Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

23 Ağustos-13 Eylül 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Sakarya Savaşı

Burada Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Tarihi ve Kurtuluş Savaşı'mız hakkında konular bulabilirsiniz

23 Ağustos-13 Eylül 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:53

Sakarya Savaşı
23 Ağustos 1921 -13 Eylül 1921


23 Ağustos 1921 Salı günü Sakarya Savaşı başladı.
Hava kapalı ve boğucuydu.

Türkler cephe boyunca gözetleme yerlerinden Yunan birliklerinin hareketlerini izliyorlardı. Beylik Köprü karşısındaki Yunan 7. Tümeni bütün gün dikkati çekecek önemli bir harekette bulunmadı, Türkleri uyuttu.
Güneyde ise, Yunan Üçüncü Kolordusu yayılarak yaklaştı, Türk mevzilerini çok yoğun top ateşi altına aldı. Güzelim Yıldıztepe, yeşil Ilıca vadisi alev ve duman içinde kaldı. Türk topları da cevap verdiler. Bozkır otları ve mor çiçekli dikenler tutuştu. Karınca yuvalan kavruldu. Ateş ve barut dumanı havayı daha da boğucu yaptı. Bölge cehenneme döndü. Türkler sabırla bombardımanın bitmesini bekliyorlardı. Eğitimi az olanlar, başlarının üzerinden şarapneller vızıldayarak geçmeye, yaralılar devrilmeye başlayınca korku içinde büzüldüler. Yer sarsılıyor, toprak fokurduyordu. Takım komutanları, tecrübeli çavuşlar, onbaşılar, eski askerler, korkanları azarlayarak, severek yatıştırmaya çalıştılar. Toplar susup da Yunan birlikleri ilerlemeye başlayınca herkes silah başı etti. Savaş sarhoşluğu korkuyu bastırdı.
Her çeşit merminin idareli kullanılması yazısız kanun olduğundan topçular gönüllerinin çektiği gibi ateş edemezlerdi.

Bir batarya coşsa, hemen uyanlar gelirdi:

"Mermiyi idareli kullan!"
Ama bugün askere moral vermek için bolca mermi harcanmasına göz yumuldu. Mermiler yaklaşan Yunan birliklerinin başlarının üstünde ve içlerinde patladıkça, seyreden yeni askerler, "Yaşa topçu-başı!" diye bağırışıyorlardı.

İleri güvenlik birlikleri, güçlü olmadıkları için genellikle kısa oyalama savaşları yaparak esas savunma hatlarına çekilirlerdi. Bu kez bu küçük birlikler çekilmediler, çok sert karşılık vererek dövüştüler. İsabetli top atışları, her yandan yağan makineli tüfek ateşleri, ilerleye-bilen Yunan birliklerini durdurdu.
Yunan cephesinde bir şaşkınlık rüzgârı dolaştı. Hani Türk ordusu enkazdı? Hani hemen dağılacaktı?
Türklerde büyük bir başkalık vardı bu kez. Böylesine canlı, şevkli, etki'i, sert, zehir gibi bir direniş beklemeyen Yunanlı komutanlar kaygıya kapıldılar. Savaşın uzayıp yağmur mevsimine kalması olasılığı hepsini düşündürmeye başladı. Gecikme, yolları geçilmez hale getirirdi.
Savaşı bir an önce bitirmek gerekti.

YÜZBAŞI FARUK ağırlık kollarından biriyle sabah Haymana'ya geldi. Haymana büyük bir ordugâha dönmüştü. Grup karargâhını zorlukla buldu. Grubun Kurmay Başkanı Yüzbaşı Asım Tınaztepe'yle İstanbul'dan tanışıyorlardı. Sarılıp öpüştüler.

Faruk bir daha şansını deneyerek bir alaya verilmesini istedi ama Kurmay Başkanım kandıramadı:

"Hiç ümitlenme. Atama emrine uyacağız. Yanımda kalacaksın. Çayını bitir, kalpağını düzelt, komutana çıkıyoruz."

BİR YUNAN KEŞİF UÇAĞI Uzunbey'de yeni yapılmış olan piste indi. Gözlem subayı paniklemiş bir halde raporunu yazıp Binbaşı Hacizafırios'a verdi, o da Albay Pallis'e ulaştırdı. Rapora göre Türkler Yunan sağ kanadı karşısına büyük kuvvetler yığıyordu. General Papulas haklı olarak korktu. Bu kuvvet taarruz eder, İkinci Kolordu'yu ordudan ayırırsa hem kolordu hem de ordu çok zor duruma düşerdi. İkinci Kolordu'nun savunma önlemleri alarak hareketsiz kalmasını emretti.

Oysa gözlemci subayın büyük bir kuvvet sandığı bu kitle, köylülerin savaş alanından kaçırdıkları koyun ve sığır sürüleriydi.
5. SÜVARİ GRUBU, Yunan ordusunun gerisine keşif kolları salmıştı. Bu küçük kollardan biri, İkinci Kolordu'nun arkasına sızdı, kolorduyu izleyen erzak ve cephane kollarından birini gördü.
Arazi çukurlar ve kuru su yataklarıyla doluydu. Uygun bir yere saklanıp bu ikmal kolunu gözlediler. Bu uzun kolu bir süvari takımı koruyordu. Ama atları öyle hantaldı ki Türk süvarilerini yakalamaları mümkün değildi.
Beş kişiden oluşan küçük keşif kolunun komutanı Sinoplu Ali-can Onbaşı, basit bir plan yaptı. Gözden uzak bir kavis çizerek yola yakın bir kaya kitlesinin ardına sindiler. İki er atların başında kaldı, üçü pusuya yattı.
Alican Onbaşı'nın hesabı bir cephane kamyonunu vurmaktı. Hangisinin cephane kamyonu olduğu anlaşılmıyordu. Biçimi değişik bir kamyonu gözlerine kestirip silahlarını ardarda ateşlediler.

Kamyon benzin tankeriydi. Müthiş bir gürültüyle patlayıp parçalandı, yakınındaki erzak kamyonları tutuşmuş benzin yağmuru altında kalarak yanmaya başladılar. Keşif kolu atlanıp sıvıştı.
ÖZEL KALEM MÜDÜRÜ Savaş Bakanı Teotokis'e, "İngiliz Askeri Ataşesi Mr. Nairne telefonda efendim, randevu rica ediyor.." dedi, "..ne diyeyim? Hangi tarihi uygun görürsünüz?"

Bakan çok neşeliydi bugün, Yunanistan tarihinin en parlak günlerini yaşıyorlardı, Mr. Nairne ile kendi konuşmak istedi:

"Albayı bana bağla."

Birkaç nezaket sözcüğünden sonra, "Bu sabah savaş başladL" dedi, "..her şey çok iyi gidiyor. Olumsuz hiçbir haber yok. Randevu istiyormuşsunuz. Biz 5 Eylülde Ankara'da olacağız. O gün sizi Ankara'da bekleyeceğim. Birlikte hakiki Türk kahvesi içeriz. Olur mu?" Gür bir kahkaha patlattı.

OYSA iyi gitmeyen birçok şey vardı. Sözgelimi Yunan ikmal kolları için süvarilerden başka bir tehlike daha belirmişti.
Yunan birliklerinin geçişi sırasında ortadan kaybolan kaçaklar, geçiş sona erdikten sonra ortaya çıkıp yine köylere yanaşmışlardı. Ama durum değişmişti. Bekledikleri yüzü bulamadılar. Yunan ikmal kollarına yöneldiler.

Silah, cephane, ilaç, giyecek, yiyecek ve içecek taşıyan ikmal kamyonları Eskişehir'den Sivrihisar'a, oradan da Fettahoğlu köprüsüne geliyor, köprüden güneye geçip Uzunbey Köyü'ne ulaşıyor, malzeme Uzunbey'e yığılıyordu. Kolordular ihtiyaçlarını kamyonlarla Uzunbey'den almaktaydılar.
Kaçaklar, Eskişehir ile Fettahoğlu köprüsü arasındaki ıssız bölgede, küçük ikmal kollarını durdurup soymaya koyuldular. İkmal programı aksamaya başladı.

Yunan ordusu kaçakları el altından teşvik etmiş, kaçak olayını sevinçle karşılamıştı. Şimdi bu kaçaklar Yunan ordusunun başına bela olmak üzereydiler.

BÜYÜK KOMİSYON ODASINA bir kara tahta yerleştirilmiş, Hüsrev Gerede, tahtaya renkli tebeşirlerle savaş alanının krokisini çizmişti. Başkomutan'ın yolladığı bilgiye dayanarak, toplanan milletvekillerine Türk ve Yunan birliklerinin yerlerini gösterdi, savaşın başladığını haber verdi.

Zamir Bey, "Hüsrev Bey.." dedi, "..bir kurmay olarak söyler misiniz, bu savaşı kazanma olasılığımız yüzde kaç?"

Hüsrev Gerede düşüncesini dürüstçe bildirdi:

"Yüzde elli bir."

Bu gerçekçi cevap milletvekillerinin zafer ümitlerini tam karşılamadığı için Hüsrev Bey'e fena halde içerlediler.
DR. MİM KEMAL BEY Başkomutanın yatıp dinlenmediğini öğrenince Alagöz'e gelmişti. Muayene etti. Değişen bir şey yoktu. Ağrı, zor nefes alma ve ses kısıklığı ilk günkü gibiydi.

Bandı yenilerken çıkıştı:

"Ama Paşam, siz hareket ettiğiniz sürece ne bu kırık iyileşir, ne ciğerdeki tahriş." Paşa, "Haklısın ama." dedi, "..düşman bütün hıncı ile üstümüze gelirken, benim yatmam olur mu? Şu sargıyı da biraz gevşek sar ki rahat hareket edebileyim. Bugün ve yarın en zor iki günümüz. Belki cepheye inmem gerekebilir."
Dr. Mim Kemal, Dr. Murat ve Salih Bozok, umutsuzca bakıştılar. Paşa'nın doktor tavsiyelerini dinlemeye niyeti yoktu.

İLERİ BİRLİKLER, bir Yunan tümeninin güney batıdan Mangal Dağı'na doğru yaklaştığını bildiriyorlardı. Bu durum Mangal Dağı'nı korumakla görevli 5. Tümen Komutanı Yarbay Kenan Bey'i huzursuz etti. Mangal Dağı'nın hemen arkasındaki yamaçta bulunan 2. Grup Karargâhına gitti, takviye edilmesini istedi. 2. Grup Komutanı da kuşatılmayı engelleyememekten korkuyordu.

Tümen komutanının isteğini geri çevirdi:

"Bir düşman kolordusu sol kanadımızı kuşatmak için sürekli doğuya yürüyor. Kuşatmayı önlemek için çırpmıyorum. Her yana yetiştirecek kadar asker mi var elde? Sana tek nefer bile veremem." 4
Kolordu Kurmay Başkanı Binbaşı Burhanettin Bey tümen komutanına yardımcı olmak için, "Beyefendi." dedi, "..1. Grup Haymana'dan yola çıkmış. Yarın sabah solumuza gelmiş olacak. Kuşatmayı önlemek o grubun görevi."

Selahattin Adil Bey sesini yükseltti:

"Ama o gelene kadar da benim görevim!"

Bir şey diyemediler. Komutan da haklıydı. Türk ordusu cephenin her noktasında güçlü olabilecek durumda değildi. Kenan Bey geri döndü. İhtiyatta tuttuğu üçüncü alayını da cepheye sürdü.
İLERİ TÜRK BİRLİKLERİNİ atarak Mangal Dağı'na yaklaşan birlik, Birinci Kolordu'ya bağlı 12.000 kişilik Yunan 1. Tümeni idi.

Türk cephesini yarmakla görevli Birinci Kolordu Komutanı General Kondulis, Mangal Dağı'nı düşürmeden Türk cephesini yarmanın çok zor olacağını görerek, dağın ne pahasına olursa olsun bugün işgal edilmesini istemişti.

1. Tümen Komutanı Albay Frangos dağın bugün düşürülebileceğini hiç ummuyordu. Düşman savunmasının bel kemiği olduğu anlaşılan dağ herhalde şiddetle savunulacaktı. Üstelik hava anormal sıcaktı. Askerini kollayan bir komutan olarak ertesi gün sabah serinliğinde taarruz edilmesini önermiş ama aceleci General Kondulis'e sözünü dinletememişti. YUNAN TÜMENİNİN Mangal Dağı'na ilerlediği sırada, Batı Cephesinin kurmay kurulu toplantı halindeydi. Cepheden gelen son bilgileri değerlendiriyorlardı.

İsmet Paşa bazı kaygılı kurmayları yatıştırmak için dedi ki:

"Üç kez karşılaştığım General Papulas'ı ders gibi inceledim.

Şu sonuca vardım:

İyi bir kıta komutanı. Askerine hâkim. Ordusunu savaşa iyi hazırlıyor ve sevk ediyor. Ama sabırsız, çabuk sonuç almak istiyor. Alamazsa sinirleniyor, türlü kuruntulara düşüyor, korkuya kapılıyor. Bir tehlikeye uğramamak için savaşı kesiyor. Yine öyle olacaktır. Başkomutanımızın emrettiği yöntemle savaşacağız ve daima ihtiyatta kuvvet bulunduracağız. Biri yepyeni, öteki askerlik kadar eski bu iki anlayışın bizi başarıya götüreceğine eminim." 5 KURMAY KURULU Afyon güneyinde bulunan 6. Tümen'e bağlı akıncı kollarının daha etkin olmalarını, Mürettep Tümen'in de Fettahoğlu ve çevresine baskın yapmasını istedi. 6. Tümen'e bağlı beş akıncı kolu vardı. Tümen Komutanı hedef belirleyip üçünü görevlendirdi.

Mürettep Tümen'se Emir Dağı'nı bir gecede aşmanın büyük yorgunluğunu daha üzerinden atamamıştı. Ama komutan, "Asker yürüdükçe dinlenir.." dedi, "..bu gece yola çıkıyoruz. Tümeni yürüyüşe hazırlayın."
İZMİR UÇAĞI tam 13.00'te havalandı. Yağmur başlayınca geri döndü.

Sürenin kısalığına rağmen kuzeye ve güneye hızla göz atmayı başarabilmişler, güneyde, Mangal Dağı'na sokulan tümenle birlikte Mangal Dağı'nın hizasından doğuya doğru ilerleyen büyük kuşatma kolunu (Yunan İkinci Kolordusu'nu) görmüşlerdi. Hava acayipleşmiş, bozkıra gün ortasında akşam loşluğu çökmüş, güney ufku iyice kararmıştı. Bu karanlığın içinde şimşekler kaynaşıyordu.

YUNAN 1. TÜMENİ Mangal Dağı'na gerektiği kadar yaklaşınca durdu, iki alayı ile yayılarak taarruz düzeni aldı.
Gözlem yerinden bakan Kenan Bey'in şakakları zonkladı. Düşman 5. Tümen'den dört kat daha kalabalıktı.
Mangal Dağı'nın güney eteğindeki siperlerin önünden ufka kadar bozkır gelinciklerle doluydu. Hafif rüzgâr altında dalgalanıp duruyorlardı. Yunan topları Mangal Dağı'nı ateş altına aldı. Tümenin bataryalarının yanı sıra, İzmir depolarından İngilizlerin göz yummasıyla alınmış ağır Türk toplarından kurulu bir topçu birliği de vardı. İlk mermiler siperlerin ilerisine düştü. Patlayışın yarattığı hava akımı, bütün gelinciklerin yapraklarını koparıp savurdu. Toprak birdenbire çıplaklaşmıştı.

Antepli Adil küfrü bastı:

"Hay eşşekler! Ne istediniz fakir çiçeklerden?"

5. Tümen'in sadece 6 topu vardı, onlarla karşılık verdi. İki saat sonra, Albay Frangos ateşi kestirdi. Dağı hallaç pamuğu gibi atmışlardı. Yeterli görerek bir alayını taarruza kaldırdı. Saat 16.30'du.
Toprağa sinmiş Türkler canlandılar ve yerlerini aldılar. İçinde şimşekler kaynaşan dev bir kara bulut rüzgârıyla birlikte yaklaşmaya başladı. Dağın üzerinde durdu. Gittikçe sertleşen rüzgâr, tozu toprağı, güneyden kuzeye, Türk mevzilerine doğru uçurmaya başladı. Giderek göz gözü görmez olacaktı.
MANGAL DAĞI'na taarruzun başladığı haberi 2. Grup Komutanı Selahattin Adil Bey'i düşündürdü. 5. Tümen'i takviye etmek şart olmuştu. 2. Grup emrine verilmiş olan Meclis Muhafız Taburu ile ihtiyattaki alaya hemen Mangal Dağı'na hareket etmeleri emrini verdi.

Muhafız Taburu yakındaydı. Alay iki saat uzaklıktaydı ama bu havada yolu bulup yetişmesi çok zordu.
Ş iddetli patlayışlarla sarsıldılar. Dağa ve çevresine yıldırım yağmaya başlamıştı. RÜZGÂR fırtınaya dönmüş, hava gece gibi kararmıştı. Arka arkaya patlayan gök gürültüleri top seslerini bastırıyordu. Gökyüzü çatlıyor, yıldırımlar havayı çatırdatarak düşüyordu.

Topçu gözetleme yerinden telefonla toplara mesafe ve yön veren 5. Tümen bataryasının gözlem subayı ağlamaklıydı:

"...Hava iyice karardı. Rüzgâr çok şiddetlendi. Bana doğru esiyor... Hedefi göremiyorum... Gözümü açıp bakamıyorum ki... Bilmiyorum... Allah yardımcımız olsun!" Toplar sustu.

Türk savunmasının afet yüzünden felç olduğunu gören Albay Frangu İkinci Alayını da taarruza kaldırdı. Rüzgârı arkalarına alan alaylar iki yandan dağın eteklerine doğru ilerlediler. MANGAL DAĞI'nın eteklerindeki siperler dağdan aşağı akan sel sularıyla dolmaktaydı. Asker dizlerine kadar su içindeydi. Ama asıl sorun rüzgârdı. Küçük taş ve çamur parçalarıyla karışık yağmur suyunu yüzlerine doğru öylesine şiddetle savuruyordu ki askerler gözlerini açamıyorlardı. Bitlisli Veysel Onbaşı olanca sesiyle "Ateşşşş!" diye bağırıyordu ama kimse başını kaldıracak halde değildi ki ateş edebilsin.

Yunan askerlerinin hücum naraları duyuldu:

"Aeraaaaa!"

Düşman tufandan yararlanarak burunlarının dibine sokulmuştu.
SELAHATTİN ADİL BEY Mangal Dağı'ndaki durumu yakından görmek için büyük zorlukla 5. Tümen Karargâhına gelebildi. Yağmur deli gibi yağmaktaydı. Kenan Bey ve karargâh mensupları sırılsıklamdılar. Afetin verdiği dehşet içinde geri çekilen bazı askerleri yeniden cepheye döndürmek için koşuşmaları gerekmişti. "Ne durumdasınız?"

"Muhafız Taburu geldi komutanım, dağın doruğuna yerleşiyor. Ama alay yolda, daha gelemedi."
"Direnebilecek inisiniz?"
"İnşallah."

Selahattin Adil Bey korkuyla, "Ah şu geceyi bir atlatabilsek" diye inledi. Sol yanından emin değildi. Oraya geleceği bildirilen 1. Grupla bağlantı kurulabilse içi rahat edecekti. Havanın kötülüğü yüzünden ne telsiz çalışıyordu, ne telefon. SOL KANADA gitmek emrini alan 1. Grup Karargâhı ve birlikler, Haymana'dan ayrılmışlardı, yoldaydılar. Sağanak yağmur altında, iliklerine kadar ıslana ıslana, hiç durmadan 2. Grubun sol yanına doğru yürüyorlardı. İzzettin Bey grubunu gün doğmadan sol kanada yetiştirmek istiyordu.
Toplar ve arabalar zorlukla ilerliyor, tekerler çamura saplanıyor, huysuz katırlar büyük zorluklar çıkarıyordu. Her yanı bataklığa çevirmiş yağmurda durup da askere sıcak bir çorba vermek mümkün olmamıştı. Asker torbasındaki daha kötü günler için saklaması gereken peksimeti gizlice yiyerek açlığını bastırıyordu. Mangal Dağı'ndan savaşın vahşi sesi yansıyordu.
ALAGÖZ'de İsmet Paşa gelince yemeğe oturdular.

Ali Metin Çavuş yemeği dağıtırken, Paşa genel durumu çok kısaca özetledi:

"Düşman asıl kuvvetleriyle güneydeki gruplarımızın ileri karakollarını geri attı ve durdu. Yarın sabah genel taarruza geçeceğini tahmin ediyoruz."

Cephe Karargâhı, güneydeki fırtına yüzünden telsiz ve telefonlar işlemediği için düşmanın Mangal Dağı'na taarruz ettiğini ve savaşın sürdüğünü bilmiyordu. Alagöz ve çevresinde hava oldukça sakindi.
RÜZGÂR KESİLİNCE dağın üzerine yoğun, yapışkan bir sis çöktü. Fırtınanın yardımıyla esas savunma hattına çok yaklaşmış olan Yunan birlikleri sisten yararlanarak dağın eteğindeki bazı siperlere girdiler. Yunan askerleri savaşı bir an önce sona erdirip evlerine dönebilmek için çok hırslı ve kararlı dövüşüyorlardı.

O beyaz karanlık içinde, yer yer, göğüs göğüse bir boğuşma başladı:

Süngü, kasatura, dipçik, kürek, el bombası, tabanca, yumruk, diş, tırnak... Bu kanlı kavgaya Yüzbaşı Zekeriya da katılmıştı.

Bir yandan avaz avaz bağırarak askerini coşturuyor, bir yandan da koca tabancasını ateşliyordu:

"Vurun katillere! Vurun ırz düşmanlarına! Vurun!"

BİRİNCİ KOLORDU Kurmay Başkanı Albay Gonatas durumu özetledi:

"1. Tümen fırtınadan yararlanarak dağın bat ı eteğini işgal etti. Geri kalan yerler düşman
elinde. Boğuşma sürüyor."

Fırtınaya ve bunca baskıya rağmen Türk direnişinin kınlamamış olması Kolordu Komutanı General Kondulis'i tedirgin etti:

"Bu akşam bu işi mutlaka bitirmeye bakalım. Yarına kalırsa takviye alır, dağı daha da şiddetle savunurlar. Burda saplanıp kalır, ileriye gidemeyiz. Bu dağ yüksekliğinden dolayı Türk savunmasının içine egemen. Burayı alırsak cepheyi ezer ve yararız. Dağın bu gece mutlaka zaptedilmesini istiyorum. Tümeni takviye edelim."
BU SIRADA Mangal Dağı'na yönelik Yunan taarruzu yorgunluk yüzünden hızını yitirmiş, sonunda durmuştu.

Henüz soluk almışlardı ki General Kondulis'in kesin emri geldi:

Ara vermeden taarruza devam!
Her yandan inlemeler, itirazlar ve yakınma homurtuları yükseldi.
Frangos Üçüncü Alayına ve emrine giren takviye birliklerine de taarruza hazır olmalarını bildirdi. Yorgun birlikleri yeniden ateşe sürebilmek için askerlere bolca konyak dağıtıldı. Tümen bandosu ön hatta yanaştırıldı.

Gece taarruzu, bandonun çaldığı Kral için bestelenmiş 'Kartalın Oğlu' marşı ile başlayacaktı. MUHAFIZ TABURU dağın doruğuna yerleşmişti. Savaşa katılmak için heyecanla emir bekliyor ve gelişmeyi izliyordu. Gece aydınlatma fişekleri dolayısıyla kanlı bir donanma gecesine dönmüştü.

Gece yarısı 5. Tümen'in piyade komutanı Binbaşı Kadir Bey doruğa geldi:

"Geri çekiliyoruz İsmail Hakkı. Çekilişi senin tabur koruyacak."

Yüzbaşı İsmail Hakkı itiraz etti:

"Nasıl olur binbaşım? Biz hazırlığımızı yaptık. Taburumun savaş gücü çok yüksektir. Düşmanın tepesine inip.. "

Binbaşının gözlerinin dolu dolu olduğunu görünce itiraz etmeyi kesti:

"Başüstüne!"

5. Tümen'in alayları güçlükle direnirken düşmanın sürekli takviye aldığını gören Selahattin Adil Bey, tümenin ve topların elden çıkacağından korkarak, bağlantı kurulamadığı için Cephe Komutanlığından izin istemeden, sorumluluğu üzerine alıp dağın boşaltılmasını emretmişti. Mangal Dağı gece yarısından sonra aşama aşama boşaltıldı. Şehitler gömüldü. Aralarında Denizlili Deli Yüzbaşı Zekeriya da vardı.
24 Ağustos sabaha karşı Muhafız Taburu'nun subay ve erleri, dağı savaşmadan bıraktıkları için ağlayarak geri çekildiler.

BİR GÜN ÖNCE bütün gün hareketsiz kalarak Türkleri güzelce uyutan Yunan 7. Tümeni, gece yarısından sonra, Beylik Köprü'nün iki kilometre güneyinde sessizce iki geçici köprü kurarak bir alayını Sakarya'nın doğusuna geçirmişti. Türk gözetleme postalan bu geçişi geç fark etmişlerdi. Tümenin başarılı komutanı Albay Platis, köprü başını genişletmeye çalışıyordu.

Bu tümenin karşısında Albay Kâzım Özalp ve Albay Deli Halit Bey'in grupları vardı. Alarma geçtiler.
BU KÖTÜ HABER Cephe Karargâhını ayağa kaldırdı.

Albay Asım Bey avaz avaz bağırıyordu:

"Bu nasıl iş? Adamlar köprü kuruyor, taburları, hayvanları, topları geçiriyor. Bizim gözetleme postalan uyuyor. Olmaz böyle şey!"
Daha bu haberin yarattığı telaş geçmeden 5. Tümen'in de Man-al Dağı'nı bıraktığı öğrenildi. Donup kaldılar.

M. KEMAL PAŞA İsmet Paşa'nın yüzüne baktı:

"Daha ilk adımda iki kanadımızdan birden darbe yemişiz."
"Öyle."
"Sakarya'yı aşan birliği durdururuz. Ama Mangal Dağı'nın elden gitmesi güneyde savunmamızı çok kötü etkileyecek."
"Fırtınanın cepheyi allak bullak ettiği anlaşılıyor. Ama bu savaş mazeret kaldırmaz tabii. Soruşturma açtırdım."
"Soruşturma bitene kadar tümen komutanını görevden çek. Bunu da bütün orduya duyur." "Anladım. Başüstüne."

İsmet Paşa 5. Tümen Komutanı Yarbay Kenan Dalbaşar'ı o gün görevden aldı. Başkomutan da sert bir genelgeyle Mangal Dağı'nın terk edilmesini kınadı. Başkomutan'ın Kenan Beyle Selahattin Adil Bey'in idam edilmelerini istediği, İsmet Paşa'nın ricası üzerine affettiği söylendi ama cephe söylentisi olarak kaldı, doğrulanmadı.

MANGAL DAĞI'nı kaybetmenin acısı 2. Grubun içine çökmüştü. Dağı geri alabilmek için öğleye doğru taarruz ettiler ama sonuç alamadılar. Dağı işgal eden Yunan 1. Tümeni'nin savunma düzenini aşamadılar.
Fevzi Paşa 2. Grup Karargâhına öfkeyle geldi. Grup Komutanı Albay Selahattin Adil ve karargâh subaylarına ilk sözü, "Hata ettiniz." oldu, "..Mangal Dağı güney kanadımızın kilidiydi. Orayı ne pahasına olursa olsun korumalıydınız. Artık çok dikkatli ve sakin olun, iyi dövüşerek bu hatayı unutturun."

O kesimi yeniden düzenledi. 2. Grubu biraz daha doğuya kaydırdı. İkinci önemli mevzi olan Türbe Tepe'nin savunulmasını Yusuf İzzet Paşa'nın 3. Grubuna verdi. DE HAWILLAND'ya da İsmet uçağı, uzaktan yansıyan top sesleri arasında, ufukta görününce havaalanında görevli olan herkes pist başına koştu.
Uçak kanatlarını sallayarak bir tur atıp alanı ve Malıköy istasyonunu selamladı. Sonra süzüldü, yumuşakça indi, ilerleyip durdu. Vecihi ile Hamdi sevinç gösterileri arasında uçaktan atladılar.

Alıcı gözle bakan Abdullah Usta uçağı beğendi, diz çöküp uçağın tekerleğini öptü, sonra kollarını açıp Vecihi ile Hamdi'yi kucakladı. Günün tek iyi olayı bu yeni uçağın gelmesiydi.

BUGÜN KUZEYDE, Beylik Köprü kesiminde Kâzım Özalp ve Deli Halit Bey birlikleri Yunan 7. Tümeni'ni makasa alıp hırpaladılar ama karşı kıyıya atmayı başaramadılar. Tümen küçücük bir arazi parçasına yapışıp direndi. Bu acar tümeni nehrin ötesine atmak şarttı. Polatlı'yı ele geçirirse, Türk cephesinin sağ kanadını kavramış olmakla kalmaz, ikmal düzenini de alt üst ederdi. 7. Tümen nehrin ötesine atılamadığı gibi beş Türk tümenini de karşısında tutmayı başarmıştı.

Güneyde Yunan kolordularının bütün taarruzları püskürtüldü.
Subayları ve arkadaşları yaralanan ya da şehit olan askerlerin bütün hücrelerine öfke doluyordu.
Yunan İkinci Kolordusu ordu emrine uyarak savunmaya geçmiş, bütün gün siper kazmıştı. Bu durum sol kanada inen 1. Gruba zaman kazandırdı. Tümenler rahatça yerleştiler. En sol uçta, kuşatmaya karşı son savunma gücü olarak 2. ve 3. Süvari Tümenleri yer aldı. Yunan İkinci Kolordusu'nun ileri sürdüğü keşif kolları, hava gözlem subayını ve ordu komutanını korkutan kuvvetin, koyun sürüleri olduğunu saptadı. Bu skandal General Andreas'ı çıldırttı. 'Yeteneksizliklerini herkesin bildiği havacılar' yüzünden koca bir gün kaybedilmişti.

General Papulas gerçeği öğrenince, ertesi sabah üç kolordunun birden şiddetle taarruza geçmesini emretti.
ÜÇÜNCÜ GÜN (25 Ağustos) savaş gece yarısı başladı, gittikçe yayılarak bütün cepheyi sardı, gün boyu sürdü. İki yerde, Türbe Tepe ve güney kanadın doğu ucunda çok şiddetli oldu. Yarma yönündeki ilk büyük doğal engel Türbe Tepe'ydi. Onu düşürürlerse Türk cephesinin 10 km. içine girmiş olacaklar, böylece yarma çok kolaylaşacaktı. General Kondulis sabahı beklemedi, savaşı gece yarısı başlattı. Tüm toplar Türbe Tepeyi dövmeye başladı. İki saat süren bombardımandan sonra bir tümenini taarruza kaldırdı. Türkler iki saat top ateşi altında kalmamış gibi şevkle silah başı ettiler ve tepeyi ölümüne savunmaya başladılar. Muhabir Nikolopulos kolordu gözetleme yerinden bu savaşı izliyordu.

Defterine şöyle yazacaktı:

"Bu tepelerde sinirleri gerçekten çelik gibi Türkler var!"

General Kondulis ikinci bir tümeni daha saldırttı. Savaş aydınlatma fişeklerinin beyaz ışıkları altında, sabaha kadar karşılıklı süngü ve bomba hücumları ve boğuşmakla sürdü. Sayı üstünlüğü Türbe Tepe'nin sabah terk edilmesine yol açtı. Cephenin yarılması olasılığı belirmişti.

Yunan tümenlerinden biri bu boşluğa doğru büyük bir hevesle ilerlemeye başladı. 3. Kafkas Tümeni bu fırsatçı tümene öfkeyle çullandı. Ardarda yaptığı süngü hücumlarıyla tümeni durdurdu. Cephenin yarılmasını engelledi. Çok kayıp vermiş, 7. Alay'ının bölüklerinde er mevcudu 90'dan 40'a düşmüştü.1013 Yarma ümidine kapılıp ilerleyen Yunan tümeni de savaş alanında sayılamayacak kadar çok ölü bırakıp çekilmişti.
İsmet Paşa Türbe Tepe'nin geri alınmasını istiyordu. Emir, 2. ve 3. Grup Komutanları tepeyi geri almak için hazırlanırlarken geldi.

Taarruz planı yapıldı:

57. Tümen taarruz edecek, 7. Tümen ve 3. Kafkas Tümeni de bu taarruzu destekleyeceklerdi.
57. Tümen'den 37. Alay'ın Komutanı Binbaşı Osman Bey alay sancağını açtırdı. Sancağın açılması büyük olaydı. Alayı heyecan sardı.

İlk taarruz edecek tabur mermi ve şarapnel sağanağı altında, koşarak, yata kalka, Yunan mevzilerine süngü hücumu mesafesine kadar yaklaştı, yere yapıştı. Az sonra, "Hücuuum!" komutları ve yakıcı boru sesleriyle birlikte, süngü hücumu için ayağa kalktı. 300 kişiydiler.

Süngüleri ilerde, savaş çığlığı atarak ölüm kusan silahlara karşı koşmaya başladılar:

"Allah Allah Allah Allah Allah Allah... "

Vatanının bir kel tepesi için ölüme koşan bu 300 subay ve eri izleyen öteki tabur ve alaylarla yakın tepelerdeki komşu birliklerin subay ve askerlerinin yürekleri kabardı, taburla birlikte onlar da "Allah Allah" diye savaş çığlığı atmaya, tekbir getirmeye başladılar.

On bin askerin canından kopan bu dayanışma haykırışı, savaş alanını gerçekten titretti. Bu müthiş uğultu içinde sırası gelen taburlar da birbirlerinin ardı sıra hücuma kalktılar. İki Yunan tümeni büyük kayıp vererek geri çekildi. Türbe Tepe saat 18.30'da yeniden Türklerindi.

SOL KANADIN doğu kesiminde de bir başka çok kanlı savaş vardı bugün. 1. Grup, hareketsiz görünen Yunan İkinci Kolordusu'na taarruz için saat 13.00'te ilerlemeye başladı. Bu sırada General Andreas da taarruz etmek için iki tümenini Mangal Dağı'nın doğusuna yanaştırıyordu.
Otuz bin savaşçı karşı karşıya geldi. Kızılca kıyamet koptu.

General Andreas ve Albay İzzettin Çalışlar'ın kuvvetleri, bugünden başlayarak günler ve gecelerce çılgınca boğuşacak, biri kuşatmak, öteki bunu engellemek için dövüşecekti. Tepeler oluk gibi kan akıtılarak durmaksızın el değiştirirken, güneyde eğlenceli şeyler oluyordu. Süvari Grubu'nun Yunan cephesi gerisine sürdüğü kollar, bugün Yunan İkinci Kolordusu'nu besleyen bir ulaştırma kolunu vurmuş, birçok ganimet ele geçirmişlerdi. Ganimetler arasında Yunan ailelerinin orduya hediye olarak yolladığı pek çok çikolata da vardı. Birçok asker çikolatayı tanıdı. Bazıları ölçüyü kaçırıp çikolata sarhoşu oldular. 6. TÜMEN'e bağlı üç akıncı kolu hava kararır kararmaz yola çıktı. İlki Uşak'ın batısındaki büyük demiryolu köprüsünü yıkacak, ikincisi Banaz-İslamköy arasındaki demiryolu köprülerini ve telgraf hatlarını bozacak, üçüncüsü bir ara ikmal noktası olan Banaz istasyonunu basıp yakacaktı.

Yunanlıların, işgalleri altındaki bölgede bulunan bütün istasyonları, köprüleri, demiryollarını, telgraf hatlarını korumaları mümkün değildi. Bunu sağlamak için on binlerce asker isterdi. Ancak önemli yerleri korumaktaydılar. Bunu bilen akıncılar her fırsatta korumasız ya da zayıf korunan demiryollarını bozuyor, köprüleri atıyor, telgraf hatlarını kesiyor, Yunanlıları çılgına çeviriyorlardı.
Ama bu defaki hedefler önemliydi, ciddi olarak korunuyorlardı.

İşgal sınırına yaklaşınca helalleşip birbirlerinden ayrıldılar. Gece yürüyüp gündüz saklanarak hedeflerine yaklaşacaklardı.
ALBAY PALLİS kolordulardan gelen gece raporlarını bulunanların duyması için yüksek sesle okudu.
Raporlar üç kolordunun da kayıplarının ağır olduğunu belirtiyordu. Buna rağmen ne yarma gerçekleştirilebilmiş, ne kuşatma ba-şarılabilmişti. Üstelik Türbe Tepe de elden çıkmıştı. Birinci Kolordu Komutanı General Kondulis uğradığı ağır kayıp dolayısıyla ertesi günkü taarruzun ertelenmesini öneriyordu.11 İkinci Kolordu savaşarak doğuya doğru kaymayı sürdürmüş ama her aşamada dirençle karşılaşmıştı.

Türk süvarileri ikmal kollarını vurmayı sürdürüyordu. Bugün, biri cephane taşıyan iki deve ikmal kolunu daha vurdular.
Albay Bernardos ertesi gün birliklerin dinlendirilmesini önerince, Papulas çok kızdı, "Hayır." diye bağırdı, "..taarruz edeceğiz. Durmadan taarruz edeceğiz. Durursak daha çok eririz." Üç kolordunun ertesi gün de kayba bakmaksızın şiddetle taarruz etmelerini emretti. SAVAŞIN DÖRDÜNCÜ GÜNÜ olan 26 Ağustos hakkındaki Türk cephe emri 1. Gruba sabaha karşı geldi.

Cephe Komutanı, 1. Grubun ordu sol kanadını kesinlikle korumasını ve gerekirse grup emrindeki iki süvari tümeninin feda edilerek kuşatmanın engellenmesini istiyordu. Faruk 1. Grubun sol açığında bekleyen bu iki tümeni bir gün önce görmüştü. Kısa boylu Anadolu atları üzerinde, ne kadar yoksul ve ne kadar yiğittiler. Yüreği yandı ama karara da saygı duydu. Böyle bir kararı ancak yaptığına güvenen ve tarihten korkmayan büyük askerler verebilirdi. Düşmanla aradaki sayısal fark, komutanların ve askerlerin fedakârlığı ve ustalığı ile kapatılabiliyordu. Cephe Komutanlığı ordunun selameti için gözü gibi koruduğu bu iki süvari tümenini feda etmeyi göze almıştı.

Yüzbaşı Asım, "Bugün piyadeler yine aslan gibi dövüşürler, merak etme, bu acı çözüme gerek kalmaz" dedi.
Sonra da karıncalanan gözlerini, yaşarmasınlar diye yumruğuyla ovuşturdu.

YUNAN ORDUSU bütün cephede büyük bir hırs ve hınçla taarruza geçmişti. Savaş bu yüzden bazı yerlerde çok çabuk boğazlaşma halini aldı. İşi bitirmek isteyen Yunanlı komutanlar birliklerini ardarda saldırtıyorlardı.

Sakarya ile Ankara Çayı'nın kesiştiği yerden Mangal Dağı'nın doğusuna kadar uzanan 70 kilometrelik cephe ateş içinde kaldı. Cephe taarruz ve karşı taarruzlarla ileri geri dalgalanıyor, mevziler el değiştiriyor, arazi yüzlerce topun kesintisiz ateşi altında yeni biçimler alıyordu. Andreas'ın kolordusu kuşatma ümidiyle doğuya doğru açılmayı sürdürdüğü için cephenin boyu bugün 80 kilometreyi aşacaktı.

Özellikle güney kanadın her noktasında Yunan baskısı gittikçe artmaktaydı. Bazı yerlerde mevziler çöküyor ama yerinden sökülen hiçbir birlik dağılmıyor, kaçmıyor, biraz geride yerleşip yeniden direnişe geçiyordu. İki yanındaki birliklerse çekilmiyor, mevzilerini koruyarak savaşı sürdürüyorlardı. Bu kesintisiz, yekpare direnme Yunanlıları şaşırtmakta ve eritmekteydi.

Cephe Komutanlığı duruma göre gerektikçe bir gruptan öbürüne tabur, batarya, alay ya da tümen kaydırarak, ara emirlerle cepheyi sürekli düzenleyerek düşmanla dengeyi sağlıyordu. Hızlı bir satranç oynanmaktaydı.

İSMET UÇAĞI bugün keşif yapmakla kalmadı, Yunan birliklerini bombaladı, bombalar bitince makineli tüfek ateşine de tuttu.
Subaylar ve erler, gözetleme yerlerinden ve siperlerden, Türk işaretli bu yeni uçağın Yunan birliklerinin üzerine dalıp dalıp ateş açmasını büyük bir keyifle izliyorlardı. Uçakların eskiliği yüzünden bu tür gösterilere hasret kalmışlardı.

Düşmanın daha güçlü olması yarı çıplak Türk askerlerinin moralini bozmuyordu ama Yunan askerlerinin kıyafetini, postallarını kıskandıkları kesindi. Ama en kıskançlar sıhhiyecilerdi. Gözleri Yunan sıhhiyecilerinin kullandığı alüminyumdan yapılma hafif İngiliz sedyelerindeydi. Kendilerininki kaba ağaçtan çatılmış kurşun gibi ağır sedyelerdi.

Bir Yunan mevziine girilirse sıhhiyeciler, iki şeyin peşine düşüyorlardı:

Hafif sedye ve kinin.
KOMİSYON ODASI bugün çok kalabalıktı. Milletvekilleri Hüs-rev Bey'i dinledikten sonra namazgahta binlerce kişiyle birlikte kılınacak cuma namazına katılacak, sonra da cepheden gelecek ilk yaralı kafilesini karşılayacaklardı.

Hüsrev Gerede Başkomutanlıktan gelen bilgiyi yorumlayarak aktardı:

"Güney kanadımızda, Yıldız Tepe'den doğuya doğru sırayla 4., 3. ve 2. Gruplar kendilerinden en az iki kat güçlü düşmanla çarpışıyor ve mevzilerini koruyorlar. Sol kanadımızda düşman iyice açılarak cepheyi Mangal Dağı'ndan doğuya doğru hayli uzattı, Güzelcekale'ye yaklaştı. En solda bulunan 1. Grup da, kuşatmayı önlemek için durmadan doğuya kuvvet kaydırıyor ve düşmana geçit vermiyor. Askerimiz az olduğu için cephenin uzaması tabii bizim savunma yoğunluğumuzu ve cephemizin derinliğini azaltıyor." "Yani Hüsrev Bey, durum tehlikeli mi?" "Kuşatmayı durduramazsak tehlikeli." "Ne kadar tehlikeli?"
"Çok."
"Öf be! Bir gün olsun yüzümüzü güldürecek bir şey söyleyemez misin yahu?"

ANKARA'nın namazgahı bugünkü Etnografya Müzesi ve Türkocağı'mn bulunduğu geniş ve yüksek düzlükteydi. Ankaralılar sabahtan ağır ağır namazgahta toplanmaya, çimenlere oturup sessizlik içinde namaz vaktini beklemeye başladılar. Namaz vakti yaklaştıkça kalabalık artıyordu. Namazgah öğle olmadan on bine yakın Ankaralı ile doldu. Denilebilir ki zafer için dua etmek üzere sivil-asker, köylü-kentli, kalpaklı-sarıklı, zengin-fakir, yürüyebilen herkes gelmişti.

Balıkesir Milletvekilli Abdülgafur Efendi cüppesinin eteklerini toplayarak konuşma taşının üzerine çıktı. Çok etkili bir konuşma yaptı. Konuştukça insan denizi heyecanla dalgalanıyordu.
Yüce Allah'tan zafer dileyince deniz kabarıp köpürdü. Binlerce göğüsten kopan amin çığlıkları Ankara'nın tozlu göğünü doldurdu.

SÜVARİ GRUBU Komutanı Albay Fahrettin Altay, keşif raporlarına bakarak Yunan cephesinin gerisindeki Uzunbey Köyü'ne baskın vermeyi kararlaştırdı. Oranın önemli bir ikmal merkezi olduğu anlaşılmıştı. Yunan Ordu Komutanı ve karargâhı da hâlâ Uzunbey'deydi ama Süvari Grubu'nun bundan haberi yoktu.
Kurmay Başkanı Binbaşı Baki Vandemir, "Bu baskına biz de katılalım komutanım, değişiklik olur" dedi.

Bu öneri Fahrettin Bey'i keyiflendirdi:

"İyi dedin. Hazırlığa giriş. Gece baskını yaparız. Telsiz ve ağırlıklar burada kalsın."

Binbaşı Baki Bey topuklarını neşeyle birbirine vurarak selam verdi:

"Başüstüne kumandanım!"
TUNUS'un Kairouan şehrinde, büyük camideki cuma namazından çıkan Bouhdiba Efendi hızla evine yollandı.
Koynundan İllustration dergisini çıkarıp sedirin üzerine koydu. Arkadaşının sözünü ettiği bu dergiyi bulmak için çok dolaştığından camiye geç kalmış, hutbenin ancak sonuna yetişebilmişti. Hutbenin sonunda Tunus Beyi, İslam Halifesi ve M, Kemal Paşa için dua edilmişti. Türklerin emperyalizme karşı silaha sarılmalarından beri ilk iki isme, Fransız sömürgesi Tunus'ta, M. Kemal Paşa'nın ismi de eklenmişti. Tüm Magrip'te halk ozanları M. Kemal için heyecanlı türküler yakıyorlardı.

Dergiyi karıştırıp aradığı sayfayı buldu. M. Kemal Paşa'nın çok güzel bir resmi vardı. Resmi özenle kesti, odanın baş duvarında asılı küçük halıya iğneledi. Sevgiyle baktı. Ortadoğu'da, Asya'da, Afrika'da emperyalizmin kölesi, tutsağı, ucuz işçisi ve pazarı olan birçok mazlum millet bulunuyordu. Bu zavallı milletler ya içten çökertilerek, ya aldatılarak, ya uyuşturularak, ya işgal edilerek emperyalizmin eline düşmüşlerdi. Sömürülüp durmaktaydılar.

Emperyalizmin ne olduğunu yavaş yavaş anlıyor ve uyanıyorlardı. Ama hiçbiri bu çok kollu ejderhadan kurtulabilecek kadar azimli ve güçlü değildi. Bu yüzden Türklerin verdiği Kurtuluş Savaşı'nı imrenerek, heyecan ve dikkatle izliyor, Bouhdiba Efendi gibi onlar da bu savaşın serdarı M. Kemal Paşa'ya büyük hayranlık ve saygı duyuyorlardı. Mustafa Kemal Paşa, yalnız Tunus'ta değil, kaç zamandır bütün mazlum ülkelerde, kurtuluş özlemini temsil ediyor, 'Asya ırklarının kurtarıcısı! 'İslamın kahramanı! 'Doğunun kahramanı! 'Milliyetçiliğin babası! 'İslam dünyasının en iyi evladı! 'Çağın en büyük adamı' gibi adlarla anılıyordu. Bütün Müslümanların ve sömürgelerin ortak kahramanıydı. İslam tarihinde yüzyıllardır bu kadar evrensel olmuş hiç kimse yoktu. Bu mazlum milletler Milli Mücadele'yi başından beri izledikleri için Yunan ordusunun arkasında duran gücün İngiltere olduğunu iyi bilmekte, bu sebeple Anadolu'nun kalbindeki bu savaşın sonunu kaygı ve ümitle beklemekte, serdar M. Kemal Paşa ile ordusunun başarısı için dua etmekteydiler.

BAKANLAR, milletvekilleri, yöneticiler, hastane görevlileri ve halk, istasyonu hıncahınç
doldurmuştu. Önce iniltiye benzer bir düdük sesi duyuldu. Sonra yaralı getiren çok vagonlu
ilk katar istasyona ağır ağır, oflayarak girdi.

Yük ve yolcu vagonlarından zorlukla yürüyebilen yüzlerce yaralı subay ve er indi. Sargıları kirli ya da kanlıydı. Elbiseleri de öyle. Erlerin çoğunun ayağı çıplaktı. Yüzler sapsarı ya da bembeyazdı.
İstasyonu kan ve ter kokusu kapladı.

Karşılayıcılar bu kadar çok yaralıyı, hele bu kadar çok yaralı subayı ilk kez görüyorlardı. Onlar da kurşun yemiş gibi oldular. En çok sarsılan da Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam'dı. Bu kadar yaralıyla nasıl başa çıkılacaktı?

Erkek hastabakıcılar ve cephe gerisinde çalıştırılan sakat erler ağır yaralılarla dolu vagonlara girdiler. Yaralıların sedyeleri yük vagonlarına yan yana dizilmişti. Sedyeleri indirmeye başladılar.
Ağır yaralılardan üçünün 4 saat süren yolculuk sırasında öldüğü anlaşıldı. Bazılarının cephe hastanelerinde bacağı, ayağı, kolu ya da eli kesilmişti. Çoğunun ameliyatı tazeydi. Ağrısı olan subaylar dişlerini sıkıyor ve susuyorlardı. Ama anne şefkati arayan genç erlerin kimi inliyor, kimi ağlıyordu. Cephede de, cephe gerisinde de, binlerce yaralıya yetişecek kadar ağrı dindirici yoktu.

Ağır yaralılar Kızılay'ın ambulanslarına ve arabalara yerleştirilip hastaneye yollandı. Yürüyebilen gaziler ve destek veren karşılayıcılar, birbirlerini teselli ederek hastaneye gitmek üzere yavaş yavaş yürümeye koyuldular.

A. Muhtar Mollaoğlu koluna girdiği yaralı bir binbaşıya, "Bu acıların birçok sorumlusu var.." dedi, "..bunların başında İngilizler geliyor. Ülkeleri, içindeki insanları hiç düşünmeden biftek gibi kesip parçalıyor, tepki gelince de şaşırıyorlar."

LLOYD GEORGE'un sekreteri ve sevgilisi Miss Stevenson'un güncesinden:

"L. George Yunanlıların Türkler karşısında ilerlemeleriyle çok ilgileniyor... Siyasal ününün Anadolu'daki olaylara çok bağlı bulunduğunu söylüyor... 'Yunanlılar Sevr Antlaşması'nı koruyabilirlerse, Türk egemenliği sona erecek, İngiltere ile dost yeni bir Yunan İmparatorluğu kurulacak ve Doğudaki bütün çıkarlarımıza yardım edecektir' diyor. Bu konuda çok haklı olduğuna inanıyor, bunun için her çeşit kumarı oynamaya hazır"

SAATLER GEÇTİKÇE Türk ordusu, sayıca eksik olmanın yarattığı sorunları iyice yaşamaya başlamış, tümenlerin, grupların ve Cephe Komutanlığının bütün ihtiyatları, bugün zorunlu olarak zayıf noktalara ve açılan gediklere sürülmüştü.
Ağır baskı gece 2. Grup cephesinde yer yer çökmelere yol açtı. Birlikler gerideki hatlara alındılar.

İki yandaki gruplardan Cephe Karargâhına telaşlı haberler yansımaya başlayınca, Cephe Komutanlığı 22.45'te sert bir emirle duruma müdahale etti:

"Tümenler, son erleri ölünceye kadar mevzilerini kesin olarak savunacaklardır." Direniş yeniden sertleşti.
Yunan taarruzu gece yarısından sonra yavaşladı ve on altı saat süren vahşi savaş durdu. Çok kayıp veren iki taraf da yaralarını sarmaya koyuldu. Yorgunluktan kimse konuşmuyor, yemeğini yiyen toprağa düşüp uyuyordu.

Bugün Yunan İkinci Kolordusu da, kuşatmayı başarmak için yine doğuya doğru kaymayı sürdürmüş ama karşısında daima 1. Gruptan inatçı bir birlik bulmuş, Türk cephesinin arkasına dolanamamıştı.
23. Tümen bu kesimdeydi. 68. Alayı cephede savaşıyordu. Bu alayın bir takımında saka eri olan Antalyalı Kel Zeynel, ön hat siperlerini geriye bağlayan sıçan yollarından iki büklüm geçerek takımının siperlerine geldi. Bunlar aceleyle kazılmış yarım siperlerdi. Çömeldi. Siperlerin hemen üzerinden makineli tüfek fişekleri vızıldayarak geçmekteydi. Taze su getirmişti.

Bağırdı:

"Su geldi!"

Sıcağın ve savaşın bunalttığı askerler sevindiler:

"Yaşa be Kel!"

Kel Zeynel takımın neşe kaynağıydı. Ast-üst ilişkisini iyi kavrayamadığından komutanlarla da lafını sakınmaksızın konuşuyordu. Takılmak için kendisine "Yunanlıları yener miyiz, ne dersin?" diye soran Takım Komutanına yan yan bakmış, sonra da şöyle diyerek zavallı teğmeni şaka yaptığına pişman etmişti:
"Bunu sen bilemiyorsun da ben mi bileceğim? Öyleyse yazık senin yıldızına, tabancana, çizmene!"
İki büyük tulum yüklü eşeği ile durmadan gidiyor, geliyor, takımı susuz bırakmıyordu. Ölmekten değil, takımından birinin vurulup ölmesinden ödü kopuyordu. Pek yufka yürekliydi. İlk günü patır patır yaralanıp düşenleri görünce ağlayarak, "Amanın ağalar.." diye yalvarmıştı, "..kurban olayım artık kendinizi koruyun, vurulup da beni üzmeyin."

Bir Yunanlı vurulunca da dertleniyordu:

"Tüüüü gitti yine bir çocuk..."

1. Grup birlikleri, bütün gün düşmanın korkunç ateş gücü altında eğildi, büküldü, eridi, ezildi, yer yer çöktü, geriledi ama savunma azmini koruyarak düşmana yol vermedi. Süvari tümenlerinin feda edilmesine de gerek kalmadı. Savaş bu kesimde de gece yarısına doğru sona erdi.
İki gündür uyumamışlar, bütün gün aç dövüşmüşlerdi. Yemek savaş durulunca verilebildi. Yemeğini yiyen ve silahını temizleyen asker başını sıcaklığı daha gitmemiş toprağa koyar koymaz sızdı.
Toprağa barut kokusu sinmişti. Sakarya Savaşı 389
SÜVARİ GRUBU gece yarısı yola çıktı. Yayla akşamlarına özgü tatlı bir serinlik içinde Uzunbeye doğru ilerlediler.

Yola neşeyle çıkmış olan Albay Fahrettin Bey kısa bir zaman sonra suskunlaştı. Zor duyulur bir sesle, "Baki.." dedi, "..ben iyi değilim. Ateşim var. Atın üstünde zor duruyorum."

Binbaşı Baki Bey üzüntüyle geriye seslendi:

"Doktor bey!" "Burdayım."
Doktor atını mahmuzlayıp komutanın yanına yaklaştı. Yüzünün ter içinde olduğunu görünce, "Duralım!" diye seslendi.
Durdular.

Doktor komutanı bir mum feneri ışığında muayene etti. Ateşi 39'du. Sıtma krizi başlamıştı. İğne yaptı. Seyis hemen yere bir battaniye serdi. Bir battaniyeyi de yastık gibi dürüp başucuna koydu. Fahrettin Bey 14. Tümen Komutanı Suphi Kula'ya, dişleri birbirine vurarak, "Komutayı sen al.." dedi, "..Baki de seninle gelsin, yardımcı olur. Geç kalmayın, hareket edin. Yoksa baskın baskın olmaktan çıkacak. Haydi." "Emredersiniz."

Az sonra komutlar yükseldi ve grup hareket etti. Komutanla birlikte doktor, Emir Subayı Teğmen Fevzi, Seyis Köse ve süvari müfrezesi kalmıştı.

Fahrettin Bey titriyordu:

"Bu sıtma ne dehşetli hastalıkmış be."

Baş ucuna çömelmiş olan Köse, "Öyledir komutanım.." dedi, "..Anadolu'da pehlivan çok. Ama başpehlivan bu sıtmadır. Ondan sonra yoksulluk gelir. Sonra mütegallibe. Sonra mültezim. Sonra eşkıya. Sonra... "
Doktor, "Komutanı rahat bırak" diye terslendi.

Köse doktora dargın dargın baktı:

"Sordu, anlatıyordum. Sağ ol."
Biraz geri gitti, gözlerini komutana dikip sustu.
GRUP KOMUTANLARINDAN gelen telaşlı raporlar Cephe kurmaylarının moralini bozdu. Durumun kritik olduğu anlaşılıyordu. Cephe derinliği bazı yerlerde tehlikeli derecede incelmişti. İkmal örgütü de bugün savaşın hızına ve tüketimine ayak uyduramamış, bu yüzden topçular mühimmat sıkınt ısı çekmişlerdi. Subay ve er kaybı ürkütücü boyuttaydı. Mesela 15. Tümenin 38. Alayı'nın 20 subay bulunması gereken 1. Taburu'nda subay sayısı 6'ya düşmüştü. Çavuşlar takım komutanlığı, teğmenler bölük komutanlığı görevlerini üstlenmişlerdi. Taburun mevcudu bir bölük kadar kalmıştı.

İsmet Paşa gece Başkomutan'a geldi:

"Sol kanatta direnmemiz güçleşti. Halit Bey'in Grubunu (12. Grup) Sakarya boyundan çekip sol kanada alıyorum ama toparlanıp yetişmesi bir gün alır. Süvari Grubu'nu da sol kanada çekecektim, fakat o da baskın için güneye inmiş. Sol kanada yetişemez. Bu yüzden yarın çok kritik. Orduyu daha gerideki sağlam bir hatta almamız gerekebilir. Güneydeki durumu yakından bilen Fevzi Paşa'dan görüşünü bildirmesini istedim, cevabı daha gelmedi, bekliyoruz."

Geri çekilme olasılığı düşünülerek Genelkurmayca Sakarya'dan Ankara'ya kadarki mesafe içinde üç doğal savunma hattı belirlenmişti. Ordu gerekirse bu hatlardan yararlanarak kademe kademe Ankara'ya doğru geri çekilebilirdi. Sakarya'dan sonraki ilk savunma hattı Zir-Malıköy-Haymana hattıydı.

Gecikmenin yaratacağı sorunlar Kâzım İnanç Paşa'yı çok kaygılandırdı. Çekilme söz konusu olacaksa hükümeti ve Meclis'i bir an önce Ankara'dan daha doğuya taşımak gerekebilirdi. Üzüntüden çatlaşmış bir sesle, 'hükümetin taşınmaya hazırlıklı olmasını sağlamak için Refet Paşanın uyarılmasını' önerdi. Odaya sessizlik çöktü.

Çekilmeyle ilgili en acı ve ivedi sorun buydu.
Başkomutan haritayı bir daha inceledi, Gruplardan gelen son raporları bir daha okudu. Durumu bir daha tarttı. Ordu tutunabilirdi ama bir o kadar da cephenin yarılması olasılığı vardı. Ankara yönetiminin güvenliği için en kötü olasılığı dikkate almayı doğru buldu. Refet Bele'ye ve Meclis İkinci Başkanı Adnan Adıvar'a gizli bir telgraf yollayarak hükümet ve Meclis'in Kayseri'ye taşınmasını istedi.
UZUNBEY'de bulunan Yunan karargâhında da hava gergindi. Papulas zayiat çizelgesini öfkeyle masanın ortasına fırlattı.

Onca kayba rağmen merkezde ve güney uçta ancak birkaç kilometre ilerleyebilmişlerdi. Sesi iyice boğuklaşmıştı:

"Aldığımız sonuç uğradığımız kayba göre hiç değerinde. Adım adım geri çekilerek canımıza okuyorlar. Erimemek için tek çaremiz var, düşmanı bir an önce yenmek." Yalnız İkinci Kolordu'dan 5. Tümenin bugünkü kaybı 1.300 subay ve erdi. Uzunbey'deki yeni ordu hastanesi bile yaralılarla dolmuştu. Demiryolu Biçer istasyonuna kadar onarıldığı için kuzeydeki 7. Tümen'in yiyecek ve cephane sorunu yoktu. Demiryoluyla oldukça rahat ikmal ediliyordu. Ama Türk süvarilerinin ve asker kaçaklarının ikmal akışını bozmaları, ayrıca kamyonların arızalanması yüzünden güney kanattaki birlikler için ekmek ve benzin sorunu başlamıştı.

Bu sorunları ancak zafer sona erdirebilirdi. Papulas masaya yumruğunu indirdi:

"Taarruza devammmm!"

YUNAN BİRİNCİ KOLORDUSU'nun yorgun askerleri daha yeni yemek yemiş, uyumaya hazırlanıyorlardı. Fakat General Kondulis Papulas'tan daha telaşçıydı. Kolordusunu gece yarısından biraz sonra 3. Grubun mevzilerine taarruza kaldırdı.

Yüzden fazla topun sesi geceyi parçaladı. Aydınlatma fişekleri bütün bölgeyi ışığa boğdu. 3. Grubun yorgun tümenleri de yeni uykuya dalmışlardı. Yalnız nöbetçiler uyanıktı. Boru sesleri, patlamalar, komutlar, bağırtılar arasında uyandılar. Mermiler dört bir yanda havaya toprak sütunlar kaldırıyor, yer kaynayan bir suyun yüzü gibi fokurduyordu.

Savaşın beşinci günü yine çok zorlu ve kanlı biçimde başlamıştı:

27 Ağustos. FEVZİ PAŞA 3. ve 2. Grupların durumunu inceleyip gerekli emirleri verdikten sonra telefonla 1. Grup Komutanı Albay İzzettin Bey'i aradı:

"..Raporunu okudum. Bugün başarıyla savaştığın halde, yalnız düşman baskısından söz ediyorsun."

İzzettin Bey, "Evet efendim.." dedi, "..çünkü bu kanatta durum kritik. Cephe Komutanlığının dikkatini sürekli sol kanat üzerinde tutmak istiyorum."

"2. ve 3. Grupların raporları da seninki gibi olunca, komutanlık endişeye düştü. Ben cepheyi içinden görüyorum. Bütün kesimleri dolaştım. Askerin maneviyatı sağlam. İkmal iyi. Mevzilerimiz fena değil. Seni takviye için bir tümen geliyor. Sabah emrine girecek. Metanet ve sükûnetle savaşı sürdürün." "Baş üstüne."
Fevzi Paşa bu konuşmadan sonra, Alagöz'ü arayarak, bu kesimde durumun ordunun geri çekilmesini gerektirecek kadar tehlikeli olmadığını bildirdi. Gerektikçe kısa geri çekilişlerle savunmaya devam edilmesi uygun olurdu.

Bunun üzerine Başkomutan kesin karar için 3. ve 2. Grup cephelerini kendi gözüyle görmeye karar verdi. Refet Paşa'ya, hükümet ve Meclis'in taşınması için yeni yazısını beklemesini bildirdi.

Başkomutanın güney kanada geleceği Fevzi Paşa ve komutanlara duyuruldu. 15. TÜMEN'in 38. Alayı'nda bir makineli tüfek takımının komutanı olan Yedek Teğmen Şevket Efendi (Soğucalı) esirlikten Eylül 1920'de İstanbul'a dönmüş, oyalanmadan Samsun'a geçmiş, 15. Tümen'e başvurarak görev istemişti. Alay Samsun'dan ayrılırken, Alay Komutanı Yarbay Demir Ali Bey, hepsi adına, alay sancağı altında, "İzmir'i almadan dönmeyeceğiz" diye yemin etmişti.

önemli olayları güncesine not eden Şevket Efendi bugün şunları yazdı:

"Bugün 1. ve 3. Bölük komutanlarımız yaralandı, 2. Bölük Komutanı Yüzbaşı Fehmi Bey ile 3. Bölük Başçavuşu şehit oldu. Taburumuzun mevcudu yarı yarıya azaldı. Burada mıhlanacağız, bu arkadaşlarımızın intikamını alacağız"

TÜRBE TEPE ve çevresindeki gece savaşı gittikçe sertleşip genişlerken 100 km. güneyde derin bir sessizlik vardı. Yalnız cırcır böceklerinin sesi duyuluyordu. Gün doğumuna bir sigara içimi kalmıştı. Ateşi düşen Albay Fahrettin Bey uyanıp doğruldu. Tavşan uykusu uyuyan Köse ile emir subayı da ânında uyandılar. Ufuk aydınlanmıştı. "Milleti uyandırın. Hazırlanalım."

Köse'nin içi rahat etmemişti:

"Başüstüne de, sen iyi misin?"

Fahrettin Bey gülümsedi:

"İyiyim oğlum. Sen çayı demlemeye bak. Baskın başlamıştır. Yetişelim." Yanılıyordu. Öncü yolu şaşırdığı için Grup daha Uzunbey'e varmamıştı bile. Ancak saat sekize doğru taarruza geçebilecekti. Yarım saat sonra yola çıktılar.

YUNAN ORDU KARARGÂHI kahvaltıdan sonra Uzunbey'den ayrılıp cepheye daha yakın olan İnlerkatrancı'ya hareket edecek, Uzunbey'de hastane, uçak alanı ve ikmal depoları kalacaktı.
Komutan, Veliaht, General Stratigos, İngiliz bağlantı subayı Binbaşı Johnson ve belli başlı kurmaylar büyük çadırın altındaki uzun masada kahvaltı ediyorlardı. Hava daha ısınmamıştı. Hoş bir yel esiyordu.
Geç kalan Pallis Komutanı, Veliaht'ı ve sofradakileri selamlayıp neşeyle yerine geçti.

Yüzü ışıldıyordu:

"Birinci Kolordu Türbe Tepe'yi geri aldı." 16c "Oooooooooo!"

Haber Papulas'ı çok mutlu etmişti:

"Gün iyi bir haberle başladı."

Sariyanis, "Bugün cepheyi yarabiliriz" dedi. Veliaht sevinçle başını kaldırdı, tam bir şey söyleyecekti, yakında bir top mermisi patladı, üzerlerine taş toprak saçıldı.
"Ne oluyor?"
İkinci bir mermi daha yakına düştü, patlayışın rüzgârı çadırı fırtınaya tutulmuş gibi salladı.

Komutanın yaveri Yüzbaşı Stefanopulos heyecanla koşup geldi, korkudan gözleri büyümüştü:

"Türk süvarileri!"

Hepsi ayağa fırladılar:

"Neeee?"

SÜVARİ GRUBU'nun katırların sırtında taşınan iki dağ topu vardı. Yunan komuta kurulunun ödünü patlatan, acele kurulup faaliyete geçirilen bu iki toptu. Güvenliği sağlamakla görevli uyuşuk Yunan taburu silah başı edemeden bir süvari alayı atlı hücuma geçerek taburun yarısını kılıçtan geçirdi.

Bir benzin deposu gök gürler gibi havaya uçtu.
Uçaklar ardarda havalanarak kaçtılar. Cephane kamyonları ve benzin tankerleri de kaçıyorlardı, biri arızalanınca yol tıkandı. İsabet alan kamyonlar korkunç bir sesle parçalanıyorlardı. Barut ve benzin kokusu nefes almayı zorlaştırdı.

Komutan, Veliaht, General Stratigos, İngiliz bağlantı subayı binbaşı Johnson, toprak bir evin yüksek duvarlı avlusuna sığınmışlardı. Avluya kerpiç, taş ve tahta parçaları yağıyordu. Soğukkanlılığını koruyan birkaç Yunan subayı, karargâh ile ikmal erlerini örgütleyip hızla bir savunma düzeni kurdu. Hastanede bulunan bazı hafif yaralılar da koştular. Tabur da kendine gelerek silah başı etti. Durum dengelendi.
Pallis komutanı ve ordu karargâhını bu tuzaktan kaçırmak için çırpınıyordu ama karargâhın bazı arabaları yara almıştı, Papulas'ın şoförü Galani ortalıkta yoktu. Zaten Papulas da hastanede çalışan dört gönüllü hemşireyi bırakıp apar topar kaçmayı doğru bulmuyordu. Dördü de ünlü kadınlardı.

Komutanın emri üzerine Albay Bernardos gönüllü hemşirelere koştu:

"General, sizin hemen bir ambulansla burdan ayrılmanızı ya da bizimle birlikte gelmenizi
istiyor. Çabuk hazırlanın!"

Dördü adına Bayan Trikupis konuştu:

"Yaralılarımız ne olacak?"
Bin beş yüz yaralı vardı hastanede. Bernardos üzülerek, "Onlar burda kalacaklar" dedi. "Öyleyse biz de kalıyoruz. Bize ihtiyaçları var."

Kaçmaya can atan Albay Bernardos, kadınların bu yiğit tavrı karşısında utandı. Bir şey diyemedi, selam verip yanmaya başlamış olan köye geri döndü.

Kaynakça
Kitap: Şu Çılgın Türkler
Yazar: Turgut Özakman
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 23 Ağustos-13 Eylül 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:53

ALBAY FAHRETTİN ALTAY bu sırada yetişmişti. Gecikme yüzünden baskının gündüze kalmış olmasına canı sıkıldı. Üst üste emirler vererek taarruzu hızlandırıp şiddetlendirdi. Süvariler çemberi daralttılar.
Kaçmaya çalışan kamyonlar uzaklaşamadan vurulup kalıyorlardı.
General Papulas, Türklerin eline geçmesi istenmeyen malzemenin tahrip edilmesini emretti. Uzunbey teslim olmaya hazırlanıyordu.

Yere tükürdü:

"Ordusu zafere yürüyor, komutan esir düşmek üzere."

SÜVARİLER kuşatmayı tamamlamış, bazıları köye sızmıştı bile. Yunanlıların cephane ve erzakı yok etmeye başladıkları sırada, Süvari Grubu'nun habercileri uçar gibi geldiler. Atlarının ağzı köpük içindeydi. Teğmen Remzi, Cephe Komutanlığının yazdırdığı çok önemli bir telsiz emrini alır almaz, habercileri yıldırım gibi yola çıkarmıştı.

Fahrettin Bey emre göz attı:

"İsmet Paşa hemen yola çıkarak cephe sol kanadına yetişmemizi emrediyor."

Yarbay Suphi Kula komutanın taarruzu keseceğini sezmişti, önlemek istedi:

"Köye girmek üzereyiz albayım!"

Fahrettin Bey, "Verdiğimiz zarar yeter.." dedi, "..sol kanadımız zor durumda olmalı. Bir dakika bile oyalanmak doğru değil. Önümüzde 130 km. yol var. Taarruzu durdurun, geri dönüyoruz." 130 km. üç gün demekti.
ÇATIŞMA yavaş yavaş durdu. Süvariler çekiliyorlardı.

General Papulas terini sildi:

"Burada olduğumuzu anlamadılar."

Veliaht haç çıkardı. General Stratigos sinir içinde, "Kaçalım bu uğursuz yerden.." diye bağırıyordu, "..haydi, hemen!"

Papulas Kurmay Başkanına döndü: "Evet Kosti, gidelim." "Baş üstüne."

Uzunbey karmakarışıktı. Albay Pallis bulunabilen şoförler ve çalıştırılabilen arabalarla acele bir kafile düzenledi. Karargâh, tozu dumana katarak İnlerkatrancı'ya hareket etti. Saat 10.00'du.

BU SABAHKİ Akşam gazetesinde Falih Rıfkı Atay'ın, işgal sansürünün birçok yerini çıkarttığı 'Sakarya' başlıklı yazısı yer alıyordu:

"Anadolu'nun silahsız Türk köylülerinden yarattığı ordu, dört günden beri Sakarya boyunda düşman ile boğuşuyor... İman ile ıstırap, iki seneden beri Anadolu'da yeni bir Türk yoğurdu. Bu Türk harp ederken, bir ordu içinde bir madde değildir ve bilmediği şeyler için vuruşturulan eski askere benzemiyor. Bu harp halk harbidir...
Bu muharebenin büyüklüğünü hissetmeyenlerde yalnız yurtseverlik değil, insanı vücuda getiren vasıflardan hiçbiri yoktur"

İstanbul'da son cümleyi hak etmiş bir hayli hain ve gafil Osmanlı vardı.
CEBECİ HASTANESİ daha ilk yaralı kafilesinin gelişiyle dolmuştu. Yeni hastaneler hazırlamak gerekiyordu.
Erkek Lisesi'nin, dolayısıyla Milli Savunma Bakanlığı'nın bahçesinde sınıf olarak kullanılan barakalar, okul tatilde olduğu için boştu. İlk adım olarak bu barakalara ve kurulan çadırlara Sağlık Bakanlığı ambarından ve Ankaralılardan sağlanan 300 yatak yerleştirilerek bir yeni hastane kuruldu. Büyük çadırlardan biri ameliyathane yapıldı. Böylece tarihi Numune Hastanesi'nin temeli atılmış oldu.

Bu çalışma sırasında Öğretmen Okulu'nun bazı öğretmenleri gönüllü hemşire olmak için başvurmuşlar, dilekleri hemen kabul edilmişti.
Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam sabah koşar adım hastaneye geldi. Bugün barakalardan birine Kızılay'ın İstanbul'dan getirttiği röntgen aygıtı yerleştirilecekti. Böylece Ankara'da iki röntgen aygıtı olacaktı. Milli Savunma Bakanlığı ile ortak kullanılan bahçeye girince Milli Savunma Bakanı Refet Paşa ile karşılaştı. El sıkıştılar. Refet Paşa, "Kutlarım.." dedi içtenlikle, "..çok düzenli ve tertemiz bir hastane oluyor.."

Sağlık Bakanının kadıns ı titizliği ve zor beğenmesi ünlüydü.
"..Ama savaş böyle sürerse yaralı sayısı on bini bulur. Hazırlıklı olmalısınız."

Dr. Refik Saydam'ın kulakları uğuldamaya başladı:

"Ne dediniz?"
"On bini bulur. Belki de geçer."
Yüzüne kan hücum etti. On bin yaralı mı? On bin yaralıyı nasıl barındırırdı? Buna hiç imkân yoktu.
Refet Paşa'nın hesabı da eksikti. Yaralı sayısı yirmi bine yaklaşacaktı.

ÜÇ AKINCI-KOLU DA görevini yerine getirmişti. Banaz istasyonu yıkılıp ikmal malzemeleri ateşe verilmiş, İslamköy-Banaz arasındaki on küçük köprü ile telgraf hatları bozulmuş, Uşak batısındaki büyük demir köprü uçurulmuştu. İzmir-Afyon arasındaki ikmal akışının yeniden eski hızına kavuşabilmesi haftalar isterdi. Afyon'daki 4. Yunan Tümeni günlerce ekmeksiz kalacak, açlığını gidermek için her evden zorla üç ekmek toplayacaktı.

Akıncıların hemen hepsi, hedefleri koruyan muhafızlarla çatışıp boğuştukları için az-çok yaralıydı. Beş de şehit vermişlerdi.
Şehitlerini gömerek tümene dönmek üzere yola çıktılar.
M. KEMAL PAŞA, Kâzım Paşa, Albay Asım, Binbaşı Tevfik ve Salih Bozok bu saatte, iki arabayla güney kanadın merkez kesimine gitmek üzere Alagöz'den ayrılıyorlardı.

Çaldağı'nın eteğinden geçerek 3. Grup Karargâhının bulunduğu Soğluca'ya geldiler. Cepheye çok yakındı burası. Üç tümen komutanı da gelmiş bekliyordu. Üçünün de gözleri kan çanağı gibiydi. İki gündür hiç uyumamışlardı. Türbe Tepe'nin elden çıkması hepsini kahretmişti.

Düşman taarruza devam ediyor, askerini acımadan ateşe sürüyordu.
Başkomutan komutanları dinledi. Ordunun kanını ve canını esirgemeden savaştığı kesindi.
Kimsenin gözü geride değildi. Ama düşmanın ateş gücü çok yüksekti. Bunun kayba yol açtığını ve birliklerin direncini etkilediğini anlattılar. Zorunlu çekilmelerin sebebi buydu.

Başkomutan'ın cephede inceleme yaptığı ve komutanlarla görüştüğü yerler Başkomutan savaş başlamadan önce bu komutanlarla konuşmaya fırsat bulamamıştı. Yeni yöntemi özetleyerek tümen komutanlarını görevleri başına yolladı. Birlikte gelmek isteyen Grup Komutanı Yusuf İzzet Paşa'ya "Hayır.." dedi, "..görevinizin başında kalın. Komutanların size ihtiyacı olacaktır. Bugün zor bir gün."

Daha da güneye inerek ateş hattının hemen gerisine kadar geldiler. Savaşın çok şiddetli olduğu top ve tüfek uğultusundan anlaşılıyordu. Yedekte bekleyen tabur, erzak getirmiş kağnıcılar, cephaneciler, hastane personeli ve yaralılar, Başkomutan'ı aralarında görünce inanamadılar. Başkomutan hepsinin hatırlarını sordu, yaralıları ziyaret etti. Her an savaşa katılmayı bekleyen taburun subaylarıyla birlikte öğle yemeği yediler. Subaylar savaş öncesinin ürpertici sükûneti içindeydiler. Hayatla ölüm arasındaki çizgide duruyorlardı.

Başkomutan görevlerine kenetlenmiş subaylara başarı dilemekle yetindi:

"Gazanız mübarek olsun!" "Sağ oool!"

Subaylar Başkomutan'ın arabası görünmez olana kadar gözlerini bile kırpmadan selam durdular.
Kılavuzluk yapan süvarilerin yardımıyla sapa dağ yollarından geçerek ikindi üzeri zorlukla 2. Grubun bölgesine geldiler. Bugün bu cephede ciddi bir çatışma yoktu. Birlikler yeni mevzilerine yerleşiyordu. Dün çok yorulmuş olan Yunan tümeni de bugün işi ağırdan almaktaydı. Başkomutan cephe gerisindeki ihtiyat alayın subay ve askerleriyle konuştu, sahra hastanesinde yatan yaralıları ziyaret etti. Yeni ameliyat olmuş ağır yaralı bir eski asker, M. Kemal Paşayı tanımıştı. Heyecanlandı. Ayağa kalkıp selam vermek için çırpındı ama doktorlar okşayarak yatıştırdılar. Bir bacağının kesildiğinin henüz farkında değildi.

Sahra hastanesinin başhekimi, ağır yaralı olmayan subayların, iyileşene kadar cephe gerisinde kalmak haklarıyken, sargı yerinde ya da hastanede yaralarını sardırıp koşarak cepheye döndüklerini anlattı. Erler de böyle yapmaya başlamıştı.

Kâzım İnanç Paşa, "Yunanlılar bunu bilseler hiç hayale kapılmazlar" dedi.
Doktorun çayını içip Yamak Köyü'ne gitmek üzere yola koyuldular. Yamak'ta Fevzi Paşa, 2. Grup Komutanı, tümen komutanları ve Yarbay Salih Omurtak'la buluştular.

Bu kesimde de savaş şu sıra pek şiddetli değildi. Onun için acele edilmeden konuşuldu.
Komutanlar çok kararlı görünüyorlardı. Kaçak sayısı çok azalmıştı, sağ elinin işaret parmağını yaralayarak askerden kaçmak isteyen yine birkaç kişi çıkmıştı ama askerin büyük çoğunluğu şevkle savaşıyordu. Bazılarının paniklemesinin sebebi korkaklık değil, daha giderilememiş olan acemilikti. Sadece bir kişi bozgunculuk yapmış, o da birliğinin önünde kurşuna dizilmişti.

Fevzi Paşa'nın yeni savaş tarzını açıklamış olduğunu öğrenen Başkomutan bazı teknik tavsiyelerde bulunmakla yetindi. Fedakârlıkları için teşekkür etti. Başarı diledi. Fevzi Paşa ve Salih Omurtak'ı da alarak Haymana'ya hareket ettiler.

SÜVARİ GRUBU sol kanada yetişebilmek için çok kısa bir mola dışında sürekli yol almış, yemek yemek ve gecelemek için bir köyde durmuştu.
Fahrettin Bey küçük çadırının önünde, yere serili bir battaniyeye bağdaş kurmuş, kahvesini beklemekteydi. Köse, dilinin ucu dışarda, komutanının kahvesini getiriyordu. "Dökmeden getir. Yoksa şaplağı yersin." "Hiç döker miyim? Bu son. Başka kahve yok."

Birden Kurmay Başkanı Baki Bey'in acı sesi duyuldu:

"Ne diyorsunnnnnn???"

Tatsız bir şey olmalıydı. Emir Subayı sese koştu. Baki Bey ve ödü kopmuş bir Yunanlı esirle
birlikte geri döndü.
"Ne oldu Baki? Niye bağırıyorsun?"
Baki Bey derin bir nefes alarak olayı içine sindirmeye ve yatışmaya çalıştı.

Yunanlıyı gösterdi:

"Uzunbey'de esir aldığımız Yunanlıların sorguları yapılıyordu. Sıra buna gelmişti. Bunun adı
Galanı."
"Eee?"
"General Papulas'ın şoförüymüş."

Fahrettin Bey korkarak sordu:

"Yani?"
"Yani biz taarruz ederken General Papulas ve ordu karargâhı Uzunbey'deymiş."
Albay daha bir yudum bile almadığı kahve fincanını yere vurdu.

Bağırarak ayağa fırladı:

"Lanet olsun bu telsize! Ulan vicdansız, bir gün olsun arıza yapamaz miydin? Kaçırılacak
fırsat mıydı bu? O hain telsizci teğmen bir daha gözüme gözükmesin. O hurda telsize çiçek
gibi bakmanın âlemi var mıydı? O namussuz telsiz çalışmasa, cephe emrini almayacak, şimdi
burda Papulas'la kahve içiyor olacaktık."
Köse safiyetle, "Kahve bitti komutanım" dedi.

Komutan gürledi:

"Yıkıl sersem herif!"
Zavallı Köse kös kös geri çekildi, komutanın gözünün önünden yok oldu.

HAYMANA'da Fevzi Paşa'nın kaldığı eve inmişlerdi. Ellerini yüzlerini yıkayıp serinledikten sonra, harita başında toplanıp durumu değerlendirdiler.

Şu ortak görüşe vardılar:

Zir-Malıköy-Haymana hattına çekilmeye gerek yoktu. Ordu direniyordu.
Meclis'in ve hükümetin Kayseri'ye taşınması konusu böylece kapanmış oldu.
SOL KANADIN doğu ucunda bugün çok şiddetli savaşlar yaşanmaktaydı.
General Andreas ezip yarmak ümidiyle 4. Tümen'in mevzilerini saatlerce top ateşi altında tutmuştu. Yunan birlikleri yürümeye başlayınca, yok oldukları sanılan birlikler yıkıntıların içinden çıkıp Yunan taarruzlarını süngü hücumuyla karşılayıp kırdılar.

Birlikler can havli ile dövüşüyor, topçular gerektikçe mahvolmayı göze alarak açığa çıkıp Yunan hücumlarını eziyorlardı.
İyice doğuya açılan bir Yunan birliği sol kanadın arkasına taşacak gibi görününce, Albay İzzettin Bey en sondaki 3. Süvari Tümeni Komutanı Binbaşı İbrahim Çolak'a ve ona bağlı olan piyade alayına şu emri yolladı:

"Gerek tümeniniz, gerek emrinizdeki piyade alayı, mahvolunca-ya kadar dayanacak ve düşmana yol vermeyeceksiniz." Eridiler ama düşmana yol vermediler.

Akşam 22.40'ta Başkomutan Haymana'dan telefon ederek durumu sordu. İzzettin Bey sarsılan bazı birliklerini biraz geriye çektiğini anlattı. Birlikler yeni mevzilerine yerleşiyorlardı. "Düşman bu gece baskına ve gece hücumlarına kalkışabilir. Uyanık olun. Gece baskınlarını mutlaka süngü hücumuyla püskürtün." "Başüstüne komutanım."

Başkomutan ve arkadaşları, Fevzi Paşa ve Salih Omurtak'la vedalaşıp gece yarısına doğru Haymana'dan ayrıldılar. Yolda ay ışığında ağır ağır Haymana'ya yürüyen yiyecek ve cephane kollarına rastladılar.
İkmalciler bu yaman savaşın hızına ayak uydurmaya çabalıyordu.

İSTANBUL'dan kaçırılan, Rusya'dan getirilen, yurtiçindeki uzak depolarda bulunan silah ve cephane ile Vergi Kurullarınca toplanan malzemenin cepheye ulaştırılması, yüz bin kişilik bir ordunun aksamadan her gün ikmal edilmesi dev bir işti. Bu işi gerçekleştirmek için savaşan ordunun yanı sıra bir de karınca ordusuna gerek vardı.

Bu ordu Milli Mücadele'nin başlamasıyla birlikte kurulmaya başlamış, aşama aşama genişlemişti. Yarısı resmi, yarısı özeldi. On binlerce asker ve subay ile kadın, kız, çocuk, sakat ya da yaşlı erkeklerin yönettiği araba, kağnı, deve ve eşek kollarından oluşuyordu. Bu kollar ya doğrudan Ankara'ya ya da dekovil hattıyla Ankara'ya bağlı olan Yahşıhan'a akıyorlardı. Karınca ordusunun görevi bu silahların Polatlı ya da Malı-köy istasyonlarına taşınması gerekiyordu. Ordu, adsız kahramanlardan kurulu bu gösterişsiz karınca ordusunun sayesinde ayakta durmaktaydı.

YUNAN ORDU KARARGÂHI İnlerkatrancı'ya yerleşmişti.
Mermi izleri taşıyan ve eteğinin bir bölümü yanmış olan büyük çadırın altındaydılar yine. Lüks lambasının çevresinde gece kelebekleri kaynaşıyor, uzaktan top sesleri yansıyordu. Hiç konuşmadan oturuyorlardı. Sabahki felaket dolayısıyla hiçbirinin neşesi yoktu. Canlarını güç kurtarmışlardı. O kadar korkmuşlardı ki savaşı kesip geri dönmeyi bile düşünmüşlerdi. Ordunun Afyon'la telgraf bağlantısı kesilmiş, ikmal sistemi yıkılmış, benzin ve cephane stokları tehlikeli düzeye düşmüştü. Kolordulara iki gün cephane alamayacakları bildirildi. İnlerkatrancı'da yeni açılan ordu hastanesi de dolmak üzereydi.
Bir subay Albay Pallis'e şifreleri açılmış kolordu akşam raporlarını verip çekildi.

Papulas'ın boğuk sesi belki de iki saattir ilk kez duyuldu:

"Önce kayıpları oku." "Peki efendim."

Pallis raporlardan kayıpları çıkararak okudu. Veliaht bu son sayıları daha önceki kayıplarla topladı. Derin bir kaygıyla, "Beş gün içinde bir tümenden fazla kayıp vermişiz.." dedi, "..böyle ne kadar devam edebiliriz?"

Papulas yakasını koparır gibi açtı:

"Düşman pes edene kadar."

Hava hâlâ boğucuydu ya da Papulas'a öyle geliyordu. 28 AĞUSTOS günü savaş yine erkenden, olanca hırçınlığıyla başladı.
Önce kuzeydeki 7. Tümen taarruza geçti. 12. Grubun sol kanada alınması üzerine, bu tümenin karşısında, sadece Kazım Özalp'in Mürettep Kolordusu kalmıştı. İki piyade ve bir süvari tümeninden kurulu Mürettep Kolordu, Ankara Çayı'ndan Beştepeler e kadar Sakarya doğu kıyısını savunacaktı. Tümenler ancak bir Yunan alayı kuvvetin-deydi. Burada da sayı farkı kanla kapatılacaktı.

Demiryolunun kuzeyinde Abdurrahman Nafiz Bey'in 1. Tümeni, güneyinde Nurettin Bey'in 17. Tümeni vardı. Alay komutanları erlere cesaret vermek için ateş hatlarına kadar geldiler, birlikler canla başla direndiler.
Yunan Tümeni bütün çabasına rağmen, demiryolu kuzeyinde sonuç alamadı. Ama demiryolunun güneyinde, iki alayıyla taarruza geçerek, Beştepeler kesimindeki Türk mevzilerini sarsmayı başardı. 48. Alay Komutanı Binbaşı Hasan Basri Bey ağır yaralandı. Son sözü "Düşmanı defedin!" oldu.

Emir subayı hiç çekinmeden yalan söyledi:

"Düşmanı bozduk komutanım. Alayımız takip ediyor." Binbaşı gözlerini huzur içinde kapadı. Zafer rüyası görerek söndü. Yunanlılar Beştepeler'in bir bölümünü ele geçirdiler.

Bu kesimdeki sahra hastanelerinde yer kalmadığı için yaralılar Polatlı'ya getirilip istasyonun karşısındaki düzlüğe yatırılıyorlardı. Gölge verecek bir tek ağaç yoktu. Binlerce yaralı güneş altında kavrulmaktaydı.

Cephane ve erzak getiren trenlerle Ankara'ya yollanıyorlardı. Yunanlı yaralılar da sahra hastanelerine sığmaz olmuş, Eskişehir'e yollanan yaralıların sayısı çok artmıştı. Eskişehir hastaneleri dolduğu için yaralılar sokaklarda kalmışlardı.2913 Yaralıların anlattıkları ile ordunun zaferden söz eden bildirileri birbirini tutmuyordu. Yaralıların sayısı ve anlattıkları, Savaş Bakanı Teotokis'in emriyle Kral'dan saklandı. Hasta Kral'ı üzmek doğru olmazdı. SAVAŞ bugün güneyde daha da hırçındı.

Üç kolordu, şafakla birlikte bütün güçleriyle Türk mevzilerine yüklendiler. 4., 3. ve 2. Gruplar taarruzları fedakârca kırarak mevzilerini korudular. 4. Gruptan 13. Alay Komutanı Yarbay Ahmet Rifat Bey şehit oldu.
Kayıplar yüzünden zayıflamış olan 1. Grup cephesinde ise durum çok kritikti. 12. Grup gelene kadar dayanması gerekiyordu.

Kıl payı dayandı. Ama kanını sebil ederek:

7. Tümen Komutanı Yarbay Ahmet Derviş Bey yaralanmış, 41. Alay Komutanı Ahmet Muhtar Bey, 4. Tümen Komutan Yardımcısı Yarbay Esat Faik Bey, 42. Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey ve birçok subay, astsubay ve er şehit olmuştu. Şehitlerin arasında Şehit Albay Nâzım Bey'in emir çavuşu Eyüp Çavuş da vardı.

Bu kanatta Haymana kaplıcası ve çevresi, büyük bir hastaneye dönmüştü. İleri birliklerden sürekli yaralı kafileleri geliyor, operatörler uyumaya zaman bulamıyorlardı.

YARBAY ZEKİ BEY'in Mürettep Tümeni Fettahoğlu'na yakın bir köyde konaklamış, keşif kollarını Sakarya köprülerine sürmüştü. Özellikle Fettahoğlu köprüsünü gözlüyorlardı. Eskişehir'den gelen cephane ve erzak kamyonlarının Fettahoğlu'nda toplandığını, düzenlenen konvoyların muhafızların koruması altında güneye geçtiğini öğrenmişlerdi. Keşif kolu Fettahoğlu köprüsünden 150 kamyondan oluşan bir ikmal konvoyunun güneye geçtiğini bildirince, süvari alayı harekete geçti. Konvoyu yolda yakaladı. Konvoy kalabalık muhafızlarca korunuyordu. Çatışma uzun sürdü. Kamyonların büyükçe bölümü Fettahoğlu'na, 30 kamyon da cephe yönüne kaçmayı başardı.

Çatışma alanında, yanan 16 kamyonun kalıntısı, şoförleri kaçmış on kadar sağlam kamyon ile altı esir ve ölüler kalmıştı. Kamyonlar topçu cephanesi ve ekmek yüklüydü. Ekmekler köylülerle bölüşüldü. Cephane tümenden yollanan ve köylerden tedarik edilen arabalara yüklendi. Kullanmayı bilen tek kişi bile olmadığı için yepyeni kamyonları yaktılar. Tümenin baskın müfrezeleri, bu kesimdeki ikmal noktalarını körletmek, ikmal kollarını vurmak için Sakarya boyuna yayıldılar.

12. GRUP saat 18.00'de 1. Grubun soluna yetişti. Son savaşta olduğu gibi ordunun sol kanadını korumak, dolayısıyla ordunun esenliğini sağlamak görevi yine Halit Bey'e düşmüş, bu ağır sorumluluk albayı iyice sinirli ve fazla duyarlı yapmıştı.

Cephe emri gereğince en uçtaki Güzelcekale kesimini devraldı. Burası irili ufaklı birçok taştan tepe ile uçurumlar, yarlar, yarıklardan oluşan, çok sert ve karmaşık bir arazi parçasıydı. Askerler buraya Kanlıtepeler adını takmıştı. Yunan kuşatma kolunun ilerleyişini engellemek için emrindeki birlikleri aceleyle cepheye yığdı. Dar alanda yığışma oldu. Kurmay Başkanı Binbaşı Ziya Ekinci, bu tehlikeli uygulamaya karşı çıkıp görüşünde ısrar da edince, albay çok kızdı, bağırdı çağırdı, öfkesini alamadı, tabancasına sarılıp bir el de ateş etti. Atik davranarak canını kurtaran Binbaşı Ziya Bey eşyasını toplamadan çekip gidecekti. Halit Bey bu konuyla ilgilenmedi bile. Daha önemli bir işi vardı. Birliklerinin arkasında bulunan büyük bir kaya parçasının önüne oturdu, iki tabancasını çıkarıp kucağına koydu, savaşı izlemeye koyuldu.

Komutanlar ve eski subaylar bunun anlamını iyi biliyorlardı:

Geri çekilmeye yeltenenin beynini dağıtacaktı.
GÜZELCEKALE'nin taşlık tepelerinde Albay Halit Bey'üı ve General Andreas'ın askerleri arasında inanılmaz bir boğuşma sürürken, 500 km. batıda, İstanbul'da, İngiliz Yüksek Komiseri Sir Harold Rumbold, Tarabya'daki yazlık ikametgâhının geniş, bakımlı bahçesinde İngiliz kolonisine gardenparti vermekteydi.
Hava limonata gibiydi. Bahçe sivil-asker erkekler ve şık hanımlarla doluydu. Garsonlar içki ve ordövr dolu gümüş tepsileri dolaştırıyor, küçük bir orkestra hafif parçalar çalıyordu. Avaz avaz şarkı söyleyen Rumlarla dolu büyük bir motor Tarab-ya koyuna girdi. İki şarkı arasında bir erkek "Ankara'ya" diye bağırdı. Alkışlar yükseldi. Motor kıyıyı yalayarak şamata içinde uzaklaştı.

Yunan ordusunun yürüyüşe geçmesiyle birlikte Rumlar yeniden gösterilere başlamış, üç-dört günden beri de "Ankara'ya" diye bağırmak moda olmuştu.

Elçilik Müsteşarı Rattigan, İstanbul güvenliğinden sorumlu Albay Maxwell'i bir kenara çekti:

"Bu gösteriler, Ankara'ya' diye bağırmalar, Türklerin tepkisine yol açmaz mı? Yüksek Komiser de, ben de, şehirde bir çatışma çıkmasından çekiniyoruz."

Albay Maxwell başını salladı:

"Milliyetçi gazetelerde çıkan ateşli yazılara bakmayın siz. Onlar ümitsizlik çığlığı. İstanbullu Türkler yenilgi dolayısıyla seslerini kesmişlerdi zaten. Yunan ordusu Ankara kapısına dayanınca iyice sindiler. Bütün haberalma hatlarımı açık tutuyorum. En ufak bir kıpırtı belirtisi bile yok."

Albay Maxwell, M.M. Teşkilatı'nın gizlice silahlandırdığı İstanbulluların sayısının 20.000'e ulaştığını, bunların içinde Rumların gösterilerini dağıtmaya, elebaşılarına anlayacakları dersi vermeye hazır yüzlerce kişi olduğunu bilmiyordu ama hiçbir kıpırtı belirtisi olmadığını söylerken haklıydı. Çünkü böyle eylemlerde bulunulması kesinlikle yasaktı. Bu örgütün, günü gelene kadar bilinmesi istenmiyordu. Silahlı örgüt ancak İstanbul için silahlı mücadele gerektiğinde ortaya çıkacaktı.

Ama halkın sabrını denetlemek mümkün değildi.
NİTEKİM O AKŞAM ilk olay patlak verdi.
Aksaray'a giden iki vagonlu yarı boş tramvaya, Karaköy'de iki Rum bindi, en öndeki sıraya oturdular. Vagona rakı kokusu yayıldı. Öteki yolcuların çoğu işten eve dönen, yorgun, içine kapanık, sessiz Türklerdi. Rumlar kendi aralarında bağıra bağıra Rumca konuşuyor, birbirlerine el şakası yapıyor, kahkahalar atıyorlardı.

Biletçi yanlarına geldi:

"Evet beyler?"

Genç Rum yüksek sesle Türkçe, "Ver bakalım Ankara'ya iki bilet!" dedi.

Biletçi anlamamıştı:

"Nereye?"

Genç Rum ötekine döndü:

"Bir de nereye diye soruyor."

Öteki Rum biletçiye çıkıştı:

"Nereye olacak vre Turkos? Ankara'ya işte. Kes Ankara'ya iki bilet. Biz de görelim şu Ankara'yı."
Rumlar bu oyunu pek sevmişlerdi, bir süre devam ettirdiler.

Birdenbire tok bir ses bu cıvık oyunun üstüne balta gibi indi:

"Yetti ulan!"

Ses vagonun arkasından geliyordu. Sarhoş hayretiyle o yana döndüler. Orta yaşlı, kır bıyıklı bir Türk vagonun ortasındaki yolda ayakta durmuş kendilerine bakıyordu. Yüzü öfkeden kıpkırmızıydı. Elinde büyükçe bir tabanca vardı. "Alın cehenneme iki bilet!" dedi, silahını iki kez ateşledi. Alınlarından vurulan Rumların biri sıraların arasındaki yola yuvarlandı, öteki arka üstü uçup giriş sahanlığına düştü.
Adam Efe Mehmet diye tanınan Edirnekapılı bir İstanbulluydu.

Tabancasını koynuna yerleştirirken vatmana seslendi:

"Durdur kardeş."

Yolculara döndü:

"Sabrımızı korkaklık sanıyor bu palikaryalar."

Tramvay demir tekerleklerinden ve raylardan kıvılcımlar saçarak zangırdaya zangırdaya durdu. Efe elini göğsüne bastırarak yolcuları selamladı, polislere teslim olmak için aşağı indi.

Rumların neşeleri sürdü ama bu olaydan sonra Ankara üzerine şaka yapmaktan kaçındılar. Ankara tekin değildi.

KURTULAN 30 KAMYON cepheye hava karardıktan sonra ulaştı. 150 kamyon yerine ancak 30 kamyonun gelebilmesi, bunlardan sadece birkaçının cephane kamyonu olması Yunan komutanlığını çıkmaza soktu. Tehlike çanları çalmaya başlamıştı.

Ordu emrine 'topçu cephanesinin idareli kullanılmasını' isteyen bir madde eklendi. Türk süvarilerinin erişemeyeceği yeni ve güvenli bir ikmal yolu oluşturmak şarttı. HALİDE EDİP HANIM her gece olduğu gibi bu gece de istihbarat raporunu özetleyecekti. Yüzündeki kaygı M. Kemal Paşa'nın içine dokundu. Ümit ve güven verecek bir açıklama yaptı. Her gün karargâhta en tehlikeli olasılık hesapları içinde ezilen Halide Hanım'ın kaygısı geçmedi ama yüzünden silinip içine çekildi.

Raporu okudu:

"Veliaht Abdülmecit Efendi, İngiliz Yüksek Komiseri'yle bir görüşme yapmış. Edinilen bilgiye göre 'Milliyetçilerin politikası deliliktir'demiş.'.

M. Kemal Paşa yüzünü buruşturdu:

" İstanbul'da böyle düşünenler az değil. Bu kafalar için akıllılık, bir büyük devletin sömürgesi ya da uydusu olmak, onlarca yönetilmek, yönlendirilmek. Adamlarda istiklal anlayışı, milli bilinç ve onur yok. İnsan bu anlayışı, bu bilinci, bu onuru içgüdü gibi içinde bulmaz. Bunlar eğitimle ve düşünülerek kazanılır. Bunların eğitiminde ve düşünce dünyalarında bu gibi kavramlar yer almıyor. Neyse. Devam edin hanımefendi."
"Çetesiyle Konya'ya geçen Delibaş Mehmet adlı gerici eşkıya, dün gece Karamanda adamları tarafından öldürülmüş"

Hepsi doğruldu:

"Ooooo!"

Kâzım Paşa meraklanmıştı:

"Niye öldürülmüş?"
"Din perdesi altında düşman hesabına çalıştığını anlamışlar."

İsmet Paşa, "Bu hain ve katil yobaz geçen yıl köy köy dolaşıp 'Yunan ordusu Halifenin emriyle geliyor, karşı durmayın' diye telkinde bulunuyordu." dedi, "..yazık ki etkili de olmuştu. Bu kez yanındaki haydutları bile kandıramamış.

Bu iyi bir gelişme." M. Kemal Paşa mendiliyle yüzünün terini aldı:

"İlerde halkımızın, bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirlerinden ayırdedeceğini ümit ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız.
Başka?"
"Bu kadardı efendim."

Muzaffer Kılıç içeri girerek İsmet Paşa'ya karargâhtan yollanan bir telsiz notunu verdi. Notu okuyan İsmet Paşa, "Süvari Grubu yarın akşam sol kanadımıza yetişeceğini bildiriyor" dedi.

Kâzım İnanç Paşanın esmer yüzüne pembelik yayıldı:

"Şimdi General Andreas düşünsün."

GENERAL ANDREAS kara kara düşünüyordu zaten. Ordu bir çıkmaza saplanmıştı. Kolordusu bir haftada 8.000 kayıp vermiş, buna karşılık yarı çöl, yarı kayalık bir arazide en fazla 20 km. ileri gidebilmişti.

Askeri bakımdan hiçbir değer ifade etmeyen bir kazançtı bu. İkmal sistemi çökmüştü. Askere bugün ekmek hakkının ancak altıda birini verebilmişlerdi.

Son bir hamle ile bu kötü gidişi belki durdurabileceği ümidi içinde ara vermeden var gücüyle saldırıyordu.
Cephenin boyu 100 kilometreye çıkmıştı.
1. ve 12. Grup cephelerindeki boğuşma gece yarısından sonra da sürdü.

4. Tümen'le ilgili gece raporu bu kanlı günü özetliyordu:

"Hücum taburunda yalnız bir subay kalmıştır. 42. Alay'da alay komutanlığı bir yedek teğmenin, bölüklerin emir ve komutası da bölük çavuşlarının elindedir"
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 23 Ağustos-13 Eylül 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:54

TOPÇU CEPHANESİNİN tutumlu kullanılmasıyla ilgili ordu emrini pek az Yunan birliği dinledi. Savaş yine Yunan toplarının yoğun ateşiyle başlamıştı. Bu konuda en müsrif birlik, bir an önce sonuç almak için çabalayan Birinci Kolordu'ydu.

7. Yunan Tümeni bugün sert savaşlardan sonra Dua Tepe ve Kartal Tepe'yi ele geçirmeyi başardı.
Bugün Gazi Çavuş'un oğlu Ali de şehit olmuştu.

Savaş 4. Grup cephesinde de erken başladı, şiddetlenerek bütün gün sürdü. 4. ve 3. Gruplar arasında bir boşluk oluştu. Bu boşluk Çaldağı'na açılıyordu. Çaldağı tıpkı Mangal Dağı gibi bütün çevreye egemen bir dağdı ve Türk savunması sırtını bu dağa dayamıştı. Son dayanakt ı. İsmet Paşa, daha az tehlikede gördüğü Mürettep Kolordu'dan 1. Süvari Tümeni'ni çekip 4. Gruba verdi. Oradan buradan küçük birlikler toplayıp onları da yolladı. Aradaki boşluk bu birliklerle doldurularak Çaldağı yolu kapatıldı. Savaş gece yarısı dengelendi.

3., 2. ve 1. Grup cephelerine taarruz geceden başlamıştı. Öteki komutanlar gibi Birinci Kolordu Komutanı General Kondulis de, ordunun nasıl olsa cephane yollayacağına güvenerek, sabahleyin özellikle 3. Grup mevzilerini uzun ve yoğun ateş altına aldırdı. Mevziler cehenneme döndü. Patlayış, ateş, alev, duman, çığlık, şarapnel, taş, toprak, insan, kan birbirine karıştı. Her şey sarsılıyordu. Ateşi yeterli bulunca üç tümenini birden taarruza geçirdi. Yoğun top ateşi ve taarruzun baskısı 57. Tümen'i sarsmıştı. Askere şevk vermek için komutanlar ateş hattına geldiler. 37. Alay'in Komutanı Binbaşı Osman Bey şehit oldu. Tümen saat 16.00'da sarsılmaya başladı ve giderek çözüldü.

Komutanlar çözülmeyi durdurmak, Haymana'ya açılan boşluğu kapatmak için didinirlerken, beklenmedik bir şey oldu, General Kondulis bu başarıyı ilerletmedi, saat 17.00'de taarruzu yavaşlattı, sonra da durdurdu.38a
Sebebini anlamadıkları bu duraklama Türklere nefes aldıracaktı. Haymana yolunu sağlamca kapattılar.
YUNAN KURMAY KURULU da bu duraklamanın sebebini anlamamıştı. Çaldağı ya da Haymana'nın ele geçirilmesi, Ankara yolunun açılması demekti.

Haymana doğrultusunda cepheyi yarmasına ramak kalmışken General Kondulis'in taarruzu yavaşlatması, sonra da durdurması kurmay kurulunu şaşırttı. Sariyanis General Kondulis'e verip veriştirirken, General Papulas'ın yaveri geldi. Komutanın Yarbay Spridonos'u beklediğini haber verdi. Spridonos yeni bir ikmal yolu hakkında konuşmak için 'harekât çadırına' gelmişti.

Yavere yavaşça sordu:

"Kötü bir şey mi var?"
"Galiba."

GENERAL PAPULAS geniş çadırında, portatif bir masanın başında, lambasını yakmamış, akşam loşluğu içinde, yorgun ve yalnız oturuyordu. Spridonos'a "Otur" dedi. Sesi kaygı vericiydi. Spridonos oturdu.
"General Kondulis'ten özel bir mesaj aldım. Oku!"

Masanın ortasında duran telsiz mesajını önüne itti. Kondulis cephanesinin bitmek üzere olduğunu, bu yüzden taarruzu durdurduğunu, yeni cephane gelmediğini, düşman taarruzu halinde cephesinin çökeceğini bildiriyor ve mesajını şöyle bitiriyordu:

"En kısa zamanda cephane ikmali için Tanrı'ya ve Başkomutana yalvarıyorum!"
Spridonos'un gözleri yaşardı. Başını kaldırdı. Papulas'la göz göze geldi.

Komutanın gözleri de acı doluydu:

"Yorgo, Türklere yakalanmadan cephane yetiştirmeni istiyorum." Spridonos ayağa fırladı.

Heyecandan titriyordu:

"Komutanım! Beşköprü'de cepheye getirtmeyi başaramadığım çok cephane var. Onları getirmek için şimdi yola çıkıyorum." "Acele et Yorgo."

Papulas, General Kondulis'e 'savunmaya geçip cephane beklemesini' emretti. Spridonos yarım saat sonra silahlı askerlerle dolu üç otomobille yola çıktı.

12. GRUP CEPHESİNDE savaş bütün gün delice sürmüş, boğuşma boğazlaşmaya dönmüştü. Kayalık mevzilere düşen mermiler, keskin taş parçalarını da şarapnel gibi dört bir yana savuruyorlardı. Buradaki şartlara dayanmak için insan demirden dökülmüş olmalıydı.

Hava kararırken yer yer çözülme başladı, iyi eğitilmemiş askerlerden geriye kaçanlar oldu. Kaçanlar ateş hattının tam gerisinde Albay Halit Bey ve iki tabancasıyla karşı karşıya geldiler. Yüzleri savaş kiriyle kararmış, gözleri korkudan büyümüş yılgın askerler, birden ayıldılar ama geç kalmışlardı.
Albay, kalabalığın önünde duran kaçmaya kararlı birkaç askeri korkunç bir hızla ardarda vurdu. Kalanların çeneleri kilitlendi. Demek Deli Halit Bey buydu!

Halit Bey kalanlara, tabancasıyla cephe yönünü göstererek tek kelime söyledi:

"Yerinize!"
Askerler birbirlerini çiğneyerek cepheye geri döndüler.
Bir saat sonra bazı küçük gruplar yeniden geriye kaçmaya başladılar. Karşılarına yine Halit Bey çıktı. Bir yandan kaçak gruplarının önündekileri vuruyor, bir yandan da ateş etmesi için orada bulunan 16. Alay Komutanı Binbaşı Rahmi Apak'a bağırıyordu. Ateş etmezse onu da vurabilirdi. Rahmi Apak da tabancasını çekip ateş etmeye başladı. Ama o kaçakların ayaklarına doğru, yere ateş ediyordu.

Kaçaklar geldikleri hızla silahlarının başına döndüler. Bir daha da kimse kaçmaya yeltenmedi. Cephe daha az tehlikeliydi.

Rahmi Apak o gece anı defterine, savaş tarzını hiç beğenmediği Halit Bey için şunu yazacaktı:

"Bu adamın bulunduğu bir yerde çözülme ve bozgun olmaz.

Geriye gelmekten herkes titrer"il TEĞMEN ŞEVKET EFENDİ'nin güncesinden:

"Bugün iki piyade bölüğümüzü idare eden Asteğmen Ekrem Efendi de şehit düştü. Böylece taburumuzun üç piyade bölüğü de tamamen subaysız kaldı... Alayımızın mevcudu yarıdan da aşağıya düştü... Ama düşman da çok kayıp verdi... Düşmanı burada didikleye didikleye bitireceğiz."

CEPHE bir dik açı şeklini almış, cephenin köşesi ilerde kalmıştı. Cephe Komutanlığı gece köşedeki birlikleri geriye çekti. Cephe çizgisi düzeldi ve kısaldı.

Cephenin geri çekilerek düzeltilmesinden sonraki durum düşmanın bir türlü ele geçiremediği güzel Yıldıztepe terk edildi. Türk cephesi yavaş yavaş yön değiştirmekteydi. Bu çekilişle yüzü batıdan güneye döndü. İstanbul'dan yeni gelen ve Haymana'da görev bekleyen subaylar, subay kaybı çok olan birliklere verildiler.

8. Tümen Komutanı Albay Kâzım Sevüktekin orduda Efe Kâzım diye anılan babacan, kabadayı bir komutandı. Takdim için yanına getirilen yeni genç subaylarla pek kısa konuştu, isimlerini, nereli olduklarını sormadı. Hatta yüzlerine bile pek az baktı. Başarı dilemekle yetindi.
Komutanın bu soğuk tavrı Kurmay Başkanını şaşırtmıştı.

Ağzını arayınca komutanın birden gözleri doldu:

SÜVARİ GRUBU gece sol kanat yakınındaki Canımana Köyü'ne ulaştı. Köylüler su ve ayran koşturdular. Atlar sulanıp yemleri verildi. Zavallıların yarıdan fazlasının nalları dökülmüştü. Ertesi gün büyük bakım günü olacak, atlar nallanacak, tırnakları ziftlenecek, kuyrukları kısaltılacak, eyer ve koşum takımları elden geçirilecekti.

Çorba kazanları ateşe kondu. Çoğu o kadar yorgundu ki yemeği bekleyemeden uyuyacaktı.
Yunan ordusunun sağ açığında üç süvari tümeni ile bir süvari tugayının toplanmış olması Andreas'ı çok ürküttü. Sağ kanadını korumak için ciddi önlemler aldı. Bir süvari tümeninin gücü bir piyade taburu kadardı ama düşmanı ürkütmeye adı bile yetiyordu.

BEŞ KÖPRÜ'ye gece yarısı ulaştılar. Uzunbey olayından sonra Türk baskını korkusuyla yaşayan köprü muhafızları, asker dolu üç otomobili ateşle karşıladılar.

Birkaç akıllı asker beyaz fanilalarını sallayarak, durmadan ateş eden muhafızların dikkatini çekmeyi başardı.
Sonunda köprüyü geçtiler.

Beşköprü'de 120 büyük kamyon cephane vardı. Bu kadar cephane, yeni ikmal yolu açılana kadar ordunun ihtiyacını karşılardı. Spri-donos Türklere yakalanmamak için sabah olmadan geri dönmek istiyordu. Fakat konvoyu düzenlemek vakit aldı. Ancak gün doğduktan sonra hazır olabildiler.
Bugün 30 Ağustos, savaşın sekizinci günüydü.

120 kamyon sıralandı. Spridonos muhafızlarla dolu iki otomobili sona ve ortaya yerleştirdi.
Şoförlerin yanına da birer muhafız oturttu. Hızlı gidilecek, ne olursa olsun durulmayacaktı.
Kendi de otomobiliyle en önde yer aldı. Ağır ağır köprüden geçtiler.

Muhafızların parmakları tetikte, gözleri tepelerdeydi. Hiç Türk süvarisi görünmüyordu.
Kamyonlar yanaşık düzen, birbirlerinin toz bulutu içinde uzaklaştılar.
Mürettep Tümen'in iyi gizlenen keşif kolu konvoyu izlemişti. Durumu tümene bildirdi.
Süvari Alayı konvoyu dağıtmak için yola çıktı.

KATİMERİNİ gazetesi savaş muhabiri Hristos Nikolopulos, askeri bir otomobille 2. Tümen'in karargâhına gitmek üzere sabah erkenden yola çıktı. Tümen Komutanı ünlü Albay Valettas'la yapacağı röportajın çok ilgi toplayacağına güveniyordu. Nikolopulos yarı yolda bir sahra hastanesi görünce arabayı durdurdu. Çadırlarda yer kalmamış olmalı ki yaralıların çoğu açıkta yatıyordu. Hastane başhekimiyle konuştu.

Başhekim çadır ve sargı bezi sıkıntısı çektiklerini söyledi:

"Dünden beri de ambulansları öküzler çekiyor."

Bunu kötü bir şaka sanmıştı. Yolda öküzlerin çektiği iki ambulans görünce şaka olmadığını anladı. Benzin de sorun olmuştu demek ki. Cepheye hayli yaklaştığı sırada, üstü başı dökülen bazı askerler arabayı durdurdular. Kıvırcık sakallı bir asker pencereyi açan Nikolopulos'a "Cephane!!!" diye yalvardı, ".. Allah aşkına cephane! Geriye dönün ve cephane getirin!"

Nikolopulos'un göğsüne ağrı saplandı.
İki hafta önce Eskişehir'den şarkılar söyleyerek ayrılan o gıcır gıcır Yunan ordusu, bu ordu muydu? Ne olmuştu da bu hale düşmüştü?

FALİH RIFKI ATAY'ın bugünkü yazısının konusu yine Sakarya Savaşı'ydı:

"Türk dağlarının bağrından kaynayıp Türk köyleri ve Türk ormanları arasından akarak Türk kıyılarında denize karışan Sakarya'nın ismi, yedi günden beri milli coğrafyadan milli tarihe geçti... Sönmüş görünen Türk ruhu yedi günden beri Sakarya kıyılarında bir alev gibi yanıyor. Türkler dirilmiyorlar, yaşadıklarını ispat ediyorlar!'

SÜVARİ ALAYI, hızla yol alan konvoyun önüne geçip de yolunu kesemedi. Ancak yetişmeyi başarabildi.

Tek çare vardı:

Atlı hücuma kalkmak.

Süvarileri gören şoför korkudan kısılmış bir sesle "Komutanım!" dedi. Spridonos başını kucağındaki haritadan kaldırıp şoförün gösterdiği yana baktı. Tüyleri diken diken oldu. Kılıçlarını çekmiş, mızraklarını ileri uzatmış yüzlerce süvari, sağdaki tepeden saflar halinde aşağı iniyor, demir kamyonların üzerine geliyordu.

"Hızlan! Lanet olsun! Hızlan! Daha hızlan! Daha!" Muhafızlar ateş etmeye başladılar. Vurulan süvari devriliyor, ötekiler doludizgin yaklaşıyorlardı. Bir anda demir kamyonların yanlarında bitiverdiler.
Motor homurtuları, at kişnemeleri, hücum naraları, bağırışlar, çarpışma, yırtılma, kırılma ve silah sesleri, kılıç şakırtıları, demir gümbürtüleri birbirine dolaştı.

DR. HASAN Cebeci Hastanesi'nde başhekim yardımcısı olmuştu. Ortalığı titretiyordu ama işlerini dürüstçe yapanlar kendisinden çok memnundular. Sabah vizitesinden sonra yeni gönüllü hemşireleri topladı. Henüz uyum sağlayamamışlardı, hata yapıp duruyorlardı. Doktorun haşlayacağını sanarak korku içinde toplandılar.

Ama doktor hiç beklemedikleri bir konuşma yaptı:

"Hanımlar!
Gönüllü hemşire olarak uygarlık hareketinin öncüleri arasına sizler de katıldınız. Bu cesur tavrınız dolayısıyla hepinizi kutluyorum. Beni iyi dinleyiniz!

Oturduğum mahallede, kadınlar sokağa yüzlerini kara peçeyle örterek çıkıyorlar. Bir erkek görürlerse, arkalarını da dönüyorlar. Duvara dönüp çömelenler de var. Dini bir gereklilik mi bunlar? Hayır. Peki ne? Düpedüz ilkellik. Yazık ki birçok ilkelliğimiz daha var. Ama bir toplum donup kalmaz, değişip gelişir. Biz de ister istemez değişip gelişiyoruz. Hayatımıza öğretmen, çeteci, işçi, kağnıcı, yazar, dernek yöneticisi hanımlar karıştı. Bunlar da Müslüman. Ama bu hanımlar peçe takmıyor, çarşaf giymiyor, tavuk kafese kapanır gibi eve kapanmıyorlar. Kendilerini ikinci sınıf bir yaratık olarak görmüyorlar. Erkeklerin iki adım gerisinden yürümüyorlar. Vatan savaşına katılmayı namus borcu biliyorlar.

Durum şu:

Bir yanda o hanımlar var, bir yanda da sizler. İlkellikle uygarlık yan yana. Bunlar zamanla karşı karşıya gelecekler. Ya ilkellik uygarlaşmanın önünü kesecek, ya uygarlaşma ilkelliği yenecek. Türkiye'nin geleceği bu çatışmayı sizin kazanmanıza bağlı. Bu çizgide durun, gerilemeyin, ödün vermeyin, korkmayın, kanmayın, geleceğimizi ilkelliğe kurban etmeyin!

CEPHEDE çıkıntı oluşturan bölümdeki birliklerin geri çekilmesi Yunan kurmaylarını çok ümitlendirmişti. Bu genel bir çekilişe hazırlık olabilirdi. Durumu kesin olarak anlamak için hava keşfi yapılmasına karar verildi.
On beş dakika sonra bir Breguet-XIV, İnlerkatrancı Havaalanı'ndan havalandı. Bir saat sonra döndü.

Raporu kısa ve kesindi:

Türkler genel olarak geri çekiliyorlardı. Yunan karargâhı sevince boğuldu. Bekledikleri olmuş, Türk direnişi sonunda çökmüştü! Bu sevinç sürerken cephane konvoyu da çıkageldi.

Kamyonlar kurşun, kılıç ve mızrak yaraları ile doluydu, çoğunun ön ve yan camları kırılmış, farları, çamurlukları parçalanmıştı. Yarısı patlak lastikle gelmişti. Muhafızların yarısı çarpışma alanında kalmıştı. 30 kamyonun bir kısmı geri kaçmış, bir kısmı da Türklerin eline geçmişti. Ama olsun, 90 kamyon cephane gelmişti ya. Konvoy gösterilerle karşılandı.

General Papulas, yüzü cam çizikleriyle dolu olan Spridonos'u kabul etti:

"Teşekkür ederim Yorgo. Büyük iş basardın. Dağıtımı çabuk yap! Üç kolorduyu da taarruza kaldıracağım. Ankara yolunu bu cephane ile açacağız."
Kolordulara, çekilen Türkleri takip etmeleri emredildi. Bugünkü taarruza 'Ankara'ya Doğru' adı verildi.

Yunanlıların iyimser olmaları için önemli bir sebep daha vardı:

Çıkıntıdaki birlikler geri çekilince, Kavuncu köprüsü Türk toplarının menzilinin dışında kalmıştı. Demiryolu Sazılar istasyonuna kadar çalıştırılıyordu. Türk süvarilerinin hücumuna uğrama tehlikesi olmadan, Sazılar-Kavuncu köprüsü ya da Eskişehir-Sivrihisar-Kavuncu köprüsü yolu ile ikmal yapılabilir, yaralılar da bu güvenli yollardan Eskişehir'e gönderilebilirdi. Süvariler yüzünden kaç zamandır yaralıları cephede tutmuş, geriye yollayamamışlardı.

YUNAN HAVACILARININ yine hayal gördükleri anlaşıldı. Türklerin çekildiği filan yoktu. Geceleyin yerleştikleri yeni mevzilerde Yunan ordusunu bekliyorlardı. Her kesimde daha da şiddetle direndiler.
Bugünün önemli savaşı 4. Grup cephesinde oldu. Bu grubun karşısındaki Üçüncü Kolordu, yüzünü kuzeyden doğuya, Çaldağı yönüne çevirmişti. Bu yönü kapatma görevi, 4. Grup emrine yeni girmiş olan 1. Süvari Tümeni'nindi. Sayıca çok azdı, savunmak zorunda olduğu cephenin genişliği ise sayısına göre fazlaydı: 8 km. Aksi gibi taarruz da gittikçe şiddetleniyordu.

Bu tehlikeli durum Cephe kurmaylarını çok tedirgin etti. Yunanlılar Çal'ı ele geçirirlerse Türk cephesinin gerisine hâkim olurlardı. Dağdan cephe gerisi tabak gibi görünüyordu. Bu da yenilgi demekti. Çal'a mutlaka takviye yetiştirmek gerekiyordu. Ama nereden?

Sağ kanattaki Mürettep Kolordu'nun iki tümeni kalmıştı, merkezde durum kıl payı dengelenmişti, sol kanatta ise ölüm kalım savaşı sürüyordu. Nereden bir kuvvet alınsa, orası zayıflayacak, biraz zorlanırsa kopacaktı.

İsmet Paşa tehlikeyi göze alarak 15. Tümen ile 24. Tümeni Çal'ı korumakla görevlendirdi. BİNBAŞI TEVFİK BIYIKLIOĞLU 4. Grup Komutanı Kemalettin Sami Bey'e telefonla Çal'a iki tümen yolladıklarını bildirdi.

4. Grup Komutanı sevinemedi, Kurmay Başkanına dert yandı:

"En yakın tümen bile ancak sabah yetişebilir."
"Evet komutanım. Takviye gelene kadar dayanıp bu geceyi atlatmamız şart."
Grubun tek ihtiyat birliği, iki taburlu 190. Alay'dı. Komutan onu en zor saat için saklıyordu.
Sonunda o en zor saat gelmişti.

"190. Alay'ı Çal'a kaydıralım.." dedi, "..takviyeler yetişene kadar Süvari Tümeni'ne destek versin."
"Peki efendim."

SAĞLIK BAKANLIĞI, gelen yaralılara yer açmak için yürüyebilecek durumda olan yaralıları kafileler halinde, Allah'a ve yol üzerindeki köylerin şefkatine emanet ederek, yeni açılan Çankırı ve Kırşehir hastanelerine yollamaya başlamıştı. Yaralılar araba olmadığı için yürüyerek gidiyorlardı. Çankırı 130, Kırşehir 180 kilometreydi. Buralar dolunca yaralılar yeni yapılan Kastamonu hastanesine yollanacaklardı.

Ağustos sıcağı ortalığı kavuruyor, yaman yolculuk günler sürüyordu.
Yaralı akını azalmadığı için Öğretmen Okulu ile yanındaki Sanayi Okulu da hastaneye çevrilmişti.

Bugünkü Bakanlar Kurulu toplantısında ilk sözü yorgunluktan gözlerinin altı çürümüş olan Dr. Refik Bey aldı:

"Onlar da doldu. Son gelen yaralılar açıkta kaldı. Bütün resmi binalardan yararlanmak zorundayım."

Refet Paşa Sağlık Bakanının niyetini anlamıştı, "Siz galiba bu binaya da el koymayı düşünüyorsunuz" dedi.
"Evet. Hiç olmazsa birinci katı kullanmak istiyorum."

Bayındırlık Bakanı Ömer Lütfı Bey şaşırdı:

"Eeee, biz nerede çalışacağız?"

Bakanlıkların memurları, arşivleri, eşyaları Kayseri'ye yollanmış, Ankara'da sadece Bakan ile uygun gördüğü birkaç memur kalmıştı. Adalet Bakanı Refik Şevket İnce, "Telaş etmeyin yahu.. " dedi, "..ailemi Kayseri'ye yolladım. Evde iki odam boş. İki bakanlığı misafir edebilirim."
Bu açıklama üzerine İktisat Bakanı Celal Bayar da ikinci odaya talip oldu.

Refik Şevket Bey sevindi:

"Memnuniyetle. Evde eşya var. Bir şey getirmenize gerek yok. Mührünüzü alıp gelin, yeter." Gülüştüler. Çoğu ateşten geçerek bugüne gelmişti. Bu yüzden paniğe kapılmıyorlardı. Ümit gibi yenilmez, yıkılmaz bir müttefikleri vardı. Bu iyimser hava Sağlık Bakanım sinirlendirmişti.

Kaleminin tersiyle masaya vurarak dikkatlerini çekti:

"Sözüm bitmedi, önemli bir sorunum daha var."

Hasan Saka homurdandı:

"Anlaşıldı, yine para isteyeceksin."

"Evet. Çünkü... "
"Biliyorum, ödeneğin var ama paran yok. Halbuki ilaç alman lazım."

Maliye Bakanı'nın derdini bilmesi Dr. Refik Bey'e ümit verdi:

"Evet."

Hasan Saka, "Sen para diye çok geldin gittin.." dedi, "..yandaki odanın Maliye Bakanlığı olduğunu iyi bilirsin. Odadaki kasa da devlet hazinesidir. Kasayı kapatmadım bile. İçinde para bulursan al, helal olsun." "Peki, ne yapacağım?" "Veresiye alacaksın."

Refik Saydam titremeye başladı:

"Rica ederim Hasan Bey! Dünyaya kafa tutan bir hükümet, ordusunun ilacı için mahalle eczanesine el açar mı? Biri duysa ne der?"

Hasan Saka istifini bile bozmadı:

"Ne diyecek? 'Bunların paraları yok ama yürekleri var' der."

SAATLER geçtikçe durum daha tehlikeli olmaktaydı. Çal'ın batı eteğinde 1. Süvari Tümeni canı pahasına dayanıyordu. Hava kararırken 190. Alay yetişti. Ama Süvari Tümeni'nin takati tükenmişti, alaya bir görev veremeden çözüldü, emrindeki bazı küçük piyade birliklerini de birlikte sürükledi, adeta dağılarak kuzeydoğuya (Karayavşan'a) çekildi.

Çaldağı yönü açılmış oldu.

Önünde bir engel kalmayan 10. Yunan Tümeni rahatça ilerlemeye başladı. Cephenin bütünlüğü ve güveni tehlikeye girmişti.
Kemalettin Sami Bey, 190. Alay'ın 'gerekirse kendini feda ederek, takviyeler yetişene kadar ilerleyen düşmanı durdurmasını' emretti.

Alayın komutanı Yarbay Sabit Noyon tam bir asker, alayı da ateş topu gibi bir birlikti. Yetişmek için durmadan ve hızlı yürümüşlerdi. Askeri dinlendirmek için uygun bir yerde geçici olarak durup silahlan çattılar. Yiyecek yoktu. Dert etmediler. Asker çay yapıp peksimetle açlık bastırmaya alışıktı. Hava kararınca durumu öğrenmek için dağa keşif kolları yollandı. Askerler çay için küçük ateşler yakarlarken üç kağnı ağır ağır gelip ordugâhın kıyısında durdu. Öndeki kağnıcı yaşlı bir kadındı.

Seslendi:

"Burası 190. Alay mı?"

Haydar Çavuş mum feneriyle yaklaştı, "Evet ana" dedi. "Eyi. Size yiyecek getirdik."
Haydar Çavuş inanamadı. Bu kargaşalıkta ikmal işinin böyle düzenli, bu kadar hızlı işlemesi
mümkün değildi.
"Allah Allah. Kim yolladı sizi?"
"Ne bileyim? Erzakla ekmeği verdiler, burayı tarif edip 'haydi' dediler, geldik."

Birkaç er yaklaşmıştı, biri sordu:

"Ne var?"

Kadıncağız torunu yaşındaki askerleri memnun etmek için dişsiz ağzını şapırdattı:

"Ziyafet var yavrularıma. Tulum peyniri, ekmek, kavun." "Başka bir şey yok mu?"

Kadın içerledi:

"Anaavv! Daha ne olsun ülen?" Kızması hoşlarına gitmişti.

Üstelediler:

"Sıcak yemek yok mu yani?"

"Şimdi şaplağı yersin ha! Bu kıyamette bunu bulduğuna şükret, zevzek!"

Haydar Çavuş buruşuk kadına büyük bir sevgiyle sarıldı:

"Kızman hoşlarına gitti de ondan takılıyorlar anacığım. Kusura bakma."

Kadın gevşedi:

"Eh, öyleyse canları sağ olsun hınzırların.."

Koca sesiyle bağırdı:

"..Kızlar! Yükü boşaltıverin."

Ordugâhın öbür yanında, alay komutanı, iki tabur komutanı ve bölük komutanları bir ağacın altında oturmuş, alçak sesle durumu değerlendiriyorlardı. Keşif kolları, düşmanın dağın batı kısmını ve batı zirvesini işgal edip durduğunu saptamışlardı. Her yana hâkim zirvenin sabah düşmanın elinde kalması büyük tehlike yaratacaktı. Tümen taarruzunu kolayca ilerletir ve dağın tamamını ele geçirirdi. Düşmanı durdurabilmenin ilk şartı, batı zirvesini geri almaktı.

Komutan önerisini yaptı:

"Bu gece zirveyi baskınla ele geçirelim. Ölene kadar direnerek orduya zaman kazandıralım. O zamana kadar birlikler yetişir."

Komutanlar duraksamadan öneriyi kabul ettiler.
"Öyleyse beyler şimdi baskının ayrıntılarını konuşalım!"
Emir subayı peynir, ekmek ve kavun getirdi.
"Asker?"
"Üç araba erzak geldi efendim. Asker de yemeğe oturmak üzere."
"Güzel."

İçleri rahat, yemek yiyerek baskını ve sonrasını planladılar.
Zirveyi ve çevresini uzunca bir zaman savunacaklarını düşünerek artan peynir ekmek bölüştürülüp torbalara yerleştirildi, sakalar tulumları doldurdular.
Teyemmüm ederek yatsı namazını topluca kıldılar. Helalleşip gece yarısından önce yola çıktılar.

Çaldağı'nın güney yamaçlarından yukarı tilki gibi sessizce tırmandılar. Baskın için yayıldılar ve zirvedeki Yunan birliğinin içine birkaç noktadan birden süngüleriyle hışım gibi daldılar. Zirve ve çevresini temizleyip mevzilendiler.

I. Yunan Kolordusu karargahı savaşı izliyor.
CEPHE KARARGÂHINDA genel olarak gündüz uyunuyor, gece çalışılıyordu. Ama günler o kadar hareketli geçmekteydi ki gündüzleri de uyumak pek mümkün olmuyordu artık. Fırsat bulan, uykusuzluğunu beş-on dakika kestirerek gidermeye çalışıyordu. Hepsinin gözleri küçülmüş, avurtları çökmüştü.
İsmet Paşa Başkomutan'ın yanına, saat 01.00'den sonra gelebildi.

Yorgun ve sıkıntılıydı:

"Sol kanatta düşman faaliyeti hızını kaybetti. Ama merkezde cepheyi yarmak için durmadan saldırıyorlar. Yarın da saldıracaklardır. Kemalettin Sami Bey Çaldağı'na bir alay sevk etmiş. Çal'da bu gece sadece bu alay var. Öbür birlikler ancak sabaha yetişebilir. Bu gecemiz çok kritik. Çaldağı'nın elden çıkması olasılığını dikkate alarak Kızılırmak'ın doğusuna çekiliş planlarını hazırlamaya başladık."

Sustu.
Gözler Başkomutan'a döndü. İsmet Paşayı, başını önündeki haritadan kaldırmadan dinlemişti. Halide Edip Hanım ordunun en kötü olasılığa göre hazırlık yapmasına alışmıştı ama yine de içi titredi. Çal-dağı elden çıkarsa ne olacağını da anlatmışlardı. Üzüntüden yanmaya başlayan gözlerini M. Kemal Paşa'ya dikti. Şimdi başını kaldıracak, gerçekçi bir insan olarak herhalde karargâhın yaptığı hazırlıkları onaylayacaktı. Sonra da geri çekilişin ayrınt ılarını konuşacaklardı. O kadar emekle ve ümitle kurulmuş ve bugüne kadar ölümüne direnmiş olan gazi orduyu çekiliş yollarında düşündü. Millet bu ikinci çekilişin acısına ve yüküne katlanabilir miydi? Nefesini tuttu.

M. Kemal Paşa başını kaldırdı. Yoğun düşünce anlarından sonra gözleri koyulaşıyordu. Şimdi de öyle olmuştu:

"Çaldağı elden çıksa da çekilmeyeceğiz" dedi.

Kâzım Paşa şaşırdı:

"Nasıl olur Paşam?"

Başkomutan nasıl olacağını anlattı.
YUNAN 10. TÜMENİ sabaha karşı taarruza geçti. 190. Alay, arka arkaya süngü hücumları yaparak Yunanlıları önce durdurdu, sonra zirveden iyice aşağıya sürdü. Alay hayli kayıp vermişti ama savaş azmi azalmamış, tersine artmıştı. Siperleri geliştirdiler, ağır makineli tüfekler için taştan yuvalar yaptılar. Puslu sabah aydınlığı içinde kımıldayan her Yunanlı kurşunu yiyordu. Nişancı erler kuş uçurtmuyorlardı.
Zirvedeki bu çılgın alay yüzünden 10. Tümen ilerleyemez oldu. Çal'ı ele geçiremiyordu. Albay Sumilas tümeninin bütün toplarının zirve ve çevresini dövecek biçimde yaklaştırılıp yerleştirilmesini emretti. Alayı tepeleyip ilerleyemediği için kolordudan ve ordudan azar işitmişti.

Alayın gözcüleri, dağın etek ve yamaçlarındaki her hareketi gözlüyorlardı. Topların toplandığını da gördüler. Belli ki alayı yoğun ateş altına alacak, sonra taarruza geçeceklerdi. Hızla siperleri ve bağlantı yollarını derinleştirdiler, sığınakları büyütmeye çalıştılar. Ağır makinelileri sakladılar. Toplar ateşe başlar başlamaz korunaklı yerlere çekildiler.

Zirve kızıl ateş ve kara duman içinde kaldı. Dağ uyanmış bir yanardağa benzedi.
190. Alay'in mevzilerini bir saatten fazla top ateşine tuttuktan sonra 10. Tümen harekete geçti.
Alay çok kayıp vermiş, sığınaklar yıkılmış, siperlerin çoğu allak bullak olmuştu.
Sağ kalanlar ve yaraları ağır olmayanlar silah başı ettiler. Savaş başladı. Sakalar, ağırlıkçılar, sağlıkçılar, aşçılar, tabur imamları, flamacılar, borazanlar da sahipsiz kalmış tüfekleri alıp savaşa katıldılar.

İlerleyemeyen 10. Tümen taarruza ara verdi.
ÜÇÜNCÜ KOLORDU'nun sabah raporu General Papulas'ı de-lirtmişti.

Sesi karargâhı sarsıyordu:

"Bir alay tümenimizin içine dalıyor, zirveyi koruyan birliği temizliyor, en önemli yeri ele geçiriyor, koca tümen bu alayı defedemiyor, ezip yürümeyi başaramıyor ve Çaldağı'nı işgal edemiyor. Oysa ben dün Kral'a ve hükümete Ankara'ya yürüdüğümüzü' bildirmiştim. Bugün Çaldağı'nı ve Haymana'yı istiyorum!

TEĞMEN ŞEVKET EFENDİ'nin güncesinden:

"Durmadan yürüyerek Çaldağı'na geldik. Dağın güneyine mev-zileniyoruz. Burasını tek er kalana kadar savunacağız. Tümenimiz (15. Tümen) çok kayıp vermişti. Henüz subay ve askerce ikmal edilmediği için bölüklerimiz çavuşların komutası altında'."

GERİ ÇEKİLEN 1. Süvari Tümeni'nin 11. Alayından 2. Bölük kayıptı. Esir düşmüş olacaktı. Esir olmayı büyük onursuzluk sayan Alay Komutanı ıstırap içindeydi.

Kendi alayından bir bölüğün esir olmasını affedemiyordu:

"Bir süvari esir olmaz, dövüşür ve şehit olur!"

2. Bölük esir olmamıştı. Geri çekilme kargaşası içinde yolunu kaybetmiş, Yunan tümeninin içinde kalmış, Çaldağı'nın sarp vadilerinden birine çekilip saklanmıştı. Yetmiş kişiydiler. Su yoktu. Mataralarındaki ve heybelerinde taşıdıkları küçük testilerdeki suyu içmediler, peksimetleri yemediler, atlara verdiler. Tehlikeyi sezen eğitimli savaş atları sessiz duruyorlardı. Bölük tam anlamıyla araziye uymuştu. Bölük Komutanı dört bir yana atsız keşif kolları çıkardı. Alayına kavuşmak için bir gedik arıyordu.
Bölük iki gün böyle yaşayacak, üçüncü gün buldukları bir boşluktan sızarak düşman içinden kurtulacak, o sert, affetmez Alay Komutanı bölüğünü eksiksiz karşısında görünce, utanmayı bir yana bırakıp askerin önünde sevinçten çocuk gibi ağlayacaktı.

ALBAY ŞÜKRÜ NAİLİ BEY'in komutasındaki 15. Tümen dağın güney eteğine yerleşirken Başkomutan' ın otomobili de, dağın kuzeyindeki bir yükseltiye tırmanıyordu. Bu küçük tepeden, dev bir boğaya benzeyen Çaldağı ile altın sarısı Haymana Ovası görünmekteydi. Fevzi Paşa ve Yarbay Salih Omurtak otomobille, yakınlardaki grupların komutanları atlarla önceden gelmiş bekliyorlardı. Komutanların yanında grup ve bazı tümenlerin kurmayları vardı.

Tehlikeli durum yüzünden hepsi mutsuz ve hayli telaşlıydı. Başkomutan komutanların ve kurmayların ellerini sıktı, hatırlarını sordu. Çok iyi dövüştüklerini söyleyerek teşekkür etti.

Yatışmalarını sağladıktan sonra Çaldağı'nı göstererek konuya girdi:

"Bütün çevreye hâkim, güzel bir dağ. Elimizde kalması çok iyi olur. Kalması için ne mümkünse yapın." "Başüstüne!"

"Elimizden çıkarsa, geçerli kurallara göre savaşın aleyhimize döndüğünü, yenildiğimizi düşünenler olacaktır. Ama böyle düşünmekle yanlış yapacaklardır.. " Komutanlar ve kurmaylar bakıştılar. Başka ne düşünülebilirdi ki?

"..Çünkü biz alan savunması yapıyoruz. Bu yöntemde 'hâkim yer' düşüncesinin yeri olamaz. Bir ordu aklını ve anlayışını koruyorsa, onun için mevzi önemli değildir. Bir asker her yerde savaşır. Tepenin üstünde, tepenin altında, derenin içinde, ovada, her yerde. Öyleyse Çaldağı'nı da her alan gibi şiddetle, inatla savunacağız. Eğer elimizden çıkarsa, araziye mahkûm olmayacağız, durup cephe kurmak için ille dağ, tepe aramayacağız, elverişli bir yer bulmak için kilometrelerce geriye gitmeyeceğiz, beş yüz metre, bin metre geri çekilip yeniden cephe kuracağız ve aynı azimle savaşa devam edeceğiz."

Salih Bozok, gergin, kavruk yüzlerin birdenbire gevşediğini gördü.
Bu açıklama yüzlerce yıllık savunma anlayışının yerine her türlü taktik yaratıya açık, esnek bir savunma anlayışı getiriyor, hepsini düşündüren düğümü çözüyordu. Fevzi Paşa da rahatlamıştı. Büyük bir saygı ve şefkatle M. Kemal Paşa'nın sırtını sıvazladı. ALBAY SUMİLAS'ın 10. Tümeni yeniden taarruz için hazırlık yaparken, General Kondulis bir tümeniyle Çal'ın, iki tümeniyle de Haymana'nın güneyine taarruza geçti. Çok acımasız bir savaş başladı. Ortalık kan gölüne döndü.

Türkler her taarruz girişimini, ölümün üzerine yürüyerek süngü hücumuyla söndürüyorlardı. Yunan subaylarının askerleri taarruza kaldırmak için zorladıkları, genç subayların askerlerine örnek olmak için kendilerini feda ettikleri görülmekteydi. Savaş alanı Yunan ölü ve yaralıları ile doldu. Çok kayıp veren Yunan tümenleri savaşı kestiler.

15. Tümen'den bir müfreze Çal'ın batı zirvesine ulaştı. Müfrezenin komutanı yüzbaşı, 190. Alay'ın dün geceden beri burada direnerek Çal'ın düşmesini önlediğini biliyordu. Görevi devralmak ve Alay Komutanı Yarbay Sabit Bey'in ellerinden öpmek için mevziye girdi. Kanı dondu.

Yıkık siperler, bağlantı yolları, sığınaklar, mermi çukurları, şehitler ve yaralılarla doluydu. Alaydan geriye komutan, birkaç subay ve 150 er kalmıştı. Şehitleri birlikte gömdükten sonra görevi müfrezeye teslim eden alay, yaralılarını alarak dağdan aşağıya indi.

GECE YUNAN KARARGÂHINDA herkes çok sinirliydi. Çaldağı ele geçirilememiş,
Haymana yolu açılamamıştı. Yine çok kayıp verilmişti. Papulas yarmayı gerçekleştirmek için, Andreas'ın kolordusundan bir tümen alınarak yarma bölgesindeki kuvvetlerin takviye edilmesini emretti.
Albay Bernardos çekine çekine, "Ama o kanattan bir tümen çekersek düşmanı sol kanadından kuşatma planımız suya düşer" dedi.

Papulas parladı:

"Sen ne diyorsun? O plan çoktan suya düştü! Oradaki düşman süvarileri neredeyse bizim sağ kanadımızı kuşatacaklar. Tek çare cepheyi yarmak. Yarın yine taarruz edeceğiz!" General Stratigos, buz gibi bir sesle, "General.." dedi, "..her taarruzumuz binlerce insana mal oluyor. Buna karşılık ciddi bir sonuç alamıyoruz. Ordu şimdiye kadar buna bir çare bulmalıydı."

Papulas masaya yumruğunu vurdu:

"Siz bu seferin başlıca teşvikçisiydiniz. Zorluklan ve tehlikeleri anlattığım zaman bana 'korkma' demiştiniz."

Stratigos da bağırdı:

"Ordu eriyor! Geçmişi değil, bugünü konuşalım." Papulas ayağa kalktı.

Yüzünün sağ yanı seğiriyordu:

"Evet, eriyor. Üstelik aç. Bazı birliklere ekmek yetişmediği için haşlanmış buğday verildi. Gücü tükenmek üzere. Ben bunları bilmiyor muyum? Ne yapayım, savaşı keseyim mi?" General Stratigos ürkmüştü. "Yoo, hayır" dedi. "Öyleyse yeter! Eleştiriye son veriniz!"

Pallis'e döndü:

"Yarın da taarruz edilecek. Sabah erkenden!"

TÜRK ORDU KARARGÂHINDA da hava çok gergindi.

7. Yunan Tümeni'nin Duatepe ve Kartaltepe'den sonra Karadağ'ı da alması ve Polatlı'ya iyice yaklaşması iki büyük sorun yaratmıştı:

Bu kez de sağ kanadın kuşatılması tehlikesi belirmişti. Bir delik yamanırken bir başka yer deliniyordu. İsmet Paşa 1. Süvari Tümeni'ni 4. Gruptan alıp zor duruma düşen Mürettep Kolordu'ya geri yolladı.
Sağ kanattaki birlikler Polatlı'dan ikmal ediliyorlardı. Düşmanın yaklaşması ikmal düzenini bozmuştu. Şimdi Polatlı'dan geride, Yunan toplarının ulaşamayacağı kadar uzakta yeni bir ikmal noktası kurmak gerekiyordu.

Cephe Komutanlığı Çaldağı ve Haymana kesimlerinin savunulması için de ek önlemler aldı. 23. Tümen'e, alaylarından birini Cephe ihtiyatı olarak hemen Haymana'ya yollamasını emretti.

23. TÜMEN'in iki alayı ilk hattaydı. Tümen Komutanı Yarbay Ömer Halis Bıyıktay, üçüncü alayı olan 68. Alay'ı dinlenmesi için cepheden yeni geri çekmişti. Daha iki saat bile olmamıştı.

Tümenin yazgısı buydu. Durmadan savaşıyor, bir yere gönderiliyor, yürüyor, siper kazıp yerleşiyor, savaşıyor, fırsat bulursa yemek yiyor, sonra bir başka yere yetişmesi isteniyor, yeniden yürüyor, yeniden siper kazıyor, yeniden savaşıyordu... Hep böyle geçmişti günler. Üç alayı da buna alışıktı. Bu yüzden askerler yürürken uyumayı öğrenmişlerdi. Alaya hemen toplanıp Haymana'ya hareket etmesini emretti. Askerler yeni yatmışlardı. Kalktılar. Saat 23.00'te yola çıktılar.

Kel Zeynel'in alayıydı bu. Takımının en sonunda, gözlerinden uyku akarak, elindeki kuru ekmeği kemire kemire, eşeğiyle uygun adım tin tin yürüyordu. Yürüyüş kolunu denetleyen bölük çavuşu geçerken laf attı: "Ne haber Zeynel Ağa?"

Zeynel, "Ne olacak çavuşum.." dedi, "..Allah yine 'yürü ya kulum' dedi, yürüyorum." Çavuşun kahkahası gece sessizliği içinde tabanca gibi patladı.

1 EYLÜL 1921 Perşembe günü yine top sesleriyle başladı.
Kuzey kanatta 7. Tümen, Dua Tepe'nin doğusundaki Basrikale Tepe'sini sabah erkenden şiddetli topçu ateşi altına aldı. Birkaç dakika içerisinde tepenin doruğunda bulunan Basri Baha'nın yüksek duvarlı kabri yerle bir oldu. Tepenin üzeri dümdüz bir hale geldi. Yoğun ateşten sonra dolgun bir Yunan taburu Basrikale'ye doğru taarruza geçti. Bu tepe sağ kanadın kilidi idi. Düşman bu yüksek tepeyi ele geçirirse, ordunun sağ kanadına tamamen hâkim bir duruma geçmiş olacaktı.

Taarruz etmek için burdaki birliklerin en zayıf ânını bulmuşlardı. Dua Tepe'den çekilen birlikler Basrikale'ye yeni yerleşiyorlardı. Siperler daha yarım yamalaktı. Yunan birliği berkitilmemiş ve düzenlenmemiş Türk mevzilerine iyice yaklaşınca süngü hücumuna kalktı. Kâzım Özalp, karargâhıyla birlikte savaşı Karapınar Köyü'nün kuzeyindeki 1063 rakımlı tepedeki gözetleme ve komuta yerinden heyecan içinde izliyordu.
Çok az rastlanılan bir şey oldu. Yunanlıların hücum ettiği yarım yamalak mevzideki askerler son âna kadar düşmana ateş edeceklerine, siperlerinden fırladılar, onlar da süngü hücumuna kalktılar. Siperlerin önündeki alanda süngüler ışıldadı. Birbirlerine girdiler. Seyredeni bile yaralayan çok kanlı bir boğuşma başladı. Kâzım Özalp kaskatı kesilmiş, boğuşmanın sonunu bekliyordu. Sağ kalan Yunanlılar geri kaçtılar. Basrikale Tepesi Türklerde kalmıştı. Düşmanın toplarının menzili içinde kalan Polatlı boşaltıldı. İstasyona indirilen yiyecek ve ekmekler, birliklere dağıtılamadan kül olmuştu. Durumu öğrenen yakın köylerden ve
çiftliklerden birliklere yufka ekmeği ile azık yağacaktı. Yunan Üçüncü Kolordusu çok çabaladı ama ilerleyemedi.

Bugün Panayot da yaralanmıştı. Savaşa ara verilince sıhhiyeciler yaralıları toplayıp geri taşıdılar. Panayot'u İnlerkatrancı'daki ordu hastanesine gönderdiler. Sol bacağından yaralıydı. Hastanede unutamayacağı bir sahneye tanık olacaktı.

Birinci Kolordu Komutanı General Kondulis bir tümeniyle yine Çal'a yüklendi. Ama Çal Grubu (15. ve 24. Tümenler) çok iyi direniyordu. Asker hayal edilmesi bile zor bir özveriyle dövüşmekteydi.

15. TÜMEN'in 38. Alayı iyi mevzilenmişti. Hele ağır makineli tüfeklerden biri, ilerde, tek başına, çok elverişli bir yer tutmuş, düşmana göz açtırmıyordu. Yunan birliği yeniden taarruza kalktığı sırada tüfek arıza yaptı. Bu talihsizlik savunmayı çok zor durumda bıraktı. Düşman taarruzu hızla gelişmekteydi. Abdurrahman Çavuş arızayı arıyor, telaş ve heyecandan bulamıyor, üzüntüyle gözlerinden ip gibi yaş akıtıyordu.

Teğmen Şevket uzaktan bağırdı:

"İğne mahfazasına bak!"

Mahfaza o kadar kızmıştı ki el dokundurulamıyordu. Makineli tüfeğin Karadenizli erlerinden biri mahfazayı kara başlığı ile tutup çıkardı.

Arıza anlaşıldı:

İğnenin ucu kırılmıştı. Yeni bir iğne takmak için kırık iğneyi çıkarmak gerekti ama iğne çıkaracağını bir türlü bulamıyorlardı. Yunanlılar iyice yaklaşmışlardı. Abdurrahman Çavuş başlığa sarılı olan mahfazayı yakaladı, dişleri, dudakları, dili cayır cayır yanarak, kızgın iğne kovanını dişlerinin arasına sıkıştırıp çevirdi, kırık iğneyi çıkarıp yenisini taktı. Çevreye yanık kemik ve et kokusu yayıldı. Dakikada 500 mermi yakan makineliyi çalıştırdı.

Can acısından ve heyecandan bütün ciğeri ile bağıra bağıra yakına gelmiş olan Yunan askerlerini biçmeye başladı.

GENERAL KONDULİS Çal yönünden ümidini kesti.
İki tümeniyle Haymana yönünü bir daha zorladı. Gırtlak gırtlağa bir savaş başladı. 8. Tümen birkaç saat içinde 900 erini kaybetti, 57. Tümen'in üç alay komutanı da yaralandı, 176. Alay'dan iki bölük, 131. Alay'dan iki tabur esir düştü.54 Savaş dolayısıyla bu birliklerin mevcutları çok azalmıştı ama birlik olarak esir olmaları herkesi şaşırttı ve çok üzdü.

8. ve 57. Tümenler, Haymana'nın 2 km. güneyindeki sırtlara çekildiler ve burada çılgınca direndiler. Çünkü bu sırtlardan ötesi Haymana, dolayısıyla Ankara'ydı.

Ağır kayıp Kondulis'i korkuttu. Taarruzları durdurdu, Kurmay Başkanına, "Etimiz dökülüyor.." dedi, "..hedefe ancak iskeletimiz varacak."
Yunan 3. ve 1. Kolordularının Çal Dağı ve Haymana güneyine taarruzları MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI'ndan gelen 31 Ağustos günlü ivedi mesaj üzerine Binbaşı Ekrem Bey, subay gönderme işi ile ilgili görevlilerle Aksaray'daki güvenli evde akşam üzeri buluştu.

Hemen konuyu açtı:

"Ankara acele 15 alay komutanı, 35 tabur komutanı, 150 yüzbaşı, 400 teğmen ve üsteğmen istiyor."

Yüzbaşı Rasim çıplak ayak ateşe basmış gibi inledi:

"Ooof! Ne çok subay kaybetmişiz."

Ekrem Baydar, "Ankara, gidecekler için yol parası da yollamış.." dedi, "..bu akşam faaliyete geçin."
"Baş üstüne."

GENERAL ANDREAS, ordunun emri üzerine batıya, Albay Kalinski'nin komutanı olduğu disiplinsiz 9. Tümen'i yollamıştı. Birinci Kolordu ile araları çok açıldığı için bazı birliklerini de bu boşluğa sürdü. Elinde ciddi taarruz yapabilecek güç kalmadı.

İki yan da topçu düellosuyla vakit geçirdi. 1. ve 12. Grup bu sayede dinlendi. Bitkin birlikler sıcak yemek yiyebildiler, temizlik yaptılar ve gece erkenden toprağa uzanıp uyudular.

Yüzbaşı Faruk bu fırsattan yararlanarak Nesrin'e mektup yazdı:

"Nesrin Hanım,

Karavana ve barut kokusu yaradı. Çok iyiyim. Bugün savaş yok. Savaş gürültüsüne o kadar alışmışız ki bu sessizlik hepimize tuhaf geldi. Siz nasılsınız? İşiniz başınızdan aşkın olmalı. Şehitlerimizi burada toprağa veriyor, yaralıları size yolluyoruz. Önümüzdeki yaz bu topraklarda gelincikler kan kırmızı açacaktır.
Şefkat ve ilginiz için size bütün gönlümle bir daha teşekkür ediyorum. Kalpağımı kıskanan çok. Nazara geldi. Geçen gün ateş hattına gitmem gerekmişti. Afacan bir mermi kalpağımın sağ yanını çizip geçti, küçük bir savaş anısı bıraktı. Başta suratsız Hasan, bütün doktorlara selam.

Allah'a emanet olun"
Mektubu ertesi günü yollayacak ama adresini bildirmeyecekti.
BU GECE Nesrin yine nöbetteydi. Sorumlu olduğu koğuşlar arasında koşturup duruyordu. Gönüllü hemşirelerden genç bir öğretmen de Nesrin'e canla başla yardım etmekteydi. Koğuştan çıkarken yardımcısına, "Niçin bütün öğretmenler gönüllü hemşire olmadınız?" diye sordu, "..Sayınız herhalde bu kadar değildir."

Genç öğretmen, "Haklısınız." dedi, "..daha kalabalığız. Ama bazı arkadaşlar gelmedi. Çünkü arkadaşlarımızdan birinin yakını bir din adamı var. Müslüman bir kadının yabancı erkeklere dokunmasının dine uygun olmadığını söylemiş. Arkadaşların da bir bölümü, 'demek ki bu iş dinimize uygun değil' deyip gelmediler."

Nesrin koridorda zıngadak durdu:

"Böyle düşünenler herhalde pek çok ki bizde bu hayırlı, güzel meslek oluşmamış. Diyelim ki hemşirelik gereği yapılan şeyler dince bir kusur. Ama biri bir insanın, bir milletin iyiliği, huzuru, yararı, hayrı için biraz kusur işlese, ne olur? Yüce Allah bunun bir özveri olduğunu takdir edemez mi? Böyle incelikleri kavramaktan uzak, olgun bir insandan daha mı katı? Bu güzel davranışı, bencillikten daha değerli, daha insanca, daha Müslümanca saymaz mı?"

Üzüntüyle baktı:

"..Bir insanın Allah'ı böyle sırf cezalandırıcı gibi görmesi ve yalnız kendini kurtarmaya çalışması ne kadar yanlış bir şey. Bu dar anlayış bazı Müslümanları çok bencil ve katı yapıyor. Bence Müslümanlık bu değil. Toplumun selameti, kişinin selametinden önce gelir. Neyse. Gel, yaralılara yardım etmek kusursa, biz güzel Allahımızın affına sığınarak kusur işlemeye devam edelim."

Öteki koğuşa girdi.
Ameliyattan yeni çıkmış bir yaralı "Su..." diye inliyordu. Koştu, nemli bir tülbentle yaralının dudaklarını ıslattı. Yaralı, birliğini biçen bir Yunan makineli tüfeğini, sürünerek yaklaşıp el bombasıyla susturmuş bir fedaiydi. Vücudunda ondan fazla kurşun yarası vardı. İŞ YÜKÜ çok artmış olan Kızılay, yakındaki üç katlı, geniş bir Ankara konağına geçmişti. Alt kat atölyelere ayrılmıştı. Ücretli ve gönüllü hanımlar sargı paketi hazırlıyor, asker çamaşırı dikiyorlardı. Orta kat da idari işlere ayrılmıştı. Son kat misafirhane olarak kullanılıyordu. Halide Hanım'ın cepheye gitmesi üzerine Kalaba'daki evin düzeni bozulmuş, Y. Kadri buraya taşınmıştı.

Karanlık basınca koyu bir sessizliğe gömülen Ankara'da Kızılay Merkezi aydınlar için bir sığınak oldu. Akşamlan üçüncü katın sofasında toplanıyor, bol çay içerek geç saatlere kadar cephe haberlerini konuşuyor, Türkiye'nin geleceğini tartışıyorlardı. Bu sohbetlere katılmak için zaman zaman Dr. Adnan Bey de gelip gece kalmaktaydı.

Bugün düşmanın Haymana'nın kapısına dayandığı, Yunan 7. Tümeni'nin Polatlı istasyonunu top ateşi altına aldığı duyulmuştu. Bir memur "Ordu dağılırsa, bir daha toparlananlayız" dedi. Yaşlı bir kızılaycı azarladı: "Sus! Ordu yenilebilir ama millet yenilmez."

Milli Mücadele'yi tükenmez, Kuvayı Milliyecileri iyimser yapan sır buydu işte. HERKES çadırına çekilmişti. Büyük çadırın altında yalnız Pal-lis'le Sariyanis kalmıştı. Uzaktan top sesleri geliyor, ufukta ara sıra top ışıkları çakıp sönüyordu. Albay Sariyanis, o kadar emek verdiği ve güvendiği planın adım adım çöküşüne tanık olmanın derin üzüntüsü içindeydi. Acıdan kararmış bir sesle, "Oyunu kaybediyoruz" dedi.

Pallis kızdı:

"Böyle konuşma! Senin de benim de ümitsizliğe kapılmaya hakkımız yok. Daha şansımız çok. Çaldağı düşünce neler olacağını biliyorsun."

Bir kurmay olarak çok iyi biliyordu elbette. Çaldağı düşerse Türk direnişi parçalanıp çökecek, iki gün sonra da Ankara kalesinde Yunan bayrağı dalgalanacaktı. Sariyanis baş ını önüne eğdi ve bunun için dua etti.
2 EYLÜLDE, orduya bağlı topçu birlikleri ile Üçüncü ve Birinci Kolorduların tüm topları sabah Çal ve Haymana kesimindeki Türk mevzilerini delice dövmeye başladılar. Savaşın on birinci günüydü. Mevziler cehenneme döndü. Havadan mermi yağıyor, havaya taş, toprak, silah ve insan parçaları uçuyordu. Bir saat sonra iki kolordu Çaldağı'nı ve Haymana'yı ele geçirmek azmiyle ilerledi. Çok yırtıcı bir savaş başladı.
GENERAL PAPULAS yaralıları ziyaret etmek için İnlerkatrancı'daki ordu hastanesine geldi. Hatır soracak, 'Ordunun Annesi', 'Ordunun Ablası' gibi kuruluşların anavatandan yolladığı sigaraları, şekerleri, küçük hediyeleri de yaralılara dağıtacaktı. Kaç zamandır yapmayı düşündüğü ama gerçekleştiremediği bu ziyaretin yaralıları çok memnun edeceğini umuyordu. Baş hekim ve doktorlarla birlikte büyük hastane çadırına girdi.

Panayot çok heyecanlıydı. Başkomutanı ayakta karşılamak istiyordu. Ama ayağı çok sancıdığı için başaramadı. Yatakta oturmaya çalışırken tüylerini diken diken eden bir şey oldu, protesto ıslıkları ve "terhis!" çığlıkları duyuldu. Bu acayip tepki birdenbire yayıldı.

Dev çadır öfkeli yaralıların çığlıkları ile doldu:

"Eve gitmek istiyoruz!"
" İngiliz petrolü için ölmek istemiyoruz!"
"Burda ne işimiz var?"
"Bizi eve yolla!"

Sonra daha pis sesler yükseldi:

"Yuh! Yuuh! Yuuuh!"

Askerler Başkomutanlarını yuhalıyorlardı. Panayot korku ve utançla taş kesildi. HER GÜN birkaç keşif, dolayısıyla bombalama uçuşu yapılıyordu.

Bugün Vecihi ile Basri uçtular. Keşif uçuşunun sonuna doğru güneybatıda uçan bir Yunan uçağı gördüler ve anlaştılar. Bombalarını atacak, sonra bu uçağın peşine düşeceklerdi. Bombaları önceden belirledikleri hedeflere attılar. Ağırlıktan kurtulan uçak rahatladı. Kıvrakça Haymana üzerinde bulunan Yunan uçağına döndüler. Yunanlı pilotlar çatışmadan hoşlanmıyorlardı. Bu pilot kaçamayınca çatışmayı kabul etmek zorunda kaldı. Ölüm turu denilen turlamalara başladılar. Dönerlerken rakibini uygun duruma düşürüp vuran galip gelecekti.

Türk ve Yunan askerleri bir yandan savaşmakta, bir yandan da başlarının üzerindeki bu ustalık savaşını izlemekteydiler.
Vecihi daha tecrübeli bir pilottu. Sabırla dönüyor, yükseliyor, alçalıyor, hızlanıyor, yavaşlıyor, Yunanlı pilotu açık vermeye zorluyordu. Birden bu fırsatı yakaladı, yıldırım gibi kayıp Yunan uçağının kuyruğu altına daldı. Basri tetikte bekliyordu. Makineli tüfeğini çalıştırdı.
Vurulan Yunan uçağı döne döne düşmeye başladı.

Askerler savaşmayı kestiler, Vecihi ile Basri için büyük tezahürat yaptılar:

"Yaşaaaaaaaaü!"

Yunan uçağı Ilıca vadisine çakılıp parçalandı.
Geri dönen Vecihi ile Basri bir zafer turu atıp Malıköy'e indiler. Olayı telefonla öğrenmiş olan havacılar ve meydan görevlileri pist başında bekliyorlardı. Sarmaşdolaş oldular. HAYMANA VE ÇAL DAĞI'ndaki acımasız savaş sürüyordu.

Haymana güneyinde Türkler çok çetin bir savunma yapmaktaydı. Yunanlılar Haymana'ya geçit bulamadılar.
Ama Çal'ı savunan iki Türk tümeninin direnci azalıyordu. Zaten ikisi de zayıftı. Kıyasıya savaş daha da zayıflatmış, tümenlerin mevcudu 500 askere düşmüş, bölükler subaysız kalmıştı. Bazı topların da mermisi bitmişti.56 İsmet Paşa, ihtiyatta tuttuğu 68. Alay'ı Haymana'dan Çal'a, bu iki tümene yardıma yolladı, sol kanattan 12. Grup Komutanı Halit Bey'e de, karargâhıyla birlikte hemen yola çıkarak Çal'daki iki tümenin komutasını üstlenmesini emretti. Halit Bey ancak ertesi sabah yetişebilirdi.

Çal Grubu, yoğun top ateşi altında ancak akşama kadar dayanabildi, akşam üstü sarsılmaya başladı. Bunu sezen Albay Valettas birliğini taarruza kaldırdı. 2. Tümen yarı aç ve yorgundu. Ama Çaldağı ele geçirilirse savaşın biteceğini uman askerler son güçleriyle ileri atıldılar. İki Türk tümeni saat 19.00'da dayanamayıp çözüldü.

Bütün yaralılarını alarak kuzeye çekilmeye başladılar. Bir mermi çukurunda, bir taşın arkasında, bir siper yıkıntısının altında oldukları için görülmeyip birlikte götürülemeyen yaralıları Yunanlılar esir almıyor, süngüleyip öldürüyorlardı.

2. Yunan Tümeni Çaldağı'nı işgal etti. Korkulan olmuş, Türk cephesi ikiye bölünmüş, yani yarılmıştı.
TÜMENLERİN çözülmesi ve Çaldağı'nın düşmesi Cephe karargâhında sinirleri gerdi.
Çekilen iki tümen ne yapıyordu?

Dağı işgal eden Yunan tümeni ne yana ilerliyordu?
İki soru da birçok tehlikeli sorunu içermekteydi. Bağlantı sağlanamadığı için hiçbir bilgi alınamamıştı. Zaman akmıyor, sanki damlıyordu.

Geç saatte Binbaşı Tevfîk Bey nefes nefese İsmet Paşa'nın odasına daldı. Şimdi haber gelmişti. Çekilen tümenler, Başkomutan'ın istediği gibi biraz geride durup yerleşmiş, sağdaki ve soldaki Gruplarla da değinti sağlamışlardı.
Çaldağı'nın kuzeyinde, dağın eteğinin 300 metre gerisinde cephe yeniden kurulmuştu. "Düşman tümeni ne yapıyormuş?"

"Çal'ı işgal etmiş ve durmuş efendim. Demek ki o da iyice yorulmuş."
Bu aşamada hiçbir birlik yorulduğu için durmaz, yarmayı derinleştirmek için ilerlerdi.

Heyecanlanan İsmet Paşa ayağa kalktı:

"Hayır, bence başka bir şey oldu. Ama hüküm verebilmek için yarını bekleyeceğim." Çal Dağı'nın elden çıkmasından sonra dağın biraz kuzeyinde kurulan yeni savunma hattı.

ABD'nin Atina Elçisi Mr. Hail, Savaş Bakanlığından aldığı bilgilere dayanarak Anadolu'daki durumu Washington'a gece şöyle bildirdi:

"Sakarya ırmağının kıyısında günlerdir süren savaş, Yunanlılardan yana dönmüşe benzemektedir. Yunanlılar birkaç gün içinde Ankara'ya varmayı ümit ediyorlar!"
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 23 Ağustos-13 Eylül 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:54

İNLERKATRANCI'da bayram havası esiyordu. Karargâh subaylarından kurulu amatör orkestra neşeli havalar çalmaktaydı. Büyük çadırın altındaki uzun masa ziyafet için hazırlanmıştı. Oturmak için Papulas'ı ve Veliaht'ı bekliyorlardı.

General Stratigos Papulas'ın çadırına girdi. Papulas, gaz lambasının hasta ışığında, ceketinin önü açık, masasında oturuyordu. Bir gün önceki tartışmayı unutturmak isteyen Stratigos dostça, "Veliaht Hazretleri de sofraya şeref vermek üzere.." dedi, "..sizi almaya geldim. Çaldağı'nın düşmesini kutlayacağız. Cepheyi yardık, Ankara yolu açıldı." Papulas şefkatle, "Oturun general, biraz konuşalım" dedi. Stratigos oturdu. Bugün hastanede protesto edildiği duyulmuştu. Onu anlatacağını sandı.

Papulas yüzünün terini sildi:

"Çaldağı gibi bütün çevreye egemen bir dağ elimize geçerse düşmanın dağılacağını ya da hızla Kızılırmak'a çekileceğini tahmin ediyorduk." "Evet. Askerlik fennince böyle olması gerekmez mi?"

Papulas önündeki iki telsiz mesajını Stratigos'un önüne itti:

"Okuyun! Bunlar, Birinci ve Üçüncü Kolordu Komutanlarımızdan gelen mesajlar. Dağı terk eden düşmanın biraz geri çekilip yerleştiğini, dağın kuzey eteğinde yeniden bir cephe kurduğunu bildiriyorlar."

Stratigos isyan etti:

"Fakat mümkün değil bu."

"Ama böyle. Dağı elde ettik ama düşman ikiye bölünmedi, dağılmadı, Kızılırmak'a doğru geri çekilmedi. Bilmediğimiz bir askeri anlayışla savaşıyor. Kolordulara savunmada kalmalarını emrettim. Çünkü yeniden savaşa başlamak için şimdi her şeyi bir daha değerlendirmemiz gerekiyor. Düşman Çaldağı'nın kuzeyinde kurduğu bu yeni cepheyi güçlendirecektir. Buna karşılık ordumuz bitik halde. Yalnız Çaldağı bize 4.000'den çok subay ve askere mal oldu. İkmal düzenimiz iflas etmiş halde. Ankara'yı işgal için ısrar etmenin felakete sebep olacağından çekiniyorum."

Gelen mesajları avcunun içinde ağır ağır buruşturup top yaptı ve fırlatıp attı:

"..Kısacası general, orduyu daha fazla zorlarsam, öyle anlıyorum ki, geri çekilecek gücü bile bulamayacağız."

Orkestra coşkuyla zafer marşını çalmaya başlamıştı. Stratigos yerinden doğruldu:

"Allah kahretsin! Şunu susturacağım..."

Papulas filozofça bir eda ile, "Bırakın.." dedi, "..sahte bir zaferle oyalansınlar. Raporlar gelince nasıl olsa gerçek anlaşılacak."
Stratigos oturdu. Gözbebeklerinin rengi bile solmuştu.

Papulas devam etti:

" İkinci Kolordu Kurmay Başkanı Albay Gavallias benim eski ya-verimdir. Akıllı ve dürüst bir askerdir. Savaşın geleceği hakkında ne düşündüğünü öğrenmek istemiştim. Anlamlı bir rastlantıyla bugün cevabını aldım. Bakın ne diyor."

Gavallias'ın mektubunu okudu:

".. 'Ordumuz düşmanın daha ilk savunma hattını ele geçirebilmek için kuvvetinin üçte birini kaybetti. Ankara'ya ulaşmak için kim bilir daha kaç hat var? Eğer savaşa devam edersek, anlaşılıyor ki generalim, ordunun geri kalanı da tamamen eriyecek ve siz, Ankara'ya tek başınıza girmek zorunda kalacaksınız'.
İfadesi hoyratça ama haklı. Gavallias bana her zaman gerçeği söylemiştir. Bugüne kadar otuz bin savaşçı kaybettik. Buna karşılık en fazla 20 km. ilerleyebildik. Ankara hâlâ çok uzakta. Gerçekçi olma saati çaldı dostum. Kabul edelim ki düşmanın taktiğini de, azmini de yenemiyoruz. Orduyu dinlendireceğim. Durumumuzu anlatan bir rapor yazarak Sakarya batısına geçmek için hükümetten izin isteyeceğim. Hazırlayacağım raporu götürür müsünüz?" Stratigos'un gözleri yaşarmıştı, titrek bir sesle, "Evet" dedi. Alkış sesleri duyuldu. Orkestra 'Kartalın Oğlu' marşına başlamıştı.

BATI CEPHESİ karargâhındaki kurmaylar ve Çal'a yakın birliklerin komutanları, bütün gece, dağı işgal eden Yunan tümeninin bu başarıyı tamamlamak için yeniden harekete geçmesini beklediler. Savaş sanatının gereği buydu. Kaygı içindeydiler. Çünkü Çaldağı'nın kuzeyinde yeni bir cephe kurulmuştu ama daha yeteri kadar güçlen-dirilememişti. Başkomutanla İsmet Paşa da beklediler. Başkomutan'ın uykuyla arası iyi değildi zaten. Ama kimi zaman yorgunluktan İsmet Paşa'nın gözleri kapanıp başı göğsüne düşer, tahta iskemlenin üzerinde otururken, üç-beş dakika kestirir, sonra silkinerek uyanırdı. Böyle anlarda Başkomutan, İsmet Paşa uyuyabilsin diye parmağını ağzına götürerek odadakileri sustururdu. Vakit ilerledikçe Kâzım Paşa'nın da içinin geçtiği oluyordu. Bu gece kimse gözünü kırpmadı. Düşman gece boyunca kıpırdamadan kaldı.

SABAH RAPORLARI durumu aydınlattı:

Çaldağı'nı ele geçiren tümen, dağı savunmak için durmadan siper kazmaktaydı. Öteki Yunan tümenleri de hareketsiz kaldılar. On ikinci günün sonunda Yunan ordusu, savunmaya çekilmişti. Tarih 3 Eylüldü.

General Papulas'ı çok iyi çözümlemiş olan İsmet Paşa hükmünü verdi:

"Papulas korkuya kapılıp fikren yenildi ve ordusunu durdurdu. Şimdi bir kazaya uğramadan savaşı sona erdirmenin yollarını düşünüyordur."

HAKLIYDI. General Papulas çadırına kapanmış, Savaş Bakanı aracılığı ile hükümete yollayacağı raporu yazıyordu.


Amacı savaşı hemen kesip orduyu Sakarya'nın batısına çekmekti. Ama pek çok olumsuzluğa yol açacağını iyi bildiği bu büyük kararın sorumluluğunu tek başına taşıyacak kadar safdil değildi. Askerce gereklerden anlamayan politikacılar adamı paramparça ederlerdi.

Hükümetin onayı ve izniyle geri çekilmek istiyordu.
İzin gelene kadar orduyu Sakarya'nın doğusunda oyalayacaktı.
MECLİS TELGRAFHANESİNE sabah raporu öğlene doğru geldi. Milletvekillerinin sabırsızlığını gören Hüsrev Bey şifresi çözülür çözülmez raporu kapıp komisyon odasına koştu. Çaldağı'nın düştüğünü belirten ilk madde milletvekillerini sersemletti. Devamını okusa durumun tehlikeli olmadığını Hüsrev Bey de anlayacaktı, milletvekilleri de. Ama çok telaşlanan milletvekillerinden biri korkuyla "Yani?" diye sordu. Hüsrev Bey'in iyi bildiği kurallara göre savaş yitirilmişti.

Raporun devamını okumadan, bu gerçeği yumuşatarak açıkladı:

"Kanaatimce savaşın birinci kısmını kaybetmiş bulunuyoruz."

Bu açıklama komisyon odasını dolduran milletvekillerinin büyük bölümünü çıldırttı:

"Ne diyorsun sen?"
"Kayıp mı ettik?"
"Kaybettik ne demek?"
"Bir dağ kaybetmekle savaş kaybedilir mi?"
"Zafere imanı olan biri böyle konuşmaz!"
"Zafere inanmayana aramızda yer yok!"
Zaferden başka hiçbir sonuca razı olmayan milletvekilleri zavallı Hüsrev Bey'in yakasına yapıştılar, tartaklamaya, itip kakmaya başladılar. Ortalık karıştı. Ankara Milletvekili Şakir Kınacı, "Sakarya'da tutunamazsak Kızılırmak'ta dövüşürüz, olmazsa Yeşilırmak'ta, o da olmazsa Fırat'ta" diye bağırıyordu.
Rapor masanın üzerinde kalmıştı.

Rapora göz atan Bolu Milletvekili Dr. Fuat Umay bir iskemlenin üzerine çıktı:

"Beyler durun! Yenilgi menilgi yok! Raporun devamını okuyorum."

Okudu.
Ortalık bu kez de sevinçten karıştı.
ÇALDAĞI bunalımını atlatan Türk ordusu rahatlamıştı. Birlikler bugünkü durgunluktan yararlanarak eksiklerini bütünlemeye baktılar. Temizlik yaptılar. Yeni gelen askerler yoğun eğitime alındı. Bazı askerlerin giysileri parça parça olmuştu. Bunlara çamaşır ve üniformaya benzeyen bir şeyler dağıtıldı. Çaldağı'ndaki düşmanın görüş ve ateşine açık mevziler berkitildi ve korunma hendekleri hazırlandı.
Yakın köyler dinlenen birliklere kazanlarla sıcak yemek yolladılar.

Çal kuzeyine yetişen Albay Halit Bey buradaki iki tümenin komutasını üzerine aldı. İsmet Paşa Halit Bey'in emrine bir tümen ile Topal Osman Ağa'nın 47. Alayı'nı da verdi. Bu kesim iyice güçlenmişti. Düşman taarruz ederse, çok yırtıcı bir direnişle karşılaşacaktı. Ama Yunanlılar hareketsiz kaldılar. Sadece keşif kollan arasında çatışmalar sürüyordu. Esir alınan Yunanlılar hemen "ekmek" diye yalvarıyorlardı. Subayların savaşmayan askerleri vurduklarını söylemekteydiler.

TEĞMEN ŞEVKET EFENDİ'nin güncesinden:

"Şehit Mehmet hattını Cephe komutanlığının emriyle 11. Tümen'e teslim ederek geri çekildik. Bakım için geride toplandık. Koca alayımız düşmanla on iki gündür pençeleşe pençeleşe neredeyse dolgun bir bölük kadar kalmış. Yeni erler geldi. Aralarında Büyük Savaşa katılmış yaşlılar ve sakallılar da var. Eğitim başladı. Durup dinlenmeden yeniden savaşa hazırlanıyoruz"

POLATLI İSTASYONU top ateşi altında olduğu için tren hayli uzakta durmuştu. Yükünü boşaltıyor, Ankara'ya götürmek için son çarpışmalar dolayısıyla sayısı çok artmış olan yaralıları bekliyordu.
Yeterli sedye ve araba yoktu. Bunun için yalnız ağır yaralılar sedye ya da arabayla taşınıyordu. Ötekiler yürümek zorundaydılar. Güney kanattan demiryoluna ulaşmak büyük sorundu. 50 km. yürümek gerekiyor, yaralı hızıyla bu yolu aşmak üç-dört gün alıyordu. Görenlerin yüreğini parçalayan bir yürüyüştü bu.

Yüzbaşı Faruk böyle bir yaralı kafilesini gördü. Karargâhta kafilenin halini anlatırken, gözleri yaşardı. Albay İzzettin Bey duygularını belli eden biri değildi.

Ama bu kez onun da gözleri doldu:

"Can düşmanımız yalnız yoksulluk değil ki Faruk Bey.

Birçok can düşmanımız var:

İngiltere, Yunanistan, İstanbul zihniyeti, cahillik, 31 Mart kafası, tembellik... Birini yenmek yetmez. Hepsini yenmeliyiz."

GELEN YARALILAR Ankara istasyonunda birikmeye başladı. Çünkü Ankara'da yaralıları yatıracak yer kalmamıştı. Sağlık Bakanlığı, Valilik ve Belediye çaresizlik içinde kıvranıyordu.

Olmaz gibi gelen bir öneri ortalıkta dolaşmaya başladı:

"Ağır yaralılar hastanelere, ağır olmayan yaralılar evlere!"

Olacak şey miydi bu? Mutaassıp halk buna razı gelir miydi? Ama bu sihirli söz hızla yayıldı ve benimsendi.
Meclis bu işi örgütlemesi için Dr. Rıza Nur'u görevlendirmişti. Birçok Ankaralı evinin bir odasını Sakarya gazilerine açacak, evlere yerleştirilen yaralılarla doktor milletvekilleri ilgileneceklerdi.

Herkesi titreten sorun çözülmüştü.
CEPHEDE Sünni, Alevi, Türk, Kürt, Çerkez, Abaza, Tatar, Boşnak, Laz, Pomak, Arap, kısacası bütün Anadolulular birlikte kan dökerlerken, işgal altında olmayan bütün şehirlerde de mitingler yapılıyor, camilerde toplanılıp zafer için dua ediliyor, mevlit okunuyor, aşiret ve derneklerden Meclis Başkanlığına her gün orduyu destekleyen telgraflar yağıyordu.62d Anadolu altı yüzyıldır ilk kez böyle bir birlik yaşamaktaydı.

Buna karşılık Yunan ordusunun Ankara'ya girmesini isteyenler de vardı. Bunlardan biri de yazar Ali Kemal Bey'di. Akşam bir İngiliz dostuyla konuşmuş, Yunan ordusunun Ankara yolunu açtığını öğrenmişti.

Bu yüzden pek neşeliydi:

"Demiştim sana, Ankara ordusu Yunanı yenemez. Yenemiyor işte. Yunan ordusu yarın öbür gün Ankara'ya girer, bu haddini bilmez serserileri yakalar. Çok da iyi olur. Bu kuru gürültü biter, başımızı dinleriz. İstiklal, hürriyet, milli and, milliyetçilik filan gibi iyi tınlayan içi boş laflarla vakit kaybetmez, tıpkı Yunanistan gibi İngiltere'ye bağlanırız. Her sorunumuzu çözecek tılsım budur." YUNAN ORDUSU kurmay kurulu toplanıp durumu bütün yönleriyle değerlendirdi. Ümide kapılmaya imkân kalmamış, oyun
kaybedilmişti.

General Stratigos sonucu şöyle özetledi:

"Yunan iradesi, M. Kemal'in iradesi önünde baş eğdi."

Daha ağır bir duruma düşmemek için ordunun nehrin batısına çekilmesi zorunluydu. Çekiliş sırasında Beylik Köprü kesimi büyük önem taşıyacaktı. Bu duyarlı kesimi iyice güven altına almak için yakındaki Türk birliklerinin daha geri atılmaları gerekiyordu. Ertesi gün Üçüncü Kolordu'nun bu kesimdeki Türk birliklerine taarruz etmesi kararlaştırıldı ve hedefler belirtildi. Cephede birikmiş yaralıların hızla Eskişehir'e gönderilmeleri kararlaştırıldı. 4 EYLÜL PAZAR sabahı, Üçüncü Kolordu taarruza kalktığı sırada, General Stratigos Papulas'ın raporuyla Eskişehir'e hareket etmişti. Oradan Bursa'ya geçecekti. Kral, Savaş Bakanı ve Genelkurmay Başkanı General Dusmanis Bursa'ya gitmişlerdi. Büyük ümitlerle geldikleri yoldan şimdi yenilgiyi haber vermek için geri dönüyordu. Türk ordusu ne pes ettirilebilmiş, ne dağıtılabil-miş, ne de Ankara işgal edilebilmişti. Cephe yarılamamış, kuşatılamamış, 15-20 km. toprağa karşılık ordunun üçte birinden çoğu kaybedilmişti. Yunan tarihinin en büyük, en donatımlı ordusu, yoksul Türk ordusuna yenilmişti. Ne acı bir olaydı bu!

Bundan daha da acı olan bir şey vardı:

İngiltere'nin ve Yunanistan'ın çıkarlarının güvencesi olan Sevr Antlaşması'nı Ankara'ya zorla kabul ettirmeye imkân kalmamıştı. İki yıldan fazla süren kanlı mücadele, onca emek, para, can, ümit ve hülya boşa gitmişti. Yol boyunca içinden ağladı.

TAARRUZA KALKAN Üçüncü Kolordu, ordunun belirttiği hedeflere varmayı başaramadı, sadece bir tümeni büyük kayıp pahasına biraz arazi kazanabildi.
Çaldağı'ndaki tümen, çevredeki Türk mevzilerine hâkim olmasına rağmen seyrek ve etkisiz top ateşiyle yetindi. Kolordusunun üçte ikisini kaybetmiş olan General Kondulis, tümenlerin çatışmaya yol açmasından kaçınıyordu. Taarruzun hiçbir anlamı kalmamıştı.

İSMET PAŞA 5 Eylül günlü emrinde, 'bundan sonra elden çıkacak her yerin kesinlikle geri alınmasını' emretmekteydi. Bu emir savaşın yeni bir döneme girdiğini gösteriyordu. İki hafta süren ağır ve kanlı savaştan sonra inisiyatif Yunan ordusundan Türk ordusuna kayıyordu.
Savaşın on dördüncü günü başladı.

Yunan Üçüncü Kolordusu bir gün önce ulaşamadığı hedefleri ele geçirmek için bugün yeniden taarruz ettiyse de istenilen sonucu alamadı. Eski hızı ve hırsı kalmamıştı. Öteki cephelerde de, keşif çatışmalarından, zaman zaman topçu düellosundan başka bir hareket olmadı.

Papulas boşuna kayıp verilmemesi için taarruzları durdurdu. Üç kolordu da, mevzilerini berkitip savunmada kalacaktı. Geri çekileceklerini ordudan gizliyor, birliklere yeni bir genel taarruz için dinlendirildikleri izlenimini vermeye çalışıyordu!

CEPHE KARARGÂHINDA telaş, heyecan, gürültülü geliş gidişler, tartışmalar, oflamalar yerini sükûnete bırakmıştı.
Binbaşı Kemal çeyrek saattir, gözlerini dikmiş, bir mucizeye bakar gibi durum haritasına bakıyordu. On savaşa bedel bir savaş yaşamışlardı.

Sonunda sessizliği bozdu:

"Yunan ordusunun savaş anlayışı sayı üstünlüğüne, yani kaba kuvvete dayanıyor. Güçlüyse yükleniyor, değilse çekiliyor. Askerlik sanatı açısından hiçbir incelikleri, buluşları ve yaratıcılıkları yok. Oysa askerlikte uygulanabilecek birçok imkânlar, yollar, seçenekler var. Sadece en basit ve kolay olanlarını kullanıyorlar. Bizim askerliğimiz çok farklı. Savaş sanatının bütün inceliklerinden yararlanıyoruz."

Binbaşı Tahsin saklı bir gururla gülümseyerek, "Haklısın.." dedi, "..bu sayede bizden çok güçlü olan düşmanı yendik. İlerde bu savaşın, uzmanlar tarafından her günüyle bir sanat eseri gibi inceleneceğine inanıyorum." Yeniden sustular.

Yaşanan olağanüstü sonucun söze gelir yanı pek azdı.
DÖRT YÜZ KİLOMETRE batıda, Demirci'de ise kıyamet kopuyordu. Halk çoluk çocuk sokaklara dökülmüştü.

Demircililer sevinçten ağlıyor, atların üzengilerini öpüyor, avaz avaz bağırışıyorlardı:

"Hoş geldiniz!!!"
"Var olunuz!!!"
"Aslanlar!!!"
Yunan askerlerinin Demirci ve çevresinden çekildikleri haberini alan Demirci Akıncıları dağdan inip dört hafta önce ayrıldıkları Demirci'ye geri Demirci Kaymakamı İbrahim dönmüşlerdi.

Ethem Bey Bu süre içinde dağdan dağa gezmiş, üşümüş, yanmış, aç kalmış, korkmuş, korkutmuş, Yunan askerleri ve Yunanlıların emrindeki çetelerle çatışmış, baskınlarda bulunmuş, halka moral vermiş, akıncılığın bütün gereklerini yerine getirmişlerdi.

Demirci bayram yeri gibiydi. Hükümet meydanında müftünün okuduğu güzel bir duadan sonra akıncılar ve halk evlere çekildi. Saçı sakalı iyice uzadığı için kimilerinin tanımakta güçlük çektiği Kaymakam İbrahim Ethem Bey odasına çıktı. İnsafsız işgalin yarattığı pek çok acı sorun birikmişti.

6 EYLÜL Salı günü Yunan ordusu bütünüyle hareketsiz kaldı. Savaşın on beşinci günüydü. Uzun katarlar ve konvoylarla Eskişehir ve Bursa'ya yollanan yaralıların çokluğu ve sefillikleri görenleri şaşkına çevirmişti. Bu acı durumun halka ve basına yansımaması için İzmir'e çekilen telgraflara sansür konuldu.

Bugün kaderin zehir gibi acı bir şakası olarak, İngiliz gazetesi Daily Telegraph'ta Kral Konstantin'in bir demeci yayımlanmıştı. Kral, 'bu kez M. Kemal'in ordusunu yok edeceklerini ya da büyük kısmını esir edeceklerini' söylüyor, demecini 'Ankara'ya gireceklerini' açıklayarak bitiriyordu.

Oysa Kral bu sırada Savaş Bakanı Teotokis ve Genelkurmay Başkanı Dusmanis'le birlikte General Stratigos'un ağzından Yunan yenilgisini dinlemekteydi. Kral için hazırlanmış büyük Bursa evinin salonundaydılar.

Kral bembeyazdı. İngiliz ataşemiliterine 5 Eylülde Ankara'da randevu vermiş olan Savaş Bakanının şakaklarından su gibi ter akıyordu. Papulas'dan M. Kemal Paşa'nın esir edilmesini isteyen General Dusmanis'in üzüntüden dudakları kabarmıştı.

Bugüne kadar Kral'a ve Genelkurmay Başkanına yeterli bilgi vermemiş olan ordu, birdenbire yenildiğini bildirmişti. Kapkara bir sessizlik çöktü üzerlerine.
General Stratigos Atina'ya geçmek için öğleden sonra Bandırmadan gemiye bindi, kimseyle konuşmamak için kamarasına kapandı.

MALTA İngiliz yönetimi A. Emin Yalman'a sağlığı dolayısıyla şehirdeki bir otelde kalması için izin vermişti. Otel büyük ve sessizdi. Hava sıcaktı. Gazetelerde bugün bir tek iyi haber yoktu. Bütün günü sıkıntı içinde geçti. Serinlemek için akşam dışarı çıktı. Ana caddede Diyarbakır Milletvekili Zülfü Tiğrel'e rastladı.

Zülfü Bey pek heyecanlıydı:

"Sana rastladığım çok iyi oldu. Bir şey söyleyeceğim. Söylemezsem çatlarım. Gel benimle."
Ahmet Emin'i elinden çekerek bir kahvenin üst katına çıkardı. Issız bir köşeye oturdular.

Sesini iyice kıstı:

"Az önce 16 arkadaşımız kaçtı."

"Ne diyorsun?"
Ahmet Emin'in küçük kara yüzü içinden aydınlanmış gibi parladı. Bu olay, kibirli İngilizlerin suratına inen ne güzel bir tokattı! Daha önce de iki kişi kaçmıştı. Kuş uçmaz diye övündükleri Malta delik deşik olmuştu.
Zülfü Bey kaçanların Kara Kemal Bey, valiler ve bu kafileye alınan Ali İhsan Paşa olduğunu açıkladı. Kaçaklar çok dikkatli davranmış, bir-iki kişi dışında kimseye açılmamışlar. Tek ihtiyatsızlık eden cimri Ali İhsan Paşa olmuş. Yanına alamayacağı bir kısım eşyasını bir gün önce satışa çıkarmış. Bu hal biraz şüphe uyandırmış ama üzerinde fazla durulmamış. Bugün de iki kat çamaşır, üstüste iki elbise ve en üste de pardösü giyerek dışarı çıkmış. "Akdeniz sıcağında perişan oldu tabii."

A. Emin Yalman, "Paşanın malı canından azizmiş" diyerek kahkahayı bastı. Neşeyle birer konyak söylediler.
Tricotti adlı İtalyan gemisi bir gün önce Valetta'nın Marca Siroco adlı küçük limanına gelip yükünü indirerek kaçakları beklemeye başlamıştı. Bugün ayrı ayrı şehre inen kaçaklar, heyecanlı olaylardan sonra, Sicilya'dan Malta'ya gelmiş olan Maltalı kaçakçının talimatı uyarınca, beşer beşer gemiye binmişlerdi.

Zülfü Bey açıklamıyordu ama gözcülük yaptığı anlaşılıyordu:

"Gemi 19.30'da hareket etti. Şu anda İtalya yolunda. Gece yarısına kadar kaçtıkları anlaşılmazsa, en hızlı savaş gemisi bile yetişemez, kurtulurlar."

Zindana dönmek istemiyordu. Birlikte yemek yediler. Gece Zülfü Bey zindana döndü, A. Emin Bey otele.
Zindan yöneticileri 16 kişinin kaçtığını gece sayımında anladılar ve İngiliz moru kesildiler. Malta Genel Valisi Lord Plumer'e kadar tüm yöneticiler ayaklandı. 02.00'de iki torpido kaçakları yakalamak için Akdeniz'e açıldı ve tabii bir sonuç alamadı. 16 kaçak sabaha karşı Messina yakınındaki sakin bir limana çıkacaktı. 7 EYLÜL savaşın on altıncı günüydü.

Gönüllü ya da seçilmiş müfrezeler, durumu anlamak için gece boyunca bütün cephede Yunan mevzilerine baskınlar yapmış, geceyi el bombası, silah ve boğuşma sesleri doldurmuştu. Yunanlılar mevzilerinde duruyorlardı. Ama çok duyarlı ve sinirliydiler.

Malta'da da İngilizler çok sinirliydi.
16 önemli sürgünü kaçırmış olmanın acısını kaçmayan sürgünlerden çıkarmak için şehirde kalma ve şehire inme izinlerini kaldırdılar. Nöbetçiler artırıldı. Daha rahat olan Verdala kışlasında kalanları, kötü Polverista kışlasına taşımak istediler. Verdala kışlasındaki-ler, suçsuzlukları kabul edilmiş sürgünlerdi, serbest bırakılacakken, İngilizlerin son dakikada karar değiştirmesi yüzünden Malta'da kalmışlardı. Aralarında nazırlık ve ordu komutanlığı yapmış kimselerin bulunduğu bu sürgünler, Polverista'ya taşınma kararma itiraz ettiler. Bunun üzerine İngilizler işi zora döktüler. Albay Galatalı Şevket Bey kendisini sürüklemeye yeltenen İngiliz erine tokadı yapıştırdı. Aynı şeyi İstanbul eski Merkez Komutanı Albay Cevat Bey de yaptı. Olaylar çıktı. Bu ikisi İngiliz küstahlığının kayda geçmesi için zorla götürülmeyi tercih etti, tepkiyi yeterli bulan ötekiler muhafızların gözetiminde Polverista'ya taşındılar.

Albay Mürsel Bey (Baku) öfkeden ağlayarak durup durup M. Kemal Paşaya sesleniyordu:

"Paşam, ne olur yen şu rezilleri!" Yunanlıları yenmek İngilizleri yenmek demekti.
BU SAATTE Atina'da Başbakan Gunaris, Dışişleri Bakanı Baltacis ve Maliye Bakanı Protopapadakis, büyük bir hayal kırıklığı içinde, General Stratigos'u dinliyorlardı.

General sözünü şöyle bağladı:

"Kısacası durum, ordunun raporundan daha ürkütücüdür. Karşımızda yeni, kararlı ve çok iyi yönetilen bir ordu bulduk."
Gunaris zor duyulur bir sesle, "Kısa zamanda nasıl yeni bir ordu kurabildiler." diye inledi, "..ordumuz nasıl oldu da yenildi?"

"Çözemediğimiz bir taktik ve yenemediğimiz bir irade ile savaştılar sayın Başbakan." "M. Kemal'in orduyu toparlayamayacağını sanıyorduk, yeni ayaklanmalar bekliyorduk. Yanılmışız. General Metaksas haklı çıktı. Sonunda bütün bir milletle karşı karşıya kaldık."

Protopapadakis, "Ordu geri çekilirse.." dedi, "..bu sefer de kendi milletimizle karşı karşıya kalacağız. Venizeloscular ayaklanacak, terhis bekleyen aileler sokağa dökülecek, parlamento karışacak."

Baltacis yaralı bir sesle cümleyi tamamladı:

"Lloyd George'un da güvenini kaybedeceğiz."

Stratigos telaşlandı:

"Ama böyle siyasi kaygılarla orduyu daha uzun zaman orada, düşman tehditi altında bırakamayız. Hükümet bir an önce bir karara varmalı ve bildirmeli. Gecikirsek ordumuz bir kazaya uğrayabilir. O zaman İzmir bile elimizden gider."

Protopapadakis korkuyla Başbakana "Ne yapacağız?" diye sordu. Ordu geri çekilirse, savaş hali devam edecek demekti. Böyle büyük bir ordunun ekonomik yükünü uzun süre nasıl taşıyacaklardı?

Gunaris General Stratigos'u ürperten bir cevap verdi:

"Bilmiyorum."

BASKINLAR gündüz de sürdü.
Yunanlılar yerlerinde duruyorlardı. Ama hava keşfi geriye doğru bir hareket olduğunu saptamıştı. Yaralılarını, ağırlıklarını ve yardımcı birimlerini Sakarya bat ısına geçiriyor, azar azar çekilmeye hazırlanıyor gibiydiler.

M. Kemal Paşa, Fevzi Paşa'ya telefon ederek, cephe sağ kanadına geçip düşmanın durumunu incelemesini, Cephe Komutanlığına da 'taarruz etmek için ön hazırlık yapılmasını' emretti. Kurmaylar çeşitli taarruz planları hazırlamaya başladılar.
KRAL KONSTANTİN Savaş Bakanı Teotokise, "Hükümet cevabını niçin geciktiriyor." dedi, "..ordunun çok zor durumda olduğu belli."

Gece raporun kopyasını bir daha okumuş, hiç uyumamıştı. Sesi bitik, yüz kasları çözülmüş gibiydi. Çıplak başı ter içindeydi. Dusmanis'i ve Teotokis'i görüşmek için sabah yeniden çağırmıştı. Bakan, "Bilemiyorum efendim.." dedi, "..yenilginin kamuoyuna nasıl açıklanacağını tartışıyor olabilirler. Açıkça yenildik diyemeyiz."

Dusmanis sertçe başını kaldırdı:

"Ne diyeceğiz?"
"Bütün gece bunu düşündüm.

Belki şöyle bir şey denebilir:

Sakarya Savaşının birinci dönemi sona erdi. Bu dönem ordumuzun zaferiyle sona ermiştir. Ordu kışı Sakarya'nın batısında geçirecektir. Böyle bir şey."

Dusmanis yüzünü buruşturdu:

"Ama ordu gerçekten Sakarya'nın batısında kalmalı. Yoksa hem yenildiğimiz anlaşılır, hem bütün siyasal avantajlarımızı kaybederiz."
"Doğru."

Bu sırada Atina'da, gerçekten Teotokis'in formülüne benzer bir açıklama geliştirilmekteydi. Ama İngilizleri kısa bir süre için bile kandırmak imkânsızdı. Black Jumbo gelişmeleri aksatmadan Harington'a bildiriyordu.
FEVZİ PAŞA saat 19.00'da sağ kanada geldi. Kâzım Özalp'i 1063 rakımlı tepedeki komuta yerinde buldu.
Bu tepeden, batarya dürbünüyle düşman cephesi ve Kavuncu köprüsüne kadar cephe gerisi rahatça gözleniyordu. Fevzi Paşa dürbünle durumu uzun uzun inceledi. Gerçekten Yunan ordusunda geriye doğru sessiz bir hareket gözleniyordu. Albay Kâzım Bey, "Birkaç gündür böyle Paşam.." dedi, "..bence harekete geçme zamanı geldi."

Fevzi Paşa da aynı kanıya varmıştı:

"Taarruza geçmemiz için öneride bulunacağım. Bakalım İsmet Paşa ne diyecek? Ordunun genel durumunu en iyi o biliyor."

GENELKURMAY BAŞKANI'nın taarruz önerisi gece yarısından sonra Cephe karargâhına ulaştı. İsmet Paşa da Başkomutan ve Fevzi Paşa gibi düşünüyordu ama bazı kaygıları vardı. Asım Bey'e, "Zafere çok yakınız ama takatimizin de sonundayız." dedi, "..ancak bir taarruz yapabilecek kadar canımız var. Topçu cephanemiz uzun bir savaşı karşılayacak düzeyde değil. Bu yüzden düşmanın çekileceğine kesin kanaat getirmeden, orduyu taarruza kaldırmayı doğru bulmam. Savaşı bu noktaya kadar çok güzel getirdik. İyi donatılmış, bizden kalabalık, topçusu zengin, hırslı ve iyi dövüşen bir orduyu ezdik, taarruz azmini kırdık. Bu sonucu tehlikeye atmamak için ihtiyatlı davranmalıyız."

Şimdilik sol kanattan üç tümenin ve 11 ağır topun yola çıkmak için hazır tutulmasını emretmekle yetindi.
8 EYLÜL günü sabaha karşı Sakarya kesiminde yağmur başladı.

Türklerin rahmet diye sevinçle karşıladığı yağmur, Yunanlılar için felaket habercisiydi.
Üç gündür hükümetten cevap alamamış olan Papulas zaten çok gergindi. Savaş Bakanının bir telgrafına gücenmiş, görevden alınmasını istemiş, iki gün çadırdan çıkmamış, ancak Bakanın kesin ricası üzerine görevine devam etmeye razı olmuştu.73a Yenilgi herkesi aşırı duyarlı yapmıştı. Yağmurun ince ince ve sürekli yağması sinirlerini iyice bozdu. Toprağı örten toz tabakası kaygan çamura dönüşmeye, kabak lastikli kamyonlar patinaj yapmaya başlamıştı.

Ani bir kararla Savaş Bakanını atlayıp doğrudan Başbakan Gunaris'e telgraf çekerek hükümet cevabının çabuklaştırılmasını istedi.
Bu saatte hava güney İtalya'da pırıl pırıldı.

16 kaçak, Basri Bey ve Maltalı kaçakçı, bir feribotla Messina boğazını geçip İtalyan çizmesinin burnundaki Reggio limanına gelmişlerdi. Maltalının önceden anlaştığı gümrükçüler pasaportsuzlara zorluk çıkarmadılar. Hiç vakit geçirmeden trene binildi. Ertesi gün Roma'da olacaklardı.

İstanbul'da ise harika bir sonbahar günü yaşanıyordu bu sırada. Hava serince, deniz mavi pusluydu. Karşı kıyı akılda kalmış bir rüya parçası gibiydi.

Ama İngilizler bu güzelliği görecek durumda değillerdi. Black Jumbo Türklerin karşı taarruza hazırlandığını bildirmiş, ayrıntı da vermişti. 'Türk başarısının İstanbul'da yaratacağı yankıdanA açıkçası Türk coşkusundan çekinen General Harington, alınması gerekli ve mümkün önlemleri görüşmek için kurmaylarını, General Marden'i, Albay Maxwell'i, haberalma şeflerini Harbiye'deki odasında topladı.

Türklerin yenileceğini tahmin eden Albay Maxwell taarruza hazırlandıklarını öğrenince şaşırdı:

"Nasıl olur?"

General Marden, "Şaşırmakta haklısınız.." dedi, "askeri kuramları altüst eden bir savaş bu. Hiçbir tahminimiz tutmadı. Türk ordusunun uyguladığı karmaşık savunma yöntemini çözemedim."

İngiliz Genelkurmayı da çözemeyecekti. Görüşme başladı.
Toplantıya katılanlar, Black Jumbo'nun verdiği bilgileri öğrenmişlerdi. İçlerinden biri, bu gizli bilgilerin General Papulas'a ulaşmasını sağlayacaktı. SAKARYA'da yağmur sürüyordu.

Başbakanın cevabı şaşırtıcı bir hızla akşam geldi. Gunaris Papulas'a, 'siyasi fikirlerin etkisinde
kalmaksızın, yalnız askeri yararları göz önünde tutarak karar vermesini' bildirmişti.
Cevap Papulas'ı yatıştırdı. Yağmur yolları geçilmez hale getirmeden ve orduyu ezdirmeden,
Sakarya'nın batısına çekebilirdi artık. Çekiliş tarihini ve düzenini saptamak için kurmay
kurulunu toplantıya çağırdı.

Yağmurun başlaması bütün orduyu ürkütmüştü.
İSMET PAŞA ve kurmayları da toplanmış, gruplardan gelen keşif raporlarını değerlendiriyorlardı. Birlikler bütün gün taarruz ve baskınlarla Yunan mevzilerini yoklamayı sürdürmüşler, hayli esir ve ganimet almışlardı. İki de hava keşfi yapılmış, Yunan ordusunun çekilmeye hazırlandığı anlaşılmıştı.

İsmet Paşa talimat bekleyen üç tümenin ve ağır topların, hava karardıktan sonra yola çıkarılmalarını emretti. Taarruz hazırlığı Yunanlılarca anlaşılmamalıydı. Hâlâ Türk ordusundan daha güçlü olan Yunan ordusuna öldürücü bir darbe vurmak için taarruzun baskın özelliğini taşıması çok önemliydi.

Asıl taarruz Beylik Köprü kesimine, Yunan sol kanadına yöneltilecekti. Öteki grupların görevi cephelerindeki birlikleri gösteriş taarruzlarıyla oyalamak, tutmaktı. Düşman ordusunu yıpratacak ve Beylik Köprü kesimine takviye göndermelerini engelleyeceklerdi. Plan Yunan ordusunu öncelikle kaçmaya zorlamayı ve Sakarya'ya dökmeyi amaçlıyordu.

Akşam yemeğini kurmaylarıyla birlikte yedi. Çok neşeli bir yemek oldu. Kemal Binbaşı bileneşeliydi.
İSTANBUL çıkışlı çok gizli telsiz mesajı, Yunan ordu karargâhına, İsmet Paşa kurmaylarıyla neşe içinde yemek yerken geldi. Güvenilir kaynak, 'Türklerin taarruza hazır olduklarını' bildiriyordu. Düşmanın Üçüncü Kolordu'yu geri atarak ikmal yollarını kesmek istediği anlaşılmaktaydı. Bu bilgi panik yarattı. Sakarya batısına çekilmeden önce bu büyük tehlikeyi önlemek gerekiyordu.

General Papulas kolorduları şu cümleyle başlayan telaşlı cephe emriyle alarma geçirdi:

" İnanılır kaynaklardan öğrenildiğine göre Türkler, Üçüncü Kolorduya karşı pek fazla kuvvet toplamıştır..."

Aslında Türkler daha kuvvet toplamamışlardı ama Black Jumbo böyle bilgi vermişti. Papulas'ın emrine göre Üçüncü Kolordu ne pahasına olursa olsun direnecek, Birinci ve İkinci Kolordular ise Türk taarruzunun hızını kesmek için karşılarındaki Türk birliklerine taarruz edeceklerdi.

Türk taarruzu, bir İngilizin Yunan dostluğu ya da Türk düşmanlığı yüzünden, baskın olmaktan çıkmıştı.
Emri alan Yunan birlikleri hazırlığa giriştiler.

General Andreas ordu emrini 'ümitsiz bir çığlık' olarak değerlendirmişti. Ordu, İkinci Kolordu'nun da taarruz etmesini istiyordu ama İkinci Kolordu bitikti. Türkler karşısında çok tehlikeli durumlara düşebilirdi. Orduya başka bir çözüm tarzı önerilmeliydi. Tümen komutanlarını toplantıya çağırdı.

ÜÇ TÜMEN ve ağır toplar, karanlık basar basmaz kuzeye doğru yürüyüşe geçtiler. Yağmur yağıyordu.
Çarıklar eskiyip atıldığı, yenileri de gelmediği için askerlerin çoğu çıplak ayaktı. Yorgunluktan, uykusuzluktan, sıcaktan hepsi zayıflamış, avurtları çökmüştü. Islana ıslana, su dolu çukurlara, çamurlara bata çıka ama neşeyle yürüyorlardı. Çünkü taarruz edeceklerini duymuşlardı. Yarı çıplak birliklere bir heybet, hepsinin yürüyüşüne bir çalım gelmişti. Son iki hafta anlat ılamayacak kadar yaman geçmişti. Ne kadar yaman geçtiğini Sakarya gazilerinden başka hiç kimse kestiremezdi. Şimdi taarruz sırası onlardaydı.

Bunun ne harika bir duygu olduğunu da yalnız Sakarya gazileri bilebilirdi.
İSMET PAŞA yemekten sonra geldi.

Durumu gülerek özetledi:

"Papulas geri çekilmek istiyor ama bunu uygulayabilecek kadar cesur değil. Kendisine yardımcı olmamız gerekiyor."

Gülüştüler.
"..Bu amaçla sağ kanada gizlice yeteri kadar kuvvet ve top toplamaktayım. Öbür gün taarruz edebiliriz."
Başkomutan, "Yarın öğleden sonra Mürettep Kolordu karargâhına gidelim.." dedi, "..Fevzi Paşa da orada. Ayrıntıları konuşuruz." "Baş üstüne."

Onca kaygı, korku, karabasan dolu günlerden sonra bu inanılmaz aşamaya gelinmiş olması Halide Edip Hanım'ın içini kamaştırmıştı. Komutanları gözden geçirdi. Hepsi çok sakindi. Coşkusunu paylaşacak birini aradı. Genç yaver Muzaffer Kılıç ile göz göze gelince, aradığı yoldaşı bulduğunu anladı. İkisi tuttukları gözyaşlarını bıraktılar.

İSTANBUL Basın Derneği'nin Ayasofya Camisi'nde Sakarya şehitleri için düzenlediği mevlit sona ermiş, duaya geçilmişti. Cami her soydan binlerce İstanbullu ile doluydu. Günlerce gazetelerde ilan edilerek herkesin çağrıldığı mevlide hanedandan yalnız Veliaht Abdülmecit Efendi ile şehzade Ömer Hilmi Efendi katılmıştı. Saraydan, hükümetten, Hürriyet ve İtilaf Partisi'nden, dinci derneklerden ve işbirlikçi gazetelerden kimse yoktu. Cemaat duahanın Allah'a her yakarışına aminlerle katılıyordu.

Duahan, "Sakarya boylarında Türklere karşı harp eden düşman askerlerini Kahhar isminle kahreyle ya Rabbi!" diye yakarınca, içi acıyla dolu binlerce kişi birdenbire çığlık çığlığa, ağlayarak infilak etti:

"Amiiiiiiiin!"

Camiyi aydınlatan yüzlerce yağ kandilinin alevi, binlerce çığlığın rüzgârından etkilenerek cezbeye gelmiş gibi titrediler.
İngiliz ve Yunan ajanları mevlidi izliyorlardı. Halkın biriktirdiği kin ve öfkenin büyüklüğünü
görünce renkleri uçtu.

İKİNCİ KOLORDU'ya bağlı 5. Tümen komutanı Albay Trilivas, 13. Tümen Komutanı Albay Digenis, Süvari Tugayı Komutanı Albay Nikolaidis gece yarısından sonra gelebildiler. Generalin çadırında toplandılar. Toplantıya kolordu bağlı birliklerinin komutanları da katılıyordu. Kolordu Kurmay Başkanı durumu ve ordu emrini anlattı.

Albay Digenis itiraz etti:

"İmkânsız. Kendimizi savunabiliriz ama taarruz edebilecek halde değiliz. Bazı askerlerim sırf karınlarını doyurmak için esir düşmeye çalışıyorlar. Şunu da söylemeliyim. Alay komutanlarımdan Albay Plastiras açıkça Kral Hazretleri'nin aleyhinde konuşmaya başladı." General Andreas Albay Plastiras'ı tanıyordu. İyi bir komutan olduğu söylenen bu sert, kaba albay Venizeloscu gizli 'milli savunma' örgütünün önemli yöneticilerindendi. Demek ki ordudaki Venizeloscular seslerini yükseltmeye başlamışlardı. Çözülme genişlemeden bu savaşı bitirmek gerekiyordu.

Albay Trilivas da taarruz etmekten çekindiğini söyledi. Tümeni çok zayıflamıştı. Süvari Tugayı'nın durumunu konuşmadılar bile. Feci olduğunu hepsi biliyordu.

Andreas, "Biz de bu sebeplerle şöyle bir çözüm düşündük." dedi, "..Kolordumuz hızla batıya hareket ederek öteki iki kolordumuzun arasında yer almalı. Üç kolordu biraraya gelince savunma gücümüz artar. Yoksa ya nehire döküleceğiz ya da ikmal yollarımızdan kopup bozkırda mahvolacağız. Eğer açıkladığım çözümü uygun görüyorsanız, orduya önermeyi düşünüyorum. Ne dersiniz?"

Komutanlar çözümü duraksamadan kabul ettiler.
"Teş ekkür ederim."

General Andreas öneriyi sabah orduya yolladı. Ordunun bu makul öneriyi kabul edeceğini düşünerek, zamandan kazanmak için kolordunun ağırlıklarını da batıya doğru yola çıkardı.

Savaşın on sekizinci günü başlamıştı:

9 Eylül.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 23 Ağustos-13 Eylül 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:55

TEĞMEN ŞEVKET EFENDİ'nin günlüğünden:

"14 saat süren sıkı ve zahmetli bir yürüyüşten sonra sabahleyin Karapınar'a geldik ve Mürettep Kolordu'nun emrine girdik. Yağmur dindi, hava açtı. 23. Tümen de geldi. İkimiz ve 1. Tümen Dua Tepe'ye taarruz edeceğiz.

Araziyi inceliyor ve yarınki savaşa hazırlanıyoruz. Asker sevinç içinde'. MALTA KAÇAKLARI saat 10.00'da dağınık olarak Roma garına indiler. Basri Bey iyi bir hazırlık yapmıştı. Heyecanlı kaçakları, göze çarpmamaları için önceden belirlediği üçüncü sınıf otellere ve sönük pansiyonlara dağıttı. İngiliz Gizli Servis ajanlarının kaçakları, özellikle İtalya'da aradıkları muhakkaktı.

Ankara Temsilciliği Anadolu'ya geçeceğini belirten Ali İhsan Paşa'yı paraca destekledi. Kaçaklara uydurma isimlerle pasaport alabilmek için çalışmaya başladı. Kaçaklar Almanya'ya geçecek ve izlerini kaybettireceklerdi. Ali İhsan Paşa ise kılık ve kimlik değiştirip bir süre uygun gemi bekleyecek, 19 Eylül günü Bari'den bir İtalyan gemisine binerek Kuşadası'na çıkacak ve Ankara'ya gelecekti.

FARUK'un yolladığı kısacık mektup Nesrin'i çok mutlu etmişti. Her boş kaldığında okuyor, her seferinde mektuba gönlünce yeni anlamlar yüklüyordu. Çok çabalamış, Faruk'un adresini öğrenmeyi başaramamış ama bu durum mektup yazmasına engel olmamıştı. Her gün küçük mektuplar yazıp biriktiriyordu. Yollayamayacağı için içinden geldiği gibi sesleniyor, denetsiz yazıyordu.
Bugün evdeydi. İzin günüydü. Bebek bekleyen Vediaya yardım etti biraz.

Sonra odasına çekilip günlük mektubunu yazmaya oturdu:

"Faruk,
Bugün cuma. Evdeyim. Aklım ve yüreğim sende.."

BUGÜN Ankara'nın yine hareketli günlerinden biriydi. Yeni bir asker kafilesi cepheye uğurlanacaktı. Halk, orduyu durmadan yeni can ve kanla besliyordu.

Çarşı bayraklarla donatılmıştı. Alay Hacıbayram'da toplandı. Kurbanlar kesildi. Milli ordunun üniformasız, postalsız, palaskasız, kütüksüz, matarasız, yemek torbasız, sırt çantasız askerlerine halk alışmıştı, hiç gocunmuyordu artık. Kendileri de yoksuldu, ordu da. Birbirlerine yakışıyorlardı.

Camiden namazgaha gelindi. Alayı burada binlerce Ankaralı karşıladı. Aralanıp aralarına aldılar. Birlikte cuma namazı kılındı. Namazdan sonra zafer için dua edildi, birleştirici konuşmalar yapıldı, şiirler okundu. Yeni askerler davul zurna eşliğinde şehirde bir yürüyüş yaptıktan sonra istasyona geldiler. Alkış ve dualarla cepheye yolcu edildiler.

GENERAL ANDREAS'ın önerisi ordu karargâhına ulaştı ve büyük tepki yarattı:

"Hayır! Bu asla olamaz! Andreas delirmiş."

Albay Bernardos General Andreas'ı korumaya çalıştı:

"Sadece bir öneride bulunuyor. Ne var bunda?"
"Öyleyse neden ordunun cevabını beklemeden ağırlıkları yola çıkarmış?" "Vakit kazanmak için diyor ya."

Sarıyanis bağırmaya başladı:

"Hayuıır! Orduyu bir oldubittiye getirerek geri çekilme önerisini kabul ettirmeye çalışıyor. Çünkü taarruz etmekten korkuyor. Önce Kral Eskişehir'den Bursa'ya kaçtı. Şimdi de kardeşi cepheden kaçmak istiyor."
Bernardos öfkeyle çadırı terk etti. Pallis ve Sariyanis yalnız kalmışlardı. Sariyanis, "Şu generale aşağılayıcı bir cevap verelim" dedi.

Pallis başını salladı:

"Komutan imzalamaz."
"Ben başka kâğıtların arasına koyup imzalatırım."
Az sonra bunu başaracaktı.
TÜMENLER kendilerine ayrılan kesimlere yerleşiyor, birlikler ile Kâzım Özalp'in komuta yeri arasına telefon hatları döşeniyordu. Tepenin üzerinde, komutanlar ve görevliler için küçük siperler hazırlanmıştı. Bu tepeye savaştan sonra Zafer Tepe adı verilecekti. Başkomutanın karargâh treni öğleden sonra Polatlı yakınındaki yarmada durdu. Başkomutan, İsmet Paşa ve Albay Asım Bey otomobille Zafer Tepe'ye geldiler. Fevzi Paşa ve Albay Kâzım Bey'le toplanıp konuştular. Başkomutan taarruzun ertesi sabah başlamasını onayladı. Büyük satrancın son aşamasına gelinmişti.


Kâzım Bey, 1. Tümen Komutanı Abdurrahman Nafiz Bey'i, 17. Tümen Komutanı Nurettin Bey'i, bu taarruz için Mürettep Kolordu emrine girmiş olan 15. Tümen Komutanı Şükrü Naili Bey ile 23. Tümen Komutanı Ömer Halis Bey'i Zafer Tepe'ye davet etmişti.84 Büyük komutanların burada olduğunu görmek hepsini heyecanlandırdı. Büyük komutanlar da Sakarya Savaşı'nın bu gazi komutanlarını görmekten mutlu oldular. Bu komutanlar savaş başladığından beri kimbilir kaç kez ölüp ölüp dirilmişlerdi. Kucaklayarak başarı dilediler. Komutanlar zafer sözü verdiler, Albay Kâzım Bey'den gerekli emirleri alıp hızla birliklerinin başına döndüler. Yapacak o kadar çok işleri vardı ki. Bütün gece uyumayacaklardı. Başkomutan ve arkadaşları Fevzi Paşa'yı da birlikte alarak, Kâzım Bey'i bin türlü uğraşla baş başa bırakıp karargâh trenine döndüler. Başkomutan, Fethi Okyar'ı davet etmişti. Akşam yemeğinde o da bulundu. Pek çok konu vardı ama pek az konuşuldu. Hepsinin aklı yarınki büyük günde idi.

GENERAL PAPULAS'ın mesajı İkinci Kolorduya gece geldi:

"Mevzilerinizi terk etme planınız beni şaşırttı. Kolordu, her ne olursa olsun mevzilerinde kalacak ve Türkler taarruz ettiği takdirde, karşı taarruza geçecektir. Karar vermeye yetkili kişi, ordu komutanı olarak yalnız benim. Geri çekilme hakkındaki bütün emirlerinizi iptal ediniz."

Albay Gavallias, "Komutan ceza olarak beni de görevden almış.." dedi, "..yerime Albay Nikolaidis'i atamış."
Acele karar, kaba üslup, Gavallias'ın değiştirilmesi General Andreas'ın onurunu kırmıştı. Ayağa kalktı, Gavallias'a, "Ağırlık kollarını geri çağırın." dedi, "..sonra da görevinizi Albay Nikolaidis'e devredin!"

Çadırdan çıktı.
Serin bir yayla gecesiydi. Çevreye baktı. Kaç uygarlığı emzirmiş olan bu uçsuz bucaksız Anadolu yaylasında ne kadar anlamsız olduklarını, ne kadar küçük kaldıklarını düşündü:

Ne arıyorlardı bin yıllık Türk yurdunun ortasında?
SAVAŞ son birkaç gün yavaşlamıştı ama hiç durmamıştı. Bugün de hava kararır kararmaz bütün tümenlerin keşif kolları düşmanın son durumunu öğrenmek için yine baskınlara başladılar. Düşman yerindeydi.
Beylik Köprü kesiminin savunmasını, 7. Tümen'i de emrine alan Üçüncü Kolordu Komutanı General Polimenakos üstlenmişti. Yunan ordusunun bir felakete uğramadan çekilebilmesi Beylik Köprü'nün son âna kadar elde tutulmasına bağlıydı. General Polimenakos Dua Tepe, Kartal Tepe ve Karadağ'daki birlikleri kesin savunma yapmaları için uyardı. Cephe gerisine yeterli cephane yığıldı. Mevziler berkitildi. Nöbetçiler artırıldı. Türk komutanlar bu önlemleri fark etmişlerdi. Taarruz hazırlıklarını gece ve gizlice yapmışlardı. Durumun fısıldandığını bilmedikleri için düşmanın, bu hazırlığı nasıl olup da sezdiğine ve korunma önlemleri aldığına şaşıyorlardı.

İleri mevzilerdeki Yunan askerleri silahları kucaklarında beklerlerken, ilk taarruz dalgasını oluşturan Türk birlikleri de, sessizlik içinde taarruz çıkış mevzilerine yanaşıp yerleştiler, namaz kılıp subayları ve arkadaşlarıyla helalleştiler, silahları kucaklarında sabahı beklemeye başladılar.

Üç tümende de, taarruza katılmayacak olan postalar, aşçılar, iaşe erleri, borazanlar, sakalar, nazlarının geçtiği arkadaşlarına, çarşıya çıkacaklarmış gibi ganimet ısmarlıyorlardı:

"Ben iyi bir palaska istiyorum."
"Bana gümüş tütün tabakası."
"Bana sağlam bir pantolon!"
"Güzel bir saat isterim, tamam mı?"

Kel Zeynel de takımının çavuşuna sokuldu:

"Çavuşum, bunlar unutur, sen bana sağlam bir çarık getir, he mi?"
Millet güldü.
"Ülen Yunanda çarık ne arar? Çizme istesene." Zeynel'in hevesi kaçtı, "Öyleyse kalsın" dedi. "Neden ki?"
"Ben çarıktan başka şey giyemem, giysem yürüyemem, susuzluktan yanarsınız valla."

İKİNCİ KOLORDU'nun cevabı Albay Pallis ve Albay Sariyanis'i, gece harekât çadırında, konyak içerlerken buldu. General Andreas İkinci Kolordu Komutanlığı'ndan alınmasını istemekteydi. Sariyanis sevindi.

Telgrafın devamını okuyan Pallis'in yüzü karışmıştı:

"Sevinmekte acele ettin."
"Neden?"
"Andreas'la birlikle yeni Kurmay Başkanı Nikolaidis, Kolordu Topçu Komutanı, Kolordu İstihkâm Komutanı da istifa etmişler."

Sariyanis kadehini yere vurdu:

"Hayvanlar!"
Komutanın Andreas'ın istifasını kabul etmesi belki sağlanabilirdi. Ama bu toplu tepki işi bozmuştu.
Papulas istifaları reddedecekti.

10 EYLÜL Cumartesi sabahı paşalar, Fethi Okyar ve karargâh kadroları, erkenden Zafer Tepeye geldiler. Halide Onbaşı da gelmişti. Albay Asım Bey Halide Edip Hanım'ı akşam onbaşılığa yükseltmiş, koluna kırmızı şeridi takmıştı. Artık Halide Onbaşı diye anılacaktı. Savaşın on dokuzuncu günüydü.

Çoğunun gece gözünü kırpmadığı belli oluyordu. Dua Tepe sis altındaydı. Sis giderek gevşedi ve açıldı. Tepe göründü. İki hörgüçlü, yumuşak çizgili, Sakarya nehrine paralel uzanan, uçuk bakır renkli bir dağdı. Düşmanın Dua Tepe'nin çevresindeki mevzilerini çok iyi berkitmiş olduğu görülüyordu. 1., 15. ve 23. Tümenler Dua Tepe'ye, 17. Tümen Kartal Tepe'ye taarruz edecekti. Bu iki tepeyi bugüne kadar çok iyi savaşmış olan 7. Yunan Tümeni savunacaktı. Kâzım Bey'in emriyle, saat 07.30'da Türk topları önce tanzim, sonra da tahrip ateşine başladılar. Dua Tepe mevzilerinin üzerini ateş ve duman kapladı.

Askerler çok keyiflendiler:

"Yaşaaa topçubaşı!"
Albay Platis'in 7. Tümeni'nin subay ve askerleri, ordunun güvenliği için kesin olarak direnmeleri gerektiğini iyi biliyorlardı ve çok sıkı hazırlık yapmışlardı. Türklere geçit vermemeye kararlıydılar.

BAŞKOMUTAN'ın üstü açık bir otomobille aralarından geçip Dua Tepe'ye doğru gitmesi, cephe gerisindeki birlikleri heyecanlandırdı:

"M. Kemal Paşa mıydı geçen?"

Evet, geçen oydu, cepheye gidiyordu. Asıl heyecanı, Başkomu-tan'ı yanıbaşlarında gören ağır bataryaların komutan ve erleri yaşadılar. Başkomutan Zafer Tepe'den gördüğü kilit yerleri ateş altına aldırdı.
Türk ordusunun mermi hovardalığı uzun sürmedi. Saat 08.30'da top ateşi kesildi ve üç Türk tümeni büyük bir uğultu içinde taarruza kalktı. 1. Tümen solda, 15. Tümen ortada, 23. Tümen sağdaydı.
Tam bu saatte merkezdeki ve sol kanattaki öteki Türk Grupları da taarruza geçmişlerdi.
Yunanlılar hazırlıklı oldukları için bu taarruzlar baskın etkisi yaratmadı.

Ama Birinci ve İkinci Kolorduların arasına bir Türk birliği kama gibi girince telaşa kapılacaklar, bu telaş içinde Türk süvarilerinin, gerilerinden batıya doğru aktığını fark edemeyeceklerdi.

ZAFER TEPE'de kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Sadece Kâzım Bey'in tümenlere telefonla verdiği emirler duyulmaktaydı.
Başkomutan tepeye dönmüştü. Gri pelerinine sarınmış açıkta oturuyor, dürbünle savaşı izliyordu. Fevzi Paşa bir siperin içinde sessizce Kuran okumaktaydı.

Türk birlikleri çok hırslı ve kararlı, Yunan 7. Tümeni de çok hazırlıklı ve inatçıydı. Savaş bu yüzden çok şiddetli ve kanlı oldu. Birlikler ardarda süngü hücumuna kalkarak, Yunan savunmasını yer yer kırdılar ve ilk mevzilere girdiler.

Ama bazı yerlerde Yunanlılar çok sıkı direniyorlardı. Bu inatçı mevzilerden birinin karşısında takılıp kalmış olan 15. Tümen'den 56. Alay'in Komutanı Yarbay Fehmi Tınaz alay sancağını açtırdı. Hücuma kalkacak birlikler şevk çığlıkları atmaya başladılar. Hücum borularının havayı yırtmasıyla birlikte iki serdengeçti tabur hücuma kalktı. Düşman siperlerine kadarki mesafe hızla koşularak geçilecek, sağ kalanlar süngüleriyle siperlere dalacaklardı. Alay sancağını taşıyan sancaktar, hücum eden taburlarla birlikte ileri atıldı. Düşman makineli tüfekleri delice çalışmaktaydı.

Vurulanlar düşüyordu. Sancaktar başından yaralanıp sendeleyince yanındaki sancak muhafızı ânında atılıp sancağı yere düşmeden yakaladı ve koşmayı sürdürdü. Arkasından öteki sancak muhafızları geliyordu. Yeni sancaktar da vurulursa bu kez sıradaki muhafız atılıp sancağı yere düşmeden yakalayacak ve o da ölümün gözüne koşacaktı.

Türk taburlarının kararlılığını gören Yunan birliği süngü hücumunu kabul etmekten kaçındı, mevzilerini boşaltıp geriye çekildi.
Taarruz dalgaları hiç durmadan birbirini izledi. 7. Tümen birlikleri bu fırtınanın önünde tutunamadılar, çözülüp dağıldılar, Dua Tepe'yi terk ederek Beylik Köprü'ye doğru kaçtılar. Saat 14.00'te dağın güney doruğunda bir Türk sancağı parladı.
Dua Tepe bütünüyle ele geçmiş, çevresindeki köyler de kurtarılmıştı. Kaçan Yunanlılar Beylik Köprü'nün önündeki sırtlarda durup mevzilendiler. Türklerle Beylik Köprü arasında sadece 12 km., bir hamlelik bir uzaklık kalmıştı.

Mustafa Kemal Paşa ZaferTepe'den savaşı izliyor TEĞMEN ŞEVKET EFENDİ'nin güncesinden:

"Dua Tepe savaşında 5. Bölük Komutanımız Uşaklı Yüzbaşı Bari Bey şehit düştü. Her zaman büyük bir özlemle söz ettiği anasından başka kimsesi yoktu. Allah rahmet eylesin. Düşman geride 5 top, 18 otomatik tüfek, 200'den fazla piyade tüfeği bıraktı, birkaç subay ve hayli er esir aldık'.'

ÖNCEDEN bilgili ve hazırlıklı olunmasına ve o kadar iyi berkitilmiş olmasına rağmen Dua Tepe'nin elden çıkması Papulas ve kurmaylarını çok korkuttu. Türk ordusunun Beylik Köprü kesimini ele geçirmesi Üçüncü Kolordu'nun, belki de ordunun sonu olurdu. Sakarya Savaşı 469 Durum çok kritikti.

Bir kötü haber daha geldi:

Türk süvarileri de güneyde Mangal Dağı'nı geri almışlardı. Türkler orduyu iki uçtan birden kavramak üzereydiler. Yüklenerek Yunan ordusunu Sakarya'ya dökebilirlerdi. Papulas, birliklerin mevzilerini kesin olarak savunmalarını, cepheyi daraltmak ve savunmayı yoğunlaştırmak için de İkinci Kolordu'nun hemen bugün batıya hareket etmesini emretti.

General Andreas emri okuyunca hüzünle gülecekti:

"Batıya hareket etmemizi dün hakaretle reddetmişlerdi, bugün emrediyorlar. Bu ne şaşırtıcı bir yönetim!"
Savaşın yırtıcı dişleri arasından sıyrılabilmek için geceyi bekleyeceklerdi. Bu sırada Üçüncü Kolordu Komutanı General Polimenakos, Beylik Köprü önüne çekilen birliği bir alayla, Kartal Tepe'yi da iki alayla takviye edecek, Beylik Köprü önünde güçlü bir duvar oluşturacaktı.

Polatlı-Beylik Köprü arasındaki 8 kilometrelik demiryolu da tahrip edilecekti. KESİN SONUÇ için Türklerin Beylik Köprü'yü ele geçirmeleri şarttı. Bu sayede Yunan ordusu imha edilebilirdi ama Dua Tepe'yi geri alan birlikler çok kayıp vermişti. Yeni bir taarruza girişmeden önce kuvvet kaybının giderilmesi ve azalan cephanenin ikmali gerekiyordu.

Büyük komutanların onayı ile kuzeyde taarruz ertelendi.
Buna karşılık 57. Tümen'in demiryolu güneyindeki Karadağ'a taarruz etmesi uygun bulundu.91 57. Tümen bu büyük, sert çizgili, doruğu kartal başına benzeyen dağa taarruz etmek üzere yaklaşıp açıldı ve taarruz etti.
ZONGULDAK maden kömürü işçileriyle ilgili olarak hazırlanan yasa tasarısı 5.5.1921 günü görüşülmüştü. Bugün ikinci kez görüşülecekti.

Meclis salonu dolu, ordunun genel taarruza kalktığını öğrenen milletvekilleri neşeliydiler.
Hafız Mehmet Bey ile Ardahan Milletvekili Hilmi Bey en arka sırada oturuyorlardı. Hafız Mehmet Bey fısıltıyla, "Enver Paşa'nın memlekete dönmesi zorlaştı" dedi. "Belki de imkansızlaştı." Üzüntü içinde sustular.
Zonguldak bölgesindeki madenlere ilişkin eski mevzuat, 13-50 yaş arasında olup da bu çevrede yaşayanları maden ocaklarında çalışmakla yükümlü tutmaktaydı. Mevzuat, ocaklardaki dar yerlere ancak küçük çocukların girebileceği gerekçesiyle çalıştırılmalarına izin veriyordu. Bu ilkel mevzuatta hiçbir işçi hakkı yer almamaktaydı. Yeni tasan ile yükümlülük kaldırılıyor, çocukların madenlerde çalışması yasaklanıyor, sağlık, kaza, tazminat, ücretsiz tedavi, temizlik, en az ücret, sekiz saat çalışma süresi gibi genel haklar ilk kez düzenleniyordu.

Adalet Bakanı Refik Şevket İnce, İktisat Bakanı Celal Bayar ve bazı milletvekillerinin yaptıkları konuşmalardan sonra tasarı oylanıp kabul edildi, yasalaştı. Ciddi bir devrimdi bu.
Celal Bayar 17.9.1921 günü kürsüye gelerek, bu yasa dolayısıyla işçilerin yasanın kabul edildiği 10 Eylül gününü 'en büyük gün' olarak kabul ettiklerini, bu günü her yıl kutlayacaklarını bildirdiklerini açıklayacaktı.

ÖTEKİ GRUPLARIN gösteriş ve oyalama taarruzları akşam üzeri yavaşladı ve durdu. Yeni askerlerin çoğunlukta olduğu birlikler yorulmuş, cephane de azalmıştı.

Hava kararır kararmaz General Andreas'ın kolordusu hızla toplandı. İki tümen ve Süvari Tugayı, ayrıldıklarının anlaşılmaması için güçlü artçılar bırakarak saat 23.00'te yürüyüşe geçtiler.
Çakal ulumaları askerleri ürpertiyordu. Gün doğana kadar hiç durmadan yürümeye kararlıydılar. Ama az sonra, zifir gibi karanlık içinde, geri çağrılmış olan ağırlık kollarıyla burun buruna geldiler. Büyük bir kargaşalık yaşandı.92 Ağırlık kollarının kolordu birliklerine yol vermesi saatler aldı.
Türkler İkinci Kolordu'nun ayrıldığını ancak sabah fark edebileceklerdi. Bu gafillik komutanları çok kızdırdı ama yapılacak bir şey yoktu. Kuş kaçmıştı. Yetişmek mümkün değildi.

Çekilirken köyleri yağmalayıp yakıyorlardı.
Tüten köyleri görmek, köylülerin halini düşünmek subay ve askerleri çıldırtıyordu. Ama ordu bu pislikleri ânında cezalandıracak güçte değildi.

Ömer Çavuş gözleri dolarak dedi ki:

"Elbet bütün bu rezilliklerin öcünü alacağımız bir gün gelecektir!"

Eski takımından pek az kişi sağ kalmıştı. Eskilerden Hamza Onbaşı, "Elbette gelecek" dedi. Orduda herkes o büyük günün geleceğine iman ediyordu. Etmeseler bu acılar yüreklerini çatlatırdı.
11 EYLÜL savaşın yirminci günü, bir gece savaşıyla başladı.

57. Tümen, gece yarısı bütün gücüyle Karadağ'a bir daha taarruz etti. Öyle hızlıydı ki Yunan 3. Tümeni dağın gerisindeki sırtlara çekilerek yok olmaktan zorlukla kurtuldu. Ama ordunun esenliği için toparlanmak zorundaydı, toparlandı, mahvolma korkusunun verdiği enerji ile karşı taarruza geçerek sabaha karşı Karadağ'ı geri aldı.

7. Tümen de sabahleyin Dua Tepe'yi çok yoğun ateşe tuttu. Demiryolu Sazılar istasyonuna kadar onarılıp bugün işletmeye açılmış, Eskişehir'den bol cephane gelmişti. Dua Tepe'deki mevzileri iyice dövdükten sonra öğleyin geri alma azmiyle taarruza kalktı. Ama burayı dün yeniden vatana katmış birlikler çok sert karşılık verince, eriyerek geri çekildi. Yunan 10. Tümeni ise Polatlı-Çal Dağı arasında bulunan Ke-malettin Sami Bey'in 4. Grubuna hücum etti. Amaç bu grubu Beylik Köprü kesiminden uzak tutmaktı. Üst üste saldırdı. Çok kayıp verdi ama 4. Grubun ilerlemesine de engel oldu. Bugün Yunanlılar çok hareketli ve başarılıydı.
57. Tümen Karadağ'ı geri alamamıştı. 57. Tümen yeniden Karadağ'a, 17. Tümen de Kartal Tepeye taarruza geçtiler. Hırs ve korku içinde toprağa yapışan Yunan birliklerini söküp atamadılar. Bu duvarı yıkmak için yeni kuvvet gerektiğini gören İsmet Paşa, Albay İzzettin Çalışlar'ın 1. Grubunun kuzeye hareket etmesini emretti.

GENERAL PAPULAS gece verdiği emirle, ordunun 12/13 Eylül gecesi Sakarya batısına çekileceğini açıkladı. Çekilişin felakete dönüşmemesi için birlikler tüm güvenlik önlemlerini alacak, arkada kuvvetli artçılar bırakarak, kademe kademe geri çekileceklerdi. Geçici köprüler hazırlanıyordu. Eski ve yeni 7 köprüden geçilecek, çekilince köprüler kullanılmaz hale getirilecekti. Ordu karargâhı yarın Sakarya batısına geçecekti. Herkes çok dikkatli olmalıydı.

M. Kemal Paşa da aynı saatte 'bütün birliklerin düşmanın çekilmeye başladığını anlar anlamaz, çekilişi bozguna çevirmek için taarruza geçilmesini' emretti. Herkes tetikte duracaktı.

SAKARYA SAVAŞI'nın yirmi birinci günü başladı. Tarih 11 Eylülü gösteriyordu. 15. Tümen bütün gece Dua Tepe'nin güney eteğinden Beylik Köprü yönüne taarruz etmiş, sonuç alamamıştı. Süngü hücumlarını gündüz de sürdürdü. İlerleyip Beylik Köprü'yü ele geçirebilse Üçüncü Yunan Kolordusu'nun çekiliş yolunu kesecekti. Ama ilerleyemiyordu.

Bu kez mevzilerini can havliyle savunanlar Yunanlılardı.
Başkomutan, paşalar, Fethi Okyar ve kurmaylar sabah Zafer Tepe'ye yine geldiler. Kâzım Özalp bozulan, mermisi biten topları geriye yollamış, birlik komutanlarına 'gerekmedikçe ateş açılmamasını, süngü kullanılarak cephane harcanmasından kaçınılmasını' bildirmişti. Başkomutanın izniyle, Karadağ-Kartal Tepe duvarını yıkmak için 1., 17. ve 23. Tümenleri taarruza kaldırdı.

İNGİLİZ İRTİBAT SUBAYI Binbaşı Johnson'un, Yunan ordusunun geri çekileceği hakkındaki mesajı Rattigan'ı çok sarsmıştı. "İnanılmaz bir sonuç.." dedi, sinirlenince burnu akıyordu, burnunu sildi, "..bu şu demek: Üç yıllık çabamız boşa gitti."

General Marden ayağa kalktı:

"Bu gelişme en çok bizi yoracak. Bari Eskişehir'e çekilmeyip nehrin bat ısında kalsalar." "Sakarya batısında tutunabilirler mi?"

"Evet. Kolaylıkla. Kışı rahatlıkla orada geçirebilir. Birçok köy var. Demiryoluyla ikmal edilirler. Türklerin ateş altında nehri geçmesi mümkün değil. Orada kalmaları çok lehimize olur."

Boğazlar ile Türkler arasında Yunan ordusunun bulunmasını istiyorlardı. Yunanları bu sebeple Anadolu'da kalmaya zorlamaktaydılar. Hep zorlayacaklardı.

GENERAL KONDULİS'in Birinci Kolordusuna ait birlikler, geri çekilme telaşı içindeydiler. Ölülerini gömmeden yola çıktılar, birçok ağırlıklarını almadılar. Geride kuvvetli artçılar bırakmışlardı.
Sol kanattaki Türk tümenleri bu yüzden Birinci Kolordu'nun ayrıldığını zamanında anlayamadılar.
Ancak artçılar geri çekilmeye başlayınca harekete geçtiler. Başlangıçta bunları izleyebiliyor, silah ve esir alabiliyorlardı. Ama can telaşı içindeki artçılar Sakarya köprülerine ulaşabilmek için çok hızlandılar. Artçılarla da ara açıldı. Korku kinden daha hızlıydı.

SÜVARİ TÜMENLERİ parça parça geri çekilen Yunan birlikleri ile çarpışıyorlardı. Albay Fahrettin Altay ve karargâhı, Ilıca vadisinde yoğun bir sis içinde kaldı. Ancak sis dağılırken harekete geçebildiler. Fahrettin Bey çevreyi görebilmek için atını sürerek gruptan biraz ayrıldı. Bir dere yatağının içinden birdenbire silahlı bir Yunan askeri çıktı önüne. Aradaki mesafe yüz metreden az, albay yalnız ve silahsız, adamları uzaktı. Birliğini ve yolunu kaybettiği anlaşılan Yunanlının tehlikeli bir hareket yapmaması için babacanca, "Yaklaş" diye seslendi. Korkudan zangırdayan Yunanlı yaklaşırken, emir subayı Fevzi ile seyisi Köse dörtnala çıkageldiler. Fevzi silahı yere atmasını işaret edince hemen attı. Köse attan atlayıp tüfeği aldı, bu sırada gözü esirin sağlam görünen kunduralarına takıldı. Kendi ayağında altı yarı yarıya erimiş, zavallı bir çarık vardı. Fahrettin Bey Köse'ye, "Bu delikanlı esir olduğuna göre artık misafirimiz sayılır." dedi, "önce delikanlının karnını doyur. Anladın mı?"

Mutsuz bir ses duyuldu:

"Anladım komutanım."
"Sonra ayakkabılarınızı değiştirirsiniz."

Köse'nin gözleri iki namlu gibi parladı, çıplak bileklerine taktığı mahmuzları şakırdatarak anlayışlı komutanına yürekten selam verdi:

"Emrin olur!"

Karargâh mensupları Yunanlı askeri, 'komutanın esiri' diye hayli şımartacaklardı. YUNAN ORDUSUNUN baş belası Mürettep Tümen bir gün önce, Fettahoğlu Köprüsü'nün bat ısındaki bir geçitten sessizce Sakarya nehrinin kuzeyine geçmişti. Bu sabah erkenden yola çıkarak gizlice Fettahoğlu'na sokuldu. Burada birçok malzeme, küçük bir uçak alanı ve bir tabur vardı.
Saat 11.00'de baskın verdi. Tabur karşı koyamadı, köprüyü tahrip edemeden, apar topar güneye geçip Uzunbey e kaçtı.

Tümen 3 uçak, 2 kamyon, 15 araba, bir röntgen makinesi, çok sayıda ilaç ve malzeme ile 1.500 kasaplık hayvan ele geçirmişti. Ganimetleri güven altına aldı, ertesi gün Sivrihisar'a baskın vermek için akşam çökerken yola çıktı.

GÜNEŞ BATIYORDU. Ufuk baştan başa kan kırmızı kesilmişti. Kartal Tepe'nin yamaçlarında birdenbire kızıl ışık içinde binlerce süngü parlayıverdi. Bunlar bütün gün ölesiye mücadele etmiş olan 1. ve 23. Tümen askerlerinin zafer süngüleriydi. Kartal Tepe geri alınmıştı.
Zafer Tepe'dekiler rahatladılar.

12. Grup Çaldağı'nı, süvariler de Mangal Dağı'ndan sonra, uğrunda pek çok subay ve askerin
şehit olduğu Türbe Tepe'yi ele geçirmişlerdi.
Gazi tepeler tek tek geri dönüyorlardı.

Geride iki tepe kalmıştı:

Beştepeler ile Karadağ.

SÜVARİ TÜMENLERİ hava kararınca, bütün gün yürüyüp koşmuş olan atları doyurmak, sulamak ve dinlendirebilmek için çatışmayı kestiler. Sabah çok erkenden, düşmanı bastırmak üzere Kavuncu Köprüsü ile Beşköprü'ye gitmeyi planlamışlardı. Oysa Yunanlılar nehri geçmeye başlamışlardı bile.
İLK OLARAKA Yunan Süvari Tugayı, sandallar birleştirilerek yapılmış portatif bir köprüden batıya geçti.
Sonra İkinci Kolordu'nun Kavuncu Köprüsü ile yanında yapılmış geçici köprüden geçişi başladı. Telaş, kaygı ve ağırlık kollarının düzensizliği köprülerin önünde yığılmaya sebep oldu. Ama asıl karışıklık geçişten sonra başladı. Kimsenin batı kesimi hakkında ciddi bilgisi yoktu. İnsanlar, hayvanlar, taşıtlar gittikçe koyulaşan karanlık içinde birbirlerine girdiler. Durum tam bir kargaşalık ve karabasana dönüşmüş, kilitlenip kalmışlardı. İkinci Kolordu batıya geçer geçmez, Kavuncu Köprüsünden Porsuk'a kadar Sakarya'nın batısındaki tepeleri işgal etmekle görevliydi. Ama bu bilgisizlik ve korkunç düzensizlik içinde bu görevi bu gece yerine getirmesi mümkün değildi.

General Andreas, bir Türk birliğinin nehrin kıyısında belirip bu karmakarışık çekilişi görmesinden korkuyordu. Yeni Kurmay Başkanına, "Şükür ki düşman Sakarya'yı böyle geçtiğimizi bilmiyor.." dedi, "eğer nehrin kıyısına birkaç makineli tüfek getirmiş olsa, Yunan Ordusu korku içinde kaçmaya çalışıyor.

SAKARYA'ya ulaşan Birinci Kolordu da Beşköprü kesimindeki iki köprüden nehri geçmeye başladı. Köprülerin ağzında hayli birlik ve ağırlık kolu vardı. General Kondulis, makineli tüfek birlikleriyle bir güvenlik çemberi oluşturmuş, batıya geçirilen topların gerektiğinde doğuya karşı kullanılacak biçimde yerleştirilmesini emretmişti. Türklerin yetişerek geçişi engellemelerinden korkuyordu. Korktuğu başına geldi.

Kaçırdıkları kolorduyu yakalamak için durmadan yürümüş olan tümenlerin öncüleri yetişmişlerdi. Tepelerin ufuk çizgilerinde göründüler. Üzerlerine batan günün kızıl ışığı vuruyordu ve gittikçe çoğalıyorlardı. Açılıp savaş düzeni aldılar ve taarruza geçtiler. Yunanlılar bu taarruza batıya geçirmiş oldukları toplar ve artçıların makineli tüfekleri ile karşılık verdiler. Çatışma sürerken, birlikler büyük bir korku içinde köprülerden geçip canlarını karşı kıyıya attılar. Karanlıktan yararlanan artçılar da parça parça karşıya kaçtılar. Köprüler yakıldı.

GÜNEŞ BATIYORDU. Ufuk baştan başa kan kırmızı kesilmişti. Kartal Tepe'nin yamaçlarında birdenbire kızıl ışık içinde binlerce süngü parlayıverdi. Bunlar bütün gün ölesiye mücadele etmiş olan 1. ve 23. Tümen askerlerinin zafer süngüleriydi. Kartal Tepe geri alınmıştı.

Zafer Tepe'dekiler rahatladılar.
12. Grup Çaldağı'nı, süvariler de Mangal Dağı'ndan sonra, uğrunda pek çok subay ve askerin
şehit olduğu Türbe Tepe'yi ele geçirmişlerdi.
Gazi tepeler tek tek geri dönüyorlardı.

Geride iki tepe kalmıştı:

Beştepeler ile Karadağ.

SÜVARİ TÜMENLERİ hava kararınca, bütün gün yürüyüp koşmuş olan atları doyurmak, sulamak ve dinlendirebilmek için çatışmayı kestiler. Sabah çok erkenden, düşmanı bastırmak üzere Kavuncu Köprüsü ile Beşköprü'ye gitmeyi planlamışlardı. Oysa Yunanlılar nehri geçmeye başlamışlardı bile.

İLK OLARAKA Yunan Süvari Tugayı, sandallar birleştirilerek yapılmış portatif bir köprüden batıya geçti.
Sonra İkinci Kolordu'nun Kavuncu Köprüsü ile yanında yapılmış geçici köprüden geçişi başladı. Telaş, kaygı ve ağırlık kollarının düzensizliği köprülerin önünde yığılmaya sebep oldu. Ama asıl karışıklık geçişten sonra başladı. Kimsenin batı kesimi hakkında ciddi bilgisi yoktu. İnsanlar, hayvanlar, taşıtlar gittikçe koyulaşan karanlık içinde birbirlerine girdiler. Durum tam bir kargaşalık ve karabasana dönüşmüş, kilitlenip kalmışlardı. İkinci Kolordu batıya geçer geçmez, Kavuncu Köprüsü'nden Porsuk'a kadar Sakarya'nın batısındaki tepeleri işgal etmekle görevliydi. Ama bu bilgisizlik ve korkunç düzensizlik içinde bu görevi bu gece yerine getirmesi mümkün değildi.

General Andreas, bir Türk birliğinin nehrin kıyısında belirip bu karmakarışık çekilişi görmesinden korkuyordu. Yeni Kurmay Başkanına, "Şükür ki düşman Sakarya'yı böyle geçtiğimizi bilmiyor.." dedi, "eğer nehrin kıyısına birkaç makineli tüfek getirmiş olsa, yenilgimiz kesin ve tam olurdu."

Yunan Ordusu korku içinde kaçmaya çalışıyor
SAKARYA'ya ulaşan Birinci Kolordu da Beşköprü kesimindeki iki köprüden nehri geçmeye başladı. Köprülerin ağzında hayli birlik ve ağırlık kolu vardı. General Kondulis, makineli tüfek birlikleriyle bir güvenlik çemberi oluşturmuş, batıya geçirilen topların gerektiğinde doğuya karşı kullanılacak biçimde yerleştirilmesini emretmişti. Türklerin yetişerek geçişi engellemelerinden korkuyordu. Korktuğu başına geldi.

Kaçırdıkları kolorduyu yakalamak için durmadan yürümüş olan tümenlerin öncüleri yetişmişlerdi. Tepelerin ufuk çizgilerinde göründüler. Üzerlerine batan günün kızıl ışığı vuruyordu ve gittikçe çoğalıyorlardı. Açılıp savaş düzeni aldılar ve taarruza geçtiler. Yunanlılar bu taarruza batıya geçirmiş oldukları toplar ve artçıların makineli tüfekleri ile karşılık verdiler. Çatışma sürerken, birlikler büyük bir korku içinde köprülerden geçip canlarını karşı kıyıya attılar. Karanlıktan yararlanan artçılar da parça parça karşıya kaçtılar. Köprüler yakıldı.

Birinci Kolordu, Sakarya'nın doğu kıyısında biraz ölü, hayli malzeme ve taşıt bırakarak geceye karıştı.
Sakarya doğusunda yalnız Üçüncü Kolordu kalmıştı.
ÜÇÜNCÜ KOLORDU'nun bir tümeni batıya geçmişti. İki tümeni Beylik Köprü önünde, Beştepeler'de ve Karadağ'da direnmeyi sürdürüyordu.

Mürettep Kolordu'nun subay ve askerleri iki gündür uyumamış, kayıplar giderilememişti. Cephane sıkınt ısı sürüyordu. Ama durmak zamanı değildi. Albay Kâzım Özalp tümenlerine, Beylik Köprü'yü, Beştepeler'i ve Karadağ'ı geri almalarını emretti. Sakarya Savaşı'nın son gece savaşı başladı.

SÜVARİ TÜMENLERİ, 13 Eylül Salı sabahı, savaşın yirmi ikinci günü, gün ışımadan yola düştüler ama Yunan ordusu karşıya geçmişti. Kavuncu Köprüsü ile Beşköprü önünde sadece gecikmiş birkaç perakende birlik vardı.

Yunan topçularının koruyucu ateşi altında, itişe kakışa batıya kaçtılar. Güney kesiminde Yunan ordusundan kimse kalmamıştı. KUZEYDE ise savaş hâlâ sürüyordu.
Gün doğumuna yakın Yunan mevzilerinde sarsılma başladı. Sabahleyin Beştepeler ve Karadağ'daki birlikler çözüldüler. Süngüden kurtulabilenler Karailyas Köprüsü ile Beylik Köprü'ye doğru kaçmaya başladılar. Beylik Köprü'yü savunan birlik de mevzilerini boşaltıp bu kaçışa katıldı.

Yunanlıları kovalayan birliklerin içinde Gazi Çavuş'un takımı da vardı. Rüzgâr gibi geçtikleri savaş alanı yaralılar, cesetler, oraya buraya saçılmış silahlar, su bidonları, kaputlar, konserveler, cephane sandıkları, fişek şeritleri, mektuplar, teneke tabaklar, postallarla doluydu.

En önde koşan Gazi Çavuş yamacı dönüp de aşağıda Sakarya'yı görünce durdu. Takım da durdu. Son kır çiçeklerinin süslediği sonbahar toprağı dalgalana dalgalana Sakarya'ya iniyordu. Mübarek Sakarya kıyısına kadar bir tek Yunanlı yoktu. Köprüleri yıkıp kaçmışlardı.

Gözlerinden yaş inerek gücü yettiğince bağırdı:

"Oğluuuum! Boşuna ölmediiiin! Düşmanı yendiiiik!.." Sesi tepeden tepeye yankılandı.
Bulunduğu yerde diz çöktü, başını şükür secdesi için toprağa koydu. Takımı da öyle yaptı.
Kuzey kesimi de Yunan ordusundan temizlenmişti. Kimi Yunanlılar Sakarya'nın bat ısına geçebilmiş, kimi de ölü, yaralı, hasta ya da esir olarak doğuda kalmıştı.
Savaş tarihinin çok uzun sürmüş birkaç meydan savaşından biri olan Sakarya Savaşı Türk ordusunun zaferiyle sona ermişti.

İSMET PAŞA sonucu Başkomutan'a arz etti:

"23 Ağustostan beri devam eden Sakarya Meydan Muharebesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordusu'nun kesin zaferi ile neticelenmiştir. Üç günden beri devam eden genel karşı taarruzumuz tesiri ile bugün öğleden evvel bütün düşman ordusu mağlup olarak ve bütünüyle nehir batısına atılmış bulunuyor. Düşmanı aralıksız takip ediyoruz." Sonuç 11.33'te resmen ilan edildi.

Başkomutan, İsmet Paşa'nın kısa raporunu TBMM'ye gönderdi, zaferi valilere ve Müdafaa-yı Hukuk derneklerine bildirdi.

Ardarda emirler yayımladı:

Başkomutanlık sekreteryasını kaldırdı. Grup düzenine son verilerek kolordu düzenine geçilmesini emretti ve genel seferberlik ilan etti.

Yunan büyük taarruzu yenilgi ile sona ermişti. ANKARA'nın aklı ve kulağı üç gündür Sakarya'daydı.
Haber geldi ve şehir kabardı. Bayraklar asılıp dükkânlar kapandı, herkes sokağa döküldü. Meclis'in ve Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin önünde toplanarak milletvekillerini ve gazetecileri alkışladılar. Sonra marşlar söyleyerek Milli Savunma Bakanlığı'nın önüne gelip ordu için büyük gösteri yaptılar. Oradan da hastanelere giderek yaralıları ziyaret ettiler. Kafileye katılmış olanlar birbirlerinden ayrılamıyor, durup durup kucaklaşıyorlardı. Davulunu, zurnasını, sazını, ke-mençesini, darbukasını, zilini kapan geliyor, kafileye katılıyordu.

Binler Meclis ile Taşhan'ın önünde toplandı. Seğmenler, Karadenizliler, Doğulular, Güneydoğulular, Akdenizliler, Orta Anadolulular, Egeliler, Trakyalılar, Marmaralılar, göçmenler coştular, zafer şerefine oynamaya başladılar. Ulus meydanı bir Anadolu mahşeri oldu.

Bu sırada yaşlı, genç bazı kadınlar Millet Bahçesi'nde toplanıyor, durmadan kalabalıklaşıyorlardı. Zafer için çok dua etmişlerdi. Şimdi zaferin mutluluğunu paylaşmaya gelmişlerdi. Kadınların evden dışarı çıkıp da bir olayı, hele bir eğlenceyi böyle erkeklerle birlikte izledikleri şimdiye kadar pek görülmemişti. Homurdananlar oldu ama homurtuları zafer coşkusu içinde kaynayıp gitti."

ANADOLU Yunan yürüyüşünün başladığı günden beri yüreği ağzında yaşıyordu. Yirmi iki gün yüzyıl gibi uzun sürmüş, bitmek bil-memişti. Zafer haberini alır almaz ferahlayıp coştu. Bütün şehirlerde gösteriler başladı. Zafer top atışlarıyla selamlanacak, dualar edilecek, gece fener alayları düzenlenecekti.

Mutlu haberi alan Yeni Adana gazetesinin başdizgicisi Hamdi Gönen günün manşetini ağlaya ağlaya eliyle dizdi:

"Ordumuz Kati Zaferi Kazandı!"

Fransız işgali altındaki Adana'da iki işbirlikçi gazete vardı:

Adana Postası ve Ferda. Bu iki gazetede Fanizade Mesut'un, Müftü Zihni Efendi'nin ve Hafız Mehmet'in Milli Mücadele aleyhinde, Fransız mandası lehindeki yazıları ve açıklamaları yayımlanmaktaydı.100 Milli Mücadele'yi destekleyen Yeni Adana gazetesi, Adana'dan iki saat uzakta, Pozantı'da, kör hatta bulunan bir vagonda yazılıyor, diziliyor, elle çevrilen makineyle basılıp işgalcilerden gizli Adana'ya yollanıyor, el altından dağıtılıyordu.

Yeni Adanacı'lar, zaferi bildiren gazeteyi bugün kırmızı mürekkeple ve binlerce bastılar. Gazete işgalci Fransızlara ve Ermeni kopuklara rağmen Adana'da açıkta satıldı ve kapışıldı. Hainleri bir ürperti aldı.

İSTANBUL'da işgal kuvvetleri alarma geçmiş, Türkler gösteri yapmaya kalkışırlarsa ânında bastırmak için birçok önlem almışlardı. Meydanlarda birlikler bekliyor, kalabalık caddelerde devriyeler geziyor, duyarlı semtlerde asker dolu kamyonlar dolaşıyordu. İşgal sansürüne, gazetelerde tahrik edici yazılara izin vermemesi emredilmişti.

Akşam gazetesi, haberi alır almaz ikinci baskı yaptı. Birinci sayfasında Ankara'nın resmi bildirisine ve M. Kemal Paşa'nın resmine yer vermekle yetindi. M. Kemal Paşanın resmi, bu günlerde sancak gibi bir şeydi.101a Gazetede sansürün ve işgal yönetiminin takılacağı hiçbir sakıncalı yazı yoktu. Gazeteleri dağıtıcı çocuklara veren görevli, bu gazeteyi nasıl satacakları konusunda iki-üç kelime ile yol gösterdi.

Çocuklar gazetelerle İstanbul'a dağıldılar:

"Türk zaferini yazıyor... " "Yunanlıların kaçtığını yazıyor... " "Yunan bozgununu yazıyor..."
Yüreğe işleyen bu incecik çocuk haykırışları on binlerce kişinin biraraya gelip de yapacağı bir gösteriden çok daha etkili oldu.

Eğer Rumlar, gazeteci çocukları korkutup susturmak isterlerse, birtakım kararlı gençler bu alıngan Rumları anlayacakları dille engelliyorlardı. Birileri herhalde son bir ay içinde bu gençlere bir şeyler öğretmişti.
HAZIRLIĞINI BİTİREN Mürettep Tümen saat 14.00'te Sivrihisar'ı bastı. Sivrihisarlılann çoğu Ankara'ya çekilmiş, geride daha çok yaşlılar ve hastalar kalmıştı.

Dişsiz bir nine kalpaklı subayları görünce heyecandan dövünerek çığlığı bastı:

"Bizimkileeerü!"

Burada, bir Türk tümeninin gelip de Sivrihisar'ı basabileceğini akıllarının ucundan bile geçirmeyen bir piyade taburu ile bir süvari bölüğü bulunuyordu. Direnmeye yeltendiler ama süvariler çok hızlıydı.
Kısa zamanda dağılıp 25 esir vererek kaçtılar.

Sivrihisârlılar ağlaşarak koştular, süvarilerin üzengilerini, atların boyunlarını öptüler. Tümen Sivrihisar'da Türk esirlerin bulunduğunu duymuştu. Önce onlar arandı. Sayıları 400'e yakındı. Aralarında 1 Eylül günü esir düşen 176. Alay'dan iki bölüğün, 131. Alay'dan iki taburun subay ve erleri de vardı. Yarı çıplak, kir içinde ve açtılar. Sevinçten dilleri tutuldu. İkisi ilaç dolu üç otomobil, malzeme ve yiyecek depoları ile karargâh subaylarının geriye yolladıkları özel eşyalar ele geçmişti. Pa-pulas'ın bavulundan beş madalya çıktı. Tümen Komutanı Yarbay Zeki Soydemir, hastanede yatan 30 kadar Yunanlı yaralıyı ziyaret edip hatırlarını sordu. Yaralılar ihtiyaçları sağlanarak yerlerinde bırakıldı. Yunanlı doktorlar esir alındıkları için yerli iki Türk doktora emanet edildiler.

Depolardaki çamaşır ve ayakkabıların bir kısmı tümene ve esirlere dağıtıldı. Yiyecek depolarında her şey vardı. Birazı ailelere verildi. Tümen aşçıları tümene ziyafet çekmek için iş başı ettiler.
Yemekten sonra, kurtarılan Türkler, esirler, yiyecekler, malzemeler ve Papulas'ın özel eşyası bir müfrezenin korumasında Fettahoğlu'na yollanacak, tümen gerekli güvenlik önlemlerini alarak geceyi Sivrihisar'da geçirecekti.

KÂZIM ÖZALP ile Grupları yakında bulunan İzzettin Bey ve Kemalettin Sami Bey, paşaları kutlamak için Polatlı yakınındaki karargâh trenine geldiler.
Dokunaklı bir buluşma oldu. Göz yaşartıcı anıların yanı sıra aksaklıklara da değinildi. Düşman yenilmişti ama imha edilememişti. Bu yüzden Grup Komutanlarının mahcup bir halleri vardı.

Başkomutan gönüllerini aldı:

"Taarruz planının amacı, düşmanı Sakarya'ya döküp imha etmekti. Ama şimdiki gücümüz ve ordunun eğitim düzeyi, düşmanı ancak yenmemize yetti. Üzülmeyin, vakti gelince de imha edeceğiz."

BAŞKOMUTAN'ın emri üzerine, eldeki birliklerden üçer tümenli beş kolordu kuruldu, grup düzeni tarihe karıştı. Her kolordunun geniş bir karargâhı ve gerekli bağlı birlikleri olacaktı. Birinci Kolordu Komutanlığı'na Albay İzzettin Çalışlar, İkinci Kolordu Komutanlığı'na Albay Selahattin Adil Bey,103a Üçüncü Kolordu Komutanlığı'na Albay Kâzım Özalp, Dördüncü Kolordu Komutanlığı'na Albay Kemalettin Sami Gökçen, Beşinci Kolordu (süvari) Komutanhğı'na Albay Fahrettin Altay atandı.

Mürettep Kolordu'nun yerine İzmit kesimi için Kocaeli Grubu kuruldu. Grup, bir tümen, bir süvari alayı ve İzmit cephesinde bulunan birlikler ile milli müfrezelerden oluşuyordu. Komutanlığına Albay Deli Halit Bey getirildi.

Bir aşama daha kalmıştı:

Bu kolorduları Batı Cephesi Komutanlığı'na bağlı iki orduda toplamak.
İSMET PAŞA, "Düşmanı hemen geri çekilmeye zorlayacağız" dedi.

Albay Asım Bey üzüntüyle başını salladı:

"Biliyorsunuz Paşam, ciddi bir savaşa girecek kadar cephanemiz yok." "Biliyorum. Taşıtlarımız da yetersiz. Sıkı bir takip yapabilecek halde değiliz. Kabul. Ama düşmanı yerinden oynatmak zorundayız. Şimdi en duyarlı, ürkek zamanı. Bir kez oynadı mı, arkası gelir. Sağdan soldan birliklerimiz ilerlemeye başlarsa, benim bildiğim General Papulas çadırını toplar ve gider."

Kurmaylar gülüştüler.
Sakarya'nın güneyinden Süvari Kolordusu'nun, Porsuk'un kuzeyinden de yeni Kocaeli Grubu ile Üçüncü Kolordu'nun batıya doğru yürümeleri kararlaştırıldı.

Öteki birlikler de Porsuk-Kavuncu Köprüsü arasında Sakarya'yı geçmeye çalışacaklardı. 15. TÜMEN Beylik Köprü kesiminde karşıya geçmek için 38. Alay'ı görevlendirmişti. 38. Alay çaresiz kaldı. Köprü yapmak için gerekli hiçbir malzeme yoktu. Yakındaki yıkık bir köyden tahta parçaları getirtildi. Zorlukla çivi, halka ve ip bulundu. Dört kişi taşıyabilecek bir sal yapılabildi.

Karşı kıyıya daha yirmi kişi geçmeden, düşman geçit yerini keşfedip top ateşi altına aldı. Bir tepeciğin üzerinden geçişi yönetmeye çalışan Alay Komutanı Demir Ali Bey yaralandı. Bugün nehrin başka yerlerindeki geçme girişimleri de başarısız olacak, geçebilenler düşmanın saldırısı üzerine geri döneceklerdi.

YUNAN KARARGÂHINDA herkes çok sinirliydi. Kurmaylar, geçiş sırasında, düşman eline geçmesin diye gece ordu telsizini yakacak kadar korkuya kapılmışlardı. Orduda Üçüncü Kolordu'nun durumu hakkında bilgi yoktu. Geçip kurtulmuş muydu, esir mi düşmüştü, hâlâ bilinmiyordu.

Papulas burnundan soluyarak, "Cepheden bu kadar uzaklaşmakla yanlış ettik." dedi kurmaylara, "..hiçbir şeye hâkim değiliz." Kimse itiraz edemedi.

Birden Yüzbaşı Stefanopulos izin istemeden odaya daldı:

"Özür dilerim. Şimdi bildirdiler. Bir düşman tümeni Sivrihisar'ı basmış!"

Papulas öfkeyle haritaya öyle vurdu ki haritanın üzerindeki bütün işaretler dört bir yana dağıldı:

"Şeytan alsın! Yine gerimize sızdı bunlar. Bir birlik bulup Sivrihisar'a yollayın! Hemen, şimdi! Haydi!"

El altında yalnız zavallı Süvari Tugayı vardı. Hemen yola çıkarıldı.
ALBAY KÂZIM BEY akşam yemeğini Zafer Tepe'de Kurmay Başkanı Hayrullah Fişek'le birlikte yedi. Günlerdir birkaç saatten fazla uyumaya fırsat bulamamıştı. Hava kararıyordu. Uzaklardan bir davul zurna sesi yansımaktaydı. Bir birlik zaferi kutluyor olacaktı. Kaputuna sarılarak toprağa uzandı. Gözlerini kapadı. Az sonra uyandırdılar.

Cephe Komutanlığı'ndan gelen bir subay, rütbesinin mirlivalığa (tuğgeneralliğe) yükseltildiğini bildiren yazıyı getirmişti. Bu güzel haber üzerine karargâh subayları sevinç içinde birbirlerini uyandırarak komutanlarını kutladılar. Asker ahlakınca, kendileri ödüllendirilmiş gibi mutlu olmuşlardı.

Kâzım Özalp Paşa bu gösterişsiz, içten törenden sonra yine toprağa uzandı. Görevini yapmış ve bunun ödülünü almış olmanın huzuru ve mutluluğu içinde uyudu. MİRLİVALIĞA YÜKSELEN ikinci komutan da Albay Fahrettin Altay'dı. Karargâh subayları hemen kırmızı bir kumaş parçasını kesip yakasına taktılar. Komutanlarının paşalığını coşkuyla kutladılar.

Fahrettin Paşa da 1912'den beri savaşıyordu:

Balkan Savaşı, Dünya Savaşı, şimdi de Milli Mücadele. Rahat yüzü görmemiş, her zorluğu vatan hizmetidir diye yakınmadan üstlenmiş bir kuşaktandı.

Paşa olduğunu annesine haber vermenin bir yolunu bulmalıydı.
M. KEMAL PAŞA, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Kâzım İnanç Paşa, Fethi Okyar, Halide Onbaşı, Albay Asım Gündüz ve Albay Arif Bey yemeğe oturmuşlardı.

Cephe karargâhının aşçısı bu akşam Başkomutan'a iltimas geçmiş, onun sevdiği yemeklerle güzel bir sofra hazırlamıştı:

Kuru fasulye, pilav ve kuru üzüm hoşafı. Herkes memnun oldu.
Bir Türk için bundan güzel zafer yemeği olamazdı.
Çok neşeliydiler. Daldan dala atlıyorlar ama söz dönüp dolaşıp Sakarya Savaşı'na geliyordu.

Başkomutan, "Bu savaşta subay, astsubay ve erlerin katlandıkları fedakârlık ve gösterdikleri çaba, insan gücünün üstündedir" dedi, gazileri övdü. Millet de ordudan geri kalmamıştı.

Binlerce sahne aktı hayalinden:

Milli yükümlülüklerini gecikmeden yerine getirenler, ikmalciler, kağnı, araba, eşek ve deve kolları, işçi taburları, gizli örgütler, silah ve cephane kaçakçıları, hamallar, gümrükçüler, sandalcılar, motorcular, denizciler, havacılar, doktorlar, gönüllü hemşireler, dikimevi terzileri, sargı bezi hazırlayanlar, takılarını orduya armağan eden kadınlar, ustalar, işçiler, demiryolcular, şoförler, gazeteciler, öğretmenler, yurtsever din adamları, Kuvayı Milliyeciler, Kızılaycılar, Müdafaa-yı Hukukçular, yöneticiler... Hiçbir dönemde bütün milletin katıldığı böyle bir mücadele yaşanmamıştı. Gözleri minnetle parlayarak, "Bu zafer yüz binlerce yurtsever insanımızın ortak eseridir"
dedi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1919-1923: Türk Kurtuluş Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir