Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

10 Temmuz-24 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Kütahya-Eskişehir Savaşı

Burada Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Tarihi ve Kurtuluş Savaşı'mız hakkında konular bulabilirsiniz

10 Temmuz-24 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:42

Kütahya-Eskişehir Savaşı
10 Temmuz 1921 - 24 Temmuz 1921


10 TEMMUZ 1921 Pazar günü saat 04.00'te Yunan ordusu, cephe gerisinde güvenliği sağlamak için yeterli kuvvet bıraktıktan sonra, Söğüt-Afyon arasındaki 170 km. uzunluğundaki Türk cephesine doğru beş kol halinde harekete geçti. 1921 yılının üçüncü savaşı yola çıkmıştı.

Yunanlılar Türklere, yeniden kurdukları orduyu güçlendirebilecekleri genişçe zamanı hiç vermemişlerdi. En fazla iki ay ara verip yeniden saldırıyorlardı.
General Trikupis komutasındaki Kuzey Tümenler Grubu (iki tümen) İnönü mevzilerine; General Polimenakos komutasındaki Üçüncü Kolordu (iki tümen) Kütahya kuzeyine ilerleyecekti. Bunların görevi buradaki Türk birliklerini oyalayarak yerlerinde tutmaktı. Albay Çiroyanis komutasındaki 9. Tümen'in hedefi de Kütahya idi. Bu tümenin görevi kuzey ve güneydeki kuvvetler arasında güvenliği ve haberleşmeyi sağlamak, Türklerde Kütahya'ya taarruz edileceği izlenimini uyandırmaktı.

Yunan ordusunun ağırlık merkezi güneydeydi:

Kütahya - Eskişehir Savaşı Uşak-Dumlupınar çevresinde toplanmış olan General Kondulis komutasındaki Birinci Kolordu (iki tümen) ile General Vlahapu-los komutasındaki İkinci Kolordu (iki tümen) doğuya doğru hızla yürüyecekler, Türk sol kanadına taarruz edeceklerdi. Güney Tümenler Grubu, iki tümen ve süvari tugayı ile, bu iki kolordunun güneyinden Afyon'a yürüyordu. Afyon'u düşürdükten sonra, 12. Tümeni ile Süvari Tugayı, Türk güney kanadının arkasına dolanıp kuşatmak için kuzeye ve kuzeydoğuya yönelecekti. 12. Tümen'e Kral'ın kardeşi Prens-General Andreas komuta etmekteydi.la YUNAN TÜMENLERİNİN öncü ve yancı birlikleri, yollardan, derelerden, ormanlardan, vadilerden, tarlalardan geçerek, otları, ekinleri, kır çiçeklerini eze eze, karınca yuvalarını çiğneye çiğneye, postal, nal, boru, tekerlek ve motor seslerinden oluşan ürkütücü bir uğultu ve homurtu içinde ilerlediler. Kuşlar çığlık çığlığa havalanıyordu. Atlı ve yaya öncüleri, kalabalık ve uzun alaylar, otomobiller, telsiz kamyonları, bataryalar, istihkâmcılar, muhabereciler, sıhhiyeciler, bandocular, seyyar hastane ve mutfaklar, su tankları, kasap müfrezeleri, ağır ve hafif cephane ve erzak kamyonları, ambulanslar, at arabaları, deve kolları, kesimlik sürüler izliyordu.
Yunan öncüler ile mevziler ilerisindeki Türk süvari birlikleri arasında yer yer çatışmalar başladı.

Yunan uçakları Türk mevzilerinin üzerinde durmadan dolanmaktaydı. Bir Yunan uçağı Kütahya'yı bombaladı. Hızları ve yükselme yetenekleri düşük, kolayca arızalanan eski Türk uçakları Yunan uçaklarını zorlukla engellemeye çalışıyorlardı.
Karanlık basana kadar, sayı ve ateş gücü bakımından üstün Yunan birlikleri, ağırlaşarak da olsa ilerlemeyi sürdürecek, zayıf ileri birlikler de düşmanı yıpratıp yavaşlatmaya çalışarak, adım adım asıl savunma mevzilerine doğru geri çekileceklerdir.

SAVAŞIN BAŞLADIĞINI öğleden sonra öğrenen Y. Kadri Ge-nelkurmay'a koştu. Karargâh çok hareketliydi. Telgraf merkezi durmadan çalışıyor, subaylar koşuşuyor, şifreler çözülüyor, durum harekât haritasına işlenip değerlendiriliyor, ikinci kattaki M. Kemal ve Fevzi Paşalara sürekli bilgi veriliyordu. Kimsenin Y. Kadri ile ilgilenecek zamanı yoktu. Bu sevimli yazarı bir yere oturttular ve kendisini unuttular. Gece ortalık yatışınca, Yarbay Salih Omurtak, meraktan ölen Y. Kadri'yi haritanın başına çağırdı.

Çayına ekmek batırıp yiyerek bilgi verdi:

"Bakınız, Batı Cephemiz Söğüt'ten Afyon'a, oradan da batıya dönüp Menderes Irmağı boyunca Ege'ye kadar uzanıyor. Asıl cephe Söğüt-Afyon arası. Bu cepheyi, güçleri farklı dört ayrı grupla savunmaktayız.

Önce küçük bir bilgi:

Savaşın gelişimine göre, bir yerden başka bir yere birlik kaydırmak gerekebilir. Üç bin, beş bin kişilik bir tümenin, bir yerden çekilip alayları, toplan, kadana ve katırları, atları, mühimmatı, yem ve yiyecekleri, hastanesi, bütün araç ve gereçleriyle yola çıkıp bir başka yerdeki mevziye yerleşmesi, savaş kadar yorucu bir iştir. 'Falan tümen şuradan alınıp şuraya gönderildi' gibi bir cümle duyarsanız, bu cümlenin çok büyük bir uğraş demek olduğunu unutmayın."
Y. Kadri bütün ciddiliğiyle "Unutmam" dedi.

"Bir Yunan tümeni 11.000 ile 13.000 askerden oluşuyor. Bizimkiler en çok 5.000. Kuvvet bakımından iki-üç Türk tümeni, bir Yunan tümeni ediyor. Bizimkiler kalabalık olmadıkları için onlardan daha kolay ve hızlı hareket edebiliyorlar.

Cephe gerimizde Adana-Konya-Afyon-Kütahya-Eskişehir-An-kara demiryolu var ki nakil ve ikmal işlerinde çok büyük kolaylık sağlıyor. Bu bizim için büyük talih. Ama bu konuda da ciddi sorunlarımız bulunuyor.
Lokomotif sayısı yetersiz, elimizde çalışan sadece 18 lokomotif var. 23 lokomotif daha lazım ama elde etme şansımız yok tabii. Bozulanların onarımı, yedek parça olmadığı için çok uzun sürüyor. Kömür yok, odun kullanıyoruz. Odun bulmak marifet. Vagonlar eski. Makinistlerin, hareket memurlarının çoğu Rum ya da Ermeni. Bunlar ancak silah zoruyla veya bol para karşılığı çalışıyorlar. Bir gün bu gafilliğin neye mal olabileceğini hiç düşünmeden, demiryollarımızı gözü kapalı yabancılara emanet etmişiz, onlar da tek Türk bile yetiştirmemişler. Bunlar hiç unutulmaması gereken hayati dersler! Şimdi Demiryolları Genel Müdürü Albay Behiç Bey'in açtığı kursta acele Türk makinistler ve görevliler yetiştirilmeye çalışılıyor. Uzun sözün kısası, demiryoluyla birlik nakledilmesi de sorunlu bir iş.lb Şimdi gelelim birliklerimize. Sıkıldınızsa haber verin."

Y. Kadri Bey isyan etti:

"Hiç sıkılır mıyım? Bilmezsem savaşı nasıl izleyebilirim?"

Salih Bey birer kahve söyleyip devam etti:

"Pekâlâ. En kuzeyde, İnönü mevzilerinde 1. Grup var. Komutanı Albay İzzettin Çalışlar. İzzettin Bey Çanakkale'de M. Kemal Paşa'nın kurmaybaşkanıydı. Birinci ve İkinci İnönü Savaşlarına katılmış, çok güvenilir bir komutandır.
Bu grubun solunda, Kütahya'nın bat ısında, 3. Grup yer alıyor. Komutanı Albay Arif Bey. Orduda Ayıcı Arif diye bilinir. Arif Bey de Birinci ve İkinci İnönü Savaşlarına katılmıştır. M. Kemal Paşa'nın sınıf arkadaşı. Laf aramızda, komutanlar zincirinin zayıf halkası. Kütahya'nın güneyinde, Albay Kemalettin Sami Gökçen komutasındaki 4. Grup bulunuyor. Bu komutanımız bugüne kadar 16 kez yaralanmıştır. Sağ eli bu yüzden sakat.." Y. Kadri şaşırmıştı, güldü. Kütahya - Eskişehir Savaşı 171
"..İkinci İnönü Savaşı'na katıldı ve 17'nci kez yaralandı. Ama ata iki kolu da sağlammış gibi
biner. Kararlı, yürekli, bilgili bir komutandır.
Bu üç grubumuz mevzilerini kesin olarak savunacak.

4. Grubun güneyinde, Afyon önünde 12. Grup bulunuyor. Komutanı Albay Halit Karsıdan. Deli Halit diye anılır. İkinci İnönü Savaşı'na katıldı, o da yaralanmıştı. Gayet sert, korkusuzca cephe hattında dolaşır, inatçı, değişik bir komutan.
Bu grubun iki tümeni, bir süvari tugayı var. Bunlar Afyon'un batısında ve kuzeyinde bekliyorlar.
Yunan taarruzu başlayınca, bir tümeni ve süvari tugayıyla düşmanı biraz oyalayıp füzeye çekilecek, 4. Grubun sol kanadına yanaşacaklar. Çekilecekleri mevziler önceden hazırlanmıştır. Bunlar Seyitgazi yönünü kapayacak, kuşatılma olasılığına karşı, ordunun sol kanadını koruyacaklar.
İkinci Tümen, Mürettep Tümen adını taşıyor, Afyon'un batısında. Bu tümen gücü yettiğince Afyon'u savunmaya çalışacak. Bu birliğin üstün kuvvetlerle kesin savaşa girerek hırpalanmasını ve elden çıkmasını uygun görmüyoruz. Gerektiği zaman ezilmeden Afyon'un doğusuna ve güneyine çekilip Konya yönünü örtecek.
İşte böyle. Durumumuz iyidir. Yunan ordusunun yayılışı, planı henüz anlaşılmış değil. İki gün içinde belli olur."

11 TEMMUZ PAZARTESİ, yine küçük ve sınırlı çatışmalarla başladı. Askeri birlikler ile kadınlar ve askerlik yaşı dışında kalan erkeklerden kurulu işçi taburları, mevzileri daha da geliştirmek ve pekiştirmek için boğucu sıcakta durmaksızın çalışmaktaydılar.28 Her tümenin bir subay komutasında, 30 askerden kurulu birkaç akıncı kolu vardı. Bunlar numaraları ile anılıyorlardı. Bu serden-geçti kollar, Yunan birliklerinin gerilerine sarkıyor, aralarına sızıyor, telefon ve telgraf hatlarını kesmek, ikmal kollarını vurmak için canlarını cömertçe tehlikeye atıyorlardı. Akıncılar, Cephe Komutanlığının emri gereğince, orduya katılmayıp düşman cephesinin gerisinde, dağlarda kalacak, binbir tehlike içinde düşmanla çarpışmayı sürdüreceklerdir.

Yunan işgaline uğrayacaklarını anlayan köyler ve kasabalar halkından imkânı ve dermanı olanlar göç yoluna düştüler. Gecikenler Yunan birliklerinin ortasında kalacaklardı. Yunan ordusu yine Türk köylerini yakmaya başlamıştı.
TBMM Başkan Vekili Dr. Adnan Bey, "Efendim.." dedi, "..gündemimizde Bakanlar Kurulu Başkanımızın düşman mezalimi hakkında açıklaması var. Buyrun Paşa Hazretleri." TBMM'nin küçük toplantı salonundaki boyasız ve cilasız sıralar milletvekilleriyle, iki yandaki balkonlar dinleyiciler ve gazetecilerle doluydu. Savaşın başlamış olması dolayısıyla hava elektrikliydi. Fevzi Paşa kürsüye çıktı. Mırıltılar sürüyordu. "önce, başlayan düşman taarruzu hakkında bilgi vermek istiyorum."
Mırıltılar kesildi.

Fevzi Paşa cephe durumunu açıkladı, savaşın birkaç gün sonra kesin safhaya gireceğini belirtti, sözü Yunan zulümlerine getirdi:

"Geçen gün Meclisimizde düşman mezalimi hakkında uzun tartışmalar yapıldı. Gerekirse, bizim de onun gibi davranmamızı teklif edenler oldu. Bu konuyu Bakanlar Kurulunda görüştük. Düşman ordusu, gerçekten, her yenilginin acısını, gerideki masum ve silahsız insanlardan çıkarmayı, köyleri yakıp yıkmayı şiar edinmiştir. Ama efendiler, bizim askerimiz, yüzyıllardan beri intikamını savaş meydanında almayı öğrenmiş bir askerdir. Onun için yüce heyetinizden istirham ediyoruz, düşmanın seviyesine inmeyelim... " Alkışlar ve bravo sesleri yükseldi.

Öfkeli bir milletvekili yanındakine, "Müttefikler Anadolu'da işlenen cinayetleri bilmiyorlar mı?." dedi, "..Biliyorlar. İzmir'e çıktığında Yunan tümeni ve İzmirli Rumlar öyle şeyler yaptılar ki bir kurula inceletmek zorunda kaldılar. İzmit ve Gemlik arasındaki Yunan mezalimini incelemesi için de bir Kızılhaç Kurulu yolladılar. Kurullar bu iki yerde yapılan insanlık dışı hareketleri saptadı ve rapor etti.3a İnsan sanır ki Avrupalılar kıyameti koparacaklar. Tersine örtbas ettiler. Her şeyi sessizliğe gömdüler. Ayın görünmeyen yüzü gibi, Batının da görünen parlak yüzünün arka yanı kapkara."

Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi ile Mazhar Müfit Beyler sessizce dışarı çıktılar. Meclis Başkanlığı odasının kapısı önünde Salih Bozok'la Yarbay Salih Omurtak alçak sesle konuşuyorlardı. Hamdullah Suphi Bey, "Reis Paşa'yı görebilir miyiz?" diye sordu. Salih Bozok, "Çalışıyordu ama sizi bekletmek istemez.." dedi, "..buyrun." Kapıyı vurup açtı, yol verdi.
M. Kemal Paşa, masanın üzerine serilmiş bir harita başındaydı. Oldukça düşünceli bir hali vardı. Girdiklerini fark etmedi.

Hamdullah Suphi Bey seslenmek zorunda kaldı:

"Paşam?"

Başını kaldırdı. Görünce, gülümseyerek ayağa kalktı, ellerini sıktı:

"Buyrun."

Oturmadılar. Hamdullah Suphi Bey, "Vaktinizi almayacağız." dedi, "..Mazhar Müfit Bey'in başkanı olduğu Öğretmenler Derneği, birkaç gün sonra Ankara'da toplanacak. İki yüzden fazla öğretmen katılıyor. Fakat Fevzi Paşa'yı dinleyince tereddüte düştük. Savaşın yoğunlaşacağı anlaşılan bir sırada böyle geniş bir toplantı size ayak bağı olabilir. Uygun görürseniz erteleyelim."

M. Kemal Paşa, "Hayır, hayır, ertelemeyin." dedi, "..cahillikle, ilkellikle savaş, düşmanla savaştan daha az önemli değildir. Toplantıya katılacağım ve konuşacağım." 4 12 TEMMUZDA Yunan ordusunun stratejik yayılması anlaşılmıştı. Cephe Komutanlığı, ihtiyatındaki tümenleri Albay Fahrettin Altay komutasında 5. Grup olarak örgütledi. Bu yeni grubu hızla, 1. ve 3. Gruplar arasındaki kesime, Kütahya kuzeyine sürdü. 4. Gruba da demiryoluyla bir tümen yolladı.

12. Grubun Afyon kuzeyindeki tümeni ile süvari tugayı, plan gereğince bir gerideki hatta çekildiler.
Güney Tümenler Grubu da Afyon önündeki Mürettep Tümen'e çullanmıştı. Direnen tümeni çekilmeye zorladı ve karanlığın basmasına rağmen takip etti. Mürettep Tümen, Cephe emrine uyarak, Afyon doğusuna ve güneyine çekildi.

13 Temmuz sabaha karşı, 12. Yunan Tümeni'nden bir alay Afyon'a girdi.
HER SAAT biraz daha yaklaşan top ve makineli tüfek sesleri yüzünden gece Afyonluların gözüne uyku girmemiş, bazı Türk birliklerinin şehrin doğusuna doğru çekildiklerini görmek Türkleri kahretmişti. Başlarına gelecekleri üç ay önceki işgalden biliyorlardı.
Yunan alayının silah ve boru sesleriyle Afyon'a girmesi Rumları ayağa kaldırdı. İlahiler, marşlar ve şarkılar söyleyerek, Yunan bayraklarını sallayarak hükümet alanına doldular.

Coşku sarhoşu bir subay ilk gelen kafilenin önündeki Rumun taşıdığı bayrağı kapıp havaya kaldırdı:

" İşte bayrağımız üç ay sonra yine Afyon'da! Yakında Kütahya'da, Eskişehir'de, Ankara'da ve İstanbul'da da dalgalanacak!
Yaşasın büyük Yunanistan!
Yaşasın yeni Bizans İmparatorluğu!
Yaşasın Kralımız 12. Konstantin!.. "
Kalabalık çığlık çığlığa kendinden geçti.
DURUM 4. ve 12. Gruplar kesiminde kritikleşmişti. Çeşitli önlemler alındı. Ayrıca 3. Gruptan, Yarbay Nâzım'ın 4. Tümenini çok acele 4. Gruba yollaması istendi. Ama 3. Grup Komutanı Albay Arif, bu emri 12 saat bekletecek, üstelik tümenin üçüncü alayını da bir gün sonra yollayacaktır.

Bu sebepsiz savsaklama felakete yol açacaktır.
Yunanlılar kuzeyde oyalama savaşı yapıyordu. Asıl sonuç yeri Türk cephesinin güney kanadıydı.
Birinci ve İkinci Yunan Kolorduları kuzeye yöneldiler ve taarruza geçtiler. Taarruzları gece de sürdü.
Andreas'ın 12. Tümeni ile Süvari Tugayı da, Türk sol kanadının yanına taarruz etmek ve arkasına dolanmak için yönlerini kuzeye çevirmişlerdi.
Böylece ertesi gün bu kesimde, Yunanlılar, 180 top ve 40.000 kişi toplamış olacaktı. Türklerse bu kesime 113 top, parçalarca 30.000 asker yetiştirebilecekti.7 Savaş kesin safhaya girmişti.

14 TEMMUZ günü çok hızlı başladı. Subaylar takviye birliklerini, güney kesimine yetiştirmek için istasyonlarda çırpınıyorlardı. Bindirme ve indirme istasyonları mahşeri andırıyor, katarlar ardarda ve tıklım tıklım hareket ediyorlardı.
Türk ordusu zamanla yarış ediyordu.

Savaş, güneyde, 4. ve 12. Grup cephelerinde taarruz ve karşı taarruzlar halinde ve çok kanlı sürdü. Karşılıklı süngü hücumları yapılıyor, tepeler bir alınıp bir veriliyordu. Bir tepe, bir saat içinde on bir kez el değiştirdi.

Bugün 12. Grup, mevzilerini korumak için bütün ihtiyatlarını cepheye sürmek zorunda kalacak, iki alay komutanı şehit olacaktı.
Albay Arif Bey'in hareketini geciktirdiği 4. Tümen, iki alayıyla Çekürler istasyonuna ancak öğleden sonra gelebilmişti. Tümen yürüyüşe geçti. Daha da güneye kaydırılmış olan bir tümenin bıraktığı mevzilere yerleşip Yumruçal-Nasuhçal hattını savunacaktı. Yumru-çal ve Nasuhçal tepeleri, 1800 metre yüksekliğinde, bir tepeler zincirinin iki ucuydu.

Bırakılmış siperler, makineli tüfek yuvalan, top mevzileri, sığınaklar, yollar inceleniyor, birliklerin görevleri belirleniyor, toplar ve makineli tüfekler yerleştiriliyor, mesafe ayarları yapılıyor, keşif birlikleri çıkarılıyor, telefon ve telgraf hatları çekiliyordu. Tümen aç gelmişti. Akşam yemeği için kazanlar ateşe kondu.

Gece yarısı yaklaşırken, 4. Grup Komutanı Albay Kemalettin Sami Bey telefon etti:

"Nâzım Bey, yerleşebildiniz mi?"

"Yerleştik sayılır. 58. Alayım mevziye girdi. 40. Alayım da Yumruçal'da mevziye girecek. Ama bu alay tümenime yeni verildi. Eğitim düzeyi düşük. Komutanına da güvenemiyorum.9 Sabah erkenden o kesime gidip duruma bakacağım."
"Düşman iyice yakınınızda. Yarın senin mevzilerine taarruz edebilir. Göreyim seni Nâzım, düşmana adım attırma."
Yarbay Nâzım, "Keşke 3. Alayım da burada olsaydı.." dedi, "..ama merak etmeyin, tümenim gerekirse kendini feda etmeye hazırdır." "Allah yardımcınız olsun."
Nâzım Bey Emir Subayı Nimet'e sabahla ilgili gerekli emirleri verdi. Sonra karargâh emrinde tuttuğu Yüzbaşı Faruk'a, "Savaşmak istiyordun." dedi, "..işte beklediğin gün geldi. Yarın senin komutanlığında bir müfreze düzenleyip şu 40. Alay'ı takviye etmeni isteyeceğim. Sabah sen de bizimle gel. Çevreyi bir gör."
15 TEMMUZ Cuma sabahı gün doğarken Yarbay Nâzım, Kurmay Başkanı Binbaşı Şerafettin, Yüzbaşı Faruk, Emir Subayı Nimet, bazı karargâh subayları atlandılar, tümen süvari takımıyla birlikte Yumruçal kesimine hareket ettiler.

Orman yollarından geçerek Yumruçal mevzilerinin önüne geldiler. Az ilerde bir tepe vardı.
Tepede kimse yoktu. Oysa mevziin güvenliği için bu tepenin mutlaka tutulmuş olması gerekirdi. Alay komutanının bu zorunlu önlemi aldırmadığı, tembellik edip bugüne ertelediği anlaşılıyordu. Atlardan indiler. Süvari takımı geride beklemekteydi.
"Olacak iş değil. Düşman bu tepeyi ele geçirirse mevzi nasıl savunulur? Yarım gün daha erken gelebilseydik, bu eksikleri vaktinde görüp düzelttirebilirdik."

Uzaktan top sesleri geliyordu. Süvari takımı komutanına, "Takımınla hemen tepeyi tut.." diye emir verdi, "..düşman taarruza geçerse, alaydan birlik gelene kadar burayı ne pahasına olursa olsun savunacaksın. Şimdi alaya gidip o tembel..." Cümlesini tamamlayamadı.
Bir Yunan müfrezesi sabaha karşı bu kesime sızmış, gelenleri görünce yakındaki ağaçlığa sinmişti. Bir makineli tüfek birdenbire ölüm yağdırmaya başladı. Kuşlar korku içinde uçuştular.

Vurulan biçilmiş başak gibi düşüyordu. Her şey bir dakika içinde olup bitti.
Geride bekleyen süvari takımı öfke çığlıkları atarak ormana hücum etti. Nâzım Bey'in Emir Çavuşu Eyüp atıldı, komutanını kucağına alıp atına bindi, deli gibi sürdü. Yarbay Nâzım'ın kara gözlü beyaz atı da peşlerine takıldı. Genç komutan göğsünden ve elinden yaralanmıştı. Göğsünün sol yanındaki kan lekesi gittikçe büyüyordu. Eyüp Çavuş, bir yandan atı uçuruyor, bir yandan da, sesi şefkat ve ümitle titreyerek, "Ne olur dayan." diye yalvarıyordu, "..Allah aşkına dayan. Sakın ölme kumandanım. Ellerinden öperim ölme. Kurban olayım dayan." Ağaçların arasından sızan ışık oklarını biçerek, tepeleri rüzgâr gibi aşarak, peşinde beyaz at, tümen karargâhına geldi. Tümen doktoru ilk tedaviyi yaptı. Durumu ağırdı. Nâzım Bey'i Eskişehir hastanesine yetiştirmek için atlı bir cankurtaran arabasıyla Çekürler istasyonuna indirdiler.

Yarbay Nâzım'ın gözleri hafifçe aralandı. Eyüp Çavuş sevinç içinde, "Yaşıyor" dedi. Ama Nâzım Bey son anlarını yaşıyordu. Durmayan kan, göğsünü saran sargıya yayılmaktaydı. Fısıltıyla, "Tepeyi tuttular değil mi?" diye sordu. Bir subay, "Evet efendim.." dedi gözleri yaşararak, "..müsterih olun." "Arkadaşlar iyi mi?" "Hepsi iyi. Çok iyi."
Başında diz çökmüş olan Eyüp Çavuş'a baktı. Belki okşamak için sağ elini oynatmaya çalıştı, ancak kıpırdatabildi, canının son kırıntısını harcayarak, "Asıl siz dayanın çocuğum" diyebildi. Başı yavaşça sağına yaslandı ve öylece kaldı.

Eyüp Çavuş ciğerleri parçalanarak haykırdı:

"Hayıııırrr!"
Süvarilerin, hücuma kalkan Yunanlıların elinden mucize halinde kurtarıp kaçırabildikleri bazı ağır yaralı karargâh subayları da istasyona getirilmişti. Acele hazırlanan bir trenle Eskişehir'e sevk edildiler.
Nâzım'ın beyaz atı da trenin yanında koşmaya başladı. Arazi, trenin yanında koşmasını engelleyince, at bir süre trenden uzağa düşüyor, yol elverince yeniden Nâzım'ın bulunduğu vagonun yanında beliriyordu.

HABER Cephe karargâhını kedere boğdu. İsmet Paşa Kurmay Başkanına, "Bu kuşak.." dedi, "..vatanından başka sevgili bilmemiştir."

Gözlerini sildi:

"Ankara'ya bildirin."

M. Kemal Paşa, Çankaya'daki çalışma odasında, ertesi gün Kongrede yapacağı konuşmayı hazırlıyordu. Manevi çocuğu Abdurrahim de bir koltuğa yan oturmuş, resimli bir dergiye bakıyordu. On bir yaşındaydı. M. Kemal Paşa bu Vanlı, şirin, akıllı Kürt çocuğunu beş yıl önce, doğuda 16. Kolordu Komutanıyken görmüş, kimsesiz olduğunu anlayınca evlat edinmiş, İstanbul'a geldiğinde annesine emanet etmişti. Okul tatil olunca da bu yaz başında Ankara'ya, yanına aldırmıştı.104 Fikriye sessizce içeri girdi, bekledi. "Bir şey mi var Fikriye?"

Fikriye'nin yüzünden bütün kanı çekilmiş gibiydi:

"Evet Paşam, kötü bir haber var. Salih Bey üzülürsünüz diye söylemeye cesaret edemiyor."
"Nerde o?"
"Kapıda."
M. Kemal Paşa, "Salih, gel!" diye seslendi. Salih Bozok içeri girdi. Durdu.
"Ne var? Ne oldu?"
"Şimdi Fevzi Paşa telefon etti. 4. Tümen karargâh kadrosu felakete uğramış." "Ne demek o?"
"Kurmay Başkanı Binbaşı Şerafettin Bey yaralı olarak düşman eline esir düşmüş. Çoğu şehit olmuş efendim. Askerler ancak birkaç yaralı subayı kurtarabilmişler."

M. Kemal korkarak sordu:

"Nâzım?"

Salih ağlamaya başladı.
M. Kemal Paşa donup kaldı, sonra zorlukla, "Gel biraz yürüyelim" dedi, bahçeye çıktılar.

Büyük ağaçların altında yürüdüler.
Uzun bir sessizlikten sonra M. Kemal Paşa, "Yarınki Kongreye birkaç kadın öğretmen de katılacak." dedi, "..bunu duyan bazı milletvekilleri karşı çıktılar. Şu zavallı kafaya bak! Bu çağ dışı, dünyaya kapalı, alaturka, ilkel kafalar yüzünden bugün bu haldeyiz. Başka yolu yok, kendimizi yenilemek, ilerlemek, günümüz uygarlığına ayak uydurmak, onlarla eşit duruma gelmek, bunu sağlamak için de bu donmuş, durmuş, uyuşmuş kafaları değiştirmek zorundayız. Yoksa bugün kurtulsak bile, yarın yine ayak altında kalırız, kurbanlık koça döneriz, yem oluruz, yine rahat rahat sömürürler, bugün yaptıramadıklarını ilerde yine yaptırmaya çalışırlar, yine bir sürü işbirlikçi bulurlar. Uğrunda birçok çocuğumuz gibi Nâzım'ın da canını verdiği bu büyük mücadele, boşa gitmiş bir gayret olur."

Mustafa Kemal Paşa ve manevi oğlu Abdurrahim Fikriye Hanım

KOMUTANI ve komuta kurulu savaş dışı kalmış olan 4. Tümen sarsılıyordu. 40. Alay saat 11.00'de Yumruçal'ı boşalttı, dağınık bir şekilde geriye çekilmeye başladı. Taarruz eden Yunan tümeni 4. Grubun savunma mevzilerinin bu bölümünü eline geçirdi. Bir başka Yunan tümeni de Nasuhçal'a taarruza geçmişti. Ama 4. Tümen'in 58. Alayı, her türlü özveriyi göstererek, mevziini kararlılıkla savunmaktaydı.
4. Grup Komutanı Kemalettin Sami Bey, bu kesimdeki tehlikeli gelişmeyi durdurmak için elindeki son küçük birlikleri de takviye için yolladı. Yunan taarruzları büyük fedakârlıklarla kırıldı.

12. Grup da, ordu sol kanadım kuşatmaya çalışan Yunan birliklerine karşı biraz dağınıkça ama kanını esirgemeden direniyordu. Savaşın yaman koşulları içinde 4!. Grup ile 12. Grup arasında tehlikeli bir boşluk oluşmakta, Andreas'ın tümeni bu boşluğa sokulmaktaydı. Bütün cephede, Yumruçal'ın bir bölümü dışında, şimdilik esas savunma hatları ayaktaydı.

Yunan birliklerinin dağılımı ve hareketleri, amacı açıkça belli ediyordu:

Cepheyi yarıp Türk ordusunun arkasına düşerek bütün yolların toplandığı Eskişehir'e ulaşmak.
Bu durum, çekiliş yolu kesilecek olan Türk ordusunun sonu demekti.
Sağ kanattan bir tümen daha alındı. Tümen birkaç saatlik bir dinlenmeden sonra hızla Seyitgazi'ye yürüyecekti.
12. Grup çekildiği hattı kesin olarak savunacaktı.

GEC2 BOYUNCA özellikle 4. Grup cephesinde çatışmalar zaman zaman sürmüş, yer yer boğuşmaya dönmüştü.
Çok yoğun bir topçu ateşinden sonra, savaşçı sayısı ve ateş gücü üstün iki Yunan kolordusu 16 Temmuz sabahı şiddetle taarruza kalktılar. 4. Grubun güney kesimi cehenneme döndü. Prens Andreas'ın 12. Tümeni, 4. ve 12. Gruplar arasında oluşan boşluktan sızarak savunma hattının sol yanına yaklaştı, Kırmızı Tepe'yi ele geçirdi. Buradan Yumruçal-Nasuhçal mevzilerinin gerileri toplarla rahatça dövülebilirdi.
Saat 11.00'e doğru Nasuhçal'ın çevresindeki Türk cephesi dalgalanmaya başladı. NÂZIM BEY ile birlikte, ağır yaralı olan iki kurmay subay, Yüzbaşı Faruk, Emir Subayı Nimet ve Süvari Takımı Komutanı da, Eskişehir hastanesine getirilmişlerdi. Halide Edip'in Nâzım Bey'i o halde görmesini istemeyen başhekim, ancak bir saat sonra vedalaşmasına izin verdi.

Koridora yatırılmış yaralılar ırmağı içinden geçtiler. Koridorun sonuna doğru yürüdüler. Son kapının yanında, Nâzım'ı getirmiş birkaç bitik asker vardı. Çömelip sırtlarını duvara dayamış bekliyorlardı. Biri de Eyüp Çavuş'tu. Halide Edip'i tanırdı. Gözlerinden ip gibi yaş inerek ayağa kalkıp selam durdu. Başhekim odanın kapısını açtı, Halide Edip'e yol verdi. Oda loş ve serindi.

Nâzım Bey'i ayaklı bir sedyeye yatırmış, üzerine büyük bir Türk bayrağı sermişlerdi. Halide Edip yavaşça bayrağı kaldırdı. Şehit Nâzım Bey, kalpağı ve göğsü kapalı üniformasıyla yatıyor, elleri göğsünde, huzur içinde uyuyordu. Nâzım'ın elini 'kardeş kardeşe veda eder gibi okşadıktan sonra' bayrağı usulca örttü. Dışarı çıktılar.
Beyaz at, karşıdaki boş alanda, gözlerini ümitle hastaneye dikmiş, bekliyordu. Ne yem yiyor, ne kimseyi yanına yaklaştırıyordu.
Ameliyatı sona eren Yüzbaşı Faruk'u koğuşa taşıdılar. Yarı baygındı. Nesrin büyükçe bir ilaç kutusundan yaptığı bir yelpazeyi sallayarak onu serinletmeye çalışıyordu. Yunan uçakları, istasyonu bombalamaya başladılar. Biri alçalarak hastaneye bir bomba bıraktı. Bomba ıslık çalarak düştü, büyük bir gürültüyle avluda patladı. Koğuşun camları parçalanınca Nesrin korumak için Faruk'un üstüne kapandı. Hava kararırken uçaklar çekildiler.
Nâzım Bey'in cenazesi akşam treniyle Ankara'ya yolcu edilecek, güzel beyaz atı bir daha gören olmayacaktı.

ÖĞRETMENLER KONGRESİ öğretmen Okulunun salonunda toplanmıştı. Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver'in kısa açış konuşmasından sonra, M. Kemal Paşa kürsüye geldi. ön sırada milletvekilleri ve bakanlık yöneticileri oturuyorlardı. Bütün arka sıralar kalpaklı erkek öğretmenlerle doluydu. Üçüncü ve dördüncü sıranın sol yanında, sıkma başlı, on kadar kadın öğretmen yer almış, arkalarındaki, önlerindeki ve yanlarındaki koltuklar boş bır rakılmış, böylece kadınlarla erkekler birbirlerinden ayrılmıştı. Bu ilkel görünüm M. Kemal Paşa'yı rahatsız etti.

Bu yüzden konuşmaya durgun bir sesle başladı:

"Muhterem hanımlar, efendiler!
Bizi yaşatmamak isteyenlere karşı, yaşamak hakkımızı savunmak üzere toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, burada, Ankara'da açıldı. Bugün Ankara, milli Türkiye'nin milli eğitimini kuracak olan Öğretmenler Kongresi'ne de sahne olmakla iftihar duymaktadır. Derin bir idari ihmalin devlet varlığında açtığı yaraları sarmak için en büyük çalışmayı hiç şüphesiz eğitim için yapmamız gerekiyor.

Şimdi maddi ve manevi bütün güç kaynaklarımızı düşmanlara karşı kullanıyoruz. Ancak bu savaş günlerinde bile dikkat ve özenle işlenip çizilmiş bir milli eğitim programı yapmaya emek sarf etmeliyiz.

Milli eğitim programı derken, hurafelerden, yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün tesirlerden uzak, tarihi ve milli seciyemize uygun bir kültürü kastediyorum... " Salih Bozok salonun kapısının karşısındaki sıra başında oturuyordu. Kapı aralandı, boşlukta Yarbay Salih Omurtak göründü, 'dışarı gel' diye işaret etti. önemli bir şey olmalıydı.

Salih Bozok dışarı süzüldü:

"Hayrola?"
"4. Grup cephesi, Yumruçal-Nasuhçal arasında yarıldı. Düşman ordu içine sızıyor. Paşa hemen Genelkurmay'a gelse çok iyi olacak." "İçeri gel."
İçeri girip konuşmanın bitmesini beklediler.
"...Milletimizi yetiştirmek gibi kutsal bir görev yüklenmiş olan, gelecekteki kurtuluşumuzun yüce öncüleri, kadın ve erkek öğretmenlerimiz hakkındaki saygı duygularımı bir kere daha belirtmek istiyorum. Büyük tehlikeler önünde uyanan milletlerin ne kadar sebatkâr oldukları tarihten de bilinir. Silahıyla olduğu gibi kafasıyla da mücadele mecburiyetinde olan milletimizin, birincisinde.gösterdiği kud- reti, ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur. Her türlü güçlüğü göze alarak bu yolda sarsılmadan yürüyeceğinize inanıyorum. Göreviniz çok önemli ve hayatidir. Bunda muvaffak olmanızı Cenab-ı Hak'tan temenni ederim."
Herkes alkışlayarak ayağa kalktı.

Paşa kürsüden ayrılırken Salih Omurtak hızla yaklaştı, selam verdi, alkış şakırtıları içinde haberi fısıldadı. Milletvekilleri ve bakanlık ileri gelenleri M. Kemalin çevresinde toplanmaya başlamışlardı.
"Anladım ama önce yapmam gereken önemli bir iş var. Sonra birlikte gideriz." Aranarak, "Mazhar Müfit Bey?" diye seslendi.

Mazhar Müfit Bey yaklaştı:

"Buyrun efendim."

M. Kemal Paşa sesini herkesin duyacağı kadar yükseltti:

"Kongreye hanım öğretmenlerimizi çağırdığınız için sizi kutlarım. Ama hanımefendileri niye böyle ayrı oturttunuz? Sizin kendinize mi güveniniz yok, yoksa Türk hanımlarının faziletine mi? Bir daha böyle bir ilkellik görmeyeceğimi ümit ederim."

Cevap beklemeden yürüdü. Erkeklerden uzakta ve ayakta bekleyen kadın öğretmenleri başını eğerek selamladı. Kenara itilmiş kadın öğretmenlerin gözleri minnetle parlıyordu. Onlar da M. Kemal Pa-şa'yı saygı ve geleceğe güvenle selamladılar.
Zavalıların gelecekten beklediği şey, erkeklerle eşitlik gibi imkânsız şeyler değil, biraz saygıydı.
YUMRUÇAL-NASUHÇAL hattındaki birlikler, cephenin yarılması üzerine geri çekilmeye başlamıştı.
Yunan Birinci Kolordusu yarığı genişleterek, çekilen birliklerin yollarını kesmek üzere Türkmen Dağı'na ilerliyordu.
Cephe ve Grup komutanlıkları, birliklerini, savaşın dişleri arasından çekip biraz geride toplamak için gün boyu didindiler. İlk iş olarak Kütahya havaalanındaki uçaklar Eskişehir'e kaçırıldı. Cephe karargâhının savaş kademesi, cepheye yaklaşarak Eskişehir güneyindeki Karacahisar'a geldi.
İsmet Paşa, 12. Grup Komutanı Halit Bey'i, '4. Grubun sol yanında boşluk bırakarak orduyu tehlikeye soktuğu için' azarladı. 13.30'da verdiği emirle de bulunduğu hattı kesinlikle savunmasını emretti. Bu azar Halit Bey'i çok sarsacaktı. Birliklerini zaten sertlikle yönetiyordu. Sertliğini daha da artırdı. Birliklere kesin savunma yapılacağını bildiren emirler yağdırdı.

2. Süvari Tümeni Komutanına yolladığı emri şöyle bitirecekti:

"Tümeniniz bu görevi yapmadığı takdirde sizi şahsen sorumlu tutacağım ve her türlü örfi işlemi yapacağım." Bu, asker dilinde 'kurşuna dizdiririm' demekti.

Cephe Komutanlığı, gelen son bilgileri de değerlendirdi:

Yarma derinleşmişti. Ordu tehlikedeydi. Saat 21.30'da, bütün ordunun, düşmanla teması keserek, bir basamak geriye, Karacahisar-Seyitgazi hattına çekilmesini emretti. Ordu bu yeni hatta toplanıp toparlanarak savaşa devam edecekti. Kütahya bırakılıyordu.
Yunan ordusunun yararlanmaması için birlikler kesimlerindeki demiryollarını bozup köprüleri atarak çekilmeye başladılar.
Asker arasına karışmış paralı ya da gönüllü bozguncular, Padi-şah'tan izinsiz savaşmanın dine aykırı, milliyetçilerin dinsiz olduğunu fısıldaya fisıldaya, cahil erleri zehirleyip durmuşlardı. Bu etkinin çürüttüğü erler çekilişi fırsat bilerek, yavaş yavaş sıvışıp gecenin karanlığına karıştılar. Bunlara ordunun dağıldığını, savaşın bittiğini sanan zayıf ruhlular da katılacaktı.12a Cephe Komutanlığı, üç süvari tümenini, Albay Fahrettin Altay'ın komutası altında Süvari Grubu olarak örgütledi. Süvari Gru-bu'nun görevi, çekilen orduyu korumaktı. Bu grup geleceğin ünlü Süvari Kolordusu'nu oluşturacaktır.

ŞEHİT NÂZIM BEY, M. Kemal Paşa'nın, bakanların, milletvekillerinin, sivil ve asker bütün yöneticilerin ve Ankara halkının katıldığı büyük bir törenle sonsuzluğa yolcu edilmiş, Meclis, rütbesini albaylığa yükseltmişti. Bundan böyle Şehit Albay Nâzım diye anılacaktı. M. Kemal Paşa bir gün içinde zayıflamış gibiydi. Günün acısını, cepheden gelen olumsuz haberler daha da derinleştirmişti. Direksiyon binasında, Yarbay Salih Omurtak'ın verdiği son bilgileri dinliyor, durumu haritadan izliyordu. Salih Bey'in açıklaması bitince başını göğsüne eğerek içine çekildi. Bir ikmal trenine cephane, erzak ve sağlık malzemesi yükleyenlerin telaşlı sesleri duyulmaktaydı. M. Kemal kimbilir kaç olasılığı tarttıktan sonra başını kaldırdı, "Salih Bey.." dedi, "..şimdi tek amaç, orduyu dağılmadan elde tutmak olmalı. Bunu sağlamak için daha geriye, hatta çok geriye bile çekebiliriz. Ama böyle ağır bir kararın sorumluluğunu tek başına İsmet Paşa'ya yüklemek doğru olmaz."

Durdu, "İsmet Paşa'ya bir telgraf göndermek istiyorum, yazar mısınız?" dedi, bir an düşünüp telgrafı yazdırdı:

"Hareket etmek üzere olan bir trenden yararlanarak sizinle gelip görüşmek istiyorum. Sıkıntı verir miyim? Cevabınızı bekliyorum."
BATI CEPHESİ karargâhının savaş kademesi Karacahisar'a yerleşmeye çalışıyordu. Bu unutulmuş, sessiz köy birdenbire çadırlar, atlar, arabalar, kamyonlar, koşuşan ve bağıran insanlarla dolmuştu. Osmanlı hanedanının atası Osman Bey'in 600 yıl önce beyliğini ilan ettiği tarihi yerdi burası. Karacahisar'da doğan o küçücük beylik üç kıtaya yayılarak görkemli bir imparatorluk olmuştu. Ama değişen ve gelişen hayata ayak uyduramadığı, kendini yenileyemediği, aydınlanmayı yaşayamadığı için giderek koflaşmış, büzülmüş, sonunda da bitmişti. Son Türkler, bu yıkıntıdan yeni bir devlet çıkarmak için çırpınmaktaydılar. Bu çırpınış bugün bir dönüm noktasına gelip dayanmıştı. Yeni bir devlet kurmak ülküsü ya burada sönecek, ya da yeniden canlanıp sürecekti.

Komuta kuruluna gelen ilk bilgilere göre kuzeydeki İzzettin Çalışlar'ın 1. Grubu, düzenini koruyarak çekiliyordu. Süvari Grubu örtme görevini yapıyor, 3. Grup da az-çok düzenle çekiliyordu. Ama cephesi beklenmedik zamanda ve yerden yarıldığı için 4. Grup tümenlerinin çekilişinin düzensiz, hatta karmakarışık olduğu anlaşılmaktaydı. Beş tümenli bu Gruptan dünden beri hiç haber yoktu.

Kurmayların hepsi mutsuz, çoğu karamsardı. Binbaşı Kemal, "Cepheyi yaran düşman 4. Grubun gerisine, Türkmen Dağı'na akıyor.. " diye inledi, "..Grup düşman içinde kaldı." Grup belki de dağılmıştı.
Binbaşı Cemil Taner, "Sabah erkenden bir hava keşfi yaptırarak durumu anlarız" dedi.

Naci Tınaz umutsuzca başını salladı:

"Anlayamayız. Uçaklar Eskişehir'e gelebildi ama bakım yapacak ustalar ve malzemeler daha yolda."

Çekilen birliklerin ağırlıklarını taşıyan at ve öküz arabaları yolları tıkamıştı. Ancak bir gün sonra gelebileceklerdi.
Emir subayı, İsmet Paşa'nın önüne şifresi çözülmüş bir telgraf notu bıraktı.

Okur okumaz yüzü rahatladı:

"Çok iyi.." dedi, "..teşriflerine cidden müteşekkir olacağımı hemen bildir." Kurmaylar meraklanmışlardı.

Açıkladı:

"M. Kemal Paşa sabah Eskişehir'de olacak. Böyle güzel bir sürprize galiba hepimizin ihtiyacı vardı. Haydi şimdi yarın için alınacak önlemleri konusalım."
YUNAN ORDU KARARGÂHI, ilerleyen orduyu izleyerek, Afyon kuzeyindeki Belcemeşe
istasyonuna gelmişti. Komuta kurulu, karargâh vagonunda, harita başındaydı. Yunan birliklerini küçük haçlar, Türk birliklerini küçük yıldızlar temsil ediyordu. Haçlar çoğalmış ve doğuya doğru yayılmıştı.

Herkes haklı olarak neşeliydi.
Cephesi yarılan Türk ordusu çekilmeye çalışıyordu.
Güneydeki birlikleri hızlandırmaya karar verdiler. Böylece Seyitgazi ve sonra da Eskişehir doğudan kuşatılarak, Türk ordusu çember içine alınabilecekti.
General Stratigos heyecanlanarak, "Emir verin.. " diye bağırdı, "..hemen harekete geçsinler! Hemen! Hemen! Bu müthiş fırsatı kaçırmayalım. Düşman çekilirse, havaya kılıç sallamış oluruz."

Sariyanis'in yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı:

"Elimizden kaçamayacaklar."

17 TEMMUZ 1921 günü sabah beşte Eskişehir'e gelen M. Kemal Paşa'yı İsmet Paşa karşıladı. Otomobille Karacahisar'a hareket ettiler. Bu saatte son Türk birliği de azap içinde Kütahya'yı terk etmekteydi.
"Hızır gibi yetiştin. Cephe yarılınca, hepimiz çok sarsıldık." "Üzülme. Bir gün Meclis'te de söyledimdi, yarılmayacak cephe yoktur."

M. Kemal Paşa'nın elini tuttu:

"Sağ ol."

Gelen son bilgileri açıkladı. Şoförün ve emir subayının yanında daha fazla konuşmadılar. Kurmaylar ve karargâh subayları, paşaları dört gözle bekliyorlardı. Uykusuz ve huzursuzdular.

M. Kemal Paşa hepsinin elini sıktı, hatırlarını sordu, kısa bir konuşma yaptı:

"Kütahya çarpışmasını kaybettik. Çünkü düşman bütün kaynaklarını seferber etmişti. Şu anda insan, silah ve araç bakımından bizden çok üstün. Ama beyler, Yunanistan'ın toplayabileceği azami kuvvet, sarf edebileceği azami gayret, işte bundan ibaret. Hepsi bu! Şu halde bu kuvveti ve bu gayreti boşa çıkarırsak, iş değişir. O andan itibaren de zaman bizim lehimize işlemeye başlar. İçiniz rahat olsun, bu gayreti boşa çıkarırız."
Sakinliği ve olayı ele alışı, subayları yatıştırmıştı. M. Kemal Paşa, odadan son çıkan Tevfik Bıyıklıoğlu'nun omzuna dokundu, yavaş sesle, "Kendini bırakma, tıraş ol Tevfik!" dedi.

Üç gündür tıraş olmayan Binbaşı Tevfik utandı:

"Başüstüne efendim."
M. Kemal ve İsmet Paşa harita serili portatif masanın başına geçip oturdular.

M. Kemal Paşa son durumun işlendiği haritayı inceledikten sonra sordu:

"Durum tatsız. Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?"

"Düşman, savaşı bizim için hezimete çevirmek üzere her taraftan bastırıyor. Bizim için en tehlikeli olasılık, düşmanın güney kolunun, sol kanadımızı yenerek ya da açığından dolaşarak, ordumuzun gerisine geçmesi. Bunu önlemek için 12. Gruba ne pahasına olursa olsun direnmesi emrini verdim. Süvari Grubu'nu da sol kanadımıza yolluyorum. Yine durduramazsak, yapılacak en doğru iş, tabii, orduyu hırpalatmadan basamak basamak geriye çekmek olacak.. "

Duraksadı:

"..Ama savaşmadan şehir ve toprak bırakmanın, askeri bir zorunluk olduğunu halka nasıl anlatırız?"

"O benim sorunum. Sen tereddüt etmeden, askerliğin gereği neyse onu yap."
"Bazı hazırlıklarım var. Uygun görürsen, önce onları denemek istiyorum. Eğer sonuç alamazsam çekilirim."
"Çekilmeye karar verince düşmanla arayı iyice açmalısın. Orduyu yeniden toparlamak için zaman kazanalım.. "
M. Kemal elini haritanın üzerinde dolaştırdı.

Anadolu'yu okşuyor gibiydi:

"..Bence Sakarya nehrinin gerisine kadar çekil."

İsmet Paşa içi burkularak baktı:

"Bu kadar geniş çekilme seni Meclis'te çok zor durumda bırakmaz mı?" "Zararı yok. Gö ğüs gererim. Yeter ki ordu elde kalsın."
Bakışları buluştu. Anlaştılar. İsmet Paşa M. Kemal'e dayanarak askerliğin gereğini yerine getirecek, M. Kemal Paşa da İsmet Paşa'ya güvenerek Meclis'in ve kamuoyunun tepkisini göğüsleyecekti.
Karargâhın havası değişmiş, karamsarlığın yerini ümit ve azim almıştı.

Öğle üzeri 4. Grubun düşman içinden sıyrılarak Avdan Köyü'ne ulaştığı haberi gelince, İsmet Paşa kaç gündür ilk kez güldü:

"Nihayet iyi bir haber!"

4. GRUP KOMUTANI Kemalettin Sami Bey ve Kurmay Başkanı, bir kütüğün üzerine çökmüş dinleniyorlardı. Az ilerdeki yoldan, karışık bir halde, ağır makineli tüfek yüklü katırlar, bitkin, ayağı vuruk, kimi yaralı askerler, erzak ve cephane arabaları, dik durmaya çalışan subaylar geçiyordu. Zorlukla ölüm çemberinden çıkmışlardı.
Kemalettin Sami Bey, "İsmet Paşa kurtulduğumuzu duyunca sevinecektir" dedi.

Kurmay Başkanı yüzünü buruşturdu:

"Ama binlerce askerin silahıyla birlikte kaçtığını öğrenince de sevinci kursağında kalacaktır."

Kemalettin Sami Bey, elinin tersiyle terini sildi:

"Bu acı olayın sebeplerini tekrar tekrar konuşmalıyız. Gençleri çok iyi eğitmek gerekiyor. İstanbul hükümeti de emperyalistler de karşılarında bilinçli bir millet görmek istemiyor, millileşmeyi sulandırmak için hemen faaliyete geçiyor namussuzlar. Neyse. Şimdi yemek işini halletmeye bakalım. Asker iki günden beri aç."
Yoğun savaş yüzünden evvelsi akşam askere yemek ve ekmek verilememiş, asker torbasındaki birkaç peksimetle açlığını bastırmıştı. Sonra da yollara dökülüp gerektikçe çarpışarak, dağılıp buluşarak, esir vermeden geri çekilmişlerdi.

Elini alnına vurdu:

"Yahu biz de açız!"

GENERAL PAPULAS, Türk ordusunun tamamını kuşatıp çember içine almak için tümenlerini son takatlerine kadar zorluyor, tümenler de ellerinden gelen gayreti gösteriyorlardı. Türk ordusu imha edilmeden geri çekilirse, savaş çok uzayabilirdi.

Türk Komutanlığı, orduyu ilk aşamada Karacahisar-Seyitgazi hattına çekip bu gayretleri boşa çıkarmıştı. Şimdi ordunun bu hatta direnmesi, yeni gayretleri de boşa çıkarması gerekiyordu.
Ordunun güvenliği özellikle sol kanadı oluşturan 12. Grubun direncine bağlıydı.
M. Kemal Paşa sabah Karacahisar'dan Halit Bey'e bir telgraf göndererek, 'cepheye geldiğini, sevgiyle gözlerinden öptüğünü' bildirmişti. Yürekten bağlı olduğu M. Kemal Paşa'nın bu kısacık telgrafı, Albay Halit Bey'in kararlılığını iyice pekiştirip heyecanını katladı. İleri hatlara gitti, subayları ve askerleri ölesiye savunmaya hazırladı. Ne yorgunluk tanıyordu, ne uykusuzluk.

Diyordu ki:

"12. Grup, ordunun esenliğini sağlamak, vatana borçlu olduğu hizmeti yapmak için düşman hücumunu ne olursa olsun kırmak... siperini kaptıran kıta, her ne pahasına olursa olsun geri almak zorundadır."

12. Grubun bir birliği, bu bilenmişlikle, Prens Andreas'ın 12. Tümenini Başören Geçidi'ni geçerken yakaladı. Tümen, öncüsü savaşmak için yayılınca, geçitte sıkışıp kalacak, bütün gece Türk ateşi yiyecekti.

İNGİLTERE'nin Atina Elçisi Lord Granville, gece Dışişleri Bakanlığı'na günün son raporunu yazdı:

"..Afyon'dan sonra Kütahya'nın da bugün zaptedildiği haberi Atina'ya akşam geç saatlerde ulaştı ve Medis'te Başbakan tarafından açıklandı. Papulas Eskişehir'e yürüdüklerini bildirmiş. Elli bin kadar esir alındığı hakkında hikâyeler anlatılıyor. Kiliselerin çanları çalıyor, halk silah atarak sokaklarda dolaşıyor. Yarın 101 pare top atışı yapılarak zafer resmen kutlanacak ve katedralde şükran ayini yapılacak" Haber Lord Graville'i de bir Yunanlı kadar sevindirmişti.
M. KEMAL PAŞA Karacahisar'da geceledi. Onun ve İsmet Paşa'nın cephenin bu kadar yakınında olduğunu bilmek yaralı ordunun moralini yükseltmiş, sarp arazi de Yunanlıların hızını kesmişti.
18 Temmuz sabaha karşı saat 03.00'te, 12. Gruba bağlı birlikler, Seyitgazi'nin kuzeybatısında, Üçsaray yakınında konmaya geçmiş dolgun bir Yunan alayını yakaladılar ve duman ettiler. Kaçan askerlerini alay sancağını açarak durdurmaya çalışan komutanın çabası işe yaramadı, alay dağıldı. Alayı korumak isteyen Yunan süvari tugayı da tutunamadı, o da kayıp vererek geri çekildi.

Ama bu sınırlı başarılar durumu kurtarmaya yetmiyordu. Genel bir başarı kazanmaya imkân kalmamıştı. Çünkü kaçaklar durmadan artmakta, ordu erimekteydi. Kimileri işgal altında kalan köylerine kaçıyor, kimileri dağlara dağılıyordu. Bazı azgın kaçak grupları ise, cepheye yollanan küçük takviye birliklerini geri çeviriyor, komutanları "Niye din kardeşlerimizi kırdırıyorsunuz?' diye tehdit ediyor, silah zoruyla erleri serbest bıraktırıyorlardı. Bir kısmı da çapulculuğa soyunmuştu; köyleri ve ikmal kollarını yağmalamaktaydılar.

Yunan tümenlerinin batıdan Eskişehir'e yaklaşması üzerine İsmet Paşa resmi dairelerin Eskişehir'den ayrılıp Mihalıççık'a taşınmasını emretti. Subay aileleri Mihalıççık ve Sivrihisar'a, hastane, uçak bölüğü ve silah tamirhanesi Ankara'ya çekilecekti. Son tren de geçtikten sonra Eskişehir doğusundaki demiryolu köprüsü uçurulacak, demiryolu da geri çekildikçe bozulacaktı.
ESKİŞEHİR'de panik başladı.

Başhekim Şemsettin Bey, doktor, hemşire ve hastabakıcıları acele topladı. Hiç dinlenmeden çalışmışlardı. Ayakta zor duruyorlardı. Başhekim, "Haber kötü.." dedi, "..Eskişehir boşaltılıyor. Ankara'ya gidiyoruz. Kımıldatılmayacak kadar ağır olanları yazık ki burada bırakacağız. Geri kalanlar istasyona taşınacak."

Genç bir doktor öne çıktı:

"Efendim, yola çıkamayacak ağır yaralılarımızla birlikte ben de burada kalmak istiyorum.
Hiçbirini düşmanın şefkatine bırakamayız."

Başhekimin gözleri yaşardı:

"Sağ ol kardeşim."

Güçlükle kendini toparladı:

"Gecikiyoruz. Hazırlığa başlayalım."

Eskişehir Havaalanı Komutanı da herkesi toplayıp şu emri vermişti:

"Uçaklar, bütün malzeme ve herkes Polatlı'ya gidecek! Haydi beyler, işbaşına!"

Polatlı'da yedek bir havaalanı vardı.
Silah tamirhanesine gelen bir binbaşı da perişan bir yüzle, subaylara ve ustalara, "Savaş talihi böyle tecelli etti.." dedi, "..tamirhane Ankara'ya taşınacak. Her şeyi toplayın. Geride bir tek vida bile bırakılmayacak."
"Ne zaman toplanmaya başlayalım?"
"Hemen! Şimdi! Derhal!"

Silah tamirhanesi adı verilen ve tophane, silahhane, dökümhane, demirhane gibi bölümleri bulunan bu kuruluşta imalat-ı harbiye subay ve ustalarıyla onların yetiştirdikleri işçiler çalışıyordu. 1920'den başlayarak Anadolu'ya geçmişlerdi. Kamaları alınmış toplara, çelik vagon dingillerinden kama yaparak, tüfekleri onararak, eksik parçalarını bulup buluşturup tamamlayarak orduyu ferahlatmışlardı. Mızıldanmadan çare bulur, yokluğa yenilmez, iş bitirmeye bayılırlardı. Makineleri, aletleri, kullanılabilir her şeyi toplamaya başladılar.

Büyük demiryolu atölyesi de toplanıyordu. Onarım için atölyede bulunan arızalı lotomotif ve vagonlar tahrip edilecekti.
Şehrin terk edileceğini öğrenir öğrenmez, halk da göç hazırlığına koyuldu. Düşmanın kıyıcılığını duymuşlardı. Çok geçmeden çoluk çocuk yayalar, köpekler, eşya yüklü eşekler, atlar, at ve öküz arabaları, Ankara yoluna düştüler. Arabası olmayanların ellerinde, kollarında sepetler, torbalar, omuzlarında heybeler, bazılarının sırtlarında denkler vardı. Bir kız çocuğu geride bırakmaya kıyamadığı kuşunu da almıştı yanına. Saka kuşu, küçük kafesinin içinde zıplıyor, sevinç içinde şakıyordu.
Göç kafileleri, gözyaşı gibi ağır ağır akarak, birbiri ardınca uzaklaştılar.

ARKASINA havaalanının, uçak bölüğünün, hastanelerin ve tamirhanelerin araç ve gereçleriyle dolu yük vagonları eklenmiş iki lokomotifti katar istim üstündeydi. Gece serinliği basmıştı. İsli gaz lambalarından perona hüzün dökülüyordu.
Hemşire ve hastabakıcıların gözetiminde, ağır yaralılar taşınmaktaydı. Zorlukla yürüyen bir yaralıya Nesrin yardımcı oldu. Son yaralı da bindirilince, doktorlar da binmek için trene yürüdüler. Halide Edip Hanım istasyon binasının önünde duran M. Kemal Paşaya baktı. Yenilginin bütün acısı sanki onda toplanmıştı. Yüzü sapsarıydı.

Yanında Hâkimiyet-i Milliye gazetesine savaş izlenimlerini yazmak için cepheye gelmiş olan Ruşen Eşref Ünaydın ile Salih Omurtak ve Salih Bozok vardı. Şehri en son terk edecek olan istihkâm subaylarıyla konuşuyordu:

"..Üzülmeyin çocuklar. Ordu yaşıyor. Önemli olan bu. Demiryollarını onarılamayacak gibi tahrip etmeyin. Sonra uğraşmayalım. Çünkü nasıl olsa düşmanı mahvedip bu yoldan geri geleceğiz."
Son cümleyi o kadar inançla söylemişti ki ezgin subayların duruşları bile değişti.

Uzun katar, gece yarısı hareket etti. İstihkâmcılar son trene selam durdular.
Bu sırada sol kanatta Seyitgazi bat ısında ise kanlı boğuşmalar sürüyor, kuşatılmayı önlemek için 12. Grup ölesiye direniyordu. Süvari Grubu da bu kanada yetişip savaş düzenine girmişti.

Kaynakça
Kitap: Şu Çılgın Türkler
Yazar: Turgut Özakman
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 10 Temmuz-24 Temmuz 1921 Tarihi Arasında Kurtuluş Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:42

ESKİŞEHİR'in boşaltıldığı çabucak Ankara'da duyulacak, milletvekilleri sabah, öfke ve kaygı içinde Meclis'e koşacaklardı. Asker kökenli milletvekilleri çekilmenin de bir savaş türü olduğunu açıklamaya çalışıyorlardı ama kimse dinleyecek halde değildi. O kadar güvendikleri ordu bir bir şehirleri düşmana bırakarak çekilmekteydi. Her kafadan bir ses çıkıyordu.

İttihatçı Hafız Mehmet'in sesi gürültüyü bastırdı:

"İşte apaçık söylüyorum. Enver Paşa gelip de ordunun başına geçmedikçe kurtulamayız!"

Bursa Milletvekili Muhittin Baha Pars'ın tepesi attı:

"Bırak Allah aşkına. Enver'in maceracı ve tecrübesiz bir asker olduğunu sen de bilirsin ama İttihatçılık gayretiyle böyle konuşuyorsun. Yenilince kaçtı. Meclisi açtık, orduyu yeniden kurduk. Şimdi hazıra konmak için mi gelecek?"

Hafız Mehmet dilini tutamadı:

"Ordu yeniliyor be. Enver Paşa dost bir kuvvetle geri dönse, durumu düzeltse, kötü mü olur?" Enver Paşa'nın toplama bir Bolşevik kuvvetle Anadolu'ya girmek istediği hakkında bir söylenti vardı ama karanlık günlere özgü söylenti furyası içinde kimse önemsememişti. Bunu Enverci bir İttihatçının ağzından duymak pek çoğunu ürküttü. Ahmet Muhtar Mollaoğlu, "Bana bak.." dedi, "aklınızı başınıza toplayın. Taşıma kanla istiklal savaşı verilmez. Sonra kan yardımının faturasını insanın gözüne dayarlar."

Süreyya Yiğit, Hafız Mehmet'in koluna yapıştı:

"Iraklılar ve Suriyeliler İngilizlerle Fransızları kurtarıcı olarak karşılamışlardı. Şimdi bu kurtarıcılardan kurtulmak için çırpınıyorlar.

Bunu sakın unutma!" Ankara Milletvekili Atıf Taşpınar Hoca araya girdi:

"Beyler! Ankara göçmen ve yaralı dolu. Zavallı Eskişehirliler de buraya gelecektir. O kadar kişiyi nereye yerleştireceğiz? Kavga edeceğimize bunları konuşalım."

ENVER PAŞA Dr. Nâzım'ı çağırttı.
Sovyet yönetimi, Enver Paşa'ya seçkin misafirlerin ağırlandığı, eski Başvekillerden Prens Gorçakov'un sarayının bir dairesini ayırmıştı. Dairenin bir odasında da yurtdışına kaçmış önde gelen İttihatçılardan Dr. Nâzım kalıyordu. Dr. Nâzım mükellef salona girince, "Doktor gel.." dedi, "..otur. önemli bir haberim var.."
Dr. Nâzım oturdu.

Enver Paşa'nın yüzünde üzüntü ve ümit karışımı bir gerginlik vardı:

"Dışişleri Komiserliğinde telsiz-telgraf haberlerini gösterdiler. Yunan ordusu Eskişehir'e de girmiş."

Dr. Nâzım heyecanlandı:

"Şu halde Ankara'nın sonu geldi."
"Evet."
"Öyleyse bize de yol göründü."
"Evet."
"Ruslar emrinize kuvvet vermeyi kabul ettiler mi?"
"Bolşevik Müslümanlardan kurulu bir kuvvet için dayatıyorum. Daha bir sonuca varamadık."

Dr. Nâzım ayağa kalktı, iktidar tutkusu tınlayan bir sesle, "Olmaz Paşam.." dedi, "..görüşmeleri bir an önce sonuçlandırmak gerek. Hemen harekete geçemezsek, fırsatı kaçırabiliriz. Görüşme uzaya-caksa, Anadolu'daki arkadaşlarımızla yetinelim, kuvvet istemekten vazgeçelim. İktidar kadın gibidir, bekletmeye gelmez."

İNGİLTERE için bu sıralarda iki şehir çok önemliydi:

Ankara ve Moskova. İngiliz Haberalma Servisi, Ankara'da örgütlenmeyi henüz başaramamıştı. Sürekli ve doğru bilgi edinilemiyordu. Türk dostu bir Hindistanlı kimliği ile M. Kemal Paşa'yı öldürmesi için yollanan Mustafa Sagir'in İngiliz ajanı olduğu Ankara'da çok çabuk anlaşılmış ve yargılanarak 24 Mayısta idam edilmişti. Bu sebeple Ankara'da çok dikkatli olarak örgütlenmeye çalışıyordu. Kurulması için çalışılan merkeze 'Black Jumbo' kod adı verilmişti. Hazırlıklar sürüyordu.
Moskova'da ise çok iyi örgütlenmişti. Sürekli bilgi akıyordu oradan. Edinilen bilgiye göre, Moskova, Enver Paşa'yla birlikte Anadolu'ya sevk etmek üzere 130.000 kişilik bir kuvvet toplamaktaydı. Enver Paşa'yı, Bolşevikliği benimsemeyen M. Kemal'e karşı bugüne kadar bir koz olarak elinde tutan Moskova, yenilgi üzerine, bu kozu ileri sürmeye karar vermiş görünüyordu. Rattigan'a Moskova'dan alınan bu raporu özetlemeyi bitiren General Harington, "M. Kemal iki ateş arasında.." dedi, "..batıdan Yunan ordusu yürüyor, doğuda Sovyet birlikleri yürümeye hazırlanıyor."

Rattigan huzursuzca kımıldadı:


"M. Kemal sorunu bitecek, bu sefer de Enver sorunu başlayacak. Sovyet birlikleri Ankara'ya kaç günde ulaşabilirler?"
"Kurmaylarımın hesabına göre 68 günde."

Rattigan'ın içi rahatladı:

"Yunanlılar onlardan çok önce Ankara'ya varırlar."

Harington, "Evet.." dedi, "..kanımca Türk ordusu artık direnemez."
"Desenize Türk sorunu bitiyor."
YUNAN 10. Tümeni Eskişehir'i işgal ettikten sonra şehrin doğusuna güvenlik birlikleri sürerek durmuş, Türk ordusu Eskişehir do-ğusu-Seyitgazi hattına çekilmişti. İsmet Paşa, Yunan ordusundaki bu durgunluktan yararlanarak, son bir hamle ile Eskişehir ve çevresindeki Yunan birliklerine karşı, toplayabildiği 9 tümenle taarruz etmeye karar verdi. 21 Temmuz sabahı Eskişehir savaşı başladı.

1. Grubun Eskişehir'in kuzeyinden yapmış olduğu taarruz, böyle bir hareket beklemeyen Yunanlılarda telaş uyandırdı. 3. Grup karşısındaki Yunan birliklerinde Je kaçma, dağılma belirtileri gözleniyordu. Beklenmedik taarruz Yunan komuta kurulunu panikletti. Türk taarruzunun başarıya ulaşması ve Eskişehir'in elden çıkması Yunan ordusunun güvenliğini alt üst edebilirdi. Komutanlık ne yapacağını şaşırmıştı.26a Ama tehlikeyi kavrayan birlikler, Ordu Komutanlığından emir almadan, direnişe geçtiler, iyi direndiler.

Türk cephesinin merkezindeki zayıf bir tümenin bir karşı taarruz önünde gerilemesi cephe hattını dalgalandırdı, kanatları açık kalan komşu birlikler aynı hizaya gelmek için geri çekilmek zorunda kaldılar.

Türk taarruzu yavaşladı, sonra da durakladı.
İSMET PAŞA, kırık bir sesle, "Taarruz çok ümit verici başlamıştı, iyi gelişiyordu" diye söylendi. Yarbay Naci, "Haklısınız paşam.." dedi, "..ama geliştirmeye artık asker ve silah sayımız yetmiyor. Silahıyla birlikte kaçanların sayısı, yirmi bini geçmiş durumda."
"Ne diyorsun?"

Bu, ordunun üçte biriydi. Kaçaklar daha da artacak gibi görünüyordu. Ordu Yunanlılara değil, asker deyimiyle 'General Kaçkaç'a yenilmekteydi.
"Büyük savaşlar görmüş eski askerlerimizi silah altına alabilseydik, iyi olacaktı. Yazık ki hükümet çekingenlik gösterip bu teklifimizi çok geç kabul etti. Çağrıyı duyuramadan savaş başladı. Orduya katılamadılar. Tecrübeleriyle genç askerlere çok yararlı olacaklardır." "Umarım hepsi katılır efendim. Tam da harman zamanı ama.."

"Katılırlar. Çünkü bu çağrıyı alan gerçek asker bıçağın ordunun kemiğine dayandığını anlar." TÜRK ORDUSU bir basamak daha geri çekilmeyi başarırsa, Yunan ordusu havaya kılıç sallamış olacaktı. Bunun farkında olan Yunan Komutanlığı, sağ kanadındaki birlikleri, Türk cephesini Seyitgazi doğrultusunda yararak ordunun çekiliş yolunu kesmek için olanca güçleriyle saldırtmaktaydı.

Albay Halit, gözleri delice parlayarak, küçük odada dolaşa dolaşa, Kurmay Başkanı Binbaşı Ziya Ekinciye emrini yazdırıyordu:

"Yaz! Bulunduğumuz mevzileri re pahasına olursa olsun savunacağız. Her rütbedeki komutandan, I kliğine hâkim olmasını istiyorum. Korkaklık gösterenleri affetmeyecek ve idam edeceksiniz. Yaz! Emrimi yerine getirmeyenlere karşı, ben de, makamı ve rütbesi ne olursa olsun silahımı kullanmak zorundayım."

Binbaşı Ziyanın duraksadığını görünce parladı:

"Ne diyorsam yaz! Vatan elden giderken, merhamet ihanettir. Emri hemen tümenlere ilet. Ben ileri mevzilere gidiyorum."

Binbaşı Ziya komutanı tanımıştı:


Ateş hattına kadar sokularak askerin savaş direncini artırmaya çalışacak, biri korkup da geri çekilirse vuracaktı.

GECE Genelkurmay'da M. Kemal ve Fevzi Paşa ile birlikte Dr. Adnan, Y. Kadri, Urfa Milletvekili Ali Saip Ursavaş ve Salih Bozok, cepheden gelecek haberi bekliyorlardı. Yan odada Halide Hanım İngiliz gazetelerinde çıkan ilginç haber ve yazıları çevirmekteydi. İşini bitirince, o da katıldı.
Genişçe odanın havası sigara dumanı ve gerginlik doluydu. Zaman geçmek bilmiyordu. Kapı vuruldu ve sessizce aralandı. Salih Bozok şifre subayının uzattığı telgrafı kapıp koşar adım M. Kemal Paşa'ya verdi.

Paşa telgrafa göz attı, sonra Fevzi Paşa'nın önüne kaydırdı:

"Eskişehir savaşını kazanamadık. İsmet Paşa Sakarya'nın doğusuna çekilmek için izin istiyor." Yüzler soldu.
Dr. Adnan, "Bunu duyan Meclis ayaklanacaktır" dedi.
Ali Saip Bey, "Başta Enverciler" diye ekledi.

Ötekiler de tabloyu tamamladılar:

"Tavizciler... "
"Düzenli ordu karşıtları..."
"Saltanatçılar..."
"Tutucular... "

Dr. Adnan noktayı koydu:

"Muhalif, muvafık, herkes. Kıyamet kopacak."

Neler olabileceğini hayal eden Ali Saip Bey kaygıyla doğruldu:

"Paşam, bana öyle geliyor ki bu zor dönemi bu Meclis'le atlatamayız."
M. Kemal Paşa, "Yanılıyorsun.." dedi, "..bence bu zor dönemi ancak bu Meclis'le, onun sayesinde atlatabiliriz. Öfkesine, isyanına, her tepkisine katlanacağız." Çünkü bu Meclis kavgacıydı, sabırsızdı, gevezeydi, genel olarak tutucuydu ama hiç kuşku yok, yurtsever bir Meclis'ti.
TÜRK ORDUSUNUN savaşı bütünüyle keserek geri çekilmeye başladığı haberleri, Kütahya'ya gelmiş olan Yunan Ordu Karargâhına gece yarısından sonra ulaştı. Türk sol kanadındaki birlikler son günü de öylesine şiddetle direnmişlerdi ki, Yunan ordusu Türk birliklerinin çekiliş yolunu kesmeyi başaramamıştı. Türk ordusu bir tek birlik bile
kaptırmadan, bütün geri teşkilleri, erzak ambarları, cephanelikleri, seyyar hastaneleri ile bir basamak daha geri çekilerek yine tehlikeden sıyrılmıştı. Yunanlıların da soluğu kesilmiş, ikmal işleri aksamaya başlamıştı. Türkleri takip etmek ihtiyatlı Papulas'ı ürküttü. Savaş durdu.
Yunan Büyük Taarruzunun 12 gün süren birinci evresi, kesin bir sonuç vermeden sona ermiş, Yunan ordusu havaya kılıç sallamıştı.

Ama kesin zafer bekleyen hükümeti ve Yunan kamuoyunu doyurmak gerekti. General Papulas, öğleden sonra bir basın toplantısı yaptı. Salona çok sayıdaki muhabirlerin alkışları arasında girdi. Sağına General Stratigos'u, soluna Kurmay Başkanı Albay Pallis'i alarak oturdu. Arkalarında ordu karargâhının önde gelen kurmayları yer aldı. Magnezyumlar çakıp sönüyordu.

Alkışlar, kutlamalar ve fotoğraf çekimleri sona erince, "Teşekkür ederiz.." diye söze başladı, "..Afyon ve Kütahya'dan sonra Eskişehir'i de düşürdük. Biraz soluk almayı hak ettik sanıyorum. Bu zafer uzun ve yoğun bir hazırlığın sonucudur. Kral Hazretlerinin İzmir'e gelmesi ve muzaffer ordumuzu izlemesi de, gücümüze güç kattı. Türk ordusunu hezimete uğrattık. Yunanlılar için Elenizm'in beşiği olan Küçük Asya yollan yabancı değildir. Biz Anadolu'yu istila etmiyoruz, uygarlığa açıyoruz. Yunanistan artık bütün Anadolu'ya yerleşmeye ve Boğazların bekçisi olmaya hak kazanmıştır. Yunan ordusu bu hak üzerinde ısrar etmeye kararlıdır, hakkını kabul ettirecek kadar da güçlüdür." Katimerini gazetesinin yazarı Hristos Nicolopulos, "Bir soru sorabilir miyim?" dedi.
"Elbette."
"Düşman ordusunun son durumu ne? Nerede? Ne yapıyor?"

Bu soruyu General Stratigos cevapladı:

"Beyler, Kemalist ordudan geriye bir enkaz kalmıştır. Bu enkaz Ankara'ya doğru kaçıyor. Onun yok olması da gecikmeyecektir. Kısacası Türk ordusu artık askeri bir değer taşımıyor." Neşeli sesler yükseldi.

GENELKURMAY BAŞKANI General Dusmanis ise, Türk ordusunu elinden kaçıran Eapulas'a ve kibirli kurmaylarına ateş püskürmekteydi:

"Kesin sonuçlu bir galibiyet kazanamadığımız için siyasi sorun yine çözülmemiş olarak kaldı. Bunun sebebi ordu komutanı ile yardımcılarının yetersizlikleri ve yeteneksizlikleridir. Ordumuz bunların elinde kaldığı sürece her girişim başarısızlıkla sonuçlanacak!" Bu zafer gününde, huysuz, kaba generalin sürekli yakınması ve ordu yöneticilerini durmaksızın aşağılaması yakın çevresini bile rahatsız ediyordu. Oysa her aşamada General Dusmanis haklı çıkacaktı.
LLOYD GEORGE ise çok neşeliydi. Savaş Bakanı L.W. Ewans'a, "Sayın Bakan.." dedi, "..Atina'dan, İstanbul'dan ya da buradan birini gönderin de şu ilginç savaşı incelesin. Çünkü doğunun geleceğini bu mücadele belirleyecek.. "

Hınzırca baktı:

"..Kurmaylarınız birkaç hafta önce titreşmekteydiler. M. Kemal'in yenilmez ordusuyla İstanbul'a yürüyeceğini iddia ediyorlardı. İnsan danışmanlara inanmamak gerektiğini, ancak hayat deneyleriyle öğreniyor. Yunanlılar haklı çıktı. Çılgın Kemalistler tarihe karıştı.. "

Lord Curzon'a döndü:

"..Yunanlılar artık Sevr Antlaşması'yla yetinemezler. Daha geniş çapta tatmin edilmeleri gerekir. Bu konuda ne yapabileceğimizi düşünmeye başlayalım."
FRANKLİN BOUILLON Beyrut'ta kalarak savaşın bitmesini beklemişti. Sonuç, Türk-Fransız çatışmalarının sona ermesini isteyen Beyrut'taki Fransız diplomat ve askerlerinde hayal kırıklığı yarattı. Ah inatçı Türkler ah!

Uysallık gösterip anlaşmaya yanaşsalardı, güneydeki çatışmalar bitecekti. Bundan yararlanarak güneyden batıya kuvvet kaydırıp belki de Yunanlıları yenmeleri mümkün olabilirdi. Yenilginin rüzgârı bugünkü Ankara yönetimini devirirse, görüşmelere kimbilir kimlerle sıfırdan başlamak zorunda kalacaklardı.
Bouillon, "Kendilerine de söylemiştim.." diye homurdandı, "..delice bir kahramanlıkları var. Ama böyle bir mücadele, hiç ödün verilmeden, hele büyük devletlerle çekişilerek, tam bağımsızlık diye inat edilerek, yalnız kahramanlıkla kazanılabilir mi? Kazanamadılar işte! Yeniden savaşabileceklerini de sanmam. Şaşılacak kadar yoksullar."
ABD ATAŞEMİLİTERİ acele Eskişehir'e gelip Yunan komutanlarıyla görüştü.

Yüksek Komiserliğine çektiği telgrafın özeti şuydu:

"Türkler bitmiştir? YUNAN başarısı İstanbul Rumlarını sevince boğmuştu. Boğaz'da Yunan bayraklarıyla süslenmiş motorlar tur atıyor; otomobil dizileri, Beyoğlu, Şişli ve Galata caddelerinden, klaksonlarını çala çala geçiyordu.
Sait Molla, zaferi kutlayan bir otomobil dizisinin arasından zorlukla geçerek, Cercle d'Orient adlı kulübe girdi. İstanbul seçkinlerinin kulübüydü burası. Hanedan damatları, emekli Osmanlı paşaları, yüksek bürokratlar, nazırlar, bazı lövantenler ve gazeteciler ile havayı koklamak isteyen yabancılar burada yemek yer, içer, bolca çene çalar, gazete okur, yan masalara kulak verirlerdi.

Bir masada acele acele yazısını bitirmeye çalışan Ali Kemal'i görünce sevindi. Hemen yanına oturdu. Ali Kemal, yazmaya ara verip, "Gördün mü Molla Bey.." dedi, "..korkmaya gerek yokmuş. Bizim düzme kahramanlar, on günde perişan oldular." "Evet. Çok şükür."

"Ankara'ya doğru kaçıyorlarmış. Yunan Yüksek Komiseriyle konuştum, Yunan ordusu, yorulduğundan değil, artık takibe değecek bir kuvvet kalmadığı için duraklamış. Ordu, biraz dinlendikten sonra hareket edip bizim kabakçıların yuvası Ankara'ya yürüyecekmiş. O zaman her biri bir yere kaçar, M. Kemal saklanır, yine biz bize kalırız."
Kahkaha attı.

Ertesi sabah yayımlanacak olan yazısını çabucak tamamlayıp çağırdığı Rum şef garsona verdi:

"Bunu hemen gazeteye yolla. Bize de kahve ve Yunan konyağı getirsinler."
Metaxa nefis bir konyaktı.

CEPHE KARARGÂHI geri çekilerek Sarıköy'e gelmişti. Binbaşı Tevfık ve Yüzbaşı Cevdet Kerim, kerpiç bir evin duvarına yaslanmış, geçip giden yorgun ve sefil askerleri seyrediyorlardı.

Yenilgi Tevfık Bey'i iyice yıpratıp kötümser yapmıştı, "Bu iş bitti Cevdet Kerim" dedi.

"Sen üzüntüden ve yorgunluktan böyle konuşuyorsun. Biraz uyusaydın."
"Ah bir uyuyabilsem. Uyuyamıyorum ki. Naci Bey benden de beter. O üç gündür uyumuyor.
Yemek de yemiyor. Bu yenilgiyi nasıl içimize sindireceğiz?"
Yaşaran gözlerini saklamak için arkasını döndü.

YENİLGİ HABERİ Malta'dakileri de perişan etti. Paşaları sıkıştırdılar:

Askeri açıdan bir ümit var mıydı? M. Kemal Paşa bir çıkış yolu bulabilir miydi?
Y. Şevki Paşa, Cevat Paşa, Mersinli Cemal Paşa, Ali İhsan Paşa yenilgi sefilliğini ve acısını yaşamış, gerçekçi askerlerdi. Gönülleri bir mucize istiyordu ama ümit veremediler. Dağılmış bir orduyu toparlayıp geride yeniden bir cephe kurmak, orduyu hızla takviye etmek, donatmak, yedirmek, silahlandırmak güçtü, çok güçtü, dürüstçesi imkânsızdı.
Anadolu'nun ne kadar kararlı olduğunu bilen Rauf Beye bile karamsarlık çökmüştü. En ümitsiz kişi, oynak mizaçlı şair Süleyman Nazif'ti.

"Bunca düşmana, felakete, musibete, talihsizliğe, yoksulluğa karşı bir M. Kemal ne yapabilir?" diye sızlanıyor, cevabını da kendi veriyordu:

"..Hiçbir şey."

Bu duyguyla Milli Mücadele aleyhinde yazılar yazıp Ali Kemal'in Peyam-ı Sabah gazetesine göndermeye başlayacak, bu yüzden bütün sürgünler tarafından boykot edilecek, sürgünlük boyunca bir başına kalacaktı.

YUNANİSTAN baştan başa zafer sarhoşuydu. Meydanlar, caddeler taşkın kalabalıklarla dolup taşıyordu.
Yunan propaganda makinesi harekete geçmiş, dünyaya, 'otuz bin Türkün esir alındığı; 'Türk ordusunun bütün toplarını bırakıp kaçtığı! 'cephede bulunan M. Kemal'in karargâhının bombalandığı, karargâh subaylarından dördünün öldüğü, yirmisinin yaralandığı' gibi hayal ürünü haberler yayıyor ve birçok kişiyi inandırıyordu. M. Kemal'in esir edildiği haberi bile uçurulmuş, İzmirli Rumlar, bu haberi gerçek sanarak coşkunca kutlamışlardı.33b Ordu kurmaylarının Ankara'ya yürüme hevesi, bazı üst komutanların uykusunu kaçırıyordu. General Vlahapulos'un yerine İkinci Kolordu Komutanlığına atanan General Andreas bunlardan biriydi.

Birinci Kolordu Komutanı Kondulis'in de kendisi gibi düşündüğünü öğrenince General Papulas'ı ziyaret etti, atanması dolayısıyla teşekkür ettikten sonra, "Günlerdir Türkler bozguna uğradı diye zafer törenleri yapıyoruz.." dedi, "..amacımız Türk ordusunu yok etmekti. Ama yok olmadı, mütareke istemedi, pes etmedi. Hiçbir birliğini kaptırmadan geri çekilmeyi başardı. Ne ciddi esir alabildik, ne de iddia edildiği gibi ganimet. Şimdi kendi seçtiği yerde savaşmak için bizi bekliyor. Yürürsek ikmal merkezlerimizden çok uzaklaşacağız. Bunun birçok tehlikesi var. Buna rağmen Ankara'ya yürüyeceğimiz söyleniyor."

Papulas bıyığını sıvazladı:

"Size güvenirim, onun için açık konuşacağım. Evet, Ankara'ya yürüme konusu tartışılıyor. Merak etmeyin, ordunun bir macera-Taarruzu ya sürüklenmesine izin vermem. Hükümet ısrar ederse, çekileceğim."

Andreas emrine verilen Süvari Tugayındaki atların yaşlılığından yakınacaktı ama komutan çok yorgun görünüyordu. Bu konuyu açmaktan caydı.
Papulas gerçekten yorgundu. Bu seferin yapılmasını isteyenlerin çokluğu generali uyutmuyordu. Kimi askerlik bakımından gereklilik olduğuna inanarak, kimi kabaran hırsına kapılarak, gücünü yitirmiş Türk ordusunu bütünüyle bitirmek istiyordu. Hükümet de İngilizlerin dolaylı teşvikiyle Ankara seferine yatkın görünmekteydi. Yunanlılar durmak ile yürümek arasında bocalıyordu.

TÜRKLER de bocalıyordu. Morali bozulanlar, ordunun yeniden toparlanabileceğine inanamayanlar, yılgınlar, soluğu kesilenler de vardı, Kuvayı Milliyeciler gibi azmini ve iyimserliğini hiç kaybetmeyenler de.

Akşam gazetesinin kapkara manşeti yurtseverleri titretmişti:

"Git vatan Kabe'de siyaha hürün"

Saraya gazeteler ise bayram ediyorlardı.

Bu karışık ortam, gafilleri ve hainleri harekete geçirdi:

Yunan askerleri köyleri yakıp Türk kadınlarının ırzına geçerken, Kütahya Belediye Başkanı Hüseyin Hüsnü, General Papulas'ı ziyaret ederek başarısını kutladı, 'Kütahya'yı milliyetçilerden kurtardığı için' teşekkür etti.

Gerici Konya isyanının elebaşılarından Delibaş Mehmet İzmir'de ortaya çıktı, sık sık Yunan Ordu Karargâhını ziyaret etmeye başladı. Yeni bir pisliğe daha bulaşacağı anlaşılıyordu, Milli ordunun yenilmesine sevinen saraya bağlı din adamları ve siyasetçiler, Yunanlılarla elbirliği yaparak Milli Mücadele'yi bütünüyle söndürmeyi amaçlayan Anadolu Cemiyeti adlı gizli bir örgüt kurmak için hazırlığa giriştiler. Başlarında Vahidettin'in beş kez Şeyhülislamlığa getirdiği İngiliz işbirlikçisi Mustafa Sabri Efendi vardı. Bu yenilgi Hariciye Nazırı A. İzzet Paşa'yı da ümitlendirdi. İşgalci diplomatlara, 'Kemalist ordunun ve Millet Meclisi'nin yüzde altmış beşinin desteğini garanti edebileceğini' bildirdi. Yani milli ordunun ve Meclis çoğunluğunun M. Kemal'e karşı ayaklanmaya ve İngiliz uyduşu İstanbul hükümetinin yanında yer almaya hazır olduğunu müjdeliyordu.
Ankara gerçekten tarih sahnesinden silinmek üzere miydi, yoksa Türkler bir yeniden doğuşun eşiğinde miydiler?
Zaman gösterecekti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1919-1923: Türk Kurtuluş Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir