Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

25 Temmuz-13 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Sakarya Savaşı'na Hazırlık

Burada Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Tarihi ve Kurtuluş Savaşı'mız hakkında konular bulabilirsiniz

25 Temmuz-13 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:45

Sakarya Savaşı'na Hazırlık
25 Temmuz 1921 - 13 Ağustos 1921


PORSUK IRMAĞI'nın kuzey kıyısındaki patikada kırk kadar askerden oluşan bir birlik, düzensiz bir şekilde yürümekteydi. Hepsi dökülüyordu. Birkaçı çıplak ayaktı. Bazıları ayaklarına çuval, çaput sarmıştı. Yaralılar yardımla yürüyorlardı.
Cephe yarılınca o kızılca kargaşalık içinde taburlarından ayrı düşmüş, ormanda kaybolmuş, dövüşmüş, alayı aramak için vakit kaybetmiş, ordunun gerisinde kalmışlardı. Belki daha güvenlidir diye Porsuk'un kuzeyine geçerek, orduya yetişmeye çalışıyorlardı.
Asker kaçaklarını arayan bir süvari müfrezesi birdenbire tepeden aşağı inerek çevrelerini sardı. Müfrezenin komutanı, yüzü yaralı bir yüzbaşıydı. Ömer Çavuş öne çıkıp selam verdi.
Yüzbaşı eli tabancasında, çavuşa ve birliğe göz attı.

Kaçağa ve bozguncuya benzemiyordu bunlar:

"Hangi birliktensiniz?"
"4. Tümen, 55. Alay, 3. Tabur, 1. Bölükteniz komutanım!" "Bölüğün geri kalanı nerde?" "Bölükten geri kalan budur."

"Nereye gidiyorsunuz?"
"Duyduk ki ordu Sakarya ötesine çekiliyormuş. Biz de oraya gidiyoruz. Alayımızı orada arar buluruz."
Yüzbaşı sevindi. Bunlar silahlarının şerefini sonuna kadar korumaya kararlı sahici askerlerdi.

Sesi yumuşadı:

" Şu tepenin ardında, suyu bol bir küçük köy var. Orada dinlenin. Sonra durmadan doğuya yürüyüp Sakarya'yı aşın. Ama birliğini köye bu haliyle sokma. Halkı üzmeyin. Anladin mı?"

Çavuş anlamıştı:

"Evet komutanım! Köye sanki belimiz kırılmamış gibi gireceğiz. Başüstüne!" Yüzbaşı hüzünle gülümseyerek atının başını çevirdi. Kaçak ve bozguncu avlamak için dört nala uzaklaştılar.

Müfreze uzaklaşana kadar selam duran çavuş, elini indirip birliğe döndü:

"Duydunuz. Halka teftiş vereceğiz. Ona göre. Sıraya gir! Çabuk, çabuk, çabuk! Hazır ol! Arş!"

Ayaklarını sürüyerek yürümeye başladılar.
"Bu ne biçim yürüyüş len? Başınızı kaldırın. Canlı yürüyün. Haydi hep beraber."

Kalan son gücüyle marşa başladı:

Annem beni yetiştirdi
Bu ellere yolladı
Al sancağı teslim etti
Allaha ısmarladı...
Marşa önce Hamza Onbaşı'yla birkaç er mırıldanarak katılmıştı. Çavuş azarlayınca katılanlar arttı, giderek hepsi katıldı. Marş ilaç gibi geldi. Yürüyüş canlandı, düzene girdi, başlar dikildi, sesler yükseldi. Çınarlı Köyü'ne, sefil görünüşlerine hiç uymayan bir çalım içinde girdiler. Bütün kapılar kapalı, pencerelerin tahta kepenkleri örtülüydü. Görünürde kimse yoktu. Elinde domuz fişeği sürülmüş av tüfeği, köy odasının aralık kapısından gelenleri gözleyen Gazi Çavuş, hluhtar ile iki yaşlıca köylüye, "Korkmayın." dedi, "..bunlar çapulcu da değil, kaçak da."
"Emin misin?"
"Bunlar Ezrail'le güreş tutmuş babayiğitler."

Tüfeği bırakıp dışarı koştu:

"Hoş geldiniz kardeşler! Gazanız mübarek olsun. Hey millet! Su getirin! Sofra açın! Kemal'in askerleri bunlar!"

Kadınlar, kızlar, çocuklar, ellerinde testiler, bakraçlar, çanaklarla evlerden çıktılar. Sofralar açıldı. Karpuzlar kesildi. Asker iki gündür uyumamıştı. Karnı doyanlar ağaçların altına, duvar diplerine uzanıp uyudular.

Ömer Çavuş, Hamza Onbaşı, Gazi Çavuş, muhtar ve yaşlı erkekler biraraya gelip diz üstü çöktüler. Sigaralar sarıldı. Ömer Çavuş savaşı hikâye etti, "Düşman da iyi dövüştü.. " dedi, ".. o da yoruldu. Dinlenince yine yürüyüp peşimizden gelecektir. Çünkü bizi bitiremedi."

Muhtarın sakalı titredi:

"öyleyse bizi de ezip geçecektir."

"Elbette. Söylemesi benden. Köyleri önce soyuyor, sonra yakıyorlar."

Gazi Çavuş muhtarın gözünün içine baktı:

"Herkes oğullarını ırmak gibi cepheye akıtsaydı, bu duruma düşmezdik."

Muhtar kızdı, "O lafın sırası geçti." dedi, "..şimdi ne edeceğiz, onu söyle sen!"
"Ne edeceğiz, siz gelinleri, kızları, taze anaları, çocukları, gitmek isteyen erkekleri göç yoluna
vuracaksınız. Ben de delikanlıları götürüp usulünce askere yazdıracağım. Savaş bitince kavuşuruz."

Muhtarın başı önüne düştü. Bu toprak kaç yüzyıl yıldır işgal görmemişti. İşgal üstüne masal bile dinlememişlerdi. Ama neler olabileceğini kestirebiliyordu. Bir zamanlar Rus savaşına katılmış, savaşın çirkin yüzünü tanımıştı.

Başını zorlukla kaldırdı:

"Pekâlâ Gazi Çavuş, öyle edelim."

BÜYÜK MİLLET MECLİSİ, hükümetin isteği üzerine gizli oturuma geçmişti. Tutanak kâtipleri ve dinleyiciler salonu boşalttılar. Kâtiplerin yerini hızlı yazan milletvekilleri aldı. Fevzi Paşa kürsüye geldi.

Tıraşı uzamış, uykusuz ve yorgundu. Bozguncuların ortaya çıkması olasılığının belirdiğini söyleyerek, Konya ve Kastamonu bölgelerinde iki İstiklal Mahkemesinin kurulup ordunun sağ ve sol kanatlarının güven altına alınmasına gerek gördüklerini belirttikten sonra asıl konuya girdi:

Diyap Ağa Mustafa Kemal Paşa ile birlikte "Düşmanı Ankara batısında, Sakarya mevzilerinde karşılamaya hazırlanıyoruz. Fakat biz Ankara'da kaldıkça, ordu, daima Ankara'yı korumak zorunluğunu duyacak ve serbestçe savaşamayacaktır. Bakanlar Kurulu, orduyu manevralarında serbest bırakmak için hükümet merkezimizin Kayseri'ye naklini uygun görmektedir."

Bir şaşkınlık sessizliğinden sonra Meclis patladı:

"Hayırr! Aslaaa! Olmaz öyle şey!!!"

Çoğu ayağa kalkmıştı. Bazıları sıraları yumrukluyordu.

Fevzi Paşa konuşmasını gürültüler arasında sürdürerek sözünü zorlukla tamamlayabildi:

"Bu iki hususun görüşülerek karara bağlanmasını rica ediyorum." Kürsüden indi. Erzurum Milletvekili Durak Bey (Sakarya) kürsüye yürürken bağırdı:

"Söz istiyorum!"

Oturumu yöneten Dr. Adnan Bey'in cevabını beklemeden kürsüye çıktı:

"Efendiler! Biz bu davaya başladığımız gün, elimizde ne böyle bir ordu vardı, ne bu kadar silah. Bugün eskiye nispetle çok kuvvetliyiz. Bu sebeple Bakanlar Kurulu'nun önerisini reddediyorum." Alkışlar yükseldi.
"..Halk gidebilir. Ailelerimiz gidebilir. Memurlar gidebilir. Herkes gidebilir.."

Cebinden silahını çıkarıp kürsünün üstüne koydu:

"..Ama biz, elimizde silah, burada öleceğiz. Hiçbirimiz şehitlerimizden daha büyük değiliz." Meclis ayağa fırlayıp Durak Bey'i alkışlamaya başladı. Bakanlar Kurulu'nun önerisini her reddeden yoğun alkışla destekleniyordu. Ama birkaç milletvekilinin telaşa kapıldığı da gözleniyordu. Son olarak beklenilmez bir şey oldu, o güne kadar hiç söz alıp konuşmamış olan Tunceli Milletvekili Diyap Ağa'nın elini kaldırdığı görüldü.

Dr. Adnan Bey inanamadı, sordu:

"Söz mü istiyorsunuz Diyap Ağa?"
"Heya."
"Buyrun."
Meclis sustu. Sakalı göğsüne inen Diyap Ağa ağır ağır kürsüye geldi. Gözlerini kısarak
Meclis'i süzdü, "Lafım kısadır.." dedi, "..biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa kavga ederek ölmeye mi?"
Kürsüden indi.
Meclis alkıştan yıkılacaktı.

Milletvekillerinin isteği üzerine Samsun Mahkemesi de eklenerek, üç yeni İstiklal Mahkemesinin kurulması oybirliği ile kararlaştırıldı. Bu mahkemelere ilerde Yozgat İstiklal Mahkemesi de katılacaktır. Hükümet arşivlerinin Kayseri'ye taşınması kabul edildi. Seçilecek bir kurul Sakarya doğusuna çekilen orduya Meclis'in selamını götürmek için cepheye gidecekti.

SAKARYA'NIN BATISINDA, ordunun çekilişini korumak ve Yunan ordusunu gözlemek için kuzeyde, Mihalıççık çevresinde iki tümeni olan 1. Grup; güneyde, Emirdağ'da Süvari Grubu, ikisi arasında birkaç yerde de süvari ve piyade alayları bırakılmıştı. Mürettep Kolordu Kocaeli'nde, Mürettep Tümen Afyon'un doğusundaydı.
Batı Cephesi birlikleri, silah ve ağırlıklarıyla birlikte, Beylik Köprü ve Kavuncu Köprüsü'nden Sakarya'nın doğusuna geçmeye başladılar.

Bitkin subaylar ve erler, başlan önlerinde yürüyor, ağır toplara koşulmuş kadanaların boyunlarından kan sızıyor, demir cephane arabalarını çeken katırların ağzından kızıl köpükler dökülüyordu. Aç akbabalar, kan ve çürük et kokan yaralı kafilelerinin üzerinde dönüp durmaktaydı.

Yunan işgal bölgesi ve Türk ordusunun Sakarya batısında bıraktığı artçı birlikler.
Beylikahır, Sarı koy ve Sivrihisar'da birer alay, Mihaliççık'tai. Grup, Emirdağ çevresinde Süvari Grubu
vardır.

Sakarya kıyısında kısa bir mola verildi. Asker o mübarek suda elini yüzünü yıkayıp serinleyince, tümenler kendilerine ayrılmış yerlere gidip yerleşmek için yeniden yürüyüşe geçtiler.
Askerleri sefil göçmenler izledi.

Sivrihisar'ın neredeyse tümü Ankara'ya göçecekti.
RUMLARIN kalabalık ve cıvık sevinç gösterileri İstanbullu Türkleri kahretmekteydi. Ankara, bütün gizli örgütlere ve gruplara tepki göstermemelerini, üyelerinin olay çıkarmamalarını sağlamalarını, gizlilik içinde asıl görevlerini sürdürmelerini emretmişti. Bu yüzden millici subaylar bu sahneleri, öfkelerini içlerine akıtarak görmemeye çalışıyorlardı. Bir gün nasıl olsa bütün bu rezillikler bitecekti. Buna inanıyor, inanmayanlara da düşman oluyorlardı.

Esnaflar da iş yerlerine zarar verecekleri korkusuyla sessiz kaldılar. Bu taşkın kalabalık kimi kez çok densiz oluyordu. Bazı gençler tepki gösterdiler ama gösterileri durdurmayı başaramadılar.
Sayıları yetersiz, kavga deneyleri azdı.

ÇİÇERİN, Ali Fuat Paşa'yı dikkatte süzerek, "Ordunuz savaşı kaybetmiş görünüyor" dedi.
"Haber alamadığım için kesin bir şey söyleyemem. Ama stratejimizi biliyorum. Ordu gerideki yeni bir hatta çekilerek savaşı mutlaka sürdürecektir."

"Bir Sovyet birliğinin fiili yardımda bulunmasını düşünmez misiniz?"
Ali Fuat Paşa bu konunun açılmasını bekliyordu, görüşmeyi bunun için istemişti.

Bu soruyu kuşkuya yer vermeyen bir kesinlik ve açıklıkla cevapladı:

"Hayır Sayın Komiser. Çünkü bu bizim öz mücadelemiz. Yalnız emperyalizmle değil, hain İstanbul yönetimi ve onun uzantılarıyla da mücadele ediyoruz."

Bakıştılar. Çiçerin, "Peki.." dedi, "..hiç olmazsa Enver Paşa'nın, Müslüman bir kuvvetle Anadolu'nun yardımına koşması, bu sıkışık döneminizde yararlı olmaz mı?" "Tersine, olağanüstü zararlı olur. Bölünürüz. Anadolu'da M. Kemal Paşa, büyük bir çabayla, milli bir cephe kurdu. Bu cephe parçalanırsa, bizi lokma lokma yutarlar. Enver Paşa birlik toplamak isteyebilir ama Moskova'nın buna izin vermeyeceğini kuvvetle tahmin ediyorum. Çünkü bu Moskova-Ankara arasındaki dostluk antlaşmasına kesinlikle aykırı düşecektir."

Çiçerin diretti:

"Ama aldığımız haberlere göre Yunanlılar, Boğazların bekçiliğine talip olmuşlar. Bu ucuz bekçiliği İngilizler destekleyebilir. Böylece bizi de boğmuş olurlar. Yunanlılar Ankara'ya yürür ve kesin bir başarı kazanırlarsa.. " Ali Fuat Paşa itiraz etti: "Kazanamazlar!"
Çiçerin, nazik olmak için kendini zorlayarak, "Ama gelen haberler hiç de ümit verici değil" dedi.
"Güvenimin basit ama güçlü dayanaklarını açıklamama izin veriniz. Ankara-îstanbul arasındaki gizli telgraf haberleşmesini sağlayan telgrafçıların parolası, 'zafer'dir. Askeri gereçler, İstanbul'dan İnebolu'daki askeri birime, gizlice ticari eşya gibi sevk edilir.

Bu gereçlerin teslim edileceği kapalı adres şöyledir:

Zafer Ticarethanesi-İnebolu. Kağnıcı kadınlar yolda doğum yaparlarsa, çocuğa 'Zafer' adını koyarlar. Zafere böylesine inanmış ve bağlanmış bir halkı yenmek mümkün müdür?"

OYSA Albay Sariyanis'e göre, Türkleri yenmek yalnız mümkün değil, kolaydı da. Ama böyle düşünmeyenler de vardı. Bunların başında General Papulas geliyordu. Ankara seferinin planını yine Albay Sariyanis hazırlamıştı. Planına güveuiyordu. General Papulas'ı ikna etmek için sabah toplanan komuta kurulunda söz istedi. Konuşmasına, "İki yıldır Ankara'yı ele geçirmenin şartlarını, mesafe ve yolları inceliyorum.

Türkleri ezmedikçe ya da Kızılırmak'ın ötesine atmadıkça, ne Batı Anadolu'yu koruyabiliriz, ne İstanbul'u alabiliriz" diye başladı, plan hakkında ayrıntılı bilgi sundu ve açıklamasını şöyle bitirdi:

"Bu akın, askeri bir gezinti olacak. Ankara'yı kolayca ele geçireceğimize eminim." Papulas basit ama deneyli bir askerdi. Orduyu bekleyen tehlikeyi seziyordu. Ümitle ordunun İkmal Şubesi Müdürü Yarbay Yorgos Spridonos'a baktı. Bu yarbayın çalışkanlığına ve dürüstlüğüne güvenirdi.

Spridonos, beklediği gibi konuştu:

"Ben emin değilim."

Sariyanis'ten önce Kurmay Başkanı Albay Pallis sinirlendi:

"Neden?"
"Çünkü Türkler çekilirken, yararlanabileceğimiz bütün demiryollarını bozdular. İkmal merkezimizi Eskişehir'e almak, ikmal sistemimizi tersine çevirmek zorundayız. Bunun için de her çeşit malzeme, bundan böyle, deniz yoluyla İzmir'den Bandırma'ya, dar demiryoluyla Bandırma'dan Bursa'ya, karayoluyla Bursa'dan Karaköy istasyonuna, demiryoluyla Karaköy'den Eskişehir'e taşınacak, Eskişehir'den de her gün ordunun ihtiyacı olan tonlarca malzeme kara yoluyla Sakarya bölgesine ulaştırılacak.21" Bu kadar karışık ve zor bir ikmal sistemi düzenli işleyebilir mi? Bir yerde mutlaka tıkanır. Bu yolların güvenliğini sağlamak için de pek çok askere gerek var. Açık söylüyorum, bu sistemle ve bu şartlar içinde büyük bir sefer ordusunun ihtiyaçlarını düzenli, yeterli ve güvenli şekilde karşılamak mümkün değildir. Ben karşılayamam."

Sariyanis öfkeyle baktı:

"Karşılarsın. Emrinde binden fazla kamyon, binlerce araba ve deve var."
"Sen mesafeleri ve yollan iki yıldır incelediğini söyledin.
Ben yeni inceledim ve şu kanıya vardım:
Eğer bu yürüyüş gerçekleşirse, ordumuzun yenilmesi kaçınılmazdır."

Ankara seferini candan destekleyen General Stratigos bu uğursuz yargıya çok içerlemişti,
Papulas'ı, "Böyle konuşmaya izin vermeyin!" diye uyardı.

Spridonos ayağa kalktı:

"Komutanım! Anlaşılıyor ki ikmal merkezimizden 200-250 km. uzaklaşacak olan ordunun ulaşım ve ikmal işinin başarılabileceği düşünülüyor. Yerimi, bunu başaracak olan arkadaşa terk etmeye hazırım, orduda vereceğiniz her göreve razıyım."

Papulas, "Otur Yorgo" dedi, kurula döndü:

"Ben de en az bu arkadaşım kadar kaygılıyım ve sonuçtan kuşku duyuyorum." General Stratigos, "Neden ama." diye bağırdı, "..Türk ordusunun kısa zamanda yeniden toparlanmasına imkân yok. Haberalma Şubesinin elinde buna aykırı bir bilgi mi var?" Ordu Haberalma Şubesi Müdürü Yüzbaşı Karassos, "Hayır efendim." dedi, "..aldığım son bilgilere göre, Türkler Ankara'dan kaçmaya başlamışlar. Parlamentoyu da daha doğudaki bir şehre taşıyorlarmış."

Stratigos, ağzı gizli bir gülüşle kıvrılarak yüzüne bakınca Papulas, "Ama güneydeki kolorduyu da Akşehir'e taşımaya başladılar!" diye bağırdı.

Kurmay Başkanı Albay Pallis, Papulas'ı yatıştırmak için araya girmek zorunluğunu duydu:

"Komutanım, izin verirseniz, Yarbay Spridonos ile görüşerek durumu yeniden değerlendirelim. Sonucu arz ederiz." "Tamam. Toplantı bitmiştir." Öfkeyle odadan çıktı.

General Stratigos, kurmay kurulundaki anlaşmazlığı hemen Başbakan Gunaris'e yetiştirecek, Gunaris Kütahya'ya gelip ilgililerle yüz yüze konuşmak için o gün İzmir'e hareket edecekti. POLATLI'ya çekilen cephe karargâhı, istasyon ile çevresindeki tek katlı birkaç Tatar evine, karanlık bir hana ve çadırlara yerleşmişti. Orduyu doyurmak, bakıma almak, yeniden düzenlemek için hiç durmadan çalışmak gerekiyordu.

M. Kemal Paşa İsmet Paşa ile konuşmak için Polatlı'ya geldi. İsmet Paşa'nın küçük odasında durumu gözden geçirdiler.
Sonuç belli olmuştu. Ordu, 1.643 şehit, 4.981 yaralı ve 374 esir vermiş, 18 top, 47 ağır, 34 hafif makineli tüfek kaybetmişti.5 Elde yalnız 28.825 tüfek kalmıştı. Gerçek buydu.
"Kaçak sayısı?"
"Tam sayı belli oldu. Şaşırmaya hazır ol: 30.809."
"Neee?"
"Üstelik bunların 30.122'si de tüfeği ile kaçmış. O yüzden elimizde az tüfek kaldı."
"Ordunun yarısı bu!"
"Ne yazık ki evet."

M. Kemal isyanla ayağa kalktı:

"Anadolu'yu yüzlerce yıl, yalnız canına ve malına ihtiyacın olduğu zaman hatırlarsan, bunun dışında kaderine terk ve cehalete teslim edersen, sonuç tabii böyle olur. İnsanlarımızı okutmamış, bilinçlendirmemiş, kafalarını ve yüreklerini milli bir terbiyeden geçirmemişiz ki. Cami okullarında ve medreselerde, ne tarih, coğrafya dersi verilir, ne de vatan, millet nedir öğretilir. Bu yüzden iki yıldan beri düşman kadar, cahil, gafil ve hainlerle de uğraşıyoruz. Komutanlar bu sefer çok dikkatli olsunlar, bozgunculara fırsat verilmesin." "Baş üstüne."

Savaştan sonra, bu talihsiz millet için yapılması gereken çok iş vardı. Milleti yüzlerce yıllık uykudan uyandırmak gerekiyordu.
Bir süre susarak istasyonu seyrettiler. Askerler yük vagonlarını boşaltıyorlardı. Ayakları çıplak, üstleri perişandı. İstasyonun bir köşesinde de, genç kızlar, kadınlar, çocuklar ve yaşlı erkeklerden oluşan bir kalabalık beklemekteydi. Ellerinde kazma-kürek, yiyecek çıkınları ve su testileri, sırtlarında yorganlar vardı. Bir onbaşı bu rengârenk kalabalığı harekete geçirdi. Sakarya yönüne doğru yürümeye başladılar.
İsmet Paşa, "Mevzileri bir an önce hazırlamak için çevre halkından yardım istedik.. " diye bilgi verdi, "..kazmasını, küreğini ve çocuğunu alan geldi. İşçi taburları kurduk. Tarlada çalışır gibi canla başla siper kazıyor, yol açıyor, yorgun orduya yardım ediyorlar. Gördüğün gibi çoğu da kadın. Kadınlarımızın hakkını nasıl ödeyeceğiz, bilmem." M. Kemal Paşa, yüreğinden gelen bir sesle, "ödeyeceğiz İsmet." dedi, "..ödemek zorundayız." MİHALIÇÇIK'a çekilen resmi birimler ile asker aileleri, belirlenen bir sırayla yola çıkıp Sakarya doğusuna geçerek Kızılcahamam'a gitmekteydiler. Mihalıççık Askerlik Şubesi de toplanıyordu. Gazi Çavuş, torbalarını sırtlamış dokuz delikanlı ile çıkageldi. Oğlu Ali de delikanlıların arasındaydı. Şube Başkanı Çolak Yüzbaşı eşya toplanmasını durdurdu. Filistin'de dirseğinden yaralandığı için geri hizmete alınmıştı. Sırasında dokuz erin ne kadar işe yaradığını iyi bilirdi. Bekletmeden gerekli işlemleri başlattı. Sonra da önünde birikmiş evrak yığınına eğildi. Eldeki işleri bitirmesi gerekti. Çünkü birkaç gün sonra da şube yola çıkacaktı. Gazi Çavuş esas duruşta, "Yüzbaşım bir şey sorabilir miyim?" dedi.

"Sor."
"Duydum ki Kemal Paşa eski askerleri de silah altına çağırmış. Doğru mudur?" "Evet, doğru."
"Paşa'yı Çanakkale'den bilirim. Zorda olmasa çağırmazdı. Biz sıramızı savmıştık. On yıl dövüştüm. Çavuş oldum. Üç kere yaralandım. Esir düştüm. Geri gelebildim. Demek ki koca Allah beni ordunun bu zor günü için esirgemiş. Orduya katılmak için ne yapmalıyım?" Yüzbaşı saygıyla başını kaldırdı. Baktı. Zaferin tadını, yenilginin acısını tatmış gerçek bir askerdi bu.
"Otur. Bir çay içelim hele."

Çavuş oturdu:

"Sağ ol."
"Kaç yaşındasın?" "Otuz iki."
"Yanında bir belge var mı?"
"Kafa kâğıdım bile o kıyamette kaybolup gitti yüzbaşım. Bir canımı kurtarabildim."

Yüzbaşı anlayışla gülümsedi:

"Zarar yok. Evinle helalleştin mi?"
"Evet."
"Tamam. Seni ve çocukları, 1. Gruba yollayacağım. Grup karargâhı burada. Bir piyade, bir de süvari tümeni var. Sizi 1. Piyade Tümeni'ne verirler. Komutanı Abdurrahman Nafiz Bey. Çok disiplinli bir tümendir. Top, tüfek sesi duymamış yeni askerlere senin gibi tecrübeli çavuşların çok yararı olur."

Posta eri kurutulmuş otlardan yapılma uyduruk çayı getirdi.
FEVZİ PAŞA da, Ankara'da kurmaylarla durumu değerlendiriyordu. Ordu, düşmanla arayı 200 km. açarak, yeni bir savaşa hazırlanmak için gereken zamanı kazanmıştı.

Yunan ordusu da yıprandığı için çekilen orduyu izleyemeyip durmuştu. Yürüyüşe geçebilmek için ciddi hazırlık yapması gerekti. Bu süre yirmi gün olarak hesaplanıyordu.

Bu zamanı çok iyi değerlendirmek, vurgun yemiş ordunun silah ve savaşçı asker sayısını çoğaltmak, ikmal örgütünü yeniden düzenlemek gerekti.

Sakarya doğusuna çekilen orduda ancak 30.000 savaşçı (tüfekli er) kalmıştı. Gerisi, istihkâm, muhabere, ulaştırma, sağlık, bando, ekmekçi takımı gibi sınıfların ve destek hizmet birimlerinin çoğu silahsız erleriydi.
Merkez Ordusu'ndan bir tümen oluşturması ve yollaması istenmişti. Eğitim merkezlerinde de beş bin kadar asker vardı.

"Kalan açığı yeni askerlerle dolduracağız."
Yüzbaşı Nuri Berköz, "Evet ama Paşam.." dedi, "..bitkin halk yenilmiş bir orduya yeniden destek verir mi? Üstelik zaman çok dar, ancak yakın illerden asker toplayabiliriz. Bu kesimin askerlik yaşına girmiş nüfusu, ihtiyacı karşılar mı? Yeter sayıda asker geldi diyelim, acemileri 10-15 günde eğitip savaşa hazırlamak mümkün müdür? Bu kadar kısa süre içinde acemi bir asker ne öğrenebilir ki?" Sorun bu kadar değildi elbette.

Mesela bütün telsizler kurtarılmıştı ama çekiliş sırasında çoğu arızalanmıştı. Elde yedek parça yoktu. Mesela tüm süvarilerin elinde sadece yüz on sekiz kılıç vardı. Bu yüzden süvariler genellikle piyade savaşı yapıyor, erler atlı hücuma mızrak diye uçları sivriltilmiş uzun sopalarla kalkıyorlardı. Mesela 75 mm.lik mermi çok azalmıştı. Oysa topların çoğu bu çaptaydı. Cephe çok acele bu mermilerden istiyordu. Ama yakın depolarda bu çapta mermi yoktu. Karayoluyla doğudaki depolardan getirtmek ise aylar alırdı.

Yüzbaşı Şahap Gürler içi yanarak sordu:

"Topsuz mu savaşacağız?"

Top olmadan ya da az topla savaş kazanmak imkânsızdı. Bir savaşta sonucu kesin olarak top belirliyordu.
Bu çapraşık sorunlar on beş-yirmi gün içinde nasıl çözülecekti?

ERKENCİ MİLLETVEKİLLERİ sabah simidi yiyip çay içmek ve dertleşmek için Merkez Kıraathanesi'ne gelirlerdi. Bugün de cam önündeki masada birkaç milletvekili vardı. Çaylarını içmeyi unutmuş, üzüntü içinde, önlerinden geçip Taşhan'a doğru ilerleyen uzun göç kafilesini izliyorlardı. Meclis görüşmelerinin dışarı sızması üzerine, özellikle Ankara'ya sonradan yerleşmiş aileler Çankırı, Kırşehir, Kayseri gibi illere gitmeye başlamışlardı. Bu kimbilir kaçıncı kafileydi. Yaylılar kadın ve çocuk, yük arabaları eşya doluydu. Erkekler sessizce arabaların yanında yürüyorlardı.
Samsun Milletvekili Emin Gevecioğlu, "Bu gidişle geldiğimiz yollardan yine Asya'ya döneceğiz galiba" dedi. Bir zaman sustular.

Afyon Milletvekili Mehmet Şükrü Koç homurdandı:

"Bu yenilginin hesabını sorumlularından sormayacak mıyız?"

Aydın'ın Kuvayı Milliyeci Milletvekili Esat İleri kızdı:

"Yahu vatan ayağımızın altından kayıyor, şimdi kavga etmenin sırası mı? Böyle anlarda kavgaya ara verilir. Arkadaşlar yarın cepheye gidecekler. Dönüşlerini bekleyelim. Ordu ne durumda, niye yenilmiş, bir öğrenelim. Sonra ne yapacağımıza karar veririz."
GUNARİS, Kütahya'ya, yanma Savaş Bakanı Teotokis'i de alarak gelmişti.

General Stratigos'un tavsiyesine uyarak, önce, hiç sevmediği Albay Sariyanis'le gizli bir görüşme yaptı:

"Albay, ayrı görüşlerin insanıyız. Ama bana size güvenilebileceği söylendi. Hükümeti aydınlatmanızı istiyorum. Gerçek durum ne? Ne yapmalıyız?"

"Gerçek şu ki Türk ordusu yenilmemiş, geriye atılmıştır. Şimdi ulaştığımız noktada kalır ve beklersek, Türklere yeniden güçlenmeleri için fırsat vermiş oluruz. Savaş katlanamayacağımız kadar çok uzar. Bu kadar geniş bir bölgeyi uzun süre güven altında tutmamız çok zor. Bu sebeple Türk ordusunu pes ettirmek ya da iyice doğuya sürmek, Ankara'daki tesis ve depoları yok etmek, yararlanabileceği bütün kaynaklan kurutmak, Ankara-Eskişehir demiryolunu bir daha kullanılamayacak biçimde bozmak zorundayız. Bunu yaptığımız zaman Türk tehlikesi sona erer."

Teotokis, "Başarabilir miyiz?" diye sordu.
Sariyanis her zamanki edasıyla, "Tabii.." dedi, "..çünkü bu kadar kısa zamanda yeniden toparlanamaz. Türk ordusu daha doğuya çekilirse, doğudaki Ermeniler, kuzeydeki Pontüs çeteleri, güneydeki Kürt aşiretleri arasında kalacak. Batıda da biz varız.7b Ayrıca Delibaş Mehmet'in yardımıyla Konya'da, Kemalistler'e karşı büyük bir ayaklanma da hazırlıyoruz. Nereye kaçacak? Böyle bir ateş çemberinin içinden hiç kimse sıyrılamaz."

"Peki, askerlerimizin büyük bölümünü ne zaman terhis edebiliriz?" Hükümeti sıkıştıran en büyük sorun buydu.
"Bu kesin zaferden hemen sonra. Çünkü karşımızda çekineceğimiz ciddi bir kuvvet kalmayacak. Türk ordusundan geriye en fazla, dağlara kaçmış bir avuç subay ve asker kalır."

Gunaris, her şeyin tasarladığı gibi gideceğine güvenen bu kurmaya inandı:

"Savaş Konseyine sunulacak raporu bu anlayışla hazırlamanızı rica ediyorum."
"Albay Pallis'le birlikte rapor taslağını hazırladık bile. Ama imzalaması için General Papulas'ı ikna etmek gerek."
"Onu ben ikna ederim. Ordunun neye ihtiyacı var?" "Biraz daha kamyona ve giyeceğe."
İkisi de ayağa kalkıp el sıkıştılar. En fanatik Venizeloscu ile en sadık Kralcı, Türk ordusunu yok etmek için anlaştılar.

Batı Anadolu'yu, Trakya'yı ve İstanbul'u Yunanistan'a katarak, Ege denizine bütünüyle egemen olmak, böylece büyük ülküyü (megali idea) gerçekleştirmek için Türk ordusunu yok etmekten başka çare yoktu.
M. KEMAL PAŞA Polatlı'dan ayrılmadan önce, Ankara-Kayseri yolu üzerindeki Keskin ilçesinden bir telgraf almıştı.

Keskin halkının temsilcileri diyorlardı ki:

"..Bazı milletvekilleri heyecan ve telaş içinde buradan geçerek geriye kaçtılar. Bizler canca ve malca her fedakârlığı yapmaya hazır bulunuyoruz. Bu milletvekillerinin telaşını haklı gösterecek bir tehlike varsa, yediden yetmişe cepheye gitmemize izin veriniz."

İşte güvendiği halk konuşmaya başlamıştı. Ankara'ya daha iyimser döndü.
Gafiller ile zayıf ruhlulardan arınmış, küçük ama kararlı bir ordu kalmıştı elde. Şimdi bu çekirdek ordunun mayalayacağı güçlü bir ordu oluşturmak gerekiyordu. Bütün gün ara vermeden çalıştı.
Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Derneği'nin bütün şubelerine telgraf çekti, bucak ve köylere dağılarak halka durumu anlatmalarını istedi.

Tabansız yedi milletvekili gerçekten Ankara'dan kaçmıştı. Meclis Başkâtibi Recep Peker'e, "Bunlar sonra yüzümüze nasıl bakacaklar acaba?" dedi.

Recep Peker güldü:

"Hiç utanmadan bakacaklardır Paşam, utanma duyguları olsa kaçmazlardı." Fevzi Paşa ile buluştu. Fransızlarla Güney Cephesi'nde bir yarı-mütareke durumu oluşmuş, Güney Cephesi'ndeki İkinci Kolordu'nun bir tümeni (9. Tümen), Yunan ordusunun bir saldırısına karşı Konya yönünü örtmesi için Akşehir'e getirilmişti. Kolordu karargâhı ile ikinci tümeninin de (5. Tümen) Akşehir'e taşınmasını kararlaştırdılar. Bu kolordu, 2. Grup adıyla Batı Cephesi Komutanlığı emrine verildi.

İstanbul'daki gizli örgütlerden, çok acele kaydıyla sicili temiz subay, mühimmat, özellikle ve ivedi olarak da 75 mirdik mermi istendi.
Karadeniz limanlarına indirilen Rus yardımı silah ve mermilerin Ankara'ya yollanmasının hızlandırılması emredildi.

Artırabilecek her birlik, bir manga bile olsa, Sakarya'ya yollanacaktı. Akşam Dışişleri Bakanıyla birlikte yeni Sovyet Elçisi Natsarenus'u kabul ederek, Enver Paşa konusunda Ankara'nın hassasiyetini belirtti.

Kaynakça
Kitap: Şu Çılgın Türkler
Yazar: Turgut Özakman
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Temmuz-13 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:45

BAŞBAKAN GUNARİS'in, Bakan Teotokis ve General Stratigos'la birlikte apansız ziyaretine gelmesi Papulas'ı şaşırtmıştı. Başba-kan'ın çok haşin bir hali vardı.

Vakit kaybetmedi:

"Hükümet savaş emrini düşmana boyun eğdirin diye vermişti. Bunu sağlamanız için hiçbir şeyi esirgemedik. Peki, ne oldu General, Türkler boyun eğdi mi?" Papulas'ın alnından ter fışkırdı, hırıldar gibi, "Hayır" dedi.
"Türkleri elinizden kaçırdınız. Şu halde savaş bitmedi. Yeni haklar elde etmek bir yana, Sevr Antlaşması'yla sağlanmış olan çıkarlarımız bile askıda kaldı."
Papulas, "Sayın Başbakan." dedi, "..Anadolu'nun en zengin ve verimli bölgesi elimizde. Bu kadar başarıyla yetinemez miyiz?"

Gunaris sertleşti:

"Hayır! Çünkü bu geçici bir durum. Sevr Antlaşması'nın yürürlüğe girmesini sağlamak, böylece durumumuzu yasallaştırmak ve sürekli kılmak gerek. Bunun için de Ankara'ya yürümek ve düşmana Sevr'i kabul ettirmek zorundayız."

Papulas kıvranıyordu:

"Ordu görevini fazlasıyla yaptı. Çok yoruldu. Bizim de çok kaybımız var." "Zarar yok. Trakya'dan Anadolu'ya yeni bir tümen daha geçiriyoruz."
"Orta Anadolu bozkırını geçmek zorunda kalacağız. İkmal çok güçleşecek. Ankara çok uzak.. "
"Yeni kamyonlar geliyor."
"Düşman da hazırlanıyor. Kendi seçtiği yerde savunma yapacak. Çok kayıp verebiliriz."

Stratigos Papulas'ın onuruna seslendi:

"Korkmayın General!" Papulas erimekteydi.

Gunaris son vuruşu yaptı:

"Haydi Papulas! Karar ver! Yoksa yarın sabah Kral Hazretlerinin ve tarihin huzurunda, Yunanistan için çok hayati olan bu savaşa karşı çıkan tek insan olarak kalacaksın!" Papulas'ın başı önüne düştü. Uzun bir sessizlikten sonra, "Peki." dedi, "..Tanrı beni utandırmasın."
MUHARİP adlı örgüt emri alır almaz işe koyuldu.

İlişki kurdukları Topçu Dairesi Başkanı Erzurumlu Yarbay Salih Bey dedi ki:

"Depolardan ne isterseniz alın. İsterlerse beni deponun kapısına assınlar!" Ama bazı başka gizli örgütlerin ya da kaçırdıkları silah ve mühimmatı Ankara'ya satarak para kazanmak isteyen fırsatçıların acemice girişimleri yüzünden İngilizler huylanmış, güvenlik önlemlerini çok sıkılaştırmışlardı. Yakalananları, Kroker Oteli'nin bodrum katına tıkıyor, konuşturmak için adamlara ağır işkence yapıyorlardı.

Rüşvet ve aldatma yoluyla ancak küçük kaçakçılıklar yapılabilmekteydi. Büyük kaçakçılık iyice zorlaşmıştı.
Bugünkü Ataköy'ün olduğu yerde bulunan Bakırköy Barut Fabrikası'nın depolarında 75 mm.lik bol mermi ve daha birçok savaş malzemesi olduğu öğrenildi. Buraya hiç el atılmamıştı. Ümitlendiler.
Çünkü Bakırköy Fransız işgal bölgesindeydi. Fransızlarla arada zoraki bir dostluk oluşmuştu. Fransızların Yunanlıları sevmedikleri de kesindi. Belki bu depoların boşaltılmasına göz yumabilirlerdi.

Bakırköy Barut Fabrikası'nı soyma işini Muharip örgütünden Yarbay Eyüp Durukan üstlendi. Son durumu öğrenmesi için bir yüzbaşıyı görevlendirdi. Yüzbaşı sivil giyinip fabrikada görevli Sanayi Teğmeni Tahir Tuğhan'ı ziyaret etti. Teğmen örgütün güvendiği bir subaydı. Tahir Tuğhan, "İngilizler mermi sandıklarını ilk günlerin telaşı içinde gelişigüzel yığdırmışlar.." dedi, "..sandıkların üstündeki açıklamalar silinmiş. Kayıtlar da dağınık. Aralarına farklı çapta mermi sandıkları karışmış olabilir.
Haberiniz olsun."
"Zarar yok. Mermi mermidir."

Mütareke olunca üretimi durdurulan fabrika Bakırköy'le Yeşilköy arasındaki gözlerden uzak koyun kıyısında, geniş bir alana yayılmıştı. Depolar fabrikanın uzun iskelesine yakındı. Mermilerin ve öteki gereçlerin kolayca taşınabileceği anlaşılıyordu.

Ş imdi sıra Fransızları razı etmeye gelmişti. Muharip yöneticileri Anadolu'ya el altından silah ve mühimmat satmak isteyen bankacı Mösyö Marcel Savoie'yı iyi tanırlardı. Fransız yetkililerinin güvendiği bir adamdı. Birçok kez görüşülmüş, fakat Ankara'nın yeterli parası olmadığı için onunla bugüne kadar bir iş yapılamamıştı. Yarbay Eyüp Bey o akşam Mösyö Savoie'yı buldu, ne istediklerini anlattı. Tabii, daha büyük ve kârlı işler için bunun bir deneme ve başlangıç olduğunu sezdirmeyi ihmal etmedi. Fransız para kokusunu bir kilometre uzaktan alırdı.

Gözleri parladı:

"Anladım. Bana birkaç gün izin verin."

Durumu, desteklemesi için Fransızlarla sağlam bağlantılar kurmuş olan Hamit Hasancan'a da duyurdular.

Kral,
Genekurmay Başkanı General Dusmanisve kurmaylarıyla birlikte SAVAŞ KONSEYİ, sabah Kral'ın başkanlığında toplandı. Toplantıya Veliaht Prens Yorgi, Gunaris, Teotokis, Dusmanis, Papulas, Stratigos, Pallis ve Sariyanis katılıyordu. Ordunun raporu Gunaris'in istediği doğrultuda hazırlanmıştı.

Pallis, Ankara'ya yürüyüşünün gerekçesini açıklayarak hareketin amacını özetledi:

"Türk ordusunu pes ettirmek, çekilirse dağıtıncaya kadar takip etmek, Ankara'daki bütün tesis ve depoları yıkmak, malzemeyi imha etmek, Ankara-Eskişehir demiryolunu bir daha kullanılmayacak şekilde bozarak bugünkü hatlarımıza geri dönmek."

Kral yine hasta görünüyordu. Ölgün bir sesle, "Hazırlık için kaç güne ihtiyaç var?" diye sordu.

Papulas susuyordu. Pallis cevap verdi:

"En fazla yirmi güne."

Kral kuşkuya düşmüştü:

"Düşman bu süre içinde toparlanamaz mı?"

Pallis, "Mümkün değil efendim.." dedi, "..kaçaklar yüzünden çok zayıflamış durumda. Kaynakları yeni bir ordu kurmaya elverişli değil. Askerlerine üniforma bile veremeyecek kadar yoksullar. Bu kısa zaman içinde ne top sayısını artırabilir, ne mühimmat sağlayabilirler. Yeniden askere alacakları gençleri eğitecek kadar zamanlan da olmayacak. Türk ordusu şu anda bizim bakımımızdan en uygun durumda bulunuyor."

Kral Başbakan'a baktı:

"Hükümetin görüşü?"
"Hükümetim, ordunun bu haklı ve cesur kararını destekliyor, zamanlamayı uygun buluyor, siyasi sorumluluğunu üstleniyor."
"Genelkurmay?"
General Dusmanis, "Biz de harekete karşı değiliz.." dedi, "..ama bu kez M. Kemal'i elimizden kaçırmayalım. "

Kral gülümsedi:

"Bir yerde durmalı ki yakalayabilelim."

Yüzler neşeyle aydınlandı. Kral bakışlarını dolaştırarak sordu:

"Karşı görüşte olan var mı?"

Papulas önüne baktı. İstifa etme zamanını kaçırmıştı. Artık orduyu Ankara'ya götürmek ve zaferle dönmek zorundaydı. Evet, bozkın geçmek ve ikmal zincirini kurmak zor olacaktı ama hangi savaş kolaydı ki? İçi yavaş yavaş yeni savaşa ısınıyordu. Ankara fatihi olarak geri dönmenin çekiciliği, kaygılarını bastırmaya başlamıştı.

Kimseden ses çıkmayınca, Kral toplantıyı kapadı:

"Savaş Konseyi ordunun önerisini oybirliği ile kabul etmiştir. Tanrı kararımızı kutsasın ve yardımcımız olsun." 18 Hepsi haç çıkardı.
Ertesi gün Eskişehir'e hareket edeceklerdi.
ON BEŞ KİŞİDEN oluşan Meclis Kurulu Polatlı'ya gelmişti. Cephe Komutanı ile kısaca görüştükten sonra Grupları ziyaret etmeye başladılar. Başarısız sonuçtan dolayı komutanlara kırgın gibiydiler. Aralarında Yunan kaynaklı söylentilerin etkisinde kalanlar da vardı. Ama daha ilk adımda ordunun yoksulluğu, çıplaklığı hepsini ayılttı. Bugüne kadar nasıl dayanabildiğine şaştılar. Mahmut Esat Bozkurt derin bir şefkat ve saygıyla, "Ordumuz meğerse.." dedi, " hiç şikâyet etmeden, kefenine sarınmış da öyle dövüşmüş." Karavana yediler, kalabilecekleri yer olmadığı için gece battaniyeye sarılarak asker yatağında yattılar, yani toprakta.

Sabah kalan birlikleri de görmek için yola düşeceklerdi.
MÖSYÖ MARCEL SAVOIE'nın yüzü gülüyordu. Çetin tartışmalardan ve yorucu pazarlıklardan sonra, Fransızlar mermilerin kaçırılmasına göz yummaya razı olmuşlardı. Ama İngilizler fark edip olaya el koyarlarsa, izin verdiklerini reddedecek, Türkleri korumayacaklardı. Örgüt bu koşulları kabul etti. Pazarlığa geçtiler. Mösyö Savoie sandık başına bir lira istiyordu.

Muharip örgütü fiyata itiraz edince, çok şaşırdı:

" İşi üst düzeyde dostça bağlayabildim ama alt katlarda durum değişti. Bazılarına ödeme yapmam gerekiyor. Bana belki birkaç kuruş kalacak." Durum Ankara'ya bildirildi.
KURUL bütün gün dolaştı, son olarak da 12. Grup Komutanı Albay Halit Bey'i ziyaret etti. Kızgın güneş, susuz ve gölgesiz arazi milletvekillerini iyice yormuş, ordunun yoksulluğu sinirlerini bozmuştu.

Halit Bey de, o saate kadar, grubunun savunacağı bölgede hazırlanan savunma mevzileriyle ilgilenmişti. Elde ne dikenli tel vardı, ne kum torbası, ne çimento, ne demir, ne de siperler için kütük. Sadece arazinin doğal imkânları ile taş ve topraktan yararlanılabiliyordu. Halit Bey de yokluğa isyan halindeydi. Neşesiz bir buluşma oldu.

Konya Milletvekili Vehbi Çelik Hoca, Halit Bey'in babacan görünüşüne kapılarak soru sormaya heveslendi:

"Halit Bey oğlum, bu ne hal? Biz sizi İzmir yollarında görmek isterken, neden buralara geldiniz? Niye yenildiniz?"

Moraran Halit Bey hışımla yerinden fırladı, "Bana bak Hoca!" diye infilak etti, "..siz buraya halimizi görmeye, bizi teselli etmeye, derdimize çare bulmaya mı geldiniz, yoksa gevezelik edip yaramıza tuz basmaya mı?"
Çıktı gitti.

Bu tepkiyi olgunca sineye çektiler. Çünkü bir şeyi çok iyi anlamışlardı. Subaylar yenilginin lafına bile katlanamıyorlardı. Daha fazla oyalanmaya gerek yoktu. Ertesi sabah Ankara'ya dönerek genel durumu Meclis'e arz etmeye karar verdiler.

ANKARA'dan onay gelince, sabaha karşı, bir Fransız gemisi Baruthane'nin uzun iskelesine sessizce yanaştı. Taşıma, yükleme ve sevk işlerini, yine Hüsnü Bey ve teşkilatı üstlenmişti. Üç bine yakın mermi sandığı hızla taşınıp gemiye yüklendi.
Uzaktan bir motor sesi gelse, İngilizlerin devriye motoru sanıp yürekleri ağızlarına geliyordu.

Yakalanma korkusuyla işi kısa kestiler. Gerekli malzemeyi almışlardı. Yüklemeyi durdurdular. Ama birçok malzemede gözleri kalmıştı.

Hele bazıları ne harikaydı:

Pilli el fenerleri, lambalar, küçük gaz ocakları, aydınlatma ve işaret fişekleri, bunların tabancaları, ışıldaklar, portatif kürekler, alüminyum mataralar, çelik miğferler, deri eldivenler, harita çantaları vb. Bu güzel oyuncaklar Alman birliklerinden kalmış olmalıydı. Yoksul orduyu sevindirmek için bunları ilk fırsatta Marmara yoluyla İzmit'e yollamaya karar verdiler. Böyle yapmakla denetimden kurtulmuş oluyorlardı. Ne var ki Marmara'da İngiliz devriye motorlarına, Yunan torpidobotlarına yakalanmamak için çok dikkatli hareket etmek gerekmekteydi. Yakalananları konuşturup örgüt yöneticilerini öğrenmek için ağır işkenceden geçiriyorlardı.

Depolar harıl harıl soyulurken, Fransız nöbetçiler, tabii sus payı karşılığı, Baruthane'nin girişindeki ahşap barakada toplanmış, iskambil oynamışlardı. Fabrikanın korkak müdürü de evine yollanmıştı.
Depo kapıları yeniden kilitlendi. Gemi sabah ayrılıp işlemler için Galata açığında demirleyecek, denetim atlatılırsa İnebolu'ya hareket edecekti. Denetimi aşamamak korkusu örgüt yöneticilerinin içini titretiyordu.
YARBAY SPRIDONOS, yeni bir zafer hevesine kapılan General Papulas'ın baskısı yüzünden görevden kaçamamıştı. Orduya gerekli her çeşit malı hızla Eskişehir'e yığıp depoluyordu ama kaygıları da artarak sürüyordu.

Türkler vatanlarının derinliğine çekilmiş, Yunan ordusunun cehennem yolculuğuna çıkmasını bekliyorlardı. Ordunun, Sakarya doğusuna çekilen Türkler hakkında hiçbir ciddi bilgisi yoktu. Kötü olasılıkları hiç dikkate almayan hayalci kurmaylar tehlikeyi görmek istemiyorlardı. Durumu, tahmin ve varsayımlarla değerlendiriyor, biri itiraz edince de kızıyorlardı. Ne var ki hükümet sözünü tutmuştu. Savaş sırasında hurdaya çıkmış ya da parçalanmış kamyonların yerine yeni ve güçlü kamyonlar yollamaktaydı. Mudanya'ya son olarak 800 kamyon gelmişti. Eğer Mühendis Binbaşı Vlangalis ve adamları, Eskişehir ile Ankara arasındaki demiryolu ve köprüleri kısa zamanda onarmayı başarırlarsa ikmal sorunu belki biraz hafiflerdi.
Sinir içinde sağa sola emir yağdırmayı sürdürdü.

GEMİ, Fransız denetçinin ve Türklerin istiklal mücadelesine saygı duyan Fransız gemi komiserinin yardımı ile denetimden geçip yola çıktı. İnebolu'ya üç bin sandık mermi yollandığı bildirildi.
Yöneticiler yükün Yarbaşı'na taşınması için halkı uyardılar. Ne kadar kağnı ve araba varsa İkiçay'a getirilmesi için de dört bir yana haber saldılar.
İşin ivediliğini biliyorlardı.

SABAH Fransız gemisinin İnebolu'ya yanaştığı saatte Fevzi Paşa yeni kurulan Silah Tamirhanesini denetlemeye geldi.
İmalat-ı Harbiye Müdürlüğü Fevzi Paşa'nın emriyle 1920'de kurulmuş, iş genişleyince 1921 yılı başında Genel Müdürlük yapılmıştı. Ankara ve çevresindeki küçük baruthaneler, fişek doldurma atölyeleri, iş ocakları, saraçhaneler, marangozhaneler, silah tamirhaneleri bu Genel Müdürlükçe kurulup yönetiliyordu.

Eskişehir'den gelen imalat-ı harbiyecilere yer olarak istasyon yakınında, bugünkü MKE Genel Müdürlüğü'nün bulunduğu yerdeki eski süvari tavlası gösterilmişti. Tavla, büyük, yüksek tavanlı, uzun zamandır kullanılmadığı için harap ve pisti. Koca binayı hızla temizleyip onarmış, çeşitli iş makinelerini, aletleri, jeneratörleri taşıyıp yerleştirmiş, tamirhaneyi faaliyete geçirmişlerdi.

Sakatlanmış topları, topçu dürbünlerini, nişangâhları, makineli tüfekleri, tüfekleri, tabancaları harıl harıl onarmaya başlamışlardı bile.
Fevzi Paşa, az konuşup çok iş yapan yöneticilere, subaylara ve ustalara teşekkür edip ayrıldı.
Oradan, yakındaki Ankara Havaalanı'na geçti. Alan, bugünkü Fen Fakültesi'nin bulunduğu yerde, sıkıştırılmış bir toprak pist ile bir baraka ve uçak tamirhanesi olarak kullanılan büyükçe iki hangardan oluşmaktaydı. Tamirhane araç ve gereçleri Ağustos başında, Polatlı'dan Ankara'ya alınmıştı. Havacılarımız Başmakinist Abdullah Usta ve adamları, uçabileceğini sandıkları dört uçağa can vermek için çalışmaktaydılar. Bunlar da tıpkı imalat-ı harbiyeciler gibi cephe gerisi kahramanlarıydı. Farklı model üç uçağı birleştirerek bir avcı uçağı kurgulamayı bile başarmışlardı. Yedek parça olmadığı için hurda uçaklardan aldıkları parçalan motorlara uydurmaya çalışıyor ya da kullanım süresi çoktan dolmuş parçaları elden geçirip geçirip yeniden kullanıyorlardı.

Fevzi Paşa, Hava Bölüğü Komutanı Yüzbaşı Fazıl'a "Gecikmeden Malıköy'de havaalanı hazırlat." dedi, "..uçakları bir an önce oraya taşıyın. Çok yakında hava keşfi gerekeceğini sanıyorum."
Havaalanından ayrılıp istasyona geldi. Kurulduğunu duyduğu Lütfiye Mahallesini görmek istiyordu. İstasyon görevlileri, öne düşüp yol gösterdiler. Kör hatlara çekilmiş vagonların aralarından geçerek neşeli çocuk seslerine doğru yürüdüler. Fevzi Paşa ağzı açık bakakaldı.

İstasyonun bu bölgesi bir panayır gibiydi. Kör hatlara çekilmiş yük vagonlarının içi çarşaflarla evciklere bölünmüş, şilteler serilmiş, vagonların arasına ipler gerilip çamaşırlar asılmıştı. Maltızlarda yemekler pişiyor, çocuklar vagonların altında, arasında, üstünde oynuyorlardı. Bazı kadınlar, kilim serdikleri kara vagonların sahanlıklarına oturmuş, dertleşmekteydiler. Ankara'ya kaçırılan yüzlerce vagonu gören Bayındırlık Bakanı Ömer Lütfi Yasan, bunların göçmenlere ayrılmasını isteyince, bu öneri ânında kabul edilmiş, göçmenler de Lütfi Bey'in bu can kurtarıcı buluşuna saygı olarak buraya Lütfiye Mahallesi adını vermişti. Evlerinden savrulmuş bu insancıklara içi yandı. İngiltere'ye ve onun kiralık katili Yunan ordusuna lanet okudu!

Kurul bugün cepheden dönecek ve Meclis'te ordunun durumu görüşülecekti. Yemeği ayak üstü istasyonda yiyip Meclis'e yollandı. Eleştirileceği aklından bile geçmiyordu.

BİR GÖREVLİ, açık oturuma ara verildiği için koridora çıkmış olan milletvekillerini uyarıyordu:

"Gizli oturum başlıyor efendim. Lütfen salona buyrun. Kapılar kapatılacak. Lütfen!" Cepheden dönen milletvekilleri açık oturumda orduyu övmekle yetinmiş, eleştirilerini gizli oturuma saklamışlardı. Son milletvekilleri de salona girdiler. Mehmet Şükrü Koç, yanındaki arkadaşına, ellerini ovuşturarak, "Hesap sorma saati geldi" dedi. Kapılar kapandı.

Meclis Başkanı M. Kemal Paşa, zile vurdu:

"Oturumu açıyorum."
Gizli oturum başladı. Tarih 2 Ağustos 1921'i gösteriyordu. Dr. Rıza Nur elini kaldırdı.
"Buyrun."

Rıza Nur kürsüye geldi:

"Efendim! Açık oturumda konuşan arkadaşların arz ettikleri gibi cephede bütün birlikleri gezdik. Subay ve erlerle görüştük. Ordu sayıca yetersizdir ama elde kalan çekirdek hakikaten mükemmeldir. Savaşa hazırdır. Fakat birçok noksanlık ve aksaklık var. Şimdi onları arz edeceğim. Söylenmeyen derdin devası olmaz.."
Meclis derin bir sessizlik içinde izliyordu.

Rıza Nur ordunun yoksulluğunu anlatmaya başladı:

"..Askerin çarığı yok. Çoğunun ayağı çıplak. Süvarinin kılıcı yok. Çadır yok, asker güneş altında yanıyor. Birçok askerin matarası yok. Birliklerde su fıçısı, kırba yok. Asker geri çekilirken çamurlu Porsuk suyundan içmek zorunda kalmış. Askerin yüzde yirmisinin süngüsü yok. Geri hizmetlerin iyi yapılmadığı anlaşılıyor. Bunlar Milli Savunma Bakanlığı'nın görevleri. Fevzi Paşa Hazretleri'ni yakından tanırım. Çok saygım vardır. Cidden yurtsever, çalışkan ve doğru bir insandır. Ama kanaatimce bugüne kadar uyumuş, görevini hakkıyla yapmamıştır.. " Fevzi Paşa'nın yüzü soldu.

"..Şu anda üç görevi var. Bakanlar Kurulu'na başkanlık ediyor, Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa cephede olduğu için ona vekâlet ediyor ve Milli Savunma Bakanı! Bu üç önemli görev neden bir kişide toplanmış? Bu ne hırs?"
Fevzi Paşa yanında oturan Adalet Bakanı Refik Şevket İnce'ye, "Bu görevleri ben mi istedim." diye yakındı, "..Meclis verdi."

Rıza Nur Bey'in sesi sertleşiyordu:

"..Bakanlar Kurulu da çok ağır davranmıştır. O da bu konuda idaresizlik göstermiştir.. " Yer yer alkışlar duyuluyordu.

"..Taşıt araçları, gereçler yetersiz. On-on beş gün içinde orduyu Sakarya'da tutunacak hale getiremezsek, felakete sebep oluruz. Dünyamızı da ahretimizi de kaybederiz. Şimdi düşündüğüm hal tarzını açıklayacağım. İsmet Paşa Hazretleri'ni çok seven ve sayan bir insanım. Meziyet ve faziletleri de çok yüksektir. Fakat olağanüstü hallerde olağanüstü önlemler gerekir. Ordunun başına."

Mersin Milletvekili Emekli Albay Selahattin Köseoğlu acele etti, oturduğu yerden, "M. Kemal Paşa geçsin" diye bağırdı.
Meclis dalgalandı. Köseoğlu başlangıçta M. Kemal'in çevresinde toplanan komutanlar arasında yer almıştı. Ama bir takım adamı değildi. Seçime katılarak siyaseti seçmiş, Meclis'teki tutuculara katılmıştı.
Beklenilmeyen bir öneriydi bu. Orduyu zaten savaşa hazırlamakla uğraşan M. Kemal Paşa dikkat kesildi.

Rıza Nur Bey, eliyle M. Kemal Paşa'yı gösterdi:

"..Evet, bizim reisimiz tam bu işin adamıdır. Onun gibi iyi bir komutanımız yok. Bence bu millet, ancak onun verebileceği ümitle silkinebilir."

Özellikle birkaç muhalif bu sözleri şiddetle alkışladı. Polatlı'ya giden kurul üyelerinden Trabzon Milletvekili Hüsrev Gerede kuşkulandı. Bir gariplik vardı. Kurul olarak böyle bir çözüm önermeyi hiç konuşmamışlardı. Üstelik bu öneriyi muhaliflerin candan desteklemeleri kuşkusunu artırdı. Neydi bunların amacı?
Fevzi Paşa, konuşmasını bitirip de kürsüden inen Rıza Nur Bey'e, "Sana yazıklar olsun.. "
diye bağırdı, sinirden bıyıklan dikilmişti, "..ben makam hırsı olan biri miyim? Cepheye gider,
bir er gibi savaşmasını da bilirim!"
Dr. Rıza Nur karşılık vermeden yerine geçip oturdu.
"Söz Vehbi Bey'in. Buyrun."

Kürsüye Balıkesir Milletvekili Vehbi Bolak geldi:

"Ben de yanlışlık ve noksanlardan söz edeceğim.."
"Bravooo!"
"..Birincisi aylık sorunu. Cephedeki subay ve erler, dört aydan beri aylık ve harçlıklarını alamamışlar."
Birinin, "Bunun sebebi ne, sorumlusu kim?" diye sorması Fevzi Paşa'yı çok sinirlendirdi.

Sesin geldiği yana bağırdı:

"Hazinede para olmadığını sanki bilmiyor musun?" Meclis daha da dalgalanıp gerildi.

Başkan zile vurdu:

"Devam edin Vehbi Bey!"

"Ediyorum efendim. Cephedeki askerin tütünü yok. Kuru ot toplayıp içiyorlar. Askerin yüzde sekseninin üniforması yok. Palaskası yok. Çorabı, çamaşırı yok. Bazı tümen karargâhlarında, gece harita okumak için, gaz lambası, fener bir yana, mum yok, mum! Evet beyler, ordumuz bu durumda."

Uğultu ve tepkiler gittikçe çoğalıyordu. Ankara Milletvekili Şemsettin Bayramoğlu Efendi'nin gözleri dolmuştu. "Aman yarabbi.." diye sızlandı, "..ordu ne haldeymiş."

"..Ama biz inanıyoruz ki Reisimiz M. Kemal Paşa Hazretleri başkomutanlığı kabul ederse,
ordu canlanır, bir ay içinde düşmanı terbiye ederiz."
M. Kemal Paşa dinliyor ve susuyordu.

TARTIŞMALAR Meclis'te geç saatte bitmişti. Yatakhanede sürüyordu.
Olayların kaçınılmaz bir şekilde cumhuriyete doğru aktığını gören saltanatçılar M. Kemal'in etkisini azaltmak için çareler aramaktaydılar. Başkomutan olarak Ankara'dan uzaklaşmasının, bu gidişin hızını keseceğini, belki de durmasını sağlayacağını düşünerek öneriyi destekliyorlardı. K. Karabekir Paşa bile devreye girerek M. Kemal Paşa'yı cumhuriyete gitmekten sakınmaya davet etmekteydi. Fanatik İttihatçıların da, M. Kemal'in yenilmezliğini tehlikeye atarak Enver Paşa'ya yol açmak istedikleri anlaşılıyordu.

Tunalı Hilmi Bey, yatağının kenarına oturmuş çay içen Hafız Mehmet Bey'e, "Sizin amacınız Paşayı başkomutan yapıp Ankara'dan uzaklaştırmak" dedi.

Hafız Mehmet Bey güldü:

" İyi bildin. Biz onu zaten yıldızı parlak, cesur bir komutan olduğu için başımıza getirmiştik. Siyaset yapsın diye değil. Siyaseti siyasetçilere bıraksın, işini yapsın."

Tunalı Hilmi Bey çok kızdı:

"Hesabınıza göre nasıl olsa ordu yenilecek, M. Kemal Paşa da orduyla birlikte silinip gidecek, siz de başınızda Enver Paşa, bu yangın yerinde at koşturacaksınız, ha? Cahilce siyasetinizle koca devleti parçaladınız. Şimdi de aynı kafayla Anadolu'nun parçalanmasına sebep olacaksınız. Vatan pahasına siyaset olur mu? Lanet olsun!"

Hafız Mehmet yerinden fırladı. Araya girdiler:

"Meclis'te tartışmak yetmedi mi? Bir de burada mı kavga edeceğiz?"
"Sabah ola, hayrola."
Gaz lambaları iyice kısıldı. Ama yataktan yatağa fısır fısır tartışma, dertleşme, sızlanma sürüp gidecekti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Temmuz-13 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:46

ALİ FUAT PAŞA da daha yatmamıştı. Çalışma odasında, önünde bir kadeh votka, düşünüyordu. Bu çalkantı, Ankara'da küçük hırsları ve hesapları su üstüne çıkarmış, görüş farklarını keskinleştirmiş olmalıydı. 1920 Haziranında, üstün Yunan kuvvetleri karşısında Bursa terk edildiği zaman Meclis üzüntüden çıldırmış, bir kurban aramış, o öfkeyle Albay Bekir Sami Bey gibi gerçek bir kahramanın başını istemiş ve almıştı. 24 Şimdi daha da öfkeliydi herhalde. Bu kez kimin başını istiyorlardı acaba? Bu seferki hedefin M. Kemal Paşa olabileceği aklına bile gelmiyordu. Kapı vuruldu.
"Gel!"

Binbaşı Saffet içeri girdi. "Hayrola Saffet Bey?"
"Bu saatte rahatsız ettiğim için özür dilerim. Uyanık olduğunuzu öğrenince, elde ettiğim bilgiyi sabaha bırakmayı doğru bulmadım. Enver Paşa Çiçerin'le gizli bir görüşme yaptıktan sonra, bugün Moskova'dan ayrılmış."

Ali Fuat Paşa'nın göğsü sancıdı:

"Nereye gidecekmiş?"
"Öğrenemedim. Gideceği yeri Hayreti Bey'den de saklamış. Şimdi Hayreti Bey'den geliyorum. Dr. Nâzım da ortadan kaybolmuş. Birlikte ayrıldılar anlaşılan. Hayreti Bey 'Galiba Batum'a gidecekler' dedi. Akla yakın bir tahmin bu."
Gerçekten akla yakındı. Batum Trabzon'a kapı komşu, hâlâ birçok Türkün yaşadığı bir limandı. Kuşku uyandıran hareketleri yüzünden Anadolu'dan uzaklaştırılan eski ordu komutanı, Enver'in amcası Halil Paşa da oradaydı. Trabzon'a geçmek çok kolay, Trabzon'un fiili hâkimi ise Kayıkçılar Kâhyası İttihatçı Yahya'ydı.

Olabilecekleri kestiren Ali Fuat Paşa, acıyla söylendi:

"İşe bak. Millet can derdinde, Enver ve yoldaşları iktidar."
MECLİS, ordunun hızla güçlendirilmesi gerektiğini anlamıştı. Ama nasıl güçlendirilecekti? Kaynaklar sınırlı, bütçe yetersizdi. Ordu nasıl doyurulacak, donatılacaktı? Bu yüzden 3 Ağustos günü, görüşmeler genellikle mali sorunlara kaydı. Saatler çözüm içermeyen konuşmalar ve bakanların ayrıntılı açıklamalarıyla geçti.
Zaman azaldıkça, M. Kemal'in başkomutanlığı üstlenmesini isteyenlerin sayısı artıyordu. M. Kemal Paşa'nın milletin son kozu olarak kalması, saygınlığının tehlikeye atılmaması gerektiğini düşünenler de, kurtuluşun M. Kemal Paşanın dehasıyla sağlanabileceğini düşünmeye ve görüşlerini heyecanla açıklamaya başladılar. M. Kemal Paşa dinlemeyi sürdürüyordu.

MECLİS'in iki gündür içine kapanması, Ankara esnaf ve zanaatkarlarını huzursuz etmişti. Seğmen havalı bir esnaf, ertesi sabah, Merkez Kıraathanesi'ne girdi. Her zamanki masalarda yine bazı milletvekilleri vardı. "Beyler.." dedi, "..iki gündür kendi aranızda konuşuyorsunuz. Bir de milletle konuşsanız."
Milletvekilleri bakıştılar. Sahi, Meclise kapanıp milleti unutmuşlardı. "Arkadaşlarla toplandık, sizi bekliyoruz. Buyrun, birlikte gidelim." Çıkrıkçılar yokuşundan Samanpazarı'na yürüdüler, oradan kale önüne çıkan daracık yola saptılar. Yokuşun iki yanında küçük, gösterişsiz nalbur, hırdavat, urgan dükkânları vardı. Kale önüne çıkınca, seğmen, milletvekillerine yol göstererek bir zahireciye girdi. Tavanı atkılı, bölmeleri zahire dolu geniş dükkânda yirmiden fazla Ankaralı esnaf ve köylü toplanmıştı. Komşu esnaflar da koşup geldi.

Yuvarlak yüzlü, gür bıyıklı bir Ankaralı öne çıktı:

"Hoş geldiniz."
"Hoş bulduk."
"Kulağımıza gelenlere göre, Meclis, M. Kemal Paşa'nın başkomutan olmasını istiyormuş ama
Paşa kabul etmiyormuş. Demek ki ümit yok."

Süleyman Sırrı Bey irkildi:


"Hayır. Paşa daha konuşmadı. Bizleri dinliyor."
"Öyleyse Paşa'ya söyleyin, millet malıyla, canıyla arkasındadır. Başkomutanlığı kabul etsin. Bu dükkân benimdir. Ne varsa hepsini orduya helal ediyorum." Biri, "Ben de!" dedi.

Öteki esnaflar da katıldılar:

"Bizimkiler de helal olsun."

Bıyıkları sigaradan sararmış bir köylü, "Biz yakın köylerdeniz.. " dedi, "..hepimiz adına söylüyorum, neyimiz varsa ordunun ayağına sermeye hazırız.. Yeter ki şu gelen kara belayı durdursun."

Heyecandan milletvekillerinin ağızları kurumuştu. Süleyman Sırrı Bey güçlükle, "Sağ olunuz!" diyebildi. Vakit geçirmeden Meclis'e döndü, Ankaralıların söylediklerini ilgililere duyurdu. Vekili olduğu millete yakışmak için farklı bir şey yapmak gereğini duyuyordu. Başkanlığa bir yazıyla başvurarak, savaş süresince orduda er olarak hizmet etmek istediğini bildirip izin istedi.

İsteği uygun görülecek, 1. Süvari Tümeni karargâhında er olarak hizmet edecekti. İSMET PAŞA askerin son durumunu öğrenmek için Grup Komutanlarını öğle yemeğine çağırmıştı.
Komutanlar gelişmeden memnundular. Sakarya doğusuna geçildiğinden beri, kazanlar kaynıyor, askere sıcak yemek veriliyordu. Ankara, Polatlı ve ordunun sahra fırınları, 24 saat çalıştırılmakta, cepheye ekmek akıtılmaktaydı.

Ordugâhlarda tek tük de olsa şakalar, gülüşmeler duyulmaya, subaylar tıraş olmaya başlamıştı.
Bekleyen mektuplar dağıtılmış, Ankara'dan biraz çadır, çorap, çarık, postal ve çamaşır, pek az da olsa er üniforması gelmişti. Milli Savunma Bakanlığı'nın Ankara'da kurduğu küçük dikimevinde, dikişçi kadınlar beyaz Amerikan bezini ceviz yaprakları ile kaynatıp rengini biraz koyultuyor, bu boyalı bezden üniforma dikiyorlardı. Renk biraz dalgalı oluyordu ama hiç yoktan iyiydi.
Asker sayısı her gün azar azar artıyordu.

4 AĞUSTOS PERŞEMBE günü Meclis, gizli oturumda durumu görüşmeye devam etti. Başkanlık kürsüsünde bugün Dr. Adnan Bey vardı. Hava dolgun, yüzler gergindi. Akşama doğru konuşmalar başkomutanlıkta odaklandı. Artık bütün gruplar M. Kemal'in başkomutan olmasını istiyorlardı. Kürsünün karşısına gelen ilk sıranın sağ ucundaki değişmez yerinde, görüşmeleri izlemekte olan M. Kemal Paşa, son milletvekili konuşmasını bitirince, elini kaldırıp söz istedi. Üç gündür susan Paşa sonunda konuşacaktı. Keskin bir sessizlik oldu.
Ne karar verdiğini kimse bilmiyordu. Akşamları sevdiği ya da saydığı kimselerle birlikte olmaktan, konuşup tartışmaktan hoşlanırdı. Ama iki gündür kimseyi çağırmamış, Çankaya'ya yalnız çıkmıştı.

Dr. Adnan heyecanla "Buyrun" dedi. Bu ânın milletin yüzlerce yıldır yaşadığı en önemli anlardan biri olduğunun farkındaydı. Anadolu Timur istilasından sonra bir kez daha ölüm-kalım açmazına düşmüştü. M. Kemal Paşa telaş etmeden yürüyüp kürsüye çıktı.

Milletvekillerine baktı:

"Efendiler!
Başkomutanlık sorunu dolayısıyla hakkımda gösterilen güven ve teveccühe teşekkür ederim. Başkomutanlığı kabul ediyorum.. "

Küçük salona sıkışmış iki yüze yakın milletvekilinin derin bir nefes aldığı duyuldu. "..Ama bundan beklenen yararları hızla elde edebilmek, ordunun maddi, manevi kuvvetini artırmak ve eksiklerini tamamlamak, sevk ve idaresini bir kat daha güçlendirebilmek için Meclis'in orduya ilişkin yetkilerini, üç ay süreyle kullanmak istiyorum." Yetkileri konusunda çok titiz ve kıskanç olan Meclis donakalmıştı. Rıza Nur, "Olmaz böyle şey!" diye bağırdı.

"Heyecanlanmanıza gerek yok beyefendi. Bu görevi ben istemedim, siz önerdiniz. 'Olağanüstü zamanların önlemleri de olağanüstü olur' diyen de sizdiniz. O halde sorunu sükûnetle tartışalım.

Başkomutanlığa tayinimden beklenen yarar, bugünkü çalışma usulleri ile sağlanamaz. Çünkü ben zaten reisiniz olarak orduyla ilgilenmekteyim. Bu çalışma tarzını yeterli görmeyen, yüksek heyetinizdir. Öyleyse alınacak önlem, ihtiyaca uygun olmalı. Büyük bir hızla karar vermek, uygulamak ve sonuç almak gerekiyor. Durum bu işler için uzun görüşme ve tartışmalara vakit ayıramayacağımız kadar acildir. İtiraf edeyim ki istediğim yetki, sınırlı da olsa büyük bir yetkidir. Bu nedenle üç ay dedim. Süre sona erince, ya yetkiyi geri alırsınız veya yeniden uzatırsınız. Hele reisinize güveniniz yoksa, böyle bir yetki vermeniz doğru olmaz. Önerim gerçekten düşünmeye değer, çok düşününüz ve öyle karar veriniz!" İnip yerine oturdu.

Bu açıklamadan sonra birçok milletvekili konuştu. Kimi destekliyor, kimi Meclis'in sınırlı bile olsa yetkilerinin bir kişiye devredilmesine karşı çıkıyordu. İttihat ve Terakki döneminin acı anıları dolayısıyla bu yetkinin kötüye kullanılmasından çekinenler de az değildi. Bu kargaşalıkta Selahattin Köseoğlu, 'Başkomutan' değil, Enver Paşa gibi 'Başkomutan Vekili' denilmesi için çabalayıp duruyordu. Saatler çabuk ilerledi, görüşmelerin devamı ertesi güne kaldı. M. Kemal bazı arkadaşlarıyla birlikte Çankaya'ya çıktı.

IHLAMUR VE İĞDE kokan bir Çankaya akşamıydı.
Havuzlu holdeki sofraya geçtiler. Ali Çavuş emir bekliyordu. M. Kemal Paşa, "Çocuk.." dedi, "..belki arkadaşlar bir şeyler içmek isterler. Sor bakalım." Topçu İhsan, "Siz içmeyecek misiniz Paşam?" diye sordu. "Böyle günlerde içmem. Mazhar Müfit Bey bilir."

"Evet. Erzurum Kongresi sürerken Paşa yalnız kahve içmişti. Biz de utanıp içkiden elimizden geldiğince uzak durmuştuk."

Kılıç Ali'nin boynu büküldü:

"Öyleyse içmeyelim."
"İyi yaparsınız. Yarın önemli bir gün. Hele bir düze çıkalım, yine beraber oluruz."
Süreyya Bey, "Paşam.." dedi, "..gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?"
"Diktaya gideceğimden kaygılananların itirazlarını saygıyla karşılıyorum. Yarın bir konuşma
yaparak rahatlamalarını sağlayacağım."

Aynı kaygıyı taşıyan Mahmut Esat Bozkurt'un yüzü gevşedi:

"Böylece bizi de rahatlatacaksınız Paşam." Kahkahalar patladı.
"Ben milli hâkimiyet fikrine hayatımı bağladım Mahmut Esat Bey. Meclis'le çekişirim, tartışırım ama Meclis'siz yapamam. İçiniz rahat olsun. Zaten Meclis'in bütün yetkilerini değil, sadece orduyu savaşa hazırlamakla ilgili yetkilerini istedim.

Bu sınırlı isteğimin sebebi açık:

Uzun görüşmelerle kaybedilecek zaman yok. Her dakikanın değeri var. Meclis yine bütün yetki ve haklarına sahip olarak başımızda bulunacak. Beni Ankara'dan uzaklaştırmak, yenilerek silinip gitmemi isteyenlere gelince.. " "Öneriniz oyunlarını bozdu."
Ali Metin Çavuş, dumanı tüten büyük bir kâseyle geldi.

Üzerine kırmızı biberli yağ gezdirilmiş yoğurt çorbasının kokusunu içlerine çektiler:

"Mmmmmmmmm..."

M. KEMAL PAŞA ertesi gün, gizli oturumda Meclis'i aydınlatan bir konuşma yaptı. Rıza Nur ve sekiz milletvekili, Meclis'in duyarlığını ve M. Kemal Paşanın önerisini uzlaştıran bir tasarı hazırlayarak Başkanlığa sundular ve ivedilikle görüşülmesini istediler.

Bu istek kabul edilerek tasarı görüşülmeye açıldı. Burdur Milletvekili hukukçu Veli Bey'in (Saltıkgil) açıklamasından sonra, söz isteyen olmadığı için tasarı gizli oya sunuldu.

Oyların sayımı bitince, oturumu yöneten Dr. Adnan Bey sonucu açıkladı:

"Efendim, oylama bitmiştir. Oylamaya 183 arkadaşımız katılmış, yasa 169 oyla kabul edilmiştir.. "

Şiddetli alkışlar yükseldi. Bunalım sona ermişti.
"..13 arkadaşımız muhalif kalmıştır. Açık oturumda da muhalif kalırlarsa, korkarız ki, milli heyecan örselenebilir."

Muhalif kalan milletvekillerinden biri ayağa kalktı:

"Açık toplantıda kabul oyu vereceğiz."

Bu incelik de alkışlarla yüceltildi. Meclis dış dünyaya milli konularda tam birlik içinde olduğunu göstermeye önem veriyor, en ters milletvekilleri bile buna uyuyordu. M. Kemal Paşa kısaca teşekkür ettikten sonra, açık oturuma geçilmek üzere toplantıya 15 dakika ara verildi.

Meclis balkonları, uzun zamandır Meclis önünde bekleyen meraklı gazeteciler ve dinleyicilerle tıklım tıklım doldu. Çok önemli bir tarih sahnesine tanık olacaklarının sezgisi içindeydiler. Tutanak kâtipleri yerlerini aldılar. Bütün milletvekilleri içeri girdi. Dr. Adnan Adıvar, heyecanını dizginleyerek, açık oturumu olağan bir günmüş gibi açtı. Gündemin öneriler bölümüne gelince, Dr. Rıza Nur ve sekiz arkadaşının verdiği beş maddelik Başkomutanlık Yasası'nı okuttu. Dört gün süren tartışmalar sonunda sorun çözüldüğü için kimse söz almadı. Gizli oylamaya geçildi.
Sonuç derin bir sessizlik içinde bekleniyordu. Oy sayımı sonucu Dr. Adnan Bey'e verildi.

Dr. Adnan Bey sonucu açıkladı:

Oylamaya 184 milletvekili katılmış, tasarı oybirliği ile yasalaşmıştı.
Bir alkış tufanı koptu. Balkonda bazı dinleyicilerin birbirlerine sarıldıkları görülüyordu. M. Kemal Paşa ayağa kalktı. Onunla birlikte Fevzi Paşa, bakanlar ve öbek öbek milletvekilleri de ayağa kalktılar ve bir daha oturmadılar. Bu sivil giysili, sarışın genç adam, milletin zafer ümidini ve kurtuluş iradesini temsil ediyordu. Alkışlar ve başarı dilekleri arasında kürsüye çıktı. Duru bir sesle, "Sayın arkadaşlar.." dedi, "..Yüce Meclis'in manevi kişiliğine ait olan Başkomutanlık görevini fiilen ifa etmek üzere bendenizi memur ettiniz. Teşekkürlerimi arz ederim.. "

Alkışlar salonu sarstı. "..Efendiler!
Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, Allah'ın yardımıyla kesin olarak yeneceğimize güven ve inancım, bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada, bu inancımı, yüksek heyetinize karşı, bütün millete karşı ve bütün âleme karşı ilan ederim. Bu inancımın, gerçekleşmek için ihtiyaç duyduğu tek şey, yüce heyetinizin beni esirgemesi ve milletin bana yardımcı olmasıdır. Yüksek heyetinizin ve milletimin esirgemesine ve şefkatine daima mazhar olacağıma bütün yüreğimle güveniyorum.. "
Gözleri yaşaran bir tutanak kâtibi, elini gözlerine siper ederek görevini sürdürdü. "..Buna dayanarak, yüksek heyetinizden aldığım feyiz ile bu dakikadan itibaren Başkomutanlık görevine başlıyorum!"

Kürsüden indi. Kendini, kucaklayan, gülen, ağlayan, dua eden milletvekillerinin arasında buldu.
SALİH OMURTAK, telefon eden Salih Bozok'a "Sözü uzatma.." dedi, "Oldu mu? Onu söyle!"

Cevabı alınca odasının kapısına çıkıp neşeyle bağırdı:

"M. Kemal Paşa Başkomutaaaanü!"
"Heeeeeey!"

Subaylar sevinçle kucaklaştılar. Albay Asım Gündüz de oradaydı. Anadolu hareketinin sadece emperyalizm ve onun gölgeleriyle savaş olmadığını, Osmanlı rejimine ve çağdışı anlayışına karşı da bir ihtilal olduğunu anlamış, Anadolu'ya yeniden ama bu kez tek başına geçmişti. İki gündür Ankara'daydı. Daha M. Kemal Paşa'yı görmeyi başaramamıştı. Coşkuyla ayağa fırladı. Kütahyalıydı.

Hafif Kütahya şivesiyle söyleyerek oynamaya başladı:

Sarı zeybek aman
Şu dağlara yaslanır...
Yıldırım gibi yayılan haber, ta doğu sınırındaki askere kadar bütün orduyu diriltti.
İsmet Paşa, M. Kemal Paşa ile anlaştıkları gibi, Batı Cephesi Komutanlığı işlerinin yoğunluğunu ileri sürerek Genelkurmay Başkan-lığı'ndan istifa etti. Meclis, Başkomutan'ın önerisi üzerine Genelkurmay Başkanlığı'na Fevzi Çakmak Paşa'yı, Milli Savunma Bakanlığı'na da Refet Bele Paşa'yı seçti.
Taşlar yerine oturmuştu.

MECLİS TOPLANTISININ sona erdiği saatte Padişah Vahidet-tin, Yıldız Sarayı'nın zengin döşeli lo ş bir salonunda, tatilden dönen İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold'u kabul etmişti. M. Kemal Paşa'nın oybirliği ile Başkomutanlığa seçildiğini henüz ikisi de bilmiyordu. Klasik nezaket cümlelerinden sonra Yüksek Komiser, Kral'ın Vahidettin'i ve İstanbul yönetimini destekleyen sözlü mesajını iletti.

Mesaj Vahidettin'i pek duygulandırdı. Milletin kendi arkasında olduğunu belirtmek için, "Türkiye'nin bugünkü ıstırabından sorumlu olanlar nüfusun ancak yüzde onudur" dedi; kısa bir duraksamadan sonra devam etti:

"İngiltere Anadolu'daki savaşı neden durdurmuyor, anlamıyorum. Birkaç savaş gemisini İzmir'e, bir-ikisini de Karadeniz'e yollamanız, iki yanı da mantıklı davranmaya zorlar." Sir Rumbold Padişah'a hayret ve gizli bir acıma ile baktı. Çok zavallı bir duruşu vardı. İngiltere Sevr'e karşı çıkan M. Kemal'i değil, elbette Sevr'i benimseyen onu tutacaktı. Ama bu 600 yıllık devletin hükümdarının, olup bitenlere akıl erdiremediği anlaşılıyordu. Ne Yunanistan'ın İngiltere için anlamını kavramıştı, ne de Ankara'nın bir çift savaş gemisiyle dize getirilemeyeceğini. Sözü uzatmadı, "Barışı sağlamak için uygun zamanın henüz gelmediğini" söylemekle yetindi.

Konuşma Vahidettin'in sızlanmaları ve Yüksek Komiser'in avutucu cevapları ile sona erdi. Konuşmanın tutanağı, tarihin gurur ve utanç verici olaylarla dolu belgeliğinde hak ettiği yeri aldı.

BAŞKOMUTAN orduya ve millete bir beyanname yayımlayarak göreve başladığını bildirdi.
Düşmanı anayurdun 'harim-i ismetinde' (temiz kucağında) boğacağına söz verdi.
Bu çok büyük bir sözdü!
Bu sözü tutamayan silinip giderdi.
Anadolu Ajansı'nın yurda ve dünyaya yaydığı beyanname, bütün Anadolu ve millici İstanbul gazetelerinde yer aldı. M. Kemal Paşa'nın Başkomutan olması ve beyannamesi, halkta büyük bir ümit kabarmasına yol açtı.

Buna karşılık, milletin kendilerini desteklediğini, Meclis'in M. Kemal'i devireceğini iddia ve ümit edenleri derin bir hayal kırıklığına uğrattı.
İngilizlerin de canları sıkıldı. Fazla bir şey yapması mümkün değildi ama M. Kemal Paşanın askerliğin yaratıcı bir sanatçısı olduğunu Çanakkale'den çok iyi biliyorlardı.
Yunanlılar ise olayın önemini kavrayacak halde değillerdi. Zafer mahmurluğu içindeydiler.
Yürüyüşe geçmek için yapılan hazırlığın bitmesini, Eskişehir'de coşkun madalya ve geçit törenleri ile vakit geçirerek bekliyorlardı.

M. KEMAL PAŞA Başkomutanlık ile bakanlıklar arasında eşgüdüm sağlamak üzere bir kalem (sekreterya) kurdu. Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı Kâzım İnanç Paşayı sekreteryanın başına getirdi. Kâzım İnanç Paşa, Çanakkale'de ve Suriye'de Komutan Liman von Sanders Paşa'nın Kurmay Başkanlığını yapmış, deneyimli ve akıllı bir kurmaydı. Sekreterya onun başkanlığındaki birkaç subay ile memurdan oluşuyordu. Trabzon Milletvekili Hüsrev Gerede'yi de yapılan işler hakkında Meclis'e bilgi vermekle görevlendirdi. Hüsrev Bey Samsun'a M. Kemal ile birlikte çıkan on sekiz subaydan biri, ilk karargâh kadrosundan bir kurmay binbaşıydı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Temmuz-13 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:46

Halkın sayıp güvendiği, sözünü dinlediği bazı milletvekillerini halkı aydınlatmak ve gençleri orduya kazanmak için yakın illere göndermek üzere odasına davet etti:

"Herkesle konuşun. Halkı bilgilendirin. Köylü, şehirli, bütün gençlerin bu ölüm dirim savaşına katılmasını sağlayın. Millete ümit verin. Sizi mahcup etmeyeceğim."
"Ne zaman hareket etmemiz uygun olur?"
"Yarın sabah!"
"Oooo!"

Milletvekilleri telaşlandılar. Hepsi adına Mazhar Müfit Kansu konuştu:

"Öyleyse bize izin verin Paşam."

Hazırlanmak için genç hızıyla odadan çıktılar.

Salih Bozok'u çağırdı:

"Salih.." dedi, "..kardeşimden mektup geldi. Paraları bitmiş. Şu notun gizlice anneme
ulaşmasını sağla."
"Baş üstüne."

Not çok kısaydı:

"Bankadaki parayı harcayın. Yetişmezse evdeki halıları satın."

Sırada, çözümü için mucize bekleyen dev ve acil bir sorun vardı:

Orduyu sayıca güçlendirmek, donatmak, savaş boyunca her gün yiyecek ve cephane ile beslemek.

Bu çok çetin soruna hemen, hemen, hemen bir çözüm bulmak gerekiyordu. Hainlik sınırına yakın duran birkaç koyu muhalif, M. Kemal Paşa'nın bu sorunun altında ezilip kalacağını beklemekteydi.
Hava kararırken Çankaya'ya geldi. Fikriye Hanım ile iki satır konuştu, Abdurrahim'in başını okşadı ve çalışma odasına çıktı.

CEPHE GERİSİNDE güvenliği sağlamakta zorluk çeken Yunan İşgal İdaresi, dağlara çıkmış milli çetelerin ve cephe gerisinde kalmış orduya bağlı akıncı kollarının baskınlarını ve sabotajlarını durduramıyordu. Her gün bir-iki kayıp vermekte, haberleşme ve ulaşım aksamaktaydı. Bütün bölgenin binlerce köyünü işgale yetecek kadar askeri olmadığı için çetelere ve akıncılara yataklık yaptıklarından kuşkulandıkları yerleri zaman zaman işgal ediyor, halka insafsızca gözdağı vererek direniş ruhunu kırmaya çalışıyor, birçok sivil erkek ve kadını esir ya da rehine diye Yunanistan'a götürüyordu. Sefalet içindeki kamplarda tutulan bu sivillerin sayısı üç bini aşmıştı.

Bu sabah bir Yunan birliği Manisa'nın Gördes kasabasını işgal etmişti.
Demirci halkı heyecan ve korkuya kapıldı. Gördes Demirci'ye çok yakındı. Kaçmaya imkân yoktu. Dört bir yan işgal altındaydı.

Demirci, Manisa-Uşak-Balıkesir üçgeninin ortasındaki dağlık bölgede ve düşman denizi içinde bir ada gibiydi. Bir kez işgal edilmiş, Yunanlılar püskürtüldükten sonra uzun zaman bir daha işgal görmemişti. Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Akıncı, bu durumdan yararlanarak bir akıncı kolu kurmuş, giderek Parti Pehlivan, Halil Efe, Hacı Veli gibi dağlarda dolaşıp düşmanla boğuşan bazı çete reisleri, adamlarıyla birlikte bu ünlü kaymakamın emrine girmiş, akıncı kolu oldukça güçlenmişti. Her fırsatta düşmana darbe vurmaktaydılar.

İbrahim Ethem Bey, Gördes'ten Demirci'ye gelen yöneticiler, orduya bağlı akıncı kollarının komutanları ve Demirci Akıncıları'nın müfreze komutanları ile görüştü. Akşam kaymakamlık ve belediye görevlilerini, müftüyü, kasabanın önde gelenlerini kaymakamlığa çağırdı. Çağrılanlar koşar adım geldiler. Odada oturacak yer bulamayanlar ayakta dikildiler. İbrahim Ethem Bey, "Düşman yarın sabah burayı da işgal edecektir.." dedi, "..silahla karşı koymaya gücümüz yemez. Kasabayı yakmalarına sebep oluruz. Bu yüzden öteki akıncı kollarıyla birlikte biz de Demirci'yi geçici olarak terk etmeye karar verdik. Böyle yaparak daha yararlı olacağımızı sanıyoruz.. "

Dinleyenlerin göğüsleri daraldı.
"..Geçici olarak diyorum, çünkü bir gün mutlaka geri döneceğiz"

Kaymakamlık kâtibine, "Evrakları toplayıp gizli mahzene kaldır.." dedi, Jandarma Başçavuşuna döndü:

"..Sen seçeceğin üç jandarma ile burada kalacak, görevine devam edeceksin. Geri kalanları serbest bırak. İsteyen bizimle gelsin. Gizli mahzene silah ve cephane saklayın. Gün gelir, gerekir."

Topluluğa yöneldi:

"Birlik olun! Ne olursa olsun kurtulacağımıza inanın! Düşmana karşı vakar ve haysiyetinizi koruyun! Düşmanla işbirliği yapanın akıbetinin pek acı olacağını da hiç kimse unutmasın." Akşam inmişti. Bütün akıncılar, hükümet konağının önünde toplanmış, bekliyorlardı. Parti Pehlivan ile Halil Efe'nin eşleri erkek elbisesi giyip akıncıların arasında yer almışlardı. Demirci halkı akıncılarla ağlaşarak vedalaşmaktaydı.

İbrahim Ethem Bey atına bindi, herkes adına, dehşet içinde kaynaşan Demircililere seslendi:

"Hakkınızı helal edin!" "Helal-ü hoş olsun!"

Kadınların iç paralayan çığlıklarını duymamaya çalışarak kuzeydeki dağlara doğru at sürdüler.
AKINCILAR gece içinde yol alırken, M. Kemal, Çankaya'daki çalışma odasında, otura dolaşa, kahve ve sigara içe içe, dağınık düşünceleri toparlayıp birleştirmeye çalışıyordu. Zihninde, halktan gelen mesajlar, destek telgrafları ve Meclis'teki konuşmaların da etkisiyle, tarihte örneği olmayan kapsamlı bir tasarı olgunlaşmaktaydı.
Gece yarısı sessizce kahveyi tazeleyen Fikriye'den, kuru yemeklikleri saymasını istedi. Söylediklerini dikkatle not aldı.

Fikriye yemekle hiç arası olmayan Paşa'nın bu merakına çok şaşmıştı:

"Niye sordunuz?"

"Yann anlarsın. Haydi sen yat artık. Ben daha çalışacağım."
Fikriye her zamanki uysallığıyla "Peki Paşam." dedi, "..size iyi geceler."
"Sana da."

Genç kadın çıkarken, içinden sökülüp gelen bir istekle arkasından seslendi:

"Dua et çocuk."
"Ah! Başka bir şey yaptığım yok ki."

M. KEMAL PAŞA, hazırladığı notları sabah Özel Kalem Müdürü Hayati'ye verdi:

"Bunları temize çektir. Fevzi Paşa'ya telefon et. Mümkünse, öğleyin Bakanlar Kurulu'nu toplasın. Hem peynir ekmek yer, hem konuşuruz."

Vedaya gelen Kastamonu, Konya ve Samsun İstiklal Mahkemesi başkan ve üyelerini kabul etti. "Cephe gerisini sağlam tutun." dedi, "..Damat Ferit gitti ama kuyrukları ve kafadaşları duruyor. Türlü yollarla orduyu bölmek, içinden çökertmek için çalışıyorlar, uyanık durun. Yarın bazı emirlerim yayımlanacak, bunların hızla ve dürüstlükle uygulanmasını gözetin. Takdir sizin ama orduya geri dönmeye hazır kaçakları affetmeniz iyi olur diye düşünüyorum. Cahillik halkın kusuru değildir."

Sonra da Cebeci hastanesine giderek yaralıları ziyaret etti. Paşanın öteki yaralılarla birlikte hatırını sorduğu Yüzbaşı Faruk, "Ben iyiyim Paşam." dedi, "..görevimin başına dönmek istiyorum. Fakat bu inatçı doktorlara iyileştiğimi kabul ettiremiyorum."

Doktorlar yüzbaşının gammazlığına güldüler. Daha dün akşam, M. Kemal'in başkomutan olduğunu öğrenince, ameliyatlı olduğunu unutarak sevinçle yerinden fırlamış, birkaç dikişi patlamıştı.
M. Kemal'i ilk kez gören Nesrin, ziyaretten sonra Faruk'a, "Daha yaşarken efsane gibi bir insan, nasıl bu kadar mütevazı ve nazik kalabiliyor?" diye sordu.

Yan yatakta yatan tek kolu kesik bir binbaşı söze karıştı:

"Bir insan gerçekten büyükse böyle olur.

Ama şunu diyeyim:

Savaş sırasında çok titiz, hatta serttir. Hatayı affetmez. Çanakkale'de karargâhında çalışmıştım, ordan bilirim."

Hasan Saka Refik Şevket İnce Muhittin Baha Pars HASTANEDEN ayrılan M. Kemal Paşa Valiliğe geldi. Bakanlar toplanmıştı. Simit ve kaşar peyniri getirttiler, çay söylediler. Toplantı başladı. M. Kemal, "Yunan ordusunun harekete geçmesi fazla uzamaz.." dedi, "..bu kısacık süre içinde ordunun eksikliklerini tamamlayabilmek için ne yapabiliriz Hasan Bey?"

Maliye Bakanı Hasan Saka, zor duyulur bir sesle ve içi eriyerek, "Bence yapılabilecek bir şey yok efendim" dedi ve bilgi verdi:

Yeni bir vergi konulsa bile, tahsilat çok uzun sürerdi. Halkın tasarruf gücü sıfıra yakın olduğundan iç borçlanmaya gitmek düşünülemezdi. Sovyetler'den bu yıla ilişkin para yardımı gelmiş, aylıklara ve zorunlu cari giderlere gitmiş ve bitmişti. Ekonomi Bakanı Celal Bayar da Hasan Saka'nın açıklamalarına katıldı. Ürkütücü bir sessizlik çöktü. Her zaman panik halinde olan Sağlık Bakanı Dr. Refik Bey inler gibi nefes alıyordu.

M. Kemal Paşa, "Beyler.." dedi, "..anlaşılıyor ki klasik mali önlem ve yöntemlerle bu işin içinden çıkamayacağız." "Evet efendim, yazık ki öyle."
"Ama ne olursa olsun düşmanı yenmek zorunda mıyız?"
"Eveeeet!"
"Şu halde bilinen usulleri ve her çeşit mülahazayı bir yana bırakacağız."

Çantasından, Hayati Bey'in temize çektirdiği yazıları çıkardı:

"Şunlara bir göz atar mısınız?"

Kâğıtları Hasan Saka'ya verdi. Maliye Bakanı kâğıtları aldı. Okudukça yüzü sararıyordu.

Terini sildi:

"Ne diyeceğimi bilemiyorum. Halka dünyada eşi benzeri olmayan bir taleple gidiyoruz." Bakanlar meraktan kıvranıyorlardı.

M. Kemal açıklama yaptı:

"Amacım bütün milleti savaşla ilgilendirmek, bütün kaynakları harekete geçirmek, her evi, her işyerini, cephenin bir parçası yapmak. Bunun için halkı malı ve emeği ile de savaşa katılmaya çağıracağım. Yüksek sesle okur musunuz? Arkadaşların da bilgisi olsun." Hasan Saka, terini sile sile, Tekalif-i Milliye (Milli Yükümlülük) emir taslaklarını okumaya başladı.
Bakanlar, yeni bir savunma anlayışına tanıklık ettiklerini bilmeden, yarı hayranlık, yarı hayret içinde dinlediler.
İlk altı emir, son şeklini alarak, gece yarısından sonra, işgal altında olmayan bütün illere, mutasarrıflıklara ve ilçelere tellendi.

ÇORUM POSTANESİNDEKİ nöbetçi telgrafçı, sabaha karşı, gülle gibi ardarda düşen, Başkomutan imzalı altı telgrafı alınca, panik içinde müdürünü, o da Mutasarrıf Ali Cemal Bardakçıyı uyandırdı. Mutasarrıf, Başkomutan'ın kanun gücündeki emirlerine uyku sersemi göz attı ve ânında ayıldı.

Birinci emre göre, her ilçede kaymakamın başkanlığında bir Milli Vergi Kurulu kurulacak, kurul iş bitene kadar aralıksız çalışacak, köylere kadar teşkilatlanacaktı. Bütün devlet birimleri, dernekler, öğretmenler, imamlar ve muhtarlar, Kurulun doğal üyesi gibi çalışacaktı. Kurul teslim aldığı her mal için, bedeli ilerde ödenmek üzere makbuz verecekti. Emirlere aykırı davrananlar İstiklal Mahkemelerine sevk edilecekti. Olağanüstülük bundan sonraki emirlerde başlıyordu.

Mutasarrıflık ve belediye görevlilerini, askerlik şubesi başkanını, okul müdürlerini, müftüyü, Müdafaa-yı Hukuk Derneği yöneticilerini, eşrafı ve başlıca tüccarları çok acele toplantıya çağırdı.
EMİRDAĞ KAYMAKAMI da telgrafları okuyunca zembereği boşalmış gibi yerinden zıplamış, kendine gelir gelmez bütün ilgilileri, eşrafı ve esnaf temsilcilerini ayaklandırmıştı.

Çağrılanlar gözlerini merak içinde kaymakama diktiler. Kaymakam birinci emirden sonra, derin bir soluk alıp ikinci emri okudu:

"Şehir, kasaba ve köylerdeki her ev, birer kat çamaşır, bir çift çorap ve bir çift çarık hazırlayıp kurula teslim edecektir."

Daha ağır isteklerle karşılaşacaklarını tahmin edenlerin kasları gevşedi, yüzleri güldü, rahat bir soluk aldılar:

"Bu kolay canım. "

"Üçüncü emre geç bakalım Kaymakam Bey!"

Kaymakam üçüncü emre geçti:

"Tüccar ve halk elinde bulunan bez, amerikan, patiska, pamuk, yün, tiftik, kumaş, kösele, meşin, çarık, fotin, iplik, çivi, nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı, semer ve urganın yüzde kırkı Vergi Kuruluna teslim edilecektir."

Dinleyenler dehşetle doğruldular:

"Neeeeeeee?"

Kaymakamın hiç istemediği halde gülmesi geldi:

"Sakin olun. Dahası var.

Dördüncü emir:

Buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek, pirinç, kasaplık hayvan, çay, şeker, gaz, sabun, yağ, zeytinyağ, tuz ve mumun... "
"Eeeee?"
"Bunların da yüzde kırkı."
"Ofooooofl"

ÇORUM'da da mutasarrıfı dinleyenler, emirleri duydukça sarsılıyorlardı:

"Beş inci emir: Benzin, motor yağı, vazelin, lastik, buji, tutkal, telefon, kablo, pil ve tel
stoklarının yüzde kırkı... "
"Anaaam!"
"Altı: Her çeşit taşıt aracıyla deve, at, öküz, katır, kadana, merkep gibi yük hayvanlarının yüzde yirmisi... " "Vay anaaam!"
Akşam dört emir daha geldi, emirlerin sayısı on etti. Başkomutan, halkın elinde bulunan her çeşit silah ve cephanenin üç gün içinde Vergi Kurullarına teslim edilmesini; ilçe bölgelerindeki kasatura, kılıç, mızrak ve eyer yapabilecek bütün zanaatçıların adlarının ve üretim güçlerinin saptanarak bildirilmesini; halkın elinde kalmış olan her çeşit taşıt aracıyla, ayda bir kez, 100 km.yi geçmemek üzere ordu mallarını ücretsiz taşımasını; ordunun giyim ve yiyimine yarayacak bütün terk edilmiş mallara el konulmasını emrediyordu.

EMİRDAĞ KAYMAKAMI vakit geçirmeden İlçe Vergi Kurulunu kurdu. Kurul kaymakamın odasında toplandı.
Kurul üyeleri bu hayati sorumluluğun altında ve halktan istenen özverinin büyüklüğü karşısında sersemlemişlerdi. Üyelerin çoğu ümitsizdi. Kaymakam halkın nasıl davranacağım kestiremediği için yalpalıyordu. Emirde, "Kurullara her şey makbuz karşılığı teslim edilecek, ne teslim edilmişse bedeli ilerde ödenecek" deniyordu ama acaba halk inanır mıydı buna? Anadolu, Osmanlı tarihçilerinin 'büyük kaçgun' adını verdikleri on yedinci yüzyıl sonundaki kargaşa döneminden beri devlete güvenmez olmuştu. Can ve mal güvenliğini sağlayamayan devlet, eşkıyanın yağmaladığı köyleri bir de vergi almak için kendi zorlayıp in-letmişti. Bu yüzden birçok büyük, bayındır, zengin köy parçalanmış, köylüler kel tepelere, kuytu vadilere, orman içlerine göçmüş, böylece devletin ve eşkıyanın gözünün önünden, elinin altından, yolunun üzerinden kaçmıştı. Kaçamadığını anlaması uzun sürmeyecekti. Eski devlet bugüne kadar, bir şey vermeden, mal ve can vergisi isteyegel-mişti. Şimdi yeni devlet de istiyordu. Bunları konuşurlarken birden odanın kapısı küt diye ardına kadar açıldı. Kapının çerçevesi içinde Emirdağ'ın delisi Battal belirdi.

Bağırdı:

"Selamünaleyküm!"

Kaymakam öfkelendi:

"Ulan deli, baksana çalışıyoruz. Çık dışarı!"

"Kızma beyim, biliyorum, onun için geldim. Duydum ki Kemal'in askeri çıplakmış. Allah şahidimdir üzerimdekinden başka çamaşırım yok. Çoraplarımı getirdim. Şimdi yıkadım, temizdir."
Yaklaşıp masanın üzerine bir çift ıslak yün çorap koydu.

Çarıklarını sıyırıp odanın ortasında bıraktı:

"Aha bunlar da çarıklarım. Haydi kolay gelsin!"

Çıplak ayak, huzur içinde yürüyüp çıktı. Kapıyı gümleterek kapadı.
Üyelerin dilleri tutulmuştu sanki. Kaymakam, "Halktan kuşkulandığımız için tövbe edelim beyler.." dedi, "..Deli Battal gibi bir garibin bile yüreği köpürdüyse, tekmil halk ayaklanacak demektir. Hızlanalım. "

ÇORUM MUTASARRIFI Ali Cemal Bey Haymana'da Kaymakamlık, Ankara'da Emniyet Müdürlüğü yapmış deneyli bir idareciydi.

Sakin bir sesle yapılacakları sıraladı:

"Bugün hazırlığımızı yapar, köylere kadar teşkilatlanır, vergileri duyururuz. Yarın sabah da halkı beklemeye başlarız."

Eşraftan biri uyarmak gereğini duydu:

"Bizim Allah'a şükür imkânımız vardır, veririz. Ve lakin halktan yana sakın hayale kapılma Mutasarrıf Bey. Bitik halk rızkını verecek değil ya." "Biz gereğini yapalım da, bakalım halk neyler.."

Sözünü ümitle tamamladı:

"..neylerse güzel eyler."

İLLER, mutasarrıflıklar, ilçeler, bucaklar, emirleri aldıkça bir şaşkınlık geçirdikten sonra telaşla çalışmaya koyuluyorlardı.
Emirler, gazeteler, Müdafaa-yı Hukuk Derneği üyeleri, memurlar, öğretmenler, ticaret ve esnaf odaları, jandarmalar, muhtarlar, imamlar, münadiler, bekçiler yoluyla bütün halka duyuruldu.

Bürokrasinin paslanmış çarkları, ister istemez hızla dönmeye başladı. Halk dalgalanıp hareketlendi.
Kastamonu Kadınları Müdafaa-yı Hukuk Derneği de, kadınların orduya ayrıca yardımda bulunması için harekete geçti. Üyeler şehre yayılıp ev ev dolaşarak ertesi gün ikindi namazından sonra şehitler için okunacak mevlide Kastamonu hanımlarını davet ettiler. ANADOLU'daki pek çok yönetici gibi Çorum Mutasarrıfı da, bütün gün hazırlıklarla ilgilenmiş, ancak gece yarısı yatabilmişti. Heyecandan gün ağarana kadar gözünü kırpmadı. Halkın tavrı sabah belli olacaktı.

Evde duramadı, erkenden hükümete geldi. Vergi Kurulu üyeleri, görevliler, işbaşı etmiş bekliyorlardı. Odasına çıktı. Odacı kahvesini getirdi. Kahvesini alıp pencerenin önüne geldi. Gözünü meydana açılan yol ağızlarına dikti. Sinek uçmuyor, yaprak kımıldamıyordu.

Neden sonra, derin sessizlik içinde belli belirsiz bir gürültü uyandı. Yavaş yavaş yaklaştı. Yol ağzından iki çuval yüklü bir eşekle yaşlı bir erkek göründü. Onu büyükçe bir çuvalı sırtlamış bir başka erkek izledi. Derken ellerinde sepetler, heybeler ve torbalarla kadınlar sökün etti. Az sonra taş döşeli hükümet meydanı, arabalar, kağnılar, atlar, eşekler, denkler, balyalar, hurçlar, sepetler, küfeler, tenekeler, torbalar, heybeler, bakraçlar, testiler, kadınlar, erkekler ve çocuklarla dolacaktı. Ali Cemal Bardakçı ağlamaya başladı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Temmuz-13 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:46

ANKARA valiliğinin önündeki genişçe meydan da içeri giremeyenlerle dolmuştu. Adalet Bakanı Refik Şevket İnce valiliğe yoğun kalabalığı zorlukla yararak girebildi. Alt kattaki bütün odalar Milli Vergi Kurulu ile ona bağlı alt-kurullara ayrılmıştı. Vergisini hemen ödemek ya da mal bildiriminde bulunmak isteyen erkenci Ankaralılar, odaları ve koridoru doldurmuşlardı.
Görevliler gece gündüz çalışacak, üç hafta boyunca eve gidip de çamaşır değiştirecek zaman bulamayacaklardı.

Ortalık karınca düğünü gibiydi. Üst kata çıkan merdivenin sahanlığında gazeteciler, bu olağanüstü düğünü izliyorlardı. Yanlarına çıktı. Sesi titreye titreye, "Beyler, bu tabloya çok iyi bakın.." dedi, "..Anadolu uyanıyor!"
KONYA'da da halk vergisini ödemek için hükümet konağını işgal etmişti. Bina uğulduyordu. Üç Konyalı konuşmak için Vali Galip Pasiner Paşaya çıktılar. Kalpaklı, değirmi sakallı Konyalı, "Paşam.." dedi, "..arkadaşlar bizi temsilci seçtiler. Konyalıların bir dileğini arz etmek istiyoruz. Biliyorsunuz, bir hafta sonra kurban bayramı... "

Vali Paşa doğruldu:

"Yooo, hemen söyleyeyim, vergileri ertelemek mümkün değil."

Konyalılar gülümsediler:

"Hayır Paşam, o başka, vergi borcumuzu ödeyeceğiz. Biz bayram için harcayacağımız şeker parasını Kızılay'a, kurbanları da orduya vermeyi kararlaştırdık. İlgililere hazırlıklı olmaları için emir vermenizi diliyoruz." Galip Paşa'nın yüzü mutlulukla parladı.

Milli Mücadele'nin başında Ankara'yı o kadar uğraştıran Konya artık Delibaş'ın, Zeynelabidin'in, Artin Cemal'in karanlık Konyası değildi.
EVLER de arı kovanına dönmüştü. Çorap, çamaşır ve çarık hazırlıyorlardı. Antalya'nın Elmalı kasabasında da, yakın komşu beş yeni yetme kız yün çorap örmek için biraraya gelmişlerdi. Konuşa konuşa çalışmaktaydılar.
İçlerinden biri, "Benim ördüğüm çorabı giyecek asker, inşallah Afyon'a ilk giren asker olur" dedi.

Bu hoş dilek kızlara sevinç çığlıkları attırdı, emeklerine tarifsiz bir ümit tadı kattı:

"Aaaaa! Benim ördüğüm çorabı giyen asker de Eskişehir'e ilk giren olsun." "Benimki de Uşak'a girsin!" "Benimki Bursa'ya."
Sonuncu kız, "Benim askerim de inşallah İzmir'e girer!" dedi.
Afet adındaki bu güzel kız, ilerde İzmir'de M. Kemal Paşa ile karşılaşacak, himayesine girecek, İsviçre'de eğitim görerek Profesör Afet İnan olacaktı.
VERGİNİN YÜKSEKLİĞİNDEN dolayı sızlananlar da vardı elbette. Hele Milli Mücadele'ye karşı olanlar içlerinden ateş püskürüyorlardı. Ama söylene söylene de olsa vergilerini vereceklerdi. Çünkü herkes birbirinin durumunu bildiği için ne kaytarmak mümkündü, ne savsaklamak.
Mal kaçırmak isteyenler ile bu işten çıkar sağlamaya yeltenenler, soluğu İstiklal Mahkemelerinde alacaklardı.

BİR JANDARMA ERİ Konya hükümet konağının geniş bir odasının kapısına 'İstiklal Mahkemesi' tabelasını yerleştirirken, bir başka jandarma eri de odanın baş duvarına 'İstiklal Mahkemesi mücahedesinde (savaşında) yalnız Allah'tan korkar' yazısını astı. Konya İstiklal Mahkemesi üyeleri Konya'ya gelmişlerdi. Öğleden sonra çalışmaya başlayacaklardı.

Mahkemenin üyeleri TBMM'ce milletvekilleri arasından seçilmekteydi. Bir jandarma mangası ile yola çıkıyor, bölgesindeki illerin hangisinde gerekiyorsa orada mahkemeyi kuruyor, sanıkları hızla yargılıyor ve karar veriyorlardı. Kararları kesindi. Bir ihtilal mahkemesiydi.
Halk iki yüzyıldır Osmanlı yönetiminin kararsızlığından, vurdumduymazlığından, ilgisizliğinden, yavaşlığından o kadar çekmişti ki bu olağanüstü mahkemeleri memnunlukla karşıladı. Hızlı, kararlı ve cesurdu; yerel sorunlarla ilgileniyor, gaddar yöneticileri hizaya getiriyor, etki altında kalmıyor, suçlu kim olursa olsun duraksamadan cezasını veriyordu.39 İstiklal Mahkemeleri bu nitelikleri ile namuslu, yurtsever halk için bir güvence, halkçı tutumuyla gelecek için de bir ümitti. Buna karşılık bozguncular, casuslar, hainler, bölücüler, işbirlikçiler, isyancılar, gericiler, din tüccarları ve aktörleri içinse elbette ciddi bir tehlikeydi. Bu safta olanların düşüncelerini paylaşanlar, uzun yıllar sonra da bu ihtilal mahkemelerinin aleyhinde konuşacak, haklı çıkabilmek hırsıyla yalan söylemekten çekinmeyeceklerdi. Bugün Kastamonu bölgesi İstiklal Mahkemesi de Çankırı'ya ulaştı. NASRULLAH CAMİSİ genç, yaşlı pek çok hanımla doluydu.
Mevlit sona ermişti.

Dua ve şehitlere ithaf edilen fatihalardan sonra Kastamonu Kadınları Müdafaa-yı Hukuk Derneği Umumi Kâtibi Saime Ayoğlu Hanım ayağa kalktı:

"Yüce Allah dualarımızı kabul buyursun." "Amiiiiin!"
"Düşman ülkemizin kalbine yürümek istiyor. Ordumuz yeni bir savaşa hazır olmak zorunda. Gazi ordumuza niye biz hanımlar da yardım etmeyelim? Ne dersiniz?"

Kastamonu Milli Mücadele'yi insanca, malca, paraca sürekli desteklemişti. Daha da destekleyecekti. "Hay hay" sesleri yükseldi. Üç genç kız saflar arasında tepsileri dolaştırmaya başladı. Kadınlar küpelerini, bileziklerini, taşlı yüzüklerini, boyunlarındaki takıları, para keselerini tepsiye bırakmaya başladılar.
"Helal olsun!"
"Helal olsun!"
"Helal olsun!"
Tepsiler tepeleme doldu.

Hatice adlı Zonguldaklı bir genç kız, Kastamonu hanımlarının bu cömertliğini duyar duymaz, düğünü için o kadar özenle diktirdiği gelinliğini satıp bedeli olan 30 lirayı Kızılay'a bağışladı.

Anadolu'nun durgun hayatına yeni heyecanlar, yeni değerler, yeni ölçüler, yeni ülküler katılıyor, millet silkiniyordu.
Bu aydınlık ruh uzun yıllar canlılığını koruyacaktı.
FETHİ OKYAR Ankara'ya güven içinde gelebilmek için Avrupa'da çare ararken hayli vakit kaybetmiş, sonunda uygun bir İtalyan gemisine binerek 3 Ağustosta İnebolu'ya çıkmıştı. İnebolu'nun artık bir otomobili vardı.

Otomobil Süleymanoviç adlı uyanık bir adamındı. Atsız, öküz-süz yürüyen araba İnebolu halkı için büyük olay olmuştu. Süleymanoviç'in arabası dileyeni iki günde Ankara'ya ulaştırıyordu. Ücreti kişi başına 75 liraydı. Büyük paraydı bu ve Fethi Okyar'ın bu kadar parası yoktu. Faytonla yola çıktı. Dört günde Çankırı'ya geldi. Çankırı'da kendisini Salih Bozok bekliyordu. M. Kemal Paşa otomobilini yollamıştı. Sabah yola çıktılar. Akşam Ankara'ya ulaştılar.
Üç yıldır görüşemeyen iki eski dostun karşılaşması heyecanlı oldu. Bütün gece dertleştiler. Sorunların boyutu ve niteliği soğukkanlı Fethi Bey'i bile ürpertti. ANKARA'ya önce Topal Osman Ağa'nın ünlü 47. Alayı gelmiş, törenle karşılanmıştı. Alay Giresun ve çevresinin gençlerinden kuruluydu. Pontus ve Koçgiri ayaklanmalarının bastırılmasında görev almıştı. Donatımları, kıvraklıkları Ankaralılara güven ve ümit vermişti.

Meclis'in önünden alayla birlikte Giresunlu millici Gülpembe Hanım da geçmişti. Bugün de akşama doğru Merkez Ordu'nun yeni kurup yolladığı iki alay geldi. Meclis önünden iki yanı bataklık istasyon yoluna döndü. İstasyonun yanında mola verecek ve nereye gideceği hakkında emir bekleyecekti.
Alayların görüntüsü bir gün önceki morali berbat etti. Subayların üniformaları birbirini tutmuyordu. Hiçbir askerin üniforması yoktu. Tüfekleri kayışsız ve süngü-süzdü. Fişeklerini azık torbalarında ya da ceplerinde taşıyorlardı. Çarıkları parça parçaydı. Amasya'dan beri yürüyerek geldikleri için yorgun ve toz-toprak içindeydiler.
Bir esnaf, hayal kırıklığına uğrayan arkadaşlarına, "Üzülmeyin.." dedi, "..zaferi kazanıp da barış olunca, ordumuzu güzelce giydirir, sırmalara boğarız."
Bu iki yeni alayı kurup 180 subay, 3.000 savaşçı er, 4 top yollaya-bilen Merkez Ordusu, bu alaylardan daha yoksuldu.

ANKARA'ya akşam alacası ve yayla serinliği çöküyordu. Bazı yaralılar hastabakıcıların yardımıyla tek katlı pavyonların ortasındaki bahçede yürümeye çalışmaktaydılar. Dr. Hasan, Nesrin'in koluna tutunarak tahta sıraya oturmaya çalışan Faruk'a, "Boşuna gevezelik etme." dedi, "..bir ay daha burada kalman gerek."

Nesrin destekledi.

Yüzbaşı Faruk güldü:

"Size nazlanıyorum da ondan."
"Doktor bey çok haklı. Hâlâ koluma girmeden yürüyemiyorsu"
İçerden bir ses Nesrin'i çağırdı. Nesrin izin isteyip içeri koştu. Dr. Hasan arkasından karbeyaz gömlekli ve başörtülü Nesrin'e baktı. Koşmuyor sanki akıyordu.

Faruk'un yanına oturdu, elini dostça omuzuna koydu:

" İnsanların hallerinden anlayan bir doktor olarak teşhisimi söylüyorum: Bu harika kız seni seviyor."
"Doktorcuğum, bu teşhisinde de yanılıyor olmanı dilerim."
"Neden?"

Faruk'un sesindeki şakacı ton birden kayboldu:

"Çünkü er-geç cepheye gideceğim ve dövüşeceğim. Arkamda benim yüzümden acı çekecek birini daha bırakmak istemem. İstanbul'da annemi bıraktım. Bir annem yeter." GENELKURMAY'daki küçük odada Yarbay Salih ile Albay Asım Gündüz, kahve içerek dertleşiyorlardı. Lloyd George'un yaptığı bir açıklama ikisinin de canını yakmıştı. Birden M. Kemal Paşa odaya girince şaşırdılar, ayağa fırladılar. Başkomutan Asım Bey'in elini sıktı. Sanki İnebolu'ya Şehzade Faruk'la geldi diye İstanbul'a geri göndermemiş gibi candan bir tavırla, "Asım hoş geldin.." dedi, "..niye gelir gelmez beni aramadın?" "Cesaret edemedim."
"Ne demek? Akademide baş-çavuşumdun. Beni çağırabilirdin."

Albay Asım Bey bu dostça şakaya gülemedi, büyük bir saygıyla, "Estağfurullah efendim" diye cevap verdi. Harp Akademisi'ndeyken başçavuşu olduğu doğruydu ama o günden bu yana çok şey değişmişti. Karşısında artık bir sınıf arkadaşı değil, bir devlet kurucusu, bir ihtilal lideri, bir Başkomutan vardı. Oturdular.
"Ne var ne yok Salih Bey?"

Yarbay Salih, "Lloyd George bir açıklama yapmış.." diye homurdandı, "'Sevr Antlaşması yırtıldığına göre, artık taraflara silah satmak serbesttir' demiş. Şu halde Yunanlılara yeniden silah satmaya başlayacak bunlar."

M. Kemal Paşa'nın yüzü gerildi:

"Bu sorun değil. Zaten Romanya ve İspanya üzerinden gizlice satıyorlardı. Sorun Mr. Lloyd George'un bin toptan daha tehlikeli olan anlayışı. Sevr Antlaşması'nın galip Yunanlılar açısından yırtılmış olduğunu söylemek istiyor. Anlaşılıyor ki Yunanlılara yeni ödüller verecek. Bizimse, bu rezil antlaşmanın tümden yırtılması için dövüşmeye devam etmemiz ve tartışmasız galip gelmemiz gerekiyor. Çünkü bu fraklı, rugan iskarpinli salon haydutları için hakkın önemi yok, ancak kanla ikna oluyorlar."

Öfkeyle yerinden kalktı, yukarı çıktı. Fevzi Paşa yatsı namazını kılmış, Başkomutan'ı bekliyordu.
M. Kemal Paşa, "Paşam.." dedi, "..eğitimleri biten Harbiydiler yarın akşam cepheye hareket edeceklermiş. Sabah talimgaha gidip çocukları ziyaret edelim." "Hay hay."
"Belki de çoğunu bu savaşta kaybedeceğiz."
"Öyle."

İkisi de daldılar. Savaş başlayınca 20-21 yaşındaki bu genç insanlar, takım komutanı olarak erlere cesaret vermek için en önde ateşe koşacaklardı. Konuşulacak birçok sorun ve alınacak birçok karar vardı. Dalıp duygulanacak zaman değildi.

Fevzi Paşa ister istemez sessizliği bozdu:

"Haberler Yunan ordusunun yürümeye hazır olduğunu gösteriyor. Bir an önce cepheye gitmemiz gerektiğini düşünüyorum... "
ANKARA'dan çok uzakta, Britanya İmparatorluğu'nun başkenti Londra'da, Carlton otelinin görkemli lokantasında Sir Basil Zaharof ile İyonya Bankası'nın Başkanı Sir John Stavridis, akşam yemeğinde biraraya gelmişlerdi. İkisi de Yunan ordusunun İzmir'e çıkmasını hazırlayan olayları sessizce yönlendirmişlerdi.
Bir süre Paris ve Londra ile ilgili magazin haberleriyle oyalandılar. Venizelos'un zengin bir
İngiliz 'lady'si olan Miss Helena Şilizzi ile evliliğe hazırlanıyor olması Zaharof'un hoşuna gitti.

İstediği gibi az pişirilmiş bonfilesinden büyükçe bir parça keserken, asıl konuya girdi:

"Önceki gün Paris'e gelen Mr. Lloyd George ile görüşmüş, silah satışlarını artık serbest bırakmasını rica etmiştim. Karar kesinleşince hemen buraya geldim. Bu karardan Yunanistan'ın yararlanmasını nasıl sağlarız? Çocuklar Ankara'ya yürüyecekler. Yardıma ihtiyaçları olacağını sanıyorum."

Et parçasını ağzına attı, ağır ağır çiğneyerek Stavridis'e baktı. Stavridis gülümsedi:

"Kolayca. Çünkü İngiliz hükümeti, özel bankaların Yunanistan'a kredi açmasını serbest bırakacak. Bir-iki gün içinde bunu açıklayacaklar."

Zaharof zarif sakalını dalgalandırarak güldü:

"Oooo! Harika."

İş basitleşmişti.
Büyük armatörlerden ve dünyadaki üç büyük silah satıcısından biri olan Sir Basil Zaharof, Muğla'da doğmuş Rum asıllı bir Fransız vatandaşıydı, İngiltere'ye yaptığı hizmetlerin karşılığı olarak da İngilizlere özgü 'Sir' sanını taşıyordu. Her güçlü iş adamı gibi Lloyd Ge-orge'un yakın dostuydu.
Yunanistan bu iki becerikli iş adamı için hem anavatan, hem de sağlam bir müşteriydi.

Yapılacak her çeşit yardımın ve açılacak her kredinin güvencesi hazırdı:

Dağlarından yağ, bağlarından bal akan, toprağının altı boraks, kömür, kükürt, kurşun, krom gibi zengin maden yataklarıyla dolu Batı Anadolu! Gözleri parlayarak kadehini kaldırdı. Sir John da.

YUNAN ORDU KARARGÂHI artık geç saatlere kadar çalışıyordu. Ordu yeniden düzenlenmiş, üç kolordu halinde örgütlenmişti.
Yürüyüş gününü öğrenen kolordular son hazırlıkları yapıyorlardı.
General Papulas Metaxa konyağından bir büyük yudum aldı. Arkasına yaslandı.

Ordu dinlendirilmiş ve eksikler giderilmişti. Moral çok iyiydi. İstihkâmcılar 30 metre boyundaki Alpu köprüsünü onarmışlardı. Alpu istasyonu Üçüncü Kolordu'nun ikmal merkezi olmuştu. Demiryolu onarıldıkça ikmal merkezi ileri doğru, Beylik Köprü'ye kadar kaydırılacaktı. Öbür iki kolordunun ikmal işi de çok iyi düzenlenmiş, ordunun Sakarya nehrini kolayca geçebilmesi için gereken köprü gereçleri de hazırlanmıştı. Uçak keşiflerine göre Türk ordusunun cephesi, batıya dönüktü. Gülümsedi.
Cepheden taarruz edecek gibi ilerleyecekler ama bir tümeni kuzeyde bırakarak, hızla dağların arkasından güneye inecek, yarmak ve kuşatmak için Türk cephesinin güney (sol) kanadına baskın vereceklerdi. Gözlerini keyifle kapadı. Plan mükemmeldi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Temmuz-13 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:47

GENERAL PAPULAS haklıydı. Türk ordusunun cephesi batıya dönüktü. Ama savunma planı, sağ ya da sol kanada yönelecek olası bir taarruzu karşılamak için gerekli esnekliği ve önlemleri de içeriyordu.

Ordu, Ankara Çayı ile Ilıca Deresi arasında, nehrin doğu kıyısında savunma düzeni almıştı. Orta geride de, düşman taarruzunun yönüne göre sağ ya da sol kanada gönderilmek üzere güçlü ihtiyat birlikleri bulunduruluyordu.

Ancak şu sorun vardı:

Ordu savaşçı asker ve silah sayısı bakımından henüz istenen güce ulaşabilmiş değildi. Ordunun güçlenmesi için yeterli sayıda yeni ve eğitimli askerin gelmesi gerekiyordu. Bunun için de zamana ihtiyaç vardı. Savaş erken başlarsa, iki ordu arasında güç bakımından çok tehlikeli bir fark oluşacaktı ki bu yenilgiye yol açardı. Öncelikli sorun orduyu savaş başlamadan güçlendirmekti.
İsmet Paşa bu amaçla, Genelkurmay'in tavsiyesine uyarak, Akşehir'de toplanmakta olan 2. Gruba, "cephe sol kanadına katılmak üzere gizlice hazırlanarak hemen yürüyüşe geçmesini" emretti. Bu karar sorunu çözmüyordu ama hafifletiyordu.

Bu sırada Ankara'da, Genelkurmay'da, M. Kemal Paşa, Fevzi Paşa, Salih Omurtak ve Harekât Şubesinin kurmayları da, Genelkurmay'a bağlı olan Mürettep Kolordu'nun durumunu görüşmekteydiler. Kısa bir görüşmeden sonra aynı amaçla Mürettep Kolordu'nun da cephe sağ kanadına alınması uygun bulundu.
Albay Kâzım Özalp'e kolordusunu yürüyüşe hazır tutması bildirildi.

BAKIRKÖY BARUT FABRİKASININ depolarından kaçırılan Alman fişekleri ile subayların 'oyuncak' dediği küçük ve yararlı malzemeleri taşıyan geniş karınlı bir motor karşı kıyıyı izleyerek Karamürsel'e ulaşmıştı. Sabah gün doğmadan İzmit'e geçti.

Kaçakçı motorları Marmara'da işgalcilere yakalanmamak için geceleyin ve çok dikkatli yol alıyor, deniz ufkunda bir gölge belirse motor susturuluyor, gerekirse kıyıya yanaşıp yatıyorlardı.
Motor iskeleye halat attı.

Gizli örgüt motorun geleceğini İzmit'e bildirmişti. Yaşlı bir deniz başçavuşu, kaptanı ve mürettebatı kucakladı, öptü, kıyıya davet etti. Çorba ve cevizli ekmek hazırlatmıştı. Askerler sandıkları, kutuları karaya taşımaya başladılar.
CEBECİ ABİDİNPAŞ A tepesindeki subay okulu, resmi adıyla Zabit Namzetleri Talimgahı Temmuz 1920'de açılmıştı.43 İstanbul'daki Harp Okulu'ndan ve işgal altındaki şehirlerde bulunan askeri liselerden kaçarak Ankara'ya gelenler ve yedeksubaylar, bu okulda kısa ve yoğun bir eğitim gördükten sonra istiklal ordusuna katılıyorlardı.
Nefti çadır bezinden dikilmiş uydurma üniformaları içinde, yüzleri güneşten yanmış iki yüz kadar teğmen, tören düzeninde, Başko-nıutan'ın konuşmasını bekliyordu. Başkomutan'la birlikte, Fevzi, Refet ve Kâzım İnanç Paşalar, asker kökenli bazı milletvekilleri, Fethi Okyar, Genelkurmay ve Milli Savunma Bakanlığının üst yöneticileri de gelmişlerdi.

M. Kemal Paşa iki adım öne çıktı:

"Çocuklarım, bu talimgaha henüz Harbiye diyemiyoruz. Çünkü çok eksiğimiz var. Ama ben sizlere, hakkınız olan adınızla hitap edeceğim. Harbiydiler!
Savaş ve yenilgi acıları içinde büyüdünüz. İşgal altındaki okullarınızdan, evlerinizden kaçtınız, milletinizin kurtuluş mücadelesine katılmak için binbir zorluk içinde Ankara'ya geldiniz. Burada yorucu bir eğitimden geçtiniz. Ne çocukluğunuzu bildiniz, ne gençliğinizi yaşadınız. Birkaç gün sonra da çok sert bir savaşa katılacak, gerekirse canınızı feda edeceksiniz.
Biliniz ki gelecek nesiller bu fedakârlıklar sayesinde, medeni âlemde, eşit haklara sahip, bağımsız bir milletin, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür çocukları olarak yaşayacaklar. Size söz veriyorum!"

Yeni teğmenlerin inanan sesi top gibi patladı:

"Sağ oool!"

YAŞLI BAŞÇAVUŞ topuklarını coşkuyla çarparak tekmil verdi:

"Binbaşım, motor sabaha karşı geldi. Boşaltıldı. İstanbul'a geri döndü. Yüz bin Alman fişeği ile birçok harika ıvır zıvır getirmişler. Ivır zıvırları gördüm, bayıldım. Kurban olayım bunları hemen cepheye ulaştıralım. Komutanlarımız bayram etsin."

Gelen malzemenin listesini İzmit Deniz Komutanı Binbaşı Celal Köprücü'nün önüne bıraktı. Binbaşının yüzü pembeleşti. Gelen yararlı malzemeden çok, babacan Başçavuş'un cephedekiler adına duyduğu katıksız sevinçten mutlu olmuştu. Başçavuşun bir gözü kördü, kör gözü bile sevinçle parlıyordu. Orduyu taş gibi birlik içinde tutan bu sevgiydi.

CEPHE KOMUTANLIĞININ emri 2. Grubun Akşehir'deki karargâhına öğleye doğru ulaştı. Konya yönünü örtmek için düzen almış olan grup hemen yola çıkacak durumda değildi. Cephe sol kanadına ulaşmak için aşılacak bozkır yolu 150 kilometreydi. Bu mesafe ancak beş konakta alınabilirdi. İlk üç konakta su yoktu. Grubun cephane ve erzakıyla birlikte ek olarak üç günlük suyunu da taşıması gerekecekti. Ama elde ne su fıçısı bulunuyordu, ne de fıçıları taşıyacak kadar araba.

Yola çıkmayı zorlaştıran bir engel daha vardı. 5. Tümen'in son alayı bu sabah erkenden Akşehir'e gelmek üzere Konya'dan hareket etmişti. Katardan bir daha haber alınamamıştı.
5. TÜMEN'in son alayını ve tümenin iki topunu taşıyan uzun katarın lokomotifi, odun bittiği için Konya-Akşehir arasında, Kemrelik rampasında can vermişti. Alay Komutanı şaşkına döndü.

Trenler kömür olmadığı için odunla hareket eder, odun biterse yolda durup ağaçlar kesilir, hatta istasyonların ahşap kısımları parçalanıp ocağa atılırdı. İşbilir subaylar erleri yakın çevreye odun bulmaya yolladılar.

Erler çalı-çırpı ile dönünce, Birinci Tabur Komutanı Deli Yüzbaşı Zekeriya iyice delirdi:

"Ulan köz kebabı mı yapacağız burda? Uçun! Bir parça odun bulup getirmeyeni, yağlı çıra diye bu iblisin ocağına sürmezsem namerdim." Erler uçsuz bucaksız bozkıra yayıldılar. Ufka kadar tek ağaç ve tek bina yoktu.

Yürümeye kalksalar Akşehir'e dört günde varırlardı. Tümen karargâhına haber verebilseler, belki komutan bir lokomotif yollayıp katarı Akşehir'e aldırırdı ama buraları bilen bir subay Akşehir'le bağlantı sağlanabilecek ilk istasyonun yayan üç saat çekeceğini söylüyordu. Sağlam lokomotif yoksa ne yapacaklardı? Bu durumu öğrenebilmeleri için ilk istasyona gidecek adamın geri dönmesi de bir üç saat alacaktı. Ooooooof!
GEYVE'deki Mürettep Kolordu karargâhına cephe emri bu sırada geldi.

Bu kolordunun karşısında Bursa-Söğüt arasına yayılmış olan 11. Yunan Tümeni bulunuyordu. Bu tümene belli etmeden çekilebilmek için hazırlık çok gizli yapılmalı, hele 17. Tümen'in buradan ayrıldığı hiç belli edilmemeliydi. Yoksa bu katil tümen durumu anlar anlamaz geride kalacak küçük birlikleri ezip ilerleyerek köyleri yağmaya ve yakmaya girişebilirdi.

Albay Kâzım Özalp 17. Tümen'e çok gizli olarak toplanmaya başlamasını emretti. Karargâh subayları kolordunun ayrılışından sonraki savunma düzenini planlamaya koyuldular. Geride Süvari Tugayı ile milli müfrezeler kalacak, bölgenin ve birliklerin komutanlığını Tugay Komutanı Albay Hacı Arif Bey üstlenecekti.
ASKERLER yine çalı-çırpı ile dönmüşlerdi. Yüzbaşı Zekeriya deli deli baktı ama bir şey demedi. Alay Komutanı ile öteki tabur ve bölük komutanları biraraya gelmiş konuşuyorlardı. Yanlarına gitti. Bir süre onları dinledi.

Kimsenin bir çare üretmediğini görünce patladı:

"Komutan!" "Evet?"
"Bir fikrim var."
"Söyle!"
"Vagonların çoğunun duvarı, tabanı ve sıraları tahta. Bunları parçalayıp yakarak yol alabiliriz. Yetmezse cephane sandıklarını yakarız. O da yetmezse postallarımızı, çarıklarımızı, palaskalarımızı... "
"Yeter!"
Bu delice çözüme komutanın aklı yatmıştı. Uçar gibi ortaya koştu. Askerler ve genç subaylar,
vagonların gölgesine sığınmışlardı. Hava haince sıcaktı.

Avazı çıktığı kadar bağırdı:

"Son iki vagonla gelenler ayağa kalksın!"

Yüz kadar asker, bir teğmen ve bir astsubay ayağa kalktı.
Yarım saat sonra iki vagon parçalanmış, tahta parçaları lokomotife bağlı olan 'yakacak vagonuna' taşınmıştı. Rum makinist, "Bu tahtalarla olmaz, sünger taşına dönmüş bunlar" diye itiraz edip duruyordu.

Yüzbaşı Zekeriya beklenilmez bir sükûnetle tabancasını çekti, namlusunu adamın iki kaşının arasına dayadı, emniyetini açtı:

"On beş dakika sonra yola çıkacağız. Anladın mı çorbacı?"

Makinist çok iyi anlamıştı. Ateşçiye ocağı canlandırması için ar-darda emir yağdırdı. Kazan istim tutar tutmaz hareket ettiler. İlk istasyonda durup Akşehir'e demiryolu telgrafı ile bilgi verip yola devam edeceklerdi.

Bir Yunan keşif uçağı gürültüyle üzerlerinden geçip Ankara yönüne gitti. Arkasından kıskanarak baktılar.
ANKARA ile Polatlı arasındaki Malıköy istasyonunun kuzeyindeki açıklıkta yüzden fazla er toplanmış, emir bekliyordu.
Sarışın, uzun boylu, genç bir havacı işi yöneten üsteğmene, "Keşke bir el silindiri olsaydı" dedi.
"Haklısın aslanım ama silindir nerde? Ben istihkâm bölük komutanıyım, benim bölüğümde iki adet testere var. Ona göre durumu anla. Ama merak etme. Sarıköy ve Polatlı havaalanlarını da böyle hazırlamıştık. Toprağı ıslatıyoruz, keçeciler gibi oynaya oynaya sıkıştırıyoruz. Bunu iki-üç kez tekrarlıyoruz. Taş gibi pist oluyor."
Üsteğmen Batı Cephesi Uçak Bölüğü için havaalanı hazırlıyordu.

Çavuşa seslendi:

"Haydi başlayın."

Çavuş erlere döndü:

"Hazır mısınız? Başla!"
Ne yapacakları erlere iyi tarif edilmiş olmalıydı. Kısacık ama güçlü adımlarla, ayaklarını vura vura, ıslak toprağı ezip bastırarak, düzenli bir biçimde ilerlemeye başladılar. Hareketleri giderek bir raksa dönüşecekti.

Çadırlar kurulmuş, büyükçe bir çardak yapılmış, telefon hattı çekilmiş, benzin varilleri ve yağ bidonları yakındaki boş bir ağıla yerleştirilmişti.

Pistin yapımı bitince havaalanının tek eksiği kalacaktı:

Uçak. Eldeki dört uçak, uçabilmek için Ankara uçak tamirhanesinde mucize bekliyordu.

AKŞEHİR İSTASYON KOMUTANI, 5. Tümen Komutanı Yarbay Kenan Dalbaşar'a haberi ulaştırdı:

Kayıp katar bulunmuş, geliyordu. Oh yahu!
Bu sorun kapanmış görünüyordu. Ama su ve araba sorununu çözmek mümkün olmamıştı. Grubun ağırlığı (erzakı, cephanesi, yedek silahları vb.) 75 ton tutuyordu. Akşehir Menzil Komutanlığı bu ağırlığı taşıyacak arabaların yarısı için kendi araba kollarını vermiş, yarısını da halktan toplayarak sağlamıştı. Ama Menzil Komutanı, "Elimde hiç fıçı yok.." demişti, "..bunları taşıyacak araba da bulamam. Halkın elinde ne varsa zaten aldım."

Su sorunu çözülmemişti.
Bütün ikmal ve menzil birimleri Konya'daki Batı Anadolu Menzil Komutanlığı'na bağlıydı. Oradan araba isteyebilirlerdi ama arabaların gelmesi en az bir hafta sürerdi. Kafası bozulan Grup Komutanı Albay Selahattin Adil Cephe Komutanlığına, su sorunu ve araba olmaması yüzünden grubunun cepheye katılmasını şüpheli gördüğünü belirten karamsar bir yazı yazdı.

RUM MAKİNİST haklı çıkmıştı. Yağmur ve güneş yiye yiye niteliğini yitirmiş tahtalar zor yanmakta, yanınca da çabucak kül olmaktaydı. Saatte en çok 10 km. hızla gidebiliyor, gerektikçe durup iki vagon daha parçalıyorlardı. Duvarsız kalmış vagonlardaki askerler ağustos güneşinden korunmak için koyunlar gibi birbirlerinin gölgesine sokularak yumaklar oluşturmuşlardı.
Bu gidişle Akşehir'e ancak gece varabileceklerdi.

2. GRUP KOMUTANININ karamsar yazısı, en çok Cephe Kurmay Başkanı Naci Tınaz'ı kızdırdı, kızdırmakla kalmadı, grubun cepheye katılamayacağını düşündürerek telaşlandırdı da. Yenilgi, geri çekiliş, on binlerce askerin kaçışı, uykusuz geceler Naci Bey'in sinirlerini yormuştu. Hazırladığı çok sert cevabı İsmet Paşa durdurdu, "Bu üslupla komutanı büsbütün panikletmeyelim.." dedi, "..sen de sakin ol. Kesin olarak yola çıkmalarını yaz ama üslubu yumuşat."

Naci Bey öfkesini ve telaşını içine gömdü:

"Peki efendim."

ANKARA askerlik şubesinde işlemleri biten, çarıklı, yemenili, potinli, şalvarlı, poturlu, pantolonlu, mintanlı, gömlekli, ceketli, iki yüz kadar köylü, kasabalı ve şehirli genç, ellerinde çıkınları, torbaları, çantaları, heybeleri, dağınık düzen, önde davul zurna, arkada askerlik şubesinden bir subay, alkışlar, dualar, tehlil ve tekbirler arasında, neşeyle, bağıra çağıra, bir eğitim alayına yollanmak üzere Meclis'in önünden geçip istasyona iniyordu. Saz çalmayı bilenler, sazlarını tüfek gibi omuzlarına almışlardı. Bazılarının annesi, babası, kardeşleri de birlikte yürüyorlardı. Aralarında iki de eski asker vardı.
M. Kemal Paşa veda için Meclis'e gelmişti. Ertesi sabah cepheye gidecekti. Neşeli uğultuyu duyunca, bazı milletvekilleriyle, Meclis'in yola bakan balkonuna çıkıp bu renkli kafileyi izledi. Eski askerlerden biri Paşayı tanımıştı.

Heyecanla yanındakini dürterek fısıldadı:

"Mustafa Kemal Paşa!"

İki usta asker selam vererek, gözlerini Başkomutan'dan ayırmadan, ayaklarını sertçe vurarak yürüyünce, gençler de heveslendiler, onlar da iki usta askerin selamını ve yürüyüşünü taklit ederek geçmeye koyuldular. Bütün acemiliklerine rağmen askerce bir tavırları vardı. Savaşı kabul ettikleri belli oluyordu. Başkomutan gençleri sevgiyle selamladı.
YOLA ÇIKMAK için bir çözüm bulunmadığı ve Akşehir'de çakılı kaldıkları için 2. Grup karargâhında da hava elektrikliydi.

Albay Selahattin Adil Bey Kurmay Başkanı Binbaşı Burhanettin Denker'i odasına çağırdı, bağırmaya başladı:

"Nerede bu Menzil Komutanı? Bir çare bulsun diye emir vermiştim. Ne yapmış, nereye gitmiş, ne oluyor? Hâlâ bulamadınız mı adamı?"

Burhanettin Bey sükûnetle, "Her yeri arattım, hâlâ da aratıyorum.." dedi, "..nerede olduğunu, nereye gittiğini kimse bilmiyor. En gerektiği anda birdenbire sırra kadem bastı., Belki de kaçtı."
"Neeeeeeee?"

Masaya yumruğunu vurdu:

"Buna düpedüz hainlik denir."

YAŞLI AKINCI Faris Ağa, "Beyim hazırız" dedi.
Orduya bağlı akıncılar ile Demirci Akıncıları, dikkati çekmemek için yolda birbirlerinden ayrılmışlar, Demirci Akıncıları Tavak yaylasına gelmişti. Şimdi yaylanın ormanlık bir köşesinde toplanmış, İbrahim Ethem Bey'in yapacağı konuşmayı bekliyorlardı. Akşam güneşinde gölgeleri uzamıştı.

İbrahim Ethem Bey bir kaya parçasının üstüne çıktı:

"Akıncılar!

Evlerimizi, işlerimizi terk edeli günler oldu. O günden beri dağdayız, düşman içindeyiz. Aç kaldık. Daha da kalacağız. İki şehit verdik. Daha da vereceğiz. Kurtulmadığımıza göre, bu kavga sürecek. Düşmanımız yalnız Yunanlılar ve onların hizmetinde kan döken, ev yıkan, can alan Hıristiyan çeteler değil. İnanmak zor ama düşmana hizmet eden ve yağma yapan Müslüman çeteler de var. Ne yazık ki bizim bile aramızdan bir bozguncu çıktı. Sizi kaçmaya, düşmana teslim olmaya teşvik ettiğini, hatta zorladığını öğrendik. Vatan hainini hoş görüp affeden ondan daha haindir."

Dönmeden arkaya seslendi:

"Getirin şu haini!"

İki akıncı, elleri arkadan bağlı, saçı sakalı birbirine karışmış birini, ite kaka meydanın ortasına getirdiler. Kısa, zayıf, küçük gözlü bir çeteciydi.

Debeleniyor, ağzından tükürükler saçarak bağırıyordu:

"Vurun şu kaymakamı da evlerimize dönelim!"

Yüz elli kadar akıncı yarım ay halinde dizilmiş, kıpırdamadan duruyorlardı.

Çeteci bir daha bağırdı:

"Ulan korkaklar, vursanıza şunu!"

İbrahim Ethem Bey başıyla işaret verince, bozguncunun sağındaki akıncı tabancasını çekti, emniyetini şaklatarak açıp ensesine dayadı. Adam yalvarmak için ağzını açıyordu, silah patladı, öne doğru savrulup yüzükoyun düştü.
İbrahim Ethem Bey, "Şimdi beni iyi dinleyin!" dedi, "..aramızdan bir bozguncu daha çıkmasını istemiyorum. Zayıflar, bu çetin şartları göze alamayanlar, pişman olanlar ayrılabilir. Ayrılanlara gücenmeyeceğim. Çünkü bundan sonraki günlerimiz çok daha zor geçebilir." Kimse kımıldamadı.
"Pekâlâ. Biz rahat karar vermeniz için çekiliyoruz. İsteyen silahını bırakıp gitsin.

Gidecek olanlara sözüm şudur:

Bizim hakkımızda bilgi vermesinler. Başarımız için dua etsinler. Geri dönemezsek hayırla yad etsinler."
Kaymakam ile müfreze komutanları Parti Pehlivan, Halil Efe, Hacı Veli ve Mehmet Efe meydandan uzaklaştılar.

Yarım saat sonra Faris Ağa geldi:

"Beyim, mazeretli arkadaşlar silahlarını bırakıp ayrıldılar. Kalanlar emrinizi bekliyor." Akıncılardan kırkı dürüstçe ayrılmıştı. Kalanlar ayakta düzenli bir biçimde bekliyorlardı. İbrahim Ethem Bey, "Ordu Sivas'a, Erzurum'a bile çekilse biz burada kalacağız.." dedi, "..artık ne ev, ne aile. Bizim için bundan sonra bir tek düşünce var: Düşmanı yok etmek. Ellerinizi koynunuzdaki nıushafın üzerine koyun. Yemin edeceğiz."

Yemine müfreze komutanları da katıldılar:

"Düşmanı yeninceye kadar savaşacağıma, arkadaşlarıma ihanet itmeyeceğime, halka zulüm yapmayacağıma, iyilikle muamele edeceğime vallahi ve billahi!"
Silah sesi yerlerini belli etmişti. Bir başka yerde gecelemek için yola çıktılar.

KAYIP KATAR Akşehir'e gece geç saatte ulaştı. Komutanlar istasyonda alayı bekliyorlardı.
Akşehir'e on dört vagonun ahşap kısımlarını parçalayıp yakarak gelebilmişlerdi. Askerler güneşten ve isten kararmışlardı. Baygın gibi uyuyorlardı. İnleyerek uyandılar, birbirlerinden güçlükle çözüldüler, zorlukla sıralandılar. Alay Komutanı yaklaşıp tekmil verdi. Yorgunluktan sallanıyordu.

Albay Selahattin Adil Bey, tümen komutanlarına, "Her şey hazır olsaydı bile bu gece yine yola çıkamayacakmışız.." dedi, "..şunlara baksanıza. Alay üç günde kendine gelirse çok iyi." BU SAATTE Genelkurmay'a Muharip adlı örgütten çok can sıkıcı bir mesaj geldi. Örgüt İzmit'e kaçak fişek ve askeri gereç götüren motorun İstanbul'a dönerken, bir İngiliz devriye motoru tarafından durdurulup arandığını, kaçak fişeklerin ve gereçlerin teslim edildiğini gösteren makbuzun İngilizlerin eline geçtiğini, örgütün adının ve mührünün deşifre olduğunu, kaptan ve mürettebatın tutuklandığını bildiriyordu. Allah kahretsin!
Tam da savaşın eşiğinde, çalışmalara ara vermek, bazı görevlileri hemen İstanbul'dan kaçırmak gerekiyordu. Örgüt, yeniden faaliyete geçince Felah adını kullanmayı önerdi. Felah kurtuluş demekti.

12 AĞUSTOS 1921 Cuma sabahı Fikriye Hanım ile küçük Abdurrahim, M. Kemal Paşa'yı ellerinden öperek cepheye uğurladılar. Arkasından su döktüler.
1919'da askerlikten ayrıldığı için sivildi. Orduya bir sivil olarak komuta edecekti.

Her zamanki gibi giyinmişti:

Astragan kalpak, geniş cepli, açık tirşe spor ceket, kravat, beyaz gömlek, avcı pantolonu ve çizme. Türk ordusunun başkomutanı kırk yaşındaydı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Temmuz-13 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:47

ANKARA İSTASYONU olağanüstü bir gün yaşıyordu.

Başta Refet Paşa olmak üzere Bakanlar, Meclis Başkan Vekilleri, Ankara'daki milletvekilleri, Vali, Belediye Başkanı, sivil ve askeri üst yöneticiler, gazeteciler M. Kemal Paşa, Fevzi Paşa, Başkomutanlık Kalemi Umumi Kâtibi Kâzım İnanç Paşa'yı ve onlarla birlikte gidecek olan subayları uğurlamaya gelmişlerdi.
Demiryolları Genel Müdürü Albay Behiç Erkin üç vagonlu bir karargâh treni hazırlatmıştı. 1912 Krupp yapısı güçlü lokomotifi bugün ilk kez eğitimini tamamlamış bir Türk makinist yönetecekti.
Havada bir ümitsizlik yoktu ama coşku da yoktu. Durumun ciddiliği yüzlere yansımıştı. Din İşleri Bakanı Fehmi Gerçeker'in dudakları sürekli kıpırdamâktaydı. Anlaşılan durmadan dua ediyordu. Dr. Refik Saydam'ın sesi heyecandan daha da incelmişti.
Paşalar herkesin elini sıkarak veda ettiler. Yaverler ve muhafızlar binince vagonların kapıları kapatıldı. Karargâh treni peronu buğuya boğarak hareket etti. Saat 09.00'du.

Biri olanca sesiyle haykırdı:

"Güle güle gidin, zaferle dönün!"

BİNBAŞI TEVFİK, sabah raporlarını okumayı bitirir bitirmez kalpağını başına geçirip İsmet Paşanın odasına daldı.
"Paşam!?"
İsmet Paşa, iki gündür boş kaldıkça, General Papulas'ın komutanlık psikolojisini çözüp anlamaya çalışmaktaydı.

Başını kaldırdı:

"Evet?"
"Düşmanın Afyon'dan Emirdağ'a doğru bir hareketinin gelişmekte olduğu bildiriliyor.

Anlaşılan buradaki Yunan tümeni öteki tümenlerle aynı hizaya gelmeye çalışıyor. Şu halde Yunan genel yürüyüşü bir-iki gün içinde başlayacak."
Bir kuzgun sürüsü karargâhın toprak çatısını çığlık çığlığa yalayıp geçti.
Savaş, ordu daha gerekli düzeye ulaşamadan kapıyı çalmıştı.
EMİRDAĞ'a doğru gelişen düşman hareketi 2. Grup Komutanı Selahattin Adil Bey'i çok ürküttü. Burada biraz daha beklerlerse, genel Yunan yürüyüşü başlayacak, birliği ile cephe arasına güçlü Yunan birlikleri girecek, çok kritik bir duruma düşeceklerdi. Cephe de 'ne yapıp edip' harekete geçmesini çok kesin bir dille emretmişti.

Tümen komutanları ve kurmay başkanlarıyla bir toplantı yaptı. Durumu bir daha değerlendirdiler. Burada kalmak susuz kalmaktan daha tehlikeli görünüyordu. Cepheye ulaşmak için ilk üç konağı susuz aşmayı göze alarak ertesi akşam yola çıkmaya karar verdiler. Karargâh ve iki tümen, yolculuk hazırlığına girişti. Her şey çılgınca hızlandı.

AFYON'a 70 km. mesafedeki Emirdağ, Yunan ordusunu gözlemek, ilerlerse savaşarak geciktirmekle görevli Süvari Grubunun merkeziydi.
Grup Komutanı Albay Fahrettin Altay çadırının önünde oturmuş kahvesini höpürdetiyordu. Ölümle yüz göz olmuş her savaşçı gibi o da her ânın tadını çıkarmasını bilirdi. Halkın, evlerdeki tarihi kılıçları bile Vergi Kuruluna teslim ettiğini öğrenmişti. Böyle giderse yakında süvari grubu kılıçla donatılabilecekti. Duyduğuna göre MM Grubu da İnebolu'ya 3.000 adet sahici mızrak yollamıştı.
Keyifle bir yudum kahve daha aldı. Seyisi Köse, iki at boyu uzakta çömelmiş, bu çocuk kalpli dev adamı hayran hayran seyrediyordu.

Kurmay Başkanı geldi ve komutanın sabah keyfini mahvetti:

Afyon'daki 9. Yunan Tümeni yola çıkmıştı. Emirdağ'a doğru ilerliyordu.

Komutanın başına ağrı saplandı. Grubun iki tümeni, bir de tugayı vardı. Bir tümeni (2. Sv. T.) Yunan cephesi gerisine yaptığı akından daha dönmemişti. Öteki tümeni (14. Sv. T.) 60 km. kuzeyde, Belpı-nar'daydı; bu akşam Yunan cephesi gerisindeki Seyitgazi'ye akın yapmak için yola çıkacaktı.
Elinin altında yalnız 500 mevcutlu Süvari Tugayı bulunuyordu.

YÜRÜYÜŞE GEÇEN 9. Yunan Tümeni ise 12.500 mevcutluydu.
Tümenin Komutanı Albay Kalinski, Afyon'da kalacak olan 4. Tümen'in Komutanı General Trikupis'e veda etmeye gelmişti. Tümeninin öncüsü sabah erkenden yola çıkmıştı. Kendisi, karargâhı ve alayları ile birlikte öğleden sonra hareket edecekti. Küçük bir bölümü geride kalmıştı. O da birkaç gün sonra yola çıkacaktı.
Şık, yakışıklı, neşeli ve iyimserdi. Geçilecek arazi çorak, hava sıcak, yol uzundu ama subaylar ve askerler çok istekliydi. Susuzluk tehlikesine karşı, yeteri kadar kamyon su tankına dönüştürülmüştü. Kaygılanmak için hiçbir sebep yoktu. Türk Başkomutanının ordusu için halktan çarık-marık istediği duyulmuştu. Kahkahayı bastı.

Trikupis bu iyimser albayı uyarmak gereğini duydu:

"İhtiyatı elden bırakmayın Albay Kalinski. Ayağı çıplak Türk askeri bizi iki kez yendi. Son savaşta da çok iyi dövüştüler. Şimdi daha da sert dövüşeceklerdir. İki yan için de çok kritik bir savaş olacak. Karım gönüllü hemşire olmak istedi. Düşündüm ki bu savaşta bir kişi bile çok önemli. Bu yüzden isteğini kabul ettim. O da ordu hastanesiyle birlikte cepheye gidecek... "

Kalinski gülerek Trikupis'in sözünü kesti:

"Bana inanın, Bayan Trikupis eve istediği gibi bir Ankara kedi-siyle birlikte dönecek." KARARGÂH TRENİ ilk olarak Sincan'da durdu.
İsmet Paşa, 4. ve 23. Tümenleri İhtiyat Grubu adıyla Sincan çevresinde toplamış, cephede görev isteyen Bolu Milletvekili Yusuf İzzet Met Paşa'yı da bu grubun komutanlığına atamıştı. Paşalar iki tümenin yakındaki birliklerini ziyaret ettiler.
Yusuf İzzet Paşa milletvekili seçilince 1920 Nisanında ordudan uzaklaşmış, istiklal ordusunun savaşlarına katılmamıştı.

Ordunun yoksulluğuna daha alışamamış görünüyordu:

"Bana verilen tümenler çok zayıf. İkisi biraraya getirilse, ancak bir alay eder. Takviye diye alay eder gibi sadece 60 er yollandı. Üstelik hepsi de yarı çıplaktı." Başkomutan, birliklerde kalabalık, üniforma, çarık değil, başka bir şey arıyor, aşırı bir dikkatle bakıyordu. Subayları çok iyi tanıyordu. Bunlar yurtlarına canlarını vakfetmiş insanlardı. Askerlerin de çok kararlı olduklarını gözledi. Aradığı buydu. Yüreği güvenle doldu.
Kırk kadar askeriyle Sakarya'nın doğusuna geçerek tümenini bulmuş olan Ömer Çavuş'un yüreği de M. Kemal Paşayı gördüğü için mutlulukla dolup taştı. Başkomutan bir adım önünden geçmişti. Geçerken yüzüne değil, gözlerinin içine, ciğerine bakmıştı. "Ciğerimi okuduysa iyi.." diye düşündü, "Aferin asker demiştir."

Başkomutan Sincan'dan ayrılırken Y. İzzet Paşa'nın kulağına eğildi:

"Paşam, bu savaşı elde ne varsa onunla ve kesin olarak kazanmak zorundayız."

Tren hareket edince Fevzi Paşaya, "Merkez Ordusu'nun yolladığı iki alaydan birini 4. Tümen'e, ötekini 23. Tümen'e verelim de Y. İzzet Paşa'yı yat ıştıralım.." dedi, "Osman Ağanın alayı cephe ihtiyatı olarak kalsın."
"Peki Paşam."
Ali Çavuş kahveleri getirdi.
Sağda solda bozkıra yayılmış irili ufaklı birçok birliğin eğitimde olduğu görülüyordu. Paşalar bu yoğun etkinliği çok beğendiler. Kâzım Paşa, "Çok iyi.." dedi, "..eğitimsiz asker savaş canavarına çerez oluyor."
Savaşın, genç insan etine doymaz bir canavar olduğunu çok iyi biliyorlardı. PAŞALARIN trenden görüp de beğendikleri birliklerden biri Haydar Çavuş'un eğitmekte olduğu takımdı.
Yüzbaşı Faruk'un İngilizlere selamlata selamlata caddelerden geçirdiği ağır makineli tüfekleri tabutlara yerleştirmiş olan İstanbullu Haydar Çavuş, eski askerlere yapılan çağrıyı duyar duymaz bir yolunu bulup Anadolu'ya geçmiş, 61. Tümenin 190. Alayına verilmişti. Eğitim merkezlerinde kısa bir eğitim görüp acele tümenlere yollanan yeni askerlerin eğitimleri pekiştiriliyordu. Daha çok şey öğrenmeleri gerekiyordu bu çaylakların.

Koşan takımına bağırdı:

"Yaaat!"
Erler yorulmuşlardı, emir müjde gibi geldi, kendilerini toprağa bırakıverdiler.

Haydar Çavuş çıldırdı:

"Vay reziller! Ben size öğlen uykusuna mı yatın dedim? Bu ne? Savaşta, manda çamura uzanır gibi yatılır mı? Üstümüze kurşun yağıyor. Şarapneller eşek arıları gibi uçuşuyor. Ne yapacaktık? Kene gibi yere yapışmayacak mıydık? Yapış yere yapışşş!"

Kiminin başına şaplak attı, kiminin kıçını ayağıyla bastırdı:

"Göm başını toprağa! Kıçını indir, dümdüz ol. Niye yırtınıyoruz burada? Evinize sağ ve sağlam gaziler olarak dönün diye. Anladınız mı? Ölmek marifet değil. Marifet ölmemek, savaşa devam edip düşmanı tepelemek. Haydi çocuklar, bir daha yapacağız. Kaaaalk!" Askerler inleyerek doğruldular.
Isı gölgede 45 dereceydi.51a Eğitim alanı güneş altında kavruluyordu. Üstelik Haydar Çavuş'un insafı yoktu. Acımadan çalıştırıyordu. Yalnız Haydar Çavuş mu? Bütün birliklerde, yeni Mehmetçikleri ölüme kaptırmak istemeyen eğitim subayları ve çavuşlar da tıpkı onun gibiydiler.
GAZİ ÇAVUŞ ile oğlu Ali ve Çınarcıklı delikanlılar Mihalıççık'taki 1. Tümen'e ama farklı alaylara verilmişlerdi. Gazi Çavuş oğlunu ve çocukları sık sık gidip yokluyor, çavuşlarıyla konuşuyor, iyi asker olduklarını işittikçe mutlu oluyordu.

O da burada yeni askerleri inletmekteydi:

"Şimdi bir daha hücuma kalkacağız. Doğru yapmazsanız yine tekrarlatacağım, ona göre. Hedef şu karşıdaki tek ağaç. Komutu iyi dinle ve hemen yap." Yere yapışmış olan askerler kulaklarını diktiler.

Komut geldi:

"Kalk, hücuuuuum!"

Takım sıcaktan bitkin ve su gibi ter içindeydi. Ama ânında kalktılar, lanetlik tek ağaca doğru beşinci kez koşmaya başladılar. Köyden gelenlerin çoğu hızlı yürümeyi bile bilmiyor, koşmayı yeni öğreniyordu. Daha sonra el bombası atmayı, ateş ederek koşmayı, en son da süngüleşmeyi öğreneceklerdi.

Gazi Çavuş da sekerek koşuyor ve bağırıyordu:

"Koş! Yanındaki vurulsa da durma. Vurulanı sıhhiyeciler toplar. Senin işin hedefe ulaşmak, düşmanı tepelemek. Koş!.. "

MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI, şimdi Yüksek İhtisas Hasta-nesi'nin bulunduğu yerdeki Ankara Erkek Lisesi'nin büyük taş binasının yarısına yerleşmişti. Subayların çoğu, üzerleri öğrencilerin kazıdığı tuhaf yazılarla dolu okul sıralarında çalışıyordu. Duvarlarda okuldan kalma eğitim tabloları vardı. Yenilgi yüzünden hepsi sinirli, sabırsız ve kırıcıydı. Yalnız yeni Bakan Refet Paşa neşeliydi. Bıyıklan ve çizmesi her zaman pırıl pırıldı. Sahiden mi iyimserdi, yoksa oynuyor muydu, anlaşılmıyordu.

İstasyon dönüşü, kahve içmeye gelen misafirlerle sohbet etmekteydi:

"Halk süngü yapılsın diye pencere demirlerini söküp getiriyor, demircilerin önüne yığıyor. Halkın canlılığı çingenelere de yayıldı. Maşacı bir çingene oymağı süngü yapmaya talip oldu. Oymakbaşı günde 25 süngü yapabileceklerini söylüyor... "

Misafirler kibar kibar güldüler. Ordunun işlerliğini yabancı savaş sanayiine bağlamış olan talihsiz anlayış yüzünden, şimdi maşacı çingenelere muhtaç duruma düşmüş olmak, Kırşehir Milletvekili Yahya Galip Kargı'nın sırtını ürpertti.
Emir Subayı içeri girdi, saygıyla yaklaşıp Refet Paşanın kulağına birkaç cümle fısıldadı. Paşa'nın yüzü büsbütün ışıldadı.

Haberi misafirlere iletti:

"75 mm.lik top mermileri gelecekti. İlk kafile Ankara'ya girmiş. Onu izleyen birkaç kafile daha var. Her gün böyle iki-üç kafile gelecek. Eğer İstanbul'daki arkadaşlar, bu mermileri yetiştirmeseler, yanmıştık."

Ağzı kulaklarında emir subayına döndü:


"Haydi bize birer kahve daha söyle."
YÜZ KAĞNIDAN KURULU ilk kafile Sarıkışla'ya yaklaşıyordu. Kağnıların tüyleri diken diken eden gıcırtıları, kışlanın önünde 75 mm.lik mermileri bekleyen subaylara kuş cıvıltısı gibi gelmekteydi.
Kolbaşı kağnısını durdurdu.

Bir topçu binbaşı koştu, kolbaşının kertenkele derisi gibi sert, pürüzlü elini öpüp başına koydu:

"Hoş geldiniz ana."

Kadın, "Sağ ol oğul.." dedi, "..kızlarım çok yorgun. Yükümüzü çabuk boşaltsınlar." "Baş üstüne."
Sekiz gündür yoldaydılar. Küreli bir gelin doğum yapmış, Azda-vaylı bir kadın sancılanıp ölmüştü.
Sakat bir er kağnıcılara su dağıtmaya koyuldu. Topçu binbaşı sabırsızdı. İlk sandığı hemen açtırdı. Mermilerden birini kucağına alıp sallamak geliyordu içinden. Bunu kimsenin ayıplamayacağını da adı gibi biliyordu. Öyle özlemle beklemişlerdi bu mermileri. Açılan sandıktaki mermiler elden ele dolaştı. Acı bir sessizlik çöktü. Mermiler 75 mm.lik değil, 77 mm.likti.

Telaşla bütün sandıklara bakıldı. Yalnız otuz sandıktan 75 mm.lik mermi çıktı. Kalan bütün sandıklar 77 mm. çaplı mermilerle doluydu. Batı Cephesinde ise 77'lik sadece birkaç top vardı.
Binbaşının kanı dondu. Ortalığı ayağa kaldırmamak için yoldaki üç kafileyi de beklemeye karar verdi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Temmuz-13 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:47

KARARGÂH TRENİ Sincan'dan sonra Malıköy'de durdu. Malı-köy çok hareketli bir istasyondu.
Ordunun ihtiyacı olan her şey Ankara'dan Malıköy ve Polatlı'ya yollanıyordu. Batı Cephesinin günlük yiyecek ve yem ihtiyacı yaklaşık 250 tondu. Savaş başlayınca cepheye her gün 325 ton da cephane yetiştirmek gerekecekti.5113 Demiryolu olmasaydı her gün 575 ton yem, yiyecek ve cephaneyi Ankara'dan 90 km. uzaktaki cepheye taşımak için binlerce araba gerekirdi. Demiryolunun önemini ve değerini hiç kimse, istiklal ordusu subayları kadar bilemezdi. Ankara'dan trenle Polatlı ve Malıköy'e gelen yiyecek, silah ve mühimmat, araba ya da kağnı kollarıyla da kuzeydeki ve güneydeki birliklere dağıtılıyordu.
Son vagona yanaştırılan dolgu tekerlekli Daimler-Benz bir kamyona bir masa, birkaç parça kilim, koltuk, iskemle, portatif asker yatağı, hurç ve sandık yüklendi. Bütün eşyası orta halli bir aile gibi bir kamyonu ancak dolduran Başkomutanlık karargâhı, Cephe ve Genelkurmay karargâhlarıyla birlikte, üç gün sonra, Malıköy'ün 10 km. kadar güneydoğusundaki Alagöz çiftliğine yerleşecekti.
Yükleme sona erince, kamyon her yanı zangırdayarak uzaklaştı.
ESKİŞEHİR'de iki otomobil süratle gelip Kral'ın kaldığı güzel ve büyük Türk evinin önünde durdu.

Kapıda bekleyen şık bir yaver birinci arabaya ilerledi, kapıyı açtı:

"Hoş geldiniz General."

General Papulas otomobilden indi, yaveri ve nöbetçileri babacanca selamlayarak içeri girdi. Papulas'ı General Stratigos, Albay Pal-lis ve Sariyanis izlediler. Kral büyük taarruz öncesinde komutanı ve yardımcılarını öğle yemeğine çağırarak orduyu taltif etmek istemişti. Yaver konukları ikinci kata aldı. Sofa geniş ve serindi. Başyaver sofada bekliyordu. Bekletmeden bir kapıyı açarak konuklara yol verdi. 280 Şu Çılgın Türkler / Yunan Büyük Taarruzu

Kral, üç oğlu ve Genelkurmay Başkanı General Dusmanis, salonda ayakta bekliyorlardı. Kral'ın büyük oğlu Vorgi de Ankara seferine katılacaktı.
Kral yalnız General Papulas'ın elini sıktı. Ötekileri başını hafifçe eğerek selamladı. Oturdular.

Papulas yemeğe geçmeden önce bilgi sunmak için izin istedi:

"Bu sabah ilk tümenimiz hareket etti. Hiçbir direnişle karşılaşmadan günlük hedefine ilerliyor. Yarın öteki t"ümenlerle bir hizaya gelecek, öbür gün, bütün ordu yürüyüşe geçecek. Ankara önüne 85.000'i savaşçı asker olan 122.500 kişilik bir ordu ile gidiyoruz. Düşmandan savaşçı asker sayısı bakımından iki kat, ateş gücü bakımından en az dört kat daha üstün durumdayız... "

Savaş planının ayrıntılarını açıklamaya koyuldu.
PAPULAS savaş planını açıklarken, Osmanlı Padişahı ve Halifesi Vahidettin, selamlık törenine katılmak için kü çük mabeyn köşkünden çıkıyordu.
Al cepkenli gidiş ağaları saltanat arabasının, iki yanında, kollarını kavuşturmuş bekliyorlardı. Atların derisi, yunnuşak İstanbul güneşi altında pırıl pırıl yanıyor, koşumlar ışıldıyordu. Arabanın arkasında, Başkâtip ve Başmabeynci ilk sırada olmak üzere saray görevlileri yer almıştı. İşgal komutanlığı silahlı tören birliğini yasakladığı için alay eskisi kadar görkemli değildi ama yine de etkileyiciydi.
Başyaver Avni Paşa Vahidettin'in saltanat arabasına binmesine yardımcı oldu. Alay saltanat marşıyla hareket etti, ara kapıdan Yıldız Camisi'nin avlusuna geçti. Sadrazam ve nazırlar, ayan (senato) üyeleri, sivil ve asker yüksek görevliler, hanedan damatları, elçilik temsilcileri ve davetliler, büyük üniformaları ve protokol giysileriyle sıralanmış bekliyorlardı. Kadife sesli bir saray müezzininin okuduğu» ezan başlarken, Vahidettin camiye girdi, padişahlara özgü olan böl€ime geçti.
Padişah-Halife'nin her cuma namazında h alka görünmesi töre gereğiydi. Ama selamlık törenlerine kaç zamamdır halktan pek az kimse katılıyordu.

İstanbul halkının çok büyük bir bölümü, hiçbir yenilginin acısına, hiçbir zaferin sevincine katılmamış, milletinin ırzı ve namusu için şehit olanlara bir kez bile rahmet dilememiş olan bu benzeri tarihte az bulunur hükümdarı kafasından silip atalı çok olmuştu.
Yüzünü ve yüreğini Ankara'ya çevirmişti.
İstanbul yıkım ve esirlik, Ankara ümit ve özgürlüktü.
KARARGÂH TRENİ Polatlı'ya gelir gelmez komuta kurulu toplandı.
Son bilgiler gözden geçirildi. Keşif ve haberalma raporları Yunan ordusunun genel yürüyüşe geçmesine çok az zaman kaldığını gösteriyordu.

Düşmanın önünde savaş sanatına göre iki ciddi seçenek vardı:

Türk ordusunun sağ ya da sol kanadına taarruz etmek.
Komuta Kurulu Yunanlıların, ordunun sol kanadına yönelmesini daha kuvvetli bir olasılık olarak değerlendirdi.
Sol kanada taarruz için Yunanlılar Sakarya güney kolunu aşmak, suyu az, çöl karakterindeki arazide ilerlemek zorundaydılar. Bu seçenek ikmal yollarını da çok uzatıyordu.

Ama bu kanadın, kuzey kanattan önemli bir üstünlüğü vardı:

Burada arazi Yunan ordusunun taarruz için açılıp yayılabilmesine çok elverişliydi.
2. Grup son kez uyarıldı. Hazır olduğu bilinen Mürettep Kolordu'ya da bu gece yola çıkması emri verildi.
Bu birlikler yetişemezlerse, düşman ister sağ, ister sol kanada yönelsin, direnmek çok zor olacaktı.
TOPÇU BİNBAŞI nefes nefese Bakanlığa geldi. Yoldaki üç kafile de Sarıkışla'ya ulaşmış, sandıklar denetlenmiş ve mermilerin ancak küçük bir bölümünün 75 mm. çapında olduğu anlaşılmıştı.
Haberi, eski tümen komutanı, yeni Bakanlık Müsteşarı Albay Ali Hikmet Ayerdem'e bildirdi.
Ayerdem bürokrasinin savaştan daha tehlikeli olduğunu söylemekteydi. Haberi alınca zavallının yüzü, bütün kılcal damarları çatlamış gibi kıpkırmızı kesildi. Birlikte Refet Paşa'nın yanına girip durumu bildirdiler. Refet Paşa zaten zayıf, ufak tefek biriydi. Çaresizlikten daha da ufaldı.

İnler gibi sordu:

"Şimdi ne yapacağız?"

Sahi, ne yapacaklardı? Uygun çaptaki mermileri toplara uydurmak teknik olarak mümkündü ama çok vakit alan bir işlemdi bu. O kadar geniş vakit yoktu. İnebolu'ya, henüz yollanmamış olan sandıkları açıp mermileri muayene etmeleri için emir verildi.

Ümide yer bırakmayan cevap gece gelecekti:

"İnebolu'da iki binden fazla sandık var ve mermilerin ancak dörtte biri 75 mm.lik." Bu kadar az mermiyle bir meydan savaşı verilemezdi.
KOMUTA KURULU'nun toplantısından sonra İsmet Paşa, Başkomutan'la yalnız kaldı. Konuşmak istediği iki konu vardı.
Birinci konu, Üçüncü Grup Komutanı ve M. Kemal Paşa'nın sınıf arkadaşı Albay Arif Bey'in durumuydu. Kütahya-Eskişehir savaşlarında önemli yanlışlar yaptığı ortaya çıkmıştı. Güvenilir bir komutan değildi. Kısa bir görüşmeden sonra görevden alınması için anlaşmaya vardılar. Başkomutan, üç savaşa da katıldığını dikkate alarak Arif Bey'i Başkomutanlık sekreteryasında görevlendirip onurunu korumayı uygun buldu.

İsmet Paşa'nın ikinci konusu Cephe Kurmay Başkanı Yarbay Naci Tınaz'dı. İsmet Paşa Naci Bey'i çok sevip güvenirdi ama bir süre dinlenmesi gerektiğini düşünmekteydi. Gelen savaş, iyi yetişmiş ve sinirleri çelik gibi bir kurmay başkanı istiyordu. Milli Mücadele'yi benimsemiş olan Albay Asım Gündüz'de anlaştılar. Konuşma savaşçı asker sayısına kaydı. Düşmanla aradaki farkı kapatmak mümkün değildi. Bunu bilen M. Kemal Paşa kaç zamandır, stratejik alanda güçlü olan düşmana karşı, taktik alanda ne yapılabileceğini düşünerek, yeni bir yöntem geliştirmişti. Tasarladığı yöntemi İsmet Paşa'ya açtı. İsmet Paşa, bilinen savaş yöntem ve kurallarına bağlı klasik bir askerdi. M. Kemal Paşa'nın askeri dehasına ve yaratıcılığına sonsuz güveni vardı âma yine de duraksadı. M. Kemal Paşa yöntemini türlü olasılıklara göre krokiler çizerek açıkladı. İsmet Paşa iyi bir kurmay ve hesap adamı olarak yöntemin yararını ve önemini çok çabuk kavradı ve hemen benimsedi.

Karargâha döner dönmez kurmay kurulunu toplayıp anlattı. Asker sayısının azlığından bunalmış genç kurmayların içleri aydınlandı. İyi uygulanırsa bu yöntem düşmanı eritirdi. Yöntemin özü ile genel kuralları kaynaştıran bir cephe emri hazırlanıp 16 Ağustos günü birliklere yayımlanacaktı.

MÜRETTEP KOLORDU bölgesi ile 11. Yunan Tümeni'nin bölgesi arasındaki duyarlı sınırda (Gemlik-lznik-Söğüt) 17. Tümen'in bir alayı ile çeşitli milli müfrezeler vardı. Boşta bulunan üç milli müfreze, hava kararınca alayın bıraktığı mevzileri sessizce devralmaya başladı. Toplam 285 kişiydiler. Alayın ayrıldığının anlaşılmaması için bu gece ve sabah, bir alaymış gibi ateş yakacak, gürültü edecek, keşif kolları ve devriyeler çıkaracaklardı. 17. Tümen Komutanı Albay Nurettin Özsu, "Yahu savaşmak bundan daha kolay" diye güldü. Süvari Tugayı ertesi sabah gelerek bölgenin ve sınırın güvenliğini üstüne alacaktı. Üzerine o kadar sorumluluk yüklenen Süvari Tugayı'nın gücü, topu topu 40 subay, 1.000 kadar er ve 2 de toptu.
KARARGÂH VAGONUNDA paşalar gaz lambasının soğuk ışığında oturuyorlardı. M. Kemal Paşa Enver Paşa'dan bir mektup aldığını açıkladı. "16 Temmuzda yazmış, ancak dün elime geçti" dedi, okumaya başladı.

Mektup şöyle bitiyordu:

"Yurtdışında kalmamızın, başta Türkiye olmak üzere, kurtarmaya çalıştığımız İslam âlemi için yararsız ve belki de tehlikeli olduğunu sezdiğimiz anda memlekete geleceğiz. İşte o kadar!"

Kâzım İnanç Paşa söylendi:

"Hep aynı ölçüsüzlük, hep aynı maceracı ruh, aynı hayalcilik, aynı yukardan konuşma." İsmet Paşa ayağa kalktı. Kaçamak yapıp gelmişti. Karargâha gidip çalışmalıydı.

İzin istedi:

"Enver Paşa bu büyük davalarla uğraşadursun, biz vatanımızı kurtarmaya bakalım." HALİL KUT PAŞA Batum'da Kral Bahçesi'nin karşısında, bahçe içindeki güzel bir köşkte oturuyordu.

Vakit akşamdı. Kapı çalındı. Kapının bu tekinsiz saatte çalınması Paşa'nın emir subayı Yüzbaşı Muhittin'i kuşkulandırdı. Küçük pencereden dışarı baktı. Kapının önünde ablak yüzlü bir adam duruyordu. Tehlikeli birine benzemiyordu. Elini belindeki tabancanın üzerine koyup kapıyı araladı. Adam Alman şivesiyle kendini tanıttı:

"Tavariş (yoldaş) Holzmann." Yüzbaşı Almanca sordu:

"Ne istiyorsunuz?"
"Halil Paşa ile görüşmek için geldim. Çok önemlidir."

Güven vermek için "Ali Bey'den selam getirdim" diye ekledi. Ali Bey' Enver Paşa'nın kapalı adıydı. Bu adı yalnız yakınları bilirdi. Aralık kapı ardına kadar açıldı. Köşk ayaklandı. Yoldaş Holzmann'ı salona aldılar. Holzmann Enver Paşa'nın dünden beri Batum'da olduğunu haber vermeye gelmişti. Halil Paşa, "Nerde şimdi?" diye sordu heyecanla, "..Niye kendi gelmedi?" "Batum istasyonunda eski bir vagonda kalıyor. Burada olduğunu kimsenin bilmesini istemiyor. Bugünlerde buraya uğrayacak. Değişik bir kıyafetle gelirse şaşırmayın." İttihatçıların sivil lideri Talat Paşa Mart ayında Berlin'de bir Ermeni tarafından öldürülmüştü. O günden beri hepsi ihtiyatlı davranıyordu. Bu dikkati doğal karşıladılar. Soğukkanlı Bolşevik, dün tanıştığı ufak tefek adamın adı geçince heyecanlanan Türklere şaşarak bakmaktaydı. Enver Paşa'nın yenik ve kaçak bir eski başkomutan olduğunu öğrenmişti. Moskova'nın, bu hem başarısız, hem Alman emperyalizminin eski dostu adama neden önem verdiğini anlamamıştı. Büyük siyaset buydu demek ki. Burnunu çekti. Görevi düşünmek değil, Rus gizli polisinin Batum şubesi adına Enver Paşayı korumak ve izlemekti. Kalkmak için izin istedi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Temmuz-13 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:48

BELPINAR'da bulunan 14. Süvari Tümeni, Yunan cephesi gerisinde kalmış olan Seyitgazi'ye baskın vermek için hazırlanmıştı. Öncü yola çıkmıştı. Karadağ'da tümeni bekleyecekti. Tümen Komutanı Yarbay Suphi Kula atını mahmuzladı. Alnı akıtmalı yağız at sevinçle ileri atıldı.
Tümen yola çıktı.

Küçük ama kıvrak Anadolu atlan, sakin yaz gecesi içinde ilerlemeye başladılar. Saat 21.00'di. ALİOTİ konağının bahçe duvarından dışarı, Kordon'a çok güzel bir müzik yansıdı. Orkestra canlanmıştı. Genel Vali Stergiadis, İzmir'de Yunan yönetiminin başlamasının yıldönümü şerefine garden-parti veriyordu.
12 Ağustos 1920'de Vali Vekili Besim Bey, hükümet konağında yapılan bir törenle yönetimi Yunan temsilcisine devretmiş, böylece İzmir'de Yunan yasaları ve mahkemeleri yürürlüğe girmiş, Türk parasının yerini Yunan drahmisi almıştı. İzmir çevresine binlerce göçmen yerleştiriliyor, Türkler doğrudan ya da dolaylı yollarla göçe zorlanıyordu. Merkez Bankası Ege'ye yerleşen Yunanlılara işlerini geliştirmeleri için % 6 faizle kredi vermekteydi. Bu kredinin toplamı yalnız 1919 yılında 20 milyon drahmiyi bulmuştu. İzmir'den 1920 yılında 161 milyon drahmilik ihracat yapılmıştı. Yunan yönetimi, durgun Yunan ekonomisine taze kan pompalayan bu verimli bölgeyi Yunanlılaştırmaya çalışmaktaydı. Konağın geniş bahçesi tuvaletli ve bol mücevherli hanımlar, üniformalı, redingotlu ve fraklı erkeklerle dolmuştu. Hava iyot ve İzmir manolyası kokuyor, orkestra hayat kadar güzel parçalar çalıyordu. Bu akşam Kralcılar da, Venizeloscular da sakin ve mutluydu. Yunan ordusunun Afyon, Kütahya ve Eskişehir'i almasından sonra açıkça çekişmeyi ertelemişler, birbirlerini dedikodu ile hırpalamaya bakıyorlardı.
Venizelos'un zengin bir İngiliz kadınıyla evleneceğini öğrenen Kralcılar dokunaklı şakalar yapıyor, Venizeloscular da Sax-Weimar Prensesi Paola ile gizlice mektuplaştığını duydukları Kral'ı ince ince çekiştiriyorlardı.

Stergiadis kısa bir konuşma yaparak dinleyenlerin yüreklerinde kartal armalı, altın sırmalı Bizans bayrağını dalgalandırmak fırsatını kaçırmadı:

"Yunanlılık yakında, Büyük İskender falanjlarının, Haçlı eskadronlarının, Bizans lejyonlarının geçtiği yollardan geçerek Gordion'a varacak ve Haşmetli Kralımız Küçük Asya kördüğümünü kılıcıyla çözecektir.. "

Şık alkışlar yükseldi. Konuşmasını Yunanlıları ve Rumları coşturan şu cümleye bitirdi:

"..Buraya kalmak için geldik ve kalacağız!"

Garsonlar alkışlar kesilmeden şampanya dağıtmaya başladılar.
2. GRUP Kurmay Başkanı, "Komutanım.." dedi, "..biz susuzluğu atlatacak çareler bulabiliriz. Ama hayvanları ne yapacağız? Onlar üç gün boyunca susuzluğa dayanamazlar ki." Bataryalarda, makineli tüfek ve süvari bölüklerinde, ağırlık kollarında yüzlerce at, katır, öküz ve eşek vardı.
Selahattin Adil Bey, Kurmay Başkanına, "Yaramı kanatma.." diye yalvardı, "..Allah'a güvenip yola çıkacağız işte."
Kapı açıldı. Gelen grup kurmaylarından Yüzbaşı Nurettin Baransel'di.

Suratı iyice sertleşmişti:

"Menzil Komutanı geliyor."
"Ooo! Neredeymiş adam?"
"Sormadım efendim. Yalpalıyor. Sarhoş olmalı."
Selahattin Adil Bey'le Kurmay Başkanı öfkeyle ayaklandılar. Menzil Komutanı binbaşı içeri
girdi. Sahiden yalpalıyordu. Gözleri de kan içindeydi. Bitikçe, "İyi akşamlar" dedi.
Selahattin Adil Bey ustura gibi keskin bir sesle, "İki gündür sizi arıyoruz beyefendi!
Neredeydiniz?" diye sordu.

Menzil Komutanı gülümsemeye çalıştı:

"Özür dilerim, oturmadan anlatamayacağım."
"Görüyorum, ayakta duramayacak haldesiniz."
Binbaşı imayı anlayacak halde değildi, "İzninizle" diyerek, kendini koltuğa bıraktı. Gözleri kapanıyordu.

Kesik kesik anlattı:

"Burdan ayrıldığımı telaştan kimseye haber veremedim. Köylerden haber göndermeye imkân yok. Çabucak hallederim sanmıştım ama iş uzun sürdü. 60 saattir at üstündeyim. Hastaydım zaten. Hiç uyumadım. Galiba yemek de yemedim. Dağ köylerini dolaştım, yetecek kadar araba tedarik ettim. Testi, kırba, tulum, hatta fıçı da buldum. Hepsi arabalarda. Arabalar yarın sabah erkenden pazar meydanında emrinize hazır olacak. Ne zaman isterseniz yola çıkabilirsiniz." Selahattin Adil Bey söyleyecek söz bulamadı. Söylese de Menzil Komutanı duyamazdı. Başı göğsüne düşmüş, kendinden geçmişti. Komutanla Kurmay Başkanı, binbaşı rahat uyusun diye ayaklarının ucuna basarak odadan çıktılar.

Yüzbaşı da çıkıyordu, durdu, çömelip Menzil Komutanı'nın dizlerini öptü. 17. TÜMEN tam gece yarısı yola çıktı.
Tümenin gücü 150 subay, 2.500 asker, 1.650 tüfek ve 4 toptu. Tümeni küçük bir koyun sürüsü ile ağırlıkları taşıyan araba kolları izliyordu. Gürültü olmasın diye topların ve arabaların tekerleklerine çuval ve saman sarılmıştı. Konuşmak ve sigara içmek yasaktı. Tümenin cephe sağ kanadına zamanında yetişmesi için 250 kilometrelik sarp dağ ve sık orman yolunu altı günde aşması gerekiyordu.

Kolordu karargâhı ile bir süvari alayı (33. Alay) ertesi gün yola çıkacaklardı.
17. Tümen bütün gece hiç durmadan yürüdü. Yol çok bozuktu. Çoğunun tabanları kabardı ya da yarıldı.
Öncü alayın komutanı ilk molayı gün ışırken verdi. Askerler silahları çatar çatmaz inleyerek yerlere serildiler.
S ıhhiyeciler harekete geçti. Bunlar unutulmuş köylerin diplomasız hekimleriydi. Her dert için kendilerine göre bir devaları vardı. Her taburun tepesinde iki sıhhiyeci belirdi. Birinin elinde kaba süvari çizmesi bulunuyordu.
"Ağlaşmayı kesin, sıhhiye geldiiii!"
Tedavi yöntemleri çok basitti.

Tabanı kabaranlara biri süvari çizmesini giydiriyor, öteki sırtına binip bağırıyordu:

"Zıpla!"

Asker zıplayıp da yere basınca, taban derisi patlayıp ânında ete kaynayıveriyordu.
Tümen karargâhı yetişmişti. Komutan sürünün bir bölümünü gözden çıkardı. Etler mutfağa yollandı, koyun postları tabanları derin yarılmış olanlara ayrıldı. Can sıcaklığı gitmemiş deriler, çabuk iyileşmeleri için yaralı ayaklara sarıldı.
Ateşler yakılıp kazanlar kuruldu. Yarası hafif olan iştahlılar, kedi gibi yavaş yavaş kazanların çevresinde toplanmaya başladılar. Birinci taburun şişman aşçısına takılmaya başladılar. Aşçı bir yandan kepçeyle et suyunun köpüğünü alıyor, bir yandan da takılanlara yakası açılmadık cevaplar yetiştiriyordu.
Gülmeyi hafiflik sayan dağ köylüleri bile güldüler. Neşe taburdan tabura yayıldı. İkindiye kadar dinlenecek, sıcağın gücü kesilince yeniden yola çıkacaklardı.

AKŞEHİR pazar yeri, dağ köylerinden inen kağnı ve at arabalarıyla dolmuştu. İlk gelenler yan yana bir hizada duruyorlardı. Geç kalan arabalar arkaya geçip sıraya giriyorlardı. Yüzleri sabah aydınlığı içinde eriyip gidecekmiş gibi görünen safran yüzlü kadınlar, hilal boynuzlu öküzlerin, mahzun bakışlı yük atlarının yanı başında, kımıldamadan emir beklemekteydiler. Komutanların ve karargâh subaylarının içleri saygı ve minnetle tiril tiril titriyordu. Komutanlardan biri erkekleri sorunca, ön sıradaki bir kadın, "Erkeklerimiz cephede beyim.." dedi, "..yaşlılara da kıyamadık. Yol uzunmuş. Biz geldik." "Allah hepinizden razı olsun."
Tek tek dolaşıp bütün kadınlara teşekkür ettiler. Yeni Türkiye'yi erkeklerle kadınlar ortaklaşa kuruyorlardı.
Eksiği kalmayan grup, akşam hava kararır kararmaz, cephenin sol kanadına yetişmek için yürüyüşe geçecekti.

14. SÜVARİ TÜMENİ Karadağ'ın eteğinde durdu.
Öncü tabur, Karadağ'dan ileri gidemediğini bildirmişti. Tümen Komutanı, dörtnala tepeye tırmandı, gözetleme yerine geldi. Güçlü topçu dürbünüyle Yunan kesimini taradı. Şakaklarından ter fışkırdı. Öncü ileri gidememekte haklıydı. Seyitgazi yönü, yürüyüşe geçmek için ileriye yanaşmış büyük birliklerin ordugâhlarıyla doluydu. Yeni yürüyüş kollarının da toz kaldıra kaldıra yaklaştığı görülüyordu.

Tümenini boşuna kırdırmamak için baskını erteledi, Grup Komutanı'nın vereceği emri beklemek üzere Karadağ yakınındaki köye çekildi. Bu köy işgalin ve vatan kaybetmenin ne olduğunu iyi bilen Rumeli göçmenlerinin köyüydü. Tümeni sevgiyle karşıladılar.
REFET PAŞA makamına saat 08.00'de geldi. Herkesi kıskandıran neşesi uçup gitmişti. Müsteşar, mermi konusuyla ilgisi olan herkesin gelmiş olduğunu bildirince toplandılar. İmalat-ı Harbiye Genel Müdürü56 Albay Asım Bey, toplantıya tamirhanenin 'tophane bölümü' şefi Mühendis Veli Bey'i de getirmişti. Mühendis, kelebek kravatlı, 25 yaşında, yüzü ergenlik dolu bir delikanlıydı. Asım Bey Almanya'da mühendislik öğrenimi görmüş bu delikanlıyı tophanenin başına ünlü Ahmet Ustalar'ın ısrarlı isteği üzerine atamıştı.

Ustaların bu toy görünüşlü, gepgenç birini neden tavsiye ettikleri kısa zamanda anlaşılacaktı:

Çok bilgili, çok becerikli, çok yaratıcı biriydi.
Refet Paşa mermi olayını açıklayınca, haberi ilk kez duyanlar paniklediler. Genç mühendisin sakinliği Refet Paşa'nın sinirine dokundu. Mühendise yöneldi.

Densizce bir cevap verirse iyice azarlayacaktı:

"Söyle bakalım delikanlı, ne yapacağız?"
"75 mirdik kaç mermi gerek? O kadar mermiyi ne kadar zamanda sağlamak zorundayız?" Refet Paşa'nın gözleri açıldı. Allah Allah! Delikanlı lafı hiç dolandırmadan, işin bam teline ve püf noktasına dokunmuştu. Müsteşara baktı.

Müsteşar bilgi verdi:

Ankara'ya ulaşan mermilerin 4.000 kadarının 75'lik olduğu anlaşılmıştı. Savaş da en çabuk ancak dört-beş gün sonra başlayabilirdi. Demek ki vakit bakımından çok sıkışık değillerdi. Yarından başlayarak, geri kalan mermiler değiştirilmeye başlanır, bu işlem kesintisiz sürdürülürse... Mühendis açıklamanın sonunu beklemeden, "Anlaşıldı efendim.." diye acele etti, "..hallederiz."

Öyle güvenle konuşmuştu ki Refet Paşa, dilinin ucuna geldiği halde, "Nasıl halledecekmişsiniz bakayım?" demekten kaçındı. İyi de oldu. Çünkü mühendis de nasıl halledeceklerini daha bilmiyordu. Bildiği, bu sorunu kesinlikle halletmek zorunda olduklarıydı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Temmuz-13 Ağustos 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:48

SALİH BOZOK Cephe karargâhından yollanan notu Başkomutan'ın masasına bıraktı. Nota göre subay ve er sayısı, bugün 70.000'e ulaşmıştı. Yola çıkmış olan Mürettep Kolordu ile 2. Grubun katılmasıyla bu sayı 80.000'i bulacaktı.58 Bunun 45.000'i savaşçıydı.
İki haftada bu sonuca ulaşmak büyük başarıydı. Ama yeterli değildi. Düşmanla az çok bir denge sağlanabilmesi için savaşçı sayısı hiç değilse 60.000'e yükselmeliydi. M. Kemal Paşa notu Kâzım Paşa'ya uzattı, ayağa kalktı.
Fevzi Paşa ile sağ kanattaki hazırlıkları inceleyecek, komutanlarla konuşacaklardı. İSMET PAŞA Kütahya-Eskişehir savaşında yaşanan olayların bir daha yinelenmemesi için sert bir emir taslağı hazırlamış ve Başkomutan'ın onayını almıştı. Emrin yeni yöntemin uygulanmasına da destek verecek biçimde olmasını istiyordu.

Bitirince Tevfik Bey'i çağırıp yazdırmaya başladı. Uzun emir şöyle özetlenebilirdi:

"Savaş başlayınca, kimse emir ve izin almadan geriye gelmeyecektir. İzinsiz ve emirsiz geri gelen, kim olursa olsun, idam edilecektir."
Tevfik Bey sarardı. Şimdiye kadar hiç böyle bir emir verilmemişti. Tevfik Bey'in yüzünü gören İsmet Paşa, "Bu bir kader savaşı Tevfik Bey.." dedi, "..anlatabildim mi?"
"Evet efendim. Anladım."
"Öyleyse devam edelim."
Emrin kalanım yazdırmaya devam etti.
MÜHENDİS, tamirhane subayları ve Ahmet Ustalar, üzerinde 77 mirdik bir merminin durduğu tezgâhın çevresinde toplanmışlardı. Merminin çelik çekirdeği canavar gözü gibi hain hain parlıyordu.
Usta Bey, "Mermiyi değiştirmek için içini boşaltmak zorundayız.." dedi, "..zaman alan da bu."
Mühendis yüzünü kaşıyarak, "Boşaltmak zorunda mıyız?" diye sordu.
"Boşaltmadan çalışmadık hiç."
"Çalışsak ne olur?"

Kavak Ahmet Usta sinirli güldü:

"Ne olacak, bummm! Tamirhane uçar."
Evet, böyle bir tehlike vardı ama ince eleyip sık dokunacak zaman değildi.

Tartıştılar, çekiştiler, hızlı iş çıkarmak için şu çözümde anlaştılar:

Mermiler bu iş için yapılacak özel, küçük torna makinelerine, içleri boşaltılmadan, dolu dolu bağlanacak ve tornalanarak 7.5'lik topa uydurulacaktı. Bu tehlikeli işlemi yalnız mühendis ile Ahmet Ustalar yapacaklardı. Mühendis ilk küçük torna makinesini çizip imal etmek için kolları sıvadı. Bu gözüpek ve becerikli insanlar, sorunu çözecek gibi görünüyorlardı. Ama cephede bir başka sorun ortaya çıkmış, şiddetle hava keşfine ihtiyaç belirmişti. Çünkü gözleri az mevcutlu Türk birliklerine alışmış keşif kolları yürüyüş çizgisine yanaşmış Yunan birliklerini abartarak, taburu alay, alayı tümen diye değerlendiriyor, karargâhın kafasını karıştırıyorlardı. İsmet Paşa "Tam da gerektiği sırada bir tek uçak da mı yok.." diye bağırıyordu, "..Hava Genel Müdürlüğü ne gün için var?" Malıköy Havaalanı'nda hâlâ bir tek uçak yoktu. ONARIM VE BAKIM, birçok eksiklik ve aksilikten dolayı uzun sürdüğü için uçakların Malıköy'e uçması bugüne kalmıştı. İleri teknik sorunlarla ilgilenecek bir uçak mühendisi yoktu. Havacılığı başlatan Harbiye Nazırlığı, bir tane olsun Türk uçak mühendisi yetiştirmeyi nedense hiç düşünmemişti.
Uçaklar pistte sıralanmışlardı. Son denetimleri yapılıyordu. Hepsi çift kanatlıydı.

Başta Erzurumlu tüccar Nafiz Kotan'ın orduya armağan ettiği iki Fiat keşif uçağı duruyordu:

Nafız-1 ve Nafiz-2.59a Üçüncüsü, Fransızlara ait bir BreguetOCIV keşif uçağıydı. Güney cephesinde düşürülerek ele geçirilmişti. Dördüncü uçak, birkaç uçağın gövdesi, kanadı, motoru birleştirilerek yapılmış o ünlü tek kişilik kurgu-uçaktı.

Kanatlarından yararlanılan avcı uçağının modeli ile anılıyordu:

Albatros D-III. Bu uçağa İzmir adı konulmuştu. Abdullah Usta, Yüzbaşı Fazıl'a, "Bak, bunların dördünün de çoktan hurdaya çıkması gerekirdi." dedi, "..uçaklardan sorumlu teknik adam olarak söylüyorum, bunlarla uçulmaz!"

Yüzbaşı Fazıl Yüzbaşı Fazıl güldü:

"Bunu bir yıldır söylüyorsun. Ama bir yıldır vızır vızır uçuyoruz." "Nasıl uçtuğunuza şaşıyorum." "Bir itirafta bulunayım mı? Biz de şaşıyoruz." Bakıştılar ve kahkahayı bastılar. Zorunluk ve çılgınlık, teknik gerekleri aşıp geçiyordu.

BU SIRADA çift kanatlı bir Br£gue-XIV Yunan keşif uçağı, sabah gözlemi için Eskişehir-Muttalip Havaalanı'nın toprak pistinde ilerledi, hızlandı, rüzgârı göğüsleyerek havalandı. Yeni takılmış 260 beygir gücündeki motoru, saat gibi çalışıyordu. Orta Anadolu altlarında dev bir kuruboya resim gibi açıldı.
Eskişehir'in doğusu ve güneyi, ertesi gün yürüyüşe geçecek birlikler ve ağırlık kollarıyla doluydu. Küçük Türk keşif kollarının, tepelerden Yunan ordugâhlarını gözledikleri görülüyordu.

Daha güneye inip Sivrihisar'dan Polatlı'ya doğru uçtular.
Türkler buraya Acıkır diyorlardı- bu ölü sarısı boşluk pilotu da gözlem subayını da irkiltti. Bu mevsimde arkadaşları, bu bölgeyi yürüyerek nasıl aşacaklardı?
Altlarından geriye, kimbilir kaç uygarlığı emzirmekten yorgun düşmüş, aşınmış topraklar, çıplak dağlar, kirli beyaz tepeler, kaburgaları sayılan etsiz düzlükler akıp gidiyordu. Hele Mülk Köyü ile Beylikköprü arasında, haritada adı olmayan, geniş bir toz çölü vardı ki.

BU BÖLGEDEN geçecek olanlardan biri de Sakız Adalı er Panayot'tu. Aydın'daki alaydan Üçüncü Kolordu'ya bağlı 3. Tümene verilmişti.
Bütün birlikler gibi Panayot'un taburu da yürüyüşe hazırlanıyordu. Yeni yazlık elbiseler,
postallar ve ince çamaşırlar dağıtılmıştı. Yemekler iki gündür çok iyi çıkıyordu.
Tabur komutanı, "Korkmayın.." demişti, "..suyumuz bol. Yolumuz düz. Ege'den daha sıcak olmaz. Bu yürüyüş güzel bir gezinti olacak. Türk ordusu dağılmak için ilk silah sesimizi bekliyor. Ankara'yı alacağız."

Panayot o akşam sevgilisine mektup yazdı:

"Ankara'dan ne istersin?"
SÜVARİ TUGAYI Mürettep Kolordu karargâhının boşalttığı Mekece'ye saat 09.30'da girdi.

Bir adam birdenbire öne atıldı, Tugay Komutanı Albay Hacı Arif Örgüç'ün atının dizginlerini yakaladı, haykırmaya başladı:

"Kızımın öcünü alacaksın değil mi? Almayacaksan niye atlandın, niye silahlandın? Söyle, kızımın öcünü alacaksın değil mi?"

Adam uluya uluya ağlamaya başladı. 11. Yunan Tümeni telaş içinde çekilirken bile birçok kirli iş yapmıştı. Zavallı baba da buna tanık olan talihsizlerden biriydi. Köyü yandığı için Mekece'ye sığınan adamcağız, kaç zamandır rastladığı her subaya, askere ağlayarak bu soruyu soruyordu.
Deli Baba diye anılır olmuştu.

Tugay Komutanı atından inip Deli Baba'ya sarıldı, sırtını okşadı, "Namus sözü veriyorum." dedi, "..yalnız kızının değil, bütün mazlumlarımızın öcünü alacağız." Bunu bir gün mutlaka başaracaklarına ta içinden inanıyordu. Bu inanç olmasa bu savaş sürdürülebilir miydi?

KÜÇÜK BİR SÜVARİ BİRLİĞİNİN eşlik ettiği açık Mercedes otomobil, Polatlı demiryolunu geçip toprak yoldan kuzeye doğru ilerledi. M. Kemal ve Fevzi Paşalar arkada, Salih Bozok şoförün yanında oturuyordu.
3. Grup mevzileri ve birlikleri buralardaydı ama onları dönüşte denetleyeceklerdi. Köseler köprüsünden Sakarya'nın bat ısına geçerek 1. Grubun bölgesine girdiler. Yunan ordusunu gözleyen 1. Grup yürüyüş başlayınca düşmanı oyalayarak geri çekilecek, bu kesimdeki köprüleri yıkıp Sakarya doğusuna geçecekti.
1. Grup Komutanı Albay İzzettin Çalışlar ile piyade ve süvari tümenlerinin komutanları Abdurrahman Nafiz Bey ile Osman Zati Bey paşaları karşıladılar. Yarı yarıya boşalmış bir köyün tek çınarının altında oturdular. Yaşlı bir kadın kuyuda soğutulmuş ayran ikram edip çekildi.
Kütahya-Eskişehir savaşından, Türkiye'nin geleceğinden, sonra da beklenen savaştan söz ettiler.
Başkomutan bu savaşın büyük önemine değindi.

İngiltere hem Doğu Akdeniz'e, Hindistan yoluna, İran, Irak ve Kuveyt petrollerine egemen olmak, hem de emperyalizme baş kaldırmış olan Türkleri, dünya Müslümanları istiklal hevesine kapılmasınlar diye iyice cezalandırmak, Sevr Antlaşmasıyla da bir daha baş kaldıramayacak hale getirmek istiyordu. Bunu gerçekleştirmek için Yunanlıları kullanıyordu. Yunanlıların arkasında İngiliz emperyalizmi durmaktaydı. Bilinen, bilinmeyen kısa ve uzun vadeli İngiliz çıkar ve hesaplan için akacak Yunan kanının bedeli olarak Yunanistan'a, İzmir ve Doğu Trakya'yı vermişti.

Demek ki Sakarya'da tam bağımsızlık isteği ile emperyalizm çarpışacaktı. Bunun içindir ki bu savaş yalnız Türklerin değil, bütün mazlum milletlerin savaşı olacaktı. Yunanlılar İzmir ve çevresi ile Doğu Trakya'dan başka, İstanbul'a da sahip olmak istiyorlardı. Bunun gerçekleşmesi için Sevr Antlaşması'nı Ankara'ya zorla kabul ettirmek zorundaydılar. Demek ki Sakarya'da Misak-ı Milli ile büyük Yunan ülküsü de çarpışacaktı.

Bu savaşta milliyetçilerin yenilmesini bekleyen ve isteyen bazı Osmanlılar da vardı:

Padişah, padişahçılar, hilafetçiler, yobazlar, işbirlikçiler, casuslar, hainler ve ayrılıkçılar. Bu gafil, dar, sığ, hain kafaları yetiştiren düzen de yaşayabilmek için ümidini Yunan galibiyetine bağlamıştı.
Demek ki aydınlığa çıkabilmek için Sakarya'da bu kara düzenin ümidini de kırmak gerekiyordu.

Başkomutan, "İşte bu nedenlerle bu savaştan kesinlikle galip çıkmak zorundayız" dedi, geliştirdiği yeni savaş yöntemini ayrıntılı olarak açıkladı, açıklamasını şöyle bitirdi:

"Toprağımızın her karışı, her noktası için kanımızı dökeceğiz. Böylece üstün düşman kuvvetlerini şaşırtarak, yorarak, yıpratarak, ezerek, eriterek, aç bırakarak, sonunda onu, taarruza devam azim ve kudretinden yoksun bir hale getireceğiz. Subay ve erlerinize bu savaş yöntemini çok iyi anlat ın."

Komutanlar titrediler. Bu sadece bir yöntem değil, daha başka, daha büyük, daha anlamlı bir şeydi. Salih Bozok yeni yöntemi ilk kez dinlemişti. M. Kemal Paşa'ya baktı. Zihni uzun yıllar öncesine kaydı.

M. Kemal Paşa'dan aldığı bir mektuptaki cümleyi hatırladı:

"Bilirsin ben askerliğin her şeyinden ziyade sanatkârlığını severim."

Cümlenin anlamını şimdi kavramıştı.
ANKARA'dan Cephe Komutanlığına dört uçağın Malıköy'e bu akşam geleceği bildirildi. Pilotların dışındaki görevliler trenle hareket edeceklerdi. İlk keşif uçuşu ancak ertesi sabah yapılabilirdi.

İstihkâm Albayı Ahmet Şükrü Bey Yüzbaşı Şükrü Sökmensüer'e döndü:

"Muğla civarına bir Yunan uçağı zorunlu iniş yapmıştı. O uçak ne oldu? Belki işimize yarardı."

"İncelemek için üç kişi yolladılar Albayım. Ancak varmışlardır."
Arıza ve gecikmeleri sona erdirmenin kestirme ve güvenli yolu, yeni uçaklar almaktı. Ama Ankara'nın bu kadar parası hiç olmamıştı. Bundan sonra olacağı da çok şüpheliydi. YÜZBAŞI ŞÜKRÜ haklıydı. Bir deve kervanı, çan sesleri ve develere süs diye takılan minik aynaların pırıltısı içinde Muğla'dan çıkarken, pilot Vecihi, gözlemci Hamdi ve Eşref Usta bir at arabasıyla şehre yeni giriyorlardı. Kervan, toplanan ilk vergileri Konya'ya götürüyordu.

İtalyanlar pilotu ve gözlemciyi alıp kırık uçağı Türklere bırakmışlardı. Uçak İngiliz yapımı, iki kişilik, çift kanatlı, De Hawilland-9 tipi bir keşif uçağıydı. İniş takımı ve sağ kanadı kırılmış, dümeni sakatlanmış, gövdesini saran keten parçalanmıştı. Motoru harap olmuş görünüyordu. İyice muayene ettiler. Bundan daha beter durumdaki uçakları bile uçurmuşlardı. Bu ganimet uçağı rahatlıkla uçurabilirlerdi. Sevinçle kucaklaşıp dönmeye başlayarak herkesi güldürdüler.
KONYA MEYDANLARI kurbanlık koçlar, satıcılar, alıcılar, kasaplar ve büyük kazanlarla doluydu. Orduya armağan edilen kurbanlar hemen oracıkta kesilip parçalanıyor, kavurma yapılmak üzere kazanlara basılıyordu. Bucak ve ilçeler de, toplanan ilk vergileri, bayramdan önce orduya yetişsinler diye Batı Anadolu Menzil Komutanlığına teslim edilmek üzere Konya'ya yollamışlardı. Bu iyi niyetli ama program dışı davranış yüzünden Konya dört bir yandan şehre giren kervanların ve araba kollarının da hücumu altında kalmıştı. Yollar tıkandı, şehir kilitlendi.

Menzil Komutanı Albay Kâzım Dirik'i tanımayanlar, daha ilk adımda bu duruma düşen Konya'nın, Muğla, Denizli, Antalya, Burdur ve Isparta'dan yola çıkarılacak vergi kolları da gelmeye başlayınca felç olacağına, menzil örgütünün bu çok büyük işin altında ezilip kalacağına bahse girebilirlerdi. Oysa Albay Kâzım Dirik böyle günlerin adamıydı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön 1919-1923: Türk Kurtuluş Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir