar.
Birkaç basamakla çıkılan mermer girişin üzerine bir Yunan bayrağı serilmişti.

Paşa sordu:

"Bu niçin?"

Heyecan içinde açıkladılar:

"Kral kalacağı eve, bizim bayrağımızı çiğneyerek girmişti." "Ne olur Paşam, siz de onun gibi yapın!" "Öcümüzü alın!"
Bir kadın gözlerinden yaş inerek, "Lütfen" diye yalvardı. Kral'ın kaba davranışı kadınları çok kırmış olmalıydı. M. Kemal Paşa, "Sizi anlıyorum.." dedi, "..ama o bir milletin timsalini çiğnemekle hata etmiş. Ben o hatayı tekrar edemem."

Muzaffer'e döndü:

"Kaldır çocuk."

Muzaffer bayrağı topladı.
Bu görgü farkı zarif Karşıyaka hanımlarını büsbütün ağlattı.
FRANG OS kuvvetleri donanmanın desteği ile Çeşme'ye çekiliyordu. Sumilas, Fransız subayların engellemesi üzerine Bursa'yı yaka-madan bırakmış, Mudanya'ya ulaşmaya çalışıyordu.

Askerler parça parça Yunan adalarına ve Tekirdağ'a kaçırılıyor-lardı. Yarbay Yani Papadimas Midilli Adası'nda görevliydi. Adaya gelen askerleri görünce siniri bozuldu. Orman yangınından kaçıp kurtulmuş hayvan sürüsüne benziyorlardı. Yenilginin şiddeti onurunu kırdı.
Tabancasını şakağına dayadı ve tetiği çekti.
ORDU eridikçe Atina'daki yılgınlık da artıyordu.

Kalogeropulos hükümeti kurmayı başaramamıştı:

"Kimse görev kabul etmiyor efendim. Aldığım bilgiler bazı subayların bir darbe yapacağını gösteriyor."

Kral'ın yüzü daha da sarardı:

"Kim bunlar?" » "Albay Plastiras ve arkadaşları." "Bu hareketi durduramaz mıyız?"

Kalogeropulos boynunu büktü:

"Hangi kuvvetle?"

Y. KADRİ, F. Rıfkı bir gemide yer bulup İzmir'e geldiler. M. Kemal Paşa'nın karargâhının nerede olduğunu Binbaşı Şeref İzmir'den öğrenip oraya koştular. Süresi dolan herkes gibi o da bir üst rütbeye yükseltilmişti. Tecrübeli, başarılı çavuşlar da teğmen yapılmıştı. Gazi Çavuş, Ömer Çavuş da, Teğmen Gazi Efendi, Teğmen Ömer Efendi olmuşlardı. Mareşal Fevzi Çakmak Halide Hanım'ı da 'çavuş' yaptı.

Başkomutanın karargâhı kordonda, üç katlı, beyaz bir evdi.
İçerisi çok hareketliydi.
Önce İsmet Paşa'yı görebildiler. Y. Kadri'nin elini sıkarken, "İzmir'de görüşeceğimizi söylemiştim" dedi.
Büyük bir mutlulukla gülüştüler.

M. Kemal Paşa'nın kapısının önünde müttefik subayları, konsoloslar, yabancı gazeteciler içeri girmek için bekliyorlardı. İki yazarı herkesten önce kabul etti. Millici basına büyük önem veriyordu. Çok neşeliydi. "Biliyor musunuz.." dedi, "..bizimkiler, Yunanlıların 11. Tümenini, komutanıyla birlikte Mudanya önünde sıkıştırıp esir ettiler."

UĞURSUZ 11. Tümenin Komutanı General Kladas, Kurmay Başkanı, iki alay komutanı ve öteki esir subaylar, Mudanya'da, Deli Halit Paşa, Şükrü Naili Paşa ve bazı tümen komutanlarının önünde, esas duruşta duruyor, korkuyla bakıyorlardı. Geri çekilirken yalnız orduyla değil, silahlanmış halkla da çarpışmak zorunda kalmışlardı. Halkın sertliği subayları da erleri de çok yıldırmıştı.

Dışardan halkın öfkeyle bağırdığı duyuluyordu. Ne istediklerini anlamak için Türkçe bilmeye gerek yoktu. Deli Halit Paşa, tercümana, "Söyle şunlara.." dedi, "..korkmasınlar. Kendilerini halka teslim edecek değiliz."

General Kladas "Zito Mustafa Kemal!" diye fısıldadı. Korku ve yorgunluktan sesi çıkmıyordu. Esir alınan dördüncü tümen komutanıydı. Subayları ile birlikte Ankara'ya gönderilecekti.

BU SIRADA üç tümen komutanı ile 220 Yunan subayı, düzenli bir biçimde sıralanmış, başta muhafızların komutanı Teğmen Rıfat Erdal, iki yanda birkaç muhafız er, istasyondan TBMM'ye doğru yürüyorlardı. Bu ilk esir kafilesiydi. Afyon'dan Sarıköy'e kadar yürümüş, Sarıköy'den trenle gelmiş lerdi. General Trikupis ve Digenis bir tepkiyle karşılaşmamaları için Sincan'da trenden alınıp arka yoldan Sarıkışla'ya getirilmişlerdi.
Yolun iki yanı, Ulus Meydanı, Millet Bahçesi Ankaralılarla doluydu. Meclis balkonunda da milletvekilleri vardı.
Taş atan, saldıran, tüküren yoktu ama halkın arasından lanetlenerek geçiyorlardı. Rıfat Erdal'ın işareti üzerine, TBMM'nin küçük, gösterişsiz binasını selamlayarak ilerlediler. Sarıkışla yoluna döndüler.

Esir Yunan komutanlar
İZMİR'de korkulan oldu.
Frenk mahallesinde birkaç yerde birden yangın çıktı. Hızla Kordon'a kadar yayıldı. İtfaiye ve ordu, yangınları söndürmeye yetişemedi. İzmir'in yarısı kül olacaktı.

M. Kemal Paşa'nm karargâhı, Uşaklıgiller ailesinin kızı Latife Hanım'ın ısrarlı ricası üzerine Göztepe'deki büyük köşke taşındı. Bu olay Latife Hanım'ı çok mutlu etti. Paşa'ya hayrandı, boynundaki madalyonda resmini taşıyordu. Çetelerin ve akıncıların görevleri sona ermişti.
Demirci Akıncıları Balıkesir hükümet konağı önünde toplandılar. Silahlarını, fişeklerini ve el bombalarını ordu ambarına bırakmışlardı. O korkunç görünüşlü akıncılar yeniden sıradan köylüler olmuşlardı. Yakup Şevki Paşa ve karargâhı bu veda töreninde bulunmak için konağın merdivenlerinde yerlerini aldılar.

İbrahim Ethem Bey kısa bir veda konuşması yaptı:

"Akıncı kardeşlerim! İşimiz bitti. Veda vakti geldi. Şimdi, verdiğimiz söz gereği, bir teşekkür bile beklemeden köyünüzün yolunu tutun ve sabana yapışın. Siz savaşırken köyünüz yakılmış, eviniz yağmalanmış, aileniz kayba uğramış olabilir. Tevekkülle karşılayın.

acısı belki bazı hainleri zengin hatta mevki sahibi olmuş görebilirsiniz. Bir gün, hizmetinizi küçümseyenler bile çıkabilir. Bütün bunları ölüme meydan okumuşların vakarı ile seyredin. Ancak vatanın kurtuluşunda payı olanların duyabileceği o engin hazzı, hiçbir şeye değişmeyin. Çünkü bu hazzı vatanın kurtuluşunda payı olanlardan başka hiç kimse duyamaz." Helalleşmek için akıncıların arasına karıştı.

FRANGOS kuvvetlerinden son asker 16 Eylül gece yarısı Çeşme'de gemiye binmişti. Üçüncü Kolordu'nun birlikleri de kayıp vere vere zahmetle Erdek'e kadar çekildi. Buradaki son Yunan askeri de 18 Eylül günü gemiye bindi.

Anadolu'da esirler dışında tek Yunan ve Rum askeri kalmamıştı.
Şimdi üç yıldan fazla sürmüş yaman mücadelenin son ve en önemli evresine gelinmişti. Asıl düşmanla hesaplaşılacaktı. Milli Mücadele içinde İngilizlerle 15 kez çarpışılmıştı. Bunlar küçük çarpışmalardı. Şimdi son ve kesin bir çarpışma yaşanacak, belki de savaşılacaktı.553 NURETTİN PAŞA, "Bence derhal Çanakkale ve İstanbul üzerine yürüyerek İngilizleri de defedelim" dedi.

İsmet Paşa Nurettin Paşa'nın kolunu tuttu:

"Ben size bir şey söyleyeyim mi? Osmanlı İmparatorluğu'nu da Enver Paşa'nın buna benzer hesapsız ve aceleci niyetleri yıktı. Zafer sırça kadehe benzer. Ancak dikkatle kullanılırsa işe yarar. Yoksa kırılır. Bir daha da eski hale getirilemez."
M. Kemal Paşa, "Çanakkale'ye yürüyeceğiz.." dedi, "..ama savaş aramak için değil. Müttefikleri, özellikle de İngilizleri, istediğimiz gibi bir mütarekeye zorlamak için. Eğer İngilizler savaşmayı göze almışlarsa, ilk ateşi onlar açsınlar. O zaman savaşırız."

Fevzi Paşa doğruldu:

"Çanakkale üzerine yürüyüşü Yakup Şevki Paşa idare etsin."
M. Kemal ve İsmet Paşalar güldüler. Başkomutan, "Çok iyi olur.." dedi, "..tam onun titizliğine uygun bir iş."

İki savaşçı:

Churchill ve Lloyd George

TÜRK BİRLİKLERİNİN Çanakkale'ye yaklaştıkları haberi üzerine İngiliz küçük kabinesi toplandı ve bazı kararlar aldı. En önemlisi, 'bir Türk birliği tarafsız bölge sınırını aştığı takdirde, silahla karşılanacaktı.'

Churchill, "Türkleri, adımını Avrupa yakasına atmadan, barış masasına oturtmak zorundayız.." dedi, "..Çanakkale az bir birlikle savunulamaz. Tasarruf edebileceğimiz bütün birlikleri oraya sevk edelim. Britanya Birliği'ne dahil bütün devletlerden de asker yollamalarını isteyelim. Türkler blöf yapmadığımızı, savaşmaya kararlı olduğumuzu anlasınlar." Lloyd George bu yaklaşımı büyük bir hevesle benimsedi. Kararlar General Harington'a bildirildi.

GENERAL HARİNGTON General Marden'e, "Hükümet.." dedi, "M. Kemal'in altı yıl önce bize karşı savunduğu Çanakkale'yi, şimdi bizim ona karşı savunmamızı istiyor. Pekâlâ. Çanakkale'ye hareket edin ve komutayı üstlenin. Yazılı emrim olmadıkça Türklere ateş açılmayacak. Yeni bir savaşa sebep olmak istemiyorum. Anladınız mı?" "Evet Generalim."

DAILY MAİL gazetesinde Sir Charles Tawsend'in bir demeci yayımlandı. Lloyd George'u birkaç kez uyarmış olan Tawsend şöyle diyordu:

"Başbakan Lloyd George ve arkadaşları, Türk gururunun ne anlama geldiğini anlamadılar. Anlasalardı İngiltere bu gurur kırıcı duruma düşmezdi"

BİR TÜRK BİRLİĞİ tarafsız bölge sınırındaki bir köprüye yaklaştı. Köprünün karşı yanındaki direğe İngiliz bayrağı çekilmiş, iki makineli tüfek yerleştirilmişti. Eller tetikteydi. İngiliz subayı bir şeyi fark etti. Türk askerleri tüfeklerini omuzlarına, namluları aşağıya gelecek biçimde, ters asmışlardı. Birlik köprüden geçmek için bir zorlamada bulunmadı. Köprünün karşısında küçük bir ordugâh kurdu. Askerler derede çamaşır yıkadılar. Çamaşırlarını kurusun diye İngiliz tel örgülerine serdiler.

General Marden birliklerini daha gerilere çekip savunma alanını daralttı. Tel örgüleri çoğalttı. Türklerle dostluk yapılmasını yasakladı.
BAŞBAKAN RAUF BEY ile Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey İzmir'e geldiler. Rauf Bey İngilizlerle bir sorun çıkmasından çekiniyordu.
M. Kemal Paşa, "Bu bir sinir savaşı.." dedi, "..bizim sinirlerimiz daha sağlam. Bu savaşı biz kazanırız."
Çanakkale'de Türk birlikleri sessizce çoğalarak tarafsız bölgeyi üç yandan sarmışlardı.

General Marden bu durumu şöyle tanımlıyordu:

Bizi barışçı bir hava içinde kuşatıp boğacaklar.
KANADA ve Avustralya asker yollamayı kabul etmemiş, Güney Afrika cevap bile vermemişti. Kimse savaş istemiyordu.

Ama Lloyd George direniyordu:

"Yunanlılardan yararlanalım. Ellerinde işe yarar birkaç tümen kalmıştır herhalde." Türk-Yunan savaşını yeniden başlatacak olan bu öneri Chamberlain'i titretti.

İtiraz edecek oldu:

"Sayın Başbakan, basın bizi savaş tamtamları çalmakla suçlarken..."

Lloyd George öyle bir öfkeyle baktı ki başını önündeki kâğıtlara eğdi ve sustu.
YUNANİSTAN'da beklenen oldu, ordu ve donanma ayaklandı. Bir uçak Atina üzerinde uçarak darbecilerin isteklerini açıklayan bildiriler attı. Darbeciler öncelikle parlamentonun dağıtılmasını, Kral'ın tahttan çekilmesini istiyorlardı.
Venizelos'la temasa geçmişlerdi.

İngiliz Ataşemiliterine, ilk hedeflerinin kalan kuvvetlerle Edirne ve Trakya'yı savunmak olduğunu açıklamışlardı.
ÇANAKKALE'de iki tugay, 50 top, 36 uçak ve 16 savaş gemisi toplanmıştı. Lord Plumer de Malta'dan gelmişti.
Savaş Bakanı L.W. Ewans, "Takviye yollamaya devam ediyoruz.." dedi, "..ama Türkler tel örgülere kadar sokulup adeta dillerini çıkarıyorlar. Ateş açmadıkça bu gidişi durdurmak mümkün değil."

Lloyd George kızdı:

"Ne duruyorlar? En fazla 24 saat süre versinler, geri çekilmezlerse ateş açsınlar!"

Churchill'in gözleri parladı:

"Bunu hemen İstanbul'a bildirelim."

İngiltere ve Türkiye arasındaki gerginlik dünya gazetelerine sıçramış, yeni bir savaş olasılığı gittikçe ateşlenen İngiliz kabinesinden başka herkesi germişti. Fransa ve İtalya Çanakkale'den askerlerini çektiler. İngiltere yalnız kaldı.

- İzmir'de bulunan Türk yöneticiler sakindiler ya da sakin görünmeye çalışıyorlardı. TÜRK 1. Ordusu komutanlığı İzmit'e yerleşti, birlikleri buradaki tarafsız bölge sınırına da dayandılar. Daha barut kokan askerlerin ve subayların kararlı görünüşleri İngiliz subaylarını ürküttü.
Türklerin Karadeniz yoluyla Trakya'ya gizlice asker ve top geçirdikleri söylenmekteydi. General Harington, her akıllı asker gibi, savaştan çekiniyordu.
İngiliz Büyükelçiliğinde Türk coşkunluğuna karşı güvenlik önlemleri artırıldı GENERAL PAPULAS saraya geldi. Albay Plastiras ile konuşmuştu.

Sonucu bildirdi:

"Plastiras istifa edip tahtı bırakmanız için bu akşam saat 22.00'ye kadar süre tanıdı." General Metaksas, "Hemen istifa edin efendim.." diye yalvardı, "..Lütfen. Yoksa hayatınızdan endişe ederim."

Papulas bu düşünceyi başını sallayarak doğruladı. Darbecileri çok haşin bulmuştu. Kral uzun, upuzun bir sessizlikten sonra, "Peki.." dedi, "..tahttan feragat ettiğimi bildiren yazıyı hazırlayın."

GENERAL HARİNGTON, 'her an barış için bir anlaşmaya varılabileceğini' ileri sürerek, geri çekilmeyen Türk askerlerine ateş edilmesi kararını uygulatmamış, bu tutumunu da Londra'ya bildirmişti.

Lloyd George kükredi:

"General politikadan elini çekip kendi işine baksın!"

ChurduM de bu düşüncedeydi. Hiçbir Bakan 'biz de parmaklarımızı tetikten çekelim' diyemedi. Yalnız CharbeAân, "Başbakanım.."

dedi, "..hiçbir müttefikimiz ve birliğimize dahil hiçbir devlet yanımızda değil. Bütün basın aleyhimizde. Savaşçı olmakla suçlanıyoruz. Lütfen, Lord Curzon'u bekleyelim, yarın Paris'ten dönecek."

POİNCARE ile görüşen Lord Curzon, ertesi gün Paris'ten döndü ve doğru Başbakanlığa geldi. Yüzü yeşile çalıyordu.

Sesi bozulmuştu:

"...M. Poincare Çanakkale konusunda politikamızı desteklemesinin mümkün olmadığını, Türklerle dost olmak istediklerini açıkladı. Bunu akşam telgrafla bildirmiştim. Ama bildirmediğim bir husus var. Yunanistan'dan asker istememizin Fransa'ya hakaret olduğunu söyledi, köpürdü. Çeyrek saat beni azarladı, aşağıladı. Hayatımda böyle bir olay yaşamamıştım. Sonunda odadan kaçtım ve hıçkıra hıçkıra ağladım." Gözlerini bir yere dikti ve sustu.

Lord Curzon M. Poincare

Lord Curzon'un uğradığı muamele ve Fransa'nın Çanakkale olayında İngiltere'yi desteklememesi, Türklerin kararlılığı Lloyd George'un bütün ümidini kırdı. Yine yeniliyordu. Ayağa kalktı. "Ne yapalım." dedi, "..yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakınız ki o büyük dâhiyi yüzyılımızda Türk milleti yetiştirdi. Hiçbir çabamız sonuç vermedi, M. Kemal Paşa'ya yenildik."
LLOYD GEORGE'un durumu kabul etmesi mütareke görüşmelerine başlama yolunu açmıştı. Franklin Bouillon İzmir'e geldi. Çok dostça karşılandı.

Güzel haberler getirmişti:

"Müttefikler, mütareke imza edilir edilmez Yunanlıların, isteğiniz uyarınca, Edirne'yi ve Trakya'yı boşaltmaya başlamalarını kabul ettiler."
Yüzyıllardır Türkiye ilk kez savaşmadan, hakkı olan bir toprağı geri alacaktı.

M. Kemal Paşa'ya sordu:

"Mütareke görüşmeleri için nereyi uygun buluyorsunuz?" "Mudanya'yı."

Akşam yemeğine kalmadı, bir Fransız savaş gemisi ile İstanbul'a gitti:

"İngilizleri boş bırakmaya gelmez."

AKŞAM YEMEĞİNDE Göztepe'deki köşkte Başkomutan, Başbakan, Y. Kemal Bey, paşalar ve İstanbul'dan gelen gazeteciler birlikte olmuşlardı. Sabah M. Kemal Paşa ile Y. Kadri köşkün bahçesinde karşılaştılar. Bir hizmetli kahvelerini getirdi.

M. Kemal Paşa, "İki muzaffer ordumuza karşı kimse yeni bir savaşı göze alamaz.." dedi, "..birkaç gün içinde mütareke isteyeceklerdir. Böylece Milli Mücadelemizin dört yıl süren ilk safhası kapanmış olacak. Şimdi bir yol ayrımındayız. Ya ülkeyi ve milleti, İstanbul'un o teslimiyetçi, çağ dışı zihniyetine ve rejimine terk edeceğiz; ya da akılcı, bilime öncelik veren, bağımsız, özgür, başı dik, yeni bir toplum olacağız. Sizce hangi yolu seçmeli?"

Y. Kadri tarihin nereye aktığını Ankara'dayken görmüştü. Şimdi bu akış hızlanmış ve gürleşmişti. "Tabii akıl yolunu" dedi.
"Evet, asıl kurtuluşa akıl yoluyla varabiliriz. Bunun için de Milli Mücadele'nin ikinci safhasını açmalıyız. Zor, çetin bir yol. Bağnazlıkla, dar görüşlülükle, önyargılarla, hurafelerle, iliklere işlemiş cahillikle, din tüccarlarıyla, belki uyanmamızı istemeyen dış güçlerle de mücadele edeceğiz. Ama bunu göze almak, hepsiyle mücadele etmek, bu güzel toplumu bir daha hiçbir gücün sömüremeyeceği şekilde bilgi ve bilinçle donatmak zorundayız. Dünya hızla gelişirken, biz yerimizde sayamayız. Yoksa geleceğin akıllı nesilleri bizi affetmez."

KRAL KONSTANTİN Yunanistan'dan ayrılarak Palermo'ya yerleşti. Büyük oğlu Yorgi Kral oldu.
Cunta, yenilginin sorumluları olarak Başkomutan General Ha-cianesti, Başbakan Protopapadakis, eski Başbakan Gunaris, Savaş Bakanı Teotokis, Dışişleri Bakanı Baltaciz, İşleri Bakanı Stratos'u tutukladı. Olağanüstü bir mahkeme kuruldu.

Yenilgi Yunanistan'ı o kadar sarsmıştı ki 14 yıl istikrarsızlık içinde yaşadı. 19 kez hükümet, 3 kez rejim değişecek, 7 hükümet darbesi olacaktır.
MUDANYA GÖRÜŞMELERİNİ İsmet Paşa yürüttü. Kargaşalıkları süren Yunanlılar katılmadı. Görüşmeler çetin geçti. Lord Curzon yine bir sorun çıkarmıştı. Doğu Trakya'nın Türklere verilmesine karşı çıkıyordu. Ama Türkler o kadar haklıydı ki sonunda inatlaşmadan caydı.
Anlaşma 11 Ekimde imzalandı.

Büyük salonun sokağa bakan yanında duvara asılı güzel bir halı vardı. Mütareke anlaşmasını imzalayan generaller halının önüne geçerek bir anı fotoğrafı çektirdiler.

General Charpy keyifliydi:

"Dünya Savaşı nihayet bitti." Gülüştüler.

General Harington İsmet Paşa'ya, "İstediğiniz gibi bir mütareke yaparak, sanıyorum ki dostluğunuzu hak ettik General" dedi.
"Barış görüşmelerinde de bu anlayışın devam etmesini dilerim." General Mombelli, "Biz de bunu diliyoruz" dedi.
Bir subay yaklaşarak İsmet Paşa'ya tören birliğinin hazır olduğunu bildirdi. Generaller, binbir zorlukla birörnek ve temizce giydirilmiş tören birliğini denetledikten sonra İstanbul'a döneceklerdi.

SADRAZAM TEVFİK PAŞA bilgi sunmak için saraya koşmuştu. Küçük odada ikisi de ayaktaydılar.
Tevfik Paşa, "Mütareke anlaşması imzalanmış efendim.." dedi, "..savaş sona erdi." Vahidettin pencereden dışarı baktı. Sona eren yalnız savaş mıydı? Bir şey demedi. Ağır ağır yürüdü. Odadan çıktı. Uzaktan martıların çığlıkları geliyordu.

BURSA ŞARK TİYATROSU salonu İstanbul'dan gelen kadın ve erkek öğretmenlerle doluydu. Karışık oturuyorlardı. Kadınların çoğunluğu sıkma başlıydı, erkekler kalpaklı. Ön sırada Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Yakup Şevki Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa ile yaşlıca öğretmenler oturuyorlardı.
M. Kemal Paşa şiddetli alkışlar, "yaşa" sesleri arasında sahnedeki kürsüye çıktı, alkışların bitmesini bekledi.

Sivil giyinmişti:

"Öğretmen hanımlar, öğretmen beyler!
Bugün çok güzel bir gün. İstanbul'dan kalkıp buraya geldiğiniz için güzel. Hepinizi kendim ve silah arkadaşlarım adına sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Bugün barış görüşmeleri için Lozan'a davet edildik."

Alkışlar yükseldi.
"..Refet Paşa ve küçük bir, birliğimiz, Türkiye Büyük Millet Mec-lisi'ni ve onun gazi ordusunu temsilen İstanbul'dalar.. " Alkışlar şiddetlendi.

"..Ve Lloyd George, Başbakanlıktan istifa etti.." Salonu titreten alkışlara, "güle güle" sesleri de karıştı. "..Hanımlar, beyler!
Bu noktaya kolay gelmedik. Öğretmenlerimiz, şairlerimiz, yazarlarımız, uğradığımız felaketin bir daha yaşanmaması için o kara günlerin sebeplerini, nasıl kan ve gözyaşı dökerek kurtulduğumuzu, en doğru, en güzel şekilde anlatacaklardır. Bu vesile ile şehitleri tazimle yadedelim. Kurtuluşa emek vermiş asker sivil, kadın erkek, şehirli köylü, genç yaşlı herkesi minnetle selamlıyorum. Ama şunu belirtmeden geçemeyeceğim. Dünyanın hiçbir kadını, 'Ben vatanımı kurtarmak için Türk kadınından daha fazla çalıştım' diyemez.. " Öğretmenler yürekten alkışlıyordu. Komutanlar ürperdiler. Anadolu kadınları olmasaydı bu zafer acaba kazanılabilir miydi?

"..Ama bilelim ki bugün ulaştığımız nokta gerçek kurtuluş noktası değildir. Kurtuluşa ancak uygar, çağdaş, bilime, fenne ve insanlığa saygılı, istiklalin değerini ve şerefini bilen, hurafelerden arınmış, aklı ve vicdanı hür bir toplum olduğumuz zaman ulaşabiliriz. Öğretmenler!
Ordularımızın kazandığı zafer, sadece eğitim ordusunun zaferi için zemin hazırlamıştır. Gerçek zaferi, cahilliği yenerek siz kazanacak, siz koruyacaksınız. Çocuklarımızı ve geleceğimizi ellerinize teslim ediyoruz. Çünkü aklınıza ve vicdanınıza güveniyoruz!" Öğretmenler Gazi M. Kemal Paşa'nın ellerini öpmek için kürsünün önüne aktılar. NESRİN'in kapalı bir zarf içinde yolladığı kartpostal Faruk'a ulaştı. M. Kemal Paşa ile muzaffer komutanları gösteren çok güzel bir anı kartı yollamıştı. "Seni zafer ve barış kadar seviyorum. "
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1919-1923: Türk Kurtuluş Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir