Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

14Eylül1921-13Ağustos1922 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Büyük Taarruza Hazırlık

Burada Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Tarihi ve Kurtuluş Savaşı'mız hakkında konular bulabilirsiniz

14Eylül1921-13Ağustos1922 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:57

Büyük Taarruza Hazırlık
14 Eylül 1921 -13 Ağustos 1922


YÜZBAŞI FARUK sabah trenine bindi. Yaralılar arasında bir yer bulup oturdu. Birinci Kolordu Karargâhı ile ilgili bazı atama işlemleri için birinin Ankara'ya yollanacağını duymuş, kendisini göndermeleri için açıkça yalvarmıştı. Nesrin'i çok özlemişti çünkü.
Bakanlıktaki iş biter bitmez hastaneye koşacaktı. Ama duygusunu Nesrin'e nasıl açacaktı? Bunun için yürekli olmak gerekiyordu. Kendi kendine "Açacağım" diye söz verdi, "bu da benim Sakarya zaferim olur."

MÜRETTEP TÜMEN, Yunan Süvari Tugayı'nın Sivrihisar'a yaklaştığını öğrenince, şehre bir zarar gelmemesi için araziye çıktı. Sivrihisar'ın doğusunda karşılaştılar.

Çarpışma akşama kadar sürecek, Süvari Tugayı yakınlardaki dağlara kaçacak, bir kısım erlerini esir verecekti. Yeni Yunan kuvvetlerinin yollanması üzerine Mürettep Tümen de Fettahoğlu Köprüsü'nden güneye geçerek, Süvari Kolordusu'na katılacak, Zeki Soydemir 2. Süvari Tümeni Komutanlığı'na atanacaktı.

BAŞKÂTİP RIFAT BEY, eğilerek, "..Haberi İngiliz Yüksek Komiserliği de doğruladı.." dedi büyük bir saygıyla, "..Ordu Yunanlıları gerçekten yenmiş efendim."
Vahidettin gözlerini kapayıp içine çekildi. Küçük mabeyn dairesindeki odadaydılar.
Vahidettin her zamanki koltuğunda oturuyordu.
"Bu milli zaferi kutlamak istersiniz diye düşündüm.."

Vahidettin'in yüzü duygu ve düşüncelerini ele vermeyen bir donukluk içindeydi. Tek çizgisi bile kıpırdamadı. Yaşanan müthiş olayların dışında, soyut bir hükümdardı sanki. "..Emrinizi almak için rahatsız etmiştim."

Vahidettin gözlerini hafif aralayarak baktı. Bıçak ağzı gibi parladılar. Padişah'ın bu milli zaferden hiç memnun olmadığı anlaşılıyordu. "Peki efendim."
Arka arka giderek huzurdan çıktı.

BU HABERDEN hiç memnun olmayacak biri daha vardı:

İngiltere Başbakanı Mr. Lloyd George. Haberi alınca yerinden zıplamıştı:

"Bu doğru olamaz!"

Miss Frances Stevenson, "Şimdi Dışişleri Bakanlığı yazdırdı" dedi. "Lanet olsun."
Notu bir daha okudu. Uzun bir sessizlikten sonra, "Askerler beni uyarmışlardı.." diye mırıldandı, "..ama ben Yunanlıların galip geleceğine kesinlikle inanmıştım. Adamları teşvik ettim. Bu sonuca göre yalnız Yunan ordusu yenilmedi Frances, benim barış politikam ve saygınlığım da ağır yara aldı. Bir çıkış yolu bulmalıyım."

Dünyanın lideri Lloyd George üşüyor gibi büzülmüştü. Miss Stevenson'ın içi eridi, şefkatle, "Kahve ister misin?" diye sordu. "Evet Frances, lütfen, iyice sert olsun."

BAŞBAKAN GUNARİS bu sırada parlamentoda konuşuyor, milletvekillerini, vereceği gerçeğe aykırı habere hazırlıyordu:

"..İngiliz gazetelerinin yazdığına göre Venizelos, 'Ankara'ya yürümek yanlıştı' demiş. Yunan askeri Ankara önünde kutsal kanını dökerken, Venizelos Londra'da balayı hazırlığı yapıyordu.. "
Alkışlar, kahkahalar ve aşağılayıcı ünlemler yükseldi. Venizeloscu milletvekilleri sıra kapaklarına vurmaya başladılar.

İçlerinden biri haykırdı:

"Ankara'yı aldınız mı, onu söyle!"

Kralcılar ayağa fırladılar. Kavga zorlukla önlendi. Başbakan daha enerjik bir sesle konuşmaya devam etti:

"..Venizelos Sevr Antlaşması'yla Yunanistan'a Anadolu'da sadece on altı bin kilometrekare toprak sağlayabilmişti. Ama biz bunu, haşmetli Kralımızın desteğiyle yüz bin kilometre kareye çıkardık.. ". Alkışlar salonu doldurdu.

"..Ankara'ya bu durumu güven altına almak için ilerledik. Ordumuz Türk ordusunu arka arkaya yenerek Sakarya'dan 50 kilometre ileri gitti. Savaşın bu dönemini zaferle kapatmış bulunuyoruz. Yağmur mevsimine girildiği için fedakâr ordumuzu, kışı rahat geçirebil-sin diye nehrin bat ısına aldık. Türk taarruzu yüzünden geri çekilmiş değildir. Ordu Sakarya'yı, düşmanı iyice yendiği için hiçbir tacize uğramadan, büyük bir düzen içinde geçti. Haklarımızı elde edinceye kadar da, Sakarya'nın kıyısında kalacağız!"

Venizeloscular salonu terk etmeye başlamışlardı. Gunaris yoğun alkışlar ve bağırışlar arasında kürsüden indi. Protopapadakis, "Yalan içinde yüzüyoruz" diye fısıldadı.

Baltacis ter döküyordu:

"Gerçeği halktan daha ne kadar saklayabiliriz ki?"
"Binlerce yaralı İzmir'e ve Yunanistan'a akmaya başlayıncaya kadar!'
Kralcılar ile Venizeloscular arasındaki geçici ateşkes sona ermişti.

FARUK işini bitirip hava kararmadan Cebeci Hastanesi'ne yetişti. Nesrin için geldiği anlaşılmasın diye önce Dr. Hasan'ı sordu. Çıktığını söylediler.
"Peki, Nesrin Hanım?"
"O daha burada. Binada."
"Teş ekkür ederim."

Büyükçe binaya girip koğuşların bulunduğu koridorda yürüdü. Açık kapılardan yaralılar görünüyordu. Bir yaralının önündeki beyaz gölgeyi görünce durdu. Oydu. Kapının açığında sessizce bekledi. Gölge hareket etti, döndü, yaklaşmaya başladı. Kapının boşluğunda duran Faruk'u fark edince dondu. İnanmadan bakıyordu.

Faruk yavaşça seslendi:

"Merhaba Nesrin Hanım!" "Ah, gerçekmişsiniz."

Hızla yürüyüp elini uzattı. Faruk bu küçük eli tuttu, eğildi, alafranga öptü. Nesrin başhekimin odasından dayısına telefon etti. Faruk'a, itiraz kabul etmez bir sesle, "Bana, daha doğrusu, bize gidiyoruz.." dedi, "..dayımla da tanışmış olursunuz. O da gecikmiş, işinden şimdi çıkıyor.
Haydi."

Pelerinine sarındı. Serin, durgun bir sonbahar akşamıydı. Yürüdüler. Bir zaman konuşacak bir şey bulamadılar. Sonra ikisi birden konuşmaya başladı. Eve kadar hiç susmadılar.

Faruk birkaç kez söylemeye yeltendiyse de cesaret edemedi:

"Bir de M. Kemal Paşa 'Türk subayı kahramandır, cesurdur' diyor. İlgisi bile yok. İçim korkudan köpek yavrusu gibi titriyor."

Yüzbaşı Vedat eve onlardan erken yetişip Vedia'ya Nesrin'in bir misafirle geleceğini haber vermişti. Vedia ortalığı yıldırım gibi topladı. Özenle giyindi. Sofrayı kurdular. Yemek çok güzel geçti. Bir İstanbul akşamı yaşadılar. Faruk gece yarısı istemeye istemeye kalktı. Bir daha kimbilir ne zaman karşılaşabileceklerdi. Kolordu batıya kaydırılacaktı. "Duygularımı mektupla belirtirim" diye teselli etti kendini.

BAKIRKÖY'de Balıkçı Aleko, deniz kıyısındaki salaş meyhaneden çıktı. Uykusu gelmişti. Sallana sallana evinin yolunu tuttu. İri yarı, güçlü kuvvetli, pos bıyıklı, yakışıklı bir Rum kabadayısıydı. Yunan ordusu Ankara'ya doğru yürümeye başladığı zaman, sevinç gös¬terilerinin en önünde yer almış, bu gösterilere engel olmak isteyen bazı Türk gençlerinin canını yakmıştı.

Sakızağacı'na gitmek için istasyon caddesinden sağdaki ilk sokağa sapınca, bir genç çıktı önüne:

"Selam Aleko!"

Bir olağanüstülük sezen kabadayı, kuşağındaki bıçağa el atıyordu ki arkadan sessizce gelmiş olan iki genç, geniş, uzun bir çuvalı başından aşağıya, dizlerine kadar geçiriverdi. Üçü birden atılıp kabadayıyı yere yıktılar, sucuk gibi bağladılar. Dışardan bir bezi ağzına dolayarak sesini kestiler.

Gençlerden biri Aleko'nun kulağına eğildi:

" Şimdi biz de senin canını yakacağız. Suçunu biliyorsun. Tekrar edersen cezan daha ağır olacak."
Bakırköy'ün ünlü kabadayısı Aleko sabah sokakta, kırık bir oyuncak gibi bulundu. Hastaneye kaldırıldı.
Benzer olaylar, sanki önceden kararlaştırılmış gibi, bugünlerde İstanbul'un bazı semtlerinde yaşanacak, incitici Rum gösterilerinin bazı öncüleri kimlikleri saptanamayan birilerince cezalandırılacaktı.

ZAFER HABERİ Malta sürgünlerini havalara uçurmuştu. 'Zindan baskılarını filozofça bir gülümsemeyle karşılamaya' başladılar. İngilizlerin yukardan bakışları gülünç geliyordu artık. Lloyd George'un Yunanistan'ı ve rezil politikası yenilmişti!

Bu neşe içinde, klasik tiplerin yerini gerçek kişilerin aldığı 'yeni tarz Karagöz' oyunu başlattılar. Suretleri Albay Cevdet Bey çizdi, metinleri Aka Gündüz yazdı. Birkaç kişilik bir saz heyeti ve taklitçiler grubu oluştu. Hayal perdesinde dönemin ve günün olayları yer ala¬caktı. İlk akşamın kahramanları Kral Konstantin ve General Papulas oldu. Müthiş eğlendiler.
Sakarya zaferinin kendilerini de ilgilendirecek büyük sonuçlar vereceğini kestiriyor ve bekliyorlardı.

DÖRT BİR YANI düşmanla çevrili Demirci'de hayat olağanmış gibi yürüyor ama herkes tetikte duruyordu. Kaymakam İbrahim Et-hem Bey giyimli yatıyor, bütün akıncılar silahlı geziyor, atları eyerli bekliyordu.
Sabah İşgal Genel Komutanı General Vlahopulos'un bir bildiri yayımladığı öğrenildi. General Ankara ordusu ile işbirliği yapanların idam edileceğini, ailelerinin sürgüne yollanacağını, servet ve mallarının mahvedileceğim' açıklamıştı.
Akıncılar güldüler.

Bunları göze almayan akıncı olmazdı ki zaten.
Öğleden sonra Salihlili Uzun Abdullah adlı bir Çerkez iki mektup getirdi. Biri, Çerkez Ethem'dendi. Öteki, yardımcısı Sami'den. Mektubu Pehlivan Ağa'ya, Ağa da Kaymakam Bey'e verdi. Ethem 13 Eylül günü yazılmış mektubunda, Pehlivan Ağa'ya ve Halil Efe'ye, 'ar¬tık hiç ümidin kalmadığını, Yunanın Ankara'ya girmek üzere olduğunu' söylüyor, 'teslim olmalarını, teslim olurlarsa fevkalade yaşayacaklarını, kendilerinin Yunanlılardan fevkalade saygı gördüklerini' yazıyordu.

Ethem'in Yunanlıların Sakarya'da muzaffer olacaklarına güvendiği anlaşılıyordu. Yenildiklerini duyunca çok üzülmüş olmalıydı. Eski reislerinin Yunanlılar adına çalışması, teslim olmalarını önermesi Pehlivan Ağa ile Halil Efe'ye çok dokundu.
"Tüü... "

Aynı öneriyi almış olan kaymakamla birlikte bu rezil mektuplara cevap vermemeyi kararlaştırdılar.
FRANSA'nın Franklin Bouillon'u yeniden Ankara'yla görüşmek için yola çıkardığını duyan İngiliz Yüksek Komiseri Sir Harold Rum-bold çok rahatsız olmuştu.

Rattigan kestirip attı:

"Fransa onayımızı almadan Ankara ile anlaşamaz."

Yüksek Komiser tecrübeli bir diplomattı. "Dengeler değişiyor Mr. Rattigan.." dedi, "..şaşırtıcı değişimlere hazırlıklı olmalıyız. Olaylar daha fazla aleyhimize dönmeden, Malta'daki Türkleri serbest bırakarak, Ankara'nın elindeki İngilizleri geri almalıyız. Türklerin Ermeni kıyımı yaptığı hakkındaki iddia iflas etti. Artık bu gerekçeyi ileri sürerek Malta'da kimseyi tutamayız."
General Harington, "On altısı da kaçtığına göre.." dedi, "..Malta'da zaten elli dokuz Türk kaldı."

Andrew Ryan itiraz etti:

"Bunlardan sekiz subayı, savaş sırasında İngiliz esirlerine kötü davrandıkları için tutuklamıştık. Bu sekiz Türkü mutlaka yargılamak ve cezalarını vermek zorundayız. Gerisi serbest bırakılabilir."

Sir Harold Rumbold, "M. Kemal adalet istiklaline aykırı olduğunu ileri sürerek yargılama hakkımızı kabul etmemişti.." dedi, "..yine etmeyeceğini sanıyorum."

Rattigan sinirlendi:

"Bu sekiz Türkün ötekilerle birlikte serbest bırakılmasını biz önersek, Londra reddeder. İngiltere'ye saygısızlık yapan herkes bunun bedelini ödemeli. Londra'nın Ankara'nın küstahça gururuna boyun eğeceğini hiç sanmam."

AKŞAM HAVA KEŞFİ Yunan komuta kurulunu çok tedirgin etti:

Sakarya güneyinden dört-beş bin kişilik bir Türk süvari birliği (Süvari Kolordusu) batıya doğru ilerliyordu, öncüsü Fettahoğlu'na ulaşmıştı. Bu süvariler Sakarya'nın kuzeyine geçip ordunun gerisini sarabilirlerdi.

Sakarya'nın batısında kalabilmek için yeni bir savaşı göze almak gerekiyordu ama ordu yeni bir savaşı kaldıracak durumda değildi. Lanet olsun!
DİKRAN da çıldırmış gibi "Lanet olsun!" diye bağırıyordu. Öfke içinde Ali Kemal Bey'in odasına çıktı. Soluk soluğaydı.
"Ne bağırıyorsun Dikran? Ne oldu?"
"Dizgiciler bütün harf kasalarını devirip gitmişler."
On binlerce harfi toplayıp yerlerine yerleştirmek günler alırdı.

Öfkeyle sordu:

"Deli mi bunlar? Niye böyle bir şey yapmışlar?"

Dikran koltuğa çöktü:

"Sizin yazınızı dizmemek için."

Ali Kemal Bey buz kesti. Ankara'nın etkisi gazetenin dizgi bölümüne kadar sızmıştı ha! Yazısını az önce dizilsin diye aşağıya yollamıştı. Gazete gece basılacak, sabah İstanbul'a dağıtılacaktı. Amacı zafer coşkusu içindeki şaşkın millicileri ayıltmaktı. Ne zaferi? Zafer filan yoktu yahu. Yunan ordusu kendi isteğiyle geri çekilmişti.

Kükredi:

"Alçaklar! Namussuzlar! İttihatçı keratalar! Şimdi İngiliz polisine gidiyorum. Hepsinin anasını ağlatacağım. İngiliz zırhlıları Boğaz'da durduğu sürece beni kimse susturamaz. Hiç kimse."

İSTANBUL Yüksek Komiserliği'nin Malta sürgünleri ve İngiliz esirleri hakkındaki önerisi üzerine Lloyd George iç kabineyi topladı. Toplantıya Mareşal Wilson'u da çağırmıştı. Lord Curzon her zamanki gibi uzun, süslü bir giriş konuşması yaptı. "Her iki taraf da zafer törenleri yaptığına göre, son Türk-Yunan savaşının berabere bittiği ileri sürülebilir" deyince, Mareşal Wilson itiraz etti: "

Bu doğru değil."
Lord Curzon Mareşal Wilson'a hayretle baktı. Sözünün kesilmesine alışık değildi. Wilson aldırmadı, Lloyd George'a, "Sayın Başbakan.." dedi, "..buraya askeri gerçekleri açıklamak için çağrıldığımı sanıyorum. Savaş berabere bitmedi. Yunan kaynaklı bütün haberler gerçeğe aykırıdır. Türkler askeri bakımdan parlak bir zafer kazandılar. Türk ordusu bugüne kadar stratejik savunmada kalmış, savunma seçeneklerinin hepsini ustaca kullanmıştı. Şimdi inisiyatif Türk ordusuna geçti. Türk ordusu dilerse Musul'a ya da İstanbul'a yürüyebilir.
Durum bu."
Curzon çok içerlemişti. Fakat Wilson'la tartışmaya girmek istemedi. Sözün süsüne değil özüne değer veren askerlerle ne zaman tar-tışsa yeniliyordu.

Savaş Bakanı Sir L.W. Evans söz istedi:

Lord Curzon
"Sayın Başbakan, iki olasılık da bizim için felaket olur. Bakanlığım bu gibi tehlikeli olasılıkları önlemek için, Ankara ile aramızdaki gerginliği gidermenin gerekli olduğunu düşünüyor."

Montagu bu görüşü hemen onayladı. Lloyd George Sömürgeler Bakanı Churchille baktı.

Churchill beklemediği bir cevap verdi:

"Ben de Savaş Bakanı gibi düşünüyorum."

Sir L.W. Evans devam etti:

"Bunun ilk adımı olarak Malta'daki bütün Türklerin serbest bırakılmasını öneriyorum."
"Hepsini mi?"
"Evet, ayrımsız hepsini."
Lloyd George'un yüzü gittikçe buruşup ufalıyordu.

Lord Curzon söz aldı:

"Malta sürgünleri konusunu politik alana kaydırma çabamız bir sonuç vermedi. Zararlı çıkan biz olduk. Esirlerimiz hâlâ Türklerin elinde. Bu sebeple Savaş Bakanının önerisine, hiç istemeden ben de katılıyorum."

Churchill başını sallayarak Curzon'a destek verdi. Ölü gülüşü gibi soğuk bir sessizlik oldu. Lloyd George, "Görüyorum ki.." dedi, "..üç ay direndikten sonra şu Türk paşasısın, neydi adı, evet, Mustafa Kemal Paşa'nın dediğine geldik. Buna katlanmam çok güç. Esirlerimizi kurtarabilmek için ilk kez ama son olarak bu Türkün şartlarını kabul ediyorum." Kimseyi selamlamadan kalkıp salondan çıktı.

TÜRK BİRLİKLERİ Yunan ordusunun sağ ve sol kanat açıklarından ilerliyorlardı. Sakarya torbası içinde bekleyen Yunan ordusu iki yandan sarılmaktaydı. Yağmur yeniden başlamış, Orta Anadolu çamur denizine dönmüştü.

General Papulas, Albay Pallis'e, "Burada kalırsak çok zor duruma düşeceğiz." dedi, "..bir an önce Eskişehir-Afyon hattına çekilmeliyiz." "Ama hükümet... "
"Hükümet burda kalmamızı istiyor diye ordunun mahvolmasına göz yumamayız."

Yer değiştiren bir Yunan birliği evin önünden geçiyordu. Pallis baktı. Başları önlerindeydi. Sakalları uzamıştı. Islak ve yorgundular. Üniformaları eskimişti, postalları çamur içindeydi. Omuzlarındaki silahlar ağır geliyordu. Ayaklarını sürüyerek yürüyorlardı. Bunların on altı saat dövüşebilen, o istekli, kararlı, hırslı, cesur Yunan askerleriyle hiç ilgileri yoktu. Pallis komutana hak verdi.

BAŞKOMUTAN M. Kemal Paşa, 16 Eylül 1921 Cuma günü saat 15.30'da, Fevzi Paşa, Kâzım Paşa, Albay Arif, Fethi Okyar ve Polatlı'ya gelen Refet Paşa ile birlikte Ankara'ya döndü.
İstasyon bayraklarla süslenmiş, yere halılar serilmişti.
Başkomutan bütün Meclis, hükümet, şehir yönetimi, Ankara'da-ki subaylar ve halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı.16 İnsaflı ve değerbilir muhalifler de gelmişti.

Hep birlikte istasyondan TBMM'ye kadar yürüdüler. Yol bozuk ve yokuştu. Ama kimse yorulmadı.
Hiçbirinin ayağı yere değmiyordu. Çünkü bu bir zafer yürüyüşüydü.
Her millete ve her kuşağa nasip olmayan olağanüstü bir olaydı.

Millet Bahçesi yine kadınlarla dolmuştu. Önlerinden geçerek Meclis'e giren Başkomutanı saygıyla alkışladılar.
M. Kemal Paşa Meclis'te biraz kaldıktan sonra ayrıldı. Çankaya'ya dönerken Kavaklıdere dönemecinde Ruşen Eşref, Yakup Kadri ve Hamdullah Suphi Bey'e rastladı. Karşılama törenine yetişeme-mişlerdi. Arabasını durdurdu, indi, ellerini sıktı.

Y. Kadri bu sahneyi şöyle anlatacaktı:

"Üzerinde 22 günlük cehennemin tozundan dumanından en hafif bir iz bile yok. Yüzü rahat, sakin ve tatlı tatlı gülümsemekte. Sanki yıkanıp tıraşını olduktan ve kahvaltısını ettikten sonra çıktığı bir kır gezintisinden dönüyordu. Harp tarihinin en uzun, en çetin meydan muharebesinden henüz muzaffer çıkmış bir Başkomutana, bir milli kahramana söylemek için hazırladığımız minnet ve hayranlık sözleri içimizde kaldı. Hamdullah Suphi gibi bir büyük hatip bile, önümüzdeki adamın hiçbir iş görmemiş, hiçbir medih ve senaya layık değilmiş, bizden biriymiş gibi duruşu karşısında ne diyeceğini şaşırdı"

FİKRİYE VE ABDURRAHİM, Paşa'nın zaferini ellerini öperek kutladılar. Fikriye akşam için güzel bir içki sofrası hazırladı, kendi de güzelce giyindi, belli belirsiz boyandı. Abdurrahim yemeğini erken yemişti, çekilip yattı.

Sofrada Fikriye de bir kadeh içti. Sonra piyanonun başına geçti. Parmaklarını tuşlarda dolaştırdı, rast makamında karar kıldı ve Paşasının gözlerine bakarak Dede Efendi'nin yürüksemai şarkısını söylemeye başladı.

Sevginin güzelleştirdiği kısık bir sesi vardı:

Yüzündür cihanı münevver eden Fedadır yoluna bu can ve ten Senin için yandığım nedendir neden Senden midir, benden midir Dilden midir, bilmem ah.

Şarkıdan şarkıya, İstanbul türkülerinden Rumeli Türkülerine atladı, sürpriz olarak da M. Kemal Paşa'ya uyarlanmış bir Azeri marşı okudu:

Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa... Kutlama uzayıp gitti.

İSMET PAŞA Halide Edip Hanım'ı, Yusuf Akçura'yı ve Y. Kadri'yi Yunan zulümlerini incelemekle görevlendirdi. Başkan seçtiği Halide Hanım'ın emrine bir teğmen ile bir de fotoğrafçı verdi.

Büyük bir acı içinde, "Birliklerden gelen bilgiler çok üzücü.." dedi, "..zulme uğramış köyleri dolaşın, sağ kalanları dinleyin, ayrıntılı bir rapor hazırlayın. Batı dünyası, Anadolu'yu uygarlığa açmak için geldiğini' iddia eden şu haydut sürüsünün neler yaptığını öğrensin." Y. Kadri bu çalışmanın, 'batı dünyasının kalbinde, en ufak bir insani duygu uyandırmayacağı' kanısındaydı. Çünkü 'bu facianın asıl sanığı, batı dünyasıydı.' Ama verilen göreve dört elle sarıldı.
Başkan Halide Hanım, "Suçlu millet yoktur, suçlular vardır.." demiş, "..bu faciayı çok tarafsız ve sakin incelemek istediğini" söylemişti. Y. Kadri de, Yusuf Akçura da uygar insanlar olarak Halide Hanım'ın bu yaklaşımını doğru bulmuşlardı.
Günlerce Sakarya'nın doğusunu gezdiler, köylüleri dinlediler. Gördükleri vahşet eserleri, dinledikleri olaylar hepsini dehşete düşürdü.

İlk patlayan Halide Hanım olacak ve şöyle yazacaktı:

"Yunanlıların hareketleri, aklını kaçırmış insanların hareketleri gibiydi... Tutumları bütün vahşet ölçülerini aşmıştı".

Yunan ordusu, Sakarya'nın doğusunda bulunduğu her yeri çöle çevirmiş, kana boğmuştu. ORDUNUN çıkış hattına çekilmek istemesi Gunaris'i zor durumda bıraktı. Parlamentoda ordunun Sakarya batısında kalacağını söylemişti. Barış görüşmelerinde pazarlık payı sağlayacağını düşünenler, mesela General Dusmanis, ordunun geri gelmemesi için direniyorlardı.
General Stratigos Gunaris'e, "Orduya bulunduğu yerde kalmasını emredebiliriz.." dedi, "..ama bu bir kumar olur ve bu kumarda orduyu kaybedebiliriz."

Gunaris çekilmenin zorunlu olduğunu anladı:

"Öyleyse ordu yalnız demiryolunu tahriple yetinmesin. Çekiliş yolu üzerinde düşmanın işine yarayabilecek ne varsa hepsini, her şeyi yok etsin!"

Ordu Sakarya'nın batısındaki bölgeyi de mahvetmek için hazırlandı.
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ yine olağanüstü bir gün yaşamaktaydı. Savaş içinde kendilerini bırakanlar bile tıraş olmuş, tertemiz giyinmişlerdi. Dinleyici balkonları dopdoluydu. Dinleyiciler arasında Rusya Büyükelçisi Natzeranus ve Afganistan Büyükelçisi Ahmet Han ve birçok gazeteci bulunuyordu.

Başkan Vekili Hasan Fehmi Ataç oturumu açtı, kısa süren bazı yasal işlemlerden sonra M. Kemal Paşa'yı kürsüye çağırdı:

"Söz, Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nindir."

M. Kemal Paşa, her zamanki yerinde, ortadaki birinci sıranın sağ başında oturuyordu. Ayağa kalkar kalkmaz bir alkış tufanı koptu, konuşmaya başlayıncaya kadar artarak sürdü. Kürsüye çıkan bu çelimsizce insan, emperyalizmin bütün isteklerini içeren Sevr projesini Sakarya toprağına gömmüştü.
M. Kemal Paşa Milli Mücadele'yi kısaca özetledi, Sakarya Savaşı'nı anlattı.

Sık sık alkışlarla karşılanan heyecan verici konuşmasını şöyle bitirdi:

"Efendiler!
Biz haklarımızı barış yoluyla sağlamak için her yola başvurduk. Bu hususta hiç kusur etmedik. Fakat bizim iyi niyetimizi ve ciddiliğimizi medeniyet âleminden gizlediler. Ancak ilkel kavimlere tatbik edilebilir muamele ile, birtakım çocukça, manasız tehditlerle karşıladılar. Efendiler!
Bütün cihanın bilmesi lazımdır ki Türk halkı, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti, uşak muamelesine tahammül edemez. Her medeni millet ve hükümet gibi varlığının, hürriyet ve istiklalinin tanınması talebinde kesin olarak ısrar etmektedir. Ve bütün davası da bundan ibarettir... Yüksek heyetinizin başkanı olarak beyan ederim ki biz savaş değil, barış istiyoruz. Eğer Yunan ordusunun bizi, bu meşru, bu haklı davamızdan vazgeçirebileceği düşünülüyorsa, bu mümkün değildir. Efendiler!
Ordumuz, vatanımızda bir tek düşman eri bırakmayıncaya kadar takip ve taarruzuna devam edecektir."

Kürsüden indi. Bütün milletvekilleri ve dinleyiciler ayağa kalkmışlardı. Alkışlar arasında salondan ayrılıp odasına gitti.
Başkan, 'Kozan Milletvekili Fevzi Paşa ile Edirne Milletvekili İsmet Paşa'nın, M. Kemal Paşa'ya, milletin şükranını belirtmek üzere, gazi unvanı ve müşirlik (mareşallik) rütbesi verilmesi hakkında bir yasa önerileri olduğunu' bildirerek yasa önerisini görüşmeye açtı. Oylamaya muhalifler de katıldılar. Öneri oybirliği ile yasalaştı.

GAZİ M. KEMAL PAŞA, Milli Mücadele'nin amacını çok açık olarak özetlemişti:

Türk halkının bütün davası, 'varlığının, hürriyet ve istiklalinin tanınmasını istemekten' ibaretti. Dava bu kadar basit, bu kadar insancaydı.
Ama çağın lideri İngiltere bu haklı ve basit isteği kabul etmiyor, Sevr'i kabul ettirmek için, Yunanistan'ın arkasına saklanarak Türkiye ile dolaylı savaşı sürdürüyordu.

Le Temps gazetesi gerçek durumun adını koyacaktı:

"Gerçekte savaş İngiltere ile Türkiye arasındadır!'
YUNAN ORDUSU Savaş Bakanlığının "Batıya doğru her hareketi durdurunuz" emrine rağmen, telaş içinde çekiliyordu. Çekilirken bütün köyleri, ağıllan, koruları, kağnıları ve arabaları yakıyor, çeşmeleri yıkıyor, kuyuları taş toprak ya da cesetlerle doldurarak körletiyor, hayvan sürülerini götürüyor, götüremediklerini kurşunluyordu. 'Her şeyi sistematik bir tarzda yok ediyor, taş üstünde taş bırakmıyordu.' Karşı çıkanlar öldürülüyordu. Kudurmuş gibiydiler.

Beylik Köprü-Alpu arasındaki 26.040 demiryolu parçasından, 25.500'ünü ve bütün istasyonları, köprüleri, demiryolu tesislerini, telgraf hatlarını, ayrıca Afyon-Çay arasındaki 50 kilometrelik demiryolunu da tahrip edeceklerdi.

Türklerin bu iki demiryolunu da onaramayacaklarını, demiryolundan yoksun Türk ordusunun bir daha ciddi bir taarruza kalkamayacağını düşünüyorlardı. Bu güven içinde, eski mevzilerine yerleşip barış görüşmelerinin başlamasını bekleyeceklerdi.

KRİSTAL AVİZEDEN dökülen yumuşak ışık altındaki sade sofrada yemek yiyorlardı. Enver Paşa pek az konuştu. Zafer Türkiye'ye girme ve idareyi ele alma hülyasını bitirmişti. Halil Paşa da, Safiye Hanım da Enver Paşa'nın hayal kırıklığına saygı göstererek sustular. Enver Paşa yemek bitince kalktı. Yengesi Safiye Hanım'a veda etti. Halil Paşa ile birlikte zemin kata indiler. Halil Paşa, "Üzülme Paşam.." dedi, "..biz kaybettik ama Türkiye kazandı."
"Haklısın."
"Keşke burda kalsaydın bu gece." "Kalamam, sabah belki yola çıkacağız." "Nereye? Kimle?"
"Hacı Sami ile belki Baku'ya gideceğiz."
Hacı Sami karanlık bir adamdı.

Halil Paşa'nın canı sıkıldı:

"Ne gereği vardı?"
"Burada beklemenin bir anlamı kalmadı. Hafız Mehmet'e güvenerek vakit kaybettik."
504 Şu Çılgın Türkler / Türk Büyük Taarruzu
"Gönüllü toplamasına izin vermemişler. Kuşkulandılar anlaşılan."
"Aldırma, o hikâye kapandı."
Girişte Yüzbaşı Muhittin bekliyordu. Saygı ile ev kapısını açıp bekledi. Bahçeye çıktılar. Dış kapıya doğru yürüdüler. "Baku'da ne yapacaksınız?" "Bilmiyorum. Belki Türkistan'a geçeriz."
"Niye?"
"Orada bir şeyler yapabileceğimi sanıyorum."
"Ne gibi?"
"Bakalım. Belki Müslüman Türkleri Rusya'ya karşı ayaklandırırım. "
Muhittin bahçenin büyük demir kapısını açıp yol vermişti. Köşkün önünden geçen iki yanı ağaçlıklı, sessiz yola çıktılar.
Halil Paşa, "Paşam.." dedi, "..yapma ne olursun. Bunlar hayal. Hep hayal peşinde koştun.
Artık gerçekçi ol."

Enver Paşa Halil Paşaya sarıldı:


"Allahaısmarladık."

Ayrılıp yürüdü. Halil Paşa ve Yüzbaşı Muhittin, Enver Paşa kaybolana kadar arkasından baktılar.

Halil Paşa inledi:

"Ölümü aramaya gidiyor bu Muhittin."

LONDRA İstanbul'a, tüm sürgünlerle tüm tutsakların değişimi için harekete geçilmesi emrini verdi. İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold ile Ankara temsilcisi Hamit Bey arasında görüşme başladı. Hiçbir dostça sözcüğün kullanılmadığı soğuk görüşme birkaç gün sürdü, sonunda sürgün ve tutsak değişiminin, 30 Ekim günü İnebolu'da yapılması kararlaştırıldı. Bütün sürgünler 25 Ekim Çarşamba günü Chrysanthemum ve Montenol adlı, biri iyice, biri kötü, iki küçük gemiyle Malta'dan ayrılacaklardı.

Dileyen sürgün İnebolu'da inip Ankara'ya katılacak, ötekiler, gemilerin dönüşünde İstanbul'da ineceklerdi.
GENERAL PAPULAS ve karargâhı 20 Eylülde Eskişehir'e geldi. Şehir yaralı doluydu. Yaralılar İzmir'e ve Pire'ye yollanıyordu. Yunanlılar ve Rumlar, İzmir'e gelen ve Yunanistan'a yollanan yaralıların çokluğundan, acı gerçeği anlamaya başlamışlardı.
İngiltere'nin Atina Elçisi Lord Grinville yenilgiye çok üzülmüştü.

Belki de gözleri yaşararak Londra'ya şu raporu yolladı:

"Burası baştan başa hayal kırıklığına uğramış ve kötümserliğe kapılmış durumda."

Kral Atina'ya dönmeden önce, orduya ve halka moral vermek için resmi yalanı sürdüren bir bildiri yayımladı.

Orduya seslendiği bildiri şöyle sona eriyordu:

"Bu seferi başarı ile tamamladınız. 'Ankara'ya' diye bağırdığınızı duydum, ancak sizin yeni zahmet ve fedakârlıklara maruz kalmanızı istemedim. Sonuç amacımız için yeterlidir. Düşman elinizdeki toprakları geri almak için yılacağınızı ümit ederek bekliyor.

Yurdu için savaşan Yunanlıların yorulmadığını gösteriniz ve süngünüz ilerde ona bağırınız:

"Gel de al!"

Küçük bir Anadolu gazetesi bu bildirinin son cümlesine şu cevabı verecekti:

"Bekle, geleceğiz."

KRAL Atina'ya dönmek için Mudanya'da gemiye binerken, Kars'ta Türkiye ile Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve Rusya temsilcilerinin katıldığı Kars Konferansı açılıyordu. Türkiye'yi Kâzım Karabekir Paşa'nın başkanlığındaki bir kurul temsil ediyordu. Büyükçe salon özenle düzenlenmişti. Çakı gibi genç subaylar temsilcileri karşıladılar, yerlerini alana kadar kendilerine eşlik ettiler. Ev sahibi olarak Kâzım Karabekir Paşa konferansı kısa bir konuşmayla açtı. Bu konuşmayı Rus temsilcisi Y.S. Ganetsky ile Ermeni temsilcisi Mravyan'ın Türk dostluğunu ve mücadelesini öven konuşmaları izledi. Görüşmelere geçildi.
Anlaşma 13 Ekimde imzalanacak, doğu sınırı kesinleşerek, iyi komşuluk dönemi başlayacaktı.

İSMET PAŞA iki yandan ilerleyen Türk birliklerini, geniş bir savaşa tutuşmamaları için dizginliyordu. Durumu elverişli olarak değerlendiren Süvari Kolordusu, hiç olmazsa Afyon'u kurtarmak için Cephe Komutanlığından izin istedi. Cephe Komutanlığı da ümide kapılmış olmalı ki bu izni verdi.

Afyon'da General Trikupis'in 4. Tümeni vardı. General Kondulis'in kolordusu trenle yardıma yetişti. Türk İkinci Kolordusu da Süvari Kolordusu'nun yanında yer aldı.
Trikupis ve Kondulis ile Fahrettin Altay ve Selahattin Adil Bey kuvvetleri arasında başlayan savaş 8 Ekime kadar sürdü.
Afyon ve Afyon'un güneyindeki tepeler zinciri Yunanlıların elinde kaldı; Afyon'un hemen doğusundaki Kocatepe'yi ise Türkler aldı.

Bu tek başarı büyük önem kazanacak, Büyük Taarruza yüzbaşı olarak katılan askeri tarihçi Fahri Belen şöyle yazacaktı:

"Kocatepe 1.900 metre yüksekliğiyle bütün sahaya hâkimdi. Doğuya ve batıya uzanan kollarıyla, büyük kuvvetlerin gizlice toplanmalarına elverişliydi. İnsan o günkü duruma göre Kocatepe'yi, düşmanı gözaltında bulundurmak ve bir orduyu gizlemek için tabiatın bir lütfü sayabilir"

İki ordu da yorulmuştu. Bu yıl içinde, dile kolay, dört kez savaşmışlardı. Savaşa ara verdiler. Yunan ordusu bıraktığı mevzilere yerleşmeye koyuldu.
Türk ordusunun yerleşmesi çok zor oldu. Yeni mevziler hazırlanacaktı. Derinliğine üç hat halinde mevzilenmek, yol açmak, topları ve makineli tüfekleri yerleştirmek, gözetleme yerlerini, cephanelikleri hazırlamak, haberleşme, ulaşım ve ikmal sistemini kurmak, gerekli barınakları yaparak askeri kıştan korumak gerekiyordu. Bir çarık ancak bir ay dayanmaktaydı. Allah'tan askerlik şubeleri ile depolarda, milli vergi emirleri gereği toplanmış hayli çamaşır, çorap ve çarık vardı. Birliklere dağıtılmaya başlandı. Cephe Komutanlığı Polatlı'dan Sivrihisar'a taşındı.

YÜZBAŞI FARUK belki yüzüncü kez mektuba başladı. Ama yazdığını yine beğenmedi. Ya giriş güzel olmuyor, ya sözü 'seni seviyorum'a getirmeyi beceremiyor, ya bitirişi sönük buluyordu.

Oysa yazmaya oturmadan önce her defasında kendine cesaret ve emir vermekteydi:

"Ne olacak, 'seni seviyorum' diye yazacaksın, iki sözcük, o kadar, uzatmana gerek yok, bu kadar bile yeter, haydi, aptal adam! Küçücük bir kızdan korkulur mu? Haydi, yaz!" Kâğıdı buruşturup attı. Bir yeni kâğıt çekti önüne. İZMİR'e ve Yunanistan'a hâlâ yaralı yağıyordu.
Rumlar ve Yunanlılar Yunan ordusunun gerçek kayıp sayısını uzun yıllar öğrenemediler. Yetkililer ya saklıyor ya da küçülterek açıklıyorlardı.

Ama saklanamayacak olan bir gerçek vardı:

Kaybın ağırlığı Yunan ordusunun 'taarruz ruhunu ve cesaretini' yok etmişti. Bu yüzdendir ki Yunan ordusu artık Türklere taarruz etmeyi aklına bile getirmeyecek ve savunmada kalacaktı.

Savunmada da kalsa, Yunan ekonomisinin bu ordunun yükünü uzun zaman taşıması çok zordu. Aksi gibi Papulas da ordunun insanca ve silahça takviyesini isteyip duruyordu. Kalmak zor, Anadolu'dan çekilmek daha zordu. Başbakan Gunaris politik ve ekonomik yardım sağlamak, bu çıkmazdan kurtulmak ümidiyle, Baltacis ve General Stratigos'la birlikte Roma, Paris ve Londra'da temaslarda bulunmak için Atina'dan ayrıldı.

İZMİR VE ATİNA sessizleşirken gidenler geri dönüyor, Ankara canlanıyordu. İstanbul tarzı iki lokanta açılacaktı. Millet Bahçesi'nin kapalı bölümüne bir sinema makinesi konmuştu. Yakında film gösterileri başlayacaktı.

Malta'dan kaçan Ali İhsan Paşa, neşe içindeki Ankara'ya ulaştı ve törenle karşılandı. Batı Cephesine bağlı iki ordu kurulacağı, Ali İhsan Paşa'nın bu ordulardan birinin komutanlığına atanacağı duyulmuştu. Paşanın kendini beğenmişliğini, hoyratlığını ve geçimsizliğini bilenler, komutanlar arasındaki uyumun bozulacağından kaygıya düştüler. Kaygılanmakta haklı oldukları çok çabuk anlaşıldı.

1. Ordu Komutanlığı'na atandığını öğrenen Ali İhsan Paşa çok sarsıldı. 'Tepesinden vurulmuş gibi' oldu. 'İki yıl kıdemli olduğu İsmet Paşa'nın emri altına nasıl girerdi?' Olacak şey miydi bu? Askerliğin ruhu kıdemdi. Gece başını yumrukladı, ağladı, öfke krizi geçince uzun uzun düşündü, kenarda bırakılmak tehlikesi vardı, sabah Fevzi Paşaya 'ancak geçici olmak şartıyla bu görevi kabul edeceğini' bildirdi. Yol hazırlığına girişti.

Hazırlık sırasında bazı sivri muhaliflerin Ali İhsan Paşayla görüşmeleri, Ali İhsan Paşa'nın bu tür ilişkilerden kaçınmaması dikkati çekmişti. Milli ordunun milli bir tavrı vardı. Hiçbir subay bu tavrın dışına çıkmamıştı, görev namusları buna izin de vermezdi. Hepsi Balkan Savaşı'nda subayların farklı siyasetlere bulaşmış olmasının acı sonuçlarını yaşamışlardı. Milli orduda böyle oyunlara yer yoktu.

TERZİ heyecandan titreyen ellerle Gazi'nin ölçülerini alıyor ve not etmesi için Salih Bozok'a söylüyordu. Gazi'ye yeni üniforma dikecekti. Çankaya Köşkü'nün birinci katındaki misafir kabul odasındaydılar. Odada R. Eşref de vardı.

Gazi R. Eşrefe, "O müthiş Sakarya günlerinde şunu anladım.." dedi, "..zafer başlıbaşına bir amaç değildir. Zafer, kendisinden daha büyük bir amacı elde etmeye yaramak, yeni bir âlem doğmalı. Yoksa boşa gitmiş bir gayret olur." Sustu.

R. Eşref bu cümlenin anlamını idrak edecek kadar uyanık ve ufku geniş biriydi. Batının önünde uşakça duran, işbirlikçi, dalkavuk, kişiliksiz yöneticiler, askerler, diplomatlar, siyasetçiler, din adamları, istiklal düşüncesinden yoksun aydınlar, para için düşmana hizmet edenler, bozguncular, son iki yüz yıllık yorgun, yenik Osmanlı âleminin ürünüydüler. Bu insanları üreten, yetiştiren düzen sürüp gidecekse, zafer gerçekten boşa gitmiş bir gayret olur, Türkiye bu kafalarla yine bir gün batı önünde uşak ya da dilenci durumuna düşebilirdi. Salih, "Efendim, apolet olacak mı, nasıl olacak?" dedi. "Yakada bir yıldız olsun, yeter."
Süslü bir mareşal üniforması dikeceğini sanan terzi hayal kırıklığına uğradı.

Gazi Ruşen Eşrefe döndü:

"..Yarın Mösyö Franklin Bouillon Ankara'da olacak. Dışişleri bir akşam yemeği verecek.
Yusuf Kemal Bey sizi de çağırmak istiyordu."
"Çağırdı efendim."

Kaynakça
Kitap: Şu Çılgın Türkler
Yazar: Turgut Özakman
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 14Eylül1921-13Ağustos1922 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:57

AKŞAM YEMEĞİ için tek elverişli yer hâlâ istasyondaki direksiyon binasının büyük odasıydı.
Franklin Bouillon, birlikte geldiği Albay Mougin, Yusuf Kemal Bey, Fethi Okyar, Suat Davaz, Hikmet Bayur ve Ruşen Eşref, sofraya oturmadan önce ayakta, aperatif alıyorlardı.

Sofra kurallarını bilenlerin yetiştirdiği iki dikkatli garson hizmet etmekteydi. F. Bouillon, "İngiliz hükümetinin kalın ve ince, açık ve kapalı bütün hesaplarını alt üst ettiniz.." dedi, "..itiraf edeyim bizim hesaplarımızı da."

Yusuf Kemal Bey'e bakarak neşeyle devam etti:

"Çünkü inanılmaz bir şey oldu, kağnı kamyonu yendi."

Kahkahalar yükseldi. Kadehini uzattı, Y. Kemal Bey'in kadehine vurdu. Şakacı bir eda ile sesini alçaktı:

"Size bir sır vereyim. Hükümetim, Türkiye konusunda İngiliz hükümetinin politikasından bağımsız hareket etmeyi kararlaştırdı." Türkler bakıştılar.
Eğer Mösyö Bouillon doğru söylüyorsa, emperyalist cephe bölünmüştü.

TÜRK ZAFERİ Afrika ve Asya'daki bütün mazlum ülkelerde sevince yol açmıştı. Taşbaskısı bir Lahur gazetesinin ilk sayfasında, Türk ve Acem masallarındaki âşık ve kahraman tasvirleri gibi, ölçüsüz, oransız, karışık bir resim yer almıştı.
Genç bir kahraman, yere devirdiği kalkanlı ve zırhlı bir pehlivanın göğsüne basıyordu. Herkül'ün aslan postunu giyen bu kahramanın genç başı üstünde, bir miğfer gibi, yeleli bir aslan kafası vardı. Ve kahramanın dört kolundan biri kılıç, biri hançer, biri gürz, biri kement tutuyordu.

Resmin altındaki dörtlüğün Türkçesi şöyleydi:

Savaş gününde büyük serdar Kılıçla pehlivanın başını kesti Hançerle göğsünü yırttı
Gürz ile ayağını kırdı ve kementle elini bağladı.
Bu büyük serdar, Lahurlu ressamın gözüyle M. Kemal Paşa'ydı. Bu muzaffer kahraman, köle, mihnetkeş, sefil ya da aç, bütün Doğulular için bir kurtuluş ümidi ve teselli kaynağıydı. Özledikleri kahramanı onda görüyorlardı.

İTALYAN VE FRANSIZ BAŞBAKANLARI, Gunaris ve Baltacis'e, hiç ümit vermemişlerdi.
Yunan kurulu ümidini Lloyd George'a bağlayarak Londra'ya geldi.

İngiliz yönetimi Yunanistan'ın kendini İngiltere'nin ellerine bırakmasını, arabulucuğunu kabul etmesini istedi. Kabul ettiler.
İngiliz yönetimi, Yunan ordusunun barış görüşmeleri sona erene kadar, Afyon-Eskişehir hattında kalmasını, bu hattı ne pahasına olursa olsun, kesinlikle korumasını talep etti. Boğazları bir Türk hareketinden koruyabilmek için arada Yunan ordusunun bulunmasını yine istemekteydiler.
Yunanlılar Eskişehir-Afyon hattında kalmayı da kabul ettiler.

Ne var ki bunun için ekonomik yardıma ya da krediye muhtaçtılar. Ama bu isteklerine karşılık bir sürü karışık açıklamalar dinlediler, olumlu bir sonuç alamadılar.

Son toplantıdan otele döndükleri gün Gunaris, "Bizi Anadolu'ya ittiler.." diye sızlandı,
"..Türkün başını getir, ödülünü al diyorlar. Bu amaçla iki yıldır savaşıp duruyoruz. Türkü yenemiyoruz, Anadolu'daki soydaşlarımızı Türkün merhametine bırakıp geri de dönemiyoruz. Bu iki durum arasında ezildik, yardım edin diyoruz, etmiyorlar."

Emperyalizmin milletleri kendi çıkarı için nasıl kullandığını daha yeni anlamaya başlamıştı. Başı göğsüne düştü ve ağlamaya başladı.
LONDRA'da Yunan-İngiliz görüşmeleri sürerken, Türk-Fransız görüşmeleri sonuçlanmış, Ankara Anlaşması imzalanmış, böylece güney cephesi kapanarak Hatay dışında Türkiye-Suriye sınırı kesinleşmişti.

Fransa yaklaşık yüz bin asker bulundurduğu Antep, Çukurova ve Mersin bölgesinden Suriye bölgesine çekilecekti. Çekilirken fazla silah ve cephanenin bir kısmını parasız bırakacak, bir kısmını satacaktı.

Anlaşmayı öğrenen İngilizler kriz geçirdiler. Galipler cephesi yarılmıştı.
LORD CURZON'a göre Fransa, bu 'meşum' anlaşmayı imzalamakla, müttefikler arası işbirliği ilkesine, verdiği şeref sözüne ve İngiliz çıkarlarına aykırı davranmıştı. Uzun bir nota ile anlaşmanın Türkiye lehindeki bütün maddelerine şiddetle ve kesin bir dille itiraz etti. Lord Curzon ve İngiliz diplomasisi, Türkiye lehindeki bir gelişimi kabul etmeye hazır değildi.
TÜRK-FRANSIZ ANLAŞMASI Rusları da kuşkulandırmıştı.

Dışişleri Komiseri Çiçerin Rusya'nın Litvanya'daki Elçisi Aralov'u Moskova'ya çağırdı:

"Yoldaş Aralov, sizi Ankara'ya büyükelçi olarak göndermeyi düşünüyoruz."

Aralov huzursuzca kımıldandı:

"Üstesinden gelebilir miyim? Türkiye çok önemli bir ülke."

"Tabii gelirsiniz. Biz sanki anadan doğma diplomat mıydık? Siz de çarlık ordusunda sıradan bir subaydınız ama iç savaş sırasında ordulara komuta ettiniz. Bu işi de başaracağınıza eminim. Ankara'da Azerbaycan Büyükelçisi de olacak. Yalnızlık çekmezsiniz."

Gözlüğünü çıkararak yorgun gözlerini ovuşturdu:

"..Türkler iki yıl Çukurova ve çevresini işgal eden Fransız ordusuyla savaştılar. Başa çıkamayan Fransa, Ankara ile bir ön barış anlaşması yapmaya ve Suriye'ye çekilmeye razı oldu. Yoldaş Aralov!

Şunu anlamamız gerekiyor:

Dostumuz Ankara bu anlaşma ile gerçekten emperyalist cepheyi ikiye bölmeyi mi başardı, yoksa adım adım batılılara mı yanaşıyor? Herkesten kuşkulanmayı gerektirecek çalkantılı bir durumdayız. Volga bölgesindeki kıtlık ve açlık rejimi sarsıyor. Gerçeği öğrenebilmek için kısa zamanda Ankara'da bulunmanızı istiyorum."
Bu kesin üslup Lenin'in onayının alındığını gösteriyordu. Semi-yon İvanoviç Aralov "Anladım Yoldaş Komiser" dedi.

BAŞKOMUTAN, Demiryolları Genel Müdürü Albay Behiç Erkin'e, "Fransızlar çekilir çekilmez, ikmal sistemini Adana-Konya-Akşehir hattına alacağız.." dedi, "..ama Polatlı-Eskişehir hattına da ihtiyacımız olacak. Bu hattı en kısa zamanda onarmanı istiyorum." "Baş üstüne."
"Nerden işçi bulacaksın? O çevredeki erkeklerin hepsi silah altında." "Kadınlarımız sağ olsun Paşam."

Y. KADRİ hazırlanan raporu bastırmak için İstanbul'a gidecekti. İsmet Paşa'ya veda etmek için Sivrihisar'a geldi. Paşa Y. Kadri'yi yemeğe alıkoydu. Halide Onbaşı görevi gereği Sivrihisar'daydı, onu da çağırdı.

Sohbet sırasında, İsmet Paşa, "Ben İstanbul'dan ayrıldığım zaman oğlum daha kundaktaydı.." dedi, "..aradan iki yıl geçti. Şimdi aslan gibi olmuştur. Yakında Konya'ya gelecekler. O günü düşündükçe heyecanlanıyorum."
Bakışları ve yüzü, harika bir baba olacağını gösteriyordu.

Halide Hanım da cephe izlenimlerini aktardı:

"Sakarya Savaşı'na katılmış olan subay ve askerler, uzaktan bile kolayca ayırdediliyorlar. Çok hoşa giden bir çalımları, havalı bir duruşları var. Zaferin güzelliği hepsinin yüzlerine vurmuş. Bu hal, birliklerin bulunduğu köylerdeki kadınları çok etkiliyor. Ama böyle karma köylerde disiplin çok sert. Kadınlar uzaktan bakıştıkları askerlerle evlenebilmek için komutanlardan izin almamı istiyorlar, ben de yardım edip duruyorum." Gülüştüler.
İsmet Paşa askerlik anıları anlatırken, birden, "Geçmişi bırakalım, biraz gelecekten bahsedelim, ister misiniz.." dedi, "..bir gün Milli Mücadele'nin askeri dönemi kapanacak. O dönem kapanınca neler yapmalıyız?" Her ciddi aydının sorunuydu bu.

Her şeyi, cumhuriyet rejimine geçmenin mümkün olup olmadığını bile tartıştılar. Halide Edip Hanım liberal, Y. Kadri devrimciydi. İsmet Paşa yemeğin sonunda "Cepheye yakın olmak için yakında Akşehir'e gideceğiz.." dedi, "..taarruz hazırlığını hızlandırmak gerekiyor." "Hazırlık uzun sürer mi Paşam?"

Paşa güldü:

"Hemen taarruz etmemizi istiyorsunuz değil mi? Bunu hepimiz istiyoruz. Düşman kendini toparlamadan bir kış taarruzuna girişebi-lirsek, sonuç alma olasılığımız yüksek. Ama iş uzarsa, düşman kendine gelecektir. O zaman çok iyi hazırlanmak şart. Mesela Kars kalesin-deki büyük çaplı topları getirtmeliyim. O ağır toplar oradan buraya öküzlerle taşınacak. Büyük sorun. Aylar alır. Üstelik bütün bu hazırlıkları Yunanlıları ve asıl İngilizleri uyandırmadan, çok gizli yürütmeliyiz. Fark ederlerse bizi taarruzdan alıkoymak için kimbilir neler yaparlar. İngilizin oyunu bitmez. Eğer gecikirsek sakın ümitsizliğe kapılmayın. Sizinle İzmir'de görüşeceğiz." Cumhuriyet... Taarruz... İzmir... Y. Kadri bir rüyada olduğu duygusuna kapıldı.
SÜRGÜNLERİ taşıyan iki gemi 30 Ekim sabahı İnebolu'ya ulaştı. İki başka gemi de Trabzon ve Zonguldak'taki tutsakları alıp getirmişti.
Dört gemideki sürgün ve tutsaklar değişimin başlamasını bekliyorlardı. Ama çeşitli pürüzler çıktı, işlem uzadı, sinirler kopacak gibi gerildi. Değiş tokuş ancak iki gün sonra, 1 Kasım Salı sabahı başlayabildi. 11 kişi İstanbul'a dönecekti.
İnebolu kayıkçıları Ankara'ya gidecek 48 sürgünü kıyıya taşıdılar.

Gelen sürgünler M. Kemal Paşa'ya topluca şu telgrafı çektiler:

"Bizi kurtaran Meclis'e ve onun Başkanına şükranlarımızı arz ederiz. Vatanın her türlü hizmet ve külfetine hazırız."

HÜKÜMET durmadan homurdanan Genelkurmay Başkanı General Dusmanis'i görevden almıştı. Papulas'ın durumu tartışılıyordu. İkinci Kolordu Komutanı Prens Andreas üç ay izin alarak ortalıktan kaybolmuştu. Terfi süreleri gelmiş olan Albay Valettas, Albay Frangos, Albay Digenis, Albay Sumilas ve 11. Tümen Komutanı Albay Kladas generalliğe terfi ettirildiler. Türk taarruzu sırasında bu yeni generallerin önemli görevleri olacaktı. İşgal altındaki topraklarda -sanki Yunanistan'a katılmış gibi— Yunan idaresini kurmaya başladılar. Amaç Yunan ordusunu ayakta tutabilmek için Batı Anadolu'yu ekonomik olarak sömürmekti.
Çünkü Anadolu Ordusu günde 8 milyon drahmiye mal oluyordu. Bütçe bu yüzden geçen yıl 250 milyon drahmi açık vermişti. Yeni yılda daha da artacaktı bu açık. Bunu önlemek gerekiyordu.

MALTA SÜRGÜNLERİNDEN, son İstanbul Meclisi'nde milletvekili olanlar Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne katıldılar, askerler yeni görevlere atandılar.
Beklenilmeyen olumsuzluklar da başladı. Kara Vasıf Bey Mec-lis'teki Enverci İttihatçıları canlandırdı. Kulisler hareketlendi. Muhalifler M. Kemal Paşa'nın Müdafaa-yı Hukuk Grubuna karşı bir muhalefet grubu oluşturmayı düşünmeye, akşam yemeklerinde buluşup bu konuyu olgunlaştırmaya başladılar.
Gazi de Fethi Bey ile birlikte Rauf Bey ve Yakup Şevki Paşa'yı yemeğe çağırdı. Fikriye ile Ali Metin Çavuş, havuzlu holde, kar gibi beyaz örtülü masanın üzerini, mezelerle çiçek bahçesi gibi süslemişlerdi. Gazi, bir ara Yakup Şevki Paşa'ya, "Fevzi Paşa'yla görüştünüz mü?" diye sordu.
"Evet. Benim için İkinci Ordu Komutanlığını düşündüğünüzü söyledi."
"Kabul eder misiniz?"

Y. Şevki Paşa'nın gözleri büyüdü:

"Ne demek? Elbette, şerefle. Niye sordunuz?"
"Çünkü Ali İhsan Paşa, daha kıdemli olduğunu ileri sürerek İsmet Paşanın emrine girmek istememişti."
"Aman Paşam, ölüm kalım kavgası verilirken, kıdem, unvan, mevki hesabı yapılır mı? Bu ne zırva iş? Biz Malta'da yatarken, İsmet Paşa Anadolu ordusunu sizinle birlikte kurmuş bir arkadaşımız. Şimdi omuzumuz biraz daha kalabalık diye, önceki olayların hiçbirini bilmeden, hazıra konup onun yerine mi geçeceğiz? Böyle saçma şey olmaz."

Gazi, "Teşekkür ederim" dedi, Rauf Bey'e baktı:

"Sen bir görev düşünmez misin Rauf?" "Bir süre dinlenmek istiyorum. "
"Tecrübeli insanları ihmal ya da israf etmeye hakkımız yok. Şu anda Bayındırlık Bakanlığı boş. Seni aday göstermek istiyorum."

Rauf Bey karşı çıktı:

"Hayır, lütfen. Beni affet."

Fethi Bey yeni İçişleri Bakanı seçilmişti, kızdı:

"Ne yani, biz çırpınırken sen seyir mi edeceksin? Elbette sorunlarımızı paylaşacaksın. Haydi, buluşmamızın şerefine!"
Kadehini kaldırdı.
Hepsi Fethi Bey'e katıldılar.
Gazi, Malta'dan gelen Kara Vasıf Bey'in de Müdafaa-yı Hukuk Grubu Yönetim Kuruluna girmesini isteyecekti.

BİRİNCİ ORDU KARARGÂHI Çay'a, İkinci Ordu Karargâhı Bolvadin'e yerleşti. Yakılan, yıkılan köyler, köylünün çabası ve ordunun da yardımıyla yeniden barınılabilir duruma getirildi. Köylerin bir bölümüne küçük birlikler yerleşti. Askerden kaçma hastalığının kökü kurutulamamıştı. Ama kaçak sayısı iyice azalmıştı. Kaçanların bir kısmı da geri dönüyordu.

Ordular taarruz eğitimine ağırlık verdiler. Gündüz eğitimlerine ve atışlara gece eğitimleri ile gece dersleri de eklendi. Askerin yalnız iyi bir asker değil, iyi bir yurttaş olması, ne için dövüştüğünü bilmesi de isteniyordu. Subaylar, hatta komutanlar için meslek kursları düzenlendi. Tatbikatlar, manevralar başladı. Nerede işe yarar bir şey varsa, Batı Cephesi'ne yollanıyordu. Kars kalesindeki ağır toplar yola çıkarıldı. Konya'da araba, silah tamirhanesi, şoför talimgahı, nalbant okulu, saraciye atölyeleri açıldı. İnebolu-Ankara arasında kağnı ve arabaların yanı sıra, kiralık kamyonlar da yer aldı. Ankara yurtdışından cephane, silah, kaput, elbise, hatta uçak almak için harekete geçti.

Tümenlerin mevcudu 7.000-8.000'e çıkarılacaktı. Yeni bir kolordu kurularak (6. Kolordu) 2. Ordu emrine verildi.
Bütün bu hazırlıklar, sessizlik ve gizlilik içinde yürütülüyordu.
CEPHE KOMUTANLIĞI hazırladığı taarruz planına 'Sad' kapalı adını vermişti.

Birçok seçenekten en riskli ama en çabuk sonuç verecek olanı seçmişlerdi:

Afyon çıkıntısının güneyinden kuzeye doğru yapılacak bir taarruzla Yunan cephesinin yarılması, düşmanın çevrilip imha edilmesi tasarlanıyordu. Planın esasları Başkomutan'a ve Genelkurmay Başkanı'na arz edilmiş, onay görmüştü.
Planın beğenilmesi Cephe kurmaylarını memnun etmişti.

Ama şevklerini kıran bir sorun vardı:

Ali İhsan Paşa sürekli Cephe kararlarına itiraz ediyor, Cephe kurmaylarını küçümsüyor, hiçbir şeyi beğenmiyordu.
Gizli örgütten Yüzbaşı Seyfi Akkoç Anadolu'ya geçince, Batı Cephesi karargâhında görevlendirilmişti.

1. Ordu'dan gelen son yazı hakkında bilgi verdi:

"..Ali İhsan Paşa bir tümeni denetlemiş.

Diyor ki:

'Bunlar adeta ellerine çıplak ve kirli tüfek verilmiş bir fukara kalabalığı. Asker es-vaplı yüzde beş insana tesadüf edemedim. Pek çoğunda matara, çanta, ekmek torbası, battaniye, kürek yok. Hepsi eldivensiz'..."

Albay Asım Bey homurdandı:

"Eldiven ha? Çocukların ayağına çarığı, kıçına donu zor buluyoruz. Ali İhsanla işimiz var." Ali İhsan Paşa'nın sınıf arkadaşıydı. Huyunu iyi bilirdi.

Aleyhinde konuşacaktı ama İsmet Paşa sözünü kesti:

"Milli Mücadele başlamadan Malta'ya götürüldü. Birçok şeyi yaşamadı. Yaşamadan, Milli Mücadele'nin şartlarını kavramak kolay değil. Ordu kurulalı henüz bir yıl oldu, bir yıl içinde dört kez savaştı. Bunun ne demek olduğunu o da kavrayacak ve sorun olmaktan çıkacaktır."

SAVUNMAYA geçmiş olan Yunan ordusu, Kuzeyden güneye kadar bütün cepheyi, özellikle de Afyon ve çevresini çok sıkı şekilde berkitmekteydi.
Afyon'un güneyinde, doğudan batıya doğru, aşılması zor, uçurum ve yarlarla dolu tepeler zinciri vardı. Esirler ve halk çalıştırılarak bu tepelerde ve gerilerinde savunma mevzileri hazırlanmasına başlanmıştı. Birinci hattın önüne kat kat tel örgü çekiliyor, duyarlı yerlere ayrıca mayın döşeniyordu. Kritik yerlerde tel örgülerin derinliği 20 metreyi bulmaktaydı. Sığınakların üstü, Afyon-Çay arasındaki demiryolundan sökülen raylarla örtülüyor, gereken her noktada çok güçlü direnek merkezleri kuruluyor, ilk hattın arkasında ikinci bir hat daha hazırlanıyordu.

Buranın berkitilmesinde İngiliz istihkâmcılarının danışmanlık yaptıkları, 'Türklerin burayı bir yılda yıkamayacaklarını iddia ettikleri' söyleniyordu. Bu hattın sarsılmazlığına o kadar güveniliyordu ki Afyon, Yunan ordusunun ikmal merkezi yapılmış, hastaneler, kolordunun bütün ulaşım araçları, subay ailelerinin çoğu, bazı askeri okullar Afyon'da toplanmıştı. Bu gereksiz güvenin cezasını çok ağır ödeyeceklerdi.

RAUF BEY'in Bayındırlık Bakanı olmasından sonra, Balıkesir Milletvekili Vehbi Bolak Milli Eğitim, Dr. Rıza Nur da Sağlık Bakanı seçilmişlerdi.
Albay Kara Vasıf Bey, Rize Milletvekili Ziya Hurşit Bey'in koluna girdi, "Hükümette üç bakanımız oldu.." dedi, "..adım adım ilerliyoruz." "İyi ki geldiniz. Zafer bizi uyuşturmuştu." Yunan ordusunun yerleşim planı ve cephe hattı En arka sıraya geçip oturdular.

Başkan Hasan Fehmi Bey, "Nahiye (bucak) ve Köyler İdaresi yasa tasarısının görüşülmesine devam edeceğiz.." dedi, "..Nahiye Kurulunun seçimiyle ilgili 25. maddede kalmıştık." Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni, Bey el kaldırdı. "Buyrun."
H. Avni Bey kürsüye geldi. Salonda ilgisizlik uğultusu sürüyordu.

"Efendim, bendeniz bir hususu dikkatinize arz etmek istiyorum. Köylerimize gidin, yirmi evli bir köyde ancak üç erkek bulursunuz. Geri kalanı kadındır. Bunlar hayata katılır, vergi verirler. Yüksek Meclis bu insanlara da hakkını vermeli, Nahiye kurullarına artık kadınlarımız da üye olarak girebilmelidir."

Uğultu kesildi. Dikkatler kürsüde toplandı. Tunalı Hilmi Bey bağırdı:

"Yaşa!"

Sonra da yanındaki milletvekiline, "Adam nihayet şu kürsüden doğru bir şey söyledi" dedi. Güldüler.
"..Çünkü bilenler bilir, köylü kadınlarımızın erkekten farkı kalmamıştır."

Birçok sarıklı ve fesli tepki gösterdi:

"Otur yerine!"
"Bilmediğin işlere karışma!"
"Sus!"

H. Avni Bey pişkin bir hatipti. Etkilenmeden devam etti:

"Efendiler! Hissiyata kapılmayın. Köylerde erkek kalmadı. Bir kadın üç-dört eve bakıyor, aile reisi oldu. Artık kadınların da seçme ve seçilme haklarını kabul etmek durumundayız."

Biri haykırdı:

"Feministliğinizi tebrik ederim." " İnsanlığımı tebrik ediniz."

Birkaç alkışa karşılık, olumsuz tepkiler arasında kürsüden indi.

Tunalı Hilmi Bey söz aldı:

"Şu kürsüden bütün Türklük ve Müslümanlık âlemine akseden sesin sahibini tebrik ediyorum. Yeni doğmuş Azerbaycan'ın bile kadulların seçime katılmasını kabul etmesi bize en büyük bir ders olmalıdır."

Konya Milletvekili Vehbi Çelik Hoca seslendi:

"Bizim memleketimize Bolşeviklik girmedi!"
"Seçim hakkı Bolşeviklik değildir Hoca Efendi. Erkeksiz köylerde kadınlar muhtarlık yapmıyor mu? Kadınların kadılık yapması, camilerde vaaz etmesi, cephelerde savaşması caiz değil mi? Caiz."
Muhittin Baha Bey, "Kadınlar evlere çekilse, aç kalırız aç" diye bağırdı ama uğultu içinde sesini duyuramadı.

Çankırı Milletvekili Hacı Tevfik Efendi ayağa fırlamıştı:

"Seçim yalnız erkeklerin hakkıdır!"
Birkaç etkisiz itiraz yükseldi.

Konya Milletvekili Musa Kâzım Efendi (Göksu) kürsüye çıkmıştı:

"Erkeklerin seçim hakkını bile sağlayamadığımız bir zamanda, kadınların seçim hakkından bahsetmek deliliktir. Boşuna tartışıyoruz. Türk kadını seçim hakkı istemiyor. İstemez. Çünkü kadınla erkeğin birarada bulunması asla caiz değildir. Olamaz. Yapılan öneriyi şiddetle reddediyorum." Alkışlar yükseldi.
Dr. Fuat Umay yanındakilere, "Böyle düşünenlerin kafası salt cinsellikle dolu." dedi, "..insanları kızma mevsimindeki hayvan gibi görüyorlar. Allah'ın övdüğü insanın hayvandan hiç farkı yok mu yani? İnsan yalnız cinsellikten mi ibaret?"

Kürsüye Malatya Milletvekili Lütfü Bey çıkmıştı. "Şeriatta kadınların seçim hakkını reddeden bir hüküm yok." dedi, "..ama kabul eden bir hüküm de yok. Hakkında kesin hüküm bulunmayan bir şey kabul edilemez. Çünkü efendiler, bizim dinimiz aklî değildir, naklîdir." « Burdur Milletvekili Mehmet Akif Ersoy yanında oturan Zamir Bey'e, üzüntü içinde, "Hale bak, adam aklı reddediyor!" dedi. İlk cuma günkü vaazında bu konuya değinmeye karar verdi.

Zamir Bey söylendi:

"Bunların kafa saatleri ortaçağda durmuş. Bizi gerileten, sonunda çökerten işte bu gibi küçük kafalar. Böyle küçük kafalardan kurtu-lamazsak daha çok çekeriz."
ANKARA'nın Hacettepe semtindeki küçük, güzel Tacettin Camisi cuma günü dolup taştı. Mehmet Akif Bey acele etmeden yerini aldı.

Öksürerek sesini açtı:

"Ey cemaat!
Bugün dünyada milyonlarca Müslüman var. Ne acıdır ki hiçbirinin istiklali yok. Yalnız biz istiklal sahibiydik. Ama biz de yüzyıllardır, elde ne varsa, yabancılara verip geri çekile çekile yaşıyorduk.
Bunun sebebi dinimiz midir? Haşa. İslamiyet hayatı, aklı, mantığı, zamanın icaplarını reddetmez. İslamiyet dini, ölüler dini değildir. Ama batı dünyası ilim ve fende ilerlerken biz Müslümanlar ne yaptık? Her şeyi Allah'a havale ve emanet edip tembellik, cehalet ve bağnazlık içinde donup kaldık.

Sonuç ortada:

Dilenerek yaşayan hükümetler, harabeler, ekilmemiş tarlalar, yakılmış ormanlar, hastalıklar, hurafeler, üfürükler, yolsuz, okulsuz köyler, pis şehirler. Milletin hayrı için ne düşünsen 'Olmaz!' diye dikilen ilimsiz hocalar. Her yeniliğe, 'Biz dedemizden böyle görmedik' diye karşı çıkan yobazlar.
Milletlerin hayatında duraklamak bile ölmek demek iken, biz tamamen durmuşuz. Geriden de geri bir hale düşmüşüz. Görünen köy kılavuz istemez. Yaşadığımız, ilkel bir hayattır. Peki, batı ne halde? Gemileri denizleri aşıyor, şimendiferleri dünyayı geziyor, uçakları havalarda dolaşıyor, ilim adamları hayatlarını araştırmaya vakfetmiş, halk ise mütemadiyen çalışıyor ve okuyor. Durum bu.

Fakat kudretleri arttıkça hırsları da çoğalıyor. Asya'yı, Afrika'yı bitirdiler, şimdi sıra bize geldi. Sevr Antlaşması'nı okudunuzsa anlamışınızdır ki bunların bizden istedikleri artık toprak moprak değil, bu defa canımızı, varlığımızı istiyorlar. Müslümanlar!

Bizi yenmek için düşmanın elinde iki vasıta var:

Birincisi kaba kuvvet. Önce kaba kuvvete başvurdular. Doğudan Ermeniler, güneyden İngilizler ve Fransızlar üstümüze yürüdü. İtalyanlar Konya'ya kadar yayıldı. Karadeniz boyunca silahlandırılmış Rumlar ayaklandırıldı. Yetmedi. Batıdan da Yunan ordusunu sürdüler. Ne oldu? Öldü sanılan Müslüman Türk doğruldu ve yurdunu savunmaya başladı. Sonuç? Artık ne doğuda düşman var, ne güneyde. Allah'ın yardımıyla ikisini de yendik. Pontus çetelerini de susturmak üzereyiz. Karşımızda bir Yunan ordusu kaldı. Onu da Sakarya'da bozduk. Batıya attık. Bir de Boğazlar'daki Müttefikler var. Biz evelAllah ikisini de yeneriz.

Ama düşmanın ikinci bir vasıtası var ki birincisinden de güçlü:

Nifak! Osmanlı Devleti'ni bu silahla parçaladılar, sonra da parçaları teker teker yuttular. Öyleyse bugün de, yarın da herkes gözünü dört açmalı, kimin ve neyin hesabına birbirimizin gırtlağına sarılmamız isteniyor, bunu çok iyi düşünmeli.
Aklımızı kullanmazsak böyle mazlum ve garip olmaya devam ederiz."

Ellerini kaldırarak duaya geçti:

"Ya İlahi, bize tevfikini gönder... "

FİTNE her yanda pusuda bekliyordu. Özellikle İstanbul'da.
Bazı Osmanlı nazırları, din adamları ve siyasetçilerinin üç-dört ay önce kuruluş çalışmalarına başlamış oldukları Anadolu Cemiyeti adlı gizli örgüt faaliyete geçmişti. Cemiyet kurtuluş savaşı veren Ankara'ya karşı Yunanlılarla işbirliği yapmayı amaçlıyordu. Başkanı eski Şeyhülislamlardan Mustafa Sabri Efendi'ydi. Sarıklarına kadar siyasete batmış olan bu tür din adamları için istiklal, hürriyet gibi kavramların hiçbir önemi yoktu. Onlar için hayati konu, din adamlarının işlevsel olduğu saltanat rejiminin ve din devletinin sürmesiydi. Cemiyet, hazırladığı yazılı öneriyi bugün Yunan Yüksek Komiserliği'ne verdi.

Önerinin başlıca maddeleri şöyleydi:

"Anadolu'yu M. Kemal'in pençesinden ve kuvvetlerinden kurtarmak amacıyla, Yunan işgali altındaki Batı Anadolu'da Padişah adına Batı Anadolu Özerk Hükümeti kurulacak ve Milli Meclis seçimleri yapılacaktı, Bu özerk hükümetin başkenti Bursa olacaktı, Bu yönetimin başında Hıristiyan bir vali bulunacaktı, Kurulacak olan gönüllü Anadolu ordusunun talim ve silahlandırılması işinden Yunan Başkomutanı sorumlu olacak, Yunan Başkomutanı gerekli hallerde iyi Türkçe bilen bir miktar Yunan subayını Anadolu ordusuna katacaktı, özerk hükümet adliye, polis ve öteki idare kollarıyla ilgili kurumlar kuracaktı, Bu hükümet Yunanistan'la barış yapacaktı, Cemiyet Trakya'yı da Yunanistan'a veriyordu.

Anadolu Cemiyeti'nin bütün üyelerinin Bursa'da toplanması için gerekli giderleri karşılamak üzere Yunan hükümeti, Cemiyet İdare Heyetine 100.000 Türk lirası verecek, bu paranın sarf edilen bölümü, Anadolu Milli Meclisi açılır açılmaz, yeni belediye vergilerinden toplanacak parayla hemen geri verilecekti."
Bu yazılı başvuru, Yunanistan Yüksek Komiseri tarafından bir torpidoyla hemen Atina'ya, Dışişleri Bakanlığına gönderildi.

ÇUKUROVA, Fransız yönetimi ve askeri çekildikçe, Türk yönetimi ve askeri tarafından parça parça teslim alınıyor, evler bayraklarla donanıyor, kurbanlar kesiliyor, anavatana kavuşan halk bayram ediyordu. Fransızlarla birlikte, Türklerle yalnız kalmaktan çekinen Ermeniler de gitmekteydiler.

Yeni Adana gazetesi Adana'ya döndü:

"Buzlu, karlı dağlar arasında tam iki yıldır vatan kaygusu, fazilet aşkı ile haykırdık. Hiçbir ıstırap, hiçbir mahrumiyet bizi yolumuzdan çevirmedi... Çok önemli günlerden sonra öz vatanımıza kavuştuk. Başımızın üzerinde dalgalanan şanlı bayrağımız, hürriyet ve istiklalimizin ebediyen dönüşünü müjdeliyor!"
Milli Mücadele'ye karşı yayın yapan Adana Postası ve Ferda gazeteleri susmuş, sahip ve yazarları, öteki işbirlikçilerle birlikte Fransızlara karışıp İskenderun'a, Halep'e, Şam'a kaçmışlardı.

Kimbilir, belki de ilerde, bu ve benzeri işbirlikçilerin çocukları, Türkiye'ye dönüp siyaset ve basın dünyasına katılacaklardı.
GUNARİS birkaç bakanla durumu değerlendiriyordu. Baltazis Anadolu Cemiyeti'nin önerisini özetledi. Güldüler.

O kadar çalışmış, para dökmüş ama bu çapta bir hainliği örgütlemeyi başaramamışlardı. Bu ara İstanbul'daki 'Milli Savunma' örgütü de, Ege'de özerk bir yönetim kurulması için çalışıyordu.

Gunaris, "Bu hain Türklere ihtiyacımız yok.." dedi, "..gerekirse böyle özerk bir yönetimi biz kendimiz kurarız."
ALİ İHSAN PAŞA, eskiden birlikte çalıştığı 3. Kafkas Tümeni'nin başarılı Komutanı Yarbay Halit Akmansü'nün 1. Ordu Kurmay Başkanlığına, Cephe karargâhından Binbaşı Cemil Taner'in de Harekât Şubesi Müdürlüğüne atanmalarını istemiş, istekleri uygun görünmüştü. Atla yakın bir birliği denetlemeye gidiyorlardı. Sağında Halit Bey, solunda Cemil Bey vardı. "..Ben sırf vatana hizmet için gururumdan fedakârlık ettim. Yoksa benim gibi bir komutan İsmet'in emrine girer mi? Ben Mustafa Kemal'in sınıf arkadaşıyım, üstelik o sınıfın da birincisiyim. İsmet kim, ben kim? Daha orduyu giydirmeyi bile becerememiş. Hazırladıkları plan da komik. Bu sefiller ordusu, o planla, sonuç almak bir yana, taarruza kalkmayı bile beceremez... "

Sakarya Savaşı gibi bir olağanüstülüğü yaşamış olan Halit Bey "Paşam.." dedi, sesi isyanla titriyordu, "..Sakarya mucizesini bu beğenmediğiniz sefil ordu yaratmıştı. Bunu unutmayın."

Böyle bir itirazı hiç beklemeyen Ali İhsan Paşa gazapla baktı:

"Düşüncenizi sormadım. Sorduğum zaman söylersiniz."

Atını kanatırcasına mahmuzlayıp ileri çıktı. Halit ve Cemil Beyler geride kalmışlardı.

Halit Bey bir şey söyleyecekti, Cemil Taner susturdu:

"Sus, sonra konuşuruz. Geride kalmayalım. Şimdi ona da kızar."

Atlarını mahmuzladılar.
ARALIK AYI çok hareketli geçti.
Azerbaycan Büyükelçisi İbrahim Abilov, Ukrayna Olağanüstü Büyükelçisi General Frunze ve Buhara Temsilcileri Ankara'ya geldiler. Sevgiyle karşılandılar. Ukrayna ile dostluk anlaşması imzalandı.

Yurtdışından satın alınan ve içerde yaptırılan üniforma ve kaputlar askere dağıtılmaktaydı. Birliklerde koyun postlarından da gece nöbetçileri için gocuk yapılıyordu. Silah, cephane ve araç noksanı sürdüğü için Sad taarruzu ilkbahara ertelendi.
MAHMUT ESAT BEY, M. Kemal Paşa'ya, Kara Vasıf Bey'in Müdafaa-yı Hukuk Grubu İdare Kurulunda, 'takip olunan askeri siyaset hakkında görüşme açılmasını' istediğini bildirdi. "Bilmiyor muymuş?"
"Konuyu yarma erteledik. Ne yapmamız uygun olur?"

Rauf Bey'in de Bakanlar Kurulunda aynı konuda görüşme açılmasını önerdiği bildirildi. Şaşırdılar.
Mahmut Esat Bey, "Daha dün geldiler, bugün tertip içindeler" dedi. M. Kemal Paşa sinirlendi: "Bizim siyasetimiz açık ve basit: Haklarımızı alıncaya kadar mücadele etmek. Bunu Yunanlı bile biliyor. Bu siyaset sayesindedir ki doğu sınırımızı kesinleştirdik. Bugünlerde güney illerimizi de Fransızlardan geri alıyoruz.. "

Ayağa kalktı:

"..Bu siyasetin tersi, istiklalden, vatan toprağından, milletin haklarından ödün vermeye razı olmaktır, iradesizliktir, sahte bir barışla milleti avutup aldatmaktır. Bu ikisi Sivas Kongresi'nde de Amerikan mandasını savunmuşlardı. Hatta Vasıf Bey, 'Mali durumumuz, istiklal sahibi olmaya elverişli değildir' demişti. Ben bu tür olayları olmamış sayarak herkesi istiklal ve milli egemenlik düşüncesi çevresinde toplamaya çabalıyorum. Siyasetimizi sulandırmalarına izin vermeyin! Bakalım ne yapacaklar?"

Rauf Bey sağlığını ileri sürerek Bakanlıktan, Kara Vasıf Bey sebep göstermeden Grup İdare Kurulundan istifa edecekti.
Avrupa'dan dönen eski Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey de çevresinde bir hayli muhalif topladı.

Bunların görüşü şöyle özetlenebilirdi:

Savaş halini uzatmamak, mümkün olanla yetinip büyük devletlerle anlaşarak barışa geçmek. ÇUKUROVA'yı geri almanın son aşamasına gelinmişti.
Orduyu temsilen bir Türk birliğinin şehre girdiği 5 Ocak 1922 günü, Adana'da yer yerinden oynadı. Yüzlerce kurban kesildi. İki yüz kişinin taşıdığı 105 metre boyundaki dev Türk bayrağı bando eşliğinde bütün şehirde dolaştırıldı. Sevinç kaç-göç âdetini ezip geçmişti; kadın erkek bütün Adanalılar sokaklarda oynuyorlardı.
Her günü acılarla dolu işgal dönemi sona ermişti.

Yeni Adana gazetesi bugün yine kıpkırmızı mürekkeple basıldı:

"Bugün Adana'nın milli bayramıdır. Bu uğurda şehit olan kahramanlarımızın ruhuna binlerce fatiha, sağ kalanlara binlerce minnet ve şükran"

5 Ocak 1922 Adana

BİRİNCİ ORDU Kurmay Başkanı Yarbay Halit Bey, önceden haber vermeksizin Akşehir'e gelerek, Cephe Kurmay Başkanı Albay Asım Bey'le görüşmek istedi. Birkaç nezaket sözünden sonra, görevinden istifa etmek istediğini bildirdi. "Ne oldu?"

"Ben daha önce Musul'da, Ali İhsan Paşa'nın emrinde bulunmuştum. Bu yüzden bana güveniyor. Üstü kapalı belirttiğine göre, Ankara'da bazı muhaliflerle teması olmuş. Eğer kendini gösterirse, Başkomutan yapacaklarını vaat etmişler."

Asım Bey donakaldı:

"Sen neler söylüyorsun?"

"Bu vaad anlaşılıyor ki paşanın hırsını ateşlemiş. O da, önce İsmet Paşa'yı harcamaya çalışarak zemini ve ordu muhitini başkomutanlığına hazırlamak istiyor. Bunun için de kendinden önce ne olmuşsa küçümsüyor, kendinden başka kim varsa aşağılıyor. Tahammül etmek mümkün değil." Sustu.
Bu tutum, istiklal ordusunu parçalamak demekti. Askerliğin bütün kural ve ilkelerine de aykırıydı.

"Şimdi bunu İsmet Paşa'ya nasıl anlatmalı? Kanıt ister." "Arz ettiklerimi ayrıntılı olarak yazıp vermeye hazırım." "Bir kişinin ifadesiyle yetinmez ki."
"Zarar yok. Nasıl olsa Ali İhsan Paşa rahat durmayacaktır. Arkası gelir." YENİLGİ Yunan cephesi gerisinde karışıklığa yol açmış, asayiş bozulmuştu. Yunan İşgal Komutanlığı cephe gerisini sıkı bir disiplin altına almak için birçok yerle birlikte Demirci'nin de yeniden ve hemen işgal edilmesini emretti. Haber kulaktan kulağa Demirci Kaymakamına ulaştırıldı.
Akıncılar gece yarısı Demirci'yi terk ettiler. Yamçılarına sarılarak atlarını yine dağa sürdüler. Soğuk can yakıyor, gözleri yaşartıyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 14Eylül1921-13Ağustos1922 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:57

RAUF BEY ve Vasıf Bey'den sonra Refet Paşa da istifa etti. Bunun öteki istifalar ile ilgisi yoktu. Refet Paşa tasarruf amacıyla Genelkurmay Başkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı'nın birleştirilmesini, Fevzi Paşa'nın sadece Bakanlar Kurulu Başkanı olarak kalmasını savunmaktaydı. Bu yolla çok istediği Genelkurmay Başkanlığı'nı sessiz sedasız üstlenmeyi hesap ediyor olmalıydı. Meclis önerisini kabul etmemişti. İstifa buna tepkiydi.

İstifaları birbiriyle bağlantılı ve M. Kemal Paşa'ya karşı bir tavır olarak yorumlayan İstanbul yönetimi ümide kapıldı. Bu yorum İngilizlere de mantıklı geldi. LLOYD GEORGE ve bazı bakanlar, Lord Curzon'u dinlemek üzere toplanmışlardı. Türkiye'yi kollayan Mr. Montagu toplantıya çağrılmamıştı. Curzon, "Olaylar hem bizim, hem Yunanlıların daha fazla aleyhine gelişmeden, duruma yön vermemiz gerektiğini düşünen Bakanlığım hakça bir barış planı taslağı hazırladı" dedi.
"Güzel."

"Plan, Sevr'i Türkler için oldukça yumuşatıyor. Yunan isteklerine de yeterince cevap veriyor. Yani adil ve dengeli."
"Ankara Sevr'e dayalı bir barış planını kabul eder mi?"
"M. Kemal'e karşı güçlü bir muhalefet oluştuğunu haber alıyoruz. İstanbul hükümeti, M. Kemal'in otoritesinin çökmek üzere olduğu kanısında."

"İlginç."
"Bu olasılık gerçekleşirse iktidar ılımlılara geçecektir. Onların bu planı kabul edeceğini sanıyorum. Ama bu olasılık gerçekleşmezse, planı kabule zorlamak için Ankara'ya karşı uygulanabilecek bazı baskı önlemlerini de saptadık. Mesela Akdeniz ve Karadeniz'deki limanlarını ablukaya almak. İstanbul'daki işgali iyice sertleştirmek. Yunanistan'a her türlü aktif yardımda bulunmak. Yunan ordusunda müttefik subayların görev almasına izin vermek... "

Lloyd George'un yüzüne pembe bir gülüş yayıldı. Ellerinde, Türklere karşı kullanılabilecek daha birçok imkânlar olduğunu bilmenin huzurunu duydu. Bunları ve yenilerini gerektikçe devreye sokabilirlerdi.

Lord Curzon, adil ve dengeli olduğunu iddia ettiği barış planı taslağını açıklamaya girişti.56a GAZİ Milli Savunma Bakanlığı'nı Kâzım Karabekir Paşa'ya teklif etmişti.

Aldığı cevabı Fevzi Paşa'ya telefonla bildirdi:

"Karabekir Paşa, Bakanlık teklifimizi uygun görmedi."
"Neden?"

"Türk-Fransız Anlaşmasının Moskova'da hassasiyet yarattığını, bu yüzden Doğu Cephesi'nden ayrılmasının doğru olmadığını ileri sürüyor." "öyleyse cephedeki asker milletvekillerinden birini düşünece-ğiz." "Benim aklıma Kâzım ve Fahrettin Paşalar geliyor." "Hangisi seçilse olur. İkisi de görev adamıdır."
ALİ İHSAN PAŞA Kurmay Başkanı Yarbay Halit Bey'in istifasına ve ânında 5. Kafkas Tümeni Komutanlığına atanmasına çok içerlemişti. Yıldızının barışmadığı Albay Selahattin Adil Bey'in rütbesi de mirlivalığa yükseltilmişti.

Daha bu olayı içine sindiremeden Milli Savunma Bakanlığına Kâzım Özalp Paşa'nın seçildiğini öğrenince sinir kesildi:

"Yahu, bu Kâzım ne zaman paşa olmuştu?" "Sakarya'dan sonra."
"Çaylak yani. İsmet Paşa beceriksiz. Karargâhı tecrübesiz. Ne talihsizlik! Bu kadro orduyu zafere götüremez."

YÜZBAŞI FARUK'tan Nesrin'e:

"Sevgili Nesrin Hanım,
Size yüzlerce mektup yazdım ama hiçbirini beğenmedim, göndermedim. Sıradan bir mektup yazmayı da istemedim. Bu yüzden aylar geçti.
Son bir hayat hamlesiyle bunu yazıyorum.
Nasılsınız? Erkeklerin sağlıklısı bile sorunken bir de yüzlerce erkek hastayla uğraşmak ne kadar güç olmalı. Kolay gelsin.
Ben bir tabura komutan olmak istiyordum. Bu isteğimi yerine getirsin diye Kolordu Komutanına kendimi sevdirmeye çalıştımdı. Ölçüyü kaçırmış olmalıyım, beni çok sevdi ve yanında alıkoydu. Kolordunun haberalma şubesi müdürü yaptı.
Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa, laf aramızda, çok tuhaf bir adam çıktı. Sevilmeyi değil, kendisinden korkulmasını istiyor. Korkutucu şeyler yapıyor. Tabii gülünç oluyor. İşte böyle.
Vedia Hanım'a ve Vedat Bey'e selamlar. Saygılarımla"

UZUN bir yolculuktan sonra Ankara'ya gelen Sovyet Rusya Büyükelçisi Aralov, güven mektubunu Meclis Başkanı Gazi M. Kemal Paşa'ya sunmuş, törende Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey de bulunmuştu.
Tören sonunda M. Kemal Paşa, Aralov'a, "Kalın da bir kahve içelim" dedi. "Memnuniyetle."
Yusuf Kemal Bey de kaldı. Oturdular. M. Kemal Paşa, "Protokolü bir yana bırakarak dostça konuşmak istiyorum.." dedi, "..Moskova Büyükelçimiz Ali Fuat Paşa, Fransa ile yaptığımız anlaşmanın Moskova'da kuşku yarattığını bildiriyor." Aralov açık kalplilikle, "Evet" dedi.
"Fransa ile yaptığımız anlaşmayı saklamadık, bir suretini, sizden önceki sayın Büyükelçiye verdik. Mösyö Franklin Bouillon'a da, batı dünyasının gizli sandığı Moskova Antlaşması'nın bir suretini verdik. Bu kadar açığız. Gizli diplomasiden kesinlikle uzağız. Bugünlerde Dışişleri Bakanımızı barış aramak için Avrupa'ya göndereceğiz.. " Aralov huzursuz baktı.

"..Çünkü bir an önce silahı bırakıp işimize sarılmak, doğuyla da, batıyla da, barış içinde yaşamak istiyoruz. Uygarlığın nimetlerinden yararlanmak, artık mutlu olmak benim milletimin de hakkı. Siz de askersiniz, savaşın ne olduğunu bilirsiniz." " İyi bilirim."

"..Yakında Azerbaycan Büyükelçisi İbrahim Abilov Bey'e ve size, sessiz sedasız savaşa hazırlanan ordumuzu göstereceğim. Milletinin insanca yaşaması için ölmeye hazır iki yüz bin asker göreceksiniz. Savaşmak istemiyoruz. Ama büyük devletler, yalnız kuvvetin dilinden anlamakta ısrar ederlerse, bu orduyu harekete geçireceğim.. "

Bir an durdu:

"..İnanın, o kıyamet gününü düşündükçe Yunanlılara acıyorum. Yazık ki efendisi İngiltere acımıyor. Ümit ederim ki sorun, silahsız çözülür."
Bu kısa, açık konuşma Aralov'da büyük saygı uyandırdı.
MİLLİ SAVUNMA BAKANI Kâzım Özalp Paşa ilk iş olarak hastaneleri ve yaralı barınaklarını ziyaret etti. En son Cebeci Hastanesi'ne geldi. Başhekim Şemsettin Bey, Dr. Hasan ve Nesrin tarafından karşılandı. Birinci koğuşa girdiler. Bakan kapının yanındaki ilk yatakta yatan Teğmen Refik'in hatırını sordu. Teğmen, "Teşekkür ederim, iyiyim Paşam" dedi.

Bakan öbür yatağa geçmek üzereydi, başhekim sessizce battaniyeyi aralayarak, bu iyimser yaralının durumunu gösterdi:

İki bacağı da dizlerinin üzerinden kesilmişti. Kâzım Paşa'nın gözleri doldu, eğilip yaralının başını öptü, "Benden bir isteğin var mı çocuğum.."
dedi şefkatle, "..ailen nerde? Onların bir ihtiyacı var mı? Söyle lütfen."
Teğmen bir şey istiyor olmaktan utanarak, "İstiklal Madalyası'nı hak ettiğimi sanıyorum.."
dedi, "..ondan başka bir şey istemem efendim."

ŞUBAT AYINDA bütün subaylar gibi 61. Tümen'in 174. Alayı'nın subayları da birikmiş aylıklarını aldılar.
Orduya bir uçak armağan etmeye söz vermişlerdi. Hızla para topladılar. Toplanan parayı uçak alınması için Milli Savunma Bakanlığı emrine verdiler. Alınacak uçak '174. Alay' adıyla hava kuvvetlerine katılacaktı.
PADİŞ AH VAHİDETTİN genç ve güzel eşi Neriman Hanım'ın dairesinden pek çıkmıyor, çıktığı zaman da karanlık, kuşkulu işler çeviriyordu. Herkesten gizli birtakım adamları kabul edip görüşmekte, Damat Ferit artıklarıyla ilişkisini sürdürmekteydi.
Yaver Albay Naci Bey (İldeniz) bu hale katlanamayınca Anadolu'ya geçmiş, Padişah yaverinin Milli Mücadele'ye katıldığının duyulması büyük yankı yapmıştı.

Felah örgütü daha etkili bir olay yaratmak için iki subaya Anadolu'ya geçmeleri çağrısında bulundu:

İlki Sadrazam Tevfik Paşa'nın oğlu, Vahidettin'in damadı Binbaşı İsmail Hakkı Okday'dı. İkinci subay ise Sadrazamlık Başyaveri Yarbay Hüseyin Hüsnü Bey'di. Duraksamadan evet dediler. Arkadaşları Anadolu'da dövüşürken, İstanbul'da konfor içinde yaşamak kaç zamandır ikisini de utandırmaktaydı.

İsmail Hakkı Bey eşi Ulviye Sultan'ın Nişantaşı'ndaki konağında yaşıyordu. Kaçtığının anlaşılmaması için kaçış tarihinden bir hafta önce bir tartışma çıkarıp odasını ayırdı. Felah örgütü İsmail Hakkı Bey'e Ada-pazarlı koyun tüccarı Mustafa Ağa' diye sahte bir kimlik hazırlamıştı. İ. Hakkı Bey 28 Ocak sabaha karşı kalktı. Mustafa Ağa kıyafetine girdi. Çantası hazırdı. Köpeği Berbat'a veda edip kimseye sezdirmeden Ulviye Sultan sessizce sokağa çıktı.

Saat yedi buçukta Haydarpaşa'daydı. Hüseyin Hüsnü Bey de gelmişti. Durumu bilen millici görevliler kolaylık gösterdiler. Tren 08.00'de kalktı. Hereke'deki İngiliz denetimine takılmadan Geyve'ye geldiler. Geyve'den sonra tren çalışmıyordu. Kaçakları karşılayan subaylar bir araba bulup ikisi de Ankara'ya yolcu ettiler.

Örgüt, kaçakların Geyve'ye ulaştıklarını öğrenince, durumu el altından gazetelere bildirdi. Ertesi gün bütün gazetelerde Vahidettin'in damadı ve Tevfik Paşa'nın oğlu ile Sadrazamlık Başyaverinin Anadolu'ya kaçtığı haberi birinci sayfalarda yer aldı. Haberin doğru olduğu anlaşılınca sarayda ve sultan konağında kıyamet koptu.

BALIKESİR MİLLETVEKİLİ Hasan Basri Bey ve arkadaşları bir öngerge vererek Yunan zulümlerinin protesto edilmesini istemişlerdi. Hasan Basri Bey acı örneklerle dolu bir konuşma yaptı. Önerge, gereğinin yapılması için Dışişleri Bakanlığına havale edildi.

Bakanlık, her zaman yaptığı gibi durumu birer nota ile galip devletlere bildirerek ilgilerini dileyecek, galip devletler de bu notaları dosyalarına kaldıracaklardı. Türkler düşüncelerini ve gerçekleri batı basını yoluyla kamuoyuna ulaştıramıyordu. Tarih boyunca ulaştıramamışlardı. Çünkü devletin bunun için kurulmuş bir örgütü, bu konuda bir tecrübesi ve yetişmiş bir tek adamı yoktu. Anadolu Ajansı'nın yurtdışına etkisi olmuyordu. Buna karşılık kamuoyu yaratmanın, tanıtmanın ve propagandanın önemini çoktan anlamış olan Yunanistan, 1912'de Atina'da bir basın bürosu kurmuş, giderek Londra, Paris, Roma'da gibi önemli merkezlerde, elçilikler dışında, basın temsilcilikleri açmıştı.

Türk protestosunun basın çevrelerine sızması üzerine alarmda bekleyen bu temsilcilikler, 'barbar Türklerin Anadolu'da Pontus Rumlarına kıyım yaptığını' iddia eden bültenler yayımlayarak, Türk protestosunu boğup etkisiz hale getireceklerdi. İSMAİL HAKKI OKDAY ve Yarbay Hüseyin Hüsnü Bey, Ankara'ya doğru yol alırken, Dışişleri Bakanı Y. Kemal Tengirşenk ile Hikmet Bayur, Hukuk Müşaviri Münir Ertegün, Özel Kalem Müdürü Ferit ve Kâtip Kemal Beyler de Ankara'dan ayrıldılar. Ankara-Geyve arası sekiz gün sürdü. Dokuzuncu gün trenle İstanbul'a vardılar. Y. Kemal Bey milli hükümetin İstanbul'a gelen ilk Bakanı olarak Haydarpaşa'da üniversite gençleri tarafından büyük gösteriyle karşılandı.

Bakan ve kurul üyelerinin hepsi İstanbulluydu. Ertesi gün buluşmak üzere yakınlarının evlerine dağıldılar.
Y. Kemal Bey sabah, Sadrazam Tevfik Paşa'yı ziyaret etti. Ahmet İzzet Paşa da gelmişti. Y. Kemal Bey Avrupa'daki temasları sırasında Ankara ile İstanbul arasında 'fikir birliği' olduğunu vurgulamak istiyordu. Türkiye'deki ikilikten yararlanan Batıya karşı bu iyi bir tavır olur diye düşünmekteydi.

Bu isteği uygun gören Tevfîk Paşa, "Zat-ı Şahane ile görüşecek misiniz?" diye sordu. İsteği benimsendiğine göre Padişahla görüşmemek olmazdı, Y. Kemal Bey, "Eğer isterlerse, görüşürüm" dedi.

Ertesi gün Ahmet İzzet Paşa Y. Kemal Bey'i alıp saraya götürdü. Bu gelişmeye bakarak Y. Kemal Bey, Padişah'ın kendisiyle görüşmek istediğini sandı. Tevfık Paşa sarayda bekliyordu. Başmabeynci üçünü Vahidettin'in huzuruna çıkardı.

Vahidettin her zamanki koltuğunda oturuyordu. Rengi soluktu, gözleri çukura kaçmıştı. Damadının Ankara'ya katılması onu çok sarsmış olmalıydı. Kendisini saygıyla selamlayan Y. Kemal Bey'e selam vermeksizin, basit bir el hareketiyle karşısındaki koltuğu gösterdi. Ankara Dışişleri Bakanı, bozulduğunu belli etmemeye çalışarak Padişah'ın karşısına oturdu. Paşalar ellerini göbeklerinin üzerinde kavuşturarak ayakta kaldılar.
Vahidettin hiçbir şey söylemeden gözlerini kapadı. Uzayan sessizliği kırmak için Y. Kemal Bey, "Hükümetim, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni tanımanızı diliyor" dedi. Vahidettin gözlerini açmadı, cevap vermedi. Uzun ve katı sessizlik sürdü. Padişah, Ankara'nın Dışişleri Bakanını hiçe sayma anlamı taşıyan bu suskunluğuyla, kendisini çağırmadığını, Ankara'nın önerisini de konuşmaya değer bulmadığını açıklamış oluyordu.

Sessizlik iyice uzayınca Y. Kemal Bey, sinirden titreyerek izin isteyip kalktı. Paşalar da birlikte çıktılar. Padişah görüşmek istemediği halde saraya götürülmesine çok içerlemişti. İki Osmanlı paşasına terbiyesinin elverdiği ölçüde hakaret etti.

TAM DA BU SIRADA İstanbul'un bir başka yerinde, çok şaşırtıcı bir olay gelişmekteydi. Ankara kurulunun gizli belgelerinin Kâtip Kemal'in elindeki özel çantada olduğu anlaşılıyordu. Kâtip kayınpederinin evinde kalıyordu. Vahidettin'in emriyle ev gözetlemeye alınmıştı. Becerikli sivil polis, herkesin çıkıp evde kimsenin kalmadığını anlayınca içeri girmiş, kâtibin evde bıraktığı kilitli görev çantasını açmıştı. İçindeki 6 gizli belgenin fotoğraflarını çekiyordu.
İşi bitince belgeleri özenle yeniden çantaya yerleştirdi. Kilidi kapadı. Belgeler, Y. Kemal Bey'in özellikle Londra'daki görüşmeler sırasında dikkate alması gereken gizli hükümet talimatı ve yine bazı çok gizli bilgilerdi. Vahidettin, belgelerin fotoğraflarını güvendiği bir saray görevlisiyle o akşam İngilizlerin

Yüksek Komiseri Sir Harold Rumbold'a yolladı. Bilgiler Londra'ya geçildi.
Lord Curzon, Londra'da Y. Kemal Bey'le görüşme masasına, Ankara hükümetinin gizli düşüncelerini öğrenmiş olarak oturacaktı.

MECLİS TOPLANTI SALONU da, iki balkonu da tıklım tıklım doluydu. İçeri giremeyenlerin M. Kemal Paşa'nın konuşmasını duymaları için pencerelerin camları çıkarıldı. Üçüncü toplantı yılına giriliyordu. Toplantı yeni yılını Meclis Başkanının bir konuşmayla açması âdetti.
Saat 13.30'da Meclis Başkanı Gazi M. Kemal Paşa, başkanlık kürsüsüne çıktı. Uzun yıllar anımsanacak olan konuşmasını yaptı.

İç ve dış önemli sorunlara değindiği söylevinin ekonomi bölümüne geçince, sordu:

"Türkiye'nin sahibi ve efendisi kimdir?"

Sesler yükseldi:

"Köylüler!"
"..Evet, Türkiye'nin hakiki sahibi ve efendisi, hakiki üretici olan köylüdür.." Alkışlar patladı.
".. O halde herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve layık olan köylüdür. Bundan dolayı TBMM hükümetinin ekonomik siyaseti, bu temel amacı elde etmeye yöneliktir. Yedi yüzyıldan beri cihanın çeşitli yanlarına yollayarak kanlarını akıttığımız, kemiklerini yabancı topraklarda bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp israf ettiğimiz, buna karşılık daima aşağıladığımız ve küçümsediğimiz, bunca fedakârlık ve ihsanlarına karşı, nankörlük, küstahlık, cabbarlıkla uşak katına indirmek istediğimiz bu asıl sahibimizin huzurunda, bugün, tam bir saygıyla ve utanarak gerçek duruşumuzu alalım.. " Alkışlar uzun süre devam etti.

Söylevin bitiminden sonra yapılan seçim sonunda Rauf Bey Meclis İkinci Başkanlığına seçildi. Bu sonuçla Başkanlık Divanında bir çeşit koalisyon oluşmuştu.63a M. Kemal Paşa'nın bu sonuçtan memnun kaldığı söylenemezdi. Ama bunu belli etmedi. Siyasi dağınıklığa yol açmamak için birçok şeyi sabırla karşılıyordu. Bugünkü söylevinde, eğitim alanında temel amacın 'genel cahilliğe son vermek' olduğunu belirtmişti. Yeni Milli Eğitim Bakanı, bu açıklamaya dayanarak, 'Mektepler Teşkilatı' adıyla bir yasa tasarısı hazırlayacaktı. Bu tasarıya göre liselerin adı 'yeni medresei resim dersinin adını 'çizgi dersi! müzik dersinin adı 'ilahi dersi' oluyordu. Gazi buna da açıkça ses çıkarmadı.63b Zafere kadar sabredecekti.

YÜZBAŞI FARUK Nesrin'den zarfa konmuş bir kartpostal aldı:

"Faruk Bey,
Sizi karargâhta tuttuğu için komutana minnetlerimi söyleyiniz. Bir daha savaşmanızı istemiyorum. Sizi savaşırken düşünmeye dayanamam. Çünkü sizi seviyorum" Çarpıldı.
Bu kız, yürekli kağnıcılar ve gözü kara çeteciler hamurundandı.
Mektup yazmaya oturdu. Sayfalar dolusu, upuzun, karmakarışık, sırasız, düzensiz, günlerce yazdı. Mektup "Ben de sizi seviyorum" diye başlıyor, "Sizi çok seviyorum" diye sona eriyordu.
Artık her gün mektup yazacak, biriktirip biriktirip birbirlerine yollayacaklardı. İNGİLİZ DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI Türk-Fransız Anlaşmasının feshedilmesi için çok çalışmıştı. Fransızlar alttan almış, bundan sonra birlikte hareket edeceklerine söz vermiş ama anlaşmayı da korumuşlardı.
Y. Kemal Bey Paris'te, Türk-Fransız dostluğunun güçlendiğini görerek memnun oldu. Fakat A. İzzet Paşa'nın da Paris'e geldiğini duyunca midesi bulandı.63c
İstanbul yönetimi, Ankara ile birlik olmadığını, ikiliğin sürdüğünü belirtmenin gerekliliğine karar vermiş, A. İzzet Paşayı Avrupa'ya yollamıştı.

Ankara kurulunun ardından A. İzzet Paşa da Paris'ten Londra'ya hareket edecek, Lord Curzon ikisiyle ayrı ayrı konuşacak, bu ikilikten tatlı tatlı, ustaca yararlanacaktı. VAHİDETTİN'İN DAMADI Binbaşı İsmail Hakkı Bey Batı Cephesi karargâhına atandı. Padişah damatlığını tepip Anadolu'ya gelmiş olması karargâh subaylarının hoşuna gitmişti. Sevgi ve saygıyla karşılandı.
Ama yüzü pudralıydı, hareketleri fazla alafrangaydı, üslubu yapmacıktı. Hepsi halk çocuğu olan subaylar İsmail Hakkı Bey'i yadırgadılar. Osmanlıca bilen bir yabancı subay gibiydi. Giderek arkadaşsız kaldı.

16. Tümen'in Kurmay Başkanlığına atanınca çok sevinecek ve koşarak gidecekti.
M. KEMAL PAŞA orduyu denetlemek ve son durumu görmek için 6 Mart gecesi Ankara'dan trenle ayrıldı. Beylik Köprü yeni yapılmıştı, daha derme çatma haldeydi. Tren bu geçici köprüden kaplumbağa hızıyla geçti. Sabah Biçer'e geldiler. Demiryolu Biçer'e kadar onarılmıştı.

Çoğu kadın olan işçiler, bozkır ayazında, demiryolunu Biçer'den ileriye götürmek için işbaşı etmişlerdi. Gazi, mühendise, ustalara ve işçilere teker teker ellerini sıkarak teşekkür etti. Otomobili istasyona indirilmişti. Sivrihisar'a hareket etti.

LORD CURZON Y. Kemal Bey'le iki kez görüştü. Ankara Misak-ı Milli kabul edilirse barış yapmaya hazırdı. Ama İngiltere Misak-ı Milli'yi, yani Türkiye'nin tam bağımsızlığını kabul etmiyordu.

Lord Curzon, Türklerin bir taarruza kalkışıp Yunanlıları yenmesinden çekinmekteydi. Ama A. İzzet Paşa'dan edindiği bilgi ve Ankara hükümetinin Y. Kemal'e verdiği gizli talimatın zayıf ifadesi, Ankara'nın mücadeleyi sonuna kadar götüremeyeceğini göstermekteydi. Rahatladı.

Bu rahatlık içinde Ankara ve İstanbul ile oyun oynarken bir olay patlak verdi. Yerel liderlerin ağır baskısı altında bunalan Hindistan Genel Valisi Lord Reading Hindistan İşleri Bakanı Montagu'ya bir telgraf göndererek, 'Hindistan'daki Müslümanların yatışmaları için İstanbul'un boşaltılmasını, İzmir ve Edirne'nin Türklere verilmesini zorunlu gördüğünü' bildirdi.

Başbakanın katı siyasetinden şikâyetçi olan Mr. Montagu, bu gizli telgrafı basına sızdırdı.
Ortalık karıştı. Lloyd George ve Lord Curzon Montagu'ya ateş püskürdüler. İngiliz kamuoyu bazı şeyleri yeni yeni öğreniyordu. Koalisyon çatırdamaya başladı.
Başbakan Lloyd George, Türkiye'yi destekleyen Montagu'yu azletti.

Bu işlem, İngiliz resmi siyasetinde Türk düşmanlığı tavrının süreceği anlamına geliyordu.
Lloyd George 'ebediyen Yunan taraftarıydı' ve ebediyen Türk düşmanı kalacaktı.
14 MART günlü İkdam gazetesinde Y. Kadri'nin önemli bir yazısı yer aldı.

Ankara'da Kızılay Merkezi'ndeki dertleşme ve tartışmaların ürünü olan bir yazıydı:

"...Bu kanlı cenkler, bu korkunç mücadele yalnız Türklerle Yunanlıların savaşı değil, geçmişle geleceğin çarpışmasıdır.
Eğer genç Anadolu ordusunun kurtaracağı vatan üzerinde yeni hayatın ve yeni fikrin ışığı parlamayacaksa, eğer orada gene geçmişin o gerici, yeniliğe düşman, boğucu ve öldürücü karanlığı hüküm sürecekse, kurtuluş kelimesinin ifade ettiği mana, pek eksik kalmaz mı?
Zaman yürüyor, daima öne doğru, ileriye doğru yürüyor. Bunun aksine gitmek imkânsızdır!'

M. KEMAL PAŞA birlikleri denetliyor, komutanlarla görüşüyor, bir bahar taarruzunun mümkün olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.
Akşehir'e gelirken Çay istasyonunda 1. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa'yla görüştü. "On gündür cephedeyim.." dedi, "..sürekli eleştirdiğiniz gibi, askerin çoğu gerçekten üniformasız.. "

Ali İhsan Paşa görüşünün onaylandığını sanarak gülümsedi.
"..Ne yapalım? Yoksuluz, üniformamız, mataramız, palaskamız yok diye mücadeleden vaz mı geçelim? Düşmana teslim mi olalım?" Ali İhsan Paşa irkildi:
"Oo, hayır."
"öyleyse şartlarımızı hiç dikkate almadan neden her şeyden şikâyet ediyorsunuz? Pırıl pırıl bir ordunun başına geçeceğinizi mi hayal ediyordunuz? Bu ordu, milletinin kaderini paylaşan gazi bir ordudur. Tek dayanağımız ve son talihimizdir. Bu ordunun yarısını, namusunuza emanet ettik.

Bunu unutmayın!" Ayağa kalktı, elini uzattı:

"İyi günler dilerim."

Bu çok ciddi bir uyarıydı. Ali İhsan Paşa mevkiinin tehlikeye girdiğini anlamıştı. Ankara'daki arkadaşlarına durumu bildirmeliydi. KIŞ dağlarda çok acımasızdı.
Demirci Akıncıları çok güçlük çekmişlerdi. Zaman zaman aç, uykusuz kalmış, donma tehlikesi atlatmış, hastalanmış, yaralanmış, şehit de vermişlerdi. Ama Yunanlıları, Ermeni, Rum ve Çerkez çeteleri, 'gâvur Müslümanları', her fırsat düştükçe tepelemişler, işgal idaresini çılgına çevirmişlerdi.
İşgal Komutanlığına bağlı büyük bir kuvvet Demirci Akıncılarının peşine düştü. Akıncılar Ulus Dağı'nın karlı ormanlarına daldılar.

Bu güzel dağın yollarını iyi bildikleri için iki kez kuşatmayı yarıp çıkmayı başardılar. Dağılan müfrezeler ikinci kuşatmadan kurtulunca, 17 Mart Cuma günü buluştular. Bütün akıncıların yüzü taş gibiydi. Kuşatmayı yararken bazı akıncılar gibi Müfreze Komutanlarından Halil Efe'nin eşi Gördesli Makbule de şehit olmuştu.

Halil Efe'yi delice seven Makbule, kocasından ve akıncılardan hiç ayrılmamış, sürekli birlikte gelmişti. Halil Efe de eşini öyle severdi. Sevgileri ve yiğitlikleri efsane gibi yayılmıştı dört yana.

Makbule'yi Ulus Dağı'ndaki Kocayayla'da, kimsenin bulamayacağı bir köşede toprağa verdiler.
Akıncı ahlakınca şehit olanlara ağlamak ayıptı. Makbule'nin toprağa verildiği gün, akıncılar Halil Efe'yi de, İbrahim Ethem Bey'i de, birbirlerini de ayıplamadılar. Hepsi kana kana ağladı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 14Eylül1921-13Ağustos1922 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:58

İNGİLİZ, FRANSIZ VE İTALYAN Dışişleri Bakanları Türklere ve Yunanlılara üç ay süreli mütareke önerisinde bulunmuşlar, ara vermeden barış şartlarını da görüşmeye başlamışlardı. M. Poincare Curzon'un hazırladığı ve İngiliz hükümetinin benimsediği barış planını beğenmemişti. Curzon'u adım adım geriletiyordu.

Görüşmelerin az da olsa Türkler lehine geliştiği bu sırada Sadrazam Tevfik Paşa İngiliz Yüksek Komiseri Sir Harold Rumbold ile çok gizli olarak konuşmak istedi. Yüksek Komiser'in ikametgâhında buluşmaya karar verdiler. En güvenli yer orasıydı. Sebebi ve konusu açıklanmayan bu ziyaret Rumbold gibi soğukkanlı ve tecrübeli bir diplomatı bile heyecanlandırmıştı. Çok önemli bir şey olmalıydı.

Tevfik Paşa konyağından büyükçe bir yudum aldı, güzel bir İngilizceyle, "Padişah Hazretleri dün gece beni saraya çağırdılar.." dedi, "..bir proje geliştirmişler. Lord Curzon Hazretlerine bu projeyi ulaştırmanızı rica ediyorlar." "Emrederler."

"Efendimiz, bizimle hemen bir anlaşma yapmanız şartıyla, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının muhafazasını ebediyen İngiltere'ye vermeyi taahhüt ediyor. Muhafaza için gerekli toprakların idaresi de İngiltere'ye bırakılacak. İngiltere bu amaçla kendi askerini kullanabileceği gibi Türk jandarmasını da emrine alabilir. Efendimiz, böylece bütün İslam âleminde, İngiltere'nin Halifeliğin koruyucusu, hatta ortağı olduğunun anlaşılacağını ümit ediyor. Bu yolla, Hindistan'da ve sair yerlerdeki Müslümanların İngiltere aleyhtarlığının tamamen yıkılacağını düşünüyor.. "

Hırıltılı bir nefes aldı:

"..Padişah Hazretlerinin projesi bu."
Sir H. Rumbold inanamadı. Lord Curzon'un barış planını biliyordu. O plan bile bu kadar Türkiye'nin aleyhinde değildi. Müslümanların Halifesi İngiliz himayesini kazanabilmek için istiklal hevesi içindeki bütün Müslümanları satıyor, Halifelik etkisini İngilizlerin çıkarı için kullanacağına söz veriyor, Boğazları gözden çıkarıyor, 80 yaşındaki Sadrazam da bu pazarlığa aracılık ediyordu.
Sir H. Rumbold, "Sizin görüşünüzü öğrenebilir miyim?" diye sordu.

Tevfik Paşa, "Ben de bu öneriye katılıyorum." dedi, "..yalnız, bu proje hükümetimden bile gizlidir. Bu gizliliğe, anlaşma imzalanıncaya kadar, majestelerinin hükümetinin de uyacağına güveniyoruz."
"Bize güvenebilirsiniz."

FRANSIZ BAŞBAKANI ve Dışişleri Bakanı Mösyö Poincare, Lord Curzon ve İtalyan Dışişleri Bakam Sinyor Schanzer, üç gün içinde Türkiye ve Yunanistan'a barış şartlarını da bildirdiler. Barış şartlarının kabul edilmesi halinde, Yunan ordusu Anadolu'yu boşaltmaya başlayacaktı.
Barış önerisine göre Edirne, Kırklareli ve Gelibolu Yunanistan'a veriliyordu, Azınlıklar güven altına alınacaktı,
Doğuda bir Ermeni yurdunun kurulması konusu Milletler Cemiyeti'ne havale edilecekti, Boğazların Anadolu kıyıları silahsızlandırılacaktı,
Türk ordusu ve jandarması, 85.000 kişiyle sınırlı olacak, gönüllü ve ücretli askerlerden oluşacaktı.

Yunanlıların Anadolu'yu boşaltması, bu şartların kabul edilmesine bağlanmıştı. Görüşmeler sürdüğü sürece Yunan ordusu Anadolu'da kalacaktı. Mütarekenin ucu açıktı. Üç ayda bir uzatılarak yıllarca sürdürülebilirdi. Her iki ordu galiplerin subaylarınca denetlenecek, bu yolla Türk ordusu hakkında her türlü bilgiyi de elde etmiş olacaklardı.

DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI barış şartlarını Akşehir'e bildirdi.
Şartları inceleyen Gazi ve İsmet Paşa çok öfkelendiler. İsmet Paşa, "Bu şartlan kabul etmek mümkün değil.." dedi, "..ama reddedersek dünyaya savaş arayan bir millet olarak görüneceğiz."

"Reddetmezsek bu kez de barış ümidiyle gevşeyeceğiz. Tavizciler mümkün olanla yetinerek barış yapalım diye tutturacaklar." " İki olasılık da kötü. Ne yapacağız?" "Bir çıkış yolu bulacağız."

BUGÜN İSTANBUL'da Darülfünun (Üniversite) konferans salonunda iki konferans vardı. İlk olarak Akil Muhtar Bey Einstein'ın izafiyet (görecelik) teorisi hakkında konuştu. İkinci konferansa geçmeden önce kısa bir ara verildi.
Üniversite yöneticileri, hocalar, Süleyman Nazif Bey en öndeki protokol koltuklarında oturuyorlardı. Salon muhabirler, fesli, sarıklı öğrenciler, sivil ve üniformalı tıbbiyeliler, öğrenci olmayan meraklı dinleyicilerle ağzına kadar doluydu.

Bir süre önce Ertuğrul Gazi için 'Tatar yavrusu' diyen İran edebiyatı hocası Hüseyin Daniş Bey, yakın zamanda da "Fuzuli Türk değildir" diye bir yazı yazmış, Süleyman Nazif Bey de "Hayır, Türktür!" diye cevap vermişti. Filozof bugünkü konferansında doğruyu açıklayacaktı. Mütareke başlangıcından beri Türke o kadar haksızlık edilmişti ki öğrenciler filozofun kimi destekleyeceğine çok önem veriyorlardı. Rıza Tevfik Bey, koltuğunun altında, her zamanki gibi birkaç kalın kitapla kürsüye çıktı. Öğrenciler gerildi.

Filozof omuzlarına inen uzun saçlarını dalgalandırarak salonu gözden geçirdi, bir adım öne geldi, "Beyler.." dedi, "..sizleri merakta bırakmamak için kanaatimi hemen söyleyeceğim, sonra da iddiamı kanıtlayacağım. Fuzuli Türk değil, Acemdir."

Süleyman Nazif Bey ayağa kalktı:

"Yanılıyorsunuz, Fuzuli özbeöz Türktür, Azeri Türküdür."

Rıza Tevfik Bey direndi:

"Hayır efendim, siz yanılıyorsunuz, Türk değildir."

Gerginlik bir anda yoğunlaştı. Birçok öğrenci sinir içinde ayağa kalkmıştı:

"Türktür!"

Sinirlilik filozofa da geçti:

"Beyler, Fuzuli Türk olsa ne çıkar? Siz Türkler aranıza bir tek Fu-zuli'yi almakla ne kazanırsınız?"

Bir öğrenci haykırdı:

"Sen Türk değil misin?"

"Değilim. Türklükten çoktan istifa ettim. Türkün kılıcından başka övünecek nesi vardı? O da bitti. Hâlâ İstanbul'da oturabiliyorsa-nız, bunu büyük devletlerin size değil, İslam âlemine duyduğu saygıya borçlusunuz."

Salon bir anda karıştı, bütün öğrenciler ayağa fırladı:

"Sus namussuz!"
"Milliyetsiz herif!"
" İn aş ağı oradan!"

Tepkinin şiddeti Rıza Tevfik Bey'i sersemletti:

"Bu ne biçim konuşma? Ben sizin hocanızım. " "Artık değilsin! Sus!"

Filozof son bir kez kabadayıca dikildi:

"Bana bakın, İngilizler burada oldukça, kimse beni susturamaz, istediğimi söylerim. Bana bir halt edemezsiniz."

Bir öğrenci kürsüye doğru fesini fırlattı:

"Defol soytarı!"

Yüzlerce öğrenci onu izleyerek feslerini Rıza Tevfık'e savurmaya başladı:

"Defoooolü"

Rıza Tevfik dolu gibi yağan, başına, yüzüne, sırtına çarpan feslerden kendini korumaya çalışarak zorlukla kürsüden indi, sarıklı öğrenciler ile Hürriyet ve İtilaf Partili oldukları sakal ve kıyafetlerinden anlaşılan bazı Arapsı adamların koruması altında salondan çıkıp gitti, öğrenciler ve bazı dinleyiciler arkasından bağırıyorlardı:

"Hain!"
"Satılmış!"
"Uşak!"

Edebiyat Fakültesi öğrencileri konferans salonundan ayrıldılar, fakülte binasındaki büyük bir sınıfta kendi aralarında toplantılar.
Bir öğrenci lideri, Hüseyin Daniş, Rıza Tevfik, Ali Kemal ve Bar-samyan adlı üniversite hocalarını, yazı ve konuşmalarından örnekler vererek suçladı ve "Bu hocaların beşincisi de yazık ki şair Cenap Sahabettin Bey'dir.. " dedi, "..Yunan ordusunun Bursa'ya girdiği gün, hepimiz kan ağlıyorduk.

Cenap Sahabettin Bey derste dedi ki:

"Üzülmeyin efendiler, tersine memnun olun. Çünkü Yunanlılar bizim lehimize çalışıyor. Memleketi milliyetçi denilen haydutlardan, serserilerden temizliyorlar!"

Tepki bir yanardağ gibi patladı:

"Lanet olsuuuuun!"

"Bu imparatorluk ve sömürge aydınları üç yıldan beri kurtuluş ümidimizi kırmaya, tarihimizi ve milletimizi aşağılamaya, istiklal fikrini öldürmeye çalışıyorlar. Artık yeter!" "Yeteeeeeer!"

Edebiyat Fakültesi öğrencileri bu heyecanlı toplantının sonunda, 'istiklal ve milliyet duygularına yabancı ve saldırgan' beş hoca üniversiteden ayrılıncaya kadar dersleri boykot etmeye karar verdiler. Kısa zamanda Hukuk, Fen, Tıp, Eczacılık, Diş Fakülteleri ile Mülkiye ve öteki bütün yüksekokulların katılacakları büyük 'Darülfünun grevi' başladı. İstanbul Mütarekenin başından beri bu genişlikte ve bu düzeyde milli bir hareketi yaşamamıştı. Konu gazetelerin birinci sayfalarını kaplayacak, Hüseyin Daniş ve Rıza Tevfık Beyler tepkinin ciddiyetini anlayarak görevlerinden istifa edeceklerdi. Başta Ali Kemal Bey, öteki üç hoca direniyordu. Rektörlük üniversiteyi geçici olarak kapattı.

GAZI, mütareke ve barış şartlarını görüşmek üzere Bakanlar Kurulunu Sivrihisar'a çağırdı, ödün vermeyen ama savaşçı da görünmeyen incelikli bir cevap hazırlamıştı. Bakanlar Kurulu cevabı uygun buldu. Cevap Meclis'te görüşülüp onaylandıktan sonra Londra, Paris ve Roma'ya tellenecekti.
Bakanlar kuruluyla birlikte, Başkomutan'ın davet ettiği Sovyet Rusya Büyükelçisi Aralov, Ataşemiliter Zvonaryev ve Azerbaycan Büyükelçisi İbrahim Abilov da Sivrihisar'a gelmişlerdi.

Ertesi gün Bakanlar Kurulu Ankara'ya dönerken, Gazi ve misafirleri de Sivrihisar'dan Akşehir'e hareket ettiler. Yolda cepheye mühimmat ve yiyecek taşıyan uzun deve katarlarına rastladılar. Yunanlıların çekilirken yaktıkları köyleri gördüler.
Yol üzerindeki karargâh ve tümenlere uğradılar. Ordu Sakarya ordusundan çok farklıydı. Kıyafetler birörnek değildi ama çıplak ayaklı asker kalmamıştı. Bazı askerlerin palaskası, kütüklüğü, matarası, hatta ekmek torbası bile vardı. Başkomutan birliklere taarruz manevrası yaptırdı. Askerlerin çok iyi eğitildiği, ordunun kıvrak, hızlı ve çok istekli olduğu görülüyordu. Birliklerde bandoların ve Türk musikisi topluluklarının konserlerini dinlediler, oyunlar, yarışmalar, temsiller seyrettiler. İki yobazın cahilliği ve aç gözlülüğüyle ilgili temsile erler çok gülmüşlerdi.

1 Nisan günü, Süvari Kolordusu'nun geçit töreninde ve bazı gösterilerinde bulundular. Dokuz bin atlının geçişi çok heybetli oldu.
Trenle Konya'ya geldiler. İstasyon Paşa'yı karşılamaya gelen Konyalılarla doluydu. Yüzlerce meşale parıldıyordu. Sakarya kahramanı Gazi M. Kemal Paşa'yı büyük coşkuyla karşıladılar.
İnceleme ve gezi programları içinde bir medrese de vardı. Kanlı canlı, genç mollalar ile hocalar avluda dizilmiş, bekliyorlardı.

En yaşlı hoca, Paşa'dan medrese sayısının artırılmasını ve medrese öğrencilerinin askere alınmamasını rica edince, M. Kemal Paşa sinirlendi:

"Sizin için medrese, Yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerli? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz. Bu asalakların askere alınmaları için yarın emir vereceğim."

Hocalar sindiler. Ama akıllarından hiç de iyi şeyler geçmediği belli oluyordu. Belki de, 'senin de yıldızını söndürürüz, yine bizim günümüz gelir' diye düşünüyorlardı. İki gün boyunca okullar, atölyeler, tamirhaneler, kurslar, hastaneler gezildi. Konya büyük bir eğitim ve üretim merkezi olmuştu.
Nalbantlık Okulunda ilk nalbantların mezuniyet töreni vardı. Son olarak ona katıldılar. Mezun olan öğrenci gösteri olarak önce bir at nallıyor, sonra diplomasını alıyordu. Aralov ve Abilov de genç nalbantlara diplomalarını verdiler.

Aralov ilk nalbanda şöyle dedi:

"Senin nalladığın at, soylu Türk ordusuyla birlikte İstanbul'a ilk giren at olsun!" Bu dilek herkesin çok hoşuna gitti ve şiddetli alkışlarla karşılandı. Aralov, Zvonaryev ve Abilov 6 Nisanda Ankara'ya döndüler. Yeni Türk ordusunu öven demeçleri gazetelerde yer aldı. Ama Yunan kurmayları, Türk cephesinde ciddi bir canlılık fark etmedikleri için bu açıklamaları dostluk belirtisi olarak değerlendirdiler, önemsemediler. İSMET PAŞA rahatsızdı. Erkenden yatmak için bir çorba içip sofradan kalktı. M. Kemal Paşa, Halide Hanım ve Asım Bey yemeğe devam ettiler. Halide Hanım, İsmet Paşa'nın oğlundan heyecanla bahsetmesini anlattı, "Doğrusu o kadar özlediği oğluyla karşılaşmasını çok görmek isterdim" dedi.

M. Kemal Paşa'nın birden buruklaşması Halide Hanım'ı telaşlandırdı:

"Bir hata yaptım. Nedir? Lütfen söyleyin."

"Ailesi bildirmeye cesaret edemedi. Ben de söyleyemedim. Oğlu yazık ki bir yıl önce..." "Ah!"
M. Kemal Paşa gözlerinin dolduğu görülmesin diye başını çevirdi.

BUGÜN Sir Harold Rumbold Vahidettin ile gizli bir görüşme yaptı, hükümetinin, müttefiklerinden ayrı bir anlaşma yapmak istemediğini, bu sebeple Tevfık Paşa ile bildirdiği tasarının kabul edilmesinin mümkün görülmediğini çok nazik bir dille açıkladı.
Görüşmede hiç Türk yoktu, çevirmenliği A. Ryan yapıyordu.

Sir H. Rumbold akşam, bugünkü görüşmeyi Londra'ya şöyle bildirecekti:

"Sultan arzuhal veren bir doğuluya benziyordu. Bizimle anlaşabilmek için sürekli dil döktü.
'İstanbul hükümetinin, Ankara'nın kabul etmeyeceği barış şartlarını kabul etmeye razı olduğunu' söyledi, özellikle 'İngiltere ile herhangi bir özel uyuşmaya hazır olduklarını' belirti.

Yunanlıların boşaltacakları toprakların İstanbul hükümetine verilmesini istiyor. Hayatının tehlikede olduğunu ileri sürdü."
BAŞ BAKAN GUNARİS Mart ayında bir kez daha talihini denemek için Londra'ya gelmiş ama olumlu bir sonuç alamamıştı.
Ordunun giderlerini karşılamak çok zorlaşmıştı. İngiltere ise 'barış görüşmelerine kadar Anadolu'da kalın' diye diretiyordu.

Maliye Bakanı akıllı Protopapadakis bir çıkış yolu buldu:

Halk elindeki kâğıt parayı ikiye bölecek, yansını alıkoyacak, öteki yarısını hükümete verecekti. Elindeki yarım banknot tam banknotun yarı değerinde olacak, hükümete verilen parça bono sayılacak, vadesi gelince karşılığı ödenecekti.

Bu yolla sağlanacak bir buçuk milyar drahmi ve Anadolu'dan alınacak vergiler ile ordu yeterli süre Anadolu'da kalabilirdi.
İSTANBUL'daki gizli örgütler de Anadolu ordusunu ayakta tutmak için çırpınıyorlardı. Ordunun yana yakıla mühimmat beklediğini bildikleri için kış boyunca bütün imkân ve fırsatları zorlamış ama sonuç alamamışlardı. İngilizler özellikle Haliç'teki depoları çok sıkı denetliyorlardı. Örgütler küçük kaçakçılıklarla avunmaktaydılar.

Türk-Fransız ilişkilerindeki sıcaklaşma ümide yol açtı. Fransız denetimi altındaki Zeytinburnu Fabrikası depolarında yeteri kadar fişek ve mermi vardı. Bunlar Anadolu'ya geçirilebilse ordu bir değil, iki meydan savaşı verebilirdi.

İngilizlerden gizli görüşmeler aylar sürdü. İşi Felah örgütünden Yarbay Eyüp Durukan yürütmekteydi. Mösyö Savoie da işin içindeydi. Sonunda Paris izin verdi, anlaşma sağlandı. Görünüşü kurtarmak için fabrikadaki fişek ve mermiler hurda diye satın alınacak, gemiye yükleneceği gün depodaki Fransız askerler talim bahanesiyle uzaklaştırılacak, fabrikada Müdür Nuri Bey, Türk görevliler ve yalnız birkaç Fransız subayı kalacaktı. Kaçakçılar eğer İngilizler tarafından yakalanırlarsa, Fransız yönetici ve komutanlarının bu işle ilgileri olduğu kesin olarak saklanacaktı.

Bu büyük nakliye işini Hüsnü Himmetoğlu üstlendi. Mösyö Pan-dikyan ve Mösyö Kalçi ile ilişki kurarak ulaşım, yükleme ve gümrükten çıkışı güven altına aldı. Movano adlı gemi bir gün önceden Zeytinburnu önüne gelerek demirledi.

İlk yükleme 11 Nisan 1922 Salı günü yapılacaktı.
Hüsnü Bey gerekli hazırlıkları yaptı. Cephane sandıkları depodan kamyonlara, kamyonlardan mavnalara, mavnalardan vapura yüklenecek, iki sandal gözcü olarak denizde bekleyecekti. Kara kısmında da İngiliz baskınına karşı nöbetçiler bulunacaktı.

Akşama kadar 917 sandık piyade fişeği, 11.516 top mermisi yüklendi. Movano, Fransız temlikinin yardımıyla denetimden geçti, altın değerindeki yükünü, fırtına yüzünden İnebolu'ya gidemedi, 12 Nisan günü Ereğli'ye indirdi. Altı sefer daha yapılacak, Anadolu'ya 333.247 atım topçu mühimmatı geçirilecekti.
Çeşitli gizli örgütlerin yardımı ve desteği, Fransızların görmezden gelmesi, Hüsnü Himmetoğlu'nun kaçakçılık örgütünün isimsiz kahramanlarının çabası ile mermi sorunu çözülmüştü.
LORD CURZON, yüzünde ekşi bir gülümsemeyle, "Ankara mütareke ve barış şartlarını kabul ettiğini bildirdi" dedi.

Yalnız Chamberlain yanıldı ve erken sevindi:

"Güzel haber."
Başbakan ve iç kabinenin öteki bakanları Curzon'un açıklamasının arkasını beklediler. Ankara'nın şartlan bu kadar kolay kabul etmeyeceğini biliyorlardı.

Nitekim mütareke ve barış şartlarını kabul ettiğini bildiren Ankara da bir şart ileri sürmüştü:

Yunan ordusunun, mütarekeyle birlikte, barış görüşmelerini beklemeden, Anadolu'yu boşaltması. L.W. Ewans, "Çok ustaca bir geri vuruş bu" dedi.

Churchill gözlüklerinin üzerinden bakarak söylendi:

"Bu şartı kabul ettiğimiz takdirde, Türkler barış masasına bütün sorunlarını çözmüş olarak otururlar."

Lord Curzon cümleyi tamamladı:

"Elimizde hiçbir koz kalmamış olduğu için de masadan istediklerini alarak kalkarlar. Böylece Mondros'tan bu yana sürdürdüğümüz bütün çabalar havaya gider." Lloyd George elinin içi ile sumene vurdu.

Sinirlenmişti:

"Bu konuyu uzatmaya gerek yok. Türk karşı önerisini reddedeceğiz, mütareke ve barış şartlarında ısrar edeceğiz. Ankara yine kabul etmezse bir daha barış konusunu asla ele almayacağız ve bu hareketsizliği Ankara çökene kadar sürdüreceğiz."
Ordusunu uzun zaman ayakta tutacak gücü olmayan Ankara, süre uzarsa ordusunu küçültmek, belki de dağıtmak zorunda kalır, sonunda gücü tükenip soluğu kesilir ve İngiliz şartlarına boyun eğerdi.
Başbakan Lloyd George'un hesabı buydu.

Yerine Gümüşhane Milletvekili ve Meclis Başkan Vekili Hasan Fehmi Ataç seçildi.
ANKARA'! ı mali durumu Lloyd George'un tahmininden daha kötüydü. Ordunun haftalık beslenmesi için 184.000 liraya gerek vardı. Bu giderek artacaktı. Maliye Bakanı Hasan Saka devleti işletmek ve orduyu doyurmak için mali kaynakları zorlayıp duruyordu. Son olarak 9 yeni vergi yasasını Meclis'ten geçirebilmişti. Sinekten yağ çıkarmaya çalışıyordu. Önerdiği son yasayı Meclis reddedince, sinirleri boşaldı ve istifa etti.

GAZİ, İsmet Paşa, Albay Asım Bey ve cephe kurmayları durumu gözden geçiriyorlardı. Fransa ve İtalya ile çeşitli silah ve araç anlaşmaları yapılmıştı ama kamyonlar, makineli tüfekler ve uçakların gelmesine daha zaman vardı. Ereğli ve İnebolu'ya yığılan mühimmatın cephe depolarına ulaşması da hayli vakit alacaktı. Bahar taarruzundan da vazgeçildi.

Batı Cephesinin mevcudu 180.000 kişiyi geçmişti. Ağır topların bir kısmı gelmişti. Her iki ordu Adana-Konya-Akşehir demiryoluyla ikmal edilmeye başlanmıştı. Taarruzun ilke olarak yazın yapılması ve ordunun yeni gücüne göre, Sad planından yola çıkılarak, daha enerjik ve kapsamlı bir taarruz planı hazırlanması kararlaştırıldı. Bütün hazırlıklar olası bir düşman taarruzuna karşı önlem almak diye gösterilerek gizlilik korunacaktı. Başkomutan'ın hesabı da Yunan ordusunu 'memleketin harim-i ismetinde' yok etmekti. Ankara'ya neşe ile dönecekti. Sakarya komutanlarından Yusuf İzzet Paşa'nın öldüğünü öğrendi. Ankara'ya gelince de Moskova olayını öğrenecekti. Neşesi söndü.

1 MAYIS işçi bayramı İmalat-ı Harbiye ve Demiryolu işçilerinin düzenlediği bir törenle, bütün dünyada olduğu gibi Ankara'da da kutlandı.
Silah Tamirhanesi'nin kapısı zafer takı gibi süslenmişti. Törene işçilerin yanı sıra bazı milletvekilleri ile Rus elçiliğinden gelen görevliler de katıldı. Cephelerde emperyalizme karşı dövüşen savaşçılar saygıyla anıldı. İstanbul'daki sosyalist derneklere, basına, İşçi Birliği'ne telgraf çekilerek Ankara işçilerinin selamları gönderildi.

İstanbul'da ise 1 Mayıs Kâğıthane'de, bahar eğlencesi olarak kutlandı. Ne emperyalizm lanetlendi, ne Milli Mücadele anıldı. İstanbul'daki sol gruplar işgalcilerle ve düşmanlarla değil, birbirleriyle çatışıyor, işçiler ücret mücadelesiyle yetiniyorlardı.

İstanbul solunun gündeminde, emperyalizme karşı ölüm kalım savaşı veren Milli Mücadele yoktu.
MOSKOVA yine bir kuşku krizine kapılmıştı. Sovyet Rusya gizli örgütü Çeka'dan gelen silahlı kişiler, akşam Türk Büyükelçiliğine bağlı ataşemiliterlik dairesini, diplomatik kurallara aykırı olarak kabaca basmış, kol ve silah gücüyle her yanı aramış, casusluk kanıtı diye resmi yazıları ve mektupları alıp gitmişlerdi.
Ali Fuat Paşa olayı öğrenir öğrenmez o gece yarısı protesto etti, belge ve mektupların geri verilmesini ve özür dilenmesini istedi. Dışişleri Komiserliği cevap vermedi. Ertesi gün Ali Fuat Paşa sert bir nota ile olayı bir daha protesto etti, alınan belgeler geri verilmediği ve özür dilenmediği takdirde Moskova'yı terk ederek Ankara'ya döneceğini bildirdi. Bu, dost bir ülkeye karşı gösterilebilecek en ağır tepkiydi. MOSKOVA'da bu olumsuz olay yaşanırken, Ankara'da da bir başka olumsuzluk gelişmekteydi. Başkomutanlık Yasası'nın süresi iki kez görüşülmeksizin üçer ay uzatılmıştı. Üçüncü uzatmanın konuşulacağı bugün (4 Mayıs) öyle olmayacağı anlaşılıyordu. Bütün muhalifler gelmişlerdi.

Mahmut Esat Bey Fethi Okyar'a sordu:

"Gazi Paşa nerde? Niye gelmedi?"
"Grip olmuş, yatıyormuş."
"Eyvah! Bugün kuliste acayip bir hava esiyor."

Kara Vasıf Bey kuliste, bazı tarafsız milletvekilleriyle kulis yapıyordu:

"Başkomutanlığı sürdürebilmek için 'taarruz edeceğim' diye hepimizi oyalıyor."
"Oyalıyor mu?"
"Evet, ben askerim, bilmez miyim, üç yüzyıldır taarruz savaşı yapmamışız. Hep savunmada kalmışız. Taarruz çocuk oyuncağı değil. Bambaşka bir ordu ister."
Meclis Reis Vekili Musa Kâzım Efendi kürsüdeki çana vurdu. Dışarıda kalmış milletvekilleri de içeri girdiler. Kapılar kapatılınca, gizli oturumu açtı, hükümetin Başkomutanlık Yasası'nın üç ay daha uzatılmasını önerdiğini bildirdi. Afyon Milletvekili Mehmet Şükrü Koç söz istedi. "Buyrun."

Mehmet Şükrü Bey koşar gibi kürsüye geldi:

"Arkadaşlar! Başkomutanlık Yasası'nın süresi bu akşam sona eriyor. Üç-beş saatlik ömrü kaldı. Bu yasa bitti. Konuşulacak bir yanı yok artık."
Bu açıklama kuvvetle alkışlandı. Alkışlayanların sayısının yüksekliği, Bakanları ve Müdafaayı Hukuk Grubu yöneticilerini ürküttü.
"..Yeniden Başkomutanlığa gerek var mı, yok mu, Meclis birini Başkomutan yapacaksa, bu Mustafa Kemal Paşa mı olur, başka biri mi olur, bunları ilerde konuşuruz. Ama böyle gizli oturumlarda değil, milletin önünde, açıkça konuşuruz. Hakikatleri mil-Hüseyin Avni Ulaş

BU SAATTE İsmet Paşa ve kurmaylar, yeni taarruz planı üzerinde çalışıyorlardı. Uçaklar Afyon güneyinin sık sık havadan fotoğrafını çekiyor, köylü kıyafetine girmiş subaylar araziyi ayrıntılarıyla inceliyorlardı. Savaş bu kesimde düğümlenecek ya da çözülecekti.
Direnek merkezlerinin çokluğu, her birinin büyük ateş gücü ve arazinin sarplığı, bazı kurmayları duraksatmıştı. Başka taarruz seçenekleri üzerinde de durulmasını önerdiler.

Ama İsmet Paşa başka çözümü kabul etmedi:

"Cebimizde para, arkamızda silah ve mühimmat fabrikaları yok. Çabuk sonuç almak ve işi bir seferde bitirmek zorundayız. Bunun yolu da bir baskın taarruzuyla Yunan cephesini bizim açımızdan en uygun yerden yarmaktır. Çok çetin ama en uygun yer Afyon'un güneyi." Asım Bey de, "Burayı iyi berkitmişler ama derinliği sadece 5 kilometre." dedi, "..bu mesafeyi aştığımız anda, Afyon'da ve Sinanlı ovasındayız. Bu 5 kilometreyi bizim ordu, Yunan İhtiyat Kolordusu yetişmeden yarıp geçer."
Yüzbaşı Şükrü İsmet Paşa'nın önüne bir not bıraktı.

Paşa göz gezdirdi:

"M. Kemal Paşadan. Başkomutanlık süresi uzatılmamış ama ordunun başsız kalmaması için Başkomutanlığı bırakmadığını bildiriyor."
Siyası manevralar çevirmeye meraklı olan muhalefete, bir ihtilal süreci yaşandığını anımsatacak sert bir karardı bu.

İsmet Paşa konuştukça öfkesi arttı:

"Başkomutan olmayı kendi mi istemişti? Hayır. Kurulmasına öncülük ettiği Meclis talep etti. Ne oldu? Yenildi mi? Hayır. İstiklal bayrağı altına topladığı milletini, canı ve malıyla harekete geçirdi, son haçlı ordusunu yendi. Kutsal kabul ettiğimiz ne varsa hepsini kurtardı. Şimdi de içli dışlı bin türlü entrikaya, iftiraya, demagojiye, ilkelliğe göğüs gererek, eğer kazanamazsa şerefini, hatta hayatını kaybedeceğini bile bile, kesin sonuç için imkânsızı zorluyor. Bu adamların takdirini kazanabilmek için acaba daha fazla ne yapabilirdi?"

Tükürür gibi ekledi:

"İnsan tarihten utanır be. Vatan pahasına siyaset olur mu?"

BAŞKOMUTANLIK YASASI'nın düştüğü, M. Kemal Paşa'nın artık başkomutan olmadığı, muhaliflerce her yana duyurulmuştu. Ertesi günkü oylamada da aynı sonucun alınacağına güveniyorlardı. Çoğunluğun oyunu değiştirmesi için hiçbir sebep yoktu. Olay Saray ve çevresinde, İngiliz Yüksek Komiserliği'nde, Yunan karargâhında sevinçle karşılandı. Muhalif bir grup Kara Vasıf Bey şerefine, yeni açılan Anadolu lokantasında ziyafet veriyordu. Lokantada zafer rüzgârı esmekteydi.

Haberi alan Ali İhsan Paşa da büyük ümide kapıldı. Yazdığı mektuplara bağlı olarak bazı şeyler olacağını beklemişti ama önünün bu kadar çabuk açılacağını tahmin etmemişti. Bu sırada M. Kemal Paşa ateş içinde tutanakları inceliyor, notlar alıyordu. Sabaha kadar çalışacaktı. Hizmet etmek için birlikte sabahlayacak olan Fikriye kahvesini tazeledi. MECLİS SALONU dolmaya başlamış, oturum gizli olacağı için tutanak kâtipleri ve dinleyiciler içeri alınmamışlardı. M. Kemal Paşa da ilk sıranın sağ başındaki yerine geçti. Gece hiç uyumamış, çalışmıştı. Yüzü kireç gibiydi. Musa Kâzım Efendi 13.30'da toplantıyı açtı.

Hüseyin Avni Bey bağırdı:

"Oturum gizli mi, neden gizli? önce bunu anlayalım."

M. Kemal Paşa ayağa kalktı, muhaliflerin bulunduğu yana dönerek, "Ben önerdim.." dedi, "..özel bir konuşma yapmak istiyorum."
Hafız Mehmet, "İtiraz etme.." diye uyardı arkadaşını, "..bırakalım konuşsun. Bakalım ne diyecek?"
Oturumun gizli olmasının kabul edilmesi üzerine Başkan, M. Kemal Paşaya söz verdi. M. Kemal Paşa kürsüye gelirken, Süreyya Yiğit, "Ne kadar sakin" dedi.

Muhittin Baha şefkatle baktı:

"Böyle görünmek için ne kadar çaba harcadığını bir de ona sormalı."

M. Kemal Paşa kürsüde durdu, bakındı. Bütün sıralar doluydu. Geç gelenler ayakta kalmışlardı.
"Dünkü görüşmede rahatsızlığım sebebiyle bulunamadım. Fakat tutanakları gözden geçirdim, verilen oyları inceledim. Bulunmuş kadar bilgi sahibi oldum.

Başkomutanlık Yasası'nın kabul edildiği günü hatırlayalım. Yunan ordusu Ankara'ya yürümek üzereydi. Yüksek kurulunuz, düşmanı durdurmak ve durumu kurtarmak için bir önlem düşünmek zorunluğunu duydu. Sonuç olarak Başkomutanlık kuruldu ve ona yeteri kadar yetki verildi. Bu yasanın üç ay süreli olmasını öneren benim. Bugüne kadar iki kez uzatıldı. Ancak işin başında da Başkomutanlığın varlığından şikâyetçi kimseler vardı. Bugün de aynı şikâyetçiler yüzünden yasanın süresi uzatılmamıştır. Bu konudaki görüşlerimi açıklamadan önce, sorunun özünü ele almak, bunun için de dün burada, bu yasanın gereksizliğini ileri sürmüş arkadaşların iddialarından yararlanmak istiyorum.

Mesela Salih Efendi şöyle demiş:

'M. Kemal hakkımızı gasbetmek istiyorsa, verirsek aptalız.' Efendiler!
Lütfen hatırlayınız. Ben kimseye beni Başkomutan yapınız demedim. Tersine bütün Meclis bana, 'Başkomutan olacaksın' dedi. Bugün bu yasadan şikâyetçi olan arkadaşlar, bu kürsüden, 'Ordunun başına geç, zafere yürüyelim' diye feryat ediyorlardı.. "

Sesler duyuldu:

"Evet, doğru!"
"..Açık konuşacağım için beni mazur görünüz. Her birinizin seçilmesi ve burada toplanması için en çok ben çalışmışımdır. Bunun için, pek çoğunuz bilirsiniz ki en yakın arkadaşlarımla fikir mücadelesi yaptım, hayatımı tehlikeye attım. Sözün kısası, bu Meclis benim eserimdir. Ben de herkes gibi eserimi alçaltmak değil, yüceltmek isterim.. " Alkışlar yükseldi.
"..Onun için Salih Efendi'nin, benim de hiç olmazsa kendisi kadar Meclis'in hakları ile ilgilendiğimi farz etmesini rica ederim. Fazla bir şey istemem.. " Gülüşler, kahkahalar duyuldu.
"..Meclis'in hakkını gasbetmek sözünü Salih Efendi'ye red ve iade ediyorum! Bu konunun gizli oturumda görüşülmesi de tartışma konusu olmuş. Mehmet Şükrü Bey, 'Gizli toplantılarda konuşarak gerçekleri milletten saklamayalım' demiş. Efendiler! Yüce Meclisimiz alelade bir yasama meclisi değildir. İcra yetkisini de haiz olduğu için bir büyük hükümet gibidir. Öyle değil mi?.."

Bu soruyu, Meclis'in icra yetkileri konusunda çok titiz olan muhaliflere dönerek sormuştu. Onlar da, "Evet, doğru!" diye onayladılar.
"..Devleti idare eden bir hükümetin, bütün kararlarını açıkta konuşarak verdiği nerede görülmüştür? Dünyada örneği var mı? Hele konu Başkomutan ve ordunun durumu ise, bunlar düşmanın önünde tartışılabilir mi? Ama Şükrü Efendi bu zorunluğu komedi olarak vasıflandırmış. Efendiler! Aramızda komedi oynayan biri varsa bu, Şükrü Efendi'nin kendisidir. Daha bir yıl önce, hükümeti devirmeye teşebbüs suçundan tutuklandığını ve adaletin pençesinden ne kadar büyük bir zilletle kurtulduğunu unutmadık." M. Şükrü Bey kıpkırmızı kesildi.

"..Hüseyin Avni Bey de yasanın aleyhinde bulunurken demiş ki, 'Miskinler, bu tarz hareketle milleti rezil edeceksiniz'.. " H. Avni Bey itiraz etti: "Ben öyle bir şey demedim."
"Ama yazık ki bu sözler tutanakta yer alıyor beyefendi!" "Hayır, olamaz, yanlış!"

"Şimdi efendiler... "

H. Avni Bey itiraza devam edince, M. Kemal Paşa sinirlendi:

"Ee, gevezelik yeter! Burası mahalle kahvesi mi?"
"Hayır, milletin kâbesi."
"Öyleyse saygı göstermeyi öğren!"
H. Avni yerine çöktü. Yenilmekteydiler.

"..Efendiler! Bir adam Başkomutanlığı ele geçirir ve yasaya dayanmayan yetkiler kullanırsa, o adama diktatör denir. Ben, yüce kurulunuzun kabul buyurduğu yasayla bu göreve geldim. O yasaya dayanarak çalıştım. Yasa yapma hakkınızı da bütünüyle bana devretmiş değilsiniz. Bana verdiğiniz yetki sadece ordu ile ilgili ve sınırlıdır. Yüce Meclis dilediği anda onu da geri alabilir. Şu halde bu taşkınlığa ne gerek vardı? Bu dayanaksız, manasız iddialarla ne elde etmeye çalışıyoruz? Niyetimiz orduyu kıpırdayamaz halde tutmak mıdır?.. " "Haşa! Asla!! Ne münasebet!!!"

"Ama Vasıf Bey demiş ki, 'Yerimizden kıpırdayamadık ve kıpırdayamayaca-ğız.' Bazı arkadaşlarımız ordunun kıpırda-yamayacağını ileri süren gafilin bu sözlerini alkışlamışlar.." Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, Hafız Mehmet'e, "Kaybediyoruz" diye fısıldadı. "Evet, adam tek başına hepimizi yeniyor."
"..Efendiler! Buna yalnız üzülmekle kalmadım, çok da utandım. Rica ederim, bu olayı buraya gömelim, kimse işitmesin."

Son olarak, "İddiaları ve cevaplarımı dinlediniz. Karar Meclis'indir. Ama bir gerçeği belirtmeliyim. Dünkü duruma göre bu dakikada ordu komutasızdır. Eğer ben orduya komuta etmekte devam ediyorsam, yasaya aykırı olarak komuta ediyorum. Meclis'te beliren duruma göre derhal komutanlıktan el çekmek isterdim ve Başkomutanlığımın sona erdiğini hükümete bildirirdim. Fakat giderilemez bir kötülüğe meydan vermemek zorunluğunu duydum. Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı. Binaenaleyh bırakmadım, bırakamam ve bırakmayacağım!" Oylama yapıldı.
Başkomutanlık Yasası'nın uzatılması hakkındaki hükümet önerisi, 11 ret, 15 çekimser oya karşı 177 oyla kabul edildi. Sonuç Ziya Hurşit Bey'in sinirini bozdu, elindeki kalemi olanca hıncıyla sıranın kapağına saplayıp kırdı.

Fevzi Paşa'nın yüzü gülüyordu, Refik Şevket Bey'e eğildi:

"Uçurumun kenarından döndük."

ALİ FUAT PAŞA ve birlikte geri dönecek olan elçilik kadrosu 10 Mayıs günü topluca Moskova garına geldiler, Büyükelçiliğe ayrılan vagona yerleştiler.
Sovyet yönetimi olayın yakışıksızlığını anlamıştı.

Ali Fuat Paşa'yı gitmekten caydıracak tek çözüm vardı:

Özür dilemek. Lenin hastaydı, Çiçerin yurtdışındaydı, Çiçerin'in yardımcısı Ermeni Karahan'sa özür dilemeye yanaşmıyordu.
Ali Fuat Paşa'nın gidişini engellemek için Çeka tarzı bir çözüm bulundu. Vagonu katardan ayıracaklardı. Ama karşılarında çıtkırıldım bir diplomat değil, serdengeçti bir asker vardı. Ali Fuat Paşa, eli cebindeki tabancada, çok kararlı bir tavırla, vagonu katardan ayırmaya kalkışan görevlileri kovdu. Diretmeleri halinde büyük bir olayın patlak vereceğini anlayan görevliler çekildiler. Tren hareket etti.
2 Haziranda Ankara'da olacaklardı.

ALİ FUAT PAŞA ve arkadaşları yoldayken, 15 MAYIS 1922 günü, 76 din adamı ve siyasetçinin imzaladığı bir muhtıra, İngiliz Yüksek Komiserliği'ne teslim edildi. Muhtırayı imzalayanlar arasında Fizolof Rıza Tevfik, eski Adliye Nazırı Vasfi Efendi ve 8 siyasetçi daha vardı. Muhtıraya Süleymaniye, Fatih ve Beyazıt medreseleri adına 9 kişi, Kadiri ve Rufai tarikatları adına 10 şeyh, ayrıca bazı Anadolu şehirleri adına 44 kişi imza koymuştu.

Ankara yönetimini 'cinayet çetesi', Ankara yöneticilerini ve milletvekillerini 'caniler' diye niteleyerek, barış anlaşmasının yalnız Sul-tan'la yapılmasını talep etmekteydiler.

Vahidettin ve çevresindeki dincileri en çok korkutan, yenilikti (teceddüt). Osmanlı tarihi çok kısaca eski ile yeni arasındaki mücadele diye özetlenebilirdi. Yenilik değişim demekti, yeni rejim, yeni hayat demekti. Gelecekten ödleri patlıyordu hepsinin.

ÜNİVERS İTE YÖNETİMİ öğrenciler istedi diye üç öğretmenin görevine son vermeyi doğru bulmuyor, Sarayın bir çeşit sözcüsü durumundaki Ali Kemal'i atmayı da göze alamıyordu. Üniversiteyi daha fazla kapalı tutmayı doğru bulmadı. Sorunu çözmeden 20 Mayıs günü üniversitenin açılacağım ilan etti.
Boykotçu öğrenciler de boykotu sürdürmeye karar verdiler. Halkın çoğunluğu vemillici basın gençlerin yanındaydı.

20 Mayıs günü bütün fakülte ve yüksekokullar açıldılar ama büyük olaylar patlak verdi. Rum, Ermeni ve Hürriyet ve İtilafçı gençler derslere girmek istediler. Bunlarla milliciler arasında kavgalar çıktı, camlar kırıldı, birçok yaralanan oldu. Kavgalar, dövüşler, tepkiler, heyecanlı toplantılar akşama kadar sürdü.
Üniversite yönetimi bütün fakülte ve yüksekokulları yeniden kapattı.76a YUNAN PARLAMENTOSU mütareke şartlarına ve hükümetin mütarekeyi kabul etmesine büyük tepki göstermiş, Gunaris bu yüzden barış şartlarını açıklamaktan kaçınmıştı. İzmir'in elden kaçtığını öğrenseler, milletvekilleri de, millet de ayaklanırdı. Yunan ve Rum kamuoyu İzmir'in Türklere geri verilmesine katlanamazdı. Hilalden alınan toprak hiçbir zaman hilale geri verilmemişti.

İzmir'i vermemek için cesurca bir şey yapmak gerekiyordu. Parlamentodan güvenoyu istedi. Aldığı güvenoyunu yeterli görmeyince istifa etti. Kral, bazı sonuçsuz denemelerden sonra, hükümeti kurmakla Petros Protopapadakis'i görevlendirecekti.

Protopapadakis hükümet kurmayı başardı ve 21 Mayısta güvenoyu aldı. Gunaris, Baltacis, Teotokis yeniden hükümete girdiler. General Stratigos da bu kez Ulaştırma Bakanı olarak hükümete girmişti.

Protopapadakis toplanan parayla barış görüşmeleri başlayana ve İzmir Yunanlılara kalana kadar orduyu Anadolu'da tutabileceğini hesaplamıştı. Altı ay sonra kurşuna dizileceğini herhalde aklının kıyısından bile geçirmiyordu.

İSMET PAŞA'nın eşi ve annesi Malatya'dan Konya'ya gelmişlerdi.
Paşa iş hafifler hafiflemez bir gün için Akşehir'den ayrılıp heyecanla Konya'ya gitti.
Suskun döndü.

Bir daha oğlundan söz etmedi. Kendini yeniden bütün gücüyle işine verdi.
VENİZELOS halayından dönmüştü. Llpyd George'u Avam Kamarası'ndaki odasında ziyaret etti. Barış şartlarını duymuştu. Yunan ordusunun İzmir'e çıkmasını sağlamıştı. Eserini korumak zorundaydı. İzmir'in kesinlikle Yunanistan'a verilmesi konusunda Lloyd George'dan ağırlığını koymasını istedi. Bütün şirinliğiyle, "Yunanlılığın tek ümidi sizsiniz" dedi.

Bu söz Lloyd George'u çok duygulandırdı:

"Ben her zaman için Yunan dostuyum. Bunu en iyi siz bilirsiniz. Ama iç ve dış dengeleri korumak gerekiyor. Barış şartları Fransa ve İtalya ile çok çetin görüşmelerden sonra belirlenebildi.

Fakat ilgililere özel olarak şunu duyurabilirsiniz:

Eğer Yunanistan, barış görüşmeleri başlayana kadar Anadolu'da kalırsa, vaadedilmiş topraklar onun olacaktır.. "

Elini Venizelos'un eli üzerine koydu:

"..Söz veriyorum."

Venizelos Lloyd George'nun bu sözünü dostlarının aracılığıyla Protopapadakis'e duyurdu. YUNAN HÜKÜMETİNDE bir silkinme oldu. Hükümet General Dusmanis'i yeniden Genelkurmay Başkanlığına getirdi. General Papulas yine istifa etmişti; bu kez kabul etti. Yerine General Hacianesti'yi atadı. Doğu Trakya'daki kolordu da kendisine bağlandı. Hacianesti orduda disiplini ve bilgisi ile tanınmış bir komutandı. Dindar, kararlı ve kibirli bir subaydı.
Görev başına gelir gelmez, belki de Dusmanis'in tavsiyesine uyarak, Albay Pallis ve Albay Sariyanis'i ordu karargâhından uzaklaştırdı. Ordu Kurmay Başkanlığına 2. Tümen'in parlak komutanı General Valettas'ı getirdi.

General Trikupis'e, İkinci Kolordu Komutanlığını General Digenis'e, Üçüncü Kolordu Komutanlığını General Sumilas'a verdi.
Sakarya'daki kolordu komutanları Albay Kondulis ile Polimenakos'u görevden aldı. Birinci Kolordu Komutanlığı'nı Yemeği düzeltti. Cephe gerisindeki aylak subay ve askerlerin cepheye dönmelerini sağladı. Uyuşmuş orduya canlılık verdi.

Hacianesti komutanlığa iki görüşle gelmişti:

İlki Anadolu'daki cepheyi geri çekip daraltmaktı. Böylece savunma kolaylaşır, bazı askerler de terhis edilebilirdi. 8 yıldır askerlik yapanlar vardı. İkinci görüşü Trakya'daki birliklerle İstanbul'u işgal etmekti. Bu işgalin tüm Türklerin direnişini kıracağına güveniyordu.

Önce cepheyi incelemeye, birlikleri denetlemeye başladı. Hızla cepheyi dolaştı ve İzmir'e döndü. Orduyu, yerleşimi, savunma mevzilerini çok beğenmişti. Orduyu denetleyen İngiliz subayları da ordunun son durumunu çok beğenmişlerdi. Orduyu geri çekme ve cepheyi kısaltma düşüncesinden vazgeçti.

Döndüğü gün gazetecilere bir demeç verdi:

"Bütün cepheyi dolaştım. M. Kemal adında bir komutana rastlamadım."

Bu demeç bütün Yunan gazetelerinin manşetlerinde yer aldı, yaralı Yunan ruhunu okşadı. BATI CEPHESİ taarruz planı taslağını, incelenmek üzere Ge-nelkurmay'a gönderdi. Cephe, her olasılığı dikkate alan kapsamlı bir plan hazırlamıştı. Fevzi Paşa planı çok beğendi, 'kurt kapanı' adını taktı.
Genelkurmay'da da plan üzerinde çalışılmaya başlandı. Bu çalışmalara zaman zaman Başkomutan da katılmaktaydı. Plan olgunlaşıyordu.
Mali durumu konuşmak için bir toplantıya Hasan Fehmi Bey'i de çağırdılar.

Yeni Maliye Bakanının pratikliği, iyimserliği paşaları sevindirdi, anlattıkları güldürdü:

"Akın akın ziyaretçileri görünce, ne çok dostum varmış diye sevindimdi. Tebrik eden filan yok. Hepsi para istiyor. Tecrübesizim diye beni ilk günden faka bastıracaklar. 'Bundan böyle para yalnız yağlı kurşun ile keskin süngüye' dedim, hepsini savdım. Taarruza kadar böyle yapacağım. Aylıktan başka şeye para vermediğim için şimdi bütün Bakanlıklar can düşmanım. Selahattin Adil Paşa da, müsteşar olur olmaz, ayağının tozu ile geldi, orduya bir jest yapmak istiyor, komutanlar için on tane otomobil istemez mi?

Dedim ki:

"Hay hay Paşam, başüstüne. İzmir'de düşmanın elinde istediğinizden fazla otomobil var. Buyrun, gidin, alın, hepsi sizin olsun."

İSTANBUL YÖNETİMİNİN pek çok sorunu vardı. Maliyesi iflas halinde, ekonomisi ölü, halkı hayat pahalılığı altında ezikti. Yoksulluk ahlakı ve sağlığı kemirip durmaktaydı. Göçmenler cami avlularında, yangın kalıntılarında, yan aç yaşıyorlardı. Yoksulluk yüzünden bilinen Müslüman fahişe sayısı 774'e çıkmıştı. Hükümet işgalcilerin şamar oğlanı gibiydi. Saray, hükümet, memurlar, aydınlar, bilim adamları çalışsalar, tartışsalar, araştırsalar, belki bu sorunların bir bölümüne çare bulunabilirdi.

Ama anlaşılan şu idi ki Osmanlı erkekleri için Müslüman kadınların nasıl giyinmesi gerektiği konusu her konudan daha önemliydi. Sırf bu konuyla ilgilenmek üzere bir cemiyet kuruldu.

Amacı Müslüman kadınlar için hem din kurallarına, hem de zamanın zevkine uygun bir giyim modeli belirlemekti.
Padişahın emriyle Seriye ve Maarif Nezaretleri de konuyla ilgilendirildi.

Yetkililer, görevliler, ilgililer, uzmanlar, danışmanlar, devletin tarihten silineceği güne kadar sık sık toplanacak, bu konuyu tartışacak, görüşmeler gazetelere yansıyacaktı. Y. Kadri, F. Rıfkı ve Yahya Kemal akşam yemeği için buluşmuşlardı. Sohbet ederlerken hükümetin kadın giyimi konusundaki bu rüküş girişiminden söz açıldı. İslamlık gibi evrensel bir dini, giyim-kuşama indirgeyen bu çapsız yaklaşımı üçü de yadırgamıştı. Y. Kadri, "Bizanslılar da son günlerini buna benzer konuları tartışarak geçirmişlerdi" dedi.

Yahya Kemal iç geçirdi:

"Bir imparatorluğun batması trajik bir olaydır. Ama bu tartışmalar, Osmanlının batışını Mınakyan Efendi'nin melodramlarına çeviriyor."
GAZİ PAŞA, Kocaeli kesimindeki birlikleri incelemek, İsmet Paşa'yla taarruz tarihini konuşmak, annesiyle birlikte Ankara'ya dönmek istiyordu. Kâzım Paşa'yı yanına alarak trenle yola çıktı. Demiryolu onarımı devam ediyordu. Sarıköy istasyonunda İsmet Paşa ile buluştular.

Ali İhsan Paşa'nın bu kez de Birinci Kolordu Komutanı İzzettin Bey'le çekiştiğini öğrendiler. Taarruz ordusunun komutanı, bağlı olduğu Cephe Komutanlığı ile de, emrindeki birlik komutanlarıyla da uyumsuzluk içindeydi. Taarruz gibi duyarlı ve riskli hareketler ast-üst ilişkilerinde tam bir uyum ve güven isterdi. İsmet Paşa'nın Ali İhsan Paşa'nın görevden alınmasını istemesini bekledi.

İsmet Paşa, "Biraz daha sabredelim" deyince, uzatmadı, asıl konuya geçti:

"Bize taarruz için bir tarih verebilecek misin?"
"Evet."

Gazi'nin ve Kâzım Paşa'nın yüzleri güldü. Meclis'te büyük baskı altındaydılar. "Henüz istediğim gibi hazırlanabilmiş değiliz ama o güne kadar eksiklerimizi tamamlayabileceğimizi sanıyorum. Ağustos sonunda harekete geçebiliriz." Gazi, "O vakte kadar Meclis'i oyalamak çok zor ama katlanırız" dedi. Ayrıldılar.

Kâzım Özalp eksiklere çözüm aramak için İsmet Paşa ile birlikte Akşehir'e, Başkomutan Geyve'ye hareket etti.
Kadınlarımız demiryolu onarımında
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 14Eylül1921-13Ağustos1922 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:58

GENERAL HARINGTON yaz dönemi hakkında Genelkurmay'a bir rapor hazırladı.

Tahmin ve düşüncelerini şöyle belirtiyordu:

"..Yunan ordusu takviye aldı ve onun daha bir yıl Anadolu'da tu-tunabileceği kadar parası var. Kemalist ordu tarafından yerinden atılamayacağını biliyor.
Kemalist ordu bir harekete kalkışamaz ve kalkmak da istemiyor. Kemalist ordu iyileşmedi. Bu ordudaki çoğunluğun, savaştan bıkmış olması olasıdır.
Kanaatimce Anadolu'da silah zoruyla bir çözüm sağlanamaz." 78b General Harington'un Türk ordusu hakkındaki tahminleri tümüyle yanlıştı. Çünkü doğru bilgi alamıyordu. Sakarya Savaşı sırasında en gizli bilgileri elde edebilen Kara Jumbo, harıl har ıl taarruza hazırlanan ordudan hiçbir haber sızdıramamaktaydı.

Genelkurmay Başkanı Mareşal Wilson emekliye ayrılmamış olsaydı, Kara Jumbo'nun Türk ordusu hakkındaki suskunluğunun sebebini belki Harington'dan daha doğru yorumlayabilirdi. GAZİ, Kocaeli Grubu karargâhının bulunduğu Geyve'de askeri törenle karşılandı. Yemeğe geçmeden önce, Grup Komutanı Albay Halit Bey'le yalnız kaldılar.

Halit Bey, "Grubumun gücü az.." diye yakındı, "..beni takviye edin Paşam. Çünkü karşımda katil, zalim ve ırz düşmanı 11. Tümen var.. "
Gözlerinden hınç fışkırıyordu. Belli ki birçok kirli olayı duyup öğrenmişti. Yunan hükümetinin ödül olarak 11. Tümen Komutanı Albay Kladas'ı generalliğe yükseltmiş olmasını da affetmiyordu.

"..Elimdeki kuvvetle bu tümeni yenemem. Bu namussuz tümen ve komutanı elimden kaçarsa çok yanarım."
Gazi Halit Bey'in omuzunu okşayarak, "Bu tümeni tepelemenizi ben de çok isterim." dedi, "..lekeli ününü iyi biliyorum. Ama sizi takviye edebileceğimizi hiç sanmıyorum. İmkânlarınızla yetinerek bir şeyler yapmaya çalışın."

Halit Bey başını itaatla önüne eğdi. Bir çocuk gibi mahzunlaşmıştı.
Kocaeli Grubu karargâhının ve yakın birliklerin bütün subaylarının katıldığı alçakgönüllü yemek çok güzel geçti. Gazi yemekte, hepsini iliklerine kadar titreten bir konuşma yaptı.

İstiklal-i tam sahibi, ilkellikten uzak, güçlü ve onurlu bir devlet, çağdaş bir Türkiye'nin encesi olacak milli bir ordu vaadetti.
Sabah civardaki birlikleri denetledikten sonra Adapazarı'na gitmek üzere yola çıktı. Annesini Adapazarı'na aldırmıştı.
Zübeyde Hanım üç yıldır görmediği oğlunu bekliyordu.

GEYVE'den Adapazarı'na gelen toprak yolun iki yanı, işgalin ve kurtuluşun ne demek olduğunu yaşamış Adapazarhlarla dolmuştu. Gazi'nin otomobili görünür görünmez, heyecana gelen halk yola inip arabanın dört bir yanını çevirdi.

Zübeyde Hanım Askerlik Şubesi Başkanının evinde misafirdi. Sevinç haykırışları yaklaşınca, başındaki beyaz başörtüyü sıkıladı, evin önündeki sundurmaya çıktı. Araba göründü ama binlerce insanın içinde kaldığı için çok zor ilerleyebiliyordu. Gazi arabadan inip halk denizini yararak annesine doğru yürümeye başladı. Halkın sevgisini aşmak kolay değildi. Zübeyde Hanım ağlamaya başladı.

Sonunda kavuştular. Başkomutan Gazi M. Kemal Paşa büyük bir saygı ve sevgiyle eğilip annesinin elini öptü. Sonra sarmaşdolaş oldu-. lar. Halk "Allah ayırmasın" diye bağırmaya başladı.

Başkomutan akşam yemeğini annesiyle yedi.
Ertesi gün Milli Mücadeleyi destekleyen Fransız yazar Claude Farrere'le buluşacaktı. ERTESİ GÜN Türk dostu bir İngiliz, General Townshend de, Avam Kamarası'nda söz alarak Türkleri destekleyecekti.

'Mondros'tan beri Türklere acımasız davranıldığını' belirterek, 'Hükümetin Türkiye ile ilgili politikasını değiştirmesini, yanlıştan dönerek Türklerle dost olmaya çalışmasını' istedi.

Hükümetinin politikasını savunan Lloyd George, barışın sağlanamamasının tek sorumlusu olarak M. Kemal'i gösterdi:

"M. Kemal anlaşmaya yanaşmıyor."

Büyük Britanya İmparatorluğu'nun Başbakanı su içer gibi kolaylıkla yalan söylemekteydi. Lloyd George'un 'haçlı anlayışını' aşmadan adil bir barışa ulaşmak imkânsız görünüyordu. HALİDE EDİP HANIM, bir süre Ankara'ya gidebilmek için İsmet Paşa'dan izin istemeye gelmişti. İsmet Paşa, "Eğer Ateşten Gömlek gibi bir roman yazacaksanız, peki" dedi. Ateşten Gömlek 6 Hazirandan beri İkdam gazetesinde yayımlanmaya başlamıştı. "Okuyor musunuz?"
"Tabii."

İsmet Paşa'nın ne kadar yoğun olduğunu bilen Halide Edip Hanım şaşırdı:

"Bu kadar iş arasında?"
"Benimki bir şey mi? Siz bu kadar iş arasında o güzel romanı yazmayı nasıl başardınız?" Kapı saygıyla aralandı, Asım Bey, "Girebilir miyim?" diye sordu. Konu acil olmasa gelmezdi. Yüzü sapsarıydı. "Tabii, buyrun."

Asım Bey İsmet Paşa'nın önüne şifresi açılmış bir yazı bıraktı ve oturdu. Alnındaki damarlar kabarmıştı. Okudukça İsmet Paşa'nın da yüzü değişiyordu. Çok özel bir şey olduğunu anlayan Halide Hanım vedalaşıp ayrıldı.

Ali İhsan Paşa'nın seçtiği bazı genç subayların er kılığına girerek tümenlere gittikleri, askerlerin arasına karışarak, "Memleketi ancak Ali İhsan Paşa kurtarabilir" diye propaganda yaptıkları bildiriliyordu. Uzun bir sessizlik oldu.

İsmet Paşa, "Benimle uğraşmasına katlanırım." dedi, "..nitekim bunca ay katlandım. Ama orduya siyaset sokmasına, orduyu bölmesine, hele bu maskaralığa asla izin vermem. Kimse orduyu kendi emeli için kullanamaz. Milli Savunma Bakanlığına Ali İhsan Paşanın Ordu Komutanlığından alınmasını yazalım. Hemen!"

GÖREVİNDEN ALINDIĞI Ali İhsan Paşa'ya 19 Haziran gecesi tebliğ edildi.
Böyle bir karar beklemeyen Paşa çok sarsıldı. Ankara'daki arkadaşların böyle bir karara izin vermeyeceklerine inandırmıştı kendini.
Zulme uğramış bir surat takındı. Ordusuna bağlı kolordu ve tümenlere içli bir yazıyla veda etti. Eşyasını topladı. Ordu Komutanlığına 5. Kolordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa'nın vekâlet etmesi uygun görülmüştü. Sabah ordunun komutasını, yakışıksız sözlerle Fahrettin Paşa'ya devretti.
Bundan böyle oturmayı düşündüğü Konya'ya gitti. Ankara'nın o kadar güvenini kaybetmişti ki uzun zaman göz altında tutulacaktı.

ALİ İHSAN PAŞA'nın azledilmesi Ankara'da dalgalanmalara yol açtı. Muhalifler Kâzım Özalp Paşa'yı sıkıştırdılar. Kâzım Paşa hazırlıklıydı. Ali İhsan Paşa Milli Savunma Bakanlığına bir yazı yollayarak, milletvekillerinin görevlerini iyi yapmadıklarını, çok para aldıklarını ileri sürmüştü. Yazıyı önlerine koydu.
Herkesi eleştiren ama eleştirilmeye katlanamayan muhalifler Ali İhsan Paşa konusunu bir daha açmadılar.

Ş imdi sorun 1. Ordu Komutanlığı'na kimin getirileceği idi. Asıl taarruzu bu ordu yapacaktı. Fevzi Paşa haklı olarak, "Acele edelim.." diyordu, "..taarruza az kaldı. Yeni komutanın ordusuna ve taarruz görevine intibak etmesi hayli zaman alır."

ERTESİ GÜN Aralov Türk Elçiliğindeki olay sebebiyle Moskova'nın özür dilediğini bildirdi.
Bu haber herkesi, özellikle de Ali Fuat Paşayı sevindirdi. Gazi bu vesileyle, Harbiye'den beri arkadaşı ve Milli Mücadele yoldaşı Ali Fuat Paşa'yı yemeğe çağırdı, yemeğin sonuna doğru, Ali İhsan Paşa'nın neden görevden alındığını anlattıktan sonra, 1. Ordu Komutanlığı'nı önerdi.

Ali Fual l'aşa, "Şey." diye kekeledi, "..yani teşekkür ederim. Fakat ben biliyorsunuz, İsmet Paşa'dan önce Cephe Komutanıydım. Şimdi onun emrine niımem, doğru olur mu?"

Ali Fuat Paşa'nın da protokola bu kadar önem vermesi canını sıktı. Kırıldığını ve ayıpladığını belli etmemeye çalışmak, "Haklısınız" dedi.
Ertesi gün Kâzım Paşa'yı Refet Bele Paşa'ya yolladı.
REFET BELE Keçiören'de, küçük ve güzel bir köşkte oturmaktaydı.
Kâzım Paşa'yı köşkün bahçesindeki kameriyede kabul etti. Yine çok şık giyinmişti. Kâzım Paşa sözü uzatmadan 1. Ordu Komutanlığı'nı önerdi.
"Ordu taarruz edebilecek mi sence?"
"Evet Paşam, kesin kararlıyız."

"Ben sana söyleyeyim, taarruz edemeyiz. Yunan oıdıusu kendini toparlamıştır. Etsek bile Müttefikler daha işin başında müdahale ederler, sonuç alamayız. İngilizlerle bir an önce uzlaşmaya ve barış yapmaya bakalım. Memleketin bana ihtiyacı olduğu zumun rrlik bile yaparım ama bu şartlarda önerini kabul etmem mümkün deftil. Beni mazur gör."

Kâzım Paşa, Refet Paşa'nın yanından hayal kırıklığı ile ayrıldı. Milli Mücadale'nin büyük hizmetler görmüş bu öncü kahramanlarına ne olmuştu? Zafere bir adım kala, biri kıdemi sorun ediyor, öteki İngilizlerce belirlenecek bir barışa razı oluyordu. Türkiye yol ağzına yaklaştıkça, saflar beliriyordu.
SICAKTAN BUNALMlŞ milletvekilleri Millet Bahçesi'ni doldurmuştu. Ziya Hurşit ile bazı muhalifler en dipteki masada oturuyorlardı.
Ziya Hurşit, alçak sesle, "Ben de Ali İhsan Paşa'yı akıllı biri sanırdım.." dedi, "..azledilmeyi bekleyeceğine, eline koca bir ordu geçmiş, ne duruyorsun, yürü Ankara'ya, işi bitir."

"Yavaş konuş."
"Lanet olsun! Bu son fırsattı. Bir daha orduya hâkim olamayız." NURETTİN PAŞA, Merkez Ordusu Komutanı olduğu sıradaki bazı sert uygulamaları dolayısıyla TBMM'de ağır eleştirilere uğramış, Ordu Komutanlığından alınmıştı. Ankara çaresiz kalınca 1. Ordu Komutanlığı'nı ona önerdi. En kıdemli paşa oydu. Hırslı, tutucu, şiddetli bir askerdi. 17. Kolordu Komutanı ve Vali olarak İzmir'de bulunmuştu.

Öneriyi yapan Kâzım Özalp Paşa'ya şöyle dedi:

" Ş imdi düşmanla işbirliği yapan hain Hacı Hasan Paşa'yı Belediye Başkanlığına ben atamıştım. Bu leke üzerimde kaldı. Metropolit Hrisostomos Efendi'nin etkisiyle de İzmir'den uzaklaştırıldım. Eğer Valilikte ve 17. Kolordu Komutanlığında kalabilseydim Yunanlılar İzmir'e öyle kolayca çıkamazdı, silahla karşı koyardım. Bu talihsizliği hiç unutamıyorum. Velhasıl bu ikisiyle görülecek şahsi davam var. Şimdi siz bana yalnız hesaplaşma fırsatı değil, şeref de bağışlıyorsunuz. İsmet Paşa'nın emrinde iftihar ve itaatla çalışırım." Sorun bitti.
Nurettin Paşa 29 Haziran günü iş başı etti.

Siyasetten, dedikodu ve entrikadan temizlenen 1. Ordu çok çabuk kendine geldi. Komutanlar arası uyum sağlandı. İzzettin Çalışlar istifasını geri aldı. Planın uygulanmasıyla ilgili çalışmalara başlandı.

YÜKSEK KOMİSER Stergiadis, Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa, Efes Metropoliti Hrisostomos ile Rum cemaati adına üç Rum, İyonya tasarısıyla ilgili bazı ayrıntıları görüşmüşler, toplantı bitmişti.

Yunan hükümeti, İzmir'i elde tutabilmek için Ege'de özerk bir yönetim kurmayı düşünüyordu. Hrisostomos eteklerini hışırdatarak çıkarken, birden kapı eşiğinde durdu, "Atina'dakilere söylemeyi lütfen unutmayın.." dedi, "..biz Anadolu Rumları, son üç yıl içinde Yunan ordusuna asker olarak otuz beş bin çocuğumuzu verdik. Şimdi bir o kadar insanımızı da İyon-ya Yönetiminin emrine veriyoruz. Yalnız İzmir çevresinde kurulacak küçük bir devlete razı değiliz. İyonya devleti, Antalya'dan İzmit'e kadar bütün Batı Anadolu'yu içine almalı. Kendi kendine ancak böyle yeterli olur ve ayakta durabilir."

Rumlar İyonya için gerçekten bir ordu kuruyorlardı. Bursa-Ban-dırma-Soma-Manisa-Simav bölgesinde 20.000 kişilik 48 tabur kurulmuştu bile. Yunan subayları 16-55 yaş arasındaki bu insanları eğitiyor, Rum kadınlar bu ordu için üniforma dikiyorlardı. Bunlara Yunanca 'Politophylakion' (Silahlı Sivil Muhafız Teşkilatı) deniyordu. Yunan ordusu çekilse bile, bu yeni ordu Ege Rumlarını koruyacaktı.

Taşkın Yunan hayali sağduyuya sığmıyordu.
ÜNİVERSİTE YÖNETİMİ öğrencilerin gevşemeyeceklerini anlayınca, sorunu bitirmek için söz konusu hocaların süresiz izinli sayılmalarına karar verdi.

Ali Kemal'in ve Barsamyan'ın dersleri kaldırıldı, Cenap Şahabettin'in yerine Yahya Kemal, Rıza Tevfik'in yerine Ahmet Naim ve İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), Hüseyin Daniş'in yerine Velet Çelebi atandı, atamalar Vahidettin'in onayına sunuldu. Üniversite temizlenmişti.
Atamalar onaylandıktan sonra, dersler başlayacaktı.
M. KEMAL PAŞA Fethi Okyar'ı direksiyon binasına davet etmişti. Hiç giriş yapmadan,"Fethi Bey, biz ağustosta taarruz etmeye karar verdik" dedi.

Fethi Bey'in gözleri büyüdü:

"Ne diyorsunuz?"
"Bunu bilen beşinci kişisiniz."
"Anladım."
"Eski hiçbir ordumuza benzemeyen, çok güçlü ve bilinçli bir ordumuz oldu. En geç iki gün içinde Yunan cephesini yararız. Sonrası Yunanlılar için felaket olacaktır. Sizi şunu sormak için rica etmiştim. Hemen Avrupa'ya hareket edebilir misiniz?"
"Evet."
"Buna sevindim. Fransız, İngiliz ve İtalyan yetkililerle son kez konuşmanızı istiyorum. Misak-ı Milli'ye uygun bir barış yapmaları olasılığı varsa, kan dökmeyelim." Fethi Bey, "Bir ümit var mı?" diye sordu.
"Hayır, yok. Ama biz uyan görevimizi bir daha yapalım. Kamuoyu ve tarih önünde, akacak kanın sorumluları belli olsun."
İSTANBUL'da hava başkaydı.

Teslimiyetçilerin sesi olan Ali Kemal, bugünkü Peyam-ı Sabah gazetesindeki yazısında diyordu ki:

"Müttefiklerin kararlarına itaat etmek lazımdır. Aşağılık duygusu, Batı'nın her isteğini emir sayan Osmanlı yöneticileri ile siyasetçilerinin iliklerine işlemişti. O kadar işlemişti tamamen geçtiği sanıldığı bir dönemde yeniden nüksedebilirdi.
Bu hastalık Padişah'ta da vardı.

O da kısa bir süre önce, kız kardeşi Mediha Sultan'ın oğlu Sami ile İngiliz Haberalma Servisi'nde çalışan Yüzbaşı Armstrong'a şöyle bir mesaj göndermişti:

"M. Kemal ve adamları İngilizlerin düşmanıdır. Bense İngilizlerin dostuyum, isterseniz vermeye hazırım. Halife olmak haysiyetiyle daima sizin tarafınızı tutarım."

Osmanlı Devleti'nin ve hanedanının son padişahı, bir İngiliz vüzbaşısından bile medet umuyordu.
Bu kadar küçülen bîr devlet ve rejim yaşayabilir miydi? ATİNA'da bambaşka bir hava esiyordu.
Başbakan Protopapadakis, Gunaris, Teotokis, Baltacis, Strati-ıi,os, Stratos gibi bakanlar, Yüksek Komiser Stergiadis, Genelkurmay l'.aşkanı General Dusmanis, Başkomutan General Hacianesti, Kral'ın başkanlığında, İyonya Devleti ve İstanbul'a yürüyüş konularını görünüyorlardı.
Toplantı üç saat sürmüş, görüşme sonuçlanmıştı.

Kral alınan iki kararı güzel özetledi:

"Batı Anadolu'da işgalimiz altındaki tüm bölgede, gerekli bütün hazırlıklar tamamlanacak ve İyonya Özerk Yönetiminin kurulduğu ilan edilecek; İstanbul şehri, Müttefiklere bir bilgi notası verilerek Irakya Ordumuz tarafından işgal edilecek."

Hepsi derin bir ümit ve imanla haç çıkardı. Büyük ülkü gerçekleşiyor, Bizans İmparatorluğu dinliyordu.
Atina Katedrali'nin büyük çanı, kararları kutsar gibi çalmaya başladı. BAKANLAR, Meclis Başkanının önerdiği birkaç aday arasından cçilir, Bakanlar Kurulu da kendi arasından birini Başkan seçerdi. Selimler hep böyle olagelmiş, Kurul Başkanı da bugüne kadar hep Fevzi Paşa olmuştu.

Yunanistan Anadolu'da ve İstanbul'da tehlikeli oyunlar oynamaya hazırlanırken, TBMM'deki muhalefet de bir başka tehlikeli oyuna soyunuyordu:

Bakanların Meclis Başkanı M. Kemal Paşa'nın önerdiği adaylar arasından değil, kendi belirledikleri adaylar arasından seçilmesini istiyorlardı. Daha önemli bir istekleri de Bakanlar Kurulu Başkanının, Başbakan adıyla doğrudan Meclisçe seçilmesiydi. M. Kemal Paşa çok tedirgin oldu.
Tam da taarruz öncesinde, muhalefetin etkisiyle, bugüne kadarki 'tam istiklalci' hükümet siyasetine aykırı bir Başbakan ve Bakanlar Kurulu seçilebileceği kuşkusuna kapıldı. Bu kuşkuyu haklı çıkaracak birçok işaret vardı.

Yeni usulü düzenleyen yasa kabul edilince, bütün bakanlar teker teker kürsüye çıkarak istifalarını açıkladılar ve topluca M. Kemal Paşa'nın odasına geldiler.

M. Kemal Paşa'nın yüzüne ilk kez karamsarlığın gölgesi düşmüştü:

"Siz de fark etmişinizdir, amaca yaklaştıkça Meclis'te muhalefet artıyor."

Uzunca bir süre sustuktan sonra devam etti:

"..Hedefe ancak tam istiklale inanan, cesur, kararlı bir Bakanlar Kurulu ile varabiliriz. Meclis'e gerçek düşüncesini belli etmesi için fırsat tanımaya karar verdim. Ben de Meclis Başkanlığından ve Başkomutanlıktan istifa edeceğim."

BAKANLAR yıldırım çarpmış gibi oldular.
Milli Mücadele'nin yerellikten genele, kongrelerden Büyük Millet Meclisi'ne, Heyet-i Temsiliye'den hükümete, çetecilikten orduya gelişip büyümesini sağlayan M. Kemal Paşa'ydı. Bu liderliği hak eden başka hiç kimse yoktu.

Durum kuliste duyuldu. Ortalık karıştı. Bazı milletvekilleri Paşa'nın odasına doldular ama etkili olamadılar. Paşa kararını değiştirmedi. Muhalefet şehvetiyle hareket eden birkaç muhalif dışında bu sonuca sevinen çıkmadı. Hiçbiri böyle bir sonuç beklemiyordu. M. Kemal Paşa'ya muhalefet etmekteydiler ama onu değiştirip Meclis Başkanlığına bir başkasını getirmeyi bugüne kadar hiç düşünmemişlerdi. Bu yaman mücadelenin onsuz yürütülemeyeceğini kestirebilecek kadar akılları vardı.

M. Kemal Paşa Meclis'ten çıkıp Çankaya'ya gitti. Sonuç belli olana kadar da şehre inmeyecekti.
Milli Mücadele tarihinin bu çok kritik dönemi iki gün sürdü, tehlikeyi gören çoğunluğun uzlaşmasıyla sona erdi. Muhalefet, iki sert bakan dışında eski bütün bakanları yeniden seçmeye razı oldu. M. Kemal Paşa da, iki yana da yakın duran Rauf Orbay'ın başbakanlığını kabul etti. Kâzım Paşa, "Dert bitmiyor ki.." dedi, "..bundan sonra da Başkomutanlık yasasının uzatılması konusu var."

M. Kemal Paşa güldü:

"O kolay. Bu kez sorun çıkacağını hiç sanmıyorum."

Kâzım Paşa hayretle baktı.
12 TEMMUZ GÜNÜ TBMM'de seçimler yapıldı. İki yan da sözlerini tuttu. Bakanlar Kurulunun büyük çoğunluğu Müdafaa-yı Hukukçu bakanlardan oluştu. Rauf Orbay da Başbakanlığa seçildi.

Böylece Meclis, gerçek düşüncesini belli etmiş, M. Kemal'in liderliğinden vazgeçmeyeceğini göstermişti.
Milli Savunma Bakanlığına az farkla seçilen Kâzım Özalp Paşa, istifa etmek istiyordu. M. Kemal Paşa, "Sakın ha." dedi, "..deli misin? Seçimi yarım oy farkla bile kazansan, istifa etmeyeceksin."
Taarruza çok az zaman kalmıştı.

DR. ADNAN ADIVAR oturumu açtı:

"Başkomutanlık Yasası'nın üç ay daha uzatılması hakkındaki önerinin öncelik ve ivedilikle görüşülmesi isteniyor. Oylarınıza sunuyorum. Kabul edenler?"
Eller kalktı. Çoğunluk öneriyi kabul etmişti. Kara Vasıf Bey konuşmaya hazırlanıyordu.
Herhalde, 'işte' diyecekti, 'ordu kıpırdamadı, kıpırdayamıyor.'

M. Şükrü Bey şaşırdı:

"Ama niye gizli oturum istemiyor bunlar?"
M. Kemal Paşa kalemiyle sıraya vurarak söz istedi.
"Buyrun."
Uğultu kesildi. Paşa kürsüye geldi.

Muhalefetin hiç beklemediği bir konuşma yaptı:

"..Ordumuzun maddi ve manevi kuvveti, hiçbir olağanüstü önleme başvurmayı gerektirmeyecek seviyeye ulaşmıştır. Bu sebeple Meclis'in bazı yetkilerini kullanmama gerek kalmamıştır."

Açıklama alkışlarla karşılandı. M. Kemal Paşa'nın Başkomutanlığı, birçok muhalifin de katılmasıyla, süresiz uzatıldı.
Ertesi gün Akşehir'e hareket etti. Memnundu. Her şey düzeninde görünmekteydi. OYSA AKŞEHİR'de çok ciddi bir sorun bekliyordu kendisini. İsmet Paşa, "Bu kez de Yakup Şevki Paşayla bir zorluk çıktı" dedi. "Ne gibi?" "Planı çok tehlikeli buluyor. Taarruzdan vazgeçilmesini öneriyor."

"Ooof!"
"Ofya."
"Sen düşmanın kuşkusunu çekmeyecek bir bahane ile ordu ve kolordu komutanlarını Akşehir'e çağır. Bir de ben konuşayım. Belki ikna etmeyi başarırım." YUNANLILARIN İstanbul'u işgal etmeye hazırlandıkları Müttefiklerce öğrenilmişti. Üç Yüksek Komiser, İşgal Başkomutanı ile İngiliz, Fransız ve İtalyan kuvvetlerinin komutanları bir 'savaş konseyi' halinde toplanmışlardı.

General Pelle, "Beyler.. " dedi, "..Hükümetim, İstanbul'a zorla girmeye kalkıştığı takdirde Yunan ordusunu ateşle karşılamamız için emir verdi." General Mombelli 'İtalya'nın da bu kararı paylaştığını' belirtti.

Rumbold içini çekti:

"Ümit ederim ki çatışmaya gerek kalmaz."

İstanbul resmen Müttefiklerin işgali altında, sivil ve asker binlerce İngiliz, Fransız ve İtalyan İstanbul'dayken, Yunan askerleri İstanbul'u nasıl işgal edecek ve İstanbul'da ne yapacaklardı? Var olduğu tahmin edilen silahlı Türk örgütleri karşı dururlarsa, sokak savaşlarının başlayacağı İstanbul ne hale gelirdi?

Harington, İstanbul'un işgalinin General Hacianesti'nin düşüncesi olduğunu açıklayınca, Fransız Kuvvetleri Komutanı General Charpy öfke kustu:

"Bu adam ya deli ya da budala!" Alınacak önlemleri görüşmeye başladılar.

RUSYA'dan, Doğu ve Güney cephelerinden yollanan, İstanbul depolarından kaçırılan silahlar, mühimmat ve askeri gereçler, yavaş ama kesintisiz olarak Batı Cephesine akıyordu. Bu arada büyük bir Fransız şilebi de, Mersin limanına geldi. Sipariş edilen 1.500 hafif makineli tüfek ile 100 Berlier marka kamyon getirmişti.

Çok yakında 40 kamyon daha gelecekti. Eskilerle birlikte ordunun 300 kadar kamyonu olacaktı.
Yoksul ordu için bu çok büyük bir olaydı!

BATI CEPHESİ, komutanları Akşehir'de toplamak için ilginç bir bahane buldu. Futbol orduda yaygın bir spor olmuştu. Tatil günleri alaylar, tümenler birbirleriyle kıran kırana maçlar yapıyorlardı. Cephe karargâhı futbol takımı ile Kolordular Karmasının 28 Temmuz Cuma günü Akşehir'de maç yapmaları kararlaştırıldı.

Olay basına bildirildi. Ordu ve kolordu komutanları, yakın birlikler bu güzel maçı izlemeye çağrıldılar. Cephe istihkâm birliği bir düzlüğü futbol sahası olarak hazırlamaya koyuldu. İki sıradan oluşan bir ahşap tribün de yapacaktı.
DIŞİŞLERİ BAKANI BALTACİS, hükümetinin, Türkleri barışa zorlamak için İstanbul'u işgal etmeye karar verdiğini belirten notayı, Müttefiklerin Atina elçilerine verirken, komutanlar da Akşehir'de toplanıyorlardı.

M. Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa, komutanlar toplantısından önce bir araya gelip planı bir daha gözden geçirdiler. Görüşler birleştirildi. Öğleden sonra maçın yapılacağı sahaya gelindi.

Tribünün birinci sırası M. Kemal Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Y. Şevki Paşa, Nurettin Paşa ve Fahrettin Paşa'ya ayrılmıştı. Paşaların çoğu ilk kez bir futbol maçı izleyecekti.

İkinci sıraya Cephe Kurmay Başkanı Albay Asım Gündüz, Birinci Kolordu Komutanı Albay İzzettin Bey, Dördüncü Kolordu Komutam Albay Kemalettin Sami Bey ile cephe, ordu ve kolordu üst subayları oturdular. Saha toprak, kaleler filesizdi. Sahanın üç yanını genç subaylar, havacılar, doktorlar, astsubaylar, askerler, işçiler, şoförler ve bazı meraklı Akşehirliler çevirmişlerdi. Hakem ve oyuncular uzun şortluydu. Ayaklarında bot, yarım çizme ya da postal vardı. Biri kırmızı formalıydı, öteki beyaz. Kaleciler dizlerine sargı bezi sarmışlardı. Şeref tribününü ve seyircileri selamladılar.

Maç başladı. Futbolu bilenler de bilmeyenler de çok neşelendiler. Yalnız Yakup Şevki Paşa durgunluğunu korudu. Maç 2-2 bitti.
Büyük komutanlar akşam yemeğinden sonra Cephe karargâhında, Başkomutan'a ayrılmış olan büyük odada biraraya geleceklerdi. Kolordu Komutanları taarruz planını henüz bilmiyorlardı. İlk kez öğreneceklerdi.

AKŞAM Aya Fotini Kilisesi, Metropolit Hrisostomos'un çok önemli bir konuşma yapacağını duyan Rumlarla dolmuştu.
Ortodoks kiliselerine özgü ağır, loş, heybetli hava içinde Metropolit Hrisostomos, acele etmeden konuşma yerine geldi.

Boyu olduğundan da uzun görünüyordu:

"Kardeşlerim, sizlere bundan dört yıl önce, 'mükâfat zamanı gelmiştir' demiştim ve Yunan askerlerinin Anadolu'ya akını başlamıştı.
Kardeşlerim!

Tanrı bizi yeni bir mükâfata daha layık gördü. Ordumuz yarın sabah, kutsal Bizans İmparatorluğu'nu diriltmek üzere İstanbul'da olacak... "

Rumlar delirdiler, sevinç çığlıkları yükseldi:

"Hristo anestiü!" (İsa dirildi)
AKŞEHİR TOPLANTISI saat 21.00'de başladı.

M. Kemal Paşa'nın başkanlığındaki toplantıda Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Cephe Kurmay Başkanı Asım Bey, 1. ve 2. Ordu Komutanları ile 1., 4. Kolordu Komutanları ve Süvari Kolordusu Komutanı vardı. Çok uzun yıllar sonra Türk ordusu ilk kez taarruz edecekti. Taarruz eden ordunun savunmadaki ordudan daha güçlü olması askerliğin demir kuralıyken, düşman sayıca ve ateş gücü bakımından Türk ordusundan daha üstündü. İyi eğitim gördüğü biliniyordu. Afyon tahkimatının gücü hakkında ürkütücü söylentiler vardı. Haklı olarak gergin ve heyecanlıydılar.
M. Kemal Paşa, "Önce Fevzi Paşa planı özetlesin, sonra ayrıntıları görüşelim" dedi.

Fevzi Paşa haritanın başına geçti:

"Aylardır üzerinde çalışılan planın esası, silahça ve sayıca bizden üstün olduğunu bildiğimiz düşmanı, bir darbede çökertmektir. Bunu ancak bir baskınla sağlayabiliriz. Bunun için kuvvetimizin büyük kısmını, tam bir gizlilik içinde, Afyon'un güneyinde toplayacağız. Afyon ile 40 km. batısındaki Çiğiltepe arası, asıl taarruz cephesidir. Asıl taarruzu Birinci ve Dördüncü Kolordumuz yapacak. Asıl taarruz cephesinde düşmandan üç kat daha fazla kuvvet toplayacağız. Kalecik Sivrisi ile Tınaztepe arasındaki 12 kilometrelik kesim, yarma yeridir. Bu kesimde düşmandan 6 kat daha fazla kuvvetimiz olacak

2. Ordumuz, karşısındaki düşman kuvvetlerini oyalarken, bu kolordularımız düşman cephesini yaracak, Süvari Kolordusu ile birlikte Sincanlı ovasına inecekler. Böylece düşmanın İzmir'le her türlü bağlantısını kesmiş olacağız. Bu düşmanı çevirip imha ettikten sonra kalan parçaları kolayca yakalar ve yeneriz. Çünkü her yerde düşmandan daha üstün bir durumda olacağız."

Türk Taarruz Planı:

Kuzeyde oyalama, Afyon güneyinde Yunan cephesini yarma Plan sade, çok etkili ve riskliydi.
Yakup Şevki Paşa ümitsizce gözlerini kapadı. Süvari Kolordusu'nun harekete geçebilmesinin cephenin yarılmasına bağlı olması Fahrettin Paşa'yı düşündürdü. Nurettin Paşa planı öğrenmiş ve içine sindirmişti.
Yakup Şevki Paşa, "Ben düşüncelerimi İsmet Paşa'ya daha önce hem yazmış, hem de söylemiştim.." dedi, "..şimdi, izin verirseniz, kısaca tekrarlamak istiyorum." "Buyrun."

"Yüz bine yakın insanı, Afyon'un kuzeyinden güneyine kaydıracaksınız ve düşman bunu sezmeyecek. Buna imkân yok! Baskın niteliği kaybolduğu zaman da, bu planın anlamı ve değeri kalmaz. Ben bir taburun yerini oynatıyorum, düşman uçağı ertesi sabah bu değişikliği saptıyor."
İsmet Paşa, "Düşmanın anlamaması için her önlemi alacağız, merak etmeyin" dedi.

Yakup Şevki Paşa içerledi:

"Görürüz.. "

Surat içinde devam etti:

"..Nakliye kollarımız da yetersiz, yürüyen orduya cephane yetiştirebilmeleri mümkün değil." M. Kemal Paşa gülerek, "Biz de cephane ikmalini düşmandan yaparız Paşam" dedi.

Yakup Şevki Paşa'nın yumuşamaya hiç niyeti yoktu:

"..Afyon tahkimatını da incelettim. Biz burayı öyle bir günde, iki günde yaramayız. Hayal görmeyelim. Ayağı çarıklı askerle, o sarp, vahşi arazide, düşman mevzilerinin ve direnek merkezlerinin karşısında çakılıp kalırız. O zaman ne olacak? Düşmanın ihtiyat kolordusu yetişip savaşa katılacak. Böyle olunca cepheyi yarmaya gücümüz yetmez. Ayrıca düşman savaş sanatı gereği, Afyon'un kuzeyinden Akşehir yönüne doğru taarruza geçerse bizi iyice güneye atar. Konya yönü açık kalır. Ordu, dava, belki de memleket elden çıkar."

M. Kemal Paşa, yüzünün çizgileri kıpırdamadan, "Peki, ne yapmamızı tavsiye edersiniz?" diye sordu.
"Uygun bir yerde cepheden taarruz ederiz. Düşmanla eşit şekilde savaşırız. Geri çekilirse takip ederiz. Çekilmeye zorlayamadığımız yerde durur, tekrar hazırlanır, yeniden taarruz ederiz. Böylece tek dayanağımız olan orduyu tehlikeye atmamış oluruz." "Bu tarz bir savaşla kesin sonuç alınabilir mi?" "Alınamaz ama yenilsek bile ordu elde kalır."

Yakup Şevki Paşa Harbiye'de bir süre strateji öğretmenliği yapmıştı. Bu yüzden hoca diye anılır, düşüncelerine saygı gösterilirdi. Ama konuştukça cesaretini kaybetmiş olduğu, düşüncelerinin eskidiği anlaşılıyordu.

İsmet Paşa söz aldı:

"Uğraşa uğraşa, ancak bir yılda, düşmanla az çok denk bir hale gelebildik. Bunu memleketin imkânlarını sonuna kadar zorlayarak elde edebildik. Bir daha bu gücü yaratamayız. Bu yüzden bu sefer kesin sonuç almak, savaşı bitirmek zorundayız. Bunun için de, tehlikesine rağmen, bu planın uygulanmasından başka çare göremiyorum." Başkomutan, "Ben de" dedi.

Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa da kesin konuştu:

"Ben de başka çare göremiyorum." Yakup Şevki Paşa geri çekilmedi, bir kez daha itiraz etti:

"Yapmayın. Türk milletinin bütün varı bundan ibaret. Askeri, topu, tüfeği, cephanesi işte bu kadar. Şimdi siz onu bir noktaya yığarak tehlikeye atıyorsunuz. Buna razı gelemem."

M. Kemal'in sesi keskinleşti:

"Varımız bundan ibaretse, kesin sonucu bununla almak zorundayız." "Buna karar verenler tarihe karşı, büyük vebal altında kalırlar. Adama vatan haini derler. Hepimizi Meclis'in önünde asarlar."

"Korkmayın Paşam. Tarihe ve millete karşı bütün sorumluluk bana aittir." Hava çok gerilmişti. İsmet Paşa ayağa kalktı, M. Kemal Paşa'ya döndü: "Paşam! Arkadaşımız, izniniz üzerine düşüncelerini serbestçe arz etti. Yoksa, Başkomutanımız olarak vereceğiniz her emri, tıpkı kendi düşünce ve inancımız gibi canla başla yerine getireceğimizden emin olabilirsiniz."

Gözler Yakup Şevki Paşa'ya döndü. Paşa, önüne bakarak, ağır ağır, "Dünya savaşındaki talihsizlikler benim neslimi galiba biraz fazla ihtiyatlı yaptı.." diye mırıldandı, "..kaygılarımı korumakla birlikte Başkomutan'ın vereceği emirlere tereddütsüz uyacağım tabiidir."

Gerginlik azalmıştı. İsmet Paşa yerine oturdu. M. Kemal Paşa, "Teşekkür ederim.." dedi, "..öyleyse şimdi planın ayrınt ılarına geçiyoruz." Toplantı sabaha kadar sürecekti.

KOMUTANLAR sabah çaylarını içerlerken, Trakya'daki Yunan birlikleri İstanbul'a doğru yürüyüşe geçti.
öncüler, tarafsız bölge sınırlarında, ateş etmeye hazır Fransız birlikleri ve Türk jandarmaları ile karşı karşıya geldiler.
Öncü birliklerin komutanları bir adım daha atarlarsa, bu birliklerin ateş edeceklerini anladılar. Çok kararlı görünüyorlardı. Müttefiklerle savaşa tutuşmak Yunanistan'ın sonu olurdu. Durdular, büyük komutanlara durumu bildirdiler.

Gerginlik içinde geçen saatlerden sonra, emir geldi:

"Geri çekilin!"
Delilik yenilmişti.

VAHİDETTİN atama kararlarını onaylamıştı.
Öğrenciler Öğrenci Derneğinde, fakülte önlerinde toplanıp feslerini havaya atarak zaferlerini kutladılar. Bu yalnız beş hocaya karşı değil, üniversitenin kararsız, medrese anlayışlı, korkak yönetimine karşı da kazanılmış bir zaferdi.
Fakülte yönetimleri fakültelerin açılış ve sınav günlerini belirledi. Boykotu başlatan Edebiyat Fakültesinde sınavlar 9 Eylül günü başlayacaktı. Türk süvarileri İzmir'e girerken.

İSTANBUL FİYASKOSUNUN ertesi günü Yüksek Komiser Stergiadis, İzmir'de, tepki çekmemek için İyonya adını anmadan, Ege'de özerk bir yönetimin kurulduğunu ilan etti. Bu girişim, İzmir'i Türklere geri veren barış şartlarına karşı Yunanlıların bulabildiği tek çareydi. Ordu Anadolu'yu boşaltsa bile, geride bir Yunan yönetimi kalacaktı.

İyonya özerk Yönetimini Müslümanlar adına Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa bir demeçle destekledi.
Lloyd George da Avam Kamarası'nda bu hareketi haklı bulduğunu bildiren bir konuşma yaptı. Böylece İzmir'in Türklere geri verilmesinden caydıklarını dolaylı bir şekilde açıklamış oldu. GAZİ, Fevzi Paşa, İsmet Paşa ve Asım Bey, öğleden sonra toplandılar. Geceki görüşmeler sonunda plan kesin şeklini almıştı. Uygulanması için Bakanlar Kurulunun kararı gerekiyordu.

Afyon karşısına üç piyade, bir süvari kolordusu yığılacaktı, yani yüz bin kadar insan ve on binlerce hayvan... Yürüyüş çizelgelerini ve uygulama esaslarını inceleyen Fevzi Paşa neşe içinde, "Düşmanı uyandırmamak ve yanıltmak için mükemmel çareler bulmuşlar" dedi. Birlikler düşmanın anlamaması için son yığınak yerine taarruzdan bir gün önce geleceklerdi. Gizliliği sağlamak için kolorduların çevresindeki ve yürüyüş yolları üzerindeki köyleri, Yunan taarruzu bekleniyor bahanesiyle, geriye göndermek, hareket alanını haber sızmasına karşı güven altına almak gerekiyordu. Yürüyüş 14 Ağustos günü başlayacaktı. Asım Bey, "Yunanlılar da geçen yıl Sakarya'ya doğru yürüyüşe 14 Ağustos günü başlamışlardı" dedi.
Hepsi bir an için o ateşten günlere gittiler ve geri döndüler.

Fevzi Paşa koca sesiyle güldü:

"O uzun yürüyüşle bizi aldatıp güya baskın vereceklerdi. Baskın nasıl olurmuş şimdi görürler."
BUGÜN Fethi Okyar Paris'ten Londra'ya geçti.
Ayağının tozuyla Dışişleri'ne başvurdu, Bakan ile görüşmek için randevu talep etti. Günlerce bekleyecek, sürekli oyalanacak, atlatılacak, Bakan ile de, Başbakan ile de konuşamayacaktı.

Buna karşılık Lloyd George, Avam Kamarası'nda dış politika hakkında açılan genel görüşme sırasında, 4 Ağustos günü, yeni ve sert bir konuşma yaparak, barış ümitlerini ve olasılıklarını bütünüyle yok etti:

"..Ankara, martta bildirdiğimiz barış şartlarının hâlâ geçerli olduğunu sanıyorsa, çok aldanı-yor. Bu şartlar artık hükümsüzdür. İzmir'de hâkimiyet Türklere bırakılamaz..."

GENERAL HACİANESTİ Trakya'dan sessizce İzmir'e döndü. Lloyd George'un konuşmasına rağmen çok mutsuz görünüyordu. General Valettas'a dert yandı: " İngiliz Genelkurmayının

Lloyd George 'un zorladığı çözüm:

İstanbul'u işgal etmemize olumlu Savaş! baktığını biliyordum. Çok iyi bir plan yaptık. İstanbul'a kolayca girecektik. Fakat namussuz Fransızlar karşı çıkmış. Hırsız İtalyanlar da onlara katılmış. İngiltere müttefiklerinin yanında yer almak zorunda kaldı. Yoksa şimdi İstanbul'da olacaktık. Birliklerin ne kadar sevinç ve heyecan içinde yola çıktığını tahmin edebilirsin. Askeri geriye zorlukla çektik, güç yatıştırdık. Bu işin peşini bırakacak değilim. Düşmanda kıpırdama var mı?" "Hayır. Her şey bıraktığınız gibi. Hiçbir hareket yok."
"Güzel."

Oysa büyük fırtınanın patlamasına çok az kalmıştı.
KURBAN BAYRAMININ üçüncü günü, 6 Ağustos 1922'de, Bakanlar Kurulu vilayet konağında toplandı. Yusuf Kemal Bey Lloyd George'un yaptığı son konuşmanın çevirisini getirmişti.
Konuşma öfke, üzüntü ve nefretle dinlendi. Mahmut Esat Boz-kurt, "Savaşmaktan başka çare kalmadı" dedi.

Vehbi Bey kararsızdı:

" İyi ama taarruz edebilecek halde miyiz? Meclis'teki bazı asker arkadaşlar, taarruzu düşünmeyi cinnet sayıyorlar."
Ata Bey M. Kemal Paşa'ya, "Siz ne düşünüyorsunuz Paşam?" diye sordu. Paşa da böyle bir soru bekliyordu,
"Ben de bu konuda açıklama yapmak için gelmiştim.." dedi, "..Hükümet kabul ederse, ordu taarruza geçmeye hazırdır."
Odaya hayret, heyecan, sevinç ve kaygıyla karışık bir sessizlik çöktü.

İlk önce Din İşleri Bakanı ayıldı:

"Oooh, elhamdülillah!"
"Önce Fevzi ve Kâzım Paşalar, gizli kalması kaydıyla, bilgi sunsunlar. Sonra durumu tartışalım. Yalnız taarruz tarihini sormamanızı rica ediyoruz." Rauf Bey saygıyla, "Sormayız Paşam" dedi. Fevzi Paşa bilgi vermeye başladı."
BAKANLAR KURULU kısa bir görüşmeden sonra, taarruza geçilmesini onaylamıştı. Alınan karar kesin olarak gizli tutulacak, Meclis'e ancak taarruz başlayınca bilgi verilecekti. Karar hemen Akşehir'e bildirildi.

İsmet Paşa, Asım ve Tevfik Beyleri odasına çağırdı:

"Ordu komutanlarına taarruza hazırlık emrini hazırlayın. Bugün yollayalım." "Baş üstüne."
"Her şey gizli yürütülecek. Taarruz kararını, sadece tümen komutan ve kurmay başkanları bilecek. Taarruz edileceği alt kademelere cepheye iyice yaklaşılınca açıklanacak. Bütün faaliyetler olası bir düşman taarruzuna karşı hazırlık olarak gösterilecek. Birliklerin çevresindeki ve yürüyüş yolları üzerindeki köyler hemen boşaltılsın. Bu bölgeye giriş-çıkış sıkı denetim alt ına alınacak. Kuş uçurtulmayacak. Hata yapanın fena halde canını yakarım."

FARİS AĞA İbrahim Ethem Bey'in yanına çöktü:

"Beyim, izninle söyleyeceklerim vardır." "Buyur Faris Ağa."

"Neredeyse bir yıldan beri dağdayız. Sonunda Halil Efe'yi de şehit verdik. Parti Pehlivan Ağa yaralı. Biz bitiğiz. Bu kışı da dağda geçirecek halimiz kalmamıştır. Artık cephe gerisini terk edip orduya katılmamız iyi olur diye düşünüyorum."

İ. Ethem Bey azarladı:

"Boş konuşma. Ordu mutlaka taarruza geçecek."
"Ne zaman? Kışın bekledik, olmadı. Baharda bekledik, olmadı. Yaz da geldi, geçiyor. Ne bir ses, ne bir nefes."
Milyonlarca mazlum, kaç zamandır ordu yürüyecek diye beklemekteydi.

Gemlikli Hafize Nine sızlanıyordu:

"Hani Kemal'in askerleri gelecekti?"

Mekece'deki Deli Baba ağlayıp duruyordu:

"Hani ordu kızlarımızın öcünü alacaktı?"
Alaşehirli Fatma Yunan askerlerinin incittiği kadınlardan biriydi.

Gelmeyen orduya sövüyordu:

"Korkaklar! Yalancılar! Hainler!"

KRAMER PALAS'ın bahçesi yine kalabalıktı. Rumlar Lloyd Ge-orge'un son ve kesin açıklamasının sevinci içindeydiler. L. George 'Helenizmin koruyucusu' ilan edilmişti. Yarbay Spridonos ile ordunun yeni Hareket Şubesi Müdürü Albay Passaris yemek yiyorlardı. Genel neşeye aykırı olarak ikisi de durgundu.
Albay Passaris, Albay Sariyanis'in tam tersi, ölçülü, hesaplı, gerçekçi bir kurmaydı. Ordunun İzmir önüne çekilerek cephesini daraltmasından yanaydı. İstanbul'un işgal girişimine de karşı çıkmıştı ama sözünü dinletememişti.

Passaris sigara yaktı:

"Lloyd George'un son konuşması beni korkuttu."
"Neden?"
"Türklere savaşmaktan başka yol bırakmadı."
"Evet ama Türklerin savaşabileceğini gösteren bir işaret yok.'!
"Bence çok uyanık durmalıyız. Ama başta komutan olmak üzere herkesin içi rahat."
ORDUNUN taarruza kadar iki milyon yüz bin liraya ihtiyacı olduğu hesaplanmıştı. Milli Savunma Bakanı bastırıyor, Maliye Bakanı "Hazinede beş kuruş kalmadı" diye feryat ediyordu.

Başkomutan Bakanları direksiyon binasına çağırdı. İki Bakan da pek acıklı bakıyordu. Başkomutanın sakin, hatta güleç bir hali vardı. Bu hal etekleri tutuşmuş iki Bakanın da gücüne gitti.

M. Kemal Paşa, "Beyler.." dedi, "..tamamen çaresiz değiliz. Hindistan Müslümanlarının yolladığı 600.000 lira bankada duruyor. Hiç dokunmadım. Kimseye de dokundurtmadım. Bu parayı Maliye Bakanlığı emrine vereceğim. İlk ihtiyaçları karşılar."

Kâzım Paşa'nın yüzü güldü. M. Kemal Paşa Hasan Fehmi Bey'e döndü:

"Geriye bir buçuk milyon lira kalıyor. Onu da Maliye Bakanı olarak siz bulacaksınız."
Babacan Hasan Fehmi Bey kurşun yemiş gibi oldu.

Sesi kısıldı:

"Nerden? Bulabileceğim hiçbir yer yok."

Başkomutan mazeret kabul etmez bir tavırla, "Bunu ben bilemem.." dedi, "..siz bu göreve işte bu zor gün için seçilmiştiniz."
Hasan Fehmi Ataç, direksiyon binasından içi yanarak, dizleri titreyerek çıktı. Taarruzun parasızlık yüzünden yapılamaması halinde başına gelebilecekleri düşünmemeye çalışıyordu. Gece uyuyamadı.

Sabah işe bir çare bulmuş olarak geldi. Ankara Osmanlı Bankası Müdürü Mösyö Bojeti'yi makamına davet etti.
Mösyö Bojeti, Fransız şivesiyle tatlı bir Türkçe konuşurdu. "Beni emretmişsiniz" dedi. "Estağfurullah. Rica etmiştim. M. Kemal Paşa adına bankanda bulunan 600.000 lira Bakanlığımın emrine verildi." "Evet, Gazi Paşa'nın yazılı talimatını aldım."
"Bir konu daha var. Bankan şu anda tarihi bir an yaşıyor Mösyö Bojeti."

Müdür şaşırdı, bu ânın tarihi olmasını gerektirecek hiçbir olağanüstü durum yoktu:

"Nasıl tarihi an? Anlamadım."
"Maliye'ye bir buçuk milyon lira lazım ve bu parayı bana sen bulup borç olarak vereceksin."

Müdür çok telaşlandı:

"Ben, hayır, buna imkân yok!"
"Boşuna çırpınma. Milli hükümetin sınırları içinde 16 şubeniz var. İstediğim bu parayı vermezsen, şubelerinin tamamına el koyar, kasalardaki bütün parayı alır, yerine makbuz bırakırım. Düşünmek için sana bir saat mühlet. Git, düşün, gel!" Mösyö Bojeti durumun ciddiliğini anlamıştı. İşi uzatırsa miktarın artacağından korktu, "Mühlet istemem." dedi, "..bir buçuk milyon liraydı değil mi?"
"Evet."
"Peki. Yarın emrinizde olur."
Hasan Fehmi Bey, büyük bir cömertlikle, "Şimdi bir bardak çayı hakkettin" dedi.
7 AĞUSTOS GÜNÜ Vahidettin ile Sir Harold Rumbold son kez görüştüler. Bir daha görüşmeleri kısmet olmayacaktı.

Rumbold bu görüşmeyi Lord Curzon'a şöyle bildirdi:

"..Barış ümidimi sordu. İngiltere'nin her barış çabasına öncülük ettiğini, bu çabaların başarısızlığının sebebini Ankara'da aramak gerektiğini anlattım. Milliyetçi liderlere karşı ağır hakaretlere başladı. Onların bir hükümet değil, bir asiler ve ihtilalciler topluluğu, İttihatçı ve Bolşevik olduklarını söyledi.
Kendisinin barış yapmaya, bunun için fedakârlıkta bulunmaya hazır olduğunu belirtti. Milliyetçilerin bastırılması için meşru hükümetin desteklenmesini, İstanbul kuvvetlerine silah ve para yardımı yapılmasını istedi."

Sir Harold Rumbold tecrübeli bir diplomattı; birçok şaşırtıcı, çarpıcı olaya tanık olmuştu ama böylesini ne görmüş, ne de duymuştu. Yazmayı bırakıp bir an durdu. "İnanılmaz bir durum.." diye düşündü, "..Türk Sultanı, düzenini korumak amacıyla Sakarya Savaşı'nı kazanmış Türk ordusunu silahla yok etmek istiyor, daha da şaşırtıcı olanı, yok edebileceğini sanıyor. Böyle birine ne denir?"

ALİ KEMAL'in bugünkü yazısı şöyle başlıyordu:

"Tehlike üzerimize doğru yürüyor. İzmir'i, Edirne'yi kılıçla, kuvvetle kurtarmak, Yunanlıları denize dökmek tasavvuru, bir rüya idi, bir hülya oldu.
Ankara'nın iç ve dış siyaseti iflas etmiştir"

AFYON GÜNEYİNE kaydırılacak birliklerin geçeceği yollar, konaklayacakları yerler belirlenmişti. İstihkâm birlikleri ve işçi taburları ağır topların geçeceği yollan düzeltiyor, köprüleri güçlendiriyor, dar geçitleri genişletiyordu. Toprakta iz kalırsa, çalışıldığı anlaşılmasın diye, ağaç dalları ya da samanla örtülüyordu. Yürüyüş sırasına bağlı olarak köyler boşaltılmaktaydı.

Yürüyüş emrini alan birlik hava kararınca yola çıkacak, yol boyunca ışık kullanmayacak, gün doğmadan önce konaklayacağı yere varacaktı. Herkes ağaç altlarına, evlere, ahırlara, ambarlara sığınıp akşama kadar gözden saklanacak, gündüz kimse görünmeyecek, ateş yakılmayacak, açıkta kalan her şey maskelenecekti. Amaç çok sık uçan Yunan keşif uçaklarına açık vermemekti.

Bazı birliklerin, ayrıldıklarının anlaşılmaması için çadırları sökmeden bırakması uygun görüldü. Geride kalacak az sayıda er, birlik ayrılmamış gibi günlük etkinlikleri sürdürecekti. Düşmanı kandırmak için kimi küçük birlikler gündüz ters yönde yürütülüp gece geri alınacaktı.
İsmet Paşa yürüyüşü günlük, kısa emirlerle kendi yönetecekti.

13 Ağustos günü ilk emrini verdi:

14/15 Ağustos gecesi, Birinci Kolordu'dan 15. Tümen Çay batısına kayacak, onun boşalttığı yere de Dördüncü Kolordu'dan 11. Tümen gelecekti. Büyük yürüyüş bir gün sonra başlayacaktı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1919-1923: Türk Kurtuluş Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir