Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

14 Ağustos-22 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Ankara'ya Yürüyüş

Burada Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Tarihi ve Kurtuluş Savaşı'mız hakkında konular bulabilirsiniz

14 Ağustos-22 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:51

Ankara'ya Yürüyüş
14 Ağustos 1921 - 22 Ağustos 1921


14. SÜVARİ TÜMENİ'nin öncü bölüğü, ileri Yunan birliklerine çatmamak için sapa yollardan sessizce ilerliyordu. Grup Komutanı Albay Fahrettin Bey, baskın görevinin yerine getirilmesini ve Seyitgazi çevresindeki durumun keşfedilmesini emretmişti. Süvarilerin ayakları altında birdenbire yemyeşil bir vadi açılıver-di. Bardacık suyu, iki yanındaki değirmenlerin dolaplarını döndürerek neşeyle akıyor, hava çam sakızı kokuyordu. Vadinin masalsı bir görünümü vardı. Tehlike kokusu alan atlar, kulaklarını diktiler. Vadinin karşı yamacında da Yunan öncüsü belirdi.

Birbirlerini gören Türk ve Yunan komutanlar aynı anda çığlığı bastılar:

"Düşman!!!"

Silahlar patladı. Öncü hızla yaya savaşına indi. Az sonra tümen yetişerek savaş düzeni aldı. Yeni yürüyüşe geçmiş olan 5. Yunan Tümeni durdu, onun da bir alayı açıldı ve savaşa girdi. Tüfek cayırtıları Bardacık vadisinin bin yıllık sessizliğini öldürdü.

PORSUK'un kuzeyindeki Dudaş Köyü çevresinde de bir başka çatışma gelişiyordu. 1. Süvari Tümeni'nden 10. Alay'in keşif bölüğü, sabah keşfi için ilerlerken, yürüyüşe geçmiş bir Yunan taburuyla burun buruna gelmiş ve sıkı ateş yemişti. Yunan yürüyüşü başlamış olmalıydı.

Durum tümene bildirildi ve alay silah başı yaptı. Alay imamının duasından sonra subaylar ve erler helalleştiler, yaya savaşı için mev-zilendiler. Beklemeye başladılar.
Sabah sessizliği içinde doğum sancıs ı gibi gittikçe artan ve hızlanan bir uğultu yaklaşıyordu. Yunan öncüsünün arkasından, bir alayla takviyeli 16.000 kişilik bir tümen gelmekteydi. (7. Tümen+16. Alay) 10. Alay'da 250 savaşçı vardı.

EVET, Yunan ordusu bu sabah, 14 Ağustos 1921 Pazar günü, saat 05.00'te, üç dolgun kolordusu ile harekete geçmişti.

Yunan büyük taarruzunun ikinci evresi başlamıştı.
Sol kanattaki (kuzeydeki) Üçüncü Kolordu'ya General Polime-nakos komuta ediyordu. Bu kolordunun üç tümeni Eskişehir-Ankara demiryolunun iki yanından Sakarya'ya doğru ilerliyordu. Eski komutan General Vlahopulos İşgal Genel Komutanı olmuş ve İzmir'de kalmıştı.
Ortada, Birinci Kolordu vardı. Komutanı General Kondulis'ti. Bu kolordu üç tümeniyle Sivrihisar doğrultusunda yürüyordu.

Sağ kanatta (güneyde) General Prens Andreas'ın komuta ettiği İkinci Kolordu bulunmaktaydı. Bu kolordu iki piyade tümeni ve bir süvari tugayıyla güney Sakarya'nın güneyinden yol almaktaydı. Afyon'dan yola çıkan 9. Tümen yolda kolorduya katılacaktı. Alay alay yürüyen kalabalık tümenleri, yiyecek ve cephane kamyonları, ambulanslar, arabalar, deve kolları, benzin ve su tankerleri, hizmet birimleri ve sürüler izliyordu. Ordu karargâhı, birliklere, 'Türk ordusunun isyan edip dağıldığı' söylentisini yaymıştı. Morali zaten iyi olan askerler, bu söylenti yüzünden büsbütün rahatlamışlardı. Keyifle yürüyorlardı.

BATI CEPHESİ Telsiz İstasyonu Komutanı Teğmen İhsan Aksoley kulaklıkla telsiz biplerini dinliyordu, Osman Çavuş'a, "Süvari Grubu arıyor.." dedi, "..telsiz çavuşu manipleye bugün biraz telaşlı vuruyor." "Bir tatsızlık olmalı."

Osman Çavuş da kulaklıklarını taktı, Süvari Grubunun sabah raporunu almaya başladı. Artçı birliklerden tümenlere tümenlerden gruplara, gruplardan Cephe Karargâhına yağan telsiz ve telgraf raporları, şifre subayların-ca açılıyor, verdikleri bilgiler Harekât Şubesinde birleştirilip durum haritasına işleniyordu. Türk birliklerini kırmızı bayraklı, Yunanlıları mavi bayraklı iğneler temsil ediyordu.
Yunan ordusunun bütün birlikleriyle harekete geçtiği anlaşılmıştı. Başkomutan cephenin güneyini denetlemeyi ertesi güne erteledi.

Albay Arif Bey Başkomutanlık Karargâhına alındı, tümenleri başka gruplara dağıtıldı. Yusuf İzzet Paşa'nın İhtiyat Grubu, 3. Grup adını aldı.
Bu grup Malıköy'e, Malıköy'de bulunan 4. Grup da Polatlı'ya yaklaşacaktı. Her taşın binlerce kişiyi temsil ettiği büyük satranç başlamıştı.

YUNAN BİRLİĞİNDEN ÖNCE, kaçmakta geç kalmış son göç kafileleri korkuyla gelip telaşla geçtiler. Sonra Yunan öncü taburu göründü. Ateşi yer yemez hemen yayıldı. Makineli tüfekler karşılıklı ölüm kusmaya başladılar. Savaş hızla kızıştı. 10. Alay'da birkaç yeni er vardı. Biri, yüzü kanla sıvalı bir askeri görünce kıvrılıp kustu. Bir başkası titremeye başladı.

Burma bıyıklı onbaşı bağırdı:

"Bana bak, Azrail korkakları arar, korktuğunu belli etme çocuk!"
Bir Yunan birliğinin alayın gerisine sarktığını gören Alay Komutanı Yüzbaşı Şerif Güralp, askerini ezdirmemek için geri çekti.
Yoğun ateş altında zahmetle toplanıp yaralıları da alarak 4 km. gerideki Geyikli'ye çekildiler. Daha ilk çatışmada geri çekilmek yüzbaşıya ağır gelmişti. Acısını çıkarmak için ağır makineli tüfek bölügünü yolun iki yanına, sırtların arkasına yerleştirdi. Bölüklerini de pusuya yatırdı. Düşman ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın emri olmadan kimse ateş etmeyecekti. Beklemeye başladılar.

YUNUS NADİ BEY'in Yenigün gazetesinin baskı makineleri de Kayseri'ye yollanınca Ankara'da tek gazete kalmıştı:

Hâkimiyet-i Milliye.

Taşhan'ın karşısındaki harap bir hanın birinci katındaki bir odacıkta yazılıp diziliyor, hanın ahırına yerleştirilmiş, gazyağı motorlu bir makinede basılıyordu. Başyazıları çoğunlukla Ruşen Eşref Ünaydın yazmaktaydı. Bugünkü yazısının başlığı Hicret'ti (Göç). Göç Türkün kanayan yarasıydı.
Her bağımsızlığını kazanan Balkan devleti Müslüman Türkleri ve Türk olmayan
Müslümanları ya kırmış ya göçe zorlamıştı. Bu göç yıllarca sürmüştü, hâlâ da sürüyordu. Bu facia sona ermeden, Yunan ordusunun acımasız tutumu, bu kez de on binlerce Anadolulunun canını ve ırzını korumak için evini, barkını bırakıp İç Anadolu'ya sığınmasına yol açmıştı.

Uygar Batı, bu durumu seyretmekle yetiniyordu.
Bugün de yine binlerce çaresiz kadın, kız ve çocuk göç yollarındaydı.
KATİMERİNİ gazetesi savaş muhabiri Hristos Nicolopulos, Eskişehir-Sivrihisar arasındaki
toprak yolda, toz kaldıra kaldıra ilerleyen otomobillerden birindeydi. Birinci Kolordu Karargâhıyla birlikte cepheye gidiyordu.

Uzaklardaki tepelerin üzerinde, küçük göç kafilelerinin doğuya doğru yürüdükleri görünmekteydi ama bu olay Nikolopulos'u ilgilendirmedi. O Yunanlılığının bin yıl sonra Küçük Asya'yı yeniden fethetmesiyle ilgiliydi.
Keşif ve avcı uçakları, Türk cephesini sürekli denetim altında tutuyorlardı. Öncülerden gelen parça parça bilgilere göre Türkler, Sakarya'nın bat ısında, tahminlerin tersine pek az birlik bırakmışlardı.
Birinci Kolordu'nun yolu üzerinde bulunan bir Türk süvari alayı fazla direnç göstermeden Sivrihisar'a çekildi. Ankara'ya Yürüyüş 305 Tozdan başka sorun yoktu.

Nikolopulos defterine şu notu düştü:

"Yürüyüş neşeli ve sakin başladı."

Embros gazetesi muhabiri İlia Vutieridu da Üçüncü Kolordu Karargâhı ile birlikteydi.

O da bugünden şöyle söz edecekti:

"Asker neşeli. Arada bir 'Ankara'ya!' diye bağırıyor"

14. SÜVARİ TÜMENİ kendinden tam on misli kalabalık 5. Yunan Tümeni'ne çatmıştı. Bir süre savaştı. Sarılma tehlikesi belirince geri çekildi.
İkinci Kolordu Komutanı General Andreas, süvari tümeninin kolordunun ikmal yolunu kesmek istediğini sanıp telaşlanmıştı. Sakarya'ya kadar Eskişehir-Seyitgazi-Emirdağ yoluyla besleneceklerdi. Seyitgazi yolunu korumak için 5. Tümen'den bir alay ile bir bataryayı geride bıraktı. Böylece tümenin bütünlüğü bozulmuş oldu. Yürüyüş aksamaya başlamıştı.
YUNAN ÖNCÜ TABURU, Geyikli'ye yaklaşıyordu. Bu kez daha dikkatli ve ihtiyatlıydı.

Makineli tüfek bölüğü komutanı, düşmanın mesafesini telemetre ile ölçüp Yüzbaşı Şerife fısıldıyordu:

"1.500 metre... 1.200 metre... 1.000 metre..."
Alay soluğunu tutmuş, komutanının işaretini bekliyordu.
"500 metre... 400 metre.;. 300 metre... 200 metre..."

Mesafe çıplak gözle kestirilebilecek kadar azaldı. Arada 100 metre bile kalmamıştı. Yüzbaşı Şerif dişini sıktı, biraz daha bekledi.

Sonra 250 kişinin beklediği işareti verdi:

"Ateeeeş!"

Önce dört ağır makineli tüfek takırdadı. Onları hemen hafif makineliler ve tüfekler izledi. Yunan taburu bir an donup kaldı, sonra çil yavrusu gibi dağıldı. Geride üç yüz kadar ölü ve yaralı bıraktı.lb Yürüyüş Yunanlılar için, tahminlerin tersine, hiç de iyi başlamamıştı. Öğlene doğru da bütün haşinliğiyle bozkır direnişe geçecekti. SABAH KEŞFİ için iki uçak hazırdı.

Görevli pilot ve gözlemciler Fazıl'ın çadırında toplanmışlardı. Yüzbaşı Sırrı, "Biliyor musunuz.." dedi, "..yarın kurban bayramıymış."
Son günler öyle yoğun ve sıkıntılı geçmişti ki hiçbiri bayramı bilebilecek halde değildi.

Yüzbaşı Fazıl yüzünü buruşturdu:

"Kasapların yola çıkmasından anlamalıydık."

Bugün pilot Behçet gözlemci Yüzbaşı Sırrı'yla, pilot Halil gözlemci Yüzbaşı Bahattin'le uçacaklardı.
Fazıl, "Halil, siz demiryolunun kuzeyini tarayacaksınız.." dedi, "..Behçet, siz de güneyini.
Düşmanın ağırlık merkezi kuzeyde mi, güneyde mi, bunu belirleyeceğiz."
"Tamam."
"Uçuş süreniz en çok bir buçuk saat." "Yetmeyebilir."
"Uçakları zorlamayın. Zaten son demlerini yaşıyorlar. Zavallılara şefkatli davranın. Haydi çocuklar!"
Beş dakika sonra Nafız-1 ile Nafiz-2 havalandılar. Uçakları uğurlayan Fazıl çadırına girdi.

Çok geçmeden bir havacı çadıra daldı:

"Uçaklar geri dönüyorlar ağabey!" "Nasıl olur, daha yeni uçtular." "İkisi de tekliyor."
"Allah kahretsin!"

Dışarı fırladı. Nafiz-1 yalpalayarak yaklaşıyor, motorundan acayip sesler geliyordu. Behçet'in uçağa hâkim olabilmek için çırpındığı görülüyordu. Sertçe de olsa uçağını indirmeyi başardı. Nafız-2'nin durumu iyice tatsızdı. Düşer gibi hızla alçalıyordu. Havaalanının ilerisindeki ağaçların arkasında kayboldu. Pis bir gürültü ve koyu bir toz bulutu yükseldi. Deli gibi ağaçlığa koştular. Pilot ve gözlemci böyle bir kaza için ufak sayılacak yara bere ile kurtuldular ama uçak sakatlanmıştı.2 Cepheye keşif görevinin yapılamadığı bildirildi.
GENERAL PAPULAS, Albay Pallis ile ordunun Hava Komutanı Binbaşı Hacizafirios'u birlikte kabul etti. İlk raporlar ulaşmıştı.

Tümenler hedeflerine sorunsuz ilerliyordu. Hiçbir bölgede ciddi bir direniş olmamıştı. Yunan uçakları sürekli uçarak, düşmanın hava keşfi yapmasına imkân vermemişti.

Papulas keyiflendi:

"Oturun, birer kahve içelim."

Hacizafirios'a baktı:

"Taarruzumuzun başarı kazanması için baskın özelliğini koruması gerek. Yeteri kadar uçağımız var. Düşmanın hava keşfi yapmasını savaş başlayana kadar kesinlikle engelleyeceksiniz." "Emredersiniz."
Ordu karargâhı henüz Eskişehir'deydi. Ertesi sabah yola çıkacaklardı.

ÖĞLENE DOĞRU bozkır sert yüzünü göstermeye, azgınlaşan güneş askeri dağlamaya ve çarpmaya başladı.
özellikle orta kesimde ve güneyde, tümenlerin yürüyüş yolları üzerinde, mola verip gölgesine sığınabilecekleri hiçbir geniş ağaçlık yoktu. Ormanlar geride kalmıştı. Aylardır yağmur yememiş çıplak toprak un ufak olmuştu. Yürüdükçe yoğun toz bulutları yükseliyor, öndekilerin kaldırdığı yapışkan tozu, arkadakiler yutuyordu. Yayalar ve atlılar toz solumaktaydı. Komutanlar bu sorunu sıraların arasını iyice açarak çözmeye çalıştılar. Ama bu kez de yürüyüş kollan çok uzadı. Bu uzun yürüyüş kollarına hâkim olmak ve güvenliği sağlamak sorun oldu. Tankerlerin su dağıtması çok zaman almaya, bu da tepkiye yol açmaya başladı.

Hayvanların su ihtiyacının da iyi hesaplanmadığı anlaşılmıştı.
Yunanlılar, huyunu suyunu hiç bilmedikleri bir coğrafyada yürüyor ve yürüdükçe sorunları büyüyor ve çoğalıyordu.

GENERAL HARİNGTON Fransız ve İtalyan işgal kuvvetleri komutanları General Charpy ve General Mombelli ile öğle yemeği yiyecekti. Zengin ve karışık Osmanlı mirası üçünü de yakından ilgilendiriyordu. Sevr Antlaşması, hepsinin beklentilerini karşılayan iyi bir çözüm olmuştu. Ama Almanlar, Macarlar, Avusturyalılar, Bulgarlar ve Osmanlı hükümeti galiplerin barış şartlarını kabul ettikleri halde, milliyetçi Türkler etmemiş ve Anadolu'da yeniden silaha sarılmışlardı. Dört yıl sürmüş kıyasıya bir savaştan sonra, barış özlemi içindeki dünya için bu çok talihsiz bir durumdu. Mütareke imzalanalı neredeyse üç yıl olacaktı. Türkiye sorunu gittikçe büyüyerek ve şiddetlenerek sürüp gitmekteydi.

İngiltere'nin tek sorunu milliyetçi Türkler değildi. Yayılan grevler, patlayan İrlanda olayı, Hindistan'daki Hindu-Müslüman hareketleri, Mısır'daki ve İrak'taki milliyetçi kıpırdanışlar, Bolşevik ihtilali, Almanya'daki sosyalist ayaklanmalar, Fransa'yla olan anlaşmazlıklar İngiltere'yi uğraştırıyor ve korkutuyordu.
Yunanlılar hiç olmazsa şu asi Türkler sorununu bitirebilselerdi ne iyi olacaktı. Yunan ordu karargâhında gözlemci olarak bulunan Binbaşı Johnson Yunanlıların bugün yürüyüşe geçeceklerini bildirmişti. Türkler hakkında yeni bir bilgi yoktu.

General Harington'un o kadar ümit bağladığı Black Jumbo Ankara'da hâlâ faaliyete geçememişti.
SİCAK, saatler geçtikçe daha yırtıcı oluyordu.
Toz, askerleri beyaz hayaletlere, sıcak serseme çevirmişti. Yol bitmek bilmiyordu. Kızgın toprağın ateşi yüzlerine vuruyor, sıcakta eller ve ayaklar şişiyordu.
Bölgedeki kuyuların suyu bol değildi. Çabuk tükeniyor, geç doluyorlardı. Boşalan tankerleri
doldurmaya bu kuyuların suyu yetmiyordu. Haritada görülen küçük akarsuların da yazın
kurudukları anlaşılmıştı. Tankerlerdeki suyu idareli kullanmak şarttı.
Kısıtlayıcı kurallar, sorunu birdenbire dramatik hale getirdi. Asker, bir kuyu ya da cılız bir
çeşme görünce, biraz olsun serinlemek için izin mizin almaksızın dağılıp suya hücum etmeye başladı.
Su başı tartışmaları giderek kanlı kavgalara dönüşecekti.

ABDULLAH USTA ve ekibi akşam trenle Malıköy'e geldiler. Önce iki kişilik Nafiz-1 keşif uçağı ile tek kişilik Albatros D-İİİ avcı uçağını bakıma aldılar. İki uçağın huysuzluk eden motorlarını söküp indirdiler.

Behçet Abdullah Usta'ya takılmadan edemezdi:


"Duyduğuma göre İsmet Paşa, 'yarın sabah bir uçağı hazır etmezse, Abdullah Usta denilen o adamı, poposuna bir kuyruk takıp uçurtma diye uçuracağım' demiş. Demire can veren koca Abdullah Usta'ya söylenecek laf mı bu? Ben senin adına teessüf ettim. Ama sen özel bir cevap vermek istiyorsan, söyle, kendisine ileteyim."

Bu genç, yakışıklı pilotta şeytan tüyü vardı. Abdullah Usta hiç kızmaz, aksine onunla çene yarıştırmaya bayılırdı. Uçağı tapışlayarak, "Hey yavru kuş.." dedi, "..İsmet Paşa bu mereti uçan halı sanıyor galiba. Buna uçak derler uçak! Ne sihirli sözle uçar, ne emirle. Söyle de, bunlara yeni motorlar alsın!" Bu gevezelik havacılar yatana kadar sürdü.

Makinistler, bütün gece, gaz lambası ve mum fenerlerinin ışığında çalışacak, Nafiz-1 ve Albatros D-İH'ü sabah keşfi için hazırlayacaklardı. Ertesi gün de onarabilmek ümidiyle Nafiz-2'ye el atacaklardı.
ENVER PAŞA, Dağıstanlı bir köylü kıyafetiyle az önce çıkagelmişti. Büyük salonda oturuyorlardı. Halil Paşa'nın eşi Safiye Hanım, "Ben sizi yalnız bırakayım.." dedi, "..konuşacaklarınız vardır."

Enver Paşa memnun oldu:

"Teşekkür ederim yenge."

Safiye Hanım salondan çıkar çıkmaz konuya girdi:

"Doktor Nâzımla birlikte geldim. Ankara'daki arkadaşlarımız adına Trabzonlu Hafız Mehmet Bey'i çağırmıştım, geliyor. Bizim Küçük Talat da (Muşkara) birkaç gün içinde burada olacak.
Ee, sen hazırlıkları bitirdin mi?"

Halil Paşa, isteksiz, sönük bir sesle, "Evet" dedi.
"Ne o? Bir şey mi var?"
"Evet. M. Kemal Paşa'yı Başkomutan yaptılar. Şimdi Meclis ve ordu onun çevresinde toplanmıştır."

Enver Paşa oralı olmadı:

"Meclis önemli değil. Sorun çıkarırsa dağıtırız. Ordu, dönünce de benim çevremde toplanır."
"Bu çok zor dönemde Anadolu'da ikilik çıkmasından korkuyorum."
Enver Paşa ayağa kalktı.

Güzel döşeli geniş salona bakarak birkaç adım attı:

"Sen burada rahatı görünce, kendini bırakmışsın. Tereddüte yer yok. Harekete geçmenin tam sırası."
Halil Paşa sabahleyin Sovyet yardımıyla ilgili olarak Batum'da bulunan Türk deniz ve kara
subaylarıyla konuşmuştu. M. Kemal Paşa'nın Başkomutan olmasının sevinci içindeydiler, hepsine başka bir şevk gelmişti. Enver Paşa'yı ne hatırlayan vardı, ne arayan.

Ama Enver Paşa çok istekli ve sabırsız görünüyordu, kırmamak için konuyu uzatmaktan kaçındı, "Peki" dedi.
YUNAN ABLUKASI son bir aydır sıkılaştığı için Sovyet yardımı silah ve cephanenin Rus limanlarından Anadolu limanlarına kaçırılması çok zorlaşmıştı. Denizciler, Karadeniz kıyısında gerektiğinde sığınabilecekleri bir müstahkem üs olmadan, her tehlikeyi göze alarak bu görevi yerine getiriyorlardı.

Nitekim bu gece de, orduda Paskal Mahmut diye anılan Yüzbaşı Mahmut Gökbora'nın kaptanı olduğu Rüsumat IV adlı küçük gemi, silah ve cephane dolu olarak Batum'dan Trabzon'a hareket edecek, oradan alacağı talimata göre yükünü uygun bir Anadolu limanına boşaltacaktı. Bu dokuzuncu seferiydi.
Elli yaşındaki köhne gemi harekete hazırdı.

Kaptan dümenciye döndü:

"Yirmi derece sancak."

Dümenci komutu tekrarladı:

"Yirmi derece sancak."

Makine dairesine ses ileten boruya, "Çok ağır yol ileri" dedi.
Borunun öbür ucunda ikinci çarkçı Yusuf vardı.

O da aldığı emri tekrarladı:

"Çok ağır yol ileri."

Pervanesi dönmeye başlayan gemi homurdanarak yerinden oynadı ve usulca hareket etti. "Iş ıkları kapatın." Bütün ışıklar kapatıldı. "Ağır yol ileri." "Ağır yol ileri."
Limanın hayli uzağında, açık denizde, silah taşıyan Türk gemilerini avlamak için nöbet tutan bir Yunan savaş gemisinin beklediği biliniyordu. Fark edilmemek için sigara bile içmeyeceklerdi.
"Viya böyle." "Viya böyle."

İkinci Kaptan Üsteğmen Reşat Talayer, Güverte Teğmen Fahrettin Akyollu kaptan köşküne girdiler:

"Allah selamet versin!"
"Amin."

Gemicik gittikçe uzaklaşarak gecenin içinde eridi.
CEPHE KOMUTANLIĞININ 'izinsiz ve emirsiz geri çekilenin idam edileceği' hakkındaki emri birliklere dağılmıştı.
4. Tümen'in 42. Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey emri alınca, birçok alay komutanı gibi o da, alayının subaylarını akşam yemeğinden sonra topladı.

Emri okudu, içlerine sindirmeleri için biraz bekledi, sonra ayağa kalktı:

"Bu savaş işte böyle bir savaş olacak. Çünkü bu savaş fetih, yağma savaşı değil, vatan savaşı. Hiçbir hatayı affetmeye hakkımızın olmadığı bir savaş. Komutanlarımız izin vermedikçe öleceğiz, geri çekilmeyeceğiz. Askere örnek olacağız. Çocuklarımıza para pul, mal mülk değil, milleti için şehit ya da gazi olmuş namuslu bir askerin çocukları olmanın şerefini bırakacağız. Beyler!
Kendinizi ve askerlerinizi bu büyük savaşa hazırlayın!"
Alayı sırf fedailerden kurulu bir birlik gibi dövüşecek, ilk şehitlerden biri de Yarbay Hüseyin Avni Bey olacaktı.

YUNAN BİRLİKLERİ genel olarak fazla çatışmaksızın ordu komutanlığınca belirtilen günlük hedeflere ulaşmış, dinlenmeye geçmişlerdi.
Bu kez de gündüz ile gece arasındaki şaşırtıcı ısı farkı, sorun oldu. Akşam serinliği gece olunca bozkır ayazına dönmüş, ince giyimli askerler titreşmeye başlamışlardı. Yaz ortasında yüz bin battaniye nasıl bulunabilirdi?

Ekmek Eskişehir, Seyitgazi, Emirdağ fırınlarında pişirilip birliklere çuvallar içinde gönderilmekteydi. Bazı açıkgözler ısınmak için boşalmış ekmek çuvallarına sarınıp öyle yattılar. Bu buluş çabucak yayıldı. Ekmek çuvalları geri gönderilmeyecek, bu yüzden ekmek ikmali hızla aksayacaktı.

Çoğu için uykusuz ve soğuk bir geceden sonra sabah saat 05.00'te Yunan yürüyüşü yeniden başladı.
Türkler daha erken uyanmışlardı. Namaz kılıp bayramlaşacaklardı. Bugün kurban bayramının birinci günüydü.

RÜSUMAT IV, Yunan savaş gemisine yakalanmadan sabah gün ağarırken Trabzon limanına girdi. Deniz Ulaştırma Komutanlığı'ndan bir motor girişte bekliyordu, düdüğünü çalarak gemiyi selamladı. Rüsumat buharlı düdüğü ile öyle candan bir karşılık verdi ki Trabzon'da uyanmamış olanlar varsa onlar da uyandılar. '
Gemi mendireğin içine girdi ve motorun işaret ettiği yerde demir bıraktı.
Mühendis Teğmen Cevat Talu ile Güverte Teğmen Kemalettin Bozkurt gemide nöbetçi kaldılar, Yüzbaşı Mahmut ve subaylar motora geçtiler. Motor Deniz Ulaştırma Komutanlığı'nın iskelesine yanaştı. Karaya çıktılar. Komutan Binbaşı Fahri bekliyordu.

önce askerce selamlaştılar, sonra kardeşçe kucaklaşıp öpüşerek bayramlaştılar.
İKİ UÇAK uçuşa hazır, pist başında bekliyordu.
Bütün havacılar, makinistler ve yer görevlileri ayaktaydılar. Bayramlaştılar. Bayram yemeği öğleyin birlikte yenecekti. Karargâh subayı, yemekte etli pilav, ayran ve irmik helvası olduğunu açıkladı.

Cephe karargâhı da havacılara armağan olarak kahve yollamıştı. Uykusuz Abdullah Usta'nın bile yüzü güldü.
Nafız-1'i Behçet uçuracaktı. Gözlemci Yüzbaşı Sırrıydı.
Yüzbaşı Fazıl, "Demiryolunun kuzeyini ve güneyini iyice tarayacaksınız.." dedi, "..süreniz iki buçuk saat."

Albatros'un pilotu Fehmi'ye döndü:

"Sen birlikte uçup keşif uçağını koruyacaksın."
"Baş üstüne."
Albatros'ta pilot yerinin önünde, dört yana dönebilir, canavar gibi bir makineli tüfek vardı.
Tüfeğe şerit takılmıştı.
"Haydi çocuklar, hayırlı uçuşlar."
Helalleştiler.

Motorlar ısınırken Behçet bağırdı:

"Sofrayı süslü istiyorum." Sarışın havacı artistik bir selam çaktı: "Emrin olur!"

Uçaklar hiç aksilik çıkarmadan havalandılar, kanatlarını sallaya sallaya bir tur atıp aşağıdakileri selamladılar ve ufukta kayboldular.

Havacılar sofraya temiz oturmak istiyorlardı. Çadırların ortasındaki meydancıkta büyük bir faaliyet başladı. Birbirleriyle şakalaşarak, atışarak, yardımlaşarak kimi tıraş oluyor, kimi başını yıkıyor, biri botunu boyuyor, bir başkası pantolonunu ütülüyor, bazıları bıyık düzeltiyor, düğme dikiyor, gömlek yıkıyor, çorap yamıyordu. Sonra da çardağın altında öğle yemeği için Behçet'in istediği gibi süslü bir sofra.

BİNBAŞI FAHRİ, "Yükünüzü İnebolu'ya indireceksiniz." dedi, "..Her zamanki gibi gece yol alın, hava aydınlanmadan önce bir limana sığınıp saklanın. Çünkü iyice azdı bunlar. Silahsız yelkenlilere bile ateş ediyor, takaları batırıyorlar. Korumasız limanlarda da çok tedbirli olun. Kıyı gözetleme postaları, limanlara düşman gemilerinin durumunu bildiriyor. Ona göre hareket edersiniz."

Yüzbaşı Paskal Mahmut, "Tamam, anladık, başüstüne, emret, dediğin gibi yaparız.." dedi, "..ama artık sadede gelelim. Öğleyin ne yiyeceğiz? Bugün bayram. Biz sıcak mısır ekmeği ile hamsi buğulamanın özlemi içinde yanıyoruz."

Başçarkçı Arifin gözleri ışıldadı:

"Ve de... "
"Höt, ötesini söyleme, binbaşıma ayıp olur, o lafın gelişinden ne istediğimizi anlamıştır."

Fahri Bey gevrek gevrek güldü:

"Hergeleler."

Mahmut çok sıkıntı çekmişler gibi yüzünü buruşturdu:

"Batum'da her gün havyar yemekten gına geldiydi binbaşım." Başta kendi, kahkayı bastılar.
Ölümle köşe kapmaca oynayan bu insanları ölümden ya da ölümü bunlardan uzak tutan bu neşe miydi, neydi?
HAVACILAR çardağın alt ında, el birliği ile portatif masaları birleştirerek uzun bir masa hazırladılar. Teneke tabakları, çatal bıçakları, sürahileri, maşrapaları yerleştirdiler. Sarışın havacı, yakındaki tarlaya uzanıp gelincik topladı. Kan kırmızı gelincikleri su dolu iki maşrapaya koyup masanın iki ucuna bıraktı.
Öf be!

Behçet sofraya bayılacaktı.
KARARGÂH BİNASI önünde motorları çalışan yirmiden fazla kapalı otomobil ve içi muhafızlarla dolu üstü tenteli kamyonlar beklemekteydi.
General Papulas, Veliaht Yorgi, kurmaylar, karargâh görevlileri binadan çıktılar. Papulas'ın yaveri saygıyla kapıyı açtı. Komutan ve Veliaht arabaya girdiler. Yaver Yüzbaşı Stefanopulos şoför Galani'nin yanına bindi. Arabalar ardarda hareket ettiler.

Telsiz istasyonu, ordu hastanesi, ordu bağlı birlikleri ile karargâhın ağırlıklarım taşıyan yepyeni kamyonlar, bir saat önce yola çıkmışlardı.
Komutan ve ordu karargâhı cepheye gitmek üzere Eskişehir'den ayrıldılar. Araba dizisini karargâh muhafızlarıyla dolu kamyonlar izledi.
Yol tozlu, çevre ağaçsız, hava sıcak, doğa çıplak ve haşindi. Emperyalistliğe özenmiş hırslı ve küçük bir devletin gelecekteki kralı Veliaht Yorgi heyecanlanmıştı, "Bu savaş.." dedi, "..tıpkı Avrupalı bir ordunun sömürge kurmak için yaptığı çöl savaşlarına benziyor. Ne kadar güzel. Böyle bir sefere katıldığım için çok mutluyum."

MUHARİP adlı gizli örgütün yöneticileri, kimsenin bulamayacağı yerlere dağılıp gizlenmişlerdi. Yüzbaşı Seyfi Akkoç Ankara'ya alınmıştı. Grup Başkanı Binbaşı Ekrem Baydar, uzak bir akrabasının Eyüp'teki evinde saklanıyordu.
İngilizler, motor kaptanını konuşturamamış olmalıydılar. Yoksa adlarını öğrendikleri örgüt yöneticilerini tutuklamak için o gün harekete geçerlerdi. Demek ki kaptan, yakalanarak yaptığı yanlışlığı işkenceye katlanarak ödemekteydi.

Savaş başlamak üzereyken örgüt hareketsiz kalamazdı. Aranıyor olsa bile bayram canlılığı içinde dikkati çekmeyeceğine güvenerek giyinip sokağa çıktı. Şehzadebaşı'ndaki İstanbul kıraathanesine yollandı.
Kıraathanenin yaşlı garsonu örgüt yöneticilerinin posta kutu-suydu. Böyle durumlarda yöneticiler bu garson aracılığıyla haberleşir, bir tehlike varsa ajanlar garsona mesaj bırakırlardı.
GÖREV SÜRESİNİN bitiminden bir saat önce, Albatros D-III göründü.
"Albatros dönüyoooor!"

Merakla toplandılar. Yalnız geliyordu. Görünürde keşif uçağı yoktu. Albatros sarhoş gibi indi.
Koştular. Pilot Fehmi'nin güneş yanığı yüzü gözyaşıyla sırılsıklamdı.

Fazıl'ın kalbi sıkıştı:

"Ne oldu Fehmi, keşif nerde?"
Nafiz-1,2.000 metre yükseklikte birden alev almış, yanarak düşmüş, Behçet ve Sırrı şehit olmuşlardı.8
Hepsi acıdan taş kesildiler.

SÜVARİ GRUBU bir yandan General Andreas'ın kolordusunu her fırsatta savaşmaya zorlayarak oyalayıp yormakta, bir yandan da, Yunan birlikleri ile 2. Grubun arasında durarak, grubun yürüyüşünü korumaktaydı.
Bu iki görevin aksaksız yürütülebilmesi için Süvari Grubu'nun, Cephe ve 2. Grupla ile sürekli bağlantı içinde olması gerekiyordu. Bu sebeple Grup Komutanı Fahrettin Bey, telsizcileri her zaman yakınında, elinin altında tutuyordu.

Grubun telsizi eski, büyük, hantal bir cihazdı. Manda arabasıyla taşınıyordu. Benzin jenaratörüyle çalışıyordu. Yüksek, zor kurulur bir anteni vardı. Fahrettin Bey Telsiz Takım Komutanı Teğmen Rem-zi'ye "Bu telsize çiçek gibi bakacaksınız.. " diye emir vermişti, "..bir dakika bile arıza yapmayacak!" "Baş üstüne."
Teğmen Remzi ile yardımcısı Teğmen Emin Orkut telsizin üzerine titriyorlardı. Telsizin hiç arıza yapmamasının ilerde ne kadar büyük bir yitime yol açacığını nasıl bilebilirdi zavallıcıklar.
BİNBAŞI EKREM İstanbul Kıraathanesi'ne girdi. Her zaman kalabalık olan kıraathanede
bayram dolayısıyla bugün pek az insan vardı. En dipteki masaya oturdu. Garson Ekrem Bey'i
tanırdı. Yanında askerlik yapmıştı.

Biraz sonra, tanışık olduklarını belli etmeden masasına bir gazete bıraktı:

"Hayırlı bayramlar."
"Hayırlı bayramlar. Bir sade kahve."
"Peki.. "

Yavaşça ekledi:

"..Mesaj yok. Yalnız Dağ adlı bey uğradı. Yarın ikindi vakti Aksaray'da olacakmış." Aziz Hüdai idi bu. "Teşekkür ederim."

Bir daha konuşmadılar. Kahvesini içti, yüklü bir bahşiş bırakıp çıktı.
YUNAN İKİNCİ KOLORDUSU ile Türk 2. Grubu, Sakarya'nın güneyindeki bölgede, aynı sert koşullar içinde doğuya doğru yürümekteydiler. Aralarında bir yürüyüş günü fark vardı. Türk komutan daha deneyimli olduğu için birliklerini küçük gruplar halinde ve daha çok geceleri yürütüyordu. Buna rağmen yalnız bu gün 322 asker hastalanmıştı. Bu zahmete katlanamayıp kaçanlar da olmuştu.

Yunanlıların durumu doğal olarak çok daha ağırdı. Çünkü bu bölgeyi hiç tanımadıkları için güvenlik kaygısıyla gündüzleri yürüyüp sıcaktan kavruluyor, gece yatıp soğuktan titriyorlardı.

Albay Kalinski sinir içindeydi:

"Hani bu yürüyüş askeri bir gezinti olacaktı?"

TEK KİŞİLİK avcı uçağı ile sağlıklı keşif yapılabilmesi için pilotların gözlem eğitimi almış olmaları gerekti. Bu konuda en yetişkin pilot Fazıl'dı. O uçacaktı. Akşam keşfi için Albatros D-III hazırlandı. Bu güzel uçağa İzmir adını vermişlerdi. Abdullah Usta, uçağa binmeden Fazıl'ı yakaladı, "Bak.." dedi, "..bütün parçaları tek tek bir daha elden geçirdim. Yine de dikkatli ol. Büyük pilot olduğunu bilirim. Ama sakın motoru zorlama, hız yapma, düşmanla dalaşma. Ayağını öpeyim. İki kurban yeter."

Fazıl gözleri dolan ustaya sarıldı:

"Merak etme, sağ döneceğim."

Motoru çalıştırdı, ısıttı, pist başını doldurmuş genç pilotlara ders verir gibi dikkatle ilerledi, elini salladı, hızlandı ve havalandı.
İki saat sonra döndü. Alkışlarla karşılandı. Raporunu telefonla Binbaşı Tevfik Bey'e yazdırdı.

HAVA KEŞİF RAPORU paşaları rahatlattı. Fazıl demiryolu kuzeyinde bir tümen, Sakarya'nın kolları arasında dört-beş, Sakarya'nın güneyinde üç tümen saptamıştı.10 Bu durumda düşmanın ağırlık merkezi ortadaydı. Kuzeyden gelmeyeceği anlaşılıyordu. Ya merkezden saldıracaktı ya da merkezde zayıf bir kuvvet bırakıp güneye sarkacaktı. Askerlik sanatınca doğru olan güney kanada yönelmesiydi. Ama bunun için güneye çark etmesi, Sakarya'yı aşması, yayılarak güney kanada yanaşması gerekiyordu. Bu bir hafta demekti.
Bu amatörce plan, Türk ordusuna en çok ihtiyacı olduğu şeyi, zamanı kazandıracaktı. Bir hafta, bu kritik dönemde, büyük bir nimetti.

Hemen iki tümen güneye kaydırıldı. Ertesi gün bu kanatta inceleme yapmaya karar verdiler. Güney (sol) kanat büyük önem kazanmıştı. Savaş burada düğümlenecekti. TÜRK ARTÇI BİRLİKLERİ Yunan birlikleriyle ya dövüşerek, ya göz temasını koruyarak geri çekiliyorlardı.

Mihalıççık'taki 1. Piyade Tümeni, geride Süvari Tümenini bırakarak, akşam Sakarya doğusuna geçti.
Güneydeki Süvari Grubu da akşam, yaklaşan düşman tümeni yüzünden, halkın gözyaşları içinde Emirdağ'ı boşalttı. Bu insanları düşmanın insafına bırakarak çıkıp gitmek subayları da askerleri de kahretmekteydi. Acı sahneyi uzatmamak için atları mahmuzlayıp kaçar gibi uzaklaştılar.

Gece de Trabzon limanındaki Rüsumat IV, İnebolu'ya gitmek için demir aldı:

"Vira bismillah."

M. KEMAL PAŞA, Fevzi, İsmet ve Kâzım Paşalar, Binbaşı Tev-fik Bey, Yarbay Salih Omurtak, öğleden önce Albay Deli Halit Bey'in komutasındaki 12. Grubu ziyaret için iki arabayla grup karargâhının bulunduğu Toydemir köyüne geldiler.
Bu grup Sakarya boyunda, demiryolundan güneydeki Yıldızte-pe'ye kadarki kesimde mevzilenmişti.

Albay Halit Bey ve emrindeki tümen komutanları paşaları bekliyorlardı. Komutanlar eksikliklerin az da olsa sürekli giderilmesinden çok memnundular. Asker neşeliydi. Bunu duymak paşaları sevindirdi. Kaçak sayısı da çok azalmıştı.

Başkomutan, "Şu andaki asker sayımız istediğimiz düzeyde değil.." dedi, "..ama güneye yöneleceği anlaşılan düşman bize zaman kazandırıyor. Askerlik şubelerinde, eğitim alaylarında birçok gencimiz ve askerimiz var. İşlemleri bitenler eğitim alaylarına, eğitimleri sona erenler orduya katılıyor. Millet, çocuklarını saklamadan askere yolladığı için bu akış artık durmaz, savaş boyunca devam eder. İçiniz rahat olsun."

Yeni savaş yöntemini genişçe anlattı ve bir cümleyle özetledi:

"Yurdumuzu karış karış koruyacağız."

Nice savaş görmüş komutanları bile heyecan bastı. Gerçek bir ölüm-kalım savaşı olacaktı. Toydemir'den Yıldıztepe'ye çıkıldı. Bu şirin tepeden geniş Sakarya vadisi bütün görkemi ile görünüyordu. Yıldıztepe'nin sarışın yamaçları Sakarya'ya doğru yavaşça, usulca, küçük dalgalar halinde inmekteydi. Ne güzel bir vatandı bu. Bu sarhoş edici güzellikten bir süre gözlerini alamadılar. Yazık ki birkaç gün sonra savaş burasını cehenneme döndürecekti. Bu kesimdeki bazı mevzileri gezip askerlerle bayramlaştıktan sonra, daha güneye indiler. İnlerkatrancı Köyü'ne geldiler. Bu köyün güneybatısında, üstü düz bir tepe vardı. Sakarya'ya karışan Ilıca Deresi vadisinin bu tepeden iyi incelenebileceği anlaşılıyordu. Ilıca vadisi Türk cephesinin güney çizgisini oluşturacaktı.

Otomobilleri tepenin eteğinde bıraktılar, en yakındaki alaydan yollanan atlara binip ağır ağır tepeye çıktılar.
Alay Komutanı Başkomutan'a kendi seçkin atını ikram etmişti.
BU SIRADA Rüsumat IV küçük Ordu limanına giriyordu. Bir motor hızla yaklaştı. Gelen Liman Reisi Dursun Bey'di. Rüsumat hız kesti. Reisi gemiye aldılar.

Dursun Reis iyi haber getirmemişti:

"Bir düşman gemisi Samsun'dan bu yana limanları taraya taraya yaklaşıyormuş. Cephaneyi buraya boşaltacaksınız."

Mahmut Bey zengin küfür koleksiyonundan okkalı bir örnek sundu. Ordu limanında küçük gemilerin bile yanaşabileceği bir iskele yoktu.

Reis, yükün hızla boşaltılması için geminin mümkün olduğu kadar kıyıya yaklaştırılmasını istiyordu:

"Kıyı ile geminin arasına kayıkları yan yana sıralayıp bir köprü yaparız." Aklı yatan Mahmut Kaptan kısa emirlerle gemiyi ağır ağır kıyıya yaklaştırdı. ÇIKTIKLARI TEPEDEN, doğu-batı doğrultusunda uzanan Ilıca vadisi gerçekten iyi görünüyordu. Vadinin kuzeyi güneye egemendi. Bu durum savunmaya kolaylık ve üstünlük sağlayacaktı. Esas savunma hattının bu vadinin kuzeyinde oluşturulması, 4. Grubun Yıldız Tepe ile Ilıca vadisi arasındaki kesime kaydırılması kararlaştırıldı. 4. Grubun soluna 2. Grup gelecekti.
Doğuya doğru iyice ilerde, çevreye egemen, heybetli bir dağ vardı.

Güçlü bir dürbünle çevreyi inceleyen Başkomutan sordu:

"Şu koyu renkli güzel dağın adı ne?"
"Mangal Dağı."

Dürbünü gözünden indirdi. Yere serili olan haritaya baktı, dağı buldu, işaretledi:

"Sol kanadımızı bu güzel dağa dayayalım. Düşmanın daha doğuya doğru ilerleme olasılığı belirirse, bu dağı esas savunma hattına katarız."

Öğle yemeğini Toydemir'de komutanlarla yiyeceklerdi. İsmet Paşa haritasını toplarken, bir at kişnemesi ve bir erin korku çığlığını duyup başını kaldırdı.

M. Kemal Paşa tam ata binerken, bir şeyden ürken at parlayınca, ayağı üzengiden kayıp yere düşmüş, sol böğrünü büyükçe bir taşa çarpmıştı.

Fevzi Paşa uzatılan mataradan avucuna boşalttığı su ile M. Kemal Paşa'nın yüzünü yıkadı.

M. Kemal Paşa gözlerini araladı, başucunda diz çökmüş İsmet Paşa'nın korku ile terleyen yüzünü görünce gülümsemeye çalıştı:

"Merak etme, önemli değil."
Zorlukla doğrulup oturdu. İsmet Paşa'ya tutunarak ayağa kalktı. Yüzünden canının yandığı belli oluyordu.

Atı tutan seyise seslendi:

"Çocuk, getir onu buraya."

Beyaz, güzel, uzun bacaklı, örme yeleli bir attı bu. Yanlış bir şey yaptığının farkmdaymış gibi suçlu suçlu duruyordu. Seyis atı yaklaştırdı. M. Kemal Paşa, "Gel çocuğum.." dedi, atın yüzünü okşadı, "..senin bir kusurun yok." Gözlerinin arasından öptü. Yavaş yavaş tepeden indiler.

RÜSUMAT IV kıyıya iyice yaklaşıp sığa oturmadan demir attı. Reisten durumu öğrenen Ordulu kayıkçılar, gemiyle kıyı arasında köprü oluşturmak için çala kürek kayıklarını yan yana sıralamaya koyuldular.

Bu sırada belediye münadisi sokak sokak dolaşıyor ve Orduluları yardıma çağırıyordu:

"Ey ahali! Eli ayağı tutan limana gelsin! Düşman yetişmeden cephane taşınacaaaaak!"

Her yaştan erkekler, erkek çocuklar limana koştular. Bunlara balıkçılar, askerlik şubesindeki askerler de katıldı. Sandalların üzerine gemiden kıyıya kadar uç uca kalaslar dizilip bir geliş gidiş yolu yapılmıştı.
Düşman gelmeden gemiyi boşaltmak gerekiyordu. Cephaneyi ve silahlan güçlükle, düşe kalka, cambazlık yaparak, askerlik şubesinin taş binasının mahzenine taşımaya başladılar. 2. GRUP öğleyin Gökpınar'a ulaşmıştı.

Burası Sakarya'ya karışan gür Gökpınar deresinin kaynağıydı. Dik kayaların dibinden buz gibi duru su fişkırıyordu. Su bol, çevre zehir yeşili çimen, kaynağın ve derenin kıyıları koyu gölge döken sık ağaçlarla doluydu.

Disiplin içinde sıralarını bekleyen birliklere soğuk kaynak gölünden kırba, tulum ve testilerle su taşınıyor, sırası gelen askerler, derede zevk çığlıklara ata ata yıkanıyor, daha ilerde de hayvanlar sulanıyordu.
Askerler beş sıska koyununu otlatan küçük çoban Musa'yı sevdiler, aralarına alıp karavanaya ortak ettiler.
Cehennem yürüyüşü bitmişti.

Cephe Komutanlığı Grubun öbür gün akşam Mangal Dağı'na ulaşmasını istiyordu. Selahattin Adil Bey, "Allaha şükür, çorak bölgeyi aştık." dedi, "..bundan sonrası kolay. Kapağı cepheye atınca daha da rahatlarız. Düşman düşünsün." Doğru söylüyordu.

Düşman daha günlerce Anadolu'nun sıcağıyla, tozuyla, gölgesiz ve susuz bozkırıyla boğuşacaktı.
AVAM KAMARASI Başkanı, "Mr. Walter Guiness" dedi. Olağan oturumlardan biriydi. Milletvekilleri görüşmeleri sönük bir dikkatle izlemekteydiler.

Mr. Guiness ayağa kalktı:

"Beyler! Yunan ordusu yine yürüyüşe geçti. Başbakan Mr. Lloyd George'a göre en iyi siyasetin bu olduğu anlaşılıyor. Bu pek bencil, hele dünya barışının yeniden kurulması bakımından pek felaketli bir siyaset. Bu durumun üzücü sebebi, dış siyasetimizin, Dışişleri Bakanlığımız yerine, doğrudan doğruya Başbakan tarafından yürütülmesidir. Üzülerek söylemeliyim ki kendisine deney ve bilgileriyle yararlı tavsiyelerde bulunabilecek olan uzmanlar, pek seyrek olarak göreve çağrılıyorlar. Ben bu sözlerimle, Mr. Lloyd George'un danışmanları yoktur demek istemiyorum. Başbakanın önemli bir danışmanı vardır. Bu önemli danışman silah tüccarı Sir Basil Zaharoftur.." Topluluk dalgalandı. Dikkatler uyandı. Gülümsemeler ve alkışlar duyuldu. "..Bu önemli kişinin en önemli özelliği, Yunan çıkarlarını korumada gösterdiği azimdir. Eğer Başbakan dış siyasete yön vermeyi sürdürecekse, önce bu ülkenin insanlarının seslerine kulak vermelidir."

Lloyd George, yanında oturan Mr. Churchill'e, yüzünü buruşturarak, "Bir Türk dostu daha" diye homurdandı.
Cevap vermek için söz istedi.

OTOMOBİLLERLE çok yavaş olarak Polatlı'ya gelmişler, M. Kemal Paşa vagonuna çekilmişti. Yanında Cephe Sağlık Müdürü Dr. Murat Cankat vardı. Paşalar ve karargâhın önde gelen subayları, derin bir kaygı ve sessizlik içinde, yandaki vagonda, muayene sonuncunu bekliyorlardı.

Doktor yarım saat sonra bekleyenlerin yanına geldi. Terini sildi.

Ürkmüş görünüyordu:

"Bir ya da iki kaburga kemiğinin kırıldığını sanıyorum. Biri ciğerini tahriş ediyor. Sesi kısılmaya başladı. Röntgen çekilmesi gerek." Yalnız Ankara Hastanesi'nde röntgen vardı. "öyleyse Ankara'ya gitmek zorunda." "Evet, hemen."

İsmet Paşa, yaverine, "Treni hazırlatın.." dedi, topluluğa döndü, "..olayı gizli tutacağız." Refet Paşa'ya ve Cebeci Hastanesi'ne gizlice bilgi uçuruldu.

MR. LLOYD GEORGE öfkeliydi:

"...Majestelerinin hükümeti olarak ne yapmamız bekleniyordu? Türk milliyetçilerini uzlaşmaya zorlamak için Anadolu'nun derinliklerine İngiliz askerleri mi yollayacaktık? Bu imkânsız bir şey!

Tek çare var:

Yunanlılarla Türkleri sonuna kadar vuruşturmak.

Savaşın bir meziyeti de şudur:

Taraflara, gerçeğe saygıda bulunmayı öğretir.

Öyle ümit ediyorum ki barış girişimlerimize karşı çıkan Türkler, bu kez gerçeğe saygı duymasını öğreneceklerdir."

Avam Kamarası'nın çoğunluğu, emperyalist siyasetin güçlü temsilcisi Lloyd George'u şiddetle alkışladı. Walter Guiness yanındaki milletvekiline, "Başbakan bütün siyasi sermayesini Yunan atına yatırmış görünüyor.." dedi, "..bu at kazanamazsa, iflas edecek."

EKREM VE AZİZ HÜDAİ Beyler Aksaray'daki güvenli evde buluştular.
Bilgi toplama elemanlarından olumsuz bir mesaj gelmemesi İngilizlerde bir kıpırtı olmadığını gösteriyordu. Galiba tehlike atlatılmıştı.

Örgütü yeniden canlandırmaya karar verdiler. Ankara, motor yakalanmadan önce, acele 625 subay istemişti. Fazla açılmadan, şimdilik yalnız subay yollama birimini çalıştırmak akıllıca olurdu.
O gece Ankara'dan izin ve yeni şifre istediler.

CEPHANE VE SİLAHLARIN taşınması bitmek üzereydi. Kaptan, Reis ve subaylar keyif sigarası yaktıkları sırada Giresun Liman Reisliğinden gecikmiş bir telgraf geldi. Trabzon'dan alınan habere göre bir Yunan savaş gemisi, Trabzon'u bombalamış, batıya doğru hareket etmişti.
Allah kahretsin!

Tarih, saat ve mesafeleri hesapladılar. Sonuç tatsızdı. Gemi iki saat sonra Ordu'da olabilirdi. Mahmut Kaptan yerinden hopladı, "Ulan ben bu gemiyi batırır, düşmana teslim etmem" diye kükredi. Genelkurmay'ın emri böyleydi zaten. Hiçbir gemi düşmana teslim edilmeyecekti. Ama kaptanın yüzüne inanılmaz bir karar verenlere özgü bir tuhaflık yayılmıştı. "Ne oldu?"
"Aklıma bir delilik geldi."
"Ne?"

Reise döndü:

"Gerektiğinde gemi için kömür bulabilir miyiz?"
"Fındık kabuğundan âlâ kömür olur mu?"
"Makine yağı için... "
"Fındık yağı ne güne duruyor?"

Kaptan subaylara bağırdı:

"Yürüyün, gemiye gidiyoruz."

Mermi gibi odadan çıktılar. Gemiye geçtiler. Mürettebat cephanenin boşaltılması işine yardım etmiş, dehşetli yorulmuştu. Oraya buraya serilmiş, dinleniyorlardı.
"Toplanın!"
Herkes toplandı.

" İki düşman gemisinin arasında sıkıştık. Komutanlığın emri, bu gibi durumlarda geminin batırılıp düşmana teslim edilmemesidir. Ben diyorum ki, gemiyi öyle batıralım ki düşman çekip gidince suyunu boşaltıp tekrar yüzdürebilelim. Var mısınız?" Mürettebat bu çözüme bayıldı. Araçlar, gereçler, haritalar, resmi ve özel eşyalar kıyıya taşındı. Gemi, makinelerinin bütün gücüyle sığlığa sürüldü. Kiniştin valfı söküldü. Gemi su dolarken, reisin motoruyla gemiden ayrıldılar.

Rüsumat IV'ün gövdesi, makine dairesi, kömürlüğü, ambarları, güverte altları ağız ağıza suyla dolup battı ve kuma oturdu. İki direği, bacası ve kaptan köşkü su üstünde kalmıştı. Mahmut Kaptan, kaptan köşkünün birkaç camını kırdırdı, dışını yanık yağla kirlettirip kararttı. Ön güverte denizle bir hizadaydı. Sahte bir yangın için güvertenin burun kısmına bir teneke gaz döküp yaktılar. Karaya çıktılar.
Kaptan, "Vay benim güzel gemiciğim.." diye dertlendi, "..her kılığa girmiş, bir denizaltı olmamıştı, onu da oldu."

REFET PAŞA, Kâzım Paşa, Müsteşar Albay Ali Hikmet Ayerdem, Salih Bozok ile Muzaffer Kılıç başhekimin odasında sonucu bekliyorlardı.

Doktorlar Başkomutan'ı, röntgeninin çekilmesi ve muayene edilmesi için alıp götürmüşlerdi. Sol kaburgalarından birinin kırık olduğu anlaşıldı. Kırık kaburganın ucu akciğeri örseliyordu. Kaburga alçıya alınamadığı için Dr. Mim Kemal Öke, belden yukarısını kalınca bir band ile sıkıca sardı. Kırık kaburganın zamanla kaynayıp iyileşmesi beklenecekti.

Dr. Adnan Adıvar, Dr. Refik Saydam, Dr. Şemsettin Bey, Dr. Murat Cankat ayaktaydılar. Arkalarında Nesrin Hemşire duruyordu.

Mim Kemal Bey, "Paşam.." dedi saygıyla, "..yatarak, az hareket ederek dinlenmeniz
gerekiyor. Aksi takdirde kaburgadaki kırık, ciğerdeki tahriş, başımıza çok iş açar. Velhasıl
cepheye dönmeniz mümkün değil. Yoksa."

Sözünü tamamlamak için yumuşak bir sözcük aradı, bulamadı:

"..ölürsünüz."

Öteki doktorlar başlarını sallayarak Dr. Mim Kemal Bey'i onayladılar. Mustafa Kemal Paşa Çankaya'ya döndü.

BAZI MALTA SÜRGÜNLERİNİ kaçıracak olan Basri Bey bugün Roma'ya gelmişti.
Roma'da İstanbul'u Osman Nizami Paşa, Ankara'yı Cami Baykurt temsil ediyordu. İstanbul'un İttihatçılara yardım etmesi düşünülemezdi. Ayağının tozuyla Ankara Temsilciliğine başvurdu. Ataşemiliter Albay Mümtaz Bey Basri Bey'e yardımcı olarak yanındaki subaylardan İtalyanca bilen Yüzbaşı Muhlis'i verdi.

Basri Bey ve yüzbaşı, ertesi günü Sicilya'ya geçecek, yüzbaşı on gün sonra dönecekti:

"Bağlantılar yapıldı Albayım. İş tamam."

YUNAN ORDU KARARGÂHI Hamidiye köyüne gelmişti. Büyük toplantı çadırı kurulmuş, serinlik sağlamak için dört yanındaki etekleri toplanıp açılmıştı. Komutan, Veliaht, General Stratigos ve başlıca kurmaylar, uzun, portatif bir masanın çevresinde oturuyorlardı. Albay Pallis, "Güneye çark etmek için gereken çizgiye ulaştık." dedi, "..beş tümenimiz, yarın dinlenip hazırlık yapacaklar. Öbür gün güneye yönelecekler. En güneydeki İkinci Kolordumuz ise doğuya doğru ilerlemeye devam edecek, tümenlerin Sakarya köprülerinden güneye geçmesini koruyacak."

Stratigos yüzünü buruşturdu. Yürüyüş planının zaman yitimine yol açtığına inanıyordu. Düşüncesini söyleyecekken, Spridonos, "Ciddi bir sorunum var" diye öne atıldı.
"Ne?"
"Birlikler ekmek çuvallarımı geri göndermiyorlar."

Albay Sariyanis bu şikâyete çok içerledi:

"Buraya getirilecek sorun mu bu?"
"Haklısın ama bu yüzden her gün sekiz bin yeni çuval bulmak zorundayım. Bu ne kadar süre
mümkün olabilir?"

Sariyanis elini Spridonos'u aşağılarcasına salladı:

"Her şeyi büyütüyorsun."

"Büyütüyorum ha? Ordu ekmeksiz kaldığı gün bu sözünü hatırlatacağım."

Kaynakça
Kitap: Şu Çılgın Türkler
Yazar: Turgut Özakman
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 14 Ağustos-22 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Sava

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:51

General Papulas kurmayları ile DOĞUDAN VE BATIDAN gelen iki Yunan savaş gemisi, akşam inerken, Ordu limanının açığında buluştu. Aralarında ışık ve bayraklarla haberleştikten sonra, biri limana yaklaşıp durdu.
Halk ve denizciler dağılıp gizlenmiş, kayıkçılarla balıkçılar her zamanki gibi kahvelerindeki yerlerini almışlardı. Birkaç meraklı da kıyıda durmuş, yanan gemiyi seyrediyordu.

Yunan subayları dürbünle limanı ve kıyıyı taramaya başladılar.
Savaş gemisinden denize indirilen on iki çifte bir sandal ile silahlı bir müfreze limana girdi. Batan geminin çevresinde dolandılar, Rüsumat olup olmadığını denetlediler. Bir türlü yakalayamadıkları gemiyi iyi tanırlardı. Evet, yanmaya devam eden bu batık gemi oydu. Baş taraftaki yalancı yangın, Mahmut Kaptan'ın hesabına aykırı olarak yayılmış, ön direği de sarmıştı. Kalın direk büyük bir gürültüyle yıkıldı. Ürken Yunanlılar uzaklaşıp gemilerine döndüler. Kuru sıkı bir zafer atışından sonra doğudan gelen gemi batıya, batıdan gelen de doğuya hareket etti.

Kayıklar Rüsumat'ın çevresini aldı. Kayıkçılar, balıkçılar kova kova su dökerek ciddileşen yangını söndürdüler. Devrilen direği kıyıya çektiler. Mahmut Kaptan, "Yanan gemi taklidini bu kadar iyi yapmak şart mıydı a haspa?" diye bağırıyordu.

Şükür yakalanmamışlardı.
Ah bir de sabahleyin gemiyi yüzdürebilselerdi.
PAŞ ASININ kaza geçirdiğini öğrenen Fikriye Hanım az kalsın bayılacaktı. Kendini zorlukla toparladı, Paşa'yı büyük bir şefkatle yukarıya, yatak odasına çıkardı. Salih Bozok, Dr. Murat Cankat, yaver Muzaffer Kılıç alt kattaki salona geçtiler. Az sonra Abdurrahim de aşağıya indi. Gözleri dolu dolu Salih Bozok'a sokuldu. Hiç konuşmadan oturdular. Olayı duyup telaşlanan birkaç Bakan geldi. Fikriye Hanım misafirleri Paşa'nın yanına çıkardı. Az sonra hızla aşağıya indi. Dr. Murat Bey'e, gözleri korku içinde, "Bakanlara yarın cepheye döneceğini söylüyor.." dedi, "..dönebilir mi?"

Dr. Murat Bey hüzünle gülümsedi:

"Bakanların maneviyatı bozulmasın diye öyle söylüyordur. Çünkü dönmesi mümkün değil. En azından iki hafta yatması gerek."

2 NUMARALI koğuşta sadece iki yatak doluydu. Birinde Faruk yatıyordu, ötekinde ateşten inleyen bir yaralı. Kalan yirmi küsur yatak boş ve dağınıktı.
Faruk, küçük idare lambasının zayıf ışığında, sırt üstü, gözleri kapalı, bu akşam nöbetçi olan
Nesrin'in gelmesini bekliyordu. Nöbetçi hemşirelerin koğuşları denetleme saatiydi.
Çok iyi tanıdığı zarif ayak sesleri duyuldu, yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı, koğuşa girdi. Faruk bir
çığlık bekliyordu. Beklediği oldu.

Nesrin çığlığı bastı:

"Aaaaaaaaaa! Bu yaralılara ne oldu Faruk Bey? Nerede bunlar?"

Faruk oturdu:

"Galiba Beyoğlu'na çıktılar.."

Ayaklarını karyoladan yere sarkıttı:

"..Pinti felekten bir gece çalacaklar." "Şaka yapmayın ne olur."

"Peki. Kaçtılar Nesrin Hanım."

Nesrin isyan etti:

"Neden ama?"

"Cepheye dönmek istiyorlardı. Doktorlar izin vermeyince, kaçtılar." "Hiçbiri daha iyileşmemişti ki."
"Zararı yok. Cephenin havası, karavanası insanı hastaneden daha çabuk iyi eder."

Nesrin kapıya yürüdü:

"Ben olayı nöbetçi doktora bildirmek zorundayım."

Faruk uzanıp kızın elini yakaladı:

"Hayır, durun lütfen. Dün kaçacaklardı. Bu akşam kaçmalarını ben tavsiye ettim. Çünkü sizin nöbetçi olacağınızı biliyordum, ricamı dikkate alacağınıza güveniyordum. Kaçakların istasyona ulaşıp cephe trenine binmeleri için bir yarım saate daha ihtiyaçları var. Sonra hastaneyi ayağa kaldırabilirsiniz. Şimdi lütfen şuraya oturun. Bir yarım saatçik dinlenmenizi rica ediyorum."
Nesrin'i yanındaki yatağa oturttu. Kızın küçük eli hâlâ kocaman avucunun içindeydi.

Fark edince utandı:

"Ah affedersiniz." Telaşla elini çekti.

CEPHE KURMAY KURULUNUN gece toplantısı sürüyordu. İkinci Şube Müdürü Binbaşı Tahsin Alagöz toplanan bilgileri sunmuştu.

Son olarak, Afyon'dan alınan haberi verdi:

"İzmir'den Afyon'a gelen Delibaş Mehmet, çetesiyle birlikte dün Afyon'dan ayrılmış. Haberi yollayan arkadaşımız Konya'ya geçtiğini tahmin ediyor."

İsmet Paşa hiç beklemedikleri bir şey yaptı, galiz bir asker küfrü savurdu, sonra da, "Bu it yine dini alet edip cahilleri azdırmaya çalışacaktır." dedi, "..Valiye acele bilgi verin. Geri hizmetteki erlerden bir birlik kurup bu Yunan uşaklarını tepelesin." "Baş üstüne."

"Ben dindar bir aileden geliyorum. Dindar bir insanım. Dinimizin üzerinde çok düşünmüşümdür. Sizler de dindarsınız. Elbet siz de dinimiz üzerinde düşünmüşsünüzdür.

Size ve kendime soruyorum:

İslamlık, isteyenin istediği yere çekebileceği, hainlik için de kullanılmaya elverişli, lastikli, her emele uydurulabilir bir din midir?"
Yaşlı, genç subaylar itiraz ettiler:

"Hayır!"

"Haklısınız. Ama genel duruma bir bakalım. Anadolu'daki birçok din bilgini, müftü, imam, hoca bizi destekliyor. Ama buna karşılık Osmanlı Şeyhülislamı vatanı savunanların öldürülmesinin din görevi olduğu hakkında fetva verebildi. İstanbul'da pek çok din adamı, din bilgini var. Dinin siyasete alet edilmesinin en pis örneği olan bu fetvaya hiçbiri karşı çıkmadı, hepsi susarak destek verdi. İstiklal ordusuna ve idaresine karşı düzenlenen isyanların çoğunda din silahı kullanıldı ve etkili oldu. Bazı din dernekleri bildiriler yayımlayarak halkı istiklal idaresine karşı gelmeye çağırdılar. Birtakım din adamları isyanlarda başı çektiler. İsyancılar, kuvayı milliyecileri, subayları, askerleri, vatan savunmasını destekleyen yurtsever din bilginlerini, müftüleri din gereğidir diye öldürdüler, din gereğidir diye düşmana yardımcı oldular. Bazıları hâlâ yardımcı oluyor. Mesela Tekirdağ Müftüsü, mesela Bursa Müftüsü, mesela Feraizci Hoca. Edirne Müftüsü Hilmi Efendi Venizelos'un sağlığı için dua ediyor. Anzavur, 'Yunanlılar bizim dostumuzdur, padişahın emir ve rızası hilafına olarak onlara silah çekmek küfürdür, isyandır' diyor, Adliye Nazırı Ankara'ya Yürüyüş Ali Rüştü Efendi gazetelere demeç verip, 'Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz' diyor, Divitli Eşref Hoca, 'İngilizlere meydan okuyoruz, bu en büyük küfürdür' diyor.

Bu nasıl iş?
Dinimiz düşmana hizmet etmeyi, hainliği, işbirlikçiliği, sefilliği, sürünmeyi, geri kalmayı, yenilmeyi, esir olmayı, şerefsizliği caiz gören bir din midir? Hiçbir din caiz görmez. İslamiyet hiç görmez.

Öyleyse bu yapılanlar, bu yaşadıklarımız ne? Nedir bu utanç verici olayların sebebi? Bunun bir açıklaması olmak gerekir. Medreselerde milli duygudan, istiklal fikrinden, yurt sevgisinden yoksun yetiştirilmiş olmak mı, din eğitiminin yetersizliği mi, din eğitimi verenlerin cahilliği mi, din devleti olmanın etkisi mi, son yüz yıllık ezik Osmanlı ruhu mu, dine gömülüp hayatı izlememek mi, İslamlığı hiç anlamamış olmak mı, dini ortaçağ kafasıyla yorumlamak mı, yoksa başka bir şey mi?

Ne?
Hangisi?
Neden bütün Müslüman ülkeler geri, sefil, esir?

Bunun sebebini saptamak, dinin vatan ve millet aleyhine, çıkar için, ticaret için, siyaset için, karanlık emeller ve yanlış amaçlar için kullanılmasını, sömürülmesini önlemek, bunun için gerekeni yapmak zorundayız. Çünkü biz dindar bir milletiz. Din bizde her zaman etkili olacaktır. Yoksa bu acı olayları sürekli yaşayacağımızdan korkarım."

NESRİN koğuşta, kaçakların cephe trenine binmesi için gerekli zamanın dolmasını bekliyor ve alçak sesle Faruk'a bugün tanık olduğu büyük sahneyi anlatıyordu:

"Doktor Mim Kemal Bey, kırık kaburga oynayıp da ciğeri tahriş etmesin diye geniş bir bandla
Paşa'nın göğsünü sıkı sıkı sardı ve cepheye dönemeyeceğini söyledi. Paşa hiç sesini çıkarmadı."
" İtiraz etmedi mi?"
"Hayır."

Faruk hemen teşhisini koydu:

"Öyleyse kafasına koymuş, o da kaçacak."

ANKARA, örgütün 'Felah' adıyla yeniden çalışmaya başlamasını uygun bulmuş ve yeni şifre vermişti.
Milli Savunma Bakanlığı, istiklal ordusu için 'sicili düzgün, sağlığı ve aile hayatı iyi subay' istiyordu. Bu nitelikteki subaylar örgüt aracılığıyla Anadolu'ya davet edilir, daveti kabul etmeyenler 'vatan haini olarak' kabul edilip bu durum dosyalarına işlenirdi. Daveti kabul eden bekârlara, evlilere 35-50 lira yolluk ve harçlık veriliyordu. Örgütün bu işle ilgili şubesi kolları yeniden sıvadı.

MAHMUT KAPTAN, subaylar, tayfalar, Dursun Reis, kayıkçılar, balıkçılar, liman görevlileri, meraklılar gün ışırken kalktılar. Gemi yüzdürülecekti. Ama nasıl?

Mahmut Kaptan sıkıntıdan kaşınıp duruyordu. Gemiyi yüzdürmek, batırmak gibi kolay değildi. Önce birinin makine dairesine dalıp kiniştin valfını yerine takması gerekiyordu.

Sıkıntısını öğrenen Dursun Reis kaptanın omuzuna vurdu:

"Yüzbaşım, bizim Hamdi diye bir oğlumuz var, derin su balığı gibidir. Tarif et, kiniştin valfını yerine takar, hiç merak etme. Geminin suyunu da biz boşaltırız, üzülme." Küçük Hamdi birkaç kez makine dairesini dolduran kirli, yağlı, karanlık suya daldı, ne yapması gerektiğini öğrendi. Sahiden balık gibiydi. Sonunda kiniştin valfını yerine taktı. İlk sınavı atlatmışlardı.

Belediyenin göreve çağırdığı Ordulu kadınlar, kızlar, ellerinde kovalar, bakraçlar, güğümler, taslarla sökün ettiler, kayıklara binip gemiyi kuşattılar.

Türkü söyleyerek suyu boşaltmaya başladılar:

Ordu'nun dereleri

Aksa yukarı aksa Vermem seni ellere Ordu üstüme kalksa...
TARİHÇİ Yusuf Akçura, İstanbul'daki rahatını tepip Anadolu'ya geçen 45 yaşında bir üniversite hocasıydı. Batı Cephesi Komutanlı-ğı'na başvurarak orduda bir görev istemiş, İsmet Paşa da bu yurtsever aydını saygıyla karşılayarak Cephe Karargâhında görevlendirmişti.
Bayram dolayısıyla Polatlı'dan Ankara'ya izinli gelen Akçura, Dr. Adnan Bey'i ve Halide Hanım'ı ziyaret etti.

Bir ara dedi ki:

"Refik Halit Anadolu'ya sürgün edilmeseydi, o güzel Memleket Hikâyeleri'ni yazamazdı. Anadolu'yu o sayede gördü. Osmanlı aydını yalnız İstanbul'u bilir, rahatını sever. Dünyası İstanbul'dan ibarettir. Anadolu'da yaşamayı göze alamaz. Oysa aydınlarımızın görev alma zamanı geldi. Cephede, cephe gerisinde, Anadolu'da aydınlara düşen o kadar çok iş var ki." Akçura'nın sözleri yüzünden Halide Edip Hanım bütün gece uyuyamayacaktı. HALİDE EDİP HANIM verdiği kararı sabah Dr. Adnan Bey'e açıkladı. Adnan Bey ancak bir saat karşı durabildi.

Halide Edip Hanım'ın bir özelliği vardı:

En doğru düşündüğüne, hep haklı olduğuna inanır ve aklına koyduğunu da yapardı.

M. Kemal Paşa'ya bir mektup yazıp bir aydın olarak cephede bir görev istedi.20 Adnan Bey Halide Hanım'ın heyecanını kırmamak için M. Kemal Paşa'nın Ankara'da olduğunu, cepheye gidemeyeceğini söylemedi.
SALİH, Muzaffer ve Muhafız Taburu Komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey, belki Paşa'nın bir emri olur diye erkenden gelmişler, yemek salonunda oturuyorladı. Bir ayak sesi duyuldu.

Salih ayağa kalkmaya davranınca, İsmail Hakkı elini tuttu:

"Telaşlanma, Fikriye Hanım'dır."

Merdivenden Fikriye Hanım değil, M. Kemal Paşa indi. Tıraş olmuş, giyinmişti. Üçü de ayağa fırladılar. Salih ağlamaklı, "Aman Paşam.." dedi, "..niye kalktınız?" "Böyle günde yatılır mı çocuk?"

Sesi iyice kısılmıştı:

"İsmail Hakkı, taburunu topla, yarın cepheye hareket et."
"Baş üstüne."

Salih Bozok'a döndü:

"Trenlerde arkalığı öne arkaya hareket ettirilebilir koltuklar olurdu. Bana arkalığı öyle olan
bir koltuk bulun. Belki demiryolu ambarında vardır. Kâzım Paşa'ya haber verin. Bir saat sonra cepheye hareket edeceğiz. Albay Asım Bey'i de bulun. O da bizimle gelsin. Siz de hazırlanın." "Ama Paşam, doktor... " "Dediğimi yapın."
"Peki."

İki yaver ve Yüzbaşı İsmail Hakkı azap içinde çıkarlarken Fikriye Hanım Paşa'nın yanına gelip durdu, sitemle baktı. Paşa, Fikriye Hanım'a tutunarak yavaşça oturdu. Elinden çekerek Fikriye Hanım'ı da oturttu. "Bu kazayı anneme yazma." "Yazmam."

"Teşekkür ederim. Zavallı kadın, benden yana hep acı içinde yaşadı. Ya hapisteyim, ya sürgünde, ya savaşta. İdama mahkûm olduğumu bile duydu.."

Genç kadının elini okşadı:

"..Sen de üzülme. Allah bana yardım edecektir."
VECİHİ sevinç içindeydi. Muğla demircilerinin yardımıyla kırık kısımlar onarılmış, sihirbaz Eşref Usta da motoru çalıştırmayı başarmıştı. İtalyanlar nazlanmadan motor yağı ile uçak benzini verdiler.
Geride uçağı bezle kaplamak ve uydurma emayit ile gerip kay-ganlaştırmak kalmıştı. Sonra, ver elini Ankara!

2. GRUBUN öncü koluyla 4. Grubun ileri bir karakolu İnlerkatrancı'nın güneyinde karşılaştılar.
Çok heyecan verici bir buluşma oldu bu.
Birbirlerini tanımıyorlardı. Ama vatan savaşı için ölüme birlikte yürüyeceklerini biliyorlardı. Sarılıp öpüştüler, bir söğüt ağacının altına çöktüler, sigaraları tellendirdiler. Biraz sohbet ettiler. Sigaralar bitince helalleşip ayrıldılar. Yolu öğrenen öncü geri döndü.

2. Grup bugün dinleniyordu. Sabah arabaları ve kağnıları ile buraya kadar gelen yiğit kadınlarla vedalaşılacaktı. Onlar Akşehir'e dönecekler, grup yürüyüşe geçerek cephenin sol kanadında, Mangal Dağı çevresindeki yerini alacaktı.

RÜSUMAT'ın makine dairesine, ambarlarına dolan suyun büyükçe bölümü boşaltılmış ama gemi yüzmemişti. Suyun tümünü boşaltmak gerekiyordu. Eldeki imkânlarla ancak bu kadar başarılabilmişti.
Dost bir geminin Ordu'ya uğramasını beklemeye başladılar.

O gün İstanbul'daki Yunan Yüksek Komiserliği'nden gayretkeş bir görevli, bir Rum gazetesine Rüsumat No. IV adlı kaçakçı Türk gemisinin Ordu limanında batırılıp yakıldığı haberini sızdıracak, haber iki gün sonra bir Batum gazetesinde de yayımlanacaktı. KARARGÂH TRENİ Ankara'dan sessizce hareket etti. Malıköy'de durdu. İki otomobil istasyonda bekliyordu. Başkomutanlık, Genelkurmay ve Cephe Komutanlığı karargâhları Malıköy yakınındaki Alagöz'e alınmışlardı. Yeni karargâha hareket ettiler.

Küçük Alagöz çiftliği büyük bir ordugâh olmuştu. Her yanı subaylar, askerler, çeşit çeşit çadırlar, arabalar, atlar, telsiz antenleri, telefon ve telgraf direkleri kaplamıştı. Büyük Savaş'tan kalma birkaç da demir tekerlekli kamyon vardı. Türk ordusunun çok uzun yıllardır bu kadar canlı bir başkomutanlık karargâhı olmamıştı.

Otomobiller Türkoğlu Ali Ağa'nın iki katlı, büyükçe evinin önünde durdular. Ev Başkomutan için hazırlanmış, telefon ve telgraf bağlanmıştı. Orduda bulunan tek asetilen (karpit) lambası da, çok ışık verdiği için Başkomutan'a ayrılmıştı.

Paşalar ile Başkomutanlık Sekreterliği görevlileri evin önünde bekliyorlardı. Paşalar kucaklaştılar. Üst kata çıkıldı. Bu katta Başkomutan'ın çalışma ve yatak odası ile yemek ve yaverlik odası bulunuyordu. Demiryolu ambarında bulunan arkalığı hareketli koltuğu birlikte getirmişlerdi. Muzaffer Kılıç ile Ali Metin Çavuş koltuğu çalışma odasındaki küçük masanın yanına yerleştirdiler.

Odada birkaç iskemle, yerde küçük bir halı vardı. Neşeyle kahve içtiler. M. Kemal Paşa iyi görünmeye çalışıyordu ama kımıldadıkça acıdan yüzü terlemekteydi.

Paşaları neşelendiren bir haber verdi:

"Halide Edip Hanım cephede bir görev istiyor."

İsmet Paşa Halide Hanım'ı sayardı, bu isteğinden dolayı daha da saygı duydu. Türkiye bir savaş kahramanından daha cesur bu öncü kadınlar sayesinde, ilkel bir toplum olmaktan kurtulacaktı.
"Kaydını gönüllü er olarak yaparım. Karargâhta çalışır."

Kâzım Paşa İsmet Paşa'nın omuzuna dokundu:

"Dünyada, ünlü bir kadın yazarın er olarak görev aldığı ilk ordu karargâhı seninki olacak."

Paşa gururla baktı:


"Evet."

Sohbet iyiydi ama iş yoğundu. İsmet Paşa Albay Asım Gündüz'le birlikte karargâhına döndü. Yeni Kurmay Başkanı Albay Asım Gündüz saygıyla karşılandı. Bugün karargâhta yüzler gülüyordu. Başkomutan dönmüş, yeni asker katılımı sürmüş, onarımdan gelenlerle birlikte top sayısı 166'ya çıkmış, yeteri kadar 75 mm.lik mermi gelmişti. Mürettep Kolordu sağ kanada yetişmiş, 2. Grup sol kanada yaklaşmıştı. Halkın verdiği iki binden fazla kılıç, pala ve yatağan, ayrıca Ankara tamirhanesinde yapılmış mızraklar süvarilere dağıtılmak üzere Cephe karargâhına teslim edilmişti. Binbaşı Kemal Bey bile iyimserdi bugün.

İsmet Paşa memnun gülümsedi:

"Ama biz askerliğin altın kuralına uyup en kötü, en uzak olasılığa da hazırlıklı olmalıyız."

İstihkâm Albayı Ahmet Şükrü Bey'e baktı:


"..Gerektiğinde Polatlı'dan Ankara'ya kadar demiryolu makaslarını, su pompalarını, istasyonları ve telgraf hatlarını tahrip edebilmek için şimdiden önlemini al." "Emredersiniz."

Ankara'da da Milli Savunma Bakanlığı, bir yenilgi halinde Ankara'yı Yunanlılara yıkıntı olarak teslim etmek amacıyla bütün tesis ve işe yarar binaların tahribi için sessizce hazırlık yapıyordu.

ÖĞLEDEN SONRA Ordu'ya, Karadeniz hattında çalışan İtalyan bandıralı Remo adlı yolcu gemisi geldi. Yük indirilirken Dursun Reis ve kaptan gemiye çıktılar. Durumu anlatıp İtalyan kaptandan yardım istediler.
Kaptan Rüsumat'ın serüvenini dinleyince heyecanlandı. Bu kahramanlara yardım etmemek denizcilik ruhuna ihanet olacaktı. Geminin güçlü su boşaltma tulumbasını verdi. İş bitene kadar da bekledi.
Ama Rüsumat kuma öyle oturmuştu ki su iyice boşaltıldığı halde yüzemedi. Öyle batık olarak duruyordu.
Çare, makineleri var kuvvetiyle çalıştırıp gemiyi yerinden oynatmaktı.
Belediyenin çuval çuval yolladığı fındık kabuğu ile ocaklar doldurulup kazanlar fayrap edildi.
Makineler fındık yağı ile temizlenip yağlandı. Makinelerin pirinç, çelik, demir parçaları yeni
gibi olmuştu.

Teğmen Cevat Talu, yüzü gözü yağ içinde, bağırdı:

"Bu fındık ne mübarek şeymiş Reis!"
"Öyledir oğul. Kabuğu bile nimettir."

Akşama doğru motorları tam yol tornistan çalıştırdılar. Limanın kıyıları, kayık ve taka iskeleleri, kahveler Ordulularla doluydu. Dualar, haykırışlar arasında gemi titredi, sallandı, zangırdadı, birden kımıldayarak kumdan kurtulup yüzdü! Binlerce sevinç çığlığı, havai fişekler gibi göğe yükseldi. Mahmut Kaptan, "Ah yavrum.." dedi, "..yüzüyor, dalıyor, çıkıyor, bir gün de uçarsa hiç şaşmam."

Gemiye çıktı, diz çöküp güvertenin ıslak tahtalarını öptü.
Ertesi günü gemiyi elden geçirip yolculuğa hazırlayacaklardı.
CEPHE GERİSİNDE kalmış akıncıların görevi telgraf ve telefon hatlarını kesmek, demiryolunu bozmak, köprüleri atmak, pusu kurmak, baskın vermek, ikmal kollarını vurup haber toplamaktı. Bu görevleri yerine getirirken kimlerin Yunanlılara muhbirlik, casusluk, uşaklık ettiğini, kimlerin Yunan efendilerine güvenerek halka zorbalık ve zulüm yaptığını da duyup öğrenmekteydiler.

Zaman buldukça, bu işbirlikçileri ve fırsat düşkünlerini uyarıyor, namuslu olmaya çağırıyor, hainlikte ısrar edenlere cezalarını veriyorlardı.

Asker ve sivillerden kurulu 15 No.lu akıncı kolu, on kişilik bir Yunan müfrezesinin kaldığı Közlüce köyünü ve muhtarı Sefer Ağa'yı defterine almıştı. Uygun bir zaman kollamaktaydılar. O zaman gelmişti.
Bir gün önce yola çıkmış, gece yol almış, gündüz gizlenmişlerdi. Bu gece de durmadan yürümüşlerdi.
Şafak sökerken üçe ayrıldılar. Her grupta on kişi vardı. Sessizce ilerlediler. Sel yatağından, bahçeler arasından, çitlerin arkasından köye yaklaştılar. Köpekler havlamaya başladı. Yunanca bağırtılar duyuldu. Hızlandılar.

Birinci grup muhtarın avlusunu çeviren duvarın üzerinden içeri atladı. Hırlayarak saldıran köpeği lahzada boğup susturdular.
İkinci ve üçüncü gruplar bu sırada, üst katında askerlerin kaldığı karakolu iki yandan çevirmişlerdi. Kapıda ikisi giyimli, biri yataktan fırlamış, yarı çıplak, elleri tetikte üç asker vardı. Evden telaşlı sesler geliyordu. İki kurt köpeği havlayarak üzerlerine koştu. İkinci grup kurt köpeklerini ve kapıdakileri vurdu, ateş ederek eve yürüdü. Evin pencere kepenkleri, camları, pervazları, saçakları, doğramaları parçalanıp dağılıyor, duvarları parça parça dökülüyordu.

Üçüncü grup evin arkasına geçip otların içine uzanmış sessizce beklemekteydi. Arkadan kaçmaya yeltenen askerleri teker teker devirdiler. Köy uyanmıştı.
Birinci grup muhtarı itekleyerek köy meydanına getirdi. Korkudan gözleri büyümüş, rengi kireç beyazı olmuştu. Başı açık, ayakları çıplaktı. Köylüler meydanın çevresini doldurdular.

Muhtarın böyle cascavlak yakalanmış olmasına çoğunun çok sevindiği belli oluyordu. Akıncı kolunun komutanı Teğmen Abdullah, "Bu deyyusun ne mal olduğunu biliyoruz.." dedi, "..onca rezilliği tek başına mı yaptı bu Allahsız? Yardımcıları, avaneleri, aferincileri kimdir?"
Köylü korkuyordu daha. Kimsenin sesi çıkmadı.

Teğmen üsteleyince, yaşlı bir kadın, elini uzattı:

"Aha biri şu!"

Otuz akıncının gözü o yana döndü. Kadın, orta yaşlı, kırmızı yüzlü, değirmi sakallı birini gösteriyordu. Adam akıbetini anladı, dizlerinin üstüne düştü: "Hayır! Yalan söylüyor!" Kavruk bir köylü ortaya atıldı: "Sus namussuz!"

Hepsi birden konuşmaya ve kimlerin neler yaptığını ağlayarak anlatmaya başladılar. Küllenmiş acılar yeniden alevlenmişti. Köydeki hainlerin sayısı çok değildi ama anlatılanlar, akıncıların midesini bulandırdı. Birçok köyde, kasabada, çok olmasa bile, bunlar gibi satılıklar ya da gönüllü işbirlikçiler eksik değildi. Akıncılar bunlara 'Müslüman gâvuru' diyorlardı. Teğmenin, bu çürümüş insanlardan dert yandığı bir yönetici, "İyi ki bu savaş oldu da ne durumda olduğumuzu anladık, bu hastalığın farkına vardık.." demişti, "..yalnız köylerde değil ki, şehirlerde de hayli çürük var. Hele İstanbul yönetimi çürük dolu. Çürümeyi durdurup yok edecek tek çare eğitimdir. Ama şimdiki gibi yetersiz, ilkel, ezberci, kaderci, çağdışı medrese, cami eğitimi değil, sahici eğitim. Çocuklarımızı iyi insan, iyi yurttaş yapacak gerçek bir millet eğitimi. Ankara hükümeti bunu yapmazsa, bizi yine Osmanlının akıbetine mahkûm etmiş olur. Bunca acı da boşa gider."

Akıncılar hainleri biraraya toplamışlardı. Zorbalıkları, korkunçlukları, meydan okuyuşları yok olmuştu, soğuk sudan çıkmış köpek yavruları gibi titreşiyorlardı. Muhtarı ve suçlan affedilmez üç kişiyi vurdular. Akıncı Yasasına uyarak, birinin kulağını kestiler. Ötekiler korkudan ruhları uçmuş gibi kımıltısız duruyorlardı. Bir daha muhbirlik etmeyeceklerine, zorbalık yapmayacaklarına yemin billah ettiler. Teğmen köylülere, "En yakın Yunan karakoluna birini yollayın.. " dedi, "..Akıncıların köyü bastığını, askerleri ve kimi köylüleri öldürdüğünü haber versin ki başınız derde girmesin. Ne yana gittiğimizi sorarlarsa, gittiğimiz yönün tersini gösterin." Birer maşrapa süt içip köylülerin duaları ve teşekkürleriyle köyden ayrıldılar.

KUZEYDEKİ beş Yunan tümeni sabah dağların, tepelerin ardından güney Sakarya köprülerine doğru yürümeye başlamıştı. Geride bir alayla bir tümen bıraktılar.

Alay Porsuk'un kuzeyine yerleşmişti. Sakarya kıyısına gözetleme postaları sürdü. Karşı kıyıda da Türklerin gözetleme postaları vardı. Görünmemeye çalışarak birbirlerini kolluyorlardı. Görünen ateşi yiyordu.
7. Tümen ise Porsuk'un güneyinde, Beylikköprü karşısında kalmıştı. Alayın ve tümenin esas görevi Türk ordusunun kuzey kanadını oyalayarak güneye birlik kaydırılmasını önlemekti. Keşif kollarının raporları Cephe Komutanlığı'nın aklını karıştırdı. Çünkü yine abartarak, Porsuk'un kuzeyinde üç tümen olduğunu bildirmişlerdi.

Porsuk'un güneyindeki tümen sayısı doğru bilinebilse gerçek anlaşılırdı. Ama bilinmiyordu. Çünkü 7. Tümen ileri sürdüğü birliklerle Türklerin bu kesimde kara keşfi yapmasını ustaca engellemişti. Türkler hava keşfi de yapamıyordu. Avcı uçağı yine arızalıydı. Yalnız 4. Grup güneye kaydırılmıştı. Yetmezdi bu. Direnmek ve uşatılmayı önlemek için başka tümenlerin daha kaydırılması gerekliydi. Ama sağlamcı İsmet Paşa, durum kesinleşinceye kadar, birlikleri merkezde tutmak için kaydırmayı durdurdu.

Sesi üç ev öteden duyulmaktaydı:

"Genelkurmay'a, Milli Savunma'ya, Hava Kuvvetleri'ne, her yere yazın! Sağlam bir uçak istiyorum! Tümenler de Porsuk'un güneyinde ne olup bittiğini öğrenip bildirsinler. Onlardan da açık, kesin, güvenilir bilgi istiyoruuuuuum!" BOZGUNCULAR toz olmuşlardı. Ancak birkaçı yakalanabilmiş ve cezaları verilmişti. Kaçakların büyükçe bölümünün köyleri Yunan işgali altındaydı. İşgal altındaki bu köylere dönenler, yakınları şehit düşmüş ya da cephede düşmanla savaşanların aşağılayan sözleri, iğrenen bakışları altında ezik ve sefil yaşamaya çalışıyorlardı. Bazıları utanıp ya akıncı kollarına katılmış, ya da köyden de kaçıp dağa çıkmış, işi eşkıyalığa vurmuştu. Bu toy eşkıyaları ya akıncılar vuruyordu, ya da Yunan askerleri.

Köyleri işgal altında olmayanlar ise, evlerine dönemiyor, şehirlere giremiyorlardı. Bozguncular gibi kaçaklara da aman verilmediğini biliyorlardı. Köprüler, kavşaklar kaçakları yakalamakla görevli müf-rezelerce tutulmuştu. Kimi af dileyip yeniden orduya katıldı, kimi vatan savaşına ilgi duymayan ümmetçi medreselere sığınıp gizlendi. Kalan kaçaklar, yarı eşkıya, yarı serseri, dağdan dağa geziyor, yiyecek bulmak için zaman zaman köylere uğruyorlardı. Yağmaya, tecavüze kalkmazlarsa köylülerden yardım görmekteydiler. Bu çevrenin dünyadan habersiz köylüleri için askerden kaçmak ayıplanacak bir şey değildi, çok uzun yıllardan beri yaşanan olağan bir olaydı. Kaçakların elebaşıları, Yunan ordusunun Halifenin ordusu olduğunu, bu orduya silah çekmek istemedikleri için kaçtıklarını söyleyerek saf köylülerden aferin bile almışlardı. Ama acımasız Yunan ordusu bu köylerden geçince iş değişti.
Tohumluklara, kışlık erzaka, sürülere el koymuşlar, köprü yapımı için gerekebilir diye evleri yıkıp dikmeleri, atkıları alıp götürmüşlerdi. Harmanlanamamış ekinleri yakmış, eğlence olsun diye minarede ezan okuyan müezzinlere ateş etmişlerdi. Subayların çoğu yağma ve tecavüze göz yummuştu. Köylü uyandı.

9. YUNAN TÜMENİ'nin artçı birliği Gökpınar'a ulaştı. Sıcaktan bunalmış, yüz derileri soyulmuş, dudakları yarılmış askerler, yarı çılgın ve karmakarışık bir halde, birbirlerini çiğneyerek, haykıra bağıra kaynak gölüne saldırdılar. Sırayı ve disiplini sağlamak isteyen subaylar tabancalarına el attılar.

İkinci Kolordu ile 9. Tümen'in karargâhları az önce Gökpınar'a gelmişlerdi. Yeni yerleşiyorlardı. General Andreas ile Albay Kalinski henüz karşılaşmamışlardı. Askerlerin suya saldırışını gören General Andreas, emir subayına öfkeyle, "Albay Kalinkski'yi bulun!" dedi.

Albay Kalinski'yi askeri düzene sokmak için çırpınırken buldular. Geldi. "Bu ne, ordu mu, sürü mü?"

Kalinski'nin ne şıklığı kalmıştı, ne yakışıklılığı, ne de iyimserliği:

"Ne deseniz haklısınız. Sıcak, toz, susuzluk tümenimi bu hale getirdi. Suyu gören askeri tutamıyoruz. Düzeni ancak şiddetle koruyabiliyoruz. Orduyu bu maceraya sürükleyenlere lanet olsun!"

Küçük Musa Albay Kalinski'den daha dertli ve öfkeliydi. Pis askerler beş koyununu da elinden almışlardı. Bir bunları düşündü, bir evvelki günkü düzen içindeki Türk birliğini. "Bunlar harami." diye geçirdi içinden, "..bizim ordu bunları iyice döver. İnşallah." Kaynak kıyısından, dere boyundan silah sesleri yansımaya başladı. GÜNEYE çark edip geçiş için köprülere yaklaşmakta olan beş Yunan tümeninden biri de Panayot'un 3. Tümeniydi.

Su, ekmek ve erzak taşıyan ağır kamyonlar Acıkır'da dingillerine kadar toza battıkları ve işlemedikleri için aç kalmışlar ve iki gün de bataklık suyu içmişlerdi.

Birdenbire ortaya çıkıp çılgınca saldıran demir boyunduruklu çoban köpeklerini vura vura ilerliyorlardı. Birileri yanından geçtikleri bazı köyleri yakıyorlardı. Duyduğu yakarılar ve çığlıklar Panayot'u sarsıyor, böyle anlarda eve dönmek istiyordu. Ama savaş bitmeden eve nasıl dönebilirdi?

Çavuş diyordu ki:

"Ne kadar çok Türk öldürürsek savaş o kadar çabuk biter!"

Bir tek Türk öldürmemişti daha. Arkadaşı Pandelli, "Hiç olmazsa bir Türk öldürmelisin" dedi. O bir Türk öldürmüştü.

YATAK ODASINA portatif bir asker yatağı konmuştu. Ama Paşa geceyi çalışma odasındaki arkalığı yatırılan koltukta geçirdi. Zaten az uyurdu. Burada daha da az uyur olmuştu. Herkes yatmaya gidince ya düşünüyor, ya kitap okuyordu. Gelirken İslam tarihiyle ilgili birkaç önemli kitap almıştı yanına. Uyanır uyanmaz Ali Çavuş kahvesini verdi. Karargâh berberi bekliyordu. Tıraş oldu. Gecelik entarisini çıkarıp giyindi. Arkalığı yatıkça koltuğa yarı uzanmış durumda oturdu, böylece doktorların tavsiyesine az da olsa uymuş oldu.

Albay Asım Bey telefon etti, Merkez Ordusu'nun yolladığı 16. Tümenin iki alayı yola çıkmıştı:

2.250 subay ve er.

Alaylar savaşa yetişebilirse savaşçı sayısı 58.750 olacak, altmış bine yaklaşılacaktı. Doktor sigara içmesini yasak etmişti ama dayanamadı, bir sigara yaktı. HİNDİSTAN İŞLERİ BAKANI Mr. Montagu da sıkıntıyla sigaraya sarıldı.

Müsteşar Yardımcısı, Hindistan'dan alınan bilgileri özetliyordu:

"...Korktuklarımız oluyor efendim. Yunanlıların yürüyüşe geçmesi Hindistan'da karışıklıklara yol açmış. Genel Vali bazı yerli liderleri tutuklamaya karar verdiğini yazıyor." "Ama bu sert tavır işleri daha da güçleştirecek."

"Liderler bağımsızlıktan söz etmeye başlamışlar. Gandhi ve Muhammet Ali Cinnah da, Anadolu'ya yardım kampanyası açmışlar."

Mr. Montagu bilgece baktı:

"İtiraf edelim ki çok bencilce ve saldırgan bir siyasetimiz var. Bu siyasette ısrar edersek, Türklerin Asya'ya dönmesi yerine, galiba biz Adamıza çekilmek zorunda kalacağız." "Hükümeti bir daha uyaramaz mıyız?"
"Bir yararı yok. Başbakan Türklerin ezilmesini hayati bir zorunluk sayıyor. Bu siyasetin bize neler kaybettirdiğini görmüyor. Aşkın gözü kördür derler. Çok doğruymuş. Yunan aşkı Mr. Lloyd George'u kör etti."
ALBATROS D-III'ü güçlükle pist başına getirebildiler. Bu mevsimde az rastlanılan sert bir rüzgâr vardı. Fazıl başlığını ve rüzgâr gözlüklerini taktı. Yerine geçti. Motoru çalıştırdı. İki parmağını başına götürüp izleyenlere selam verdi, gaza yüklenip uçağı yürüttü, daha da şiddetlenen rüzgâra rağmen büyük bir ustalıkla havalandırdı. Çeyrek saat geçmeden yağmur başladı.

Paça suyuyla gerdirilen kanat bezleri ıslanınca gevşiyordu. Fazıl son uçağı korumak için görevi yapmadan geri döndü.

İSMET PAŞA ile Albay Asım Bey, harita basındaydılar.
İsmet Paşa "Biz ikmal sistemimizi güçlendirirken, Yunan ordusu her gün ikmal merkezlerinden uzaklaşıyor.." dedi, "..ikmal yolları her gün biraz daha uzuyor. Böyle büyük bir deney yaşamadıkları için bunun tehlikelerini bilmiyorlar. Bu acemi orduya bu tehlikeyi hatırlatmanın zamanı geldi. Sakarya'nın güneyinden yürüyen düşman kolordusunun Emirdağ üzerinden ikmal edildiği anlaşılıyor. Hatırlatmaya buradan başlayalım. Afyon'un doğusunda Mürettep Tümen adını taşıyan karma bir tümenimiz var. Bu tümen Emirdağ'a baskın vererek bu ikmal merkezini körletsin. Sonra da..."

Tevfik Bey üzüntüyle içeri girip İsmet Paşa'nın sözünü keserek uğursuz haberi verdi:

Yine keşif yapılamamıştı. Paşa'nın yüzünün pençe pençe morarmaya başladığını görünce, odadan kaçtı.
MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI, savaşın yaklaşması üzerine, cephe gerisindeki bazı illerde, büyük hastaneler kurulmasını istedi.

Bu illerden biri de Çankırı'ydı. Bin yataklı hastane kurması isteniyordu.
Mutasarrıf, Belediye Başkanına, "Ne diyorsun.." diye sordu, "..başarabilir miyiz?"
Belediye Başkanı Cemal Efendi, kır sakallı, gösterişsiz biriydi, "Beyim.." dedi, " devletimiz bizden gazilerimiz için bin yataklı bir hastane istiyorsa, başaramamak olmaz. Allah'ın ve halkın yardımıyla az zamanda kurarız. Ama bin tane karyola bulamayız. Hastanemiz yer yataklı olur. Belediye bina fukarasıdır. Siz bize yer verin, yeter."

İZMİT'ten yola çıkarılan yüz bin Alman fişeği ile yaşlı başçavuşun pek beğendiği askeri oyuncaklar, Göynük-Nallıhan-Ayaş üzerinden büyük zorlukla Ankara'ya ulaşmıştı.

Ankara oyuncakları bekletmeden Malıköy'e yolladı.
İkmalciler, evrensel 'bal tutan parmak yalar' yasasına uyarak, birkaç çay ocağı ile el fenerini, birkaç potinle botu kendilerine ayırdılar. Kalanları, Cephenin hazırladığı plana göre grup komutanlıklarına ve tümenlere dağıtmaya başladılar.

Başçavuş haklıydı. Oyuncakları alan komutanlar sahiden bayram edecek, en çok da işaret ve aydınlatma fişek ve tabancalarına sevineceklerdi.
DÜŞMANIN yolu uzatarak Türklere kazandırdığı zaman çok işe yaramıştı. İlk gelen askerlerin eğitimleri pekiştirildi. Eskiler gibi ustalaştılar.

Sonra gelen askerler çaylaktı. Önce, bitlenmeye karşı önlem olarak bunların da saçları sıfır numara kırkıldı. Sonra da bu çaylakları hızla eğitmek için teğmenler ve çavuşlar kolları sıvadılar.
Bütün askerlere çorap ve çamaşır dağıtıldı.

ÇANKIRI, İnebolu-Ankara yolunun önemli konaklarından biriydi. Bu yoksul yerden her gün birçok kişi geçiyordu. Yeni şeyler söyleyen bu insanlar yüzlerce yıldır donup kalmış olan zamanı yerinden oynatmış, zaman yeniden akmaya başlamıştı. Bu canlılık Çankırı'yı Milli Mücadele'yi en iyi anlayan illerden biri yapmıştı.

Belediye Başkanı hemşerilerine güveniyordu. Sağlık Müdürüne bin yataklı bir hastane için gereken eşyanın listesini yaptırdı:

Bin şilte, iki bin çarşaf, bin yastık, iki bin yastık yüzü, bin battaniye vb... Sağlık müdürü her sayıdan sonra başkana belli etmemeye çalışarak, ümitsizce bir 'of çekiyordu.

Başkan birim amirlerini, Müdafaa-yı Hukuk ve Kızılay başkanlarını, öğretmenleri, esnaf ve eşraf temsilcilerini, askerde olmayan başağaları, muhtarları, mahalle imamlarını çağırdı. Çankırı küçük bir şehircikti. Hepsi yarım saat içinde geldiler. Durumu anlattı. Hepsi şehre dağılıp halkı bilgilendirip yardıma çağıracak, imkânı olan her aile, payına düşen ne ise, şilte ya da bardak, gösterilen ambara götürüp teslim edecek, bin yataklı Çankırı Hastanesi bir hafta sonra, tıbbi aygıtlar ve doktorlar dışında, hizmete hazır olacaktı.28 Bu hız ve dayanışma mutasarrıfı o kadar şaşırtacaktı ki uzun zaman ağzını kapatamayacaktı.

SUBAYLAR VE TAYFALAR erkenden işbaşı etmiş, bütün gün durmaksızın çalışarak tüm araçları, aygıtları, düzenekleri elden geçirmiş, kaptan köşkünü kullanılır duruma getirmişlerdi. Yola çıkmak için havanın kararmasını bekliyorlardı. Güneş batmış, karanlık bastırmıştı.

Makineler çalıştırıldı. Kumanya ve sigara getirmiş olan reisle vedalaştılar. Reis ağlayarak ayrıldı. Işıklar söndürüldü. Rüsumat sesi daha da açılmış olan düdüğü ile Orduluları selamladı.

Kıyıda bu ânı bekleyen Ordulular da karşılık verdiler:

"Yolunuz açık olsunnnnn! Allah'a emanet olunnnn!"

Gazi gemi ağır yolla Karadeniz'e çıktı.
Trabzon'a uğrayıp ertesi gün onarım görmek için Batum'a gidecekti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 14 Ağustos-22 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Sava

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:51

İLK YUNAN TÜMENİ 19 Ağustos 1921 sabahı, sağlamlaştırılmış bir köprüden güneye geçmeye başladı. Saat 06.00'ydı.

Hava kapalı, sıkıntılı ve çok rüzgârlıydı. Serseri rüzgâr dolana dolana esiyor, burgaçlar yapıyor, toz yığınlarını uçuruyordu.

Rüzgâr dolayısıyla yine uçak keşfi yapılamamıştı. 7. Yunan Tümeni ileri sürdüğü birliklerle kara keşfine de engel olmuş, Türkleri gözsüz ve kulaksız bırakmıştı. Kısacası geçişin anlaşılması olasılığı yoktu.
Yunan ordusu Sakarya'nın güneyine geçip de Türk cephesine doğru ilerlemeye başladığı zaman, durum fark edilecekti ama Türkler önlem almakta çok geç kalmış olacaklardı. Güney kanadını güçlendirene kadar taarruz başlamış, belki de cephe yarılmış olurdu. TÜRKİYE heyecan içinde Yunan ordusunun Ankara'ya yürüyüşünü izliyordu. Gazeteler bu uğursuz yürüyüşüyle ilgili haberler ve yazılarla doluydu. Yunan ordusu galip gelirse, Sevr Antlaşması'nın öngördüğü düzen yürürlüğe girecek, böylece Anadolu'da bağımsız bir Türk devleti kalmayacaktı. Bu olasılığı bilenlerin içi kan ağlıyordu.

İşgal altındaki bazı yerlerde ve İstanbul'da, bu tehlikeyi umursamayan, keyfi yerinde, milletin acısını paylaşmayan Türkler de vardı. Bunlardan biri de Damat Feritçi ve İngilizci yazar Refik Halit Karay'dı. Yunan ordusu arkasında kanlı ayak izleri bırakarak Ankara'ya yol alırken, milliyetçilerle alttan alta alay eden, neşeli yazılar yazıyordu.

Bugünkü yazısının başlığı 'Patlıcan Meselesi'ydi:

"Patlıcan meselesi deyip de geçmeyiniz. Göreceksiniz ki başlığı dolu, lakin içi kof birçok yüksek meselelerden, bu mesele daha ehemmiyetli, daha ciddi ve daha hayatidir"

O AKŞAM Refik Halit Karay, Boğaziçi'ni seyrederek, lakerda, midye tava, karides ve marul göbeği ile rakısını içerken, 61. Tümen'in 174. Alay Komutanı ve yakın taburların komutanları da birarada yemek yemekteydiler. Bu akşamki yemek bulgur pilavı ve yoğurttu. Allah'a hamdettiler.

Alay Komutanı Binbaşı Şevki Savaşçı, "Bir gün birikmiş aylıklarımızı alırsak.." dedi, "..para toplayalım ve orduya bir uçak alıp armağan edelim. Var mısınız?" Subaylar "Varız" dediler.

MUDANYA'da İşgal Komutanlığına bağlı Yunan askerleri kahvelere girerek oturanları uyardılar:

"Bugün cuma, dininize saygı gösterin, haydevre herkes camiye!" Böylece dinine dokunulmamasından başka bir şey istemeyen, düşünmeyen yobazların gönlünü kazanıyorlardı. Namaza daha vakit vardı ama işgalci askerlerle itişmemek için halk kalktı, camiye yollandı.

Mudanya Bidayet Mahkemesi sorgu yargıcı Abdullah Galip Tokça, dini bütün bir Müslümandı. Çok önemli bir engel yoksa cuma namazını kaçırmazdı. Aptesini aldı. İçinden, millete sabır vermesi, memleketi esenliğe çıkarması, orduya zafer nasip etmesi için Allah'a dua ede ede camiye geldi. Ortalarda bir yer bulup oturdu. Kimsenin neşesi yoktu. Her gün köylerden Yunanlıların yaptığı rezilliklerle ilgili haberler geliyordu. Birtakım vurdumduymazlar dışında halk azap içindeydi.

Cami hocası vaazının başında şöyle dedi:

"Ey Müslümanlar! Neden mağlup olduk? Neden şehirlerimiz işgal edildi? İyi düşününüz. Çünkü Allah'a kulluk görevimizi ihmal etmeye başlamıştık. Bu işgalciler, hiç şüphe yok ki, dini görevlerini ihmal edenleri, dinsizleri terbiye için Cenab-ı Hak tarafından yollandı. Camilerimiz, mescitlerimiz şimdi bu işgalciler sayesinde doluyor. Bu nimetin kadrini bilelim."

4 Abdullah Galip Bey'in midesi bulandı. Toparlanıp camiden çık-"Keşke kalkıp itiraz etseydim, böyle düşünmenin Müslümanlığa uymadığını, Allah'a saygısızlık olduğunu söyleseydim" diye pişman oldu ama artık çıkmıştı. Üzüntü içinde işine döndü.

Din konusundaki cahilliğin ne kadar tehlikeli olduğunu sürekli görmekteydiler. Dinde cahillik ile ihanet arasında usturanın ağzı kadar incecik bir aralık vardı. MÜRETTEP TÜMEN cephe emrini öğleden sonra aldı.

Tümenin komutanı Yarbay Zeki Soydemir atak, bilgili, kararlı bir komutandı. Kurmay Başkanı Yüzbaşı Yümnü Üresin de komutanı gibiydi. Tümen her an savaşa hazır bir cephe birliği olduğu için hazırlanması vakit almazdı. İki süvari alayı ile hemen o gece yola çıkmaya karar verdiler.

Dikkati çekmeden bütün gece ilerleyecek ve sabah Emirdağ yakınında olacaklardı.
BU SIRADA Rüsumat IV, Batum limanının mendireğinden içeri girmekteydi.

Mahmut Kaptan ve mürettebat avaz avaz şarkı söylüyorlardı:

Çırpınırdı Karadeniz
Bakıp Türkün bayrağına
Ah ölmeden bir görseydim
Düşer idim ayağına...

Düdüğünü öttürerek limanı ve limandaki gemileri selamladı, irtibat bürosundaki Türklere de geldiğini bildirmiş oldu.

Rüsumat'ı ilk fark eden, bakım için burada bekleyen Remo gemisinin tayfaları oldu. Rüsumat'ın serüvenini biliyorlardı. Batum gazetesinde çıkan battığı hakkındaki habere kahkahalarla gülmüş, herkese Yunanlılara oynanan oyunu anlatmışlardı. Remo uzun uzun düdük çalarak karabatak Rüsumat'ı selamladı. Batum limanında bulunan Preveze ve Aydınreis adlı Türk gambotlarıyla birlikte, olayı duymuş olan yabancı gemiler de selamlamaya katılarak neşeli düdükleri, rengârenk bayraklarıyla bu karşılamayı bir zafer şenliğine çevirdiler. Rüsumat'ın aralarından geçtiği gemilerin denizcileri, güvertelere çıkarak bu küçük gemiye ve yiğit mürettebatına selam durdular. Rüsumat demir attı.
Onarıldıktan sonra silah ve cephane yüklenip onuncu seferini yapmak üzere yakında yine yola çıkacaktı.

YUNAN TÜMENLERİNİN güneye geçişi sürüyordu. Bir tümen yedi saatte geçmekteydi.
Yunanlılar her şey düzeninde gidiyor sanırlarken, Türk keşif kolları bugün ciddi keşifler yaptılar ve güneye geçişi saptadılar.

Durum kesinleşmişti:

Düşman güneyden geliyordu.

M. Kemal Paşa güldü:

"Bunu sonuna kadar saklamak mümkünmüş gibi öyle uzun bir yol yürüdüler ki en dar zamanımızda bize günler kazandırdılar."

İsmet Paşa, yanlış keşifler yüzünden gecikmiş olarak 3. Gruba güney kanada hareket etmesini emretti.
Gruplar batıdan doğuya doğru şöyle sıralanacaklardı: 4. Grup, 3. Grup, 2. Grup. Mangal Dağı'nı 2. Grup savunacaktı.

1. Grup da ordu ihtiyatı olarak Haymana'ya hareket ettirildi.
Başkomutan, Fevzi Paşa'dan güney kesimine inmesini, birlikleri denetlemesini ve savunma düzenini gözetmesini rica etmişti. Fevzi Paşa emir subayını ve Yarbay Salih Omurtak'ı yanına alarak Haymana'ya hareket etti.

MÜRETTEP TÜMEN sabah Emirdağ'ın batısındaki tepelere yaklaşıp gizlenmişti. Durumu anlaması için köylü kıyafetiyle şehre yollanan küçük keşif birliği çabuk döndü.

Birliğin komutanı teğmen raporunu sözlü olarak verdi:

"Fırınlara el koymuş, kasabaya pek çok yiyecek yığmışlar. Prens'in kolordusu Emirdağ'dan besleniyormuş. Burada dinlenen bir büyük birlik, bu sabah doğuya hareket etmiş.30a Geride kalan kuvveti, iki piyade taburu, bir süvari bölüğü diye tahmin ettik. Ciddi bir güvenlik önlemi yok."

Yüzbaşı Yümnü güldü:

"Demek bunlar bir baskına uğrayacaklarına hiç olasılık vermiyorlar."

Komutan kararını açıkladı:

"Top kullanırsak şehre zarar veririz. Top yok. Bir saat sonra, iki yandan birden şehre gireceğiz. Şehir düşmandan temizlenecek, fırınlar yıkılacak, yiyecek stokları imha edilecek." Gerekli emirler verildi. Bir saat sonra süvariler iki yandan şehre daldılar.

Sevinç çığlıkları yükseldi:

"Kemal'in askerleri!.."

Deli Battal sevinçten çıldırmıştı, çıplak ayak bir bölüğün önüne düşmüş, bağıra bağıra koşuyordu:

"Asker ağalar! Düşman şu yanda! Peşimden gelinnnnn..."

Yunanlılar panik içinde silah başı yaptılar. Bir Yunan subayı tabancayla Deli Battal'ı vurdu, aynı anda da bir kılıç darbesiyle yüzü ikiye bölündü. Süvariler Yunan karargâh ve ordugâhlarını bastılar, yakaladıklarını kılıçtan geçirdiler, çiğnediler, mızrakladılar, kurşunladılar. Sağ kalanlar, geride beşi subay, yüzden fazla ölü, bir o kadar da yaralı bırakarak şehirden kaçtılar. Emirdağlılar fırınları ve yiyecek yığılan yerleri gösterdiler.

Fırınlar yıkıldı. Yiyecekler halka dağıtıldı, kalanlar dışarı çıkarılıp yakıldı.
Yaşlı bir kadın bir teğmeni elinden tutup büyükçe bir ambara götürdü. Yunanlılar ambara pek çok kuru yiyecek doldurmuştu.

Teğmen ofladı:

"Bu kadar yiyeceği dışarı taşıyıp imha etmek için günler ister."

Yaşlı kadın, "Gam çekme oğul." dedi gülümseyerek, "..dök gazı, yak. Bu bina benim. Varsın yansın."
Yaktılar.

YUNAN ORDU KARARGÂHI Gökpınar'ın çok yakınındaki Renkoğlu'na yerleşmişti. Rüzgâr insanın yüzüne cehennem üfürüğü gibi çarpıyordu. Büyük toplantı çadırının altında terleyip durmaktaydılar.

Güneye geçişin hâlâ sürüyor olması General Stratigos'u çok sinirlendirdi:

"Baskın verme hülyasıyla yürüyüşü çok uzattık ve orduyu gereksiz yere yorduk." Pallis ve Sariyanis öfkeyle bakt ılar. Sariyanis, "Boşuna ve gereksiz değil." dedi kaba bir tavırla, "..stratejik bir baskın bu. Yürüyüş planımız sayesinde Türkler hangi kanada taarruz edeceğimizi hâlâ keşfedemediler. İşte hava fotoğrafları.."

Rüzgâr dolayısıyla iki gündür hava keşfi yapılamıyordu. Üç gün önce çekilmiş iki hava fotoğrafını masaya bıraktı.

"..Bakınız, cephesi hâlâ bat ıya dönük. Oysa biz güneyden, boş böğründen vuracağız."
Birden Yarbay Spridonos'un feryadı duyuldu.

Yüzü kıpkırmızı geldi:

"Bir Türk birliği Emirdağ'ı basmış! Fırınları yıkmış! Bütün yiyecek stoklarımı yakmış!"
Hepsi ayağa fırladılar.

Spridonos ağlamaklıydı:

" İkinci Kolordu'yu nasıl besleyeceğim?"

Papulas çok kızmıştı:

"Güvenlik önlemi almamış mı bu aptallar? Emirdağ'dan ayrılan birlik derhal geri dönsün. Bu melun birliği yok etsin!"

Birlik geri dönecek, Afyon'daki Trikupis'in 4. Tümeni de ileri çıkarak yolunu kesmeye çalışacaktı. Ama bu 'melun birlik' sarp Emir Dağlarını durmaksızın yürüyerek çemberden sıyrıldı. Yunan ordusunun başına iş açmayı sürdürecekti.

ÖĞLEDEN SONRA General Harington'u şaşırtan bir şey öldü. Black Jumbo'dan ilk haber geldi.
Türk ordusu hakkında ayrıntılı bilgi veriyordu.

Black Jumbo'nun bu bilgileri elde edebilmesi inanılmaz bir olaydı, bu bilgileri İstanbul'a yollamak için gerekli teknik düzeneği kurabilmiş olması daha da inanılmaz bir olaydı. En inanılmaz olay ise Türklerin yenilgiden bu yana geçen kısacık süre içinde, Sakarya'nın doğusunda 20'den fazla tümen toplamayı başarmış olmalarıydı. İsmet Paşa'nın sakin ve sade emri, Türk ordusunun çok kararlı olduğunu belli ediyordu.

Harington, General Marden'e, "Hayret.." dedi, "..sessiz sedasız, yeniden bir ordu kurmuşlar. Ankara'nınki yılgınlık değil, fırtına öncesi sessizliğiymiş. Doğrusunu söyleyeyim, bir enkaza doğru yürüdüğünü sanan Yunanlıları uyarmak, hiç içimden gelmiyor." Black Jumbo savaş boyunca elde ettiği açık, gizli bilgileri İstanbul'a yollamayı sürdürecekti.

HALİDE EDİP HANIM kendisini geçirmeye gelen bazı bakanlara, Y. Kadri ve R. Eşrefe veda ederek cephe trenine bindi.

Cephe için diktirdiği giysiyi giymişti:

Lacivert baş örtüsü, aynı renk uzun ceket, bol pantolon, yumuşak çizme. Cepheye giden bir yüzbaşı bavulunu rafa yerleştirdi.

Her istasyonda trene yeni askerler doluşuyor, toprak rengi kadınlar ağlaşarak bir zaman trenle birlikte koşuyorlardı. Malıköy'e vardıklarında ay çıkmıştı. İstasyonda derin bir sessizlik içinde dağıtım bekleyen birçok yeni asker vardı. İsmet Paşa yaverini ve otomobilini yollamıştı. Otomobil Batı Cephesi Karargâhı önünde durdu. Halide Hanım'ı Tevfık Bıyıklıoğlu karşıladı. Karargâhın alt katındaki toprak zeminli iki odada subaylar çalışıyordu. Yukarı kattaki iki odadan birine götürdü. Odada büyükçe bir masa ile üstü asker battaniyesi ile örtülü portatif bir yatak vardı. Burası Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın makam ve yatak odasıydı. Öbür oda Cephe Kurmay Başkanı'nındı.

İsmet Paşa elini sıktı, oturması için bir tahta iskemle gösterdi ama Halide Hanım komutanına saygı gösterip oturmadı.

"Artık ordumda bir ersiniz. Sizi Birinci Şubeye atadım. Küçük bir eviniz, bir de hizmet eriniz olacak."
Halide Hanım teşekkür etti. "Başkomutan'ı ziyaret ettiniz mi?" "Hayır Paşam. Şimdi geldim." "Hemen gidin. Sizi bekliyor."
Yüzbaşı Hasan Atakan Halide Hanım'ı M. Kemal Paşa'nın karargâhına götürdü.

Halide Hanım bu sahneyi anılarında şöyle anlatacaktı:


"M. Kemal Paşa oturduğu koltuktan güçlükle kalkmaya çalıştı. Çünkü kaburga kemikleri hâlâ ağrılar içindeydi... M. Kemal Paşa'ya doğru, kalbimde gerçek bir saygı ile gittim. O kendi halindeki odada bütün gençliğin bir millet yaşasın diye ölmeyi göze alan kararını temsil ediyordu. Ne saray, ne şöhret, ne herhangi bir kudret, onun bu odadaki büyüklüğüne yaklaşamaz.
Gittim, elini öptüm"

Bundan böyle akşam yemeklerini, İsmet Paşa, Kâzım Paşa, Albay Arif Bey ile birlikte Başkomutan'ın sofrasında yiyecek, bu müthiş savaşın kulisinde yaşayacaktı. GÜNEYE KAYDIRILAN birlikleri ve yeni hazırlanan savunma mevzilerini denetleyen Fevzi Paşa, 2. Grup Komutanı Selahattin Adil Bey'e Mangal Dağı'nın çok iyi berkitilmesini emretmişti. Yunanlıların cepheyi yarmak için önce Mangal Dağı'nı, sonra da Türbe Tepeyi basamak olarak kullanacaklarını tahmin ediyordu.

Dağın savunmasına sadece bir alay ayrıldığını öğrenince şaşırdı. Selahattin Adil Bey, kuşatmayı önlemeyi daha önemsemiş, elindeki az kuvveti geride, topluca bulundurmayı tercih etmişti.

Fevzi Paşa pek az yaptığı bir şeyi yaparak Kolordu Komutanına bağırmaya başladı:

"Olmaaaz! Bütün çevreye egemen koca bir dağ, sadece bir alayla korunabilir mi? Düşman önce burayı ele geçirmek isteyecektir. Burayı ele geçirirse mevzilerimizi korumak çok güçleşir. Savunmamız tehlikeye girer. Beşinci Tümen bütün alaylarıyla dağı işgal edecek, hemen berkitmeye başlayacak.. "

Daha da bağırdı:

"..Hemen!"

İSTANBUL'dan yeni gelen ve ilk kez cepheye katılan Dr. Teğmen Rauf Gürün, yeni yerleşilen kesimde bir sargı (ilk tedavi) yeri açması gerektiğini biliyordu ama nerede açmasının uygun olacağı hakkında hiç bilgisi yoktu.

Sıhhiye çavuşuna sordu:

"Doktor bey, sargı yeri en güvenli yerde olmalı. En güvenli yer ağır makineli tüfekleri taşıyan katırların bağlandığı yerdir. Bu katırlar çok değerlidir. Makineciler bu yüzden en kuytu, en güvenli yeri keşfederler. Ama sen bilirsin."

Doktor, sargı yerini katırların bulunduğu yerde açtı.
RÜZGÂR hafiflemişti. Akşam bir hava keşfi yapıldı.

Gözlemcinin verdiği rapor Yunan karargâhını fena halde sarstı:

Rüzgârdan dolayı hava keşfi yapılamayan son iki gün içinde Türk ordusu sol kananı Ilıca vadisi boyunca doğuya, Mangal Dağı'na kadar uzatmıştı.

Baskın hülyası suya düşmüş, onca zaman ve emek boşa gitmişti.
Karargâh ileri gelenleri yemeği büyük çadırın altında birlikte yiyorlardı. Pallis ile Sariyanis, General Stratigos'un eleştirilerine hedef olmamak için yemeği harekât çadırında yediler. İkisinin de morali bozuktu. Şarap biraz yatıştırdı. Üçüncü kadehte yeniden neşelendiler. Türkler güneyden geleceklerini fark etmeselerdi, savaş kısa sürecekti. Şimdi belki birkaç gün daha uzayabilirdi, daha fazla değil.

Kadehlerini tokuşturdular:

"Zafere!" "Zafere!"

21 AĞUSTOS günü Yunan ordusunun Türk hatlarına iyice yaklaşıp yayılarak, savaş düzeni alması gerekiyordu. Ama tümenler yorgunluktan berbat haldeydiler. Üniforma ve ayakkabılar parça parça olmuştu. Ayak vuruğu olanlar çoktu. Bazı askerlerde sıtma başlamıştı. General Papulas, bütün birliklerin bulundukları yerlerde kalarak dinlenmelerini ve kendilerine çekidüzen vermelerini emretti.
Yunan ordusu dinlenirken, Türk ordusunun güney kanadındaki üç grup da mevzilerini genişletip güçlendiriyordu.

Fevzi Paşa'nın kesin emri üzerine 5. Tümen Mangal Dağı'na ve eteklerine yerleşmiş, berkitmeye koyulmuştu ama arazi kayalıktı. Gerektiği gibi berkitebilmek için ne yeterli araç vardı, ne de zaman. Zorlukla baş ve bel siperleri yapılabiliyordu. Türk savunması ilk yarayı burada alacaktı.
İSTİKLAL MAHKEMESİ Kastamonu'ya gelmişti.

Bugün İ. Ha-bip Sevük'ün yazdığı bir yazı Açık Söz adlı millici gazetede yayımlandı:

"İstiklalMahkemesinin tekrar gelişi bütün memlekete bir sevinç oldu. En inatçı kaçaklar kendi ayaklarıyla o kapıya sığınmış, en azılı haydutlar kendi istemleriyle bu mahkemeye boyun eğmişlerdi.
Durgun memurlara bir başka canlılık, tembel amirlere bile bir başka uyanış, hükümet çarkına bir başka dönüş geldi. Hoş geldiniz!"

ANADOLU bir kıyametin eşiğindeyken, Türkiye'nin ve İslam âleminin geleceğini görüşmek üzere, hayali geniş beş İttihatçı gece Halil Paşa'nın köşkünün salonunda toplandı. İstanbul'dan (Küçük) Talat Muşkara, Ankara'dan Hafız Mehmet Bey gelmişti.
Enver Paşa ilk sözü Talat Muşkara'ya verdi. Komitacı Talat Bey uzun, ayrıntılı ve hırslı bir açıklama yaptı.

Konuşması şöyle özetlenebilirdi:

"Şu anda yalnız İstanbul'da 29 gizli şubemiz, birçok ilde silahlı teşkilatımız var. Her şey hazır. Artık beklemeye de gerek yok, merhamete de. Gerektiğinde kan dökmekten çekinmeydim. Hemen harekete geçelim."

Dr. Nâzım destek verdi:

"Aynı fikirdeyim. Neden bekleyelim ki? M. Kemal'den mi korkuyoruz?"

Enver Paşa Hafız Mehmet Bey'e döndü:

"Siz ne düşünüyorsunuz Hafız Bey?"

Hafız Mehmet Bey Anadolu'nun havasını biliyordu:

"Paşam, ben farklı düşünüyorum. Hemen harekete geçmemiz doğru olmaz."

Bu açıklama Talat Bey'i hayal kırıklığına uğrattı:

"Hayrola Hafız Bey? Ankara seni de mi Kemalist yaptı?"

Hafız Mehmet Bey kızdı:

"Ne münasebet? Ama düşman Ankara yolunda. Bence savaşın sonunu beklemeliyiz..."

Dr. Nâzım Hafız Bey'in sözünü kesti:

"Beklemek doğru olmaz. Ya savaşı M. Kemal kazanırsa?"

Tartışmaya karışmak istemeyen Halil Paşa yüreğini dizginleyemedi, ayağa kalktı:

"Ne olur kazanırsa? Onun kazanması Türkiye'nin kazanması demek değil mi?" "Ama o zaman iktidara geçemeyiz."

Halil Paşa, İttihat ve Terakki iktidarının en önemli yöneticilerinden biri olan bu heyecan adamına hayretle baktı. İktidarı her şeyden çok seviyordu. Bu tür siyasetçiler iktidarda olmanın verdiği güce ve saygınlığa taparlardı. "Doktor, iktidar hırsı senin vicdanını karartmış."

Dr. Nâzım da ayağa kalkarak aynı şiddetle karşılık verdi:

"Paşa, bizden uzak kalalı senin de yüreğin çürümüş."

Halil Paşa elini tabancasına attı:

"Dua et ki evimdesin. Yoksa bu sözün bedelini hayatınla öderdin."

Enver Paşa ayağa fırladı:

"Beyler, oturun!" Homurdanarak oturdular.
"Sakin olmanızı istiyorum. Biz yeminli arkadaşlarız. Bu kardeşlikten daha ileridir."

Hafız Bey'e döndü:

"Niye savaşın sonunu beklememizi uygun görüyorsunuz?"
"Yenilip dağılmak bir yana, ordunun Kızılırmak'ın gerisine çekilmesi bile M. Kemal Paşayı bitirmeye yeter. Durum böyle. Kimsenin yeni bir yenilgiye, çekilişe tahammülü yok. Benim gördüğüm, ordu yenilmese bile direnemez. Mutlaka Kızılırmak gerisine çekilecek. Gücü bu kadar. Genelkurmay'ın çekilişle ilgili planlar hazırladığını biliyorum. Bu takdirde millet yeni bir baş arayacaktır.."

Enver Paşaya baktı:

"..Bu baş da belli. Böylece sorun kendiliğinden çözülmüş olur."

Bu görüş, çatışmalara, anlaşmazlıklara yol açmayacak iyi bir çözüm gibi görünüyordu ama savaş sonu olaylarını beklemeyi gerektiriyordu.

Dr. Nâzım Talat Bey'e döndü:

" İskele Kâhyası Trabzon'da gönüllü asker topluyor demiştin. Bu gönüllülere gizlice karışıp cepheye gidemez miyiz?"

Halil Paşa itiraz etti:

"Olmaz. Ben biliyorum. Kâhyanın adamları ya hapisane kaçkını, ya haydut. Enver Paşa onların arasında yer alamaz."

Dr. Nâzım sabırsızlandı:

"Ne yapacağız öyleyse?"

Hafız Mehmet Bey "Uygun bulursanız.." dedi, "..Ankara'ya dönünce, gönüllü toplamak için Genelkurmay'dan izin alayım. Bir tek askere bile ihtiyaç var, reddetmezler. Kafamıza uygun adamlar toplarız. Trabzon'da yeğenim var. Bu işi o düzenler. Siz gizlice bizim topladığımız bu gönüllülere karışırsınız."

Talat Bey heyecanlandı:

"Memlekete er olarak girdiğiniz anlaşılınca, bu haber bomba ibi patlayacaktır!"

Dr. Nâzım sordu:

"Sonra?"

Cevap Enver Paşa'dan geldi:

"Merak etme. Saati gelince de harekete geçeriz. Kabul mü?" "Hafız Bey'le yeğeni hemen gönüllü toplamaya başlarlarsa, kabul." "İzin alır almaz başlarız."

Enver Paşa, "Hafız Bey." dedi, "..yarın memlekete dönün ve çalışmaya başlayın." "Peki paşam."
İktidarı ele geçirmek için Türkiye'ye girmeyi, Hafız Bey'den geecek habere ertelediler. GENERAL ANDREAS ile Kolordu Kurmay Başkanı Albay Ga-allias, Süvari Tugayı Komutanı Albay Nikolaidis'i dinliyorlardı.

Albay Nikolaidis tugayının feci durumunu ölçülü sözcüklerle anlatmaya çabalıyordu:

"...Generalim, tugayımdaki atların çoğunun Balkan savaşından olma olduğunu biliyorsunuz. Geldiğimiz uzun yol, aşırı sıcak, su azığı, Türk süvarilerin sürekli tacizi, arpa yetersizliği atlarımı mahvetti, bu çevrede taze ot da yok. Bu sebeple atlar yola çıktığımız zamankinden çok daha kötü durumdalar. Tugayım koşamıyor artık. Düşman süvarileriyle her karşılaşmamızda esir vermeye başladık."

Gavallias, "Sevgili Niko.." dedi, "..şartlar aynı olduğu halde Türk süvarileri nasıl bu kadar çalışkanlar? Her yanda cirit atıyorlar."

Nikolaidis içini çekti:

"Çünkü onların altında gösterişsiz ama dayanıklı, bu iklime yatın Anadolu atları var. Benimkilerse süslü merasim beygirleri. Bu-ün öğleden sonra bir Türk süvari birliği cephe gerimize sızdı, yetişip urduramadık. Yüz elli develik bir ikmal kolumuzu esir etti, bir kamyon kolumuzu da yaktı. Yürüyüşe başladığımız zaman bunların kılıçları ve gerçek mızrakları yoktu. Şimdi yarısı kılıçlı, yarısı demir mızraklı olmuş. Tugayım bunlara karşı bir başına cephe gerisini ve kolordumuzun sağ yanını korumayı başaramaz. Bunu bildirmek için rahatsız ettim. Atılgan Türk süvarilerine karşı ciddi önlem almak gerekiyor." Planlarını üç tümenle saldıracaklarını düşünerek yapmışlardı. Şimdi bir tümeni cepheden çekip sağ geriye almak gerekiyordu. Ş eytan alsın!
Bu durum Türklerin işine yarayacaktı.

22 AĞUSTOS sabahı Üçüncü ve Birinci Yunan Kolorduları, erleri yormayacak kısa yürüyüşlerle Türklerin ileri savunma hatlarına yaklaştılar, taarruz düzeni alarak yine dinlenmeye geçtiler.
En sağdaki İkinci Kolordu Türk sol kanadını kuşatmak üzere doğuya doğru yürüdü. Yunan Ordu Karargâhı Uzunbey Köyü'ne yerleşti.

Türk sol kanadının en ucunda 2. ve 3. Süvari Tümenleri yer aldı. Albay İzzettin Çalışlar'ın 1. Grubu, ordu yedeği olarak Haymana kesimine gelmişti Albay Fahrettin Altay'ın Süvari Grubu ise hayli güneyde, Yunan ordusunun sağ açığındaydı.
Şiddeti ve süresi bakımından tarihte benzeri bulunmayan meydan savaşının başlamasına bir gün kalmıştı.

General Papulas Uzunbey Köyü'nde YUNAN ORDUSUNUN Ankara'ya doğru yürüyüşü Malta'da büyük heyecan yaratmıştı. Paşalar gazetelerde çıkan yalan ve yanlış haberlerle bir değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını ileri sürüyorlardı ama bu mantıklı itiraza kulak veren yoktu.

Sürgünler cevap alabilmek için bastırıyorlardı:

Bizimkiler savaşı kazanabilir mi? Yine geri çekilir miyiz? Çekilirsek ne olur? Ordu dağılır mı?

Paşalar sürgünleri yuvarlak sözlerle avutmaya, oyalamaya çalışırken, askerlikten zerre kadar anlamayan Feyzi Pirinççioğlu bangır bangır bağırıyordu:

"Düşmanı şakır şakır yeneceğiz, göreceksiniz!"

Bu avuntu, her defasında birçok sürgünün gözlerini yaşartıyordu. Derme-çatma bir ordu ile Batının bütün kaynaklarından yararlanan Yunan ordusunu yenmek mümkün müydü?

YÜZBAŞI FAZIL sarışın havacıyı telefon nöbetçisi olarak bırakıp bir arkadaşını görmek için istasyona gitmişti. Genç havacı hafiften kestirirken manyetolu telefon hırıldadı. Açtı. Arayan Cephe Komutanlığından Binbaşı Tevfik Bey'di.

Tevfik Bey'in verdiği bilgiyi heyecan içinde not etti ve çadırdan fırladı, iki kolunu kanat gibi açarak, bağıra bağıra koşmaya başladı:

"Heeeey milleettt! Vecihi Ağabey yepyeni bir uçakla Muğla'dan dönmüş. Bugün Ankara'da, yarın burdaaaa!"
Sevinçle Abdullah Usta'nın çadırına daldı, duramayıp direği devirmiş olmalı ki çadır çöktü. ANKARA İSTASYONU çok kalabalık ve gürültülüydü. Cepheye gidecek beş yüz kadar asker vagonlara bindirilmekte, yük vagonlarına topçeker kadanalar, katırlar, mühimmat sandıkları, onarılmış silahlar, ekmek ve erzak çuvalları, küfeleri yüklenmekteydi. Eskisi makineli tüfek mermileriyle delik deşik olduğu için Yüzbaşı Faruk, verilen yeni üniforması, tasa benzeyen başlığı ve tahta çantasıyla görevlilerin gösterdiği vagona bindi. Sonunda bu sabah taburcu etmişlerdi. Nesrinle ayaküstü ve resmice vedalaşıp hastaneden ayrılmış, bu saate kadar Milli Savunma Bakanlığı'nda uğraşıp gerekli işlemleri yaptırmıştı. Yazık ki atama istediği gibi olmamıştı. Doktor raporuna bakarak, savaşçı bir birliğe değil, 1. Grup Karargâhına vermişlerdi. Bu yüzden neşesizdi.

Vagon ter, çarık ve tütün kokuyordu. Askerler ilk pencere yanını Faruk'a verdiler. Çantasını sıranın altına sürdü, pencereyi açtı, istasyona özgü canlılığı izlemeye başladı. Haftalardır hastanedeydi, dış dünyayı, gürültüyü, hareketi özlemişti. Az sonra buharlı düdük havayı dalgalandırarak uzun uzun öttü. Vagon sarsıldı. Hareket ettiler. Birden sıkmabaşlı, beyaz üniformalı, siyah pelerinli bir gölge belirdi. Bu kıvrak gölge, perondaki görevlileri ve uğurlayıcıları yararak yaklaşıyor, gözü pencerelerde, telaş içinde birini arıyordu. Faruk sarktı, ellerini sallayarak, heyecan içinde "Burdayım!" diye haykırdı.

Nesrin pelerini uça uça koşup yetişti, elindeki paketi uzattı:

"Bunu bulabilmek için geciktim. Güle güle gidin. Lütfen kendinizi koruyun.. "

Nesrin elini de uzattı ama artık tren iyice hızlanmıştı, ancak parmak uçları birbirine değdi. Gittikçe geride kalmaktaydı. Yalnız kendinin duyabileceği bir inilti ile "..çünkü sizi seviyorum" dedi.
Küçülüp noktalaştı ve görünmez oldu.

Faruk pencereden çekildi, içinde türlü duygular uçuşarak paketi açtı. Kahverengi, kıvır kıvır, harika bir kalpak getirmişti Nesrin. Tasa benzeyen başlığını çıkardı, başına bu güzel kalpağı geçirdi. Hafifçe sağ kaşına eğdi.

ANKARA HAVAALANI'nda Vecihi ile Eşref Usta'nın Muğla'dan getirdiği keşif uçağının kuyruğuna ve gövdesinin iki yanına Türk uçağı olduğunu belirten işaretler yapılıyordu. Silahçılar uçağın üç makineli tüfeğini elden geçirdiler. Önde iki sabit, gözlemcinin önünde de bir oynak makineli tüfek vardı. Üçü de zehir gibiydi. Uçağa, bomba atmak için geliştirdikleri düzeneği de taktılar.

Vecihi uçağa 'İsmet' adının verilmesini önermiş, Hava Genel Müdürlüğü de çok üzdüğü İsmet
Paşa'nın gönlünü almak için uçağa bu adın verilmesini kabul etmişti.
Uçak ertesi gün Malıköy Havaalanı'nda olacaktı.

KASTAMONULULAR Nasrullah camisi önündeki büyük meydanda toplanmışlardı. Halkı coşturan konuşmalar ve duadan sonra Başkomutan'a bir telgraf çekilmesine karar verildi.

Telgrafın 4. maddesi şöyleydi:

"Ordunun yiyeceğini, giyeceğini, silahını, cephanesini sonuna kadar sağlamak için hepimiz, günlük nafakamıza varıncaya kadar bütün varımızı fedaya hazırız" TREN hava kararırken Polatlı'ya geldi. Acemi askerler karmakarışık bir halde perona indiler. Görevli subaylar bağıra çağıra, düdük çalarak askerleri düzene sokmaya çalışırken, Faruk aradan sıyrılıp istasyon komutanının odasına daldı, 1. Grubu nasıl bulabileceğini sordu. İstasyon Komutanı, tombalak, al yanaklı, savaş ortamına hiç uymayan şirin bir binbaşıydı, "Hele bir oturun" dedi, Faruk oturunca da sordu: "Yemek yediniz mi?"
"Hayır."

"Güzel. Birlikte yeriz. 1. Grup dün Haymana'ya alındı. Haymana buradan 45 km. güneyde. Sizi bu gece bir ağırlık koluyla Haymana'ya gönderirim."

Kapının eşiğinde bekleyen köylü kıyafetli posta neferine, "Yemeğimizi getir oğlum" dedi. Posta az sonra iki tabak etli bulgur pilavı, iki baş soğan, iki parça ekmek getirdi.

Binbaşının yüzü minnetle parladı:

"Oooooo! Bugün yine ziyafet var ha. Allah Ankara'ya zeval vermesin." 17500/5567 sayılı ordu emri saat 23.30'da birliklere dağıtıldı.

Emre göre ertesi günü kolordular Türklerin ileri mevzilerini işgal etmekle yetinecekler, öbür gün sabah saat 05.00'te emir beklemeksizin Türk esas mevzilerine taarruza geçeceklerdi.

Emirde ordunun amacı açıklanmıştı:

"Düşman cephesini merkezden yarmak ve doğudan kuşatmak."

Ordu, yarma için ortadaki General Kondulis'in komuta ettiği Birinci Kolordu'yu, kuşatma görevi için de doğuya doğru açılan General Andreas'ın İkinci Kolordusunu görevlendirmişti. İSMET PAŞA geceleri geç saatte gelerek, hazırlanan cephe emrinin taslağını gösterip Başkomutan'ın onayını alıyordu.

Bu gece yansı da geldi. Emir taslağını Başkomutan'ın masasına bıraktı. Oturdu. Yorgun ve her gerçekçi komutan gibi kaygılıydı. Yunan birlikleri taarruz mesafesine yaklaşmış ve savaş düzeni almışlardı. Işıksız bir sesle, "Yarın düğün başlıyor" dedi.

Cephe emrinde bütün birliklerin bulundukları mevzileri kesin olarak savunmaları isteniyordu. Başkomutan cephe emrini dikkatle okudu. Yüz çizgileri emri okudukça keskinleşip derinleşiyordu.

M. Kemal Paşa'yı izleyen Halide Edip Adıvar o gece, anılan için şu notu alacaktı:

"Zaferden emin, aksi çıkarsa bütün arkadaşlarıyla birlikte ölmeye hazır!"

Bu saatlerde Türk ileri güvenlik birlikleri ile Yunan keşif birlikleri arasında yer yer, küçük, kısa çatışmalar oluyordu. Aydınlatma fişekleri ortalığı gündüze çeviriyor, iki yanı da sürpriz baskınlardan koruyordu. Sinirler gerilmişti. İki ordu da heyecandan uyuyamıyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1919-1923: Türk Kurtuluş Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir